Su anda bu yaziyi 1 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 2320 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

BAYRAM KUTLAMA USÛLLERİ HAKKINDA

Yâhu, bıktım bu cep telefonuyla veya e-postayla kutlanmaktan. Bayramda, doğum günümde, çocuğum olduğunda (24 senedir olmadı gerçi)… başlıyor yaylım ateşi.

Haydi, anladım… THY, Peugeot, Renault, Jaguar, VAKKO, BEYMEN, HSCB, AKBANK, KARABANK, WINGS, Çırağan Palas, filânca otel (sorry, hotel) sık gittiğim lokantanın (sorry, restaurantın) işletmecisi, Hamoğlu, âzâsı olduğum kulüplerin idâreleri vs. beni bu yollarla “hatırlasınlar”, normâldir. Çünkü bunlar Homo economicus’lara hizmet eden kâr kurumları, ben de onların müşterisiyim. Meselâ Sayın Ahmet Hamoğlu’nun telefon açıp beni öpmesini hiç beklemiyorum.

Tabii ki bu listede hastalarım yok. Teknofilik özürlüler de yok (telefon açıp konuşabilmesi için sıhhî engeli olanlar). Onların hatırlayıp, rahatsız etmemek için mesaj yollamaları beni olsa olsa mutlu eder. Ama arkadaşların, akrabaların, dostların cep mesajı veya e-posta ile kutlamalarını istemiyorum.

Psikolojik açıdan da devitalizasyon (cansızlaştırma) ve alienasyon (yabancılaşma) bu.

Sevdiklerinizin bayramlarını, önemli günlerini mümkünse ziyâret ederek, en azından telefon ederek, o da olmazsa el yazınızla kaleme aldığınız bir mektubu postalayarak kutlayın.

   İnsanlığınızı kaybetmeyin.

***

Devletlû Başbakan basına “bu işi uzatmayın, kurcalamayın” diye fırça atıyor, ‘yol kazasına uğramayı’ kanıksamış olan Sağlık Bakanı ise “bu işi unutturmayın” diyor. Birinin uzatmayın, öbürünün kısaltmayın dediği şey de H1N1 immünizasyonu, yâni avam tâbiriyle domuz gribi aşısı

Bu arada, Devletlû Başbakan, AKP’nin Kızılcahamam kampında, MHP’li Belediye Başkanı Coşkun Ünal’a “burayı kaybettik, çok çalışıp burayı kazanmamız lâzım, ona göre” tâlimatını vermiş. MHP’li Belediye Başkanı Coşkun Ünal da “uuups, sorry de, ben MHP’li belediye başkanıyım” deyince, Devletlû Başbakan “yapma ya, niye kazandın” demiş. Muhabbetin tamamı şöyle:

Ünal: Efendim bir emriniz var mı?
Devletlû: Bakın, biliyorsunuz burayı kaybettik, çok çalışıp burayı kazanmamız lâzım, ona göre.
Ünal: Efendim, zâten ben buranın belediye başkanıyım.
Devletlû: Ne, anlamadım, nasıl?
Ünal: Şu anda belediye başkanı benim efendim.
Devletlû: Yapma ya.
Ünal: Evet efendim.
Devletlû: Niye kazandın!
Ünal: Vallahi efendim, halk istedi öyle oldu.
Devletlû: (Gülerek) Kolay gelsin, başarılar diliyorum.

Devletli, dudak okuyarak küfrettiği kanaâtine vardığı Devletlû’yu dava etmeye hazırlanıyor, o da “bunlar topluca paranoid olduğu için niyet okuyorlar” diyerek MB’yı sollayan bir allâme-i küll (ânında sözlük: her şeyin sırrına vâkıf olan) hâttâ allâme-i guyûb (ânında sözlük: görünmeyen şeyleri bilen) olduğunu hatırlatıyor; yâni psikiyatr da olmuş.

Nedense aklıma demin okuduğum haber geliveriyor: Artvin’in Borçka ilçesinde yaşayan emekli ilkokul öğretmeni Burhan Kırdar (61), 3 aylıkken aldığı ve kucağında 11 katlı binanın terasında yaptığı ahıra çıkardığı ineği, aşağı indiremediği için ortak olduğu damadıyla birlikte terasta kurban etmek zorunda kalmış. Burhan Kırdar, 3 aylıkken aldığı ineği, yaşadığı 11 katlı binanın terasındaki ahıra kucağında çıkardığını anlatarak, “ineği 2 yaşına kadar çatıda besledim. Kendi ellerimle otunu, suyunu verdim. Onu çok iyi besledim ve kurbana hazır hâle getirdim. Damadımı kurbana ortak ettim” demiş ve eklemiş: “İneği 11. kattan aşağıya indirme şansı olmadığı için mecburen terasta kesmek zorunda kaldık, böylece görevimizi yerine getirdik. Burada kestiğimiz kurbanın etini teleferik sistemiyle yola indiriyorum”.

Zavallı inek, eminim ki “babana bile güvenmeyeceksin” diye inek inek düşünmüştür gırtlaklanırken. Fakir de 3 aylıkken aldığı ve 2 yaşına kadar elleriyle besleyip Allah bilir okşayıp sevdiği evcil hayvanı iman uğruna kesen âdem kılıklı öküzle empati (ânında sözlük: eş-duyum, kendini onun yerine koyup anlamak) kuramıyor.

En son 15 yaşındayken bir kuzunun kafasının sokakta kesilmesini seyredişimi, kelle koptuktan sonra bir süre daha başın da gövdenin de çırpınışını dehşet içerisinde seyretmiştim. Ondan beri sâdece bir kere giderek kurban kestirdim ve THK’na bağışladım. Senelerdir de hayrımı bolca yapıyorum zâten.

Bayrampaşa Belediyesi yetkilileri, 4 yıldan beri klâsik müzik eşliğinde kurban kesimi yapıyor, özellikle de birâderim Mozart’ın eserlerini tercih ediyorlarmış. Onlar klâsik müziğin “hayvanların stresini aldığını” savunurken, ilâhiyatçılar, klâsik müzik yayınına temkinli yaklaşıyorlarmış. Şimdiden 1500 büyükbaş hayvanın getirildiği Bayrampaşa’daki Kurban Plaza (isme bakar mısınız), klâsik müzik yayınına hazırlanıyormuş. Bu muhteşem fikir hakkında başka işi gücü ol(a)mayan ilâhiyatçıların uygulamayla ilgili görüşleri şöyleymiş:

Prof. Dr. Saim Yeprem (Emekli Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi): “Kurban kesiminin iki şartı var. Besmele çekmek, yâni Allah’ın adını zikretmek ve kurbanın kanının tamamen akmasını sağlamak. Mozart çalınması Allah’ın adının zikredilmesini engelliyorsa sorun olur”.

Prof. Dr. Suat Cebeci (Sakarya Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi): “Kurban kesimi sırasında müzik değil, tekbir getirilir. Kurban kesmek bir ibâdettir, yâni besmele ve tekbir getirilerek kurban kesilir”.

Prof. Dr. Beyza Bilgin (İlâhiyatçı): Çalınan müzik, kurban kesimi sırasında getirilen besmele ve tekbirlerin önüne geçmiyorsa, bir sakıncası yok.

Prof. Dr. Beyza Bilgin yakinen tanıdığım ve çok hürmet ettiğim, münevver bir insandır; en makûl cevabı da o vermiş zâten.

Yâhu, merhum birâderim Mozart hayvan boğazlamak için müziğinin kullanılacağını bilseydi, mutlaka bir de Qurban Requem’i bestelerdi!

Büyük ve/veya tanınmış dinler arasında hayvan kesmeyi şa’şaalı bir ibâdet olarak sürdüren bir tek İslâm var, bir de Satanistler.

Şimdi dinbaz ehli bana saldırır bu lâfları ettim diye ama yalan değil. Tanrılara kurban verme, kesme insanlık tarihi kadar eski, sosyal ve antropolojik, hâttâ evrimsel yönleri var; bunu http://www.keremdoksat.com/2006/09/01/oruc-ve-kurban-hakkinda/ makalemde şöyle özetlemiştim:

“Oruç tutma, yâni belirli bir süre için en hayatî iki faâliyeti askıya alma eyleminin hemen bütün dinlerde var olduğu bilinmektedir (dünyada yaklaşık 2500 dinin mevcut olduğunu, bu söylediğimin de sâdece hemen aklımıza gelen üç uhrevî din için mevzûu bahis olmadığını hatırlatmakta fayda var). Kültürel evrim açısından bu eylemin izahı ilginçtir. Canlının ve o canlı türünün devamlılığı, sürekliliği açılarından en vazgeçilmez mâhiyetteki iki temel faâliyet geçici olarak askıya alınmaktadır: BESLENMEK ve ÜREMEK. Neden bütün dinî, mistik ve ezoterik (bâtınî) disiplinlerde bu vâkıa mevcuttur. Muhtemeldir ki, bu iki faâliyetin ehemmiyeti ve zarurîliği kutsanmış, törenselleştirilmiş ve geçici bir süre için dahi bunlardan mahrum kalındığında çekilecek sıkıntı ve zahmetin vurgulanması sağlanmıştır. Mes’elenin ilâhî ve kutsî yönü ayrıdır ve benim sahamı aşar ama orucun hemen bütün kültürlerde, dinî ve mistik öğretilerde yer alması doğaldır ki tesâdüfle izah edilemez. İnsanoğlu, şu gezegendeki yaklaşık elli bin senelik varoluşu boyunca, “farkında olduğunu farkında olan” tek varlık olarak, korkulana, kaybedilmesinden en çok endişe edilene ve bilinmeze perestiş etmiş, hâttâ tapınmıştır. Aç ve eşsiz kalmaktan fenâ hâlde korkan insanoğlu, bu eylemleri törenselleştirmek sûretiyle bir nev’î denetim altına almış, inandığı kutsal veya ilâhî güce de şükranlarını sunarak, onu memnun ederek, çok daha vahim ve kalıcı mahrumiyetlere karşı bir nev’î AŞI temin ve tesis etmiştir.

Benzer bir tatbikat da kurban vermektir. İlkel dinlerde ilâhların gönlünün hoş edilmesi için insanların (özellikle de genç bâkirelerin veya oğlan çocuklarının; ikisi de üremenin ve neslin devamının simgesiydi çünkü) kurban edilmesi söz konusuydu. Güneş-tanrının veya tapınılan şey her ne ise, onun “gönlü hoş edilir” ve “iştahı giderilerek gazâbı teskin edilirse” o da insanoğlunu rahat bırakırdı! Tanrısını kendine benzer tahayyül eden insanoğlu, onun “talep ve ihtiyaçlarını” da kendisininkilerle özdeşleştiriyordu. Nitekim, bu arketip İslâm’a da yansımış, insanın yerine sembolik olarak hayvan kurban edilmesine dönüşmüştür.

Sonuç olarak, gerek psikoloji ve sosyal antropoloji açısından gerekse ilâhiyat açısından bakıldığında, oruç tutmak nefsin (üremeye ve hayatı devam ettirmeye yönelik içgüdüsel yönümüzün) bir süre için askıya alınması, dizginlenmesi ve bu sûretle de terbiye edilmesi anlamına gelir. Gerek ilmî gerekse dinî açılardan bu kadar ehemmiyetli ve esansiyel mâhiyetteki bir ibâdeti uygulayan kişilerin ellerine, bellerine ve dillerine her zamankinden fazla hâkim olmaları gerekir. Orucunu bahâne ederek öfke kusan, asabiyet sergileyen kişiler zâten eylemin ruhuna ters düşen, yabancılaşan bir tavır içindedirler ve orucun mânevî hazzını, kazancını ve tatminini tatmaları mümkün değildir”.

İyi demişim de, artık işin cılkı çıktı!

Kurbanlıklara işkence edenler, sokakları leş ve kan içinde bırakanlar…

Kesin olarak biliyorum ki KURBAN KESMEK FARZ DEĞİLDİR, olsa olsa VÂCİPTİR!

Hani, şu vahşete son vermek için, yeni bir içtihad ile işi bir para ödemeye filân tahvil etsek.

Çünkü sosyal devlet zâten halkını aç bırakmaz ve etini, sütünü, ekmeğini alacak asgarî geçim gelirini temin eder. Ben bunları düşünürken, bakın neler olup bitmiş:

Din İşleri Yüksek Kurulu, kurban kesmek yerine bedelinin muhtaç kişilere veya ilgili kurumlara verilmesiyle kurban ibâdetinin yerine getirilmiş olamayacağına karar verdi. Kurul kararında, “vekâletle de olsa, kurban kesme uygulamasının amacından uzaklaştırılarak ‘yardım kampanyası’ şekline dönüştürülmesi uygun değildir” denilmiş. Edinilen bilgiye göre, kurulun 11 Kasım Çarşamba günü yapılan toplantısında “vekâlet yoluyla kurban kesimi” konusu ele alınmış. Toplantıda ibâdetlerin, bedenî, mâlî, hem bedenî hem mâlî olmak üzere üç kısma ayrıldığı, namaz ve oruç gibi bedenî ibâdetlerin ancak mükellef tarafından yerine getirilebileceği, vekâlet yoluyla başkasına yaptırılamayacağı ifâde edilmiş. Hac ve umre gibi hem bedenî hem de mâlî ibâdetlerin ise bizzat mükellef tarafından yapılması gerektiğine dikkat çekilerek, ancak yükümlünün bu tür ibâdetleri ifâ etmekten âciz kalması durumunda, vekâlet yoluyla yaptırmanın câiz olduğu belirtildi. Mâlî ibâdetlerin, yükümlünün bizzat kendisinin yapmaktan âciz olup olmamasına bakılmaksızın, vekâlet yoluyla da yerine getirilebileceğine işaret edilerek, “mâlî bir ibâdet olan ve sırf Allah rızâsı için yerine getirilmesi gereken kurbanı, kişinin bizzat kendisi kesebileceği gibi vekâlet yoluyla kestirmesinin de mümkün olduğu” görüşü dile getirildi.

Yapılan müzâkereler sonucunda, vekâletin dinen geçerli olabilmesi için şu şartların gerekli olduğuna karar verilmiş:

-Vekil, kurbanı müvekkil adına kesmeli veya kestirmeli.

-Vekâlet, bizzat veya çeşitli iletişim araçlarıyla verilebilir.

-Vekil, kâr amacı gütmemek kaydıyla, müvekkil adına kesilmek üzere kurbanlık satın alabilir.

-Kurban kesmek yerine bedeli muhtaç kişilere veya ilgili kurumlara verilmesi ile kurban ibâdeti yerine getirilmiş olamaz.

-İbâdet cihetiyle kesilen kurbanın amacına uygun değerlendirilmesi gerekir.

-Kurbanda asıl olan, kişinin bu ibâdeti Allah rızâsı için yerine getirmesidir, bu bakımdan vekâletle de olsa kurban kesme uygulamasının amacından uzaklaştırılarak ‘yardım kampanyası’ şekline dönüştürülmesi uygun olmaz.

-Kesilen hayvanın eti, derisi ve herhangi bir cüzü kesim ücreti olarak verilemez. Ancak bakım, kesim, taşıma ve muhafaza masrafları gibi giderler müvekkilin parasından karşılanabilir”.

Hay Allah!

Kurban kesme Hz. İbrahim’den kalma bir âdet; şimdilerde ise 2009’dayız ve her bayramda ortalık kan gölüne dönüyor. Ayıp oluyor.

***

Diyanet İşleri Başkanlığı da tarafından geçen ay düzenlenen Din Şûrâsı’nda da “eşcinsellik” konusu ele alındı ve iki bilirkişinin kararıyla şunlar karara bağlandı:

Birinci profesörün kanaâtleri: Eşcinsellik kimlik bozukluğu ve sapıklıktır. Homoseksüellerin çocuk edinmesi toplumu tehdit eden bir tehlikedir; homoseksüalite cinsel kimlik bozukluğudur ve onun sapık biçimlerinden biridir. Erkek homoseksüeller, cinsel sapıklıklarını şehvet doyumu aracı olarak benimser. Birçoğunun fizik yapısı normâldir. Kadınlık belirtisi göstermez. Kasları atletik yapılıdır. Partnerler birbirine başta sıcak ve samimi yaklaşır. Sonra cinsellik gelişir. Deneyimli bir göz, bu kişileri hemen tanıyabilir. Yaşlanma homoseksüel kişiler için de endişe kaynağıdır. Erkek sevgililerine para yetiştirmek isterler. Kıskançlık krizi sebebiyle cinayet işleyenler oluyor. İhâneti affetmezler. Çocukların, eşcinsel çiftlerin ortamına girmesi sakıncalıdır. Bu davranış ve tutumları hoş görülmemelidir. Homoseksüellerin çocuk edinmeleri ve kuşak üretmeleri toplumun geleceğini tehdit eder. San’at, spor ve edebiyat insanları, homoseksüelliği övmemelidir.

İkinci profesörün kanaâtleri Eşcinselliğin onaylanmaması gerekir, yoksa insanlığın 50 yılda kuruyacaktır. ‘Erkek düşmanı’ feministler de sapkındır. Eşcinsellik bütün dünyada yayılıyor. Bu, insanlığın geleceği açısından ciddi bir tehlike! Gençler arasında özgürlük gibi zannedilse de özgürlük değil, bâzı değerlerin yok olması. Böyle devam ederse, 50 yıl sonra insan nesli diye bir şey kalmayacak. Sorumlulardan biri de bilim dünyası. Cinsel özgürlük bilim adına destekleniyor. Benim savunduğum (uzmanlardan biri) ekole göre insanda biyolojik olarak eşcinsel eğilim yoktur. Eşcinsellik cinsel kimlikten sapmadır. O sebeple toplumsal olarak onaylanmamalıdır. Freud cinselliği yaşamın tek enerjisi olarak değerlendirdi. Bu tez modernizmin kâbusu oldu. Sağ olsaydı tezini mutlaka değiştirirdi. Modernizm, kadını erkeksileştiriyor. Kadını erkeksileştirme arzusu, feministlerin aşağılık ve eksiklik duygularıyla ilgilidir. Feminizm, erkekleri düşman algıladığı için ‘onlara hükmedeceğim’ anlayışına sâhip”!

