BİR ULUSAL KONGRENİN DAHA ARDINDAN
45. Ulusal Psikiyatri Kongresi’nden, yâni Ankara’dan yeni döndük, dün de istirahatla geçti.
Neslim’in, benim ve Engin Eker Hoca’nın yer aldığı panel de, diğer bütün panel ve sâir faâliyet de başarılıydı (http://www.psikiyatri2009.org/).
Türkiye’de öncülüğünü yaptığım Evrimsel Psikiyatri ile ilgili güzel bir paneli yönettim; Bakırköy’de bu konuda bir çalışma birimi de kurmuşlar, bol bol okuyup kendilerini yetiştiriyorlar. Düşünün, bu konuda bir paneli ABG’nin pek çok eyâletinde yapamazsınız çünkü evrimden bahsetmek yasal olarak yasaktır! Sevgili Ejder’i, İlker’i ve Muzaffer’i kutluyorum.
Türkiye’de rahmetli pederimden sonra Lacan’dan ilk bahseden psikiyatr olan Dr. Saffet Murat Tura (benden iki yaş büyüktür) Psikanaliz’in bilimsel olmadığını nihâyet fark etmiş ve dürüstçe anlattı. Bu cesareti beni memnun etti çünkü “divana yatmamış psikanalist” olarak da tanınan ve CV’si Freud’unkine çok benzeyen (fizyolojiden psikiyatriye uzanan, felsefeyle iştigal eden) Saffet’in bu bilim adamı dürüstlüğü pek mühimdi. Freudiyen Skolâstik’ten eklektik arayışa ve mükâşefeye istihâle etmesi çok mânidardı; her ne kadar Diyalektik Materyalizm Dini’nden kopmasa da, onun bu cesareti kendisini gittikçe bir Ateist Homo mysticus hâline getirmekte.
İştirak edemediğim daha epey panel, konferans ve kursun da çok başarılı geçtiğini istihbar ettim.
Velhâsıl, Türkiye psikiyatrisinde güzel şeyler oluyor ve olmaya da devam edecek…
Haftaya da Fethiye’deki Ulusal Geriyatri Kongresi’nde, 31 Ekim’de “Yaşlıda Depresyon” konferansım var (http://geriatrikongresi2009.org/?page=2), beklerim.
Sevgili şoförümüz bir benim kilolara bakıyor bir de koşuşturmama, sağlığım ve sıhhâtim için endişeleniyor (“sağlık” sağ olma hâli, “sıhhât” ise hastalıksız ve durumundan memnun olma hâli). Eh, bu âlemde bâzıları falla, safsatayla ve yalancı bilimsel (pseudoscientific) işlerle uğraşır, bâzıları da bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnemeye devam edip, banâl gerçekler arasında Hakikât’i arar.
***
Bu arada 29 Ekim Perşembe 22:22’de Kanal T‘de başlayacak olan TERAPİ programında Neslim’le beraber psikiyatri sohbetleri yapacağız haftada bir… Canlı yayın olacak, seyirci telefonu da alacağız. Kasım ayından itibâren kablolu TV’ye de geçecek olan Kanal T şimdilik uydudan ve D Smart’tan seyredilebiliyor.
Bunları yazarken, yan gözle Oylum Talu’nun programını seyrediyorum; kendisi ile bir kere karşılaştık, kulağına fısıldayarak “lûtfen daha az İngilizce konuşun, olur mu” diye ağabey nasihatinde bulundum ama takar mı, takmaz mı bilmem. Sanırım takmıyor ve bu rahatsızlığı duyanın sâdece fakir olmadığını da müşahede ediyorum. Neden Türkglishçe konuşur bu kız ve onun nesli, yeni nesiller, anlamıyorum. R’leri Amerikanca Ğ gibi telâffuz etmese (meselâ demin “düşünüyoğrum” dedi) ve durmadan söz kesip, misâfirlerinden daha fazla konuşmasa ve ne kadar malûmatlı olduğunu ikide bir gözümüze sokmasa, hârika bir sunucu olabilir. Yâni işi üç nalla bir ata kalmış.
Eğer kolejde okumak ve iyi derecede İngilizce bilmekse, ben de öyleyim, bizim TED 75 grubu da… Ama hiçbirimiz böyle konuşmuyoruz. Kızım Ayşe Cânan da Saint Joseph’ten mezun oldu, şimdilerde Koç Üniversitesi İngilizce Hukuk bölümünü bitirmek üzere. İki lisana da mükemmel derecede vâkıf ama o da böyle konuşmuyor. Muhtemelen benim etkim büyük ama kendi yolunu kendi çizebilen bir fert oldu çoktan.
Aynı şeyi Nagehan Alçı’da da görüyorum: http://www.nagehanalci.com/. Aslında ismi Nâgehân (birinci a uzun, ikinci ince ve uzun) olarak okunup yazılmalı; “ansızın, birdenbire” demek… Benden 20 yaş küçük ve maşallah (inşallah zamanla maâz-Allah’a dönüşmez) çok iddialı bu hanım kızımız “BEN” kısmında kendisini şöyle tanıtmış (imlâ hatalarını koyu renkle boyayarak düzelttim):
“1977’de İstanbul, Yeşilköy’de doğdum. İstanbul (Erkek) Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldum.
Üniversitenin ilk yıllarında İngilizce ve Almanca’nın yeterli olmayacağını düşünüp, İspanyolca öğrenmeye karar verdim. Üç yıl boyunca devam ettiğim İspanyolca kursları bitince Barcelona’ya gittim ve bir süre orada kalarak DELE diplomamı aldım. (İspanyolca Toefl’a verilen ad). Ama tek bir Latin dili ile yetinmek istemedim. Üniversite 3. sınıfta Fransızca dersleri almaya başladım. Son birkaç yıldır ise Arapça öğrenmek için debelenip duruyorum.
Gazetecilik hikâyeme gelince… Daha öğrencilik yıllarında mâcera hevesim ve merakımı gidermek için ne yapabilirim diye düşünürken Hürriyet Gazetesi’nin Dış Haberler Servisi’nde staj yaptım. Ardından 32. Gün programında bir staj daha. Bir sonraki yaz ise Avusturya’da yerel bir televizyonda devam ettim stajlarıma. Sıra okulu bitirip çalışmaya gelince tadı damağımda kalan medyanın kapısını çaldım tabii. Önce bir yıl Hürriyet Gazetesi. Karın tokluğuna özel haber muhabirliği. Ardından Çukurova Medya Grubu’nun açtığı MT sınavlarına girdim ve kazandım.
5 aylık eğitiminden sonra beni Show TV Haber Merkezi’ne gönderdiler. Irak Savaşı başlamak üzereydi. Kanalda dış haberleri hazırladım, simültane tercümeler yaptım. Bir yandan da kanal yöneticilerinin isteği üzerine diksiyon kurslarına devam ettim. 1 yıl ağır mesâinin ardından AKŞAM Gazetesi’nden çağırıldım ve hafta sonu ekleri için röportajlar ve haberler yapmaya başladım. Bir süre sonra ilgimi tamamen dış politikaya yönelttim. Türkiye’nin AB sürecinde Brüksel, Strasburg, Lüksemburg üçgeninde çalıştım, Ortadoğu’nun sıcak merkezlerine gittim ve seyahatlerimin bir bölümünü gazeteye yaptığım haber ve röportajların yanı sıra SKY Türk televizyonu için belgeselleştirdim.
Kısacası 2002 Ekim ayından beri Çukurova Medya Grubu bünyesinde çalışıyorum. Şu sıralar AKSAM Gazetesi’nde haftada üç gün siyasî ve sosyal olaylar üzerine köşe yazıları yazıyorum, pazartesi günleri hafta röportajları yapıyorum ve KanalTurk’te Sosyal Bilgiler adlı bir tartışma programı hazırlayıp sunuyorum.
Gazetenin yanı sıra, Dünya Turizm Yazarları Derneği Yönetim Kurulu üyesiyim.
Kendimde emin olduğum tek şey “koşturdukça daha çok var olduğum!”
***
“Fazla tevâzu gösterme, sâhi sanırlar” denir ya… Bu kızımıza da tam aksini telkin etmek icap ediyor ama dinlemez, dinlemeyecektir.
Çünkü vahşi kapitalizm o kadar canına okudu ki insanlığın, insanî değerler değil, beşerî zaaflar ön plâna geçti. Tevâzu da, hürmet de, kadirşinaslık da bitti.
Yeni nesiller sâdece başarıya yâni şan, şöhret ve tabii ki paraya, güce perestiş ediyor artık.
Kürt mes’elesi mi?
Bu makalede bunlardan hiç bahsetmeyeceğim…
Sâdece Hacivat’la Karagöz’ün memleket mes’eleleri için platonik şekilde mektuplaşırken, düğünde beraber oynadıklarına gözüm değiyor.
Gülüyorum…
Neye mi?
Tabii ki ağlanacak hâlimize!
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 24 Ekim 2009 Cumartesi

