Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 3863 defa okundu.
Bu yazi bugun 3 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

HRİSTİYAN ve İSLÂM DİNİ’NDE MEZHEPLER, TARİKATLAR

GİRİŞ

İnsanlık tarihi iki otoritenin, siyasî ve dinî otoritenin birbiriyle mücadele tarihidir. Bu mücadelede kimi zaman siyasî otorite dinî otoriteye, kimi zaman da dinî otorite siyasî otoriteye egemen olmuştur. Siyasî otorite dinî otoriteye egemen olduğunda, dinî otoritenin yaptırımını da kullanarak egemenliğini pekiştirmiş, dinî otorite siyasî otoriteye egemen olduğunda, aynı yöntemi bu sefer dinî otorite kullanmıştır.

Ortaçağın Hristiyan ve İslâm dünyasında halk bu otoritelerin çıkarlarına hizmet için var olan bir tebaa olarak görülmüştür. Günümüzün çağdaş değerlerinden yoksun olan halk, ne siyasî otoriteyi ne de dinî otoriteyi sorgulayabilmiştir. Siyasî ve dinî otoritenin mutlak doğru olarak gösterdiklerine şartsız olarak itaât etmişlerdir. Şartsız itaât eden halk kitlesini yönetme mücadelesi, ne siyasetin siyaset gibi ne de dinin din gibi yaşanamaması sonucunu doğurmuştur.

Özellikle insanlığın en hassas yönü olan, dinî inançlar her dönemde, her şartta, her yöntemle bir takım kişilerin çıkarlarına hizmet etmek amacıyla alabildiğine kullanılmıştır. Dinî inançların, siyaset adamı veya din adamı kisvesi altındaki birtakım kişilerin çıkarları uğrunda kullanılması, kullanılmaya çalışılması ve bu uğurda yapılan mücadeleler, dinlerin birtakım mezheplere ve tarikatlara ayrılması sonucunu da beraberinde getirmiştir.

HRİSTİYANLIK’TAKİ OTORİTE MÜCADELESİ VE MEZHEPLERİN ORTAYA ÇIKIŞI

Hristiyanlığın Kudüs’te ortaya çıkması ve hızla yayılmasına karşı, Roma İmparatorluğu önce bu dinî yasaklamış ve Hristiyanlar’ı sıkı takip altına almışken, daha sonra bu dine engel olamayacağını anlayan İmparator Konstantin, 313 yılında yayınladığı Milano Fermanı ile Hristiyanlığı resmen tanımıştır. Bundan amaç Roma İmparatorluğu’nu parçalayabilecek bir sürecin önüne geçmek ve onu kontrol altına almaktır.

Hristiyanlığın üç yüz yıllık uygulanmasında ortaya çıkan bazı teolojik anlaşmazlıkların önüne geçebilmek ve temel bâzı teolojik kurallar koyabilmek, kiliseleri başıbozukluktan kurtarıp ciddi bir organizasyona tâbi tutabilmek için İmparator Konstantin tarafından 325 yılında Hristiyan âleminin ilk Ökümenik (Evrensel) Konsili (uyulması mecburî dinî kurallar koymak amacıyla din adamlarınca yapılan toplantı) İznik’te toplandı. Bu konsilde Hristiyanlığın günümüzde de pek çoğu uygulanmaya devam eden temel kuralları konuldu: İsa’nın hem Tanrı, hem onun oğlu hem de ruhu olduğu inancı (Teslis: Trinity); iki muhalif de o gece “mide fesâdından” ölüverdiler. Çok değişik İncil metinleri arasından dördü (Matta, Luka, Markos, Yuhanna) İncil olarak tesbit edildi. Ayrıca kilise organizasyonu açısından Roma İmparatorluğu üç bölgeye ayrılarak bu bölgelerdeki kiliseleri yönetmek amacıyla Apostolik kökenli (havarîler tarafından kurulmuş) Roma, İskenderiye ve Antakya kiliseleri Ökümenik Patriklik Statüsü’ne yükseltildi.

Kiliseler üzerinde egemenlik kurarak dinî otoriteyi siyasî otoriteye katkı sağlamak amacıyla kullanmak isteyen İmparator Theodosius, o dönemde İmparatorluk merkezi olan İstanbul’da bulunan Fener Episkoposluğu’nu, 381 yılında İstanbul’da toplanan Konsil’e baskı yaparak Ökümenik Patriklik statüsüne kavuşturdu. Ancak bu karar Roma, İskenderiye ve Antakya kiliselerince kabûl edilmedi. Bunun üzerine imparatorlukta büyük karışıklıklar çıktı. Theodosius’un izinden giden İmparator Marcian, 451 yılındaki Kadıköy Konsili’nde kendisinin hazırladığı 28 maddelik karar tasarısını zorla kabûl ettirerek, Fener Patrikhânesi’ni Hristiyanlık dünyasının tek merkezi hâline getirdi. Bu kararı Roma, İskenderiye ve Antakya kiliseleri tanımadı. Bunun üzerine İskenderiye ve Antakya Kilisesi yerle bir edildi ve binlerce insan öldürüldü.

Bu dönemde Roma İmparatorluğu Batı ve Doğu olarak ikiye bölündüğü için Doğu Roma (Bizans) İmparatorları, Roma Kilisesi’ne bir şey yapamadılar. Roma Kilisesi, daha sonra bağımsızlığını ilân ederek 325 yılında oluşturulan Hristiyan birliğinden ayrıldı. Roma İmparatorları’nın, dinî otoriteyi egemenlik altına almaya çalışmaları Hristiyanlığın, Katolik ve Ortodoks olmak üzere iki mezhebe bölünmesine sebep oldu.

Ortaçağ’da Batı Roma İmparatorluğu’nun parçalanması, feodalitenin yâni siyasî otoritenin çok zayıf olduğu bir sistemin ortaya çıkması sonucunu doğurdu. Bu ortamda Avrupa’daki tek dinî otorite olan Roma Kilisesi yâni Vatikan, siyasî otoriteye tam olarak hâkim oldu. Dinî dogmalar veya din kuralı gibi uygulanan kurallar kilisenin, devlet ve toplum hayatına tam olarak egemen olmasını sağladı. Hristiyanlık ve Avrupa, Karanlık Çağı yaşamaya başladı. Bu dönemde Kilise’nin pek çok derebeyinin topraklarına el koyması siyasî otoriteyi iyice zayıflattı.

15. Yüzyıl’da Almanya’da ortaya çıkan Martin Luther topraksız kalmış Alman prenslerinin, yâni siyasî otoritenin de desteğini arkasına alarak Kilise egemenliğine bayrak açtı. Onun başlattığı hareket Avrupa’da kısa sürede yayılarak ayrı bir mezhebin yâni Protestanlığın ortaya çıkışını sağladı. Dinî ve siyasî otoritenin kavgası böylelikle Hristiyan dünyasının Katolik, Ortodoks ve Protestan olmak üzere üç mezhebe bölünmesine yol açtı.

İSLÂMİYET’TEKİ OTORİTE MÜCADELESİ, MEZHEPLER VE TARİKATLARIN ORTAYA ÇIKIŞI

İslâmiyet’te Hz. Muhammed’in ölümünden sonra “Dört Halife Dönemi” adı verilen bir dönem yaşanmıştır. Hz. Muhammed, peygamber olması sebebiyle dinî bir liderdir. Ancak ortada bir devlet vardır ve bu devletin yönetilmesi söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında Hz. Muhammed aynı zamanda bir devlet başkanıdır yâni siyasî bir liderdir ve devleti de şûra kararlarıyla yönetmiştir. Onun ölümünden sonra devleti yönetecek bir lider gereklidir. Bu lideri sahâbe, yani Peygamber’in yakın arkadaşları seçecektir. Bu lidere de Halife unvanı verilecektir. Halifeler Hz. Muhammed gibi hem dinî hem de siyasî lider değildir. Târif yapılacak olursa, dinî otoriteyi de kullanan siyasî lider denebilir.

Hz. Muhammed’den sonra Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer döneminde liderlikle ilgili bir sorun yaşanmamıştır. Her iki halife de Peygamber’le aynı âileden, Haşimi âilesinden gelmektedir. Haşimî ve Ümeyye âilesi İslâmiyet’ten önce Mekke’ye hâkim olan Kureyş Kabilesi’nin, Mekke’yi yönetmek için birbiriyle sürekli mücâdele halinde olan iki âilesidir. Hz. Ömer’in ölümüyle yerine Ümmeyye âilesine mensup Hz. Osman’ın geçmesi ve kendi âilesini kayıran uygulamalar yapması, İslâmiyet’ten önceki siyasî çekişmeleri yeniden su yüzüne çıkarmıştır. Bu huzursuzlukların bir sonucu olarak Hz. Osman’ın bir suikast sonucu öldürülmesi ve yerine geçen Hz. Ali’nin bu cinayeti aydınlatmakta gerekli çabukluğu gösterememesi, Ümeyye âilesine mensup olan Şam Vâlisi Muaviye tarafından gerekçe olarak gösterilecek ve Muaviye kendisini halife ilân edecektir. Böylelikle İslâm Devleti’nde iki halife ortaya çıkacaktır.

Hz. Ali ve Muaviye’nin dinî liderlik değil, siyasî liderlik (halifelik) mücadelesi iki tarafın ordularını Sıffin Savaşın’da karşı karşıya getirmiştir. Yapılan savaşta kesin bir sonuç alınamayınca sorunun Hakemler tarafından çözülmesine karar verilmiştir. Hakem olayında Muaviye’nin hakemi Amr İbnül As’ın, Ali’nin hakemi Ebu Musa El Eşari’yi kandırması iki tarafı tekrar savaş durumuna getirmiştir. Hz. Ali’nin daha fazla kan dökülmemesi için kuvvetlerini geri çekmesi üzerine iktidar mücâdelesi bir çözüme kavuşturulamamıştır. Ali, Basra’da Halifelik yaparken Muaviye, Şam’da Halifeliğini sürdürecektir.

Bir süre sonra iki lidere de yapılan suikasttan Muaviye’nin sağ çıkması ve Ali’nin ölmesi üzerine tek bir halife kalacaktır. Muaviye’nin, Ali’nin oğulları olan Hasan ve Hüseyin’e kendi ölümünden sonra Halifeliğin kendilerine geçeceğine dâir verdiği sözü tutmayıp oğlu Yezit’i Veliaht ilân etmesi anlaşmazlıkları tekrar su yüzüne çıkaracaktır.

