Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 1937 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

MEDYAMIZIN PERİŞANLIĞI…

Karım Uz. Dr. Neslim Güvendeğer Doksat’la beraber Kanal T’deki TERAPİ programımızı takip edebilmek için, epey önceden bağlattığımız uydu kanallarımızı ayarlattık. Çünkü bu kanal D Smart’ta varmış ama uydudan da çıkıyor ama DIGITURK’te yok. Bugünden itibâren kablolu yayına da girecekti ama göreceğiz.

Dün Ulusal Geriatri Kongresi’nden dönüp eve vâsıl olduktan sonra kafa ve yorgunluk dağıtmak için Tarihin Arka Orası’nı seyrederken içim sıkıldı… Gene şehlâ kızla dalga geçiyorlardı, MB gene “Farsça”, “Yunanlı”, “aynısı” diyordu, tarih doçenti de ondan aşağı kalmıyordu. Malûmat vasat, aşağılama ve argo mebzûl…

Zaplayayım dedim ve STAR TV’nin DIGITURK’te çıkmayan bir kanalına denk düştüm. Gözlerime inanamadım; Akşam Gazetesi’nde iddialı makaleler yazan, bol Amerikanca kullanan Oray Eğin’in sunduğu bir programda Medyum Memiş denen hokkabazla sohbet ediliyor… Beşiktaş’a mânevî yardımdan, şu kadar bin Dolarlardan filân bahsediliyor. Oray Eğin bir şeyhe gösterilen hürmeti sergiliyor. Rojin’i dağa kaldırma üstün zekâlılığındaki ST da çok sever kendisini. First Class’ta ABG’ye uçarkenki sohbetlerinden filân bahseder…

Merak ettim ve internette buldum: http://www.medyakulisi.com/haber87/oray-egin-nasil-yazar-oldu_1/kulis1.aspx.

20 Temmuz 2008’de Sabah’tan Ecevit Kılıç, bu delikanlının cemâziyülevvelini ortaya koymuş, buyurun okuyun:

Dedikodu gazeteciliği

Oray Eğin, 1979 İstanbul doğumlu. Yâni 29 yaşında. Gazeteciliğe Radikal’le adım attı. “Kent fısıltıları” adı altında düz dedikodu yazıyordu. Aynı gazetenin Cumartesi ekinde röportajlar yapmaya başladı. Futbola da el attı… Bir süre sonra Ece Temelkuran hakkında yazdığı yazı nedeniyle Mehmet Yılmaz tarafından işten atıldı. Serdar Turgut’un Akşam’ın Genel Yayın Yönetmeni olmasıyla Milliyet Pazar ekinde başarılı söyleşiler yapan Ahmet Tulgar ile birlikte Akşam’a geçti. Gazete yeni transferlerle çıkış yaptı. Ahmet Tulgar bir süre sonra yazıları sansür edildiği için istifayı basınca, önü iyice açıldı. Gazetecilik yapıyordu ama ortada “gazeteci” yoktu.

CİHANGİR’E İHANET

Bir süre sonra “ihânet edeceği” Cihangir kafelerinin geyiklerini, allayıp pullayıp yazmayı sürdürdü. Yazılarının büyük bölümü medya dünyasıyla, o dünyanın karakterleriyle ilgiliydi. Yazılarında bilgi veya haber olmasa da, istikrar vardı; meselâ hemen her yazısında dedikoduyu hakaretle pekiştiriyor, çekememezliği ana fikir olarak dolaştırıyor, okuyucular fark etmese de birilerine saldırırken, başka birilerine yaranmayı da ihmâl etmiyordu. Şarkıcıları, oyuncuları hesaba katmazsak ilk büyük gürültü koparan kavgası Zeynep Oral ile oldu. Eğin, Oral’ın 33 yıl Milliyet’te çalıştıktan sonra işine son verilmesiyle ilgili kaleme aldığı Meslek Yarası adlı kitabından yola çıkarak yazdığı “Zeynep hanım bizi hep kandırdınız” başlıklı yazısıyla olay çıkarttı. Zeynep Oral’ın cevabı ise gazeteciliğin ne olduğunu hatırlattı; “eleştiri düşünce yazısıdır: Bir sisteme oturmalı, dayanağı olmalı, bilgiye, araştırmaya dayanmalı, referansları ortaya koymalı”.

MAĞDEN’E İFTİRA

Oray Eğin neredeyse yazılarına gelen cevapları hiç dikkate almadı. Hassas dengeleri gözeterek saldırmayı sürdürdü. Küçük taşların üzerinden çağlarken, büyük taşların önünde saygıyla kıvrılıp usulca akmayı sürdürdü. O güne kadar sadece medyanın tanıdığı Oray Eğin, aynı medya grubunun televizyonunda yayınlanan Şarkı Söylemek Lâzım yarışmasıyla tanındı. Reklâmcıların “iyi reklâm kötü malı hızla batırır” kuralı bu yarışmada bir kez daha işledi. Yazılarındaki dedikodu, hakaret kültürünü ekrana taşıdı. Bir tür “Light Armağan” modeli yaratarak, sürekli birilerine sataşarak yarışmayı götürdü. Aslında yarattığı rezilliklerin reytingi hem yapımcıyı hem de televizyonu mutlu ediyordu. Eğin, “artık popülerim ve daha da olmalıyım” düşüncesiyle köşesinde kendi meslekdaşlarına daha çok saldırmaya devam etti. En büyük bıçağı Perihan Mağden’in sırtına sapladı… Eğin, Radikal’den atıldığında Perihan Mağden onun yanında yer almış, hâttâ bu Perihan Mağden ile Ece Temelkuran arasında geçen meşhur Asmalımescit kavgasının nedeni olmuştu. Mağden’in istemeyerek de olsa Eğin’in yazar olarak kabûl edilmesinde büyük katkısı var. Eğin, Mağden aleyhine yazdıkça pirim yaptığının farkındaydı. Eğin, diğer taraftan dengeleri kollamayı da seviyordu. Perihan Mağden’in Cumhurbaşkanlığı resepsiyonunda içkiyi çok kaçırıp kustuğunu yazdı. Yazdıkları içinde sâdece Perihan Mağden’in resepsiyonda bulunduğu doğruydu, gerisinin açık bir iftira olduğu mahkeme kararıyla yayımlanan tekziple anlaşıldı. Gazetecilik kariyerini Perihan Mağden’e saldırmak üzerine kuran Eğin’in, kariyerinin diğer ayağında Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’e yaranmak var. Eğin’in Özkök’lü yazıları daha çok insan kaynakları bölümüne yollanmış iş başvuruları gibi… Belki de istediği Ertuğrul Özkök’ün kendisini kabûl etmesi, övmesi hâttâ bir kez de olsa yazısında değinmesi. Sâdece Özkök mü? Hayır. Aslında Eğin, medyanın “birinci ligi” olarak nitelendirdiği yazarlara bırakın hakaret etmeyi, haklarında basit bir eleştiri yazısı bile yazmaz. Hıncal Uluç, Güneri Cıvaoğlu, Oktay Ekşi… Aksine, bu isimleri eleştiren yazılar çıktığında da durumdan vazife çıkarıp, onlar adına cevaplar yazıyor.

POLİTİK TAVIR

Eğin, hiç olmayacak işlere de kalkışıp, entellektüel câmia tarafından kabûl edilmek isteniyor. Bir de kendini Beyaz Türk olarak nitelendiriyor. Yanlış yazdığında ve zorda kaldığında akıllara durgunluk veren, diğer taraftan da insanı güldüren bir savunma yapıyor: “İngilizce düşünmenin yan etkilerinden” söz ediyor. “Köylü kurnazı” kavramının bu topraklarda var olduğunu unutuyor. Ama kabûl etmek lâzım ki son dönemdeki yazılarında “politik tavır” var. Malûm dengeler gereği, Ergenekon operasyonundan bu yana hedef seçtiği, küfür ettiği ve hakaret yağdırdığı isimler nedense soruşturmanın derinleştirilmesinden yana olan isimler. Hem “Ordu İstanbul’a el koysun” diye yazılar döşendi ve gerçek bir “şâhin” olarak bu isimleri “asker düşmanlığı” yapmakla suçladı. Yine Ergenekon’un üzerine gidilmesi gerektiğini savunan bütün isimleri Fethullahçı olmakla suçlarken, sonra bir anda “aslında ben de cemaâte yakın olmak istiyorum” edâsıyla bu isimleri Gülen’e şikâyet etti. Bu çerçevede palavranın da ölçüsü yok; meselâ hayatında bir kez bile ABD’ye gitmemiş Leylâ İpekçi için, “cemaât bursuyla ABD’de okudu” diye yazabiliyor.

TAARRUZA GEÇEN SIRA NEFERİ

Kendisini işe almayan büyük bir gazetenin genel yayın yönetmenine AKP ve medya ilişkisini bahane ederek “omurgasız” diye hakaret etmeyi de “hayli etik” buluyor olmalı… İlginç olan, Eğin’in son dönemdeki “politik tavır” içeren yazılarındaki Soner Yalçın izi. Yalçın’ın düşmanlarını, düşmanı olarak belleyen Eğin, bu mevzide en önde yer alan, “saldır” komutuyla birlikte taarruza geçen bir sıra neferi gibi. Herkesin devirdiği çamları yazmakta tereddüt etmeyen Eğin, daha birkaç hafta önce Türkiye’de tutuklanan ilk paşanın Ergenekon Operasyonu’nda gözaltına alınan emekli orgeneraller değil “Celil Gürkan” diye düzelterek, Kâzım Karabekir’i atlayan Soner Yalçın’ı görmezlikten geliyor. Eğin’in Ergenekon operasyonunda tutuklanan İşçi Partili Adnan Akfırat hakkında yazdığı yazı tam bir Soner Yalçın “Franchising’i” sayılır. Başka bir deyimle o yazı tam bir Soner Yalçın kalemi…

BELÂYMIŞ GİBİ GELİYOR

Ya iyi tarafları… Açıkçası “duran bir saat” kadar. Bâzen zekâ kokan analizleri de yok değil. Daha da iyimser düşünülürse, devirdiği çamlar ve ölçüsüzlüğü sayesinde günümüz “medya otoriteleri” sâyesinde gazetecilik okullarında “örnek” olarak okutulabilir, hâttâ masraftan kaçılmazsa heykeli bile dikilebilir. Peki, Oray Eğin’in bu medyadaki yeri ne? Bu soruya “bu hafta kimi yazıyorsun” sorusuna “Oray Eğin” dediğimde verilen cevapları hatırlatarak yanıt vereyim: “Dikkat et, küfür eder, iftira atar, uğraşılmaz”… Bu, Oray Eğin’in yerini gâyet iyi özetliyor. Köşesinde küfür ettiği, hakaret ettiği isimlerin bir kısmı akıllıca davranıp onu muhatap almak istemiyor, diğer kısmı ise gerçekten korkuyor… Yazılarının zemini sâdece medya üzerine. Emin olun, sokaktaki insanlar böyle bir yazar olduğundan bile haberdar değil. Yazılarının etkisi de sâdece medyayla sınırlı. O nedenle, yazılarını okuduğunuzda burun direğinizi kıran o pis koku dışında, hepsi sanalmış, bir projeymiş, medya tanrısının sabrımızı denemek için yolladığı bir belâymış gibi geliyor. Ve bu yüzden Türkiye’deki basının bir dönemini çok ama çok iyi simgeliyor…

***

Önceki yazılarımdan birinde gazeteci yazarların bir tasnifini yapmıştım; daha doğrusu nakledip bâzı tenkitlerde bulunmuştum. Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları, suya sabuna dokunmayanlar ve Atatürkçü geçinip, kendilerini rahmetliyle patolojik bir identifikasyon (özdeşleşip benimseme) kurarak pazarlayanlar, “serbest” gazeteciler vs.

Büyük medyadaki eski tüfeklerin sayısı çok azaldı, ikameleri de bunlar. Nâgehân Alçı’yı da geçen gün mercek altına almıştım. Kırmızı noktaları belirsiz, başarıya kilitlenmiş (bu “başarının” ne olduğu tabii ki çok sarih), zeki, çok iyi Amerikanca bilen ve en mühimi, çok genç!

28, 33, 42 yaşındaki insanlar ne kadar zeki, çalışkan ve entellektüel olurlarsa olsunlar, meselâ bir 12 Eylül’ü bile yaşamamışken, nasıl olur da çok iddialı köşe yazarları yâhut program sunucusu olabilirler? Haydi, Oray Eğin’inki bir sululuk numûnesi, diğerlerine ne demeli?

Aynı şey Yiğit Bulut için de geçerli… Bakın http://www.medyakafe.com/print.php?haber_id=16417 adresinde ne var:

Yiğit Bulut nasıl Tayyipçi oldu?

Doğan Grubu’ndayken onu hep Başbakan Erdoğan ile AKP Hükümeti’ni eleştirirken görüyorduk; ama…

Türk medyasının son zamanlarda en çok konuşulan isimlerinden biri olan Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut, neden “Tayyipçi” olduğunu açıkladı…

Hiç kuşkusuz medyanın son dönemde parlayan yıldızlarından biri de Yiğit Bulut.

Doğan Medya’sında hızla yükselip köşe yazarı olan Yiğit Bulut, özgün yazıları ve analizleri ile dikkat çekti.

Yiğit Bulut’un genel çizgisi Anti-Tayyip idi. Ancak bir anda Hürriyet’in amirali Ertuğrul Özkök ile kavgaya giren ve yazılarında ona sert bir şekilde “Çakan” Yiğit Bulut, büyük bir sürpriz yaparak, Habertürk’e geçti ve kısa bir süre sonra Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni oldu.

Ancak bu transfer sonrası, Yiğit Bulut’un yazıları da değişti. Çok değil, 3-5 ay öncesine kadar Başbakan’a “Çakan” Yiğit Bulut gitmiş, yerine bir “Tayyipsever” gelmişti.

Elbette bu durum okuyucularını rahatsız etti ve çok sayıda tepki ve e-mail aldı.

Bunun üzerine Yiğit Bulut bir yazı yazarak, Başbakan Erdoğan hakkında yaşadığı duygusal dönüşüm, “Ona özeniyorum; yapmak istediğimi yapıyor” özet cümlesi ile kaleme aldı.

İşte Yiğit Bulut’tan samimi bir “Dönüşüm” yazısı:

Bana sizlerden birçok soru geliyor; Yiğit Bey, temel görüşlerinizde değişme mi var? Paradigmanız kaydı mı? Boş yere bu adımları atmazsınız, bir amacınız ve mesajınız var, ne olabilir?

Sevgili dostlar, temel noktaları târif ederek ne yaptığımı arz edeyim…

Detaya girmeden bir noktanın altını çizeyim; yaptıklarımın tek bir amacı var, çok dürüst ve açık yazacağım; uzun süre ne olduğunu anlayamadan “etki alanı içinde durduğum ama asla ortak ve teslim olmadığım”, dışına çıktıktan sonra ne olduğunu daha iyi “idrak etiğim” “yerleşik çarkla” savaşıyorum! Diyeceksiniz ki; yel değirmenleriyle savaşıyorsun! İnanın hiç öyle düşünmüyorum!

Başbakan Erdoğan için de uzun süre “sâdece belediye başkanı, ne olacak, ne yapabilir ki” dendi, bugün “bu çarkı kıracak kadar” bükmüş durumda! Açık ve net söyleyeyim; Erdoğan’a son dönemde artan “sempatimin” altında da bu “bükme isteği, kaabiliyeti ve gücü yatıyor”! Ona özeniyorum; yapmak istediğimi yapıyor! Bileğinde güç dâim olsun!

Sevgili dostlar, olaya AK Parti-CHP-MHP veya lâik-antilâik gibi kutuplaşmalar eşliğinde bakmayın! Türkiye’nin tek bir gerçeği var; 1946 sonrası oluşmaya başlayan, 1980 sonrası güçlenen 1994 ve 2001 krizleri sonrası “tam oturan” bir yerleşik çark var ve bu çarka karşı “duranlar” var! Diyeceksiniz ki; Erdoğan da “kendi çarkını” kurmak için “var olanı” kırıyor! İnanın kısa vâdede “haklı” değilsiniz! Orta ve uzun vâdede “bu kadar güçlü iktidarın” sakıncaları olabilir ama “sâdece amaç doğrultusunda” bakınca Erdoğan “olması gerekeni-özenileni” yapıyor…

Peki, “iktidar” gücünü koruyabilir mi? Oyları düşüyor, çarkla savaşamayacak!

Sevgili dostlar, bâzı yazılarımdan alıntılar yaparak, senteze varmayı deneyeceğim…

Bâzı yorumlar yapılıyor; iktidar partisi oy kaybını telafi edebilir ve seçime kadar yeniden %47 üstüne taşıyabilir… Karşı yorumlar yapılıyor; ekonomik çöküş, siyasi rantı çökertse bile, AK Parti’nin içeride verdiği “yerleşik düzen” karşıtı savaş, en küçük bir düzelmede AK Parti’yi yeniden yukarı taşıyacaktır!

Peki, hangi yorum doğru? Erdoğan “çarkı bükmeye” devam edebilecek mi?

Konuya sâdece “çan eğrisi” modeli ile bakarsak, cevap çok zor değil; Dünya tarihinde “çan eğrisinin” tepesini diğer tarafa aşıp da geri dönen “siyasî akım” yok! Hâttâ imparatorluk ve/veya devlet yok! Bu gerçek aynı zamanda doğanın da bir “kuralı”! Bildiğiniz gibi ben de bu “tez eşliğinde” daha önce “oluşan yapıyı” bu şekilde analiz eden yazılar yazdım. Ve fikrim hâlâ değişmedi; yalın “eğri tezi” bu sonucu verir!

Peki, tarihte “eğriden” dönen yok mu? Yıkılmaya “yüz tutup” kurtulan devlet veya son bir “sıçrama” yapan siyasal sistem olmadı mı?

Başka bir tez yazalım; birikmiş evrim devrim getirir ve birikmiş evrimi hayata geçirenler “devrim dinamikleri” sâyesinde “bu eğriden” dönebilirler…

Daha anlaşılır bir şekilde yeniden yazayım; bitme sürecine girmiş “siyasî tezler” toplumun yapısının evrimine uygun şekilde “ruhunu tazeleyebilir” ve toplumun bilincinde ve bilinçaltında biriken “dinamikleri” özümseyen bir yeni tutum ortaya koyabilirse; yok olma yâni çan eğrisi sürecinde “sekme-sıçrama” yapabilirler!

Peki, “yeni duruş” veya “yeni genleşme” neden gereklidir? Ve “eğriden kesin kurtuluş” sağlar mı?

Sevgili dostlar, “genleşemeyen” her sistem, “ister siyasî, ister fizikî, ister duygusal” olsun, duraksar ve kendi üstüne büzüşmeye başlar… Hiç kimse ve dinamik hiçbir yapı bu “kuraldan” ayrı tutulamaz! Bunun tek istisnası; “birikmiş evrimi anlamak ve o dinamikleri devrime” çevirmektir!

Daha cesurca yazayım; içinde bulunduğumuz “ekonomik durum”, yöneten dinamikleri eritmekte ve alternatif olmasa dahi “eğriden dönüş yok” kuralı tek başına çalışmaktadır. Siyasî otorite adına yapılması gereken “yeni bir duruş” ve “toplumun ihtiyaçlarına” göre devrim sayılabilecek adımlar atarak “sıçrama” yaratmayı denemektir…

Bu noktada soralım; var olan toplumsal denklem içinde Türkiye’de “neler devrim sayılabilir”?

Neler dönüşümü sağlar?

Sonuç: Eğriden “dönüşün” tek ama tek bir yolu var. Siyasî otorite ve arkasındaki parti “yerleşik düzenle” niçin kavga ettiğini veya etmek istediğini halka anlatacak ve halkı da bu “kavganın” içine “makûl, mantıklı” gerekçelerle çekecek. Bu kavganın “onların” olduğunu anlatacak ve yaptıklarında samimi olacak…

Son söz: “Yerleşik düzenden” kastım TSK değil! Tam tersi TSK’nın da “desteği” alınacak! 1860 sonrası “yerleşen öyle bir yapı” var ki; TSK’yı da her zaman “manipüle” etmiş! Peki, kim bunlar? Benim işaret ettiğim kendini bu ülkenin sâhibi sanan “establishment” olarak tanımlayan sınıflar. Yılda 50 milyar Dolar’dan fazla fâizi cebe koyanlar! Siyasetten ekonomiye her alana müdahale edenler…

Not: Bu çarkı “anlamak” her Türk vatandaşının görevidir!

***

Ne kadar çırpınıyor ve lâf kalabalığına, rasyonalizasyona ve projeksiyona müracaat ediyor benim Yiğidim. Geçen hafta Hürriyet’te Ahmet Arsan ne yazmıştı (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12767365.asp):

“… Yiğit Bulut nasıl bizim mahalleli oldu

Yiğit Bulut denilince benim aklıma…

Ulusal şahlanış” gelirdi… “Türkiye ılımlı din devletine doğru gidiyor” tezi gelirdi… Barzani’yi derdest edip getirelim” fikri gelirdi… “Düşman içimizde” yakınması gelirdi… “MHP lider adaylığı” gelirdi…

Derken bir gün…

Bir de baktım ki Yiğit Bulut, “bizim mahalle”nin en has adamı olup çıkmış…

Neredeyse bir zamanlar “Tuncay Özkan / Mesut Yılmaz” ilişkisine benzer bir ilişki kurmuş Tayyip Erdoğan’la

O kadar rahat… O kadar gevşek… O kadar senli benli bir ilişki…

Peki, nasıl oldu bu iş?

Anlatalım:

Yiğit Bulut’un ulusalcı şahlanışının tavan yaptığı günlerde, eşzamanlı olarak Ergenekon’dan sabahın kör vakti ev basıp adam götürmeler de tavan yapmıştı…

Bu durumdan acâyip derecede tırsan Yiğit Bulut, “beni de götürecekler… Beni de götürecekler…” diye sayıklamaya başlamış…

Paranoyası artmış: Silâh taşımaya başlamış… Hâttâ uçaklara bile belinde silâhla giriyormuş, “kanka” polislerin himmetiyle…

Ve şimdi sıkı durun:

Ergenekon’dan içeri atılma endişesi o kadar büyümüş ki Yiğit Bulut’un, o günlerde bir süre bir teknede saklanmış…

Eğer bir yakalanma, içeri alınma durumu söz konusu olacaksa, tekneyle uzaklara kaçmak için…

Ve ol hikâyenin sonu: Teknenin dümenini açık denizlere kırmaktansa, Yiğit Bulut kişisel dümenini AK Parti’ye doğru kırıp bizim mahâlleye iltihak ederek kesin çözümü bulmuş…

Helâl olsun vallahi…

MKD: YB’un düştüğü hâle pek üzüldüm. Sonra niye üzüldüğümü sordum kendi kendime, “tıyneti buysa, sana ne” dedim kendi kendime… Sonra da kendi cevabımı kendime verdim: “Nihayet büyük medyada ağzı lâf yapan, belli bir altyapısı olan, zeki, karizmatik ve güven verici bir milliyetçi, bir Atatürkçü var, yaşı pek genç ama kendini yetiştirir” diye pâye çıkarıyormuşum meğer…

Heyhat!

***

Sevgili Nejat Aksel Üstâdım’ın değerlendirmesi çok mânidardır:

Bir ülkede medya, habercilik ve reklâmdan başka işlerle uğraşır, hükûmetlerin kararlarından çıkar sağlarsa sonucun böyle olması kaçınılmazdır. Doğan Grubu ve Çalık Grubu iki büyük tekel hâline geldi. Bir de nereden yemlendiği belli olan Taraf kâğıt parçası var. Bu kâğıt parçasında Altan Kardeşler Cumhuriyet’e, tarihimize verip veriştiriyor. Kimin lehine?

Doğan grubu derseniz dördüncü kuvveti kullanarak, özelleştirmeden büyük servetler edindi. Hilton arâsizini istediği gibi kullanamadığı için Hükûmet’le aralarına kara kedi girdi.

RTE daha İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı iken yelkenlerine ufak esintiler doldurarak, AKP genel başkanlığına, oradan da kuvvetli rüzgârlarla iktidara taşıdılar. Bu hizmetin faturasını da çıkartarak, özelleştirme diye devlet malı talan edilirken en değerli parçaları kapattılar. Aralarına kara kedi girince, AKP iâde faturasını kesiverdi. Verilen ve tartışılan vergi cezası işte bu iâde faturasıdır. Tamamen de haksız olmaması gerekir. Zîra hiç bir vergi inceleme elemanı pîr-ü pâk olan bir hesaba ceza tanzim etme cesâretini gösteremez. Durum Danıştay’da açılan davanın neticelenmesi ile ortaya çıkacaktır ama Doğan Grubu’nun bu olayı hiç hasarsız atlatabilmesi pek mümkün olmaz.

Dördüncü kuvvet habercilikten başka işlere bulaştığı takdirde bu tür sonuçlar kaçınılmaz şekilde ortaya çıkar. Eskiden televizyon yoktu. Basın sâdece habercilikle uğraşır, başka konularla ilgilenmezdi. O dönemde, basına verilecek en büyük ceza resmî ilânlarının kesilmesi idi. Bir de sıkıntılı dönemlerde kâğıt tahsislerini keserlerdi. Resmî ilânların kesilmesi okuyucu kitlesi, diğer bir ifâde ile para ödeyip gazete alan okurlarının sayısı fazla olan, buna bağlı olarak resmî ilânlar dışında sağlam reklâm gelirleri olan basın kuruluşlarını pek etkileyemezdi. Resmî ilânlarının kesilmesinden sıkıntıya düşen grup, sâdece iktidar borazanı olup, gelirlerini sâdece bu kanaldan sağlayan basın kuruluşları idi. Hükûmetler, resmî ilân silâhını kullanarak bu besleme basına istedikleri haberleri yaptırırlardı. Bu uygulamada değişen bir şey yok, sâdece zamana uyup modernleşti.

