Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 624 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

Seblâ’dan Yeni Yıl Duası

Zaman… Kendi elimizle örüp içine tutsak girdiğimiz şeffaf hapishâne. Her yeni yıl, bir kat üste çıkmak mıdır yoksa yayılmak mı zeminin ötesine berisine? Her hâlükârda, göklere bakar hayâller kurarız, içimize çekilir umut ederiz, nabzımıza hasım saniyelerin sesi yürüdükçe üstümüze…

Umut, beşerin icat ettiği yarışa son veremeyişin en kuvvetli mazereti… Elimizi şah damarımıza bastırdığımızda hissedilen kıpırtı… Geçmişe tahammül, geleceğe azmetmenin yegâne sebebi…

Umut ettim, bende kalsın adı, dile düşmesin, kıymetlime el sürülmesin, göz değmesin. İncecik bir mum gibi batırdım etime, yaktım pamuk ipliği fitilini. Yattım yanına, rüzgârın önüne koydum bedenimi, kesmek ister gibi kaderin ekşi nefesini.

Bu sene üflemeyin, bu sene “üf” demeyin, diyecekseniz şimdiden kovun beni gerçek olmayacak rûyalardan…

Bu sene hakikâtin derdindeyim, beni ben edip, hem seyis hem at olacağım bütünlüğün arayışıdır bu…

Bu sene gerçek dostlar, gerçek aşklar, gerçek yaslar ve görünenler değil hissedilenler kalacak senelerce biriktirdiğim çöplerden geriye…

İncecik bir mum gibi batırdım etime, yaktım pamuk ipliği fitilini umudun. Tanrı bilir kimler şişirip ciğerlerini, uzatıp dudaklarını söndürmeye niyet edecek onun küçücük alevini yine…

Tanrı bilsin, esirgesin benden sızan, desteğe aç, kırılgan hayat ışığımı…

Tanrı kulunu, kullarından korusun…

Seblâ Kutsal – İstanbul – 01.01.2010

13 Yorum

mustafa terziahmetoğluOcak 2nd, 2010 19:33

ÂMİN!

Çok güzel duygular, elinize yüreğinize sağlık..

Ama anlamadığım nokta, zaman ben doğmadan önce de vardı. Kendi elimle örüp içine tutsak girdiğim şeffaf hapishâne olması mümkün değil. Olsa olsa annemle babamın ördükleri içine beni tutsak ettikleri şeffaf hapishâne olabilir. Anne ve babamı seçme gibi bir şansım olmadığı gibi, zamanın dekoratörlüğünü yapma gibi bir şansım da yoktu.

SSSSS

MKD: Sevgili MT, zamanın siz doğmadan da önce var olduğunu nereden biliyorsunuz ;-)

mustafa terziahmetoğluOcak 3rd, 2010 15:53

Vallahi efendim, rahmetli annem -nur içinde yatsın-, 7-8 yaşlarında iken yaramazlık yaptığımda, “elin çocuğu 9 ayda peydah oldu, sen 9 ay 12 günde peydah oldun, hem hâmilelikte bana çektirdin, beni yordun, şimdi de yoruyorsun” diye azarlardı. Ben annemin yalancısıyım. Ben doğmadan önce 9 ay 12 gün gibi bir zaman varmış.

SSSSS

MKD: ;-)

Lâle ArasOcak 4th, 2010 22:32

Zamanın kendi elimizle örülmesi ifâdesi ve arkasından açıklama gelen cümlelerden benim anladığım biz ya geçmişi düşünür orada takılırız, ya da geleceği düşünür güzel şeyler diler gelişmeleri bekler, şimdi ve buradayı, yâni şu ânı yaşamayız. Böylece yaşamanın tadını anlamayız. Bu da kendini hapsetmek, zamana hapsetmek ve şu ânı yaşayamamak gibi bir anlama gelmiş olabilir mi Sn. Mustafa Terziahmetoğlu?

Gerçek anlamını en iyi yazar bilir ve yorumlar muhakkak ama burada şiirsel (MKD: şâirâne olacak) bir düzyazı görüyorum ben. Şiirlerde de bu tür ifâdeler olabilir sanıyorum?

mustafa terziahmetoğluOcak 5th, 2010 14:19

Sayın Lâle Aras,

Maksadım, zamanın insanın inisiyatifinde ve kontrolünde olmadığını belirtmek idi. İnsanoğlunun zamana müdahale gibi bir eyleminin imkânsızlığını belirtmek istemiştim.

Kâinatta eleştirilemeyecek en önemli nesne duygulardır. Duygularda hâddi bilmek ve aşmamak gerekir. Hele bir kadının duyguları ile boy ölçüşmek hiç mümkün değil. Kadınlar duygu maratonunda ipi göğüslerler. Çünkü annedirler. Bir anekdot vardır. Anne, gece saat 2–3 sularında telefonla oğlunu arıyor. Uykudan uyanan oğul, annesine ”anne, saat kaç? Hayrola bir şey mi oldu? Niye bu saatte aradın” diye serzenişte bulunuyor. Anne, gayet sâkin “hayır oğlum bir şey yok. Sen de 30 sene evvel bu saatler de beni uyandırmıştın. Yaş günün kutlu olsun! İyi seneler” diyerek telefonu kapatıyor. Şimdi böyle bir olayın baba ile oğul arasında olması pek mümkün gözükmüyor.

Benim çok önemsediğim iki kaynak vardır. 1.’si Kur’ân’da Lokman Sûresi. Bu surede Lokman oğluna nasihat ederken der ki: “Oğlum, şu işi yarın yapacağım deme, Allah izin verirse yarın yapacağım de. Çünkü gaybi ancak Allah bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse hangi yerde öleceğini bilmez”.

Benim buradan çıkardığım sonuç, İslâm yaşam felsefesinin ana temellerinden biri olan “ânı yaşamak”tır. İslâm yaşam felsefesi, barış içinde mutlu bir hayat sürdürülebilmesi için oluşturulması gerekli düşüncelerin paradigması üstündedir. Yarın ne kazanılacağını bilemiyorsak ânı barış içinde mutlu bir şekilde yaşamak gerekmektedir. İşte sâdece o ân, içinde yaşadığımız ân ancak kontrol edebileceğimiz andır. Zamanı bütün ve genel olarak kontrol altında tutmak, müdahalede bulunmak ve inisiyatifimizde tutmak mümkün değil.

Bunu hedonizm ile ilişkilendirenler de olabilir. O başka bir konu.

2. kaynak Marcus Aurelius. Kur’ân’ın Lokman Sûresi gibi bu adamı da çok severim.
“Sâhip olduğunuz en büyük varlık içinde yaşadığınız ândır” demiş.

Ânı yaşamak isteyen kimseler, zamanın dekoratörlüğünden çok, ânın dekoratörlüğünü yapmalılar, bu dekoratörlüğü yapabilenler barış ve mutluluk içinde yaşayabilme olanakları bulabileceklerinden insanın insandan korunmasına, sakınmasına da lüzum yoktur.

Gerçek bütünlük budur.

SSSSS

MKD: Sayın MT, “Allah’ın izniyle” de uzun vâdeli plânlar yapmayalım mı?

mustafa terziahmetoğluOcak 5th, 2010 18:40

Efendim,

İnsanların hayatında değişiklik yapan bâzı olaylar ve bu olaylardan kaynaklanan bâzı düşünce ve hedef değişiklikleri olmuştur. Ben bâzı olgulardan sonra şans eseri okuduğum “Ferrari’sini Satan Bilge” kitabından sonra, %100 olmasa bile hayatımda düşünce ve hedef değişiklikleri yaptım. Bu hedef değişikliği bana daha önceleri farkında olmadığım bir mutluluk verdi. Veya daha evvelki mutluluğuma haksızlık yapmamak gerek; mutluluğumda daha farklı bir yükseklikteki mutluluk çıtasından atlamayı sağladı. Bu çıtadan atlamamı sağlayacak yeterli ivmeyi tetikleyen diğer faktörler yukarıdaki kitaptan sonra Kur’ân’ın bahsettiğim ilgili suresi ve Marcus Aurelius felsefesi oldu. Bunları bir harman yaptım. Ben, beni mutsuz eden şeylerden kaçan birisiyim.

Bundan da arkadaşlarıma sıklıkla bahsederim.

Allah’a en büyük duam sağlık içinde uzun bir ömür vermesidir. Hep uzun bir ömür istiyorum. Israrla istiyorum. Çünkü içinde mutlu olabileceğim ânların daha çok olmasını düşünüyorum.
Ben uzun vâde içinde mutlu anların çoğalması peşindeyim.
Dostlarıma hep bunu tavsiye ve telkin etmeye çalışıyorum.
Bu mekânda sizinle ve değerli mekâncılarla ânı mutlu olarak yaşıyorum ve bunun uzun vâdede olmasını istiyorum.
Allah size uzun vâdeli planlar yapabileceğiniz uzun bir ömür versin. Bu uzun vâdeli plânlarınız mutlaka insanların yararına olacak ve benim mutlu anlarımın daha çok olmasını sağlayacaktır.