Yezit’in Halife olduktan sonra Hz. Hüseyin’i Kerbelâ’da öldürtmesi İslâm’daki bölünmeyi net bir şekilde ortaya çıkaracaktır. Muaviye taraftarları ve onun soyundan gelenlerin egemen oldukları bölgelerdeki insanlar, kendilerini Ehl-i Sünnet veya Sünnî, Hz. Ali’nin soyundan gelenlerin ve Basra, İran ve Horasan’da yaşayan insanların ise Ehl-i Şia veya Şiî olarak adlandırmasıyla, İslâm dinî ikiye bölünecektir.

Kısacası, Hz. Muhammed’in ölümüyle ortaya çıkan siyasî liderlik mücadelesine din kisvesi büründürülmesi, İslâm dinînin bölünmesine, Sünnîlik ve Şiîlik adı verilen iki mezhebin ortaya çıkmasına sebep olacaktır.

Daha sonraki yüzyıllarda değişik din adamlarının İslâm dinîni şekil ve esas açısından farklı niteliklerde yorumlamaları (tefsir etmeleri) sonucu Sünnîlik’te, Hanefîlik, Hambelîlik, Malikîlik ve Şâfiilik, Şiîlik’te ise Caferîlik, İsmailiye, Zeydîlik ve İmamîlik gibi alt mezhepler ortaya çıkacaktır.

Sünnî mezheplerle Şiî mezhepler arasındaki en belirgin fark, İmanın altı şartı (Meleklere İman, Kitaplara İman, Peygamberlere İman, Ahiret Gününe İman, Kadere İman, Hayır ve Şer’in Allah’tan geldiğine İman) dışında Şiîler’in on iki İmam’a iman etmeleridir. Şiîler’e göre on bir imam gelmiş ve Şiîliğin temel öğretisini oluşturmuştur. On ikinci imam ise (İmam-ı Gaib) henüz gelmemiştir. On ikinci imam, Mehdi (Kurtarıcı) olarak beklemektedirler. Aradaki fark şekilde değil, özde olduğu için yâni teolojik bir fark olduğu için, Sünnîler tarafından Şiîlik reddedilmektedir.

Mezheplerin öğretilerinin yayılması için zamanla çok değişik bölgelerde açılan tekkelerde yetişen binlerce din adamı kendi mezhepleri içinde kendi yorumlarını ortaya koymuş ve böylelikle “tarikat” adını verdiğimiz din örgütlenmeleri ortaya çıkmıştır. Bunların başlıcaları şunlardır:

SÜNNî TARİKATLAR, ŞİÎ TARİKATLAR

Eş’arîlik Batınîlik

Maturidilik Haşhaşîlik

Halvetlik Bektaşiîlik

Ahîlik Dürzîlik

Bayramîlik Hurufîlik

Celvetîlik Hüsnîlik

Cemalîlik Karmatîlik

Cerrahîlik Kazerunîlik

Kadirîlik Mudarîlik

Kalenderîlik Nusayrîlik

Melâmîlik Vasilîlik

Nakşibendîlik

Ticanîlik

Şazellik

Başlıca sayılan bu tarikatların her biri, onlarca alt tarikata bölünmüştür. Meselâ Şazelilik kendi içinde Arifiîlik, Bekrîlik, Cezulîlik, Fuadillik, Gaziîlik, Madavîlik, Mustaîlik, Mürsîlik, Nasırîlik, Raşidîlik, Şerefîlik, Vefalik ve Zekuriîlik gibi on üç alt tarikata bölünmüştür

Tarikat ve tekke örgütlenmesi, şeyh ile tarikat mensubu mürit arasında, şeyhe şartsız itaât esasına dayanan bir yapılanmadır. Şeyh mutlak doğruları söyleyen, mutlak doğruları yapan, mutlak itaât edilmesi gereken muhterem bir kişidir. Şeyh asla hata yapmaz. Müridin görevi olgunluk düzeyine yükselene kadar bir takım eziyetlere, çilelere katlanmaktır. Meselâ tarikatlardan birine girecek olan kişi tarikatın bir üyesi olana kadar üç yıl dokuz gün şu görevleri yapmak zorundadır: 40 gün dört ayaklı hayvanların bakımı 40 gün süpürge işi, 40 gün su çekme, 40 gün yatak serme ve kaldırma, 40 gün odun kesmek, 40 gün yemek pişirmek, 40 gün alış veriş yapmak, 40 gün dervişler meclisine hizmet etmek. Bu görevlerin bitiminden sonra üç yıl dokuz gün tamamlanana kadar bu işler baştan başlayarak tekrar edilir.

Buradan da görüleceği gibi tarikat örgütlenmesi bünyesine alacağı bir kişinin öncelikle kişilik özelliklerini yok edecek, düşünmeden, araştırmadan şartsız itaât eden müritler yaratmayı amaçlamaktadır. Bu süreçten geçen bir kişi, şeyhinin ve tarikatın ileri gelenlerinin söylediklerini mutlak doğru olarak kabûl edip verdikleri görevleri düşünmeden, tartışmadan, görüş öne sürmeden yapmaktadır.

Buna en belirgin örnek olarak Hasan Sabbah’ın Haşhaşîlik tarikatı verilebilir. Hasan Sabbah’ın Alamut kalesinde yetiştirilen müritler, daha sonra kendilerine verilen görev doğrultusunda, öldürüleceklerini bile bile pek çok kişiye suikast yapmışlar ve Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde dehşet saçmışlardır.

İsrail’de vücutlarına bağladıkları bombalarla insanların kalabalık olduğu yerleri havaya uçuran ve yüzlerce insanın ölümüne sebep olan Hamas militanlarının ve Almanya’da örgütlenmiş İslâmi Cemiyet ve Cemaâtler Birliğinin başında bulunan Metin Kaplan’ın verdiği direktif doğrultusunda kiraladıkları bomba dolu uçakla 29 Ekim 1998’de Anıtkabir’e intihar dalışı yapmayı plânlayan militanların, organizasyon, amaç, yöntem ve uygulama açısından Hasan Sabbah’ın müritlerinden hiçbir farkı yoktur.

Kısacası, tarikat örgütlenmeleri, bir şeyhin mutlak güdümünde düşünme ve aklını kullanma becerisinden yoksun bırakılmış, şeyhinin her söylediğini mutlak doğru olarak kabûl eden yaratıklar sürüsü yetiştirmeyi amaç edinmiş, İslâm ve İnsanlık düşmanı oluşumlardır.

TÜRKLER’İN İSLÂMİYET’E GİRİŞİ, AYRILIKLAR VE ANADOLU İSLÂM ANLAYIŞI

Türkler, Sekizinci Yüzyıl’ın sonlarından itibâren İslâm dinîne girmeye başlamışlardır. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kurulmasından kısa bir süre sonra da Tuğrul Bey döneminde Abbasi Halifesi Türkler’in koruması altına girmiştir. Bundan sonra Türkler İslâm dinînin hem bayraktarlığını hem de korumalığını yapmışlardır. Anadolu’ya göç eden Türkler göç yolları üzerindeki İslâm mezheplerinden etkilenmişler ve bu mezheplere girmişlerdir. Genel bir değerlendirme yaparsak, Anadolu’da yerleşik hayata geçen Türkler daha çok Sünnî mezhepleri tercih etmişler, göçebe yaşayanlar ise İslâm dinînin kurallarıyla, Türk gelenek ve göreneklerini kaynaştırarak Şiâ’dan mülhem Alevî İslâm anlayışını ortaya çıkarmışlardır.

Türkler hangi mezhepten olurlarsa olsunlar İslâm dinîni geniş bir hoşgörü çerçevesi içinde ele almışlar ve bu çerçevede yaşamışlardır. Bu hoşgörüyü hem kendi dinlerinden olanlara hem de başka dinden olanlara alabildiğine göstermişlerdir. Gerek Sünnîliği gerekse Aleviliği benimsemiş olan Türkler asla birbirleriyle çatışmaya girmemişlerdir. Anadolu’daki Sünnî ve Alevî anlayışının iki somut oluşumu olan Mevlevîlik ve Bektaşîliğin temel felsefesi, insan sevgisi ve hoşgörüdür. Araplar daha dört halife döneminde İslâm’ı siyasallaştırmışken, Türkler toplum dokusunun güçlenmesinde önemli bir katkı olarak değerlendirmişlerdir.

YAVUZ SULTAN SELİM-ŞAH İSMAİL ÇATIŞMASI, HALİFELİĞİN OSMANLILAR’A GEÇMESİ VE İSLÂM’IN SİYASALLAŞMASI

16. Yüzyıl’ın başlarında İran’daki Safavî Devleti’nin başına geçen Şah İsmail, devletinin sınırlarını genişletmek ve Anadolu’ya hâkim olmak için yoğun bir çalışma içine girecektir. Bu amacına ulaşmak için Şiî İslâm inancını bir kılıç gibi kullanacak ve Anadolu’da giriştiği propaganda faâliyetleriyle taraftar toplamaya çalışacaktır. Kısacası siyasî amaçlarına ulaşmak için halkın inancını siyasete âlet edecektir. Osmanlı Devleti’nin geleceği açısından bu durumu çok tehlikeli gören Yavuz Sultan Selim, Şehzâdeliği döneminde başlattığı mücadeleyi Padişah olduktan sonra da yoğun olarak sürdürecektir. Özellikle Alevî gruplar arasında faâliyette bulunan propagandacılar yakalanacak ve idam edilecektir. Çaldıran Seferi sırasında bu öldürmeler doruk noktasına çıkacaktır. Çaldıran Seferi ile Osmanlı Devleti’nin birliği pekiştirilecek ancak inançların siyasallaştırılması Sünnî ve Alevî inancına sâhip olan insanlarımızın zaman içinde birbirlerini hasım gibi görmelerini sağlayacak süreç de başlamış olacaktır.

Özellikle Yavuz’un Mısır Seferi’yle Halifeliğin Osmanlılar’a geçmesiyle birlikte zaman içinde köklü Türk Devlet Gelenekleri yerine Abbasî devletinin din merkezli devlet yönetim sistemi Osmanlı devlet yönetimine hâkim olmaya başlayacaktır. Alınan kararların ve yapılan uygulamaların din kurallarına uygun olup olmadığı konusunda fetva verme yetkisine sâhip olan Şeyhülislâmların devlet yönetimindeki etkililikleri zaman içinde artacaktır. Bu dönemde Osmanlı Devleti yönetimine Türkler yerine devşirmelerin getirilmesi köklü Türk Devlet Geleneği’nin müessiriyetini her geçen gün daha da azaltacaktır. Bu durum en belirgin olarak bilim ve eğitim, öğretim kurumlarındaki çöküşle kendini gösterecektir. Celalî isyanlarının toplumsal sebeplerini araştırmak yerine buna medreselerde yeterince din eğitimi verilemediği tesbiti yapılarak pozitif bilimlerin medreselerdeki öğretimi bir Şeyhülislâm fetvasıyla yasaklanacaktır. Siyasî otorite, dinî otoriteden yararlanılarak güçlendirilmeye çalışılırken dinî otorite ve dinî dogmalar her geçen gün siyasî otoriteyi kendi denetimi altına almıştır. Niteliksiz padişahların iş başına geçmesi, rüşvet ve iltimasla devlet yöneticilerinin gene niteliksiz kişilerce ele geçirilmesi çöküşü geri dönülemez noktaya getirmiştir.

