Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 735 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

Uğur Alkan’dan: Senaryo ve Film

Amatör bir yazar olarak senaryo ve filmler üzerine beğeneceğinizi umduğum bir yazımı paylaşmak istiyorum. Senaryo ile ilgili ilk belirtmek istediğim nokta, senaryo roman değildir. Çok iyi bir romandan kötü bir senaryo yazılabilir. Kötü bir senaryodan da iyi bir film olmaz. Bu eski kural hâlen geçerlidir. İyi bir senaryodan kötü bir film yapılabilir ama kötü bir senaryodan iyi film olamaz. Ama ne yazık ki film sektöründe, bilhassa Hollywood’da, senaristler en az önemsenen gruptur. Bu aslında haksızlıktır fakat bir filmin yapımında görsel ve ses efektleri, köstüm, dublör gibi değişik etkenler ön plânda gözüken unsurlar arasında olunca, senarist arka plânda kalır.

Film şirketlerince kabûl edilen senaryolar 120 sayfanın altındadırlar. Ortalaması 90 ilâ 120 sayfa arasında olmakla beraber, çok tanınmış senaristlerin 120 sayfanın üzerindeki çalışmaları değerlendirilebilir. Senaryodaki bir sayfa filmin yaklaşık bir dakikasını eşittir. Yapılan film tabii ki senaristin değil, yönetmenindir. Fakat kötü bir senaryoya dayanan filmi çok başarılı bir yönetmen dahi kurtaramaz.

Günümüzdeki Türk filmlerinin eski filmlerdeki tadı vermemesinin sebebi seyrettiğimiz karakterlerin güçlü olmaması ve Türk kültürü özelliklerini tam yansıtamamasıdır. Örneğin Ertem Eğilmez’in filmlerinde kendi içimizden insanlara benzeyen karakterler görmemiz büyük bir keyif veriyordu. Bilhassa, Münir Özkul’un oynadığı “Yaşar Usta” rolü gerçektende çok otantik ve başarılı bir performanstı. Düşük bütçeyle ve zamanın sinema anlayışıyla çekilen filmlerdi ama en azından seyirci Türk filmi seyrediyordu.

Günümüzde çekilen Türk filmlerinde içimizden insanları görmekte zorlanıyoruz. Oktay Kaynarca bir röportajında güzel bir şey söylemişti. Öyle şu ünlü san’atçıyı filme katarsak beş yüz bin kişi seyreder, bir ünlü stand-up’çı oynarsa bir beş yüz bin kişi daha gelir diyerek ve toplam 2.5 milyon bilet satışı yaparak Türk sineması altın çağını yaşamaz. Diğer bir problem de, Hollywood filmlerini kopyalamaya çalışınca ortaya hangi kültüre âit olduğu belirsiz bir çalışma çıkıyor. Enteresan bir biçimde film adları da Hollywood filmlerine benziyor. “Çinliler Geliyor” adlı Türk filmi bana eski “Russians are Coming” filmin adını hatırlattı. Karışık Pizza filmi beklide “Mystic Pizza” filminden esinlenerek konuldu. Cüneyt Arkın’ın dediği gibi, çok zengin bir tarihimiz varken neden uyduruk konuları olan filmler yapılır anlamıyorum. Zeki Alasya da bir röportajında Cem Yılmaz için “ya bırak artık şu Gora’yı Arog’u, zartı zurtu” dedi.

İslâm dünyasında büyük beğeni görmüş “Çağrı” (The Message) filmi ülkemizde de ekranlarda birçok kez yayınlandı. Dindar bir insan olarak ben de beğenerek izledim. Buna ilâve olarak film olarak da bence kaliteli bir eserdi. 1976 yılındaki olanaklarla Mustafa Akad senelerce unutulmayan bir film yaptı. Kendisine “sen bu filmi yapamazsın çünkü Müslümanlar Hazreti Muhammed’in gösterilmesini kabûl etmezler” demişler. Mustafa Akad da “ben bu filmi onu göstermeden de yapabilirim” diye cevaplamış.

Bu fırsattan istifâdeyle bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Maâlesef Arap ülkelerinde yaşayan insanlar hakkında bâzı önyargılı kanaâtler vardır. “Araplar petrol zenginliğinden faydalanamıyor çünkü aptal insanlardır” gibi şeyler toplumda konuşulur. Doğrusu, Mustafa Akad gibi kıvrak zekâlı insanlar Arap toplumunda çoğunluktadır. Sanırım kültürel ve tarihi bir gelişimden dolayı, Hintler’in matematiğe ve mühendislik dallarına büyük ilgileri olduğu gibi, Araplar’ın da kimya ve tıb alanında eğitime özel bir ilgileri vardır.

Çağrı filmi denince akla hemen Hazreti Hamza rolünü oynayan “Antony Quinn” gelir. O rol gerçekten de çok yakışmıştı kendisine. Oskar ödüllü aktör rolünü güzel oynamıştı ama birçok Müslüman’ın sandığı gibi İslâm dinine karşı bir ilgisi yoktu. 1970’li yıllarda ciddi maddî sorunları vardı. Daniel Paisner ile beraber yazdığı kendi hayatını anlatan “One Man Tango” kitabında “kendime olan inancımın yerleşmesinde 750 milyon Müslüman’ın inancı yardım etti” diye yazıyor. O zamanki Müslüman nüfusu 750 milyon civârındaydı. Çok zorluklar çektiği o senelerde Hollywood kendisine iş vermezken, geriye dönüşünü deli bir Arap yönetmene borçlu olduğunu anlatıyor. Çağrı filmi için ise “The Picture itself was a garbled retelling of the life of the Muslim leader with epic touches borrowed from Cecil B. De Mille”, yâni özetle, Müslüman liderin (yani Peygamberimiz’in) hayatını karman çorman yeniden anlatılması şeklinde yorum yapılıyor.

Bu yorum doğru değil çünkü ekranlarda ne kadar ucuz, anlamsız aksiyon filmleri veya korku filmleri seyrediyoruz. Çağrı çok daha anlamlı bir filmdi. Bildiğim kadarıyla Amerikan televizyonlarında hiç yayınlanmadı. Ben internetin daha yeni yaygınlaşmaya başladığı dönemde filmi zar zor bulduktan sonra üniversitedeki bâzı profesörlerime ve yakın arkadaşlarıma seyrettirdim. Hepsi de samimi şekilde iyi bir film olduğunu belirttiler.

Diğer yandan, eleştirilecek çok yanları da var. Müslüman olmayan bir kişi izlediği zaman filmin bâzı bölümlerinde tamamen kayboluyor. Filmde çok detay var; hâlbuki “Passion Of Christ” filmindeki gibi kısa bir süreyi mükemmel anlatan bir yapıma ihtiyacımız var. Ebu Sufyan, Hazreti Ebubekir gibi isimler filmde zikredilirken Müslüman olmayan seyirci bir süreliğine filmden kopuyor. Sinema ve video kiralama işinde uzun seneler tecrübesi olan Jim Bollig adında bir arkadaşım vardı. Amerikan seyircisinin Çağrı filmini benimseyememesinin önemli bir nedeninin Hazreti Muhammed’in gösterilmemesi olduğunu belirtti. Amerikan seyircisi filmin kahramanını görmek istiyor. Bâzen düşünüyorum da şöyle Antony Quinn’in benzetmesiyle Mustafa Akad gibi deli bir yönetmen çıksa ve profesyonel bir senaristin seneler süren çabasıyla örneğin Hazreti Ebubekir’in hayatının bir kesimine odaklanan bir film yapsa da, dünya âlem adam gibi adam görse. Hazreti Ebubekir’in neden filmde gösterilemeyeceğini anlamakta güçlük çekerim. Bence büyük de sevaba girilir. (MKD: Sevgili UA, mâdem ABG’de bu film hiç oynatılmadı, bu kanaâte nasıl varılmış?)

En son olarak eski bir “Western” filmini tavsiye ederek bitirmek istiyorum: “The Fastest Gun Alive” filminde aktör Glenn FordGeorge Kelby, Jr.” adında çok hızlı bir silâhşoru canlandırıyor. Eşiyle beraber sürekli bir kasabadan başka bir kasabaya taşınıyorlar. Ne zaman kasaba halkına silâhınla şov yapsa, ertesi günü taşınmak zorunda kalıyorlar çünkü başka yerlerden silâhşorlar haber alıp da şöhret için kapışmak isteyebilirler. Film, George Kelby, Jr. karakterinin psikolojik hâlini çok güzel işlemiş. Her ne kadar hızlı da olsa George Kelby, Jr. cesur bir insan değil ve hayatında hiç kimseye silâh çekmemiş. Sürekli korkarak yaşamış. Babasını öldüren insanlarla bile yüzleşme cesaretini bulamamış ve kaçıp gitmiş. En son yerleştiği kasabada dükkân işletiyor ve hiç silâh taşımıyor. Kendisiyle kadın gibi silâhtan korkar diye dalga geçenler olunca, silahını beline takıp herkesin ortasında hârikulâde bir şov yapıyor. Bu kez başka kasabaya taşınma fırsatı olmadan kilisede bulunduğu bir anda, oradan geçmekte olan azılı bir başka silâhşor kendisini düelloya dâvet ediyor. Eğer çıkmazsa bütün kasabayı yakacağını söylüyor. George Kelby, Jr. korka korka dışarı çıkıyor.

Birbirlerine yaklaşıyorlar, ilk önce diğeri silâhına davranıyor. Hemen George Kelby Jr. da silâhına davranıyor.

Kamera her ikisinin de ellerini tetiği çekerken gösteriyor.

Kilisede oturarak bekleyen George Kelby Jr.’ın karısı silâh seslerini duyunca yüzündeki büyük bir üzüntüyle gözlerini kapıyor.

Bundan sonrasını anlatmıyorum.

Seyretmeyenlere tavsiye ediyorum.

Uğur Alkan – ABG – 04 Ocak 2010 Pazartesi

9 Yorum

Dr. Murat KınıkoğluOcak 4th, 2010 22:52

Türk’lerin iyi senaryo yazamadıkları bir gerçek. En azından bu güne kadar yazamadık… (Aslına bakarsanız edebiyatın tüm dallarında dünyanın gerisindeyiz). Türk sinemasının en büyük sorunlarından birisi güçlü yatırımcılar-yeterli sermaye olmaması, ikincisi de Uğur Alkan Bey’in çok güzel belirttiği gibi iyi senaryo yazılamamasıdır.

Yanlız bu ikisi olsa neyse, güçlü karakter oyuncularına da sâhip değiliz. (Şener Şen’i ayrı tutuyorum). Araplar’ın kimya ve tıp eğitimine özel bir ilgileri olduğu fikrine de katılmıyorum. Irk olarak düşünürsek diğer insanlardan farklı (olumlu yönde) hiçbir özellikleri yok. Hazreti Ebubekir’in filminin çekilmesi önerisine gelince… O işi bırakın Araplar yapsın. Biz kendi kahramanlarımızı sâhiplenelim.

MKD: Merhaba Aziz Dostum

Tahir SümerOcak 5th, 2010 00:59

Kerem Kardeşim,

Üzgünüm ama bu zâtın görüşlerine katılmakta güçlük çekiyorum.

Bence Uğur Bey’in iddialarının tam aksine, son yıllarda Türk Sineması’nda gerçekten son derece değerli yönetmenler yetişmeye başladı. Bunların bâzıları “gurbetçi” çocukları ama olsun, yine de Türk Yönetmenler. Bir Fatih Akın, bir Nuri Bilge Ceylan, bir Çağan Irmak, yeni parlamaya başlayan Taylan Birâderler ve daha niceleri. Bu yönetmenlerimizin filmleri en iddialı festivallerde çok önemli dereceler, ödüller kazanıyorlar. Büyük bir zevkle de seyrediyoruz. Eh, o filmler de Dede Korkut Masallarından üretilmiyorlar, senaryoları var tabii.

Piyasa filmleri ve diziler konusunda da büyük bir atılım var. Hepsinin san’at değeri olmayabilir ama sinema bir san’at dalı olduğu kadar, önemli bir eğlence aracıdır da… Bugün bölge ülkelerine çok sayıda dizi-film ihraç etmekteyiz.

En önemli sorun sermayedir. Bugün en basit, eli yüzü düzgün bir film 1.5 – 2 milyon Lira’dan aşağı mâl olmaz. Böyle bir filmin kendini amorti etmek için ciddi boyutta gişe hâsılatına ihtiyacı vardır ki, maâlesef kaliteli yapımların müşteri sayısı kısıtlıdır. Recep İvedik gibi, kelimenin tam mânâsı ile pespayece yapımlar gişe rekorları kırarken, Vavien gibi muhteşem bir film çok daha az sayıda seyirci çekmektedir. Böyle olunca da, yapımcılar kaliteli yapımları finanse etmek konusunda çekingen davranmaktadırlar.

Sonuç olarak, kültürel yozlaşma ve zevksizlik san’atın pek çok dalını (tiyatro, müzik, edebiyat) olumsuz etkilediği gibi, sinemamızın gelişmesinin de önündeki en önemli engeldir. Uğur Bey sermayeyi bulsun, ben ona istediği kadar kaliteli senaryo bulayım.

Sevgiyle kal.
Tahir

MKD: Sevgili Tahir, Uğur Bey epey zorlanacak gibi görünüyor ;-) .

Eskiden Yerli Sinema denirdi; Gayrımüslimler ve Türk olmayanlar önde gelen elemanlar olduğu için millî bir hassasiyet idi. Sonra bu aşıldı, şimdilerde Türk Sineması deniyor ki, bence de daha güzel ve gerçekçi.

Uğur AlkanOcak 5th, 2010 16:11

Merhaba Hocam,

Bir iki yanlış anlama var gibi gözüküyor. Ben Hazreti Ebubekir ile ilgili filmin yapılmasını Türk sinemasına değil İslâm dünyasına tavsiye ettim. Neticede Hazreti Ebubekir Arap kültürüne değil, İslâm kültürüne âit bir iman adamıydı. Böyle bir filmi Bangledeşli de, Endonezyalı da, Bosnalı Müslüman da keyifle izler. Müslüman olmayan kesimde İslâm târihiyle ilgili ciddi bir yapım izleme olanağına sâhip olurdu.

Çağrı filmi Amerikan sinemalarında Müslüman nüfusun yaşadığı çok küçük bir kesimde gösterime girdi. Arkadaşım Jim Bollig gibi sinema ve video işinde olan Amerikalılar arasında seyredenler, filmin kahramanının gösterilmemesinin filmin Amerikan sinemasındaki başarısını olumsuz etkilediğini düşünmüşler.

Herkesin film zevki değişir ama ben sâdece sermaye probleminden dolayı iyi senaryo sıkıntısı olduğunu sanmıyorum. Örneğin, Jerome Bixby tarafından yazılan The Man From Earth adlı bilim kurgu/drama tarzı filmin büyük çoğunluğu bir oda içinde çekildi. Ama baştan sona kadar mükemmel yazılmış diyaloglar sâyesinde heyecanla filmi seyrettik. Böyle bir senaryonun film olması pek büyük bir sermaye istemiyor.

Tabiî ki eski Türk filmlerinde dalga geçtiğimiz mantıksız şeyler de gösteriliyordu. Fakat şimdiki filmlerin önemli kısmı ya kültürümüzü tam yansıtamayan ya da Hollywood’u kopyalamaya çalışan yapımlar içeriyor. Amerikan filmlerinin birçoğu san’at sineması kategorisine girmez. Ama bir Amerikalı seyrederken kendine uzak bulmaz filmdeki karakterleri. Ama halkımızda “ya ben yeni Türk filmlerinde pek bir şey anlamıyorum” yorumunu yapan insanlara rastladım. İnsanlarımızı illâki san’attan anlamayan onun içinde yapılanı eleştiren toplum olarak değil de, kendi hayatındaki karakterleri daha samimi olarak anlatan yapımlar görmek istiyor diye değerlendirebilirz.

SSS

Hüsamettin KüçükOcak 6th, 2010 03:15

YAHŞİ BATI’YA GİTMEDİM

İyi ki gitmemişim!

Hüsamettin Küçük – Türkiye – 6 Ocak 2010 Çarşamba

hüseyin sungurOcak 6th, 2010 23:33

Buyrunuz efendim ;
==================================================================
Yer: Başbakanlık

Tarih: 24.Aralık.2009

Toplantıya Katılanlar Sn. Başbakan, Sn. M. Ali Yalçındağ, Sn. Arzuhan Yalçındağ, Sn. Vuslat Doğan Sabancı ve bir danışman (Hoca Efendi’ye durumu anlatan olabilir)

Toplantı süresi; 2 Saat 15 Dakika

Alınan Kararlar;

*Milliyet Gazetesi + Vatan Gazetesi + Star Televizyonu, belirlenen tutar ile, Ethem Sancak ve Akın İpek’e satılacak.

*Ertuğrul Özkök derhâl görevi bırakacak, şimdilik havadan sudan yazacak, 6 ay sonra tamamen ayrılacak.

*Aydın Doğan, Holding yönetiminden ayrılacak.

*6 ay sonra, yönetim profesyonellere devredilecek, (isimler beraberce belirlenecek), âileden hiç kimse yönetimde kalmayacak.

*Doğan Holding’in yapacağı “HALKA AÇILMAYA” Şubat ayında izin verilecek. Elde edilen paradan, Doğan Grubu’nun Ferit Şahenk’e olan 600 Milyon Dolar borcu ödenecek.

*Petrol Ofisi’ndeki hisseleri, Avusturyalılar’a satılacak. Vergi Cezası, Petrol Ofisi’nin satış tutarına indirilecek ve satıştan alınan para doğrudan Mâliye’ye verilecek.

Bana anlatılanlar böyle. Doğruluk derecesini bilmiyorum. Fakat bildiğim doğrular var;

24 Aralık 2009’da Başbakanlık’ta bu toplantı yapıldı ve basına yansıdı. Başbakanlık tarafından tekzip edilmedi. Sâdece Sn. Vuslat Doğan Sabancı’nın katılımı belirtilmemişti.

Milliyet Gazetesi, Vatan Gazetesi, Star Televizyonu’nun satılacağı kesin, ön anlaşmalar imzalandı bile. Sn. Ertuğrul Özkök istifa etti. Sn. Aydın Doğan, patronu olduğu şirketinden ayrıldı. Bunlar şu ana kadar gerçekleşenler (Anayasa Madde 28- Basın hürdür. Devlet basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır).

Şimdi gelelim bu toplantının Devlet Gelenekleri yönüne ve Hukuksal boyutuna;

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın, Başbakanlık’ta ve Başbakanlık Konutu’ndaki tüm ziyâretleri kayıt altındadır. Sayın Başbakan, Mâliye Bakanlığının milyarlarca Lira ceza kestiği bir mükellefle neden beraber olmuştur ve ne konuşmuştur? Eğer 2 saat 15 dakika kahve falı bakılmadı ise ne konuşuldu? Bunu kimse geçiştiremez. Başbakanlık’ta konuşulan ve milletin parasını ilgilendiren her konu (Devlet Sırrı değilse) Millet’e anlatılmalıdır.

TC Başbakanı, Devlet’le parasal işi olan kişi ve gruplarla konuşuyor ve açıklama yapılmıyorsa bu YÜCE DİVANLIK bir suçtur. Hatırlayalım; Sn. Mesut Yılmaz, Başbakanlığı sırasında, iş adamları ile görüşüp, Türkbank İhâlesine fesat karıştırdığı iddiasıyla, Sn. Başbakan’ın emri ve AKP’nin oylarıyla YÜCE DİVAN’A sevk edilmişti. Üstelik bankanın ihâle işleminin iptal emri de bizzat Sn. Yılmaz tarafından verilmişti. Yâni gerçekleşmeyen bir ihâle yüzünden, sâdece bâzı iş adamlarıyla konuştuğu için, Sn. Yılmaz, Sn. Erdoğan tarafından suçlu sayılmıştı. Şu dakika itibârıyla Sn. Başbakan için Yüce Divan’lık suç oluşmuştur.

Bu toplantıda konuşulanlardan diğerleri önümüzdeki günlerde gerçekleşirse, suçun katmerlisi oluşacaktır. Düşünebiliyor musunuz? Sn. Başbakan hem Sn. Ferit Şahenk’in tahsilâtçısı konumuna düşecek, hem de “Bana Türk demeyin, ben Arap’ım, Türk denirse utanırım” diyen kişi ile dünün matbaacısı, F. Gülen’in evlâdı gibi sevdiği, İpek çocuğunu bir kez daha gazete ve televizyon sâhibi yapacak…

Anadolu’nun Bayburt gibi bir yöresinden yetişmiş Sn. Aydın Doğan’a bir sorum olacak; Ömer Seyfettin’in “DİYET” adlı hikâyesini hiç duydunuz mu? Sizin yerinize başka bir Anadolu çocuğu olsa, oraya yâni RT Erdoğan Bey’in ayağına, kızları ve damadını üç kuruşluk mal için göndermezdi. Eğer haklıysa, gider o merdivenlerde gereğini yapardı. Bundan sonra malınız olsa ne olur, gazeteniz olsa ne olur? Size ancak M. Ali Birand ve Cengiz Çandar alkış tutar. Değdi mi Aydın Bey?

Nâmuslarına ve meslek ahlâklarına tüm Türkiye’nin güvendiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yüksek Yargı mensupları, ben hukukçu değilim, ama beni bu olay çok rahatsız etti. Sizler ne düşünüyorsunuz? Gece kafanızı yastığa koyduğunuzda rahatça uyuyabiliyor musunuz?

Sağlık ve başarı dileklerimle, 05. Ocak. 2010

Rifat Serdaroğlu

Eski Sağlık ve Devlet Bakanı

============================================================

Not : Doğru söze hacemming ne desing, derler ya…

Selâm ve âfiyet.

mustafa terziahmetoğluOcak 7th, 2010 15:15

Saygılar Efendim,

Sevgili Hüseyin Sungur Bey Kardeşim,

Sayın Rifat Serdaroğlu’nun yazısı Çılgınlık başlıklı olarak bana da gelmişti. Bir an bâzı şeylerden şüphelendim ve aşağıda ki maili gönderdim.

İyi günler Sayın Bakanım:

Bir arkadaşımdan altında sizin isminiz ve mailiniz olan ekteki yazı geldi.
Maksadım bu yazının tarafınıza âit olup olmadığını doğrulamak…

Acaba birileri sizin adınızı kullanarak gelecek tepkilere karşı bir fişleme operasyonu gerçekleştirme peşindeler mi? Yâni bizler fişleniyor muyuz?

Benim umurumda bile değil ama aptal yerine konulmak beni incitir.

Bu mailin size âit olduğundan nasıl emin olabiliriz?

Saygılarımla

Mustafa Terziahmetoğlu sağ olsunlar ânında cevap verdiler ve teyit ettiler. Ertesi gün aşağıdaki yazıyı gönderdiler. Paylaşmak istiyorum.

ÇAKMA DEMOKRAT:

Bazı Liberal yazarların son günlerdeki yazılarını okuyunca, insanın “günaydın, iyi uyudunuz mu” diyesi geliyor. AKP’nin Liderinin ve üst yönetiminin “demokrat” olmadığını, olamayacaklarını defalarca yazmıştık. Bize inanmadılar. Ancak çember onların da boğazını sıkmaya başlayınca yanımıza geldiler, hoş geldiler. Şimdi, gerçekleri görme ve AKP’yi terk etme sırası, içleri vatan sevgisi ile dolu olduğunu bildiğimiz bâzı AKP Milletvekilleri, AKP teşkilâtlarında görev yapmakta olan, Atatürk’ü ve Lâik Cumhuriyet’i benimseyen, Ordusu’nu canı gibi seven memleket çocuklarında. Daha önceki seçimlerde AKP’ye oy vermiş halk kesimlerinden büyük bir bölümü zÂten AKP’den kopmuş durumda. Eğer önümüzdeki seçimlerde SiyasÎ Partiler, Yüksek Seçim Kurulu’ndaki Bilgi İşlem Merkezi’ni çok iyi bir şekilde kontrol altına alırlarsa, AKP’nin alacağı oy %20′nin altında olacaktır. İşte o zaman Türkiye’nin geçmişin karanlığından ve pisliklerinden arınma ve bağımsız yargıda hesap sorma dönemi başlayacaktır. Devlet gücünü, haksız yere vatandaşı korkutmak ve ezmek için kullanan siyasetçiler ve bu çapsız siyasetçilere uyan art niyetli bürokratların tümü, makamları ne olursa olsun, yargıda hesap vereceklerdir.