Lâle ArasOcak 9th, 2010 15:53

Sn. Seblâ Kutsal’ın özellikle de bu yazısındaki şâirâne ezgiyi duyunca nedense Shakespeare’den tınılar yankılanıyor sinapslarımda… O taraflardan bir melodi esiyor. Fakat yazının içinde bir buhran hissediyorum.

Diğer bir yazısındaki tema da aklıma gelince…

Birden 84 senesindeyim. Hocamın kim olduğunu bilmemek mümkün değil ama zihnimde oluşan görüntü de o yok. Sesi de yok. Fakat verdiği bilgi açık seçik aklımda. Varoluşçu kuramcılara göre hayat seçimlerden oluşurmuş ve ölmeyi seçene de izin verilebilirmiş. Tabii ki ozaman ki aklım ve duygum şöyle çalışmıştı. Bu bir kuramsa doğru söylüyordur. Ama çok değişik bir şey. Nasıl olabilir. Öyleyse ölmek isteyene seçiminde isabetli olduğuna karar vermişşek karışmamalıyız. Serbest bırakmalıyız. Şimdi ise ne düşünüyorum. Bu kuramın seçimlere kişiye özgürlük tanımaya saygı göstermeye kapıyı açan tarafını alabilirim. Diğer tarafını alamam. Bu müdahale etmek anlamına da gelmiyor tam olarak. Ölmeyi seçmek bana göre özgürlük değil tutsaklıktır. Kendini öldürmek bir başkasını öldürmekten daha iyi değildir. İkisi de kişinin özgür yaşamına müdahaledir.

Bir ay mı geçti yoksa iki mi? Özel, yeni kurulan bir tiyatro gurubunun çalışmalarına gidiyorum. Tiyatro türlerini öğrenmek ödevi verilmişti ve birde bunu oynayarak anlatacaktık. Benim için işkence olacak tarafları olan bu tür çalışmaları içeren programı ben seçmiştim. Sevgi uğruna bu tür işkenceleri göze almıştım. Bu türleri oynayarak anlatmayı nasıl yapacağımı, nasıl yapılacağına kafam bir türlü çalışmıyordu, çok sonradan ilerleyen derslerde bir şeyler kafamda canlanacaktı fakat o sırada ben hazır örnekler seçtim.

İki parça seçtim. Bir evlenme/ Gogol diğeri ise Shaskepeare’nin olmak veya olmamak. Aşağıdaki şiirden burada bahsetmemin sebebi az önce Shaskpeare’den bahsetmem ve onun sözlerindeki müziği duymamdır.

Olmak veya olmamak, işte bütün mes’ele!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zâlim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip belâ denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sâdece!
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felâketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir ZAMANIN KIRBACINA?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepâze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belâlara atılmaktansa
Çektiklerine râzı etmese insanları?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

Bak bak hele, benim zamanımdan bahsetmiyor, senin zamanından da bahsetmiyor. Kanunlar yavaş yürüyormuş onun zamanın da da, adaletsizliklere bizler uğramıyormuşuz sâdece. Kanun yürümüş müydü yavaşta olsa? Hayır durdu. Zaman dondu orada. Bir filmin karesini dondurdum ben. Bitmemiş kaldı. Yarım kaldı. Oysa biliyorum hiç bir şey yarım kalmaz. Zaman da akar. Zamanın akması güzel bence. İlle yarım kalan bir şeyler tamamlanacaktır eninde sonunda… Hayatın merkezinde ben değil mişim.

Kötülere kul oluyormuş insanlar. A aaa birileri geliyor aklıma, sevmediği halde onlara yağ çekerken, kendini sevenle ise alay eder küçümserken.

Bu şiiri ezberlerken, evde, bir yandan da bir o tarafa bir bu tarafa hareket ediyorum. Tek başımayım, deli miyim neyim, yaşım kaç. Olmadı baştan al, yine olmadı tekrar al… Hayır hayır olmadı o kelimede neden peltekleştim ben. Neden diğer dizede sesim düştü. Yükselmeli değil miydi? Ân o an işte, mutluluk değil hissettiğim, mutlu muyum değil miyim diye düşünmüyorum. Mutluluğun tanımı da ne ki? Bir çocuğun yerde kumlarla oynaması, arabasıyla oynaması gibi bir şey. Bir ilgi, sevmek, fakat mutluluktan uçmak değil. Zengin bir görünüşüm varmış benim. Öyle demişti eskilerde bir bey, gülerek. Gören beni öyle sanırmış. Arkadaşlarımda çok rahatım diye düşünür. Bir de bu hâlimi görseler başka işim gücüm yok ne mutluyum diyecekler, diyorlar, demeseler de düşünüyorlar. Hissettiriyorlar, imâ ediyorlar, açıkça söylüyorlar. Oysa biri bana sormaya görsün, bir hâtıra gözümde canlanmaya görsün, en duygulu en duygusuz gözükeni de ağlatırım. Trajediye meraklı olduğumuzdan değil, kâlbimiz dayanmaz trajediye, ağlarız işte… Ama ağlamak istemiyoruz. Takıldıysam da, takılı bir şeyler varsa da bir yerlerde, uzatmak istemem. Dağıtmak isterim o bulutları. Pirinçten taşları ayıklar gibi güzel sürprizleri tek tek bulmak, aramak meşgûliyetim olur. O yüzden yüzüm güleçtir benim. Görenler iyi hâllerimi görürler, zengin görürler, mutlu görürler, oysa somurtmak, habire şikâyet etmek saygısızlıktır karşımdakine, bana göre. Görevimizdir iyi olmak. Ben karşımdakinin ve kendimin iyi vakit geçirmesini dilerken o kronik bir şekilde somurtmaya devam ederse, daha fazlasına benim de enerjim yetmeyebilir, kes şunu diyebilirim. Daha da gaddarlaşıp, artık düş yakamdan derim. Bâzen acı bir deneyimle arkadaşlığımız sınıfta kalır, bâzen bir şans tanıdığımın farkında olmaz, bütünlemeye bırakırım. Ya bir şeyler değişir ya da ilişkiler gittikçe zayıflar. Bu nâhoş bir hâldir. Bu benim de zaman zaman belki de çoğu zaman hastalıklı, vesveseli, alıngan, asabî, alaycı, pireyi deve yapan, dayanılmaz itici hâllerim olmadığı anlamına gelmiyor. Fakat ben bir bebeğin düşe kalka yürümeyi öğrenmesi gibi öğreniyorum yürümeyi, örümceğin yuvasının yüzlerce kez bozulmasına rağmen inatla yeni baştan örmesi gibi örüyorum. (Örmek*) Kendimin en iyi eğitimcisi yine kendimim. Karamsarlığın inatla ağlamanın bir şey kazandırmadığını daha kötü yaptığını çoktan öğrenmişim. Bu gamsızlık anlamına gelmiyor. Kılı kırk yarmak, detaycılık, fazlaca hassaslık bu benim değiştirebileceğim bir özellik değil. Bunu değiştirseydim, ben artık ben olmazdım.

Örmek* dedim de… örümceğin yuvasını tekrar tekrar örmesi … zamanı örmek… böyle bir şey mi acaba… şişlere takmak zamanı, ilmek ilmek ilerlemek, istediğin gibi yaratmak, istediğin gibi geçirmek zamanı, istediğin deseni vermek, ilmek ilmek geçirdiğin ânlar sonunda koca bir zaman, bir bütün eser olur ona uzaktan baktığın zaman, o zamanın başlangıcını görebilirsin, geçirdiğin sürelere tanıklığın vardır tüm ilmeklerde.

Gelecek plânları yapmak ideâller koymak olası, fakat gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilemeyiz. Bâzen çok inatçı azimli olmak da yetmiyor. Değişiveriyor hayat şeklin bir anda… Elinde değil bir şeyler. Senin hayâlinde çizdiğin bir tablo var. O tablo çizdiğin gibi oluşmuyor. İdeâller koymak azim ve inat gerekli. Hâttâ bunlar herkese has özellikler de değildir. Her türlü koşula rağmen azim iyi bir özelliktir. Fakat burada bir öğüt verecek olsaydım, sâbit fikirli olmamak, takılmamak, takıntı yapmamak ve hayatın bol seçenekli bol renkli olabileceğini unutmamak gerektiğini söylerdim. Bu renkleri göremiyorsan, istediğin rengi bulamıyorsan, en azından bu rengin var olduğunu, var olabileceğini bilmeli. Umudu buraya yerleştirelim. Çünkü sıkıcı ve tekdüze geçen zamanlara dayanmanın tek ilâcı içindeki iyilik hissi ve umut duygusu.

Shaskpeare ne güzel şeyler yaratmış, ne değişik bir insan. Ben eserlerini şu ana kadar hiç okumadım. Hem okumak plânım olduğu için okuyacağım (inşallah :) ) hem de el mahkûm okuyacağım gâliba. Çok şiir de okumadım. Şiir sevmem mi ne. Fakat bunu kendime yakıştıramıyorum. Böyle bir şey olamaz. Öyleyse neden çok kişinin etkilendiği ve övdüğü tanınmamış şâirlerin şiirlerinde aynı duyarlılıkta olamıyorum. Yorumlayamıyorum, yorumlasam da onlar gibi etkilenmiyorum. Bâzıları benim edebiyatımın iyi olduğunu söylüyor, hayır benim edebiyatım iyi değil. Ben sâdece kendini duygularını düşüncelerini iyi anlatan biriyim. Kendini ve başkalarının duygularını düşüncelerini anlamakta iyi olmaya çalışan biriyim. O yüzden biri yazdığı şiiri yorumlamamı isterse bundan kaçınmak istiyorum. Yine de ezberlemiş olduğum veya sevdiğim şiirler var. Onlar çok açık seçik. Her şiir okurla tekrar yazılır mış. Şiirlerde gizemli şeyleri veya süslü yoruma açık sözleri okuyucu kendi hayâl gücüyle tamamladığı ve her okuyucu bunu farklı bir şekilde yaptığı için her şiir okunurken tekrar yazılırmış. Bir yerlerde buna benzer bir şey okumuştum. O yüzden bir yazı, bir şiir birine hitap ederken bir başkası onu anlamayabilir, ona hitap etmez. Galiba ben açıklığı sevdiğim için her şiiri sevmiyorum.

Şimdi sevdğim şiirler deyince ve ezberlediğim şiirler deyince, aklıma benim için anlamı örtülü saklı olmayan bir şiir geliyor.

Senin dudakların pembe, ellerin beyaz
Al tut ellerimi bebek tut biraz
…. ……
Benim doğduğum kentleri akşamları eşkiyâ basardı
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz
……… ….
(Cahit Külebi)

Sonra bir başka şiirden dizeler

Sürgün Ülkeden Başkentler Başkenti’ ne
……. ……
……. ……. …….
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili (Sezai Karakoç)

Sonra yine ezberlediğim başka bir şiir Ahmet Muhip Dranas’ın Fahriye Abla’ sı.
……….
Önce upuzun sonra kesik saçın vardı
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin
Açılırdı rüzgarda kısa eteklerin
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla
Ne çapkın komşumuzdun sen Fahriye Abla
……….
Bu şiirleri neden seviyorum okunuşları güzel, anlamları güzel. Diğer şiirlerin de anlamları güzel pek çok kişi etkilendiğine ve anladığına göre. Fakat ben daha ziyâde anlamı çok açık olan yalın, süslü ifâdelerden ziyâde anlamı süslü olan şiirleri seviyorum. Çünkü onları anlıyorum. Çünkü bir şeyi okurken ifâdeler ne kadar süslü olursa olsun anlamın önüne geçmemeli. O zaman bir zorlama hissediliyor. İkisi dengeli olmalı. Bir de okurken kulağıma hoş gelen şiirleri ve yazıları seviyorum. Kulağa hoş gelen seslere müzik denir ama olsun. :) Elbette her yazarın, her şâirin bir tarzı vardır. Hepsinin de aynı tarzı aynı çizgiyi izlemesi gerekmiyor. Ben de bir edebiyat eleştirmeni değilim.