Taassubun ve bağnazlığın hangi boyutlara ulaştığını aşağıdaki örnekler açıkça göstermektedir:

Savaş alanlarında ard arda yenilgiler alınması üzerine Padişah III. Mustafa, Prusya Kralı Fredericht’ten uygun savaş zamanını yıldızlara bakarak tesbit edecek olan müneccimler isteyecektir.

Ünlü astronom Takıyüddin’in Üsküdar’da kurmuş olduğu rasathâne, devrin Şeyhülislâmı tarafından “meleklerin bacaklarını seyrediyorlar” gerekçesiyle yıktırılacaktır. Tanzimat’tan sonra açılan ortaokullarda, coğrafya derslerinde harita kullanılması “Allah’ın yarattıklarının tasvirini yapmak ve kullanmak günahtır” gerekçesiyle yasaklanacaktır.

Tanzimat döneminde Mustafa Behçet Efendi tarafından kaleme alınan sözde tıp kitabında “suçlu bir kimseye bıldırcın dili yedirilirse, sorgu sırasında bütün suçlarını itiraf eder” veya “karnabahar tohumu dört sene sonra dikilse bu tohumdan şalgam ve şalgam tohumu dört sene sonra dikilse karnabahar çıkar” şeklinde saçma sapan ifâdeler yer alacaktır.

Bu zihniyetle yönetilen Osmanlı Devleti’nin çöküşü sürpriz olmamıştır.

ATATÜRK REFORMLARI, DEVLET VE TOPLUM YAŞAMINA AKIL VE BİLİMİN EGEMEN OLMASI

Atatürk, Çağdışı bir devletin çağdışı toplum yapısını yaşayarak yetişmiştir. Böyle bir devlet ve toplum yapısıyla hiçbir şey yapılamayacağını daha okul sıralarındayken anlamıştır. Başarılı meslek hayatı, milletine önderlik etme fırsatını kendisine tanıyınca, özellikle siyasî bağımsızlığı sağlayıcı mücadeleyi, yâni Türk Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla sonuçlandırmış, ardından çok daha zor olan içtimaî istihâle hareketini başlatmıştır.

Öncelikle, toplumsal istihâeyi (transformasyon) sağlamanın ön şartı olan çağdışı saltanat rejimi kaldırılmış, Cumhuriyet ilân edilmiş ve halifeliğin kaldırılmasıyla siyasî altyapı hazırlanmıştır.

Ardından 3 Mart 1924 tarihinde, fetvalar aracılığıyla devlet ve toplum yapısını dinsel dogmalara uygun hâle getiren Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak, devlet ve toplum yapısını lâikleştirmenin temeli atılmıştır. Çağdışı eğitim kurumları kaldırılarak, Eğitim ve Kültür alanında ard arda büyük atılımlar yapılmıştır. Türk toplumunu çağdışı kılan uygulamalar birer birer kaldırılarak çağdaş topluma giden yolun önü açılmıştır. Hukuk sistemi baştan sona pozitif hukukun gerekleriyle donatılmıştır. “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir, Fendir” felsefesiyle, devlet ve toplum yaşamına egemen olan kuralların akla ve bilime dayandırılması demek olan Lâiklik, bir hayat tarzı olarak benimsenmiştir.

Ben size hiçbir dogma, hiçbir nassı katı, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural olarak bırakmıyorum. Benim mânevî mirasım akıl ve ilimdir. Aklın ve ilmin rehberliğini kabûl edenler, mânevî mirasçılarım olurlar” sözüyle akıl ve bilim temeliyle kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni “fikri hür, irfânı hür, vicdanı hür” gençlere emanet etmiştir.

KARŞI İNKILÂP HAREKETİ VE TÜRK MİLLETİNİ ÇAĞDIŞINA SÜRÜKLEME ÇABALARI

Cumhuriyet Dönemi’yle beraber Atatürk, dinî otoriteyi, siyasî otoritenin egemenliği altına almaya çalışmamış, dinî otorite olmaktan çıkararak insanların vicdanına bırakmıştır. Yasal ve Anayasal düzenlemelerle halkın dinî duygularının istismar edilmesinin önüne geçilmiştir.

Türkiye’de çok partili döneme geçişle birlikte çok farklı siyasî düşünceler, belli bir program çerçevesinde siyasî parti örgütlenmeleri içinde temsil edilmeye başlanmıştır. Parti programlarıyla halkın karşısına çıkıp iktidar için oy isteyen siyasî partiler, zaman içinde kendi parti programlarında ve söylemlerinde dinî motiflerden faydalanmaya başlamışlardır. Halkın dinî duygu ve düşüncelerini istismar ederek siyasî çıkar sağlamaya çalışan politikacılar bu uğurda Atatürk döneminde alınan önlemleri, yasalara aykırı bir biçimde yaptıkları uygulamalarla etkisiz hâle getirmeye çalışmışlardır. Siyasî çıkar uğrunda, Cumhuriyet’in ilk döneminde kapatılan ve yer altına inen tarikatlar, bu konudaki yasalar hiçe sayılarak meşrû hale getirilmeye çalışılmış, hâttâ bu tarikat şeyhleriyle oy pazarlığına girişilmiştir.

Bu uğurda tarikat ileri gelenleri Meclis’e seçilmiş, hâttâ siyasetin üst kademelerine kadar yükselebilmiştir. Din, siyasete âlet edilirken, gerek devlet ve gerekse toplum hayatında dinî motifler ön plana çıkarılmıştır. Din istismarına çanak tutan, hâttâ bunu bizzat yapan siyasî partiler iktidara geldikleri dönemlerde, devlet kadrolarına kendi yandaşlarını yerleştirmek için ellerinden gelen bütün gayreti göstermişlerdir.

Aydın din adamı yetiştirmek amacıyla açılan İmam Hatip Okulları’nın niteliği değiştirilerek sayıları arttırılmış ve âdeta belli bir siyasî düşüncenin yeşerdiği alanlar hâline getirilmiştir. Buradan yetişen gençlerin, Eğitim Fakülteleri ile Siyasal Bilimler Fakülteleri’nin Kamu Yönetimi bölümü ve Hukuk Fakülteleri’ne girmeleri özendirilmiş ve geleceğin öğretmen, Kaymakam, Vâli, Hâkim ve Savcılarının kendi düşüncelerinden olmaları için gerekli altyapı hazırlanmıştır.

Tarikat örgütlenmesine büyük önem verilmiş, bizzat bâzı devlet görevlilerinin koruma ve gözetimi altında bütün ülke çapına yayılmıştır. Câmilerde, resmî ve denetim dışı Kur’ân Kursları’nda İmam Hatip Okulları’nda, dinî vakıf ve derneklerde, özel pansiyon ve yurtlarda, medrese adı verilen yasadışı, gizli eğitim kurumlarında, yurtiçi ve yurt dışında açılmış özel okullarda belli tarikatların ifâde ve öğretileri gencecik beyinlerimize belletilerek adeta militan yetiştirilmiş ve bu faâliyetler tabana yayılarak, devletin siyasetin ve toplumun dinselleştirilmesi çalışmalarında önemli mesafeler alınmıştır.

Kendi nesillerini yetiştirme doğrultusunda, “amaca giden her yol mübahtır” prensibinden hareketle, Cumhuriyet’e, lâik toplum yapısına, lâik ve demokratik sitemin kurucusu olan Atatürk ve onun mücadele arkadaşlarına, her türlü yalan ve iftira ile saldırmaktan kaçınmamış hâttâ bunu, mücadelelerinin en başta gelen gereği saymışlardır.

Türk toplumunu milletten ümmete, çağdaşlıktan çağ dışılığa, aydınlıktan karanlığa sürüklemek için büyük gayret sarf etmişler, insanların kafasına “din” adına, dinle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir yığın safsatayı sokmaya çalışmışlar ve bunda önemli başarılar elde etmişlerdir.

Meselâ Nakşibendîler’e göre kadın saptırıcıdır, erkeğe göre eksiktir, duygularının geçici isteklerinin esiridir, kadın eli sıkılmaz, kadınla konuşulmaz, kaçınılmaz bir durum sonucu konuşulursa onun yüzüne bakmakla doğru değildir, kötü eğilimlere yol açar. Kadınla karşılaşınca öne, yere bakmak gerekir. Yolda kadının önde erkeğin arkada yürümesi şeytana uymaktır. Kadın kesinlikle örtünmelidir. Gerekmedikçe dışarı çıkmamalıdır. Kadını kocası dövebilir, kadın yalnızca Kur’ân dinlemeyi ve okumayı öğrenmelidir. Kadının evinin dışında bir görevi ve işi olamaz.

Bir kızda, kadınlık belirtileri görülmeye başlayınca evlendirilmelidir. Evlendirilmezse bir takım sapmalara ana babaya karşı dik başlılık etmeye yol açar. Nakşî olmayana kız verilmez ve Nakşî olmayandan kız alınmaz. Zekât, sadaka ve kurban ancak Nakşibendîler için hizmet veren kişi ve kurumlara verilmelidir. Nakşibendiliğe aykırı davrananlar suçludur. Suçlular şeyhin emriyle başı kesilerek öldürülmelidir. Kan akmalıdır ki toprak suça tanıklık etsin. Radyo, telefon, televizyon ve sinemadan uzak durulmalıdır. Giyim kuşam şeklini şeyh belirler. Erkeklerin alta şalvar, üstte cübbe giymeleri ve sarık sarmaları zorunludur. Gömlek giyildiğinde yakasız gömlek tercih edilir ve beden hatlarını ortaya çıkarıp kadınlarda şehvet uyandırmamak için gömlek şalvarın içine sokulmaz. Kadını kendisiyle evlenmesi yasak olmayan bir kimse ile el sıkışırsa el zinası yapmış sayılır. Herhangi bir mekânda bir erkekle göz göze gelmek göz zinasıdır. Bir erkekle bir kadının konuşması dil zinasıdır. Erkek elinin değdiği iç çamaşırlarını giyen bir kadın zina yapmış sayılır. Bu nedenle giysilerin kadın elinden çıkması gereklidir.

Nakşibendîliğin bir kolu olup, daha sonra kendi mecrâsında gelişen bir diğer tarikat da Nur Tarikatı veya Nurcular’dır. Tarikat ismini Said-i Nursî’den alır (diğer ve esas ismi Said-i Kürdî’dir). Said-i Nursî tarafından kaleme alınan 130 civarında risâle, Nur öğretisinin temelini oluşturur. Yukarıda belirttiğimiz. Nakşibendîler’in benimsedikleri esasları aynen benimserler. Gizli olarak açtıkları medreselerde, Said-i Nursî’nin hemen tamamı dinle ilgisi olmayan, saçma sapan bilgileri talebelerine öğretirler.

Nurcular’a göre Said-i Nursî yüceltilmesi gereken, âdeta peygamberlerle eşdeğer bir kişiliktir. Said-i Nursî için kullanılan “Muhterem Üstâdım efendim hazretleri, bülbül-ü bağıstan-ı Kur’ân, eyyülhel üstâd-ül muhterem, üstâd-ı erkemin efendim hazretleri” hitâbı bunun örneğidir. Said-i Nursî risâlelerin bir güç tarafından kendisine yazdırıldığını yâni bir bakıma peygamber olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmektedir. “Artık senelerce ilim tahsili için koşup yorulmaya ve vilayet yollarında kırk sene seyahat etmeye ihtiyaç kalmadı. Aziz arkadaşımız gözünü aç, gerçeği bu yakın zamanda Risâle-i Nur’da bulacaksın, evet aziz üstadımız (bir sene risâleleri ve bu dersleri kabûl ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir) müjdesini ve tesellisini insanlığa vermek ancak size nasip olmuştur” gibi özlü sözlerle Nur Risâleleri’ni yüceltmektedir. Nur Risâleleri’nde pek çok konunun yanında “din kitapları asırlardır haber verdiği halde ilim adamlarının çözemedikleri bir gerçek vardır ki o da, 7 kat arştır. 7 kat arştan maksat, Dünya, Merih, Erendiz, Sekendiz, Uranüs, Neptün, Plüton gezegenleridir. Erendiz arş-ı âzamdır, dördüncü kat semâ olan Sekendiz, cennettir, Plüton’un uyduları olan sitreyi münteha, güneşin kürsî, arzı tilek ve çulpan ise cehennemdir” veya “3000 sene sonra, Türkiye’de yazlar soğuk kışlar ise sıcak olacaktır” gibi önemli(!), derin(!) bilimsel tesbitlerde bulunulmaktadır.

Said-i Nursî’ye göre “Nur Risâleleri’ni okuyan kişi, okuduğundan hiçbir şey anlamasa da, bu risâlelerin şahs-ı mânevîsi sâyesinde âlim olmuş sayılır”. 21’nci yüzyılın eşiğinde insanlarımız böyle saçma sapan öğretilerle akıl ve bilim ekseninden uzaklaştırılmaya ve Ortaçağ Avrupası’ndaki karanlığa mahkûm edilmeye çalışılmaktadır.

SONUÇ

Atatürk’ün açmış olduğu Aydınlanma Çağı’nda Türk Milleti önemli mesafeler kat etmiştir. Aklı ve ilmi temel alan bir nesil yetiştirilmiştir. Bu nesil, 21’nci Yüzyıl Türkiye’sinin mimarı olacak bir nesildir.

Ancak, Türkiye’de bunun yanında bilerek veya bilmeyerek çok büyük bir hata yapılmıştır. Bu hata çağdaş bir neslin karşısında değişik kurum ve kuruluşlarda yetiştirilen bağnaz bir nesil çıkarmak olmuştur. Bu iki nesil, birbirinin tez ve antitezidir.

Bu iki neslin uzlaşması imkânsızdır. Cumhuriyet Türkiye’sinde demokrasinin ve çağdaş devletin imkânlarından ve ortamından yararlanarak yetiştirilen, kul ve mürit özelliklerine sâhip nesil, mutlaka ve mutlaka gün gelecek kendi inandırıldıkları rejimi oluşturmak için çağdaş kadrolarla açık bir çatışma içine girecektir. Bu çatışmayı inançlarının bir gereği saymaktadırlar. Devlet, kendini yıkabilecek potansiyel tehlikeyi kendi eliyle oluşturmuştur. Bu kesimin en büyük ve en etkili silâhı din istismarıdır. Din istismarı ile büyük kitlelerin harekete geçirilebilmesi, yaşanan örneklerden de görüldüğü üzere mümkündür. Bu tehlikenin görülememesi veya savsaklanmasının en önemli sebebi, olayın bir inanç mes’elesi olarak değerlendirilmesidir. Hâttâ bu doğrultuda demokratik ve çağdaş bâzı aydın ve devlet adamları bu kesimle uzlaşma arayışı içine girmişlerdir.

Ancak, unutulmaması gereken bir şey vardır. Demokratik ve çağdaş nitelikli insan tartışabilir, görüşlerinde düzeltme yapabilir, uzlaşma uğrunda bâzı tâvizlerde bulunabilir. Dogmatik nitelikli insan ise asla uzlaşamaz. Uzlaşmaması inandığı dogmaların kaçınılmaz sonucudur. Uzlaşma bir takım tâvizleri gerektirir. Oysa bu tipte bir kişi tâviz verdiği anda, inançlarının gereklerine aykırı hareket ettiğine inanır. Günahkâr hâttâ kâfir olduğuna inanır. Bu sebeple uzlaşmaya çalışan çağdaş aydın sâdece karşı tarafa tâviz verir ve kendi kendini aldatır.