Kendini “Liberal Aydın” diye niteleyenlerden Nuray Mert’in bugünkü iki tesBitini sizlerle paylaşmak istiyorum:

*AKP Sivil tek parti rejimine gidiyor.
*Sırtını Emniyet’e dayamış yarı otoriter bir rejim var, bugün gözüken o!
Yine aynı liberal aydın daha önce “Türkiye, AKP’nin yaptığı açılımlarla yıldız gibi parlıyor” ve Erdoğan bir dünya lideridir” diyordu. Sn. Erdoğan’ın dediği gibi, ”nereden nereye”. Anlaşılan doğruyu görmek için 7 yıl geçmesi gerekiyormuş.

Biz neden baştan beri AKP üst yönetiminin “Demokrat” olamayacağını söyledik? Çünkü biz bu çekirdek kadroyu çok iyi tanıyoruz. Bir kısmı ile yıllarca Parlamento’da çalıştık, bir kısmı ile Avrupa Konseyi’nde beraber olduk. AKP’nin 3 Genel Başkan Yardımcısı bizim yanımızda, DYP’de siyaset yaptılar. Her sıkıntılarında yardım istemek için hep kapımızda idiler. BÂzıları ise, biz siyasette aktif görevde iken, bürokrat olarak emrimizde çalıştılar. Hele biri var ki, bürokrat olarak çalışırken bağlı olduğu Bakanı hakkında ileri geri konuşunca, dayak yemekten kurtulmak için, bir gün boyunca odamızdan çıkamamıştı. Halk tâbiriyle, biz bunların ciğerini biliriz. Bunlardan ne olur bilemem ama asla ve asla “demokrat” olmaz.

Bâzı tespitlerimizi yineleyelim;
*Siz tüm gençliğinizde ve siyasî hayatınızın büyük bir kısmında “bi’at kültürü” ile yetişip, hep emir almaya ve uymaya alıştıysanız, hocanızın ayakları dibinden başka yerde oturmanız yasaksa ve hocanızın huzurundan hep geri geri çıkarıldıysanız, sizden DEMOKRAT olmaz”.

*Siz 40 yaşınıza kadar, yurt içinde ve yurt dışında yaptığınız tüm konuşmalarınızda, Cumhuriyet Dönemi’ne “Zulüm Dönemi” demiş, Türkiye’yi de “Dar-ül Hârp” olarak görmüşseniz, sizden DEMOKRAT olmaz.

*Yerel Yönetimlerdeki görevinize başladığınız andaki mal varlığınız ile şimdiki mal varlığınız arasındaki büyük farkı ve yakınlarınızın servetlerindeki artışı, çocuklarınızın düğünlerinde yapılan “takı”lara bağlıyorsanız, sizden DEMOKRAT olmaz.

*Siz, siyasî gücünüzü kullanarak, Devlet Bankaları’ndan damadınızın şirketine, yeterli teminat dahi almadan milyonlarca Dolar kredi verdiriyorsanız, sizden DEMOKRAT olmaz.

*Siz Bakanlarınızın yargılanmasını önlemek için, “kişiye özel” yasa çıkartıyorsanız, sizden DEMOKRAT olmaz.

*Siz Milletiniz’e, televizyon canlı yayınında dokunulmazlığı kaldırıp, şeffaf olacağım diye söz verip tutmazsanız ve karanlıkta saklanmayı tercih ederseniz, sizden DEMOKRAT olmaz.

Bu anlayıştaki bir ekipten, tarikat lideri olur, imam olur, müezzin olur ama süvari olamaz (her bindiği attan düşüyor), futbolcu olamaz (çocuklarla oynarken bile düşüyor, omzunu, çıkarıyor), kibar bir beyefendi olamaz(iki lafından biri küfür), Demokrat olamaz. Olsa olsa ÇAKMA DEMOKRAT olur.

Sağlık ve başarı dileklerimle, 07. Ocak, 2010

Rifat Serdaroğlu
Eski Sağlık ve Devlet Bakanı

Zannederim, seçimler bayağı çekişmeli geçecek. Ne dersiniz Sevgili Hüseyin Bey Kardeşim?

