Gerçek Bu mudur?
02.11.2009 tarihinde Vatan Gazetesi’nde sevgili arkadaşım Can Ataklı aşağıdaki makaleyi yazdı; kendisinin de müsaadesiyle, iktibas ediyorum:
Gerçek Budur
Kanunla Darbe Yapılmaz
Kanunla Darbe Önlenemez
Türkiye’yi dönüştürmeye çalışanlar “son kale” gördükleri TSK’ya saldırarak hedefe ulaşmaya çalışıyor. “Darbe paranoyası” yaratan sözde demokratlar “darbeye karşı çıkış olarak” Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini ortadan kaldıracak yeni anayasadan söz ediyorlar.
Oysa Türkiye’de bir darbe olması imkânsızdır. Ayrıca darbeler güçlerini yasadan almadıkları gibi, yasalar da darbeleri önleyemez. Aslolan tüm toplum olarak demokrasinin hazmedilmesi, bunun için sinsice oyunlarla zihin bulandırmadan çabalanmasıdır.
Sevgili okurlar, siyaset kısır tartışmalarla giderek sıkışıyor. Darbe paranoyası arkasına sığınarak kendilerinden olmayan herkesi sindirmeyi, korkutmayı amaçlayanlar, Cumhuriyet’in temel ilkelerine yönelik imha operasyonunu fütursuzca sürdürüyor. Bu arada içte ve dışta atılan pek çok adımın Türkiye’ye bir bedel ödetip ödetmeyeceğini ise irdelemeye vaktimiz kalmıyor.
Darbe paranoyası
Bıkmadan yine yazmak istiyorum: İktidar ve bundan nemâlanan kesimler toplumda bir darbe paranoyası yaratarak siyaset yapıyor. Bu sâyede hem kendilerinden olmayan herkes korkutulup sindiriliyor, hem de toplumun büyük bir kesimi âdeta afyonlanarak uyutulmak isteniyor. Böylelikle iktidar dikensiz gül bahçesine kavuşuyor.
Sözde demokrasi
İktidar partisine yönelik her eleştiriyi “demokrasi karşıtı” olarak göstermeyi çok güzel beceren yandaşlar biliyorlar ki önlerindeki en büyük engel Atatürk ilke ve devrimleri ve Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi. Bunun için uzun yıllardır sinsi planlar yaparak halkın kafasını karıştıranlar şimdi “zafere çok yaklaştıkları” düşüncesiyle “son kale” olarak tanımladıkları Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni de yerle bir etmek için kampanya yürütüyor.
Darbeye karşı kanun
Sâdece kendilerine demokrat olan yandaş kesim sürekli olarak ordunun darbe hazırlığı yaptığını, cuntaların kurulduğu, her an harekete geçilebileceği yalanını yaymaktan çekinmiyor. Bu tehlikeye karşı “yasal önlemler” alınmasını isteyenler şu sıralar Türk Silâhlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’ndaki 35. Madde’yi gösteriyorlar. Bu madde Silâhlı Kuvvetler’e gerektiğinde Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevi veriyor.
Olsa da olmasa da
Darbenin temel mantığı mevcut hukukun üstüne çıkmak ve cebren yönetime el koymaktır. Bu nedenle herhangi bir yasaya dayanmak zorunda değildir. Bu nedenle Anayasa ve yasalarınızda hangi madde olursa olsun, darbenin mantığını etkilemez. Çünkü darbe bir cebr işlemidir ve kendi hukukunu uygulamaya başlar.
Yasa var diye mi?
Bir örnek vereyim. 12 Eylül 1980 sabahı dönemin generalleri yönetime el koydu. 35. Madde o zaman da vardı. Peki, darbeye mâruz kalanlar 35. Madde var diye mi hiç karşı çıkamadı? “Ama ortada 35. madde var, o zaman hukuken bir şey diyemeyiz” diye mi düşündüler? Yoksa tankların dehşetine mi boyun eğdiler?
