Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 1763 defa okundu.
Bu yazi bugun 4 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

MÜTEVÂZÎ MÜTEVÂZİ

Dün gece yorgun argın eve dönerken radyoyu açtık, artık eğlenip uykumu getirmesi için seyrettiğim veya dinlediğim Tarihin Arka Orası’nda “Tüğkcesi” nâkıs olup, İngilizce düşündüğünü kendi itiraf etmiş Şehlâ Güzel Kız’la, telâffuzu da, lehçesi de, şivesi de ibretlik tarih doçenti Erhan Afyoncu meğer önceki programlarında “mütevâzî” ile “mütevâzi” farkını tartışmışlarmış.

Tuh, nasıl da kaçırmışım yâhu! Beşer yaşar da, şaşar da… Ulu GökTengri beni affetsin!

Allah’tan Allâmi Küll Allâm-ül-Guyûb Âlî Mekân Ma’lûmât-dar-ı Şahâne Sultan 2. Bardakçı orada da, derin vukfuyla mes’eleyi vâzıh hâle getirerek anlattı ki, rahmetli Çetin Emeç birgün bunları toplayıp basmış destûru: “Bundan böyle paralel anlamındaki mütevâzî değil, alçakgönüllülük anlamındaki mütevâzı kullanıla”. Meğer başımıza bu belâyı(!) o açmışmış ve İstanbul Türkçesi’nde ikisinin farkı yokmuş, mavikanlı beyaz yakalı bütün asil İstanbullular mütevâzi derlermiş (neden 2. dediğimin cevabını http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=1964 adresinde bulabilirsiniz). Bu arada doğrusunun eşkıyâ olmasına rağmen, bütün İstanbullular’ın buna eşkiya dediğini de buyurdu; hâttâ bunu çoğulunun da şakî olduğu ifâdesiyle beni de gülmekten komaya soktu. Mûsikîye de musiki diyor (efsânevî Mu Kıt’asının fallusu)! Hâlbuki benim bütün muhitim eşkıyâ der ve şakînin çoğulu olduğunu bilir.

İyi de, ana tarafım saraylı ve hepsi de ya tiyatro san’atçısı, ya icrâcı, ya da san’atın diğer dallarıyla meşgûl olmuşlar. Hepsi de mütevâzî ile mütevâzinin farkını pekiyi bilir, doğru olarak kullanırlardı!

Keza rahmetli pederim, fakirde de devam eden Türkçe sevdâsıyla ma’lûl idi; o da farkı bilir ve doğru kullanırdı ve İstanbul’da yetişmişti.

Acaba Allâmi Küll Allâm-ül-Guyûb Âlî Mekân Ma’lûmât-dar-ı Şahâne Sultan 2. Bardakçı ile fakir farklı İstanbul’larda mı doğup büyüyüp yetiştiler?

Mizahî olmayı bırakayım, MB’nın pan-agresyonu, herkesi aşağılayıp, bilhassa akademisyenlere sürekli olarak saldırması, sıkıştı mı da “ben tarihçi değil, gazeteciyim” demesinin esbâb-ı mûcibesi ne ola?

Meselâ sonunda “Fatih Altaylı sansür yapıyor” diye istifayı basıp giden Yaşar Nuri Öztürk’e neler yapmıştı ve dinbazlar da hemen üzerine atlamışlardı tabii:

http://www.megahaber.net/murat-bardakci-adeta-ekranda-sov-yapti.html

Murat Bardakçı, Yaşar Nuri’yi canlı yayında evire çevire perişan etti.

Öztürk’ün doktora tezindeki fâhiş hataları sıraladı yetmedi isminin “ebcet hesabını” yaptı çok kötü çıktı.

Habertürk’te Fatih Altaylı’nın programı “Teke Tek Özel”de ekrana çıkan ilâhiyatçı Yaşar Nuri Öztürk ile tarihçi Murat Bardakçı, izleyicileri ekrana bağladı. Program sırasında Bardakçı’nın iddiaları Öztürk’ü çileden çıkardı.

Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı “Teke Tek Özel” serisinde Halkın Yükselişi Partisi Genel Başkanı Yaşar Nuri Öztürk’ü konuk etti.

Programda Osmanlı dönemindeki tarikat ve din yaşamı ile güncel konularda soruları yanıtlayan Öztürk, söz alan Murat Bardakçı’nın konuşmasıyla şaşkına döndü.

Öztürk’ün doktora tezini okuyan ve tez içinde peş peşe onlarca önemli hataları sıralayan Bardakçı, âdeta Yaşar Nuri Öztürk’ü çıldırttı.

İlk dakikalarda hatalarını savunan ve çeşitli bahaneler uyduran Öztürk, Bardakçı’nın ilmî açıklamalarıyla geri adım atmak zorunda kaldı.

Bu esnâda Murat Bardakçı’nın “bak o konuya girersem zor durumda kalırsın” tehditiyle karşılaşan Öztürk, canlı yayında renkten renge girerek, âdeta Bardakçı’nın susmasını istedi.

Artık bir çıkış yolu bulamayan Öztürk, ”tamam anlaşıldı. Sen iyi bir Bektaşî’sin” diyerek, Bardakçı’ya Alevî olduğu ithamında bulundu.

Bardakçı ise “Bektaşî değilim” derken, Fatih Altaylı gülerek, “Mevlevî’dir o” diye söze girdi.

Bardakçı’nın bir açığını bulup, onu alt etme hesapları yapan Öztürk’e yanıt Altaylı’dan geldi: “Daha bugüne kadar Murat Bardakçı’yı alt etmiş biri yok. İlber Ortaylı bile…”

Program esnasında Yaşar Nuri Öztürk’ün aktardığı kimi bilgi ve dinî ifâdeler ise sık sık Bardakçı tarafından “hatalı” veya “eksik” bilgi ile düzeltildi.

Programın ilerleyen dakikalarında Yaşar Nuri hocayı kızdıran konunun, Bardakçı’nın yaptığı ebced hesabıyla ilgili olduğu ortaya çıktı.

Yaşar Nuri Öztürk’ün adını bir kâğıda yazarak, taşıdığı mânâyı ebced hesabıyla ortaya çıkaran Bardakçı, “çok kötü bir şey çıktı” diyerek, Yaşar Nuri hocaya soğuk terler döktürdü.

Öztürk’ün ise hesaplama sonucu çıkan mânâyı bildiği anlaşılırken, ebced hesabına karşı çıktı. Bardakçı ise “Hocam bak sen başörtüsüne karşı çıktın, namaz üç vakit dedin. Senin tövbe hemen etmen lâzım” dedi.

Söze giren Fatih Altaylı ise “Başbakan’ın ismine bak. O’nda ne çıkıyor” dedi. Recep Tayyip Erdoğan’ın ismini kâğıda yazarak, ebced hesabı yapan Bardakçı, iyi bir sonuç çıktığını yüz ifâdesiyle belli ederek, “bağlılık ve korunma çıktı” karşılığını verdi.

Yaşar Nuri Öztürk ise “Başbakan olduğu için öyle diyorsun” diye, sonuca itiraz etti.

Programın sonlarına doğru Altaylı, Öztürk ile Bardakçı’nın düellosuna sözü getirip, Murat Bardakçı’ya “bu program bugün senin yüzünden zıvanadan çıktı. Saat 02:00 oldu” diye konuştu.

Murat Bardakçı, tarihî ve ilmî bilgisi âdeta ekranda şov yaptı.

***

Ama Allâmi Küll Allâm-ül-Guyûb Âlî Mekân Ma’lûmât-dar-ı Şahâne Sultan 2. Bardakçı’nın yazdıkları ve söyledikleri bâzen tam uçuyor. Daha önce de bu mekânda yazmıştım. O zaman da aynı dinbaz kesim hücum ediveriyor; meselâ bakın Mustafa Armağan neler yazmış (http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=833753):

15 Mart 2009 günü “Haber Türk”ün sürmanşetini görenler gözlerine inanamamış olmalı. Haberde Abdülhamid’in Siyonistler’le vatan pazarlığı yaptığı belirtiliyor, Osmanlıca bir ‘belge’nin eşliğinde “Abdülhamid’in adı etrafındaki bir efsâne de son buldu” deniliyordu.
Gülüp geçtim, zîra yeni hiçbir şey yoktu. Hem orada anlatılanları 22 Şubat 2009’da bu köşede yazmıştım hem de bütün uğraşmalarıma rağmen yazıda “Abdülhamid efsânesi”ni bitiren belgeyi bir türlü göremiyordum. Sürmanşete çekilen belge ise Sultan’ın Siyonistler’e vatan sattığını değil, tam tersine, Filistin’e Yahudi göçünü yasakladığını söylüyordu!Neresinden tutsanız elinizde kalan bu yazıya aynı gün Ülke TV’deki programımda gereken cevapları verdim. Çok geçmeden gazetesinde köpürürken gördüm onu. Güya ben ve benim gibi Abdülhamid’i sâhiplenenler, onun sırtından geçiniyormuşuz! Bir kere Abdülhamid’den geçinebilmek, tek kelimeyle şereftir. Ama sizin gibi çamur atarak değil, bu mazlum insanın hakkını tarihin dişlerinin arasından söküp alarak geçinmek. İkincisi, yıllar yılı hânedanın sırtından geçinen, verdikleri belgelerle yalan yanlış kitaplar yazan, belgeseller yapan ve bunları fâhiş fiyatlarla satan birinin (meselâ “Şahbaba”nın fiyatı tam 44 TL’dir) kalkıp da birilerini Osmanlı’dan geçinmekle suçlaması yavuz hırsızlık değilse nedir? Üç: Kimseyi beğenmeyen hazret, ne yazık ki doğru dürüst Osmanlıca okuyamamaktadır.Aşağıda Bardakçı’nın kırdığı cevizleri okuyacaksınız. Kendisi gibi günlerce ve tam sayfa yazma imkânım olmadığından ne yazık ki günah galerisinin sadece bir kısmını gezdirebileceğim sizlere.Bir efsâneyi bitirdiğini iddia ettiği yazıda Siyonist lider Theodor Herzl’in, Abdülhamid’le görüşme tarihini 2 yerde 19 Mayıs 1901, 2 yerde ise 19 Mayıs 1902 olarak veriyor. Aynı yazıdaki bu basit çelişkiyi bile fark edemeyen birinin başkasında suç bulmaya yüzü kalmamalı, ama nerede? Üstelik verilen 19 Mayıs tarihi de hatalı. Çünkü Herzl, günlüğüne evet 19 Mayıs tarihini atmıştır ama dikkatli okunduğunda daha önce fırsat bulup da yazamadığını söylemekte ve huzura cuma günü çıktığını kaydetmektedir. Üstelik 19 Mayıs günü pazara denk gelir. Yâni görüşmenin doğru tarihi 17 Mayıs 1901’dir.

Yine gazetenin ilk sayfasında Abdülhamid’in Yahudiler’e Mezopotamya’ya yerleşmeyi teklif ettiği belirtiliyor ve “az daha İsrail, Kuzey Irak’ta kurulacaktı” deniliyor. Bir kere Mezopotamya, Kuzey Irak’tan ibâret değildir. Basra Körfezi’ne kadar uzanır. 2. Siyonistler ne düşünürse düşünsün, Abdülhamid için bu bir toprak satış görüşmesi değildir. Bir Osmanlı belgesinde denildiği gibi, Mezopotamya’da “üç âile şuraya, beş âile buraya” yerleştirilecek, toplu yerleşim olmayacak ve kesinlikle Filistin’e yerleşilmeyecektir. Bu, dedesi II. Bayezid’in Yahudiler’e kucak açması türünden bir Müslüman hükümdarın zor durumda kalan gayrimüslimlere sığınma hakkı tanıması işlemidir.

İşte “Şahbaba” (8. baskı, 2002) kitabındaki bâzı hatalar:

Sayfa 2’de Vahdettin’in kızı Ulviye Sultan’ın evliliği 1916 olarak gösteriliyor ki, doğrusu 1914 olacaktır (nitekim kitabın 62. sayfasında doğru tarih yazılı).

Sayfa 16’da Necip Fâzıl Kısakürek’inVahidüddin” kitabı hakkındaki bilgiler tamamen yanlıştır. Güya kitap 1975’te çıkmış da, çıkar çıkmaz toplatılmış imiş. Bir kere kitap 1968’de çıkmış olup, külyutmaz tarihçimiz elindeki nüshaya iyi bakarsa, 7 yıl sonra yapılan 2. baskısını tuttuğunu görecektir. 3. baskısı 1976’da yapılmıştır, toplatma kararı da işte bu baskı içindir.

Sayfa 25’te iktisat tarihçiliğine soyunan yazar, Osmanlı’da ilk dış borçlanmanın 1855’te yapıldığını sanıyor. Oysa ilk dış borcu, bundan bir yıl önce almıştık (24 Ağustos 1854).

Bütün Osmanlı kaynaklarında yazılanları silip atan yazarımız, Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan’ın sözlü hâtıralarını esas alıyor (s. 610) ve Vahdettin’in annesi Gülistû Kadınefendi’nin, kocası Abdülmecid’den 4 yıl sonra öldüğünü yazıyor. Hâlbuki Gülistû Kadınefendi, kocasından bir ay önce ölmüştür ve dolayısıyla hiç dul kalmamıştır! Yâni Vahdettin önce annesini, sonra babasını kaybediyor ve üveyanne elinde büyüyor. Hânedan’ın verdiği belgeleri kritik etmeden kullandığı için Sabiha Sultan’ın iki yerde çelişkili ifâdelerde bulunduğunu da göremiyor. Suat Hayri Ürgüplü’ye, Vahdettin’in, babasının ölümünden birkaç ay sonra doğduğunu söyleyen Sabiha Sultan, Belge 20 olarak sunulan yazılı hâtıralarında (s. 491) ise Vahdettin’in babasını 6 aylıkken kaybettiğini yazıyor. Bir insan hem babasının ölümünden birkaç ay sonra doğacak hem de 6 aylıkken babasını kaybetmiş olacak! Pes yâni!

Şahbaba”nın 52. sayfasında Sultan Reşad için “sakalı kana boyanır inşaallah!” bedduasını savuranın Münire Sultan olduğunu söylerken, “Son Osmanlılar” kitabında (2006, s. 73) bu sözü annesi Sezaidil Hanım’a söyletiyor. İyi de, kim etti bu bedduayı? Bağrı yanık anne mi, yoksa kocası idam edilen kızı mı?

Bâzılarını büyüteç yardımıyla okuduğum belgelerdeki hatalardan birkaçı şunlar:

Sayfa 451′de “şerzemme” diye bir kelime geçiyor. Doğrusu “şirzime”dir.

467’de okuyamadığını söylediği kelimeyi hayrına ben yazayım: “İhtâr”.

472’de Vahdettin’in kızı Ulviye’ye yazdığı mektupta şöyle bir cümle geçiyor: “Bilmiyorum, yine bir sûizanna mı kapıldın!” Oysa mektubun orijinalindeki cümle şu: “Bilmiyorum, yine ben suizanna mı kapıldım”. Gördüğünüz gibi anlam tamamen değişiyor.

479′da okuyamadığı için boş bıraktığı iki kelime benden olsun: “bir ferd-i millet…”

Külyutmaz yazarımız “sevilen”i, “sevilmez”, “hüve”yi “nüve” yapabiliyor (s. 556-7). 564’teki “bendenizde” kelimesinin doğrusu ise “kâlbimde”dir.

Bütün bunlar neyse de, Lâtin harfleriyle yazılı bir metni bile hatasız okuyamadığını söylersem lâfı uzatmama gerek kalmayacak. Ürgüplü’nün Sabiha Sultan’la konuşması sırasında aldığı notların kitapta yayınlanan tek sayfasında tam 2 hata buldum. Bardakçı metni şöyle okumuş: “Kendi kendime çok dikkatle dinlediğim bu anıları, kendisi ile yalnız konuşmamız sırasındaki suâlli-cevaplı bilgileri serpiştirerek tarihe emanet ediyorum” (s. 511), Hâlbuki orijinalinde Ürgüplü, “kendisi ile” değil, “kendimden”; “sırasında” değil, “esnâsında” diyor. Yâni Lâtin harfleriyle kaleme alınmış bir elyazısını bile kaşını gözünü yarmadan aktaramayan bir tarihçi karşısındayız.

Bir fâcia olan “Talât Paşa” kitabındaki okuma hatalarına ise maâlesef yerimiz kalmadı. Arzu ederse (veya ederseniz) “Ereğli”yi nasıl “Erkilet” okuduğunu veya hem de başlıkta “Mülhakatından” kelimesini nasıl “Mültecilerinden” okumayı başardığını da yazarım.

Siz karar verin şimdi: Biten kimin efsânesiymiş?

***

Allâmi Küll Allâm-ül-Guyûb Âlî Mekân Ma’lûmât-dar-ı Şahâne Sultan 2. Bardakçı daha ne potlar kıracak, çamlar devirecek göreceğiz.

Bu arada Yaşar Nuri Öztürk ne yapacak diye meraktayım. Bu mekânda kendisiyle ilgili çok mânidar ve ilginç bilgileri eski makalelerimde bulabilirsiniz.

Bakın http://www.hanifdostlar.net/forum_posts.asp?TID=911 mekânında suâllere cevap veriyor. Kendisini de http://yasarnuriozturk.tk/ mekânında tanıtıyor.

Profesör oldu, namazı üçe indirdi, Kur’ân’daki İslâm ve Allah ile Aldatmak gibi güzel kitaplar yazdı.

Yetmedi, parti kurdu, sebat edemeyip TBMM’de de epey zor durumlara düşünce bastı istifayı; gerekçesi de “işlerinin yoğunluğu”! Yâhu, kendisine ümit ve menfaat bağıyla bi’at edenleri küt diye ortada bırakmak olacak iş midir?

Kendisine “Çıplak Uyarıcı” unvanını taktı yâhut böyle bir “makama” lâyık gördü.

Hürriyet’e girdi, köşe yazarı oldu.

Habertürk’ten transfer teklifini aldı, hop oraya zıpladı.

Yâhu, bu medya kurumunun nasıl, niçin ve niye kurulduğunu göremeyecek kadar zekâ özürlü müdür? Tabii ki hayır! Peki, motivasyonu ne? Tabii ki transfer ve yazarlık konuşmacılık ücreti, başka ne olabilir ki… Bunda ne var derseniz, Homo economicus yazıma bir bakınız lûtfen.

Ama tıpkı Allâmi Küll Allâm-ül-Guyûb Âlî Mekân Ma’lûmât-dar-ı Şahâne Sultan 2. Bardakçı ile aralarında büyük şahsiyet farklılıkları yok! Biri beyazyakalı mavikanlı ve İstanbul’lu, diğeri Karadeniz’in bir köyünden çıkıp müthiş bir ihtirasla yükselmiş. İkisi de çok fazla yazıyor ve konuşuyor. İkisinin de Türkçe ve imlâ hataları bol. İkisi de para kazanmayı çok seviyor ama sebatkârlıkları düşük (kısaca MB da Hürriyet’ten Habertürk’e zıplamıştı).

Sonra oradan da istifayı bastı. Bakın http://www.netgazete.com/News/645230/yasar_nuri_ozturk_gazete_haberturkten_neden_ayrildigini_acikladi_fatih_altayli_beni_sansurledi.aspx adresindeki mülâkatta neler diyor:

Yaşar Nuri Öztürk, Gazete Habertürk’ten neden ayrıldığını açıkladı: “Fatih Altaylı beni sansürledi”.
   
04 Kasım 2009 Çarşamba 13:20  
   
İSTANBULİlâhiyatçı Yaşar Nuri Öztürk, önce kendi kurduğu partisinden ardından Gazete Habertürk’ten istifa etti. Sözcü gazetesine konuşan Öztürk, ayrılığın perde arkasını yazdı ve Fatih Altaylı’yı suçladı.-CHP ile başladığınız siyasî hayatınıza kendi kurduğunuz Halkın Yükselişi Partisi’yle devam ettiniz. Geçtiğimiz günlerde de partinizden istifa ettiğinizi açıkladınız? Bu ayrılığın sebebi nedir?Almanya’dan yeni geldim. Almanya’da iki kitabımın daha tercümesi yapılıyor. Yeni kitap çalışmalarım var. Çok yoğun çalışmam gereken bir dönemdeyim. Bu nedenle partiden ayrıldım.-Siyasete geri dönmeyi düşünüyor musunuz?Hiç belli olmaz. Siyaset ülke mes’elesidir. Ülke menfaâtleri gerektirirse hiç kimse buna itiraz edemez. Ama kendi partimle mi yola devam ederim, başka bir siyasî parti mi olur, onu bilemem. O günkü şartlara bağlı.

-İkinci ayrılığınız da Habertürk ile oldu. Bu ayrılığın perde arkasında neler yaşandı?

Ben 38 yıldır Türkiye’nin birinci sınıf gazetelerinde yazı yazan bir insanım. Bir yerde yazmaya başladığınızda hepsi sizi peygamber gibi görüyorlar. Sonra yukarından bir yerden telefon geliyor ve korkuyorlar. Siyasî baskı olup olmadığını bilemem ama onlar beni ayırmadı. Ben ayrıldım.

-Ayrılma nedeniniz nedir?

3 yazımı sansürlediler. Ben tepki göstermesem sorun olmayacaktı. Ama 3’üncü kez yazım yayımlanmayınca cumartesi sabahı aradım. Patron telefonuma çıkmadı. Fatih Altaylı telefonlarıma cevap vermedi. Yazı işleri müdürüyle görüşebildim. Neden yazımı yayınlamadıklarını sorduğumda da “Fatih Bey öyle emretti” diye yanıt verdi. “Ben lise talebesi değilim. Benim yazılarıma böyle muamele edemezsiniz. Ben artık yazmıyorum” dedim. Ben sabah istifa ettim, akşam internet sitelerinde “işine son verildi” yazıyordu.

-Hangi yazılarınız sansürlendi?

“Sadece Anıtkabir mi kaldı”, “Taşlar elbette ağlar” başlıklı yazılardı. Bir de “Türk solunun inadı” diye bir yazı yazmıştım. Ama özellikle ilk iki yazı. Bunlardan biri Kürt açılımı ve PKK terörüyle ilgiliydi. Diğeri ise Bekir Coşkun’un bir yazısına istinâden yazılmış bir yazıydı. Hiçbirinde parti adı veya siyasetçi ismi yoktu. Ama demek ki yazıların içeriği onları rahatsız etmiş. Bu yazıları çalışmaya başladığım ilk gazetede yayımlayacağım.

-Habertürk’te size hiç “şu konuda yazma” dendi mi?

Gazetenin sâhibi Turgay Ciner’in olmadı ama Fatih Altaylı bâzı konularda yazmamam konusunda benimle konuştu.

-Neler konuştunuz Fatih Altaylı’yla?

Bu Fatih Altaylı ile benim aramda geçmiş bir konuşma. Söylemek istemiyorum.

-Hülya Avşar’ın programında yaşananlar nedeniyle işinize son verildiği yazıldı çizildi. Sizce bir ilgisi olabilir mi?

O haberleri ben de okudum. Bunun payı var mıdır bilmiyorum ama eğer öyleyse iktidar doğrudan baskı yapıyor demektir.

-Peki, o programı terk ettikten sonra Hülya Avşar ile görüştünüz mü?