Bu kafalara göre, öjeni (ânında sözlük: Eugenics: sağlıksız ceninleri/insanları ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan felsefedir, Hitler’in ârî ırk hezeyanına da temel teşkil etmiştir) din-i İslâm adına tatbik edilerek, ne kadar homoseksüel, biseksüel ve diğerseksüel varsa, belki de itlâf edilecekler… Yaklaşık 200.000 senedir her türlü seksüaliteyi yaşayan Homo sapiens sapiens’in bugüne kadar nesli kurumamış da, gelecek 50 senede mi mahvolacakmış? Bu hezeyanî lâfları eden de bir psikiyatri profesörü!

Bunları “bilim adına” söylüyorlar, Şûrâ da kabûl ediyor.

Tartıştık, benim mekândaki CİNSEL SAPMALAR yazısını yolladım (http://www.keremdoksat.com/2007/09/27/cinsel-sapmalar/), kaâle bile almadılar; hâlbuki senelerce Adlî Tıp Enstitüsü’nde ve fakültede bu konuda dersler verdim ve bunlar benim ders notlarımdır.

Bu “ilmî” lâfları edenlerden birincisi hakikaten kâmil ve iyi bir insandır ama maâlesef itikatlarını bilime bulaştırarak ağır bir epistemoloji hatası yapmış durumda (bkz. http://www.keremdoksat.com/2009/03/29/iman-ilimden-sonra-gelir/ ve http://www.keremdoksat.com/2006/09/01/milenyuma-girerken-dinlerin-durumu/). İkincisinden ise bahsetmeye dahi gerek yok.

Sanıyorum bu karmaşada rahmetli hocamız Prof. Dr. Ayhan Songar’ın çok sık kullandığı mizahî yaklaşımın hatalı idrakinin rolü var. Ayhan Hoca çok konuşur, çok anlatırdı. İlim adına kitaplarından çok şey öğrendim, hayat san’atı hakkında da sohbetlerinden… Defalarca dinlediğim bir hâtırası şöyleydi:

“Erzincan’da askerliğimi yaparken bütün Doğu’daki tek askerî psikiyatrdım, o zamanlar doçenttim. Üzerinden neredeyse bütün tüm tümenin geçtiği bir ….yi çürüğe ayırdım. Oğlanın babası da yememiş içmemiş, beni iftira suçuyla dava etmiş. O zamanlar ne uçak var ne bir şey. Profesör ve doçent sayısı iki elin parnmakları kadar, psikiyatr sayısı da hadi bunun üç beş misli. Neyse, Ankara’dan istenen ehl-i vukûf (ânında sözlük: bilirkişi) da günlerce sürecek tren seyahatini göze alamayıp binbir mazeretle gelmeyince, mahkeme beni hem davalı hem de ehl-i vukûf tâyin etii! Çıktık mahkemeye, hâkim bana ‘siz bu delikanlının homoseksüel olduğunu nereden anladınız’ diye sordu. Ben de ‘Hâkim Bey, ben ….yi gözünden tanırım’ dedim. Âniden hâkimin yüzü kıpkırmızı oldu, sol eliyle yüzünü gizleyip sağ eliyle tokmağı vurdu ve ‘ehl-i vukûfun görüşü yeterli bulunmuş ve dava düşmüştür’ dedi, sonra da kaçarcasına salonu terk etti”.

Her anlattığında da kahkahalarla gülerdi, bir eko-fenomen olarak tabii biz de, sıkıysa somurt…

   “Deneyimli bir göz, bu kişileri hemen tanıyabilir” ifâdesi belli ki oradan kalma.

      Pek hatalı da değil elbette, tecrübe ve ilim birleşince, başkalarının göremeyeceği şeyleri daha kolay fark edebiliyor insan…

         Herkese iyi ve kansız Bayramlar…

Memet Kerem Doksat – İstinye – 27 Kasım 2009 Cuma

Yorum Yapın

Mesajınız