KAÇ KERE NOBEL ALINIR, AT ve EŞEK SEVAP MIDIR?
Nobel ödüllü yazarımız, medâr-ı iftiharımız Orhan Pamuk (hani şu minârenin balkonunda zamanı gelince imama ezan okutan kültür âbidesi), Hükûmet’in “Kürt mes’elesine ilişkin yumuşak ve liberal tavır geliştirmek yerine, sert tavır izlediğini” ileri sürerek “Hükûmet konuya yumuşak biçimde nasıl yaklaşacağını bilmezse, sorun maâlesef devam edecek” dedi.
Amerikan PBS televizyonunda “Charlie Rose Show” adlı programa katılan Orhan Pamuk, Türkiye’deki “esas çekişmenin ne olduğunun” sorulması üzerine, iki çekişme bulunduğunu belirtti. Bunlardan biri “daha fazla kültürel, dilsel, siyasal hak talep eden Kürt halkıyla, bundan korku duyan ve gerçekte bu konuyu daha liberal ve yumuşak biçimde nasıl ele alacağını bilmeyen merkezî Hükûmet arasındaki çekişme” olduğunu söyledi.
Orhan Pamuk, ikinci mesele olan “Laik-İslâmcı çekişmesi” hakkında ise şunları söyledi: Bu, Türkiye’de son 200 yıldır devam eden bir kavga. Türkiye, Batılılaşma projesini geliştirmeye başladığında, bu sorun da başladı. Bence Türkiye kesinlikle lâik bir ülke. Liderlerinin 10 yıl önce kendilerini “İslâmcı” olarak tanımladığı bir partinin bugün iktidarda olması da, bu resmi çok fazla değiştirmiyor. Atatürk’ün lâiklik projesi işliyor. İşlemeyen demokrasi, insan hakları, ifâde özgürlüğü, bunlar sorun. Bunun siyasî gündem yüzünden olduğunu gerçekten düşünmüyorum. Bu, ordu ve bürokrasi içindeki muhafazakâr ve otoriter bazı yönetici elitlerden kaynaklanıyor. Maâlesef demokrasiden korkuyorlar.
“Demokrasinin din devletine dönüşeceğinden mi korkuluyor” sorusu üzerine “hayır, böyle söylüyorlar, ama ben öyle olduğunu düşünmüyorum… Bence bahâne bu… Maâlesef, Türk bürokrasisi ve ordudaki bâzı kesimler, sâhip oldukları ayrıcalıklarını kaybetmek istemiyor. Bu kesimler, AB ile müzakerelerden de memnun değiller. Çünkü ayrıcalıklarının bâzılarını kaybedebilirler.
Kendimi kültürel olarak onlara (lâiklere) yakın hissediyorum. Daha Batılılar, ancak, kendi otoriter hallerinin, hoşgörüsüzlüklerinin, ifâde özgürlüğü üzerinde durmamalarının, Türkiye’de insanların oylarına saygı göstermemelerinin sorununu yaşıyorlar. Türkiye’nin diğer bir iç sorunu, lâiklerin birçoğu iyi insanlar ama demokrasiye, halkın oylarına ve insan haklarına çok saygıları yok.
***
Bu anasından emdiği süt helâl olan cihanşümûl yazarımız gene uçmuş. Otuz bin Kürt’ü ve bilmem kaç milyon Ermeni’yi katlettiğimizi tekrarlamamış ama “Hükûmet konuya yumuşak biçimde nasıl yaklaşacağını bilmezse, sorun maâlesef devam edecek” diye buyurmuş. Nişantaşı’nın ve civarının hâricinde yurdunu hiç dolaşmamış olan ama ABG’ye de giderek görgü ve bilgisini arttıran Pamukçuk, herhâlde Türk Milleti’ne ve onu şimdilik yöneten Hükûmet’e “ha s..ktir, ha s..ktir” diye köpüren zâta da devletin “empati” ile yaklaşması gerektiğini düşünüyordur. Ama bu fikrini Profesör Dr. Vamık Volkan’a bırakması, onun söylemesine imkân tanımasını önemle rica ediyorum. Ne de olsa kendisi bir cümleyle gencecik yaşta Nobel’i kaptı, öbürü ise geriyatrik yaş grubunda ama hep direkten dönüyor.
Ara sıra Hünkâr’da mama yerken gördüğüm bu ısmarlama romancının ne yazdıklarından ne de söylediklerinden bir şey anlarım ama kritik, hâttâ epikritik dönemlerde konuştu mu, arkasından bir şeyler geliyor demektir.
Şu zekâ ve ferâset fışkıran cümleye bir kere daha bakın: “Bence Türkiye kesinlikle lâik bir ülke. Liderlerinin 10 yıl önce kendilerini ‘İslâmcı’ olarak tanımladığı bir partinin bugün iktidarda olması da, bu resmi çok fazla değiştirmiyor. Atatürk’ün lâiklik projesi işliyor. İşlemeyen demokrasi, insan hakları, ifâde özgürlüğü, bunlar sorun. Bunun siyasî gündem yüzünden olduğunu gerçekten düşünmüyorum. Bu, ordu ve bürokrasi içindeki muhafazakâr ve otoriter bazı yönetici elitlerden kaynaklanıyor. Maâlesef demokrasiden korkuyorlar”.
IQ problemi desem… O zaman da o romanları yazmış olması mümkün değil.
Demek ki ya bizleri eşek yerine koyuyor, ya da bu söylediklerine inanıyor!
O zaman da başka şey derim ama etik sebeplerle diyemem.
Hünkâr’da bir daha mama yerken görürsem, kulağına fısıldayacağım, söz! Cümlenin içerisinde şu da olacak: “Boşuna debelenme, ikinci defa Nobel vermezler, verdiklerini de geri almazlar. Sırada daha çok görevli var. Muayenehânem pek yakın, kahve içmeye olsun bir uğrasana”…
***
Yâhu, mama yerken ve eşek deyince aklıma geldi!
Adana’da bir kasabın at ve eşek kesip etini sattığından şüphelenen Tarım İl Müdürlüğü ekipleri, bu kişiyi takibe aldı. Kasabın, Fevzi Çakmak Öğrenci Yurdu’nun yemeğini yapan firmaya da et sattığı tesbit edildi. Kasabın firmaya eti vermesinin ardından yurt yemekhânesine operasyon düzenlendi. Tarım İl Müdürlüğü İl Kontrol Şube Müdürlüğü ekipleri, mutfaktaki etlerden numune aldı. Etlerin at ve eşek eti karışımı olduğu anlaşıldı.
Bu arada Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Işıl Var konuyla ilgili şöyle konuştu: “Et ettir, kültürümüzde at ve eşek eti tüketimine yer verilmediği için insanlar tüketmek istemiyor. Sâdece at ve eşek etinin tüketildiği toplumlar var. Denetimsiz kesimler ve uygun olmayan ortamlardan kaynaklı tüm etlerde mikrobiyolojik olarak parazit ve mikroorganizmalar insan vücuduna taşınabilir. Bu da çeşitli rahatsızlıklara yol açar. Yine etler fazla pişirilmezse sağlık problemleri yaratacaktır. At ve eşek eti çok uygun koşullarda kesilse bile bizim kültürümüz açısından bize uygun değil”. Eh tabii, Koreliler de köpek etine bayılır; “hav hav” diye işittikleri anda “ciyyyyk” diye bir ses takip eder bunu. Canlı maymun beyni de Japonya’da çok makbûldür. Filipinler’de ve Çin’de sıçan yerler. Eh, ne de olsa et, ettir!
Firmanın Adana Dr. Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastânesi’ne de yemek vermesi nedeniyle bu hastâne bünyesinde de inceleme başlatıldı. Öğlen bin, akşam 700 kişilik olarak yemek servisi yapılan hastânedeki hemşire ve doktorların da yemeğini yapan firmanın, hastânenin yemek pişirme, dağıtım ve bulaşık yıkama ihâlesini bir yıllığına aldığı anlaşıldı. 7 Kasım 2008’de yapılan ihâlede, 1 Ocak 2009-31 Aralık 2009 tarihlerinde olmak üzere 7 kalemlik hizmet işinin ihâlesi, söz konusu firma tarafından 2 milyon 540 bin 160 Lira’ya verilmiş. Hastânenin Başhekimi Dr. Bülent Demirbek de haklı olarak çok üzüntülüymüş.
Şizofrenlerde olfaktör sistemde (ânında sözlük: koku alma sistemi) ârızalar olduğu eskiden beri bilinir, zâten duyguların düzenlenmesinden mes’ûl olan rinensefalon (ânında sözlük: koku beyni) insanlarda limbik sistem adını alır; aldıkları ilâçlar ve otizmleri sebebiyle de ne yediklerini tefrik edebilecek durumda olmaları pek beklenmez. Ama “öğlen bin, akşam 700 kişilik olarak yemek servisi yapılan hastânedeki hemşire ve doktorların da yemeğini yapan firmanın” cümlesinden anlaşılacağı üzere, hekimler ve personel de bunları yemişler ama hiç fark etmemişler.
Sanıyorum bunda Adana’nın bol baharatlı et kültürünün rolü olsa gerek. Zâten ucuz pastırma ve sosislerde bu hayvancıkların etlerinin sıklıkla kullanıldığı hepimizin malûmudur.
Başka bir şey gelmiyor aklıma… mı ki?
Derken buldum: At ve eşek eti satıp köşeleri dönen kasabın mason olup olmadığı mutlaka araştırılmalıdır.
Her melânetin altında mason parmağı arayan ve bana da e-posta yoluyla hakaretler yağdıran “eşhas” için bu bulunmaz bir fırsattır (hem de öyle gizli saklı değil).
Zâten keçi kanı içtiğimiz de bol bol iddia edilir; belki 34. Derece’nin ritüelinde de at ve eşek eti yemek vardır.
***
Kozmik Oda konusu için mes’elenin durulmasını bekliyorum, daha sonra yazacağım.
Şimdilik tek bir cümle: Bir ülkenin hârp hâlinde yapabileceği her türlü operasyonların, müracaat edeceği taktiklerin cümlesinin saklandığı, özenle muhafaza edildiği bu odada bir savcı girip çıkıp notlar alıyor.
Bu çok gizli malûmat nereye servis edilecek dersiniz?
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 30 Aralık 2009 Çarşamba

