Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 1169 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

UĞUR ALKAN’DAN: DÖVÜŞ SPORLARI ve EFSÂNELEŞMİŞ İSİMLER

Ocak ayının başında Türkiye’yi ziyarete geldik. Bu vesileyle çocukluk, askerlik ve lise arkadaşlarımla görüşme fırsatını buldum. Lise arkadaşlarımla toplanarak anılarımızı yâd ettik. Ev sâhibi arkadaş yıllığı getirdi, ben de sayfaları çevirmeye başladım. Sıra arkadaşım benim hakkımda Uzakdoğu dövüş sporlarına ilgisiyle tanınır diye giriş cümlesi yazmış. Lise yıllarında Ahmet Okumuş Spor Salonu’nda, Kung Fu Toa adında İran’da geliştirilmiş bir sistemin spor eğitimine devam ediyordum. Ama ilk kez ilkokul yıllarındayken Namık Ekin spor salonuna çocuklar için karate branşına kayıt yaptırmıştım. Evimize yakın olmasına rağmen ilk başlarda spor salonuna annem getiriyordu. O zamanlarda Bruce Lee filmleri furyası vardı. Doğrusu, Bruce Lee genç yaşta öldüğü için çok fazla film yapamadı. Örneğin, Game of Death filmini tamamlayamadan ölmüştü. Sınıfta hepimiz birbirimize filmlerinde gördüklerimizi anlatırdık. Nedense s harfi yerine ş harfini kullanarak adını hep Buruşli diye telâffuz ederdik. Her ne kadar film oyuncusu da olsa, gerçek hayatında ileri düzeyde bir Uzakdoğu dövüş sporcusuydu. Jeet Kune Do adında kurduğu sistem klâsik tarzdaki Uzakdoğu dövüş anlayışına yepyeni bir tarz sundu. Uzakdoğu döğüş sporları hakkında halk içinde bâzı yanlış bilgiler vardır. Örneğin, siyah kuşağı olan birinin o branşta her şeyi tamamladığı sanılır. Doğrusu, siyah kuşağı alan kişi artık ciddi olarak örneğin Karate’ye veya Judo’ya başlamış olur. Artık çok daha zor teknikleri öğrenme aşamasına gelmiş demektir.

Brezilya’da yapılan Vale Tudo müsabakalarından esinlenerek 1993 yılında Denver, Colorado’da ilk kez Ultimate Fighting Championship (UFC) düzenlendi. Kısa zamanda dünyanın en popüler döğüş müsabakası oldu. İlk senelerde hemen hemen herşey serbestti. Eldiven kullanmadan yapılan ve buradaki tabiriyle “bare nuckle” dövüşlerdi. Kafa atmak dahi serbestti. Daha sonradan yapılan düzenlemelerle yasaklar çoğaldı. İşin akıl almaz tarafı, ilk bir kaç sene düzenlenen turnuvalarda her şey bir gecede sonuçlanıyordu. Yâni çeyrek final, yarı final ve final maçı aynı gece bitiriliyordu. Bu şekilde final maçına çıkan iki dövüşçüde, bir gece içinde toplam üç kez maç yapıyordu. Şansına daha kolay rakipler çıkan sporcu daha canlı final maçına çıkarken, yarı finaldeki adamı pes ettirene veya nakavt edene kadar canı çıkan sporcu çok daha bitkin finale çıkıyordu. UFC’ye Boks, Güreş, Karate, Kung fu, Judo dâhil birçok dalı temsil eden sporcular katılıyordu. İlk iki UFC müsabakasını Royce Gracie adındaki Brezilyalı sporcu hiç yumruk almadan kazandı. Brazilian Jiu Jitsu adındaki karma bir döğüş sisteminin efsânevî ismi olmuştu Royce Gracie. Karşısına çıkanlar çok hafif geldi ona çünkü minder dövüşünü ya hiç bilmeyen ya da Gracie kadar uzman olmayan sporculardı. Bir diğer enteresan şey de, ilk başlarda sıklet ayrımı da yoktu. Royce Gracie kendinden çok daha iri rakiplerini pes ettirmişti. Rakiplerini yere yatırdığı zaman değişik tekniklerle pes ettirmeye çalışırdı. Müsabakayı sunan ünlü sporcu ve aktör Jim Brown güzel bir yorum yapmıştı. Royce Gracie yere yatırdığı kişiye yumruk atma imkânı olsa bile daha az hasar veren pes ettirme tekniklerini tercih ederdi. Yâni gerekmedikçe hırsla, nefretle can yakmanın spor müsabakasında yeri yoktur. Bu profesyonel ve sportmence bir davranıştır.

UFC bir gerçeği meydana çıkardı ki, minder dövüşü bilmeyen sporcunun UFC’yi kazanma şansı pek mümkün değildir. Örneğin bir böksörle güreşçi maça başlar başlamaz güreşçi hemen onu yere vururdu. Ondan sonrası artık güreşçinin dünyasıdır zâten. Boksör minderde pes etmek zorunda kalır. UFC ile ortaya çıkan bir başka gerçek de, minderde pes ettirme tekniklerini iyi bilen sporcular güçlü yumruk atan sporculardan daha tehlikelidirler. Chokehold, joint lock ve compression lock gibi gruplara ayrılan teknikler başarıyla uygulanınca karşısındaki Mike Tyson da olsa pes etmekten başka birşey elinden gelemez. Bu arada birşeyi açıklığa kavuşturmak isterim. Boksörler ayaktayken belki de en tehlikeli dövüşçülerdir diyebiliriz. Eğer Güreşçi, Judocu yere çalmadan Boksör iyi yumruk atabilirse, büyük ihtimâlle karşısındaki için film orada kopar zâten. O senelerde böksörlerin ender de olsa kazandığı maçlar olmuştu.

Seneler içinde UFC büyük bir evrim geçirdi. Artık katılan sporcular tek bir dalın temsilcisi değiller. Anladılar ki bu tür turnuvada kazanmanın tek yolu işe yarayan her metodu öğrenmekten geçer. Tabii yine de ayakta dövüşmeyi yeğleyen veya yerde mücadeleyi tercih eden sporcular var ama hepsi de maçtan önce hem minder hem ayakta dövüşü içeren çok kapsamlı idman programından geçiyorlar. Öyle ki, bir zamanların efsânesi Royce Gracie 2006 yılında bir dönüş yapmak isteyince devrin çok değiştiğini acı bir biçimde öğrendi. Bir zamanlar hiç yumruk almadan kendinden çok daha ağır rakiplerini rahatça yenen Gracie’yi, 13 sene sonra kendi kilosundaki Matt Hughs kolaylıkla yendi. Tabii 39 yaşındaki Gracie belki eskisi kadar hızlı değildi ama ondan daha önemlisi, dövüş sporlarındaki yeni karma sistemin genