GOG
“İnsanlar sağır kâlbleri yüzünden yüzyıldan yüzyıla daha çok azap çekilen bir cehennemde hâlâ inleyip duruyorlar” der büyük İtalyan filozof, şâir ve hiciv üstâdı Giovanni Papini (1881-1956)…
Kendisinin yarattığı muhteşem karakteri Gog’dan şöyle bahseder:
“Gog’u nerede tanıdığımı söylemeye utanıyorum: Tımarhânede!
Oraya sık sık, bir Dalmaçyalı şâiri görmeye giderdim. Bir hayâle karşı duyduğu ümitsiz aşk, şâiri paranoyaya düşürmüştü. Sevgilisi film yıldızıydı ve kendisine beyaz perde dışında gülümsemiş değildi. Şâir çoğu zaman sâkin olduğu için, bu paralı deliler pansiyonunun müdürü -boy bakımından cüce, şişmanlıkta dev- onunla bahçede konuşmamıza izin verdi. Bahçenin şurasına burasına, kestane ve sedir ağaçlarının gölgelerine, kahvelerdeki gibi yuvarlak, demir masalar, iskemleler serpilmişti. Beyazlar giyinmiş solgun hastabakıcılar, aldırış etmez görünerek dolaşırlardı.
Çok sıcak bir gün, şâirle konuşurken bir hasta masamıza yaklaştı. Açık yeşil giyinmiş, ellilik, acayip mahlûktu. İri yarı, biçimsiz. Kafasında tek kıl yoktu: Ne saç, ne kaş, ne bıyık, ne de sakal. Kırmızı kabarcıklarla dolu çıplak deriden bir soğan başı. Koyu tenli, neredeyse mor, pek geniş bir surat. Gözlerinden biri kül rengimsi güzel bir mavi, öteki sarı çizgili ve hemen hemen yeşil görünüyor. Çene kemikleri dört köşe ve güçlüydü, etli fakat soluk dudakları tamamen mâdenî, altın bir tebessümle açılıyordu. Şâiri, tek kelime söylemeden selâmladı, yanımıza oturdu. Ağzını açmadı, ama sözlerimizi büyük bir dikkatle dinliyor gibiydi. Sonradan, dostumdan, bu adamın Gog olduğunu öğrendim. Asıl adı, Goggins’miş. Ama küçüklüğünden beri onu hep Gog diye çağırırlarmış. Bu kısaltma Kutsal Kitapta’ki Magog Kralı Gog’u hatırlatıp kendisine efsânelere özgü bir hâl verdiğinden hoşuna gitmişti.
Havai adalarından birinde doğmuştu. Anası bir yerli kadındı. Babasını kimse tanımıyordu. Ama beyaz ırktan olduğu kesindi.
On altı yaşına basınca bir Amerikan gemisine miço olarak binmiş, San Fransisco’da karaya çıkmış. Kaliforniya’da, ötede beride, bin bir macera içinde yaşamıştı. Üç beş yıl geçince, kim bilir nereden ve nasıl birkaç bin Dolar edinip Şikago’ya gitmişti. Herhalde bir iş dehâsı vardı veya şeytana taş çıkartacak kadar kurnazdı ki, kısa sürede, Ohio için dahi, para bakımından büyük bir “değer” olmuştu. Savaş sonunda Birleşik Amerika’nın, yâni dünyamızın, en zenginlerinden biri olmuştu. 1920 yılında pek fazla kayba uğramadan işten çekildi, milyonlarını bütün dünya bankalarına gelişigüzel yatırdı.
– Şimdiye kadar, diyordu, paranın kölesiydim, bugünden tezi yok o benim uşağım olsun. Benim durumumdakilerin yaptıkları gibi, bir şeyler öğrenmek ve hayatın tadını çıkartmak için, bunaklık çağına düşmeyi beklemeyeceğim.
Ve Gog, o günden sonra, yeni bir hayata girdi: Hummâlı araştırmalar, kıt’alar arasında dolaşmalar, beklenmedik olaylar, çılgınlık ve kaçmalar içinde bir hayat. Ne karısı, ne de çocuğu vardı. Ama sokulganlar, çanak yalayıcılar, dalkavuklar ve suç ortakları eksik değildi. Emrinde imparatorlara yaraşır bir servet bulunan bu endişeli yarı vahşinin, kabalığından, sertliğinden bir şey kaybetmemiş, yamyamlar soyundan gelen bu adamın kişiliğinde en büyük tehlikeler toplanmıştı!
Tam bir câhil olduğu hâlde, çürümüş bir kültürün uyuşturucu maddelerinin incelikleriyle beslenmek istedi. O güne kadar yerinden hemen hemen kıpırdanmamış olan bu adam, kendinin gerçek bir vatanı yokken, bütün vatanları görüp tanımak, hayvan yaratılışına, davranışına karşın zamanımızın zevk ve eğlencelerinin her türlüsünü tatmak istedi.
Öyle sanıyorum ki, bütün bu dizginsiz harcanmalar içinde, en aşırı ideolojileri en kötü taraflarından kavrama yeteneği edinmiş, aynı zamanda kökten barbarlığını güçlendirmişti. Aklı bâzen en taşkın yenilikleri aşabiliyordu, fakat rûhu doğuşundakinden daha zâlim, daha kurak olmuştu. Milyarları, kanunlara uyarak toplamasına yardım eden içgüdüsel zekâsını şimdi, her türlü nâdir şey ve şehvet peşinde, en akla gelmez, istekleri, en iğrenç hevesleri yerine getirmek yolunda kullanıyordu.
Böyle geçen yedi yıllık bir hayat sağlığının ve servetinin dörtte üçüne mâl oldu. 1928’den beri, hep endişeli, sabırsız, zaman zaman da değişiklik, yenilik çılgınlıkları geçirerek, sanatoryum sanatoryum dolaşmaktadır. Doktorlar yağlı müşteriyi alıkoymak için boşuna uğraşmışlardı. Hiçbir akıl doktoru hastalığına ad koyamadı: Biri psikoastenik sendromdan dem vurdu, öteki kişilikte ikileşmeden ve bir başkası ahlâk ihtilâlinden; çoğu o kadar değişik ve karışık hastalıklardan söz ediyorlardı ki, ancak uydurma tedaviler ve körlemeden kürler veriyorlardı. Gog, bu sanatoryumlardan birinde üç dört ay geçirdi mi bir başkasına -bir sâhicisine ve benzersizine- nakledilmek isteniyor, o kadar hiddetleniyordu ki, dediğini yapmaktan başka çâre bulunamıyordu.
Kendisi tanıdığım da oraya geleli daha pek az olmuştu. Ve ne zaman benim şâiri görmeye gitsem Gog’u da buluyordum. Benimle görüşmeye başladı, macerasını biraz ondan biraz bundan öğrendim. Tuhaf konuşurdu: Paradoksal ama çoğunlukla zeki bir nutuk verirken bayağıdan da beter, hayvanca çıkışlara geçiverdi.
Bununla birlikte benimle bulunmaktan hoşlanırdı. Bende delileri ve çırpınan hastaları yatıştırma özelliği vardır.
Her zamankinden fazlaca konuştuğumuz bir gün odasına çıktı -tek başına sanatoryumun parkında bir köşkte otururdu- ve bana yeşil bir ipek zarf getirdi:
– Son ihraçtan, dedi, kurtarabildiğim şu sayfaları okuyunuz. İçinde ihtiyar Gog’dan birkaç parça alıntı var. Artık benim için bir tek güneşten daha fazlasının doğduğu gün geldi ve gecenin hırtı ve pırtılarını siz en büyük indirimle bırakıyorum.
İpek zarfın içinde, acemi ve kaba bir çocuk yazısıyla yeşil mürekkeple yazılı büyücek bir paket vardı. Hepsini, bâzen tiksinerek, bazen dehşetle, fakat itiraf ederim daima büyük bir merakla okudum.
Bunlar günü gününe tutulmuş notlardan ayrılmış parçalar hâtıra kırıntılarıydı. Gelişigüzel, belirsiz tarihlerde, basit, kolay sökülür bir İngilizce’yle yazılmıştı.
Delilerin köşküne, aradan bir hayli gün geçtikten sonra gidebilmiştim. Yazılarını geri vermek için Gog’u sordum. Müthiş bir bunalım geçirip gittiğini söylediler. Benim için hiçbir haber bırakmamış. Yeni gittiği sanatoryuma yazdım, bir cevap alamadım. Aradan yıllar geçti; Gog yaşıyor mu, öldü mü, bilmiyorum. Herhâlde bu hâtıraları bana bırakmak istemiş olacaktı; fikirlerini sorduğum dostları da böyle düşünüyorlardı. Bunun üzerine, pek iğrenç beş, altısı dışında, çevirip bastırmaya karar verdim.
Görüleceği gibi, bu ne bir hâtıra kitabıdır, ne de bir san’at eseri! Öyle sanıyorum ki, bu garip bir hastalıklı, belki korkunç ama yüzyılımız insanını incelemek için oldukça değerli bir belgedir. Onun için notları, başka bir niyetle değil yalnızca belge olarak yayımlıyorum ve umarım ki, bâzı kimseler iyice düşündükten sonra bu “emniyeti suûiistimal” edişimin faydalı olduğunu kabûl edeceklerdir.
Gog’un karşılaştığı kimselerin duygularını, düşüncelerini benimsemediğimi eklemeye gerek yok sanırım.
“Gerçek”e dönüşümden beri yeniden hayat bulan bütün varlığımla Gog’un düşüncelerinden, dediklerinden, yaptıklarından nefret ediyorum. Kitaplarımı, özellikle sonuncuları okuyan herkes Gog ile aramızda hiçbir ilgi olamayacağını fark edeceklerdir. Ancak bu köpeksi, sâdık, manyak, mübalâğacı yarı vahşîde -bence- sahte, hayvanca kozmopolit uygarlığımızın bir tür simgesini gördüm ve eski Ispartalıları, çocuklarına körkütük, iğrenç bir sarhoş köleyi göstermeye yönelten amacın tıpkısıyla onu okuyucularıma sergiliyorum.
Şüphesiz, bugün Gog’a benzeyen birçok kimse var. Fakat Gog bence çok öğretici ve aydınlatıcı bir örnektir. İki sebepten: Birincisi, benzerlerinin sâdece rûyalarında düşünebilecekleri saçma ve cânice delilikleri serveti sâyesinde bir cezaya çarpılmadan yapabilmesi; ikincisi başkalarının kendi kendilerine bile itirafa cesaret edemeyecekleri en isyan ettirici düşünceleri ilkel yaratık içtenliğiyle utanmadan açıklayabilmeleridir.
Gog, tek kelimeyle bir canavardır ve bu bakımdan bâzı modern akımları abartılı bir biçimde yansıtıyor. Ancak bu abartı, onun günlük notlarını yayımlamakla, benim güttüğüm amaca hizmet ediyor; çünkü, gülünç şekilde büyütülmüş olaylarda, içinde bulunduğumuz uygarlığın gizli hastalıkları daha kolay görülmektedir.
Beni okuyanlara faydalı olacağını sanmasaydım, bu yazıları yayımlamazdım.
Nihâyet şunu da haber vereyim ki, Gog’un acele ve çıplak yazılarını, kendimden bir şey ekleyip çıkartmadan, düzeltip güzelleştirmeden olduğu gibi çevirdim. Bu kitap, bir üslûp örneği değilse suç bende değildir.
Bölümlerin birbiri ardına konuluş sırası da tahmin ve yakıştırmayladır, hemen hepsi yanlıştır. Başka bir türlü yapamadım. Gog, çoğu kez yerini, günün ve ayını not etmiyordu ama yılını değil. Ben de varsayıma dayanan bir kronolojiyle yetinmek zorunda kaldım. Bu da, Gog’un hastalığını hepimizin yararı için ortaya koymak yolundaki büyük iyiliğin yanında pek önemli sayılamaz”.
***
Giovanni Papini’nin GOG’unu mutlaka okuyun. Bende İş bankası Yayınları’ndan neşredilmiş epey eski, iki ciltlik tercümesi var.
Bu makalede bahsedeceğim şey ise bir abreviasyon:
GOG, yâni Genetiğiyle Oynanmış Gitar.
***
Ünlü İspanyol gitaristi Narciso Yepes (1927-1997) 1964’de ilk defa Rodrigo’nun meşhur eseri Concierto de Aranjuez’i, büyük gitar yapımcısı José Ramirez III ile beraber geliştirdikleri 10 telli gitarıyla çalarak ilk ciddi mutasyonu gerçekleştirmişti. Üstteki dört tel do, lâ#, sol#, fa# idi ama çalarken bunlara hiç dokunmuyor ama konsonanslar sâyesinde enstrümanın sesinin rengini güçlendirdiğini düşünüyordu. Hâlâ tartışmalıdır. Meselâ ben çoğu yorumunu beğenmem ama Grand Jota’yı da onun kadar güzel çalanı işitmedim (parmaklarından ateş fışkıran Xufei de dâhil: http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&VideoID=9151222; ayrıca meşhur İstanbul Resitali’nin bir kısmını http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&VideoID=18876637 ve http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&VideoID=18877679 adreslerinden seyredebilirsiniz).
Narciso Yepes’in yaptığı küçük bir mutasyondu; hâlbuki bir başka adam, bir virtüöz çok daha büyük bir iş yaptı; yeni bir gitar türü yarattı. Yâni bir Genetiğiyle Oynanmış Gitar yarattı! Viyolonselimtrak bir enstrüman…
İşte bu adamı, yâni Paul Galbraith’in “Brahms Gitarı’nı” dinlemek için dün gece Attilâ İlhan Salonu’ndaydık.
1964 doğumlu bu virtüöz Alirio Diaz’ın rahle-i tedrîsini müteakip, Manchester Konservatuarı’na devam etmiş. 1981 senesinde de 1. Segovia Gitar Yarışması’nı kazanarak, madalyasını bizzat üstâddan almış. 1983’te Macaristan’da yapılan Esztergom Uluslar arası Gitar Festivali akabinde, “jenerasyonunun en iyi gitarcısı” diye nitelenmiş.
Daha sonra meşhur Brezilyalı gitarist Sérgio Abreu ile bir sohbetinde gitarı sarılarak çalmanın enstrümanın akustik kutusu üzerinde sağırlaştırıcı bir etkisi olduğunu “keşfederek”, daha dik tutulmasına karar vermişler. Titreşim kutusunun icadıyla, 1994 senesinde kendi icadı olan Brahms Gitarı ile ilk albüm kaydını yapmış, o ülke bu ülke dolaşıp konserler veriyormuş.
Resmî web mekânının adresi şöyle: http://www.paul-galbraith.com/.
Maâlesef ilk yarıdaki Haydn, Berkeley ve Bach yorumlarını kaçırdık ama 30 dakikalık ikinci yarıda Manuel Ponce’nin La Folia de España üzerine Prelüd, Çeşitlemeler ve Füg eserini dinledik, bis olarak da Frederico Moreno Torroba’nın Madroños’unu patlattı.
Sol eli herhâlde rahatçadır ama en az yedi kere çıkan cazırtılar bunu da kuşkuya sokuyor. Gerçi, bu itiyadını Alirio Diaz’dan kapmış olabilir ama günümüzde öyle gitaristler var ki, âdeta hatasız çalıyorlar.
Sağ eli felâket! Çünkü hemen hep delik üzerinden çalıyor, ancak 3-5 cm aşağı inebiliyor. Aksi de mümkün değil çünkü elin tellere olan açısı çok bozulur. Nitekim hiçbir ponticello işitemiyoruz.
Çok fazla sonore kulanıyor, buna büyük ölçüde de mahkûm. Yorum, cazırtılar hâricinde, maâlesef vasat. Hele Madroños öyle mi çalınır yâhu! Frederico Moreno Torroba’nın, dostu Segovia’ya hediyesidir ve böyle (neredeyse) Barok usûlü icra edilmez.
Hani bizim HCÖ kadar da değil tabii ama bu icadı da, icrayı da beğenmedim.
Muhtemelen bir ekol oluşturup, gitarını da satarak yeni bir kulvara girmek istiyor ama…
Neyse, gene de CD’lerini alıp dinleyeceğim, belki dün iyi değildi. Gene de, o gitaroid (pardon, Brahms Gitarı) GOG şeyle bundan iyisi çalınamaz gibi geliyor bana.
Acaba birileri beni gitaroid dediğim için gitarın mânevî itibârına hakaretten dava eder mi?
***
Millî ve Şahsî Depresyon (http://www.keremdoksat.com/2009/11/12/milli-ve-sahsi-depresyon/#more-859) yazıma aynı konuda birkaç tenkit geldi, onu arz edeyim…
“Sonradan haham olan(!), yurtdışında bir yerlerde gizlenen bir homoseksüelin tamamen hayâlî iddialarıyla başlatılan Ergenekon soruşturması şimdilik bu aşamada. Burada bu kişinin homoseksüel olmasından bahsetmemin sebebi istiskâl veya homofobi değil, doğru olan bilginin hatırlatılmasından ibârettir; eğer evli olsaydı, onu da belirtirdim. Bu kadar kritik bir davada burnunu sokmadığı malûm olan bir kişinin cinsel yöneliminden bahsetmem icap eder. İşin arkasında Fethullahçılar ve dinbazlar var; ahlâk ve imandan yanlarına yaklaşılmıyor ama Müslüman iseler göre “lânetli” olan, Bahaî iseler bu mekânda ilgili makalede okuyacağınız “hoşgörü” es geçilemez” cümlem rahatsızlık yaratmış.
Biraz daha açayım, “haham olan(!)” ifâdem boşuna değildi. Eğer dikkatle okunursa, Eski Ahit’teki yâni Tevrat’taki Tanrı Yahova homoseksüelliğe lânet yağdıran ve buyurgan, öfkeli bir profil çizer. Ünlü Ateist Richard Dawkins bile Newsweek Türkiye’de neşredilen bir röportajında “benim esas karşı çıktığım, Eski Ahit’in Tanrısı’dır” diyor ve ekliyor: “Böyle homofobik Tanrı olur mu”.
Benim burada bu teolojik ve itikadî mes’eleyi tartışmak niyetim yok ama çok net bir husus var.
Tekrarlıyorum:
1) Sonradan Yahudi olunması imkânsıza yakın derecede zordur;
2) Homoseksüel olduğu her tarafından belli olan bunu da açıkça söyleyen birini -hadi diyelim Yahudiliğe kabûl ettiler- asla haham filân yapmazlar. Zâten bu hokkabazın hayat hikâyesi yüz kere yazıldı; girip çıkmadığı yer, soyunmadığı rol kalmamış.
3) Bahaîlik ve Fethullah Gülen ile ilgili yazıma bir göz atarsanız, bu kuklanın seçtiği bu kimliğe çok başka bir amaçla bürünmüş olabileceği ihtimâli akla hiç de boş gelmiyor. Bahaîlik, homoseksüaliteye cevaz veren tek İbrahimî dindir.
***
Vatan Gazetesi yazarı Mine Kırıkkanat bakın neler yazmış:
“Dersimiz Dersim
Herkesin herkesi dinlemesinin, kimsenin kimseyi dinlememesiyle sonuçlandığı tek ülke olmak, kuşkusuz eşitlenemeyecek bir saçmalık rekorudur ve eğer aşmak gerekirse, ancak Türkiye Türkiye’yi geçer yine.
Yazılarımı okuyanlar, Onur Öymen’in bu satırlarda hiç övülmediğini, tam tersine eleştirildiğini bilirler.
Ama Öymen’in TBMM kürsüsünden yaptığı konuşmayı ben de izledim ve ne CHP’li partidaşlarının, ne de Dersim’lilerin gocunacağı bir yan bulabildim!
Bulanların söyleminde de gerçekleri çarpıtan bir “kör ölür bâdem gözlü olur” hissiyatı algıladım. Cehâlet değilse kötü niyetten kaynaklanan protestoya, Kemal Kılıçdaroğlu ve Tekin Gürsel gibi tarih bilgisi de, mantığı da sağlam olması gereken kişiler katılınca, iyice şaşırdım.
Onur Öymen’e karşı sözüm ona Dersim’in onurunu savunanların yazdığı destandaki isyanı da hiç tanıyamadım!
Alevîler Kürt, Kürtler Alevî olabilir. Ama 1937 Dersim isyanı, Alevî değil, Kürtçü bir isyandır. Bu tanımın payandası da bölgede Tunceli vilâyetinin kurulması (1935) ve derebeylik düzenini değiştirmek isteyen devletin ağırlığını artırmasından otoritesi zarar gören aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliğidir. İsyanın altında Hatay’ı yitirmek istemeyen Fransa’nın da parmağı vardır. Daha önce Ağrı isyanını çıkaran Ermeni Hoytur örgütü ve biri İzzeddin diye bilinen ajanlar aracılığıyla kışkırtılan aşiret reislerinin, isyandan önce toplanıp devlete verdikleri ültimatom, zaten bu gerçeğin açık delilidir:
Hükûmete, “bu diyara karakol yapmayacaksın. Kaza ve nâhiye merkezleri kurmayacaksın. Köprü ve yol yapmayacak, silâhlarımıza dokunmayacaksın. Vergilerimizi önceden olduğu gibi pazarlık usûlüyle vereceğiz,” buyurmuştur Kürt aşiret reisleri. Hemen ardından da 21 Mart 1937’de Harçık Deresi üzerindeki ahşap köprüyü yakıp, Pah Nâhiyesi’ndeki karakolları basarak isyanı başlatmışlardır. Ayaklanmanın, bölgedeki askerlerin Alevî bir kadına sarkıntılığıyla başladığı külliyen yalandır! Tarihteki her gerici isyanda olduğu gibi, Dersim’deki ayaklanmada da kadın namusu ve din elden gidiyor gerekçeleri kullanılmış, zâten bu yüzden de dinsel temsiliyeti olan Seyit Rıza’nın peşine düşülmüştür. Seyit Rıza da Şeyh Bedreddin gibi bir reformist değil, düpedüz Cumhuriyet düşmanı, gerici bir figürdür.
Ne yâni, savunmayacak mıydı devlet kendisini?
Oysa isyandan önce Tunceli vilâyetinin kurulmasıyla pek çok aşiret kendiliğinden silâh bırakmış ve bölgede eğitim seferberliğiyle birlikte toprak reformu başlatılmıştı.
Benim babam, gencecik bir irtibat subayı olarak katıldı bu isyanın bastırılmasına ve hayatını, devlet saflarında çarpışan bir Kürt asker kurtardı!
Cumhuriyet hükûmetinin “Tunceli tedip harekâtı’nda” yaptığı ve tartışılması gereken büyük hata, 4 Mart 1937’de aldığı gizli bir kararla, ordudan isyanın örnek olacak bir şiddetle bastırılmasını istemesidir. Dersim’de ayaklanmaya orantısız, gaddarlık ölçüsünde bir şiddet kullanılmıştır ve benim babam, irtibatla görevli olduğu için kimseyi öldürmek zorunda kalmadığı bu savaşta gördüklerini, ağlamadan anlatamadı hiç.
Çapraz ateş arasında kaldığında, “benim anamın çok oğlu var, senin ananın tek oğlu sen kalmışsın, komutanım!” diyerek üzerine kapanıp, ona siper olan Kürt askeriyle dostluğunu ölünceye kadar sürdürdüğü gibi, tüm Kürtler’e bir ömür boyu güven ve sevgi besledi.
Dersim isyanının ölçüsüz bir şiddetle bastırıldığı, bölge halkına gaddarca yaptırımlar uygulandığı gerçektir ve bence, isyanın bastırılması değil, böyle bastırılması tartışılmalıdır.
Ama hepimiz biliyoruz ki, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, bu devletin hiç ayrımcılık yapmadan uyguladığı yegâne olgu şiddet, Türkler’e, Kürtler’e, Alevilere vb.’ye özel değil, tehdit gördüğü her insan ve topluluğa eşit dağıttığı gaddarlıktır.
1970 ve 80’lerde komünistti, milliyetçiydi dememiş, yüz binlerce gencin başını sınıf veya ideoloji ayrımı yapmadan aynı iştahla yemiştir.
Tartışılması gereken, Türkiye’de toplumun mu şiddet devletini, yoksa devletin mi şiddet toplumunu yarattığıdır.
Devlet elbette kendini savunmalıdır, ama ölçüsüz savunma, ölçüsüz düşmanlığı da beraberinde getirir.
Nitekim getirmiştir.
Kendi kendine yenik düşen pehlivanlık rekoru varsa, al sana bir rekor daha”…
***
Bu makalede iştirak etmediğim şeyler var, onları bir tarafa bırakalım.
Ama hele Mine Kırıkkanat, pederi târikiyle gelen bu malûmatı dürüstçe paylaşmışsa…
Destûr!
Giovanni Papini’nin GOG’unu mutlaka okuyun.
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 19 Kasım 2009 Perşembe


Kerem Hocam,
Programınızın arasına giren Tufan Tufan reklâmı beni çok güldürdü!
Uzun da bir reklâmdı. Bir Levent Kırca skecinden farksızdı. Kadının gizemli bir karizmayla konuşmaya çalışması, adamın guru gibi görünmek için uzatıp sonra sarıya boyattığı saçları, “size büyü mü yapıldı? Doğaüstü varlıklar şirket anlaşmalarınızı mı etkiliyor?” derkenki oturuş pozisyonu…
Yayını idâre eden embesiller de sizin programınızın rûhunu, özünü hiç idrâk edememişler ki, hiç olmazsa sizin programınızın arasında o komedinin reklâmını koymamayı akıl edemiyorlar. Bir de reklâm bitince siz o reklâmın aleyhinde konuşmaya başlayınca ilk tepki olarak müziğin sesini yükselttiler.
MKD: Vallahi farkında değilim, teşekkürler
Sayın Doksat,
Çok küçük bir yazım hatasına dikkatinizi çekmek istiyorum. Papini’nin doğumu 1881 olmalı idi.
Millî ve Şahsî Depresyon yazınız hakkında yaptığınız ilâve açıklamanız için teşekkür ederim.
Gelawej isimli bir ayrılıkçı site var. Ben bir de onlar ne söylediklerini merak ettim son Dersim tartışmaları üzerine.
Bu sitede, http://www.gelawej.net/modules.php?name=News&file=article&sid=2158 linkte verildiği üzere, Aziz Eyüboğlu ismiyle bir yazı var. Bu yazıda isyancılarla, Ermeniler arasındaki organik ilişki açıkça gözler önüne serilir. Yazıya, kolayca yukarıdaki linkten ulaşılabileceği için ekleme ihtiyacı hissetmedim.
Ancak, Öymen’in konuşması üzerine, içlerindeki kini nasıl döktüklerine dâir bir yazıyı, sizin “Atatürk’ü, Atatürkçülüğü sistematik olarak devalüe ediyorlar” sözünüzü aklımda tutarak, kimlerin bu devalüasyon olayında nasıl bir işlev gördüğünü ve paslaştıklarını, tanımlamaya sıfat bulamadığım bir ruh hâli içerisinde yine aynı sitede okudum.
Xaki G. Bargin isimli bir şahıs, “CHP, Atatürk ve Günahları” başlıklı bir yazı kaleme almış. Yazıya ait link http://www.gelawej.net/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=2981 olup, yazıda beni dehşete düşüren iki adet cümleyi izninizle paylaşayım.
“Onur“ Öymen’nin söyledikleri acı, ama tarihsel anlamda gerçekleşmiş olaylar olduklarını yanlışlanmaz. Atatürk’ün; sâdece bir katliam emrini değil, hem de onlarca katliam emrini veren bir diktatör, CHP’nin de bu katliamların politik kurumu olduğu yalnızca bir doğru değil, tarihsel bir gerçeklikte.
CHP ya Atatürk eleştirisi yaparak Atatürk‘ün ve bu adla anılan Kemalizm dediğimiz politik milliyetçi akımın günahlarını eleştirerek, yeni bir sosyal demokrat kimlik edinecek, ya da Atatürk‘ün katliamlı politik günahlarını savunarak, onun yanlışlarının da militanıyım diyerek, eski faşizan yoluna devam edecektir.
“Biraz edep ya!” demekten başka içimden hiç bir şey gelmiyor.
Kime âit olduğunu bilmediğim ama çok sevdiğim bir ikilik ile yazımı sonlandırayım.
Aşk bile ihâneti affetmez.
Vatan eder mi?
Saygılarımla,
Metin YILDIRAN
MKD: Sayın MY, Papini’nin doğum tarihiyle ilgili bilgi hatasını tashih ettiğiniz için teşekkürler, tekrar baktım, adamcağızı neredeyse yedi yüz sene yaşatmışım
. Diğer paylaştıklarınız için de ayrıca müteşekkirim. Saygılar…
Çok özür dilerim.
“Yayınları idare eden embesiller” demek yanlış olmuyor mu? Bu günlerde de burada ne çok özür diler oldum. Tekrar özür dilerim.
MKD: