Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 1202 defa okundu.
Bu yazi bugun 2 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

Uğur Alkan’dan: Senaryo ve Film

Amatör bir yazar olarak senaryo ve filmler üzerine beğeneceğinizi umduğum bir yazımı paylaşmak istiyorum. Senaryo ile ilgili ilk belirtmek istediğim nokta, senaryo roman değildir. Çok iyi bir romandan kötü bir senaryo yazılabilir. Kötü bir senaryodan da iyi bir film olmaz. Bu eski kural hâlen geçerlidir. İyi bir senaryodan kötü bir film yapılabilir ama kötü bir senaryodan iyi film olamaz. Ama ne yazık ki film sektöründe, bilhassa Hollywood’da, senaristler en az önemsenen gruptur. Bu aslında haksızlıktır fakat bir filmin yapımında görsel ve ses efektleri, köstüm, dublör gibi değişik etkenler ön plânda gözüken unsurlar arasında olunca, senarist arka plânda kalır.

Film şirketlerince kabûl edilen senaryolar 120 sayfanın altındadırlar. Ortalaması 90 ilâ 120 sayfa arasında olmakla beraber, çok tanınmış senaristlerin 120 sayfanın üzerindeki çalışmaları değerlendirilebilir. Senaryodaki bir sayfa filmin yaklaşık bir dakikasını eşittir. Yapılan film tabii ki senaristin değil, yönetmenindir. Fakat kötü bir senaryoya dayanan filmi çok başarılı bir yönetmen dahi kurtaramaz.

Günümüzdeki Türk filmlerinin eski filmlerdeki tadı vermemesinin sebebi seyrettiğimiz karakterlerin güçlü olmaması ve Türk kültürü özelliklerini tam yansıtamamasıdır. Örneğin Ertem Eğilmez’in filmlerinde kendi içimizden insanlara benzeyen karakterler görmemiz büyük bir keyif veriyordu. Bilhassa, Münir Özkul’un oynadığı “Yaşar Usta” rolü gerçektende çok otantik ve başarılı bir performanstı. Düşük bütçeyle ve zamanın sinema anlayışıyla çekilen filmlerdi ama en azından seyirci Türk filmi seyrediyordu.

Günümüzde çekilen Türk filmlerinde içimizden insanları görmekte zorlanıyoruz. Oktay Kaynarca bir röportajında güzel bir şey söylemişti. Öyle şu ünlü san’atçıyı filme katarsak beş yüz bin kişi seyreder, bir ünlü stand-up’çı oynarsa bir beş yüz bin kişi daha gelir diyerek ve toplam 2.5 milyon bilet satışı yaparak Türk sineması altın çağını yaşamaz. Diğer bir problem de, Hollywood filmlerini kopyalamaya çalışınca ortaya hangi kültüre âit olduğu belirsiz bir çalışma çıkıyor. Enteresan bir biçimde film adları da Hollywood filmlerine benziyor. “Çinliler Geliyor” adlı Türk filmi bana eski “Russians are Coming” filmin adını hatırlattı. Karışık Pizza filmi beklide “Mystic Pizza” filminden esinlenerek konuldu. Cüneyt Arkın’ın dediği gibi, çok zengin bir tarihimiz varken neden uyduruk konuları olan filmler yapılır anlamıyorum. Zeki Alasya da bir röportajında Cem Yılmaz için “ya bırak artık şu Gora’yı Arog’u, zartı zurtu” dedi.

İslâm dünyasında büyük beğeni görmüş “Çağrı” (The Message) filmi ülkemizde de ekranlarda birçok kez yayınlandı. Dindar bir insan olarak ben de beğenerek izledim. Buna ilâve olarak film olarak da bence kaliteli bir eserdi. 1976 yılındaki olanaklarla Mustafa Akad senelerce unutulmayan bir film yaptı. Kendisine “sen bu filmi yapamazsın çünkü Müslümanlar Hazreti Muhammed’in gösterilmesini kabûl etmezler” demişler. Mustafa Akad da “ben bu filmi onu göstermeden de yapabilirim” diye cevaplamış.

Bu fırsattan istifâdeyle bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Maâlesef Arap ülkelerinde yaşayan insanlar hakkında bâzı önyargılı kanaâtler vardır. “Araplar petrol zenginliğinden faydalanamıyor çünkü aptal insanlardır” gibi şeyler toplumda konuşulur. Doğrusu, Mustafa Akad gibi kıvrak zekâlı insanlar Arap toplumunda çoğunluktadır. Sanırım kültürel ve tarihi bir gelişimden dolayı, Hintler’in matematiğe ve mühendislik dallarına büyük ilgileri olduğu gibi, Araplar’ın da kimya ve tıb alanında eğitime özel bir ilgileri vardır.

Çağrı filmi denince akla hemen Hazreti Hamza rolünü oynayan “Antony Quinn” gelir. O rol gerçekten de çok yakışmıştı kendisine. Oskar ödüllü aktör rolünü güzel oynamıştı ama birçok Müslüman’ın sandığı gibi İslâm dinine karşı bir ilgisi yoktu. 1970’li yıllarda ciddi maddî sorunları vardı. Daniel Paisner ile beraber yazdığı kendi hayatını anlatan “One Man Tango” kitabında “kendime olan inancımın yerleşmesinde 750 milyon Müslüman’ın inancı yardım etti” diye yazıyor. O zamanki Müslüman nüfusu 750 milyon civârındaydı. Çok zorluklar çektiği o senelerde Hollywood kendisine iş vermezken, geriye dönüşünü deli bir Arap yönetmene borçlu olduğunu anlatıyor. Çağrı filmi için ise “The Picture itself was a garbled retelling of the life of the Muslim leader with epic touches borrowed from Cecil B. De Mille”, yâni özetle, Müslüman liderin (yani Peygamberimiz’in) hayatını karman çorman yeniden anlatılması şeklinde yorum yapılıyor.

Bu yorum doğru değil çünkü ekranlarda ne kadar ucuz, anlamsız aksiyon filmleri veya korku filmleri seyrediyoruz. Çağrı çok daha anlamlı bir filmdi. Bildiğim kadarıyla Amerikan televizyonlarında hiç yayınlanmadı. Ben internetin daha yeni yaygınlaşmaya başladığı dönemde filmi zar zor bulduktan sonra üniversitedeki bâzı profesörlerime ve yakın arkadaşlarıma seyrettirdim. Hepsi de samimi şekilde iyi bir film olduğunu belirttiler.

Diğer yandan, eleştirilecek çok yanları da var. Müslüman olmayan bir kişi izlediği zaman filmin bâzı bölümlerinde tamamen kayboluyor. Filmde çok detay var; hâlbuki “Passion Of Christ” filmindeki gibi kısa bir süreyi mükemmel anlatan bir yapıma ihtiyacımız var. Ebu Sufyan, Hazreti Ebubekir gibi isimler filmde zikredilirken Müslüman olmayan seyirci bir süreliğine filmden kopuyor. Sinema ve video kiralama işinde uzun seneler tecrübesi olan Jim Bollig adında bir arkadaşım vardı. Amerikan seyircisinin Çağrı filmini benimseyememesinin önemli bir nedeninin Hazreti Muhammed’in gösterilmemesi olduğunu belirtti. Amerikan seyircisi filmin kahramanını görmek istiyor. Bâzen düşünüyorum da şöyle Antony Quinn’in benzetmesiyle Mustafa Akad gibi deli bir yönetmen çıksa ve profesyonel bir senaristin seneler süren çabasıyla örneğin Hazreti Ebubekir’in hayatının bir kesimine odaklanan bir film yapsa da, dünya âlem adam gibi adam görse. Hazreti Ebubekir’in neden filmde gösterilemeyeceğini anlamakta güçlük çekerim. Bence büyük de sevaba girilir. (MKD: Sevgili UA, mâdem ABG’de bu film hiç oynatılmadı, bu kanaâte nasıl varılmış?)

En son olarak eski bir “Western” filmini tavsiye ederek bitirmek istiyorum: “The Fastest Gun Alive” filminde aktör Glenn FordGeorge Kelby, Jr.” adında çok hızlı bir silâhşoru canlandırıyor. Eşiyle beraber sürekli bir kasabadan başka bir kasabaya taşınıyorlar. Ne zaman kasaba halkına silâhınla şov yapsa, ertesi günü taşınmak zorunda kalıyorlar çünkü başka yerlerden silâhşorlar haber alıp da şöhret için kapışmak isteyebilirler. Film, George Kelby, Jr. karakterinin psikolojik hâlini çok güzel işlemiş. Her ne kadar hızlı da olsa George Kelby, Jr. cesur bir insan değil ve hayatında hiç kimseye silâh çekmemiş. Sürekli korkarak yaşamış. Babasını öldüren insanlarla bile yüzleşme cesaretini bulamamış ve kaçıp gitmiş. En son yerleştiği kasabada dükkân işletiyor ve hiç silâh taşımıyor. Kendisiyle kadın gibi silâhtan korkar diye dalga geçenler olunca, silahını beline takıp herkesin ortasında hârikulâde bir şov yapıyor. Bu kez başka kasabaya taşınma fırsatı olmadan kilisede bulunduğu bir anda, oradan geçmekte olan azılı bir başka silâhşor kendisini düelloya dâvet ediyor. Eğer çıkmazsa bütün kasabayı yakacağını söylüyor. George Kelby, Jr. korka korka dışarı çıkıyor.

Birbirlerine yaklaşıyorlar, ilk önce diğeri silâhına davranıyor. Hemen George Kelby Jr. da silâhına davranıyor.

Kamera her ikisinin de ellerini tetiği çekerken gösteriyor.

Kilisede oturarak bekleyen George Kelby Jr.’ın karısı silâh seslerini duyunca yüzündeki büyük bir üzüntüyle gözlerini kapıyor.

Bundan sonrasını anlatmıyorum.

Seyretmeyenlere tavsiye ediyorum.

Uğur Alkan – ABG – 04 Ocak 2010 Pazartesi

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word