Birkaç kez aradı, telefonlarına çıkmadım. Onunla ne konuşayım ki ben… Benim çalıştığım kanala gelmese programına asla çıkmazdım. Bunu o da biliyor. Jest olsun diye gittim. Yayın öncesi de uyardım, “sana çiçek göndermiş gibi programına katılıyorum ama sakın aynı şeyi yapma” dedim. Sen benim üzerimden Tayyip Erdoğan’a yağcılık mı yapacaksın? Allah’ın böyle bir emri mi var? Kısmetin bana mı bağlı? Git başkaları üzerinden yap.

-Yayın öncesi programın içeriği hakkında konuştunuz mu?

Bana, “gündemden, magazinden, romantizmden, şiirden konuşacağız” dedi. Hem “keşke siyasete girmeseydiniz. Ah hocam, başımızın tacı hocam” diyor sonra da karşıma parlamentonun en çetrefilli adamını çıkartıyor. Beni zorla siyasetin içine çekti.

-Kamer Genç’in program konuğu olduğundan haberiniz yok muydu?

Hayır, hiçbir bilgi vermediler. Belki de tezgâhtı. Çünkü baştan beri benim Habertürk’te patron dışında hiç kimseye güvenim yoktu. Hiç iyi niyetli ve doğru dürüst davranmadılar.

-Peki, Hülya Avşar başka bir kanalda, başka bir programa sizi davet etse katılır mısınız?

Ben onun olduğu yerden bile geçmem. Hata ettim o programa katıldım. Hatırladıkça midem bulanıyor. Hülya Avşar’ın seviyesi belli. Bir daha asla onun programına çıkmam.

-Turgay Ciner’e güvendiğinizi söylediniz. Kendisine kırgınlığınız var mı?

Ona tek bir lâf demem. Onun beni hâlâ sevdiğini ve saydığını biliyorum. Beni tercih etseydi, tepedeki 3-4 kişiyi göndermek zorunda kalacaktı. Bunu hiçbir patron yapamaz. O da benim gitmeme göz yumdu. Yoksa Turgay Bey’in bana saygısı, fikirlerime bağlılığı tartışılmaz. O yazılar da bence bahâne. Problem başka. Allah Turgay Ciner’in yardımcısı olsun.

-Peki, başka bir şekilde Turgay Ciner ile yollarınız yeniden birleşir mi?

Benim için nerede çalıştığım, nerede yazdığım önemli değil. Ben önce insana bakarım. Ki Turgay Ciner benim patronum değildi. Bunu ona da söylerim. Benim patronum alın terimdir. Turgay Bey de benim dost olarak sevip saydığım bir insan. Hâlâ da sever sayarım.

***

Size inandırıcı geldi mi? Bana gelmedi, şiş yanmış ama kebaba ihtimam gösteriyor.

Şimdilik Âraf’ta YNÖ!

Hülya Avşar’ın femme fatale’liği (meş’um kadın) bakın nelere gidiyor?

Yeni parti kursa arkasından yürüyecek yeni safları nereden bulacak?

Hoplayabileceği daha büyük medya yok. Hürriyet’e geri döner mi, alırlar mı? Meselâ şurayı tıklayıp seyredin: http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=400940.

Sık sık çattığı bu Hükûmet’in adamı hâline gelip de meselâ TRT’de program yaparsa ne hâle düşer?

Zor bir durum, tehlikeli… Çünkü böyle yalnızlıklar, bir zamanlar kendine Çıplak Uyarıcı diye bir kutsî makamı uygun gören bir kişinin, bu şahsiyet yapısı ve ihtirasla dolu hâlet-i rûhiye içerisinde maazallah çok tehlikeli yeni “makamlara” yükselmesi çok hazin bir son olur!

Türkiye’de ahvâl ve şerâit çok hızlı değişiyor.

Gerek Allâmi Küll Allâm-ül-Guyûb Âlî Mekân Ma’lûmât-dar-ı Şahâne Sultan 2. Bardakçı’nın, gerekse Çıplak Uyarıcı İlâhiyatçı Mütefekkir Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün seyahatleri ne olacak?

   Hep beraber göreceğiz…

      Yarın ne olacağı meçhûl.

           Fırsat(..)lar için dâima uygun bir vasat doğar…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 15 Kasım 2009

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word