SSSSS

hüseyin sungurOcak 7th, 2010 22:30

Mustafa Abi,

Sana cevap yazarken,tüm yazı bir anda uçtu, açılış sayfası geri geldiiii…

Dinlendikten sonra yeniden yazacağım…

Seçim mi dedin!

“O” HÜR ülkelerde olur ağabey…

Hüsamettin KüçükOcak 8th, 2010 16:49

Size ve aynı tatsızlığı zaman zaman yaşayanlara bir yöntemden bahsedeyim Hüseyin Beyciğim. Bu benim de birden fazla başıma geldikten sonra şu iki yöntemi kullanmaya başladım:

1-Cevabınızı masaüstünde sağ tıklayarak açacağınız Wordpad’de yazın. Yazarken ara ara kaydetme düğmesine basın. Bitince yazınızı maviye boyayın, sağ tıklayıp kopyaladıktan sonra buraya yapıştırın.

2-Gmail’de hesabınız varsa, yazınızı oradaki taslakta yazın. Gmail iki dakikada bir filân sizin yazdıklarınızı otomatikman kaydediyor (öteki mail sitelerinde de bu vardır belki). İki dakika dolmadan bir düğmeye basarak siz de kaydedebiliyorsunuz. Bitince gene kopyalayıp buraya yapıştırın.

Bir de ben çift pencere kullanarak cevap yazmayı tercih ediyorum; Aynı anda, bir pencerede cevap yazmakta olduğunuz cümleleri görüyorsunuz, öteki pencerede kendi cümlelerinizi yazıyorsunuz. Karşı yazı her an gözünüzün önünde olduğundan, hiçbir noktayı es geçmeden cevap yazmanız mümkün oluyor.

AKAD,ERKSAN,GÜNEY,YILMAZ,ÜN,IRMAK,CEYLAN,DEMİRKUBUZ,ERDEMOcak 24th, 2010 23:43

,,,TÜRKİYE DE İYİ FİLM YOK,TÜRKİYE DE İYİ SENARİST YOK,,TÜRKİYE DE İYİ OYUNCU YOK,,TÜRKİYE DE SERMAYE YOK,, PEKİ BEN SİZE ŞUNU SORAYIM SİZ NE İŞ YAPIYOSUNUZ

…YAPTIĞINIZ İŞTE BULUNMAZ HİNT KUMAŞLARI MISINIZ…SİNEMAYI SİNEMACILARI HERKES ELEŞTİRİYO AMA DÜŞÜNMÜYORLAR Kİ DÜNYANIN EN ZOR MESLEKLERİNDEN BİRİSİ…

TÜRKİYEDE YETİŞMİŞ GAYET İYİ SİNEMACILAR VAR…SİZ KENDİNİZİ KANDIRIN UYUYUN…

RECEP İVEDİK İYİ BİR FİLM Mİ? BENCE DE DEĞİL..AMA YAPIMCISINA PARA KAZANDIRIYOR MU O PARAYLA 10 TANE DAHA TÜRK FİLMİ YAPILIYOR MU YAPILIYOR…

SİZ NEDEN TÜRKİYEDE İYİ SİNEMACI YOK DİYORSUNUZ DAHA ONU BİLE BİLMİYORSUNUZ..SİZ KENDİ MALINIZA SAHİP ÇIKMIYORSUNUZ Kİ…KİM SİZE DAHA İYİSİNİ SUNSUN…

REHA ERDEM DİYE BİR YÖNETMEN-SENARİST VAR TÜRKİYEDE ONU BİLİYOR MUSUNUZ

Ö.L.AKAD-M.ERKSAN-Y.GÜNEY-A.YILMAZ-M.ÜN-Ç.IRMAK-N.B.CEYLAN-Z.DEMİRKUBUZ-R.ERDEM-Y.TURGUL-S.AKAR-Ö.FARUK SORAK-E.AKAY- VE AKLIMA ŞU AN GELMEYEN DEĞERLİ TÜRK SİNEMACILARI AFFEDİN SEYİRCİLERİNİZ SİZLERİN ADINI HİÇ DUYMAMIŞSİZLERİN HİÇ FİLMLERİNİZİ SEYRETMEMİŞLER…

MKD: Yorumsuz ve hiç dokunmadan…

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word