Bir de yazarlarla veya yazmakla ilgili bir şeyler mi okurken aklımda kalmış bilmiyorum. Yazarlar topluma bir mesaj verirler. Kendilerinden bahsetseler bile bu böyle olmalı o zaman. Eğer sâdece bir özel kişiye bir samimi arkadaşa yazılmamışsa, o zaman kendi duygularımızın içinde kaybolmamalıyız. Çok samimi bir arkadaşla konuşurken veya yazarken ‘’ ya Allah kahretmesin şu Nevin’e de çok kızdım. Artık geriye ondan sadece öfke duygusu kaldı.’’ Diyebiliriz ama, tanımadığımız bir topluma bunu illede anlatacaksak neden neye kızdığımızı ya açıklamalıyız ve nasıl olmasını istedğimizi de açıklamalıyız. Yoksa bir mesaj göremiyoruz. Yani eğer tanımadığımız bir gruba bir topluluğa hitap ediyorsak bir buhranı anlatmamalıyız. Hayır bu ifâde eksik oldu anlatabiliriz ama bir açıklaması bir mesajı olmalı… Mesaj o kişinin bir daha Nevin’le konuşmayacağı mesajı olmamalı. Yâni o zaman okuyucu diyecek ki, ya Nevin ne yapmış? Neden kızmış, Nevin’den bana ne?

Sınırlı deneyim ve anlayışım çerçevesinde yaptığım yorum için af dilerim. Fakat Sn. Seblâ Kutsal’ın bu tür yazılarında daha fazla açıklık olmasının daha iyi olacağını düşünüyorum. Biraz da (benmerkezci demeyeyim de bu tam karşılamaz yanlış olur) kendine dönük hâlden kurtulmasının daha estetik duracağını düşünüyorum. Bu benim de kendimle savaşımdır. Fakat yaş da bir etken, 20′li yaşlar ile 40’lı yaşlar arasında fark olabiliyor. Sanırım 60’lı yaşlar insanın “ben” kavramından uzaklaşıp, daha dışa dönük “inşallah’ maaşallah”a yönelik daha da fazla dışa dönük tutumların önemini anladığımız yaşlar olacak. Bu cümlemi espri ile karıştırdım ama buradaki yorumlarım da çok önemli değil. Çünkü her insan kendi tarzını kendi oluşturacak ve hitap ettiği kendini anlayan bir çoğunluk olacaktır muhakkak.

Ben yeni yılda sevgi dolu ilişkiler yaşamamızı ve “biz” kavramını dolu dolu hissederek birlikte, bir arada, birbirimizi bütünleyerek tamamlayarak güzel şeyler üretmemizi, oluşturmamızı, yaratmamızı diliyorum. Demek ki hâlâ gencim ve belki bu yüzden hâlâ umudum var.

MKD: Sevgili LA,

1) Artık sizin mesajdan ziyâde makale hâlini alan yazılarınıza musahhihlik yapmayacağım çünkü diğer işlerim aksıyor.
2) Câhit Külebi “eşkiyâlar” demezdi alimallah!
3) Grafomaniyi azıcık azaltıp, kıraate daha çok zaman ayırmanız dostâne tavsiyemdir. William Shakespeare’in hiçbir eserini okumadan ona hayran olmak gibi nev’i şahsına münhasır hâllerden de âsude olursunuz…

Sizi gerçekten çok seviyoruz.
S………………………………

Seblâ KutsalOcak 10th, 2010 02:54

“Benmerkezcilik” değildir bu Lâle Hanım, “lirizm” denir adına ve bu üslûbun güzel örneklerini barındıran edebiyat akımı 19. Yüzyıl’a damgasını vuran “romantizm“, yâni Türkçe adıyla “coşumculuk”tur.

Yazdıklarımın insanları düşünmeye sevk etmesi ne kadar memnuniyet verici.

Sevgilerimi yolluyorum…

MKD: Yâhu Seblâcığım, bu coşumculuk beni coşarttı!

mustafa terziahmetoğluOcak 10th, 2010 15:45

Lâle Hanım,

Yoksa kim dayanabilir ZAMANIN KIRBACINA? dizesinde zamanın kırbacını büyük harflerle yazmanızı anladım.? işaretini de anladım.

Dize içinde zamanın kırbacını büyük harfle yazılmasını gerektiren neden nedir acaba?
Diye merak etmiyorum.

Bir önemli nokta daha; İNŞALLAH 60′lı yaşları ve hâttâ daha fazlası 90′lı yaşları, herkesin MAŞALLAH dediği sağlık içinde nine olma yaşlarını görürsünüz, temennilerim bu yöndedir.

Ama 60′lı yaşlar ben kavramından uzaklaşılan yaşlar değil, ben kavramının daha egemen olduğu yaşlar. Tecrübe ile sâbit. Çünkü hayat denilen sermaye tükenmek üzere. Başkaları için kullandığınızı düşündüğünüz sermayeden geri kalanı kendiniz için de kullanmanın gerekliliğini idrak etmeye başlıyorsunuz. Yani ânı yaşamak bir parça egoizmi gerektiriyor. İşte o ânlarda buyurduğunuz yaşlarda ön plâna daha çok çıkıyor. Dolayısıyla tam tersine egoizm ön plâna çıkıyor.

Mesela, arkadaşım dert yanıyordu, “yâhu yeter artık, tam rahata erdik derken, yok torunu yüzme dersine getir, yok şunu şuraya getir, akşam alıver, hafta sonu torun ve çocukları göreceğiz, baba şu işi hâllediver vs., bıktım yâhu”!

Dedim “oğlum biraz egoist ol, ân’ı yaşa, kendine vakit ayır”.
60′lı yaşlarda bu yazımı mutlaka hatırlayacaksınız.

İNŞALLAH hatırlarsınız.

SSSSS

MKD: Seblâ, sana da imlâdan sarı kart ;-) , alimallah, fesüpanallah!

mustafa terziahmetoğluOcak 10th, 2010 17:45

Efendim,

Artık daha fazla saklayamayacağım. Bir sırrımı açıklayacağım. Ben bu gülme işaretlerini yapmayı bilmiyorum. Cehâletim mâzur görüle (gülme işareti) :)

Şimdi Lâle Hanım diyecek ki, siz de çok alıngansınız. Seblâ Hanım benim yüzümden sarı kart gördü (gülme işareti) :) . Esasen o sarı kart bana. Ama efendim, uzun bir şiir de sâdece 2 kelime niye büyük harflerle yazılıyor? Benim musahhihlik yapmak hâddim değil. Lâle Hanım çok zarifçe bir eleştiri yapmış. Kelime bulamadım. Eleştiri fazla oldu. Zamanın dekoratörlüğü ifâdeme, Zamanın kırbacını koymuş. Ben böyle anladım.

Esasen zamanın kırbacı daha güzel.

Zamanın değerini bilmeyenleri, gözardı edenleri ve önemsemeyenleri zamanın kırbacı ile kırbaçlamak lazım.
Ben de dahil! (gülme işareti) :)

SSSSS

MKD: Hepsini koydum ;-)
S………………..

Lâle ArasOcak 10th, 2010 18:37

Değerli Büyüğüm Sn. Mustafa Terziahmetoğlu,

Şu anda çok üzgünüm, öyle üzgünüm ki… Artık yazmamayı tercih ederim. Ama özellikle sizin yazınıza cevap vermek, âcilen cevap vermek sorumluluğu üzüntümden daha fazla!

Sizin yaşınızı kastederek büyüğüm demiyorum, siz yaşınızdan bağımsız olarak büyüksünüz. Çünkü bende yaş mefhumu pek yok. Ben herkesle arkadaşım; bir bakarsın 60 yaşındayım bir bakarsın 15.

Sizin alınmanızı anlıyorum. Çünkü kurduğum cümlelerden yanlış anlamaya sebeb verdiğimi görüyorum. Çünkü sizin yazınız için ayrı bir yorum yapmam gerekecekti. Ve ne kadar uzun olacaktı. Onun için ayrı yazmam gerektiğini düşünüyordum. Fakat ben baştaki konu ve yazı üzerinde yoğunlaştım. Ben sizinle aynı duygu ve düşüncelerdeyim. Maaşallah siz de ben de pek çok konuda aynı düşünce ve duygular içinde olduğumuz gibi, uzun yazma konusunda atbaşı gidiyoruz. Ne çok yazacağımız şey varmış. Bir de kısa kesiyorum üstelik.
Zamanın kırbacına şeklinde biten dizeye soru işaretini ben koymadım. O zâten oradaydı. Sizin yazdığım hemen her şeyi anlamanız… Keşke herkes bu derece anlayışlı olabilseydi. İnanın ben de sizi anlıyorum. Size ayrı bir açıklama yapmak borcum var. Fakat şimdi bir şey almak için markete gidip şu kafayı değiştirip gelmem gerekiyor.

Bir üzüldüm bir üzüldüm ki, anlatamam. Olsun, ben kafa değiştirme konusunda uzmanım ))

Bunun dışındaki eleştiriler için de teşekkür ederim de… Nasıl kâlbim kırıldı, Allah Allah ya…

Sayınla başladık, Allah’ la bitirdik.

MKD: Dayanamadım, gene tashih ettim ;-)

mustafa terziahmetoğluOcak 10th, 2010 20:03

Efendim,

Ben yorum yazarken önce Microsoft Word’de yazıyorum. Orada bâzı kelimeleri yanlış yazdığınızda düzeltme yapıyor. Ama dikkat ediyorum, siz onları da tashih ediyorsunuz. Sizin yaptığınız tabii doğru. Mesela a‘nın üzerindeki uzatma işaretleri, eğer kelime içinde 2 a varsa ve ikisinde de uzatma işareti gerekliyse microsoft bir tânesine koyuyor. Bu nasıl düzeltilebilir?

Meselâ şâirâne gibi.

SSSSS

MKD: Sevgili MT, sanırım Microsoft’un Türkçesi + TDK’nın Türkçesi + Ferit Devellioğlu’nun lûgatiyle orta yola varıciiz. Bakın ben de İstanbululluk yaptım :)

Lâle ArasOcak 10th, 2010 21:03

Bu seferki düzeltmeniz artık benim gönlümü alamaz hocam :) . Hem ‘’ bi üzüldüm, bi üzüldüm’’ ü bilerek öyle yazdım. Gramafon mes’elesi gâliba… Müzikalite yâni… Bırakın dağınık kalsın.

MKD: Tamam, peki. Ama Rum Yani ile karışmasın deyyu, yâni yapmadan duramadım ;-)

Lâle ArasOcak 11th, 2010 23:28

Sn. Mustafa Terziahmet Bey,

Bir açıklama borcum var demiştim size. Dün size verdiğim cevaba, şimdi bakınca bunun zâten yeterli olduğunu gördüm.

Yine de belirteyim. Genellikle bir işe niyet ettiğim ve bitirmeyi plânladığım zaman hep “inşallah” dediğim gibi, herhangi bir insan bir şeye niyet ettiğini söylediği zaman da, onun için bir şey diledğimde de böyle diyorum ben. Çünkü hem öyle öğretildim hem de yaşadıkça bunu anladım öğrendim. Bâzen bu hâlle kendimi, iyice yaşlı teyzelere benzetmiyor değilim. Asla tembel değilim ama nasip, vakti saati gelmek gibi şeylere kuvvetle inanırım.

Şiirdeki iki kelimeyi büyük harfle yazmama alındıysanız eğer, yapabileceğim bir şey yok. Bir kere de ben büyük harfle yazsam ne olur yâni? Bu şekilde anlatmak daha kısaydı benim için.

Bu konuda daha fazla konuşmak çok önemli gelmiyor bana.

Hem artık durum benim için güncelliğini yitirdi mi desem, tedavülden mi kalktı desem, oyun sahneden kaldırıldı mı desem, işte öyle bir şey.

Kerem Hoca’nın eleştirilerine burada cevap vermek isteği yok içimde. O eleştirilere cevap vermeyi kendim için komik buluyorum. Ama canım grafomani filân yok bende… Ben sâdece bir paylaşıma katıldım. Çılgınca ve durduramadığım bir yazma tutkusu filân değil benimki. Hani yazdıklarımı saçma bulduysa bilemeyeceğim. Ben edebiyatçı değilim. Seblâ Hanım’ın Fransız dili ve edebiyatını da bitirdğini biliyorum. Ben sâdece konuya farklı bir şekilde baktım o kadar. Bu konuda düşünmek istedim. Yazdıkları üzerinde düşünmemizin kendisini memnun ettiği gibi bizim yazdıklarımız da kendisini düşündürdüyse, ancak ozaman daha anlamlı olmuştur. Aslında bir anlam arayışından ziyâde, benimkisi bir çocuğun bir oyuna bir gruba katılması gibi bir şey. Ben hayatı bir oyun gibi görmeye çalışıyorum. Her şeyi fazlaca ciddiye alışımı böyle telâfi etmek istiyorum.

Bana cevap verme nezaketi için de kendisine teşekkür ederim. Yazılanlara yorum yapılması yapılmamasından daha iyi.

Yazmak veya yazmamak, İşte bütün mes’ele!

Kerem Hoca’nın beni gerçekten çok sevdiklerini söylemeleri, bâzen de özlediklerini söylemeleri gibi sözleri için kendilerine teşekkür ederim. Bu tür sözlere genellikle cevap vermem. Büyüsü kaçar diye gâliba :)

Sürç-i lisan ettiysek affola deyip bitireyim. Uyku vaktim geçiyor. Yoksa grafomani, bilmem ne mani filân uğraşmak istemem :)

Hoşçakalın…

MKD: Pembe kart :)

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word