Meşrûiyet aramak
Tartışma şuradan çıkıyor. 12 Eylül darbecileri yaptıkları ilk açıklamada yönetime el koymalarını bu İç Hizmet Kanunu’ndaki 35. Madde’ye dayandırdılar. Çünkü darbe de yapsa ordu bir meşrûiyet arar. Bu madde darbeciler için kolay bir mâzeretti. Kullandılar, ama o madde olmasaydı da bir şey fark etmeyecekti. Darbeciler “eyvah, yasal dayanağımız yok” diyecek değillerdi. Ki zaten o andan itibâren yasa kendileri olmuştu.
Mutlaka kaldırılmalı
Bütün bunları yazdıktan sonra şunu açıklıkla söylemek istiyorum: Amacı ne olursa olsun o 35. maddenin kaldırılmasından yanayım. Çünkü o madde durdukça Türkiye’yi dönüştürmeye çalışan zihniyet güya demokrasi adına darbe paranoyasını sürdürecek. Ayrıca, eğer darbeciler daha önce bu maddeyi bahane ettilerse o bahanenin ortadan kaldırılması en doğrusudur.
Kanun koyalım
Tabii güya demokrasi âşıkları ısrarla Anayasa’ya darbeleri önleyen maddeler konulmasını da istiyor. Koyalım tabii. Kimse darbe yapamasın. Ama bu gerçekçi değil ki. Eğer elinde silâh olan darbe yapacaksa, buna karşı kanun olmasından etkilenmez. Hele darbe başarıya ulaşırsa, buna karşı olan kanunların hiçbir hükmü kalmaz bile. Başarısızlığın sonu ise malûm!
Darbe olması mümkün değil
Şimdi gelelim Türkiye’de artık darbe olup olmayacağına. Kesinlikle söyleyebilirim ki Türkiye’de artık darbe olma ihtimali yok. Darbeler geçmişte kaldı. İkide bir üç darbeyi hatırlatarak tehlikeyi diri tutmaya çalışanlar, aslında bu darbelerin Türkiye’nin iç dinamikleriyle değil, dışarıdan gelen telkin ve baskılarla yapıldığını çok iyi biliyorlar.
Türkiye o an durur
Ama “velev ki” bir darbe oldu. O andan itibâren Türkiye’deki her şey durur. Bir kuruş para gelmez dışarıdan, yabancı şirketlerin hepsi, bankalar dâhil, ânında çekip gider, Türkiye ile ticaret kesilir. Memur maaş alamaz, asker tankına benzin koyamaz. Böyle bir riski göze alacak kadar akılsız ve câhil bir ordumuz olduğunu sanmıyorum.
Eskiler nasıl oldu?
Tabii burada ilk akla gelen soru “Türkiye üç darbeden geçti, o zaman neden bunlar olmadı”? Doğru, işte onun için rahatlıkla o darbeler dış destekliydi diyebiliriz. O zamanlar Sovyet Bloku karşımızdaydı. Batı’nın Türkiye’ye ihtiyacı vardı. Türkiye’nin kapitalist rotadan ve temelleri atılan global dünyadan kopmaması gerekiyordu. Her darbe Türkiye’yi bu anlamda biraz daha hizaya getirdi. Ama bundan sonrasına kimse izin vermez.
Demokrasiyi hazmetmek
Bu durumda sözde demokratlık yaparak halkı darbeyle korkutmak sadece art niyeti gösterir. Türkiye’nin elbette daha demokratik yasalara ihtiyacı vardır ve bunlar mutlaka gerçekleşecektir. Ama bundan önce önemli olan tüm toplum olarak demokrasiyi hazmetmemizdir. Eğer demokrasi bilinci artmazsa, insanlar bunu özümsemezlerse istediğiniz kadar demokratik yasa çıkarın bir işe yaramaz.
Bir yaşam biçimi
Demokrasi bir yaşam biçimidir. Toplumlar demokrasiyi hak ettikleri ölçüde bu yaşam biçiminin kalitesi de artar. Türkiye önemli bir demokrasi mücadelesi geçirdi son 60 yılda ve biliyoruz ki Türk halkı bu yoldan geri dönmek istemiyor. O halde sinsice oyunlarla zihin bulandırmak yerine demokrasinin kalitesini artıracak ve Türk halkını lâyık olduğu düzeye çıkartacak mücadeleyi el birliği ile vermemiz gerekir.
Hepinize iyi haftalar dilerim…
***
Bu satırlara bir şey sorarak iştirak ediyorum:
Bir ülkenin Yasal Silâhlı Kuvvetleri’nin (bizde TSK) sebeb-i mevcudiyetini hangi yasa veya yönetmelik veya her neyse, ne tâyin eder?
Yasalarda suç olarak belirtilmemiş bir eylem suç olamaz.
Aynıı mantıkla, yasalarda sebeb-i mevcudiyeti açıkça tayin ve tesbit edilmemiş bir kurum da yasal olamaz.
İnternette http://tr.wikisource.org/wiki/T%C3%BCrk_Silahl%C4%B1_Kuvvetleri_%C4%B0%C3%A7_Hizmet_Kanunu adresinden bajkarsak, şunu görürüz:
A) ESASLAR
I – Târifler
Madde 1 - Türk Silâhlı Kuvvetleri: Kara (Jandarma dâhil), Deniz ve Hava Kuvvetleri subay, askerî memur, astsubay, erbaş ve erleri ile askerî öğrencilerden teşekkül eden ve seferde ihtiyatlarla ikmâl edilen, kadro ve kuruluşlarla teşkilatı gösterilen silahlı Devlet kuvvetidir.
Madde 2 - Askerlik: Türk vatanını, istiklâl ve Cumhuriyeti’ni korumak için harb san’atını öğrenmek ve yapmak mükellefiyetidir. Bu mükellefiyet özel kanunlarla vaz` olunur.
Asker: Askerlik mükellefiyeti altına giren şahıslarla (Erbaş ve erler) özel kanunlarla Silâhlı Kuvvetler’e intisab eden ve resmî bir kıyafet taşıyan şahsa denir. …
***
Sevgili Can “bütün bunları yazdıktan sonra şunu açıklıkla söylemek istiyorum: Amacı ne olursa olsun o 35. maddenin kaldırılmasından yanayım. Çünkü o madde durdukça Türkiye’yi dönüştürmeye çalışan zihniyet güya demokrasi adına darbe paranoyasını sürdürecek. Ayrıca, eğer darbeciler daha önce bu maddeyi bahane ettilerse o bahanenin ortadan kaldırılması en doğrusudur” diyor.
İşte, orada da benim kafam karışıyor.
Bu madde kaldırılırsa, TSK illegal bir örgüt durumuna düşmez mi?
O zaman da, Hükûmet ve “Sivil Yargı” târikiyle, Genel Kurmay Başkanı’ndan tutun yetkili ve yetkeli bütün askerleri içeri atıp, Mümtaz’er Türköne gibi kişilerin teklif ettikleri “yeni bir ordu kurulmasına” yol açılmaz mı?
Sevgili Can ve herkes, acaba cehâletimden dolayı zırvalıyor muyum?
Yoksa Can Ataklı gibi adam gibi bir adama bile “amacı ne olursa olsun o 35. maddenin kaldırılmasından yanayım” lâflarını ettirecek kadar muazzam bir beyin yıkaması mı mevzuubahistir?
Bilim adamı skeptisizmi (kuşkuculuğu) işte…
O kuşkuculuk ki, şeytanın aklına gelmeyeni yakalar.
Ama bütün bilimsel kanaâtler gibi, bizatihî kendisi de yanlışlanabilir!
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 04 Kasım 2009 Çarşamba


Sayın Hocam,
Bir süredir yazılarınızı sürekli takip ediyorum ve eminim iyi bir alışkanlık kazandım. Sizi eleştirecek veya tamamlayacak bir birikimim olmadığı gibi, buna ihtiyacım da yok, çünkü çoğu zaman ya farkında olmadığım ya da cesâmetini kavrayamadığım olayları, düşünceleri (doğal olarak) ortalama bir vatandaşın göremeyeceği boyutlarıyla sizin satırlanızda okumak en basit ifâdeyle ufkumu açıyor. Elinize, yüreğinize sağlık hocam.
“Bilimadamı skeptisizmi” sizin için geçerli ve gerekli bir yaklaşım hocam ancak, çevremde gördüğüm ve yaşadığım “kuşkuculuk” beni rahatsız ediyor. Birçok makalenizde bahsettiğiniz devletimiz ve milletimiz üzerinde oynanan kirli oyunların bir ölçüde başarılı olduğu kanaâti her geçen gün daha fazla güçleniyor bende. Biliyorum bu düşünceye ulaşmamız da bu oyunları tezgâhlayanların hedefi ama bu ölçüde sessizliği mensubu olduğum millette gördükçe daha iyisini düşünmek gelmiyor elimden.
Medyada ve internet ortamında nâdir alanlardan biri sizin sayfanız. Kendimden birşeyler bulduğum, “vay be! bunu da söyleyebilen biri de varmış” diyebildiğim. Yaşadığımız ortamı sizin gibi insanlar için riskli görüyorum (üzgünüm). Umarım daha fazla makalenizi okuyacağım hocam.
Saygılarımla.
Ahmet Bayraktar
MKD: Sevgili Ahmet Bayraktar, müteşekkirim. İnşallah buradayız hep, hep beraber
Efendim,
Hayret! Araplar’dan böyle güzel bir söz çıksın “Lev lem-yekûn lime lime, lekane’l kelbü âlime!” Yâni neden ve niçin olmasaydı, (af buyurun) köpekler bile alim olurdu.
İşin içine köpek girdi mi, sözü yerinde kesmek, daha ileri gitmemek lzım.
Mises’in gizli el teorisini yazar piyasasına uyguladığımızda, malın değerini anlamamız daha kolaylaşmakta. Gizli el teorisinde tüketicinin bu malın kullanımı, kendisine olan faydası gibi etkenler yer almakta. Hükûmet bu konuda çok iyi bir piyasa oluşturdu. Şimdi bu piyasa içinde tüketicinin kullanımı ve faydası hususunda reklâmlar bizâtihî mal tarafından yapılmakta. Tüketici olan hükûmet, çok fazla kaliteye bakmadan kullanabileceği ve kendisine faydalı olan her malı kalite kontrole tâbi tutmadan stok yapıyor. Bu yüzden kalitesiz mallar da iyi para etmeye başladı. O zaman tam parayı kapma zamanı. Böyle bir tüketici hayatta bir daha piyasaya düşmez. Zaman bu zamandır. Köşkler, yatlar kapma zamanı. Önümüzdeki seçimlerde Hükûmet stoktaki bu malları kullanmak istiyor. Can Ataklı şu anda rampadan aşağıya kaymaya başladı. Frenler tutmuyor. Herkes para kaparken o seyirci mi kalacak? Çok yakında malûm gazetelerden birinde yüksek bir transfer ücretiyle forma giyer. O da mutfakta ahçı olur.
Bunların hepsi seçim arefesinde Hükûmet’e saldırıya geçecekler. Çok iddialı bir söz ama bu böyle olacak. Para için bir müddet katlanacaklar ama daha fazla taşıyamazlar.
İnşallah, o günleri görürüm.
SSSSS
Efendim,
Eğer bunlar siyasetin “s”sini biliyorlarsa, ben taş olayım.
Demokratik açılım zırvası dolayısıyla erozyona uğrayan oy potansiyelini geri kazanmak için önlerine fırsat çıkıyor, değerlendiremiyorlar.
Mümtaz’er Türköne’nin açıklamasından Başbakan’ın haberi yok mu?
Tabii var. Kim demiş yok.
O zaman ben Başbakan olsam, derim ki: “TSK’yı eleştirebiliriz. Ama onu lâğvedelim diyemeyiz. Bu hâddini aşmaktır. TSK bizim gözbebeğimiz, sınırlarımızı koruyan bekçilerimiz, düşmanlarımızın korkulu rûyası”.
İşte bunu söyledin mi, kamuoyu yoklamalarında kaybettiklerini geri alırsın.
Demek ki sükût ikrardan geliyor.
SSSSS
Saygıdeğer Kerem Üstâdım,
Sayın Can Ataklı’nın yazısına ben de –benzer çekinceler koyarak- iştirak ediyorum… Son yıllarda artan bir ivmeyle sürdürülen “psikolojik hârb”in âdeta “klişe” hâline dönüştürdüğü söylemlerden biri de maâlesef bu oldu…
35. Madde “mes’elesi” hiç şüphesiz önemli bir argüman; lâkin, çok merak ettiğim ve cevabını da bir türlü alamadığım bir sorum var: Silahlı Kuvvetler yurt savunması görevini icra ederken faâliyet alanını, araç-gereç alımı, münferiden subay ve erlerinin eğitimi ve harbe hazırlık olarak daraltılması teknik olarak doğru mudur?
Tarihte yirmi sekiz devlete ev sahipliği yapmış, ekonomisi kırılgan, iç siyaseti sürekli çatışma eksenine oturtularak “nâ-mütenahi” düşman üreten, etnik, siyasî ve demografik yapısı malûm operasyonlarla ulusal varlığımızı, anayasal düzenimizi, hâttâ devletimizin kalıcılığını tehdit eden boyutlara ulaşmış bir görüntü içinde iken, tarih boyunca sürekli saldırıların hedefi olmuş Anadolu toprakları üzerine etkin bir savunma nasıl yapılabilir…
Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin muharebe yeteneğini elbette hiç kimseyle tartışacak durumda değilim… Bir ordunun ana gücü sâhip olduğu silâh sistemleriyle değil hiç şüphesiz ki subaylarının kalitesiyle ölçülür… Bu “kalite” kişisel eğitimlerinin de çok ötesinde kendi tarihiden aldığı güç, yüksek sorumluluk ve vatan sevgisinin toplamından ibârettir…
Sözün kısası, Türk Ordusu ile vatan toprakları üzerinde savaş yapmayı göze alabilecek aklı evveller varsa -kendilerine pek acımam ama- akıllarına da cidden şaşarım! Bu gerçeği iyi bilen “malûm dostlarımız(!)” türlü çeşit psikolojik hârp yöntemleri icat ederek çeşit çeşit cepheler kuruyorlar… Bilinen en kestirme yöntemin reel ekonomiyi ve üretimi beslemesi gereken finansal yapıları tümden kontrol edebilecekleri düzenlemelerle, ülkenin savunma mekanizmalarında boşluklara yeni “katastrofik” argümanlar ekleyerek “demokratikleşme” yaftasının asılması gibi görünüyor… Her şey ithâl edilebilir ama “ithâl” edilemeyen tek şey özgürlüktür!
Ne tarihte, ne de günümüzde bunu doğrulayabilecek tek bir örnek bile mevcut değildir…
Tarihi doğru anlamak, yaşananları hakkıyla özümlemek gelecek tasarımları açısından son derece önemlidir…Osmanlının son yüz yılını şöyle bir hatırlamak bile bugünü anlamamız için yeterince ipuçları barındırmaktadır…
“Dünyanın çok değiştiği(!)” söyleniyor… 20. YY’da yaşanan iki büyük savaşın mimarı ve tarafları olan Batı emperyalizminin üretim biçimleri, hayat görüşleri ve “pazara” bakış açıları değişti de ben mi uyudum bilemiyorum…
Türk Ordusu’na karşı yürütülen “asimetrik harekâtın” özü itibâriyle Türkiye’yi hedef almadığını kim nasıl iddia edilebilir! Bu koşullar altında ordunun savunma görevlerini “hudut boyları” ile daraltarak ülke savunmasını nasıl yapılabileceği ciddi bir merak konusudur… Tehdit tanımlası, risklerin analizi kriz bölgelerindeki taktik faâliyetlerin ana hedeflerinin belirlenmesi gibi önemli görevler bildiğim kadarıyla “tapu ve kadastro müdürlüklerinin” konusunu oluşturmuyor! Psikoloji hârbin, Türk Ordusu’na –dolayısıyla da ülkemize– kurduğu cephelerle mücadele etmek görevi herhâlde “millî emlak”ın değil, bu “işin” sâhiplerinin görevleri arasında yer almalıdır.
“Habur” mes’elesine hiç değinmek istemiyordum ama, bu heriflerin beşbini birden “sayın” önderlerinin tâlimatlarına uyarak gelirler de “derin” hoşgörümüzden istifâde ile aramızda dolaşmaya başlayıp bir süre sonra kafaları bozulup “arkadaş buralar beni açmadı” derlerse –hâlâ uyumaya devam eden- bendenizin ve çocuklarımın lüzumsuz endişelerini giderebilecek bir “B” plânımız vardır değil mi? İşte buna çok ihtiyacım var ne olur beni rahatlatın(!)…
İçten saygı ve sevgilerimle
Turan Mutluay
MKD: Keşke benim elimden gelebilir bir şey olsa da hepimizi rahatlatabilsem Sayın Turay Mutluay, keşke…
Değerli Dostlar,
Can Ataklı’nın 35. madde hakkındaki ifadesi ve buna Hoca’mızın yorumu bende şu düşünceleri doğurdu…
Elbette bir ordunun, ne sivil yönetimi derdest etmesi için ne de böyle bir niyetine ket vurması için sivillerin koyacağı bir yasaya uygulamada gereksinimi olmaz. Ne işgâl tehdidi altındaki ülkesini ve ulusunu savunmak için, ne de -artık hangi gerekçeyle olursa olsun- yönetime el koymak için bir yerlerde bir yasa olmasına ne gerek var? Adamın elinde silâh var, asker var, disiplin var, örgütlülük var, var oğlu var… E, peki o zaman, Netekim Paşa niye dem vurdu 35. maddeden bir Eylül sabahı? Samimi soruyorum. Adam, arkasında İmparatorluk Birleşik Devletleri desteği, elinde silâh, emrinde bir ordu, darbe yapmış, televizyona / radyoya çıkmış, neden sâdece “siz kantarın topuzunu kaçırdınız, siyasî mücadele derken her gün sokaklarda kan gövdeyi götürüyor, bu mu uygarlığınız, bu mu benim askerî hiyerarşimle karşılaştırıp yere göğe sığdıramadığınız demokrasiniz? Yeter, söz askerin! Ben sizi adam etmesini bilirim” demedi de… “İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinin bana verdiği görevi yerine getiriyorum” dedi? Neden? (Bu arkadaşımızın, bildiğiniz darbe yapmış herhangi bir generalden farklı olduğunu falan kesinlikle ima etmiyorum, lütfen yanlış anlaşılmasın. Sevimli gösterme niyetim yoktur. Derdim başka).
Silâhlı Kuvvetler’in ilk kelimesi Türk olduğu için olabilir mi? Türk… Yaygın bir teze göre Töre kelimesinden türemiş Török’ün son söyleniş hali… Bu halkın kurduğu devletlerin kökü hep “Töre salmak”tır, değil mi?
) Atamız, asker ve devlet adamıydı ama devrimciydi de, değil mi? Topraklarımızda ancak esâmesi okunan Aydınlanma, ondan sonra kök salmaya başladığına göre, onun saldığı Töre’ydi, diyebilir miyiz?)
(Haydi, Kanunî Müsrif Süleyman’a kadar diyelim
İşte, tarihimiz kadar eski olduğunu en şaşkının bile tartışamayacağı ordumuz, sakın ola kadim Töre’ye karşı gelmediğini gözümüze sokma gereğini duyuyor olmasın? “Töreyi siz koydunuz, ben uyuyorum” diyor olmasın?
Yasayı 35. maddeden arındıralım, Töre’yi sakat bırakalım, oh ne âlâ! Bu bana çok çok çok önemli bir kimliksizleştirme operasyonunun bir parçası gibi geldi. Bir anlığına, bunu düşündüm. Uzun yazdım ama
Aslında sâdece anlık bir düşünce dostlarım. Sizlerle paylaşmak istedim.
Üstâd’ım Sizi usûlünce kucaklıyorum.
MKD: Teşekkürler Sevgili Emre Erdoğan, bilmukabele…
Bence biraz hangi şartlarda, nasıl bir yerde yaşadığımızla ilgili kafamız karışık.
Bence de 35. Madde aslında var olmamalı daha doğrusu böyle bir maddeye gerek olmamalı ama..
Nerede var olmamalı? Demokrasinin ne demek olduğunun adam gibi bilindiği bir ülkede.
Nerede olmamalı? Halkın cehâletin kucağında olmadığı bir ülkede.
Nerede olmamalı? 4 bir yanı “müttefiklerle” (!) kaplı olmayan bir ülkede.
Nerede olmamalı? Hakkını aramayı bilen bilinçli yurttaşların bulunduğu bir ülkede…
Bu liste daha uzayıp gider. Tabii bunlar şahsî düşüncelerim, yoksa kimsenin düşüncesine saygısızlık etmek veya başka düşünceleri yanlışlamak değil amacım.
Ha tabii şöyle de bakmak lâzım o 35. Madde olsun olmasın, bu iktidar halkı askerden soğutma harekâtına devam edecektir. Teorik şeylerle uğraşmak (özellikle hukukî tartışmalarda) maalesef bizim ülkemizde çok bir şey ifâde etmiyor; bu tür tartışmalar dünyayı sömürüp refah içinde yaşayan “üstün” Batılılar’a kalmış. Hukukun ve demokrasinin tıkır tıkır işlediği ve bilinçli yurttaşlara sâhip varlıklı bir devletimiz olsa bu hususları geceyarısı siyaset programlarında konuşuruz da, şu noktada bana bu madde kalksınmış kalkmasınmış tartışması biraz sunî gibi geliyor. AKP’nin istikrarlı politikasını zâten ne yargı ne hukuk ne de halk tepkisi durdurabiliyor; o bir tek madde olsa ne olur olmasa ne olur… Adamlar bu işe and içmiş, halkı askerden nefret ettirecekler.
Kürt saçılımı sırasında şehit yakınlarının protestolarına bakınca ne kadar az kişi olduklarını görünce zâten atı alan Üsküdar’ı geçmiş dedim içimden.
Yâni çok uzattım ama demek istediğim, AKP zâten her gün darbesini yapıyor bu ülkeye, kimse de bir şey yapamıyor…
Bunların yanı sıra, eski genelkurmay başkanının Ergenekon savcılarına: “vallahi işiniz çok zor, kolay gelsin, mesleğinize çok saygı duyuyorum” dediğini duyunca içimden bu iş bitmiş dedim. Herkes kendini kurtarma derdine düşmüş, birlik beraberlik, vatan millet hak getire demek ki gerçekten.
O arada sevgili Türk medyasına da burdan bir şeyler söylemek isterim: 10 Türk dizisinden en az 6’sı Türk askerini canavar, işkenceci, faşist olarak gösteriyor. RTÜK’e teker teker şikâyette bulunayım diye düşünmedim değil de sonra kendi zavallı ümitlerime güldüm.
Sanırım çok anlatamadım demek istediklerimi ama olsun bu sefer de böyle eksik ifâde etmiş olayım kendimi… Son olarak demek istediğim ben bu ülkede yaşayan, vatanını seven bir genç olarak geleceğimi düşünürken sürekli acaba ülkemin hâli seneye ne olur, hâlâ bizi buralarda yaşatırlar mı diye endişeleniyorum. Ben lâik sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde doğdum ama ileride çocuğum olursa o nasıl bir Türkiye’de doğacak çok şüpheliyim.
Saygılar.
MKD: Endişelerinize iştirak etmemek mümkün değil Sayın AÇ.
Her sorunu çözmeye yarayan,
Sorular soran cevaplar arayan felsefe yasak gâliba burada?
MKD: Tabii ki hayır ama isimsiz ve gerçek dışı e-adresli mesajlara, saygısızca ve/veya hüsnüniyetli olmayan mesajlara geçit vermiyoruz. Bu mesaj da pek sınırda doğrusu!
Sayın DOKSAT,
İsmim Hasan’dır.
Elektronik posta adresim “gerekli “kısmında yazdığı gibi doğrudur.
Kötü niyetim yoktur fakat var olduğu zannedilir ise ve böyle zanneden kişi dikkate değer kişi ise iyi niyetimi ispatlamak görevdir.
Siz düşünme ustasısınız o bakımdan, içim rahat iyi veya iyi olmayan niyetimi kolaylıkla anlayabilirsiniz.
Saygımı Sunuyorum.