Türk insanını ve Türk toplumunu bu inanç cellâtlarının elinden kurtarmanın en etkili yolu gerekli toplumsal ve siyasal iradeyi gösterip onların yöntem ve teknikleriyle en iyi mücadele yöntemini, yâni hukuku kullanmak ve insanlarımızın inançlarına konan ipoteği kaldırmaktır. Onları çağdışı eğitim ve öğretim olanaklarından yoksun bırakmak, çağdaş eğitim kurumlarında düşünen, sorgulayan, aklını kullanma becerisiyle âzamî donatılmış nesiller yetiştirmektir.

Türk insanının kendi geleceğine yönelik önünde iki tercihi vardır:

-Çağdışı dogmalara mahkûm, ümmetçilik esasına dayalı, şeyhinin söylediklerine koşulsuz itaât eden, kul ve mürit olmayı erdem sayan, bir kişinin veya grubun güdümünde yönetilen çağdışı bir toplum mu olacaktır?

-Yoksa Atatürkçü Düşünce Sistemi’ni, çağdaş ve evrensel değerleri benimsemiş, Atatürk Milliyetçiliği’ne bağlı, aklı ve bilimi temel hareket noktası alan, lâik ve demokratik bir toplum mu olacaktır? Türk insanının engin sağduyusuyla gerçek yolu yâni Atatürk’ün gösterdiği akıl ve bilim yolunu seçeceğine inancımız tamdır!

***

Sevgili Mekâncılar,

Yukarıdaki metin bana âit değil ama çok net olarak olup bitenleri özetliyor. Sâhibini bulamadım, posta kutuma düşmüş… Bulursanız ne olur bana bildirin.

Ben de paylaştım sizlerle… Hz. Muhammed, Buda gibi büyük Homo mysticus’ların açtıkları ruhânî yolun kısacık zamanda ölümcül ve kötücül memetik mutasyonlara uğramalarının tipik numûneleridir anlatılanlar.

Bu yazımı biraz kara mizah katarak nihâyetlendireceğim:

2005’te Hristiyanlar’ın web sitesi “Ship of Fools”, bir yarışmayla en komik dinî fırkayı seçti:

Köprüden geçmekte olan yobaz, bir adamın intihar etmek üzere olduğunu görür. Koşarak yanına gelir ve “Dur, sakın yapma” der. Adam “neden” deyince yobaz, “yaşamak için birçok sebep var” karşılığını verir ve aralarında şu konuşma geçer:

— Dindar mısın?

— Evet.

— Ben de… Hristiyan mısın Budist mi?

— Hristiyan.

— Ben de… Katolik mi yoksa Protestan mısın?

— Protestan.

— Ben de… Episkopal mi yoksa Baptist misin?

— Baptist.

— Ooo, ben de… Tanrının Baptist Kilisesi’nin mi, yoksa İsa’nın Baptist Kilisesi’nin mi üyesisin?

— Tanrı’nın Baptist Kilisesi’nin.

— Ben de… Tanrı’nın Reformcu Baptist Kilisesi mi, Tanrı’nın Orijinal Baptist Kilisesi mi?

— Tanrı’nın Reformcu Baptist Kilisesi.

— Ben de… 1879 tarihli mi, yoksa 1915 tarihli reformdan yanasın?

— 1915.

Yobaz, “Vay kâfir vay” diyerek adamı köprüden aşağı iter!

Allah yardımcımız olsun.

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 13 Ocak 2010 Çarşamba

6 Yorum

[...] adresindeki sohbetime ve biraz daha zaman ayırıp http://www.keremdoksat.com/2010/01/13/hristiyan-ve-islam-dininde-mezhepler-tarikatlar/ makaleme bir [...]

Betül ÂşıkTemmuz 12th, 2011 21:09

Meselâ Nakşibendîler’e göre kadın saptırıcıdır, erkeğe göre eksiktir, duygularının geçici isteklerinin esiridir, kadın eli sıkılmaz, kadınla konuşulmaz, kaçınılmaz bir durum sonucu konuşulursa onun yüzüne bakmakla doğru değildir, kötü eğilimlere yol açar. Kadınla karşılaşınca öne, yere bakmak gerekir. Yolda kadının önde erkeğin arkada yürümesi şeytana uymaktır. Kadın kesinlikle örtünmelidir. Gerekmedikçe dışarı çıkmamalıdır. Kadını kocası dövebilir, kadın yalnızca Kur’ân dinlemeyi ve okumayı öğrenmelidir. Kadının evinin dışında bir görevi ve işi olamaz.

Şoke oldum Kerem Bey… Yok böyle bir şey :) Nereden buldunuz ki bu garip bilgileri.

MKD: Efendim, ard arda üç gece rûyama giren nûr yüzlü, ak sakallı ihtiyar bir hakîm kişi bana bu gizli ilmi tevdî ve teyit ettirdi ;-) .

Betül ÂşıkTemmuz 13th, 2011 14:46

Hâlden hâllere geçip, nûrlarda kaybolasınız, bu Şeytâni rûyayı hayra yorup tütsüler yakmalısınız :)

MKD: Ham bara hum bara kum bara hum. :D

Betül ÂşıkTemmuz 14th, 2011 08:30

:P

MustafaAralık 11th, 2011 11:57

İzin verirseniz ufak tefek rötuşlar yaparak KKTC’de yayınlatırım.

MKD: Rötuş kabûl etmiyorum.

Yorum Yapın

Mesajınız