Şimdi, medya kuruluşları her türlü işle uğraşan birer holding hâline dönüştü. Dolayısıyla haberciliğin dışında büyük montanlı ticarî ilişkiler için girdiklerinden, hükûmetlerin karar uygulamalarından eskiye nazaran çok daha fazla etkilenmeye başladılar. Doğan Grubu’nun en büyük işlerinden ikisi Petrol Ofisi üzerinden akaryakıt ticareti ve Ford Bâyiliği ile motorlu vâsıta ticaretidir. Bu iki alanın üzerinde de yüksek oranda vergi vardır. Hükûmetlerin kararları bu iki alanın cirosunu ve kârını çok önemli ölçüde etkiler. Onun için Doğan Grubu Hükûmet’le çekişiyor gibi görünse de, tamamen sırt çeviremez. Zîra hükûmetlerin tamamen yasal bâzı uygulamaları ile cirosu ve kârları budanır. Onun için sütunlarını hükûmetin hoşlanmadığı yazarlara açık tutamaz. Televizyonlarında onları rahatsız edecek progrramcılara yer veremez. Tirajını ve rating’ini korumak ve görünüşü kurtarmak için açık tutsa bile, Hükûmet destekçisi bâzı yazarları ve yapımcıları da kadrosunda barındırır. Bu da yetmez, Hükûmet yandaşı gazetelerde yazan bâzı yazarların yazılarına da internet sitelerinde yer vermek zorunda kalır. Yâni tavşana kaç tazıya tut oyunu oynar. Bu sebeple, tüccarlaşan medyanın dördüncü kuvvet olarak görevini tarafsız bir şekilde ve halktan yana yerine getirmesi artık imkânsızdır.

Tarafsız bir medya kurumu kurmaya kalksanız, buna ayrılacak sermaye artık astronomik boyutlara çıktığı için, ticaret ve sanayiye bulaşmadan bunu sağlamak artık pek mümkün değildir.

Ülkemizde medya artık umutsuz bir vak’a hâline dönüşmüştür. Bu ortamda, ıslaklıkların medyaya servis edilmesi onların da bunu, doğru dürüst araştırmadan manşetten vermeleri vukuât-ı âdiyedendir. Önemli olan vatandaşın mülâhazat hânesini açık bırakmadan, medyada yer alan her şeye ve her duyduğuna inanmasıdır. Tâlihsizlik buradadır.

***

Bir de ekranın arkasında olup bitenler var…

Yapımcı ve programcılar âdeta ışık hızıyla kanaldan kanala uçuyorlar. Daha çok para neredeyse, ekmek orada yâni. Sadakât kaybolmuş. Filânca programın yapımcısı veya programcısını bir şeyler sormak için arıyorum, “Kerem Bey, ben çoktan oradan ayrılıp …’a geçtim ama size şunları söyleyebilirim” cevabını işitmem artık istisna değil, kural oldu!

Yâhut asla çıkmayı kabûl etmeyeceğim seviyesizlikte olan ama en üst seviyede rating yapan bir program için arıyorlar, “yâhu sen ….’da değil miydin” deyince, “o oooo, Hocam, o zamandan beri bu ikinci kanalım” cevabını alıyorum. Kırmadan refüze edebilmek için epey sıkıntı çekiyorum.

Her şey para…

Milleti dolandırıp, şarlatanlıktan defalarca ceza alıp mahkûm olsan da, ücretini bastırıp bütün sağlık programlarını satın alırsın. Kendin gidemezsen, ağzı lâf yapan yardımcılarını yollarsın.

Neyse, şimdi Mozart Birâderim hakkında ilmî bir makaleye soyunuyorum.

   Galatasaray da şimdilik 1-0 gâlip.

      Neslim ve Siyavuş pek sevinecek, Devrim de düşünecek…

         Gece de 30 senelik dostum Teoman gelecek, geçmiş günleri anacağız…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 01 Kasım 2009 Pazar

Yorum Yapın

Mesajınız