Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 2128 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

ESKİ İKİ YAZIMDAN KENDİMDEN APARTMA…

SEVGİ ve BİLGİ HAKKINDA KISA BİR HİKÂYE

Önce sâdece sevgi ve bilgi vardı. O’na bâzısı Allah, bâzısı God, bâzısı Tao, bâzısı da başka şey der. O, sonsuzlukla dahi ölçülemeyecek derecede akıl, hikmet, kudret ve güzellikten ibâretti.

Sonra O, sevgisini ve bilgisini varlık hâline getirmeye karar verdi ve bunu uyguladı. Bütün âlem, maddesi ve mânâsıyla var oldu. Mekânın yaratılışıyla zaman da yaratılmış oldu. Bâzıları buna genesis, bâzıları yaratılış, bâzıları da Big Bang der.

Bu ilk yaratılış belli bir yerde olmadı çünkü ondan evvel mekân yoktu; belli bir zamanda da olmadı çünkü ondan evvel zaman yoktu. Bu sebepledir ki, bizim ölçülerimize göre değerlendirmek için zihnimizi zorlarsak, yaratılış her yerde ve her zaman oldu, olmakta ve olacak; Big Bang asla bitmedi, bitmeyecek, tâ ki yaratılanların farklılıkları bitip de her şey aynı hâle gelinceye kadar.

Bâzıları bu farklılıkların azalması, her şeyin sürekli dağılıp gitmesi vâkıasına entropi der. Çünkü var oluş ancak farklılıkla, izâfiyetle mümkün ve farklılıklar ortadan kalkınca ne zaman kalacak, ne de mekân. Bâzıları bu mukadder hâdiseye kıyâmet der; ne zaman kopacağı sorulduğunda “ölçülemeyecek kadar uzun bir süre sonra” cevabını verirler çünkü o olduğunda ölçülecek zaman kalmayacaktır. Üstelik Big Bang de, kıyâmet de hep var olmakta. Bütün madde ve mânâ âlemi her an yeniden yok olup varlığa kavuşmakta. Böyle olduğu için de mâzi, hâl ve âti hep aynı, O hepsini biliyor ve her şey zâten O’nda.

Bâzıları “yaratılışa ne gerek vardı, O’nun ihtiyacı mı vardı” diye sordular zaman zaman; hâlbuki yaratılış kaçınılmazdı çünkü bütün bu olup bitenler akl-ı hikmet, kudret ve güzellikle dolu O’nun bu vasıflarının bir yansıması, bir yanılsaması sâdece; hakikâtte ne yaratılış var, ne de yaratılmış. Zâten her şey O! Bu mutlak hakikâti kâlbinde hisseden Hallâc-ı Mansûr diye birisini, yaşadığı ruh hâlini konuşma lisanının kifâyetsizliği içinde dile getirdi diye, dar kafalı yobazlar yaktılar.

O, fâniler mutlu olsun diye iyi davranan kullarına cennet vaâd etti, kötü davrananların ise cehennemde ceza göreceklerini tebliğ etti; hâlbuki her an yeniden yaratılan ve kıyâmet kopan âlemde cennetin de cehennemin de zâten mevcut olduğunu, bâzılarının öbür dünyâ, bâzılarının öte âlem dedikleri yerin zâten burası, burasının da orası olduğunu allegorik bir şekilde ifâde ettiğini pek çok insan anlayamadı; anlayanlardan Yûnus Emre diye birisi “cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç hûri, isteyene ver sen onu, bana seni gerek seni” diye yakardı.

O sevgi ve bilgi olduğu için, kâinatı da sevgi ve bilgi ile yönetti. Big Bang’den sonra her şey sonsuzca dağılıp yok olacağına, kümelenerek maddeyi ve enerjiyi oluşturdu. Zâten madde ile enerji denen yaratıklar aynı şeydiler. En küçük zerrelerden sonsuz bütünlüğe kadar bütün evren bilginin düzeni içerisinde sevgiyle birbirine yaklaştı. Bâzıları buna gravite, zayıf güç, çekirdek gücü gibi isimler taktılar; Einstein diye birisi hepsinin aynı gücün yansımaları olduğunu göstermeye çalıştı, hâttâ “Tanrı’nın formülünü bulmak üzereyim” gibi, bâzılarına çok ters gelen lâflar etti. Nötronlar, atomlar, moleküller, gök cisimleri, yıldızlar, gezegenler oluştu. Bâzıları bunlara kapalı ve açık sistemler dediler.

En azından bir tânesinin varlığından emin olduğumuz bâzı gezegenlerde oksijen, karbon ve azot denen elemanlar öylesine sevgiyle ve bilgiyle birleştiler ki, organik moleküller teşekkül etti, sonradan bunlar bâzılarının kozervat dedikleri canlılık öncesi oluşumlar hâline geldiler. Daha sonra bunlara sevginin kaçınılmaz gereği olarak can verildi. Bâzıları buna rûh, bâzıları soul, bâzıları spirit, bâzıları başka isimler verdiler; bu isimlerin hemen hepsi soluk, rüzgâr veya gölge anlamına gelen köklerden türedi çünkü canın uçucu, ölümle cesedi terk edip giden bir cevher olduğu düşünüldü. Can, O’nun mahlûkatın bir kısmına bahşettiği bir ayrıcalıktı âdeta ama, evrimin kaçınılmaz özelliği olarak, canlılıkla cansızlığın sınırları da kesin değildi. Bâzılarının virüs, prion gibi isimler taktıkları yaratıklar bu belirsiz sınırda yerlerini aldılar. Bâzılarının canlıları en mütekâmil açık sistemler olarak tanımlamaları, yâni entropiye karşı çıkarken (negentropi yaparken) çevredeki entropiyi arttırdıklarını söylemeleri pratik açıdan çoğu kişinin işine yaradı ama ekserîsi düşünemedi ki, kâinatın kendisi en büyük açık sistemdi ve eğer canlılığın târifi buysa, hareketlilikse, reaktiviteyse, mâlzemeyi alıp kendi işine yarayacak şekilde kullanıp artıkları atmaksa ve eninde sonunda gene entropiye mağlûp düşüp dezorganize olmaksa, bütün bu kıstaslara en mükemmel şekilde uyan yaratık kâinatın ta kendisiydi. Yâni can her yerdeydi, ruh her şeydeydi.

Canın ne olduğu, mâhiyeti gibi suâller pek çok zihni binlerce yıl meşgûl etti. Halbuki can, mutlak hakikât olan O’ndan, sâdece ve sâdece O’ndan başka bir şey değildi. Bunu insan beyninin kavraması mümkün olmadığı için, gönderdiği kutsal kitaplarda değişik isimlerle candan bahsetti ama ne olduğunu anlatmadı; Kur’ân-ı Kerîm isimli kitabında ise insanların bu mes’eleyi kavrayamayacaklarını açıkça beyan etti.

Daha güzele ve bilgiliye doğru yolculuk devam etmeliydi tabii ki, öyle de oldu çünkü O, kendinin sûretini, yansımasını yaratmak istiyordu. Tek hücreliler, zamanla, birleşerek daha karmaşık çok hücreli canlıları, onlar da, zamanla, muhafaza edilmesi daha zor ama gelişmiş büyük canlıları husûle getirdiler. Güzelliğin ve bilginin gereği, her şeyin hep zıddıyla kâim olması gerekiyordu. Elektronun pozitronu, cansızın canlısı, dirinin ölüsü, erkeğin dişisi, hayvanın bitkisi… gibi sonsuz sayıda zıtlıklar oluştu. Bâzıları buna diyalektik dediler.

O’nun sevgi ve bilgisinin karşıtı olarak nefret ve cehâlet, hikmetinin karşıtı olarak da taassup ister istemez oluştu. O, bu menfî vasıflara şeytan, iblis, kötü ruh, müsbet olanlara melek, peri, arada ve karışık olanlara cin gibi isimler taktı. Doğum ölümle, iyilik kötülükle, merhamet zulümle, sıhhât hastalıkla, barış savaşla zıtlaştı. Bütün bu kötü gibi görünen var oluşlar aslında evrimin devamı, daha iyiye ve güzele akışın temini için gerekliydi. Bu temel espriyi fark edemeyen bâzıları şeytanı O’nun rakibi zannedip perestiş ettiler, hâttâ tapındılar. Halbuki bütün bunlar sâdece ve sâdece insan için mevcuttu; insansız âlemde her şey biteviyeydi, şeytan da kötülük de yoktu. Hepsi, kendi kendini aşmaya mahkûm ve muktedir tek yaratık olan insanla beraber var oldu. Bâzıları Mekke isimli şehirde taşlar atarken orada gerçekten şeytan diye bir varlığın bulunduğunu, bu sûretle onu zayıf düşürdüklerini sandılar; hâlbuki kendi içlerindeki kötülükleri taşlıyorlardı, kendi ruhlarını temizliyorlardı. O, aynı şehirdeki çok eski bir mâbedi bütün kendisine inananların teveccüh edecekleri, ibâdet ederken yönelecekleri merkez ilân etti. Bâzıları taştan tahtadan bu binaya tabiatüstü güçler atfettiler. Mevlânâ gibi mutasavvıf denen bâzıları hâricindeki kişiler düşünemediler ki, bir an için o bina ortadan kalksa, milyarlarca kişi birbirlerine teveccüh etmekteydiler günde beş kezYâni insana, O’nun sûretine, yansımasına; O’na! Bâzıları bu aşkın fikir ve gönül zâviyesini, her şeyin başının ve sonunun insan olduğunu, insandan başka kıymet hükmünün bulunmadığını vehmeden hümanizm isimli felsefî akımla karıştırıp kızdılar; zâten, bu nüansı farkında olmayan pek çok kişi, bu terimi basitçe insanı sevmek anlamında kullanmaktaydı.

Bu zıtlıklar birbirlerini tamamladılar, yeni güzellikler oluşturdular. Hayvanlar âlemindeki gelişme, aynı minvâl üzre, bâzılarının memeliler, primatlar, hominidler dedikleri yaratıklara kadar ilerledi ve sonunda, beyni bilinen bütün diğer canlılardan daha çok gelişmiş, soyut düşünme kaâbiliyetine hâiz, kendi kendini aşmaya mecbur ve mahkûm, O’nun hakkında tefekkür etme mazhariyetine sâhip bir varlık gelişti; bâzıları ona insan, bâzıları eşref-i mahlûkat, bâzıları Homo erektus, Homo sapiens, Homo faber, Homo economikus… gibi isimler taktılar. O, sevgi ile birbirlerine yaklaşsınlar diye onları ırklara, milletlere, dinlere… böldü; farklılıklar olacaktı ki tekâmül sürsün.

Hep O’nun hikmeti, kudreti ve bilgisiyle oluşan, sevgisiyle süslenen, tâ ilk yaratılıştan insana kadar mevcut olan bu tekâmülü Darwin ismindeki bir bilim (ve, ne ilginçtir ki din) adamı gibi bâzıları kör tesâdüflerle izah etmeye çalıştı, bâzıları da kutsal kitapları hatalı tefsir edip, bağnazlıkla reddetmeye kalkıştılar.

O’nun varlığı idrak edilebilecek, kavranabilecek bir şey olmadığı için, ancak sezilebilirdi, hissedilebilirdi, özel bir hâlet-i rûhiye ile daha yakından irtibat kurulabilirdi. Buna bâzısı mistik yaşantı, bâzısı nirvanah, bâzısı erme, bâzısı başka şey der. Bâzılarının peygamber, nebî, velî, ermiş gibi isimler taktıkları insanlar bu irtibattan mânevî kudretlerince nasiplerini aldılar. Çok özel bâzılarına ise, insanlar O’nu bâri bilgi yoluyla bilsinler diye, O’nun kelâmı olan, yazılı hâle getirildiği için de kutsal kitaplar denen bilgiler gönderildi. Bâzıları bu seçilmiş kulların ortaya koyduğu akâide din adını taktılar. Bütün bu kişilerin arkasından asırlar boyunca milyarlarca insan yürüdü; çünkü insanın özünde, hamurunda îman ihtiyacı vardı, kendini yâni O’nu arıyordu. Bütün yolların O’na, sâdece O’na çıktığını fark edemeyen, çokluktaki birliği göremeyen pek çok insan toplulukları asırlarca birbirleriyle beyhude harbetti. Çünkü dinlerin O’na ulaşmak için birer vâsıta olduğunu idrak edemeyip, birer gâye hâline getirilmesi hatasına düştüler! Öyle olunca da, O’nun akıl, hikmet ve güzelliğine ters düşen taassup, yâni yobazlık doğdu. Şeytanın ta kendisi olan bu illet sırf din plânında tezâhür etmedi zâten; bâzılarının ideoloji, bâzılarının felsefe, bâzılarının dünya görüşü dediği çeşitli inanç sistemlerinin de mutaassıpları, yobazları oluştu birbirlerinin ve kendilerinden farklı gördükleri herkesin gözlerini oymak üzere…

O, aklın, müsbet ilmin ve hikmetin rehberliğini emretti insana. “Maddî âlemin icaplarını yerine getirin, sonuna kadar mücâdele edin, ne zaman ki kudretinizin sonuna gelirsiniz, o zaman bana sığının, duâ edin dedi. Bâzılarının kader, bâzılarının Karma, bâzılarının başka şey dedikleri şeyin O’nun bilgisi ve sevgisiyle oluştuğunu, O’nun kavranamaz ilmiyle düzenlendiğini, ümitsizliğe kapı olmadığını anlattı kullarına. Bâzıları bunu yanlış anladılar, ahmakça bir tevekkülle sâdece duâya, ibâdete sığındılar ve bu dünyanın gereklerini yerine getirmediler. Yenilik ve inkişaftan kaçındılar, aklın önderliğini bir tarafa atıp nakilcilik batağına düştüler. Her zerresi tekâmül için yaratılmış bu kâinatta en ufak bir terakkiye dahi karşı çıkar oldular. Bu gibilerin elinde, O’nun insana bahşettiği en ulvî ve hakikî huzur aracı olan din bir işkence mekanizmasına dönüştürüldü. Din nâmı altında sevgiden yoksun, içtihad nâmı altında tıkanmış tefsir yumaklarına dayandırılmış kör bilgiye istinad eden, hikmetten mahrum bir zulüm sistemi ortaya çıktı. Buna tepki verenlerin bir kısmı ne yazık ki din düşmanı oldular, sahte peygamberlere kapılandılar veya ümitlerini kaybettiler. Ama O her şeyi bilendi, her zehirin panzehirini de hâlk etmişti. Akılla îmanı taassup batağına düşmeden birleştirebilen kullarını hep yarattı, görevlendirdi.

Zaman içerisinde zaman, mekân içerisinde mekân, sürekli yaratılış ve mahvoluş, hiçlikte heplik, her şeyin sâdece ve sâdece O olması hakikâtinin kâlbden idraki ile titreyen gönül gözleri açık kişiler çalışmayı, tekâmüle ve ilme hizmeti en büyük ibâdet kabûl ettiler. Zaten O’un da mesajı açık ve netti! En son gönderdiği ve değiştirilemezliği O’nun garantisi altında olan kitap OKU diye başlıyordu ve peygamberinin âlimlerin mürekkeplerinin şehitlerin kanından daha kıymetli olduğunu, ilmin dünyanın öte tarafında da olsa gidilip alınmasını tavsiye eden sözleriyle süsleniyordu.

   Tekâmül hep sürüyordu, sürmekte ve sürecek; her şey aslına, O’na dönünceye kadar.

      Ve bu dönüş çoktan oldu, oluyor, olacak. Çünkü “önce“, “şimdi” ve “sonra” hep aynı.

         Haydi, bu hikâyeyi bitirelim: Önce sâdece sevgi ve bilgi vardı

Mehmet Kerem Doksat – İstanbul – 2002

***

AŞK ve ÂŞIK HAKKINDA

İngilizce’de love kelimesi bizdeki aşkın karşılığı, aşkın da menşei Arapça… “Sevi” diye uydurulan kelimenin bir anlamı yok, “sevgi” ise Türkçe’deki karşılığı. Birisine “seni seviyorum” demekle, “sana âşığım” demek esasınsa sun’î bir ayrım.

Mes’elenin ezoterik yönü

Sâf ve pak hâliyle nesnesiz aşk ezoterik (bâtınî) ve mistik öğretilerde bizatihî Tanrı’dır ve O’nun zerresinin zerresi olan bizlerin, O’nun menbâından içtiğimiz sudur. Beatles’ınall you need is love” derken kastettiği şey bu saf ve nesnesiz sevgidir (onlar Allah veya Tanrı demiyor tabii, bir varoluş olarak aşk diyorlar… Ne fark eder ki).

Pratikte ise romantik, muhteris, şehvetli, karşılıklı (reciprocal) veya karşılıksız (non-reciprocal) bağlanmalar için de kullanılır: Takım aşkı, vatan aşkı, insanlık aşkı, insanın insana aşkı gibi…

Aşkı sâdece ihtirasa (passion: tutku) indirgemek büyük hatadır. Beyindeki belli bölgelerin uyarılmasıyla, tamamen üremeye yönelik evrimsel bir refleks hâlinde tezahür eden cinsel çekim en tabiî, en vazgeçilmez hayatta kalma ve neslini sürdürme stratejisidir. NGF, oksitosin, testosteron gibi hormonlar ve nörokimyasal sinyaller üremeye yönelik şehveti uyandırırlar; işin içindeki çekirdek yapılar da evrimsel açıdan en eski ve hızlı çalışanlardır: Amigdala, limbik sistem vs.

Hâlbuki seksüalite sona erdikten sonra da (hem anlık olarak, hem de sürekli olarak) devam eden bağlılık ve bağlanma gerçek aşktır.

Pek çok kültürde ve felsefede aşka dâir pek çok şey yazılıp çizilmiştir:

Bence aşk evrimsel, maddî, manevî, ilâhî ne derseniz deyiniz, diğerkâmca ve “olduğu için olan” bir özdür (essence). Yaşadıkça bunu değişik yönlere tevzi ve teveccüh ederiz.

Bâzen de, hazindir ki, kaybederiz onu!

Bakın akraba mefhumların ve kelimelerin anlamlarına (muhtelif kaynaklardan derledim):

Sevdâ: Arapça; güçlü sevgi, aşk, aşırı güçlü tutku, istek. “Ne şâir yaş döker ne âşık ağlar / Tarihe karıştı eski sevdâlar”. Faruk N. Çamlıbel. Meselâ karasevdâ deriz de, kara aşk veya kara sevgi lâflarını hiç işitmedim.
“Gönlüm düştü bu sevdâya / Gel gör beni aşk neyledi”. Yûnus Emre.

Hırs: isim, Arapça. Sonu gelmeyen istek, aşırı tutku! “Para hırsı. Şöhret hırsı”. Öfke, kızgınlık: “Hırsımdan bâzılarına tablomu bedava verdim, alın, götürün diye bağırdım”. H. C. Yalçın.

İhtiras: Arapça, hırs’tan neş’et etmiş. Aşırı, güçlü istek: “Aldım Rakofça kırlarının hür havasını / Duydum akıncı cetlerimin ihtirasını” Y. K. Beyatlı. Tutku: “Gerçi eliyle yarattığı güzel bahçeyi hâlâ kıskanç bir ihtirasla seviyordu”. H. E. Adıvar.

Sevgi: isim, Türkçe. İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu: “Seni hep çok sevecek ama verebileceğinden fazla sevgi beklemeyecek karşılığında” E. Şafak.

Sevgili: isim, Türkçe. Sıfat olarak kullanıldığında nezaket ve samimiyet ifâdesi; buna karşılık “sevgilim” deyince “aşkım” anlaşılır; “aşkım” deyince de “sevgilim”…

Şehvet: isim, Arapça. Cinsel istek, kösnü: “Düşman zâbitinin gözlerinde şehvet arzuları yandı”. R. Enis. Mecaz: Aşırı istek: “Her sabah masamıza yeni bir şehvetle geçtik”. H. Taner.

Hararet: isim, Arapça. Sıcaklık, ısı yükselmesi: “İspirto tatlı bir hararetle midesini alazladı”. R. H. Karay. Susama, susuzluk: “Çay, harareti giderir”. Mecaz, coşkunluk, ateşlilik: “Onu bileğinden tutup çekerek hararetle kucaklamak ister gibi yaptı” P. Safâ.

İşin Psikiyatrik Ciheti

Eugène Minkowski aşkı patik (Frn. pathique, İng. pathic) veya pre-paranoyak fenomenler arasında telâkki eder: Diğerleri de nostalgia (sıla hasreti) ve diğer pre-psikotik sınır hâllerdir. Bunlar patolojik denemeyecek, ama normâlliği de aşan psişik hâllerdir… Bu pre-psikotik veya sınır hâlleri Ludwig Binswanger de biraz farklı boyuttan incelemişlerdir. Kullanılan ego savunma mekanizmaları psikoza çok yakındır: Yansıtma, şizo-paranoid regresyon, aşırı değer verme, aşırı değersizleştirme, inkâr, fantezi kurma, kondansasyon, ayırma (splitting)…

İlk anda vurulma denen patik fenomen de aslında eşikaltı uyaranların limbik sistemle frontal neokorteks arasındaki muazzam hızla çalışan devrelerin bir “temporal summasyon” ile hızla bireysel ve/veya ontogenetik psişedeki imagosuna en fazla uyanı seçmesinin bir eseri. Burada bilinçli ve kontrollü süreçler çalışamıyor çünkü limbik sistemden frontal kortekse uzanan yolaklar “otoyollarken”, frontal korteksten limbik sisteme inenler sâdece birer “patika”!

Aşk bâzen bir hastalık hâlinde tezahür edebilir: Erotomani (de Clérambault Sendromu), Othello Sendromu gibi…

Bâzen de sapkın veya anormâl hâlde karşımıza çıkar: Parafililer, erotolepsi (aşırı seks düşkünlüğü, şimdilerde seks bağımlılığı deniyor), nimfomani, ensest (fücur) gibi. Bunlar bile kültüre göre çok farklılıklar gösterir.

Bir de evrimsel perspektiften bakalım

Aşk bir bağlanmanın (attachment) ifâdesi…

Bu bağlanma insandaki bağlılığa (bondage) da zemin hazırlıyor. Evlât aşkı, karıkoca aşkı, kardeş sevgisi… Hepsi aşkın değişik dışavurumlarından ibâret…

Evrenin evrimini biraz da felsefî açıdan şöyle bir düşünelim. Büyük Patlama’dan sonra, her şey entropi ilkesine göre dağılıp gideceğine, hep birbirine teveccüh etti, ben buna da aşk diyorum. Kuarklar, atomlar, moleküller, gök cisimleri… Derken organik evrim (ki, arasındaki geçiş de muallâktır; yâni nanoblar, prionlar, viroidler, virüsler vs.) her ne kadar kaotik gibi gözükse de, bidâyette ve nihâyette hep aşkla tecelli etti.

   Esasında evrenin tamamı bir açık sistem ve her şey onun organları, organelleri.

      Zâhiren kaos var ama temel şey, Hakikat aşktan ibâret, yâni bağlanma, bağlılık ve kozmos.

         Âşık da, mâşuk da aynı, çünkü sâdece aşk var.

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 31 Mart 2009 Salı

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 30 Kasım 2009 Pazartesi

Yorum Yapın

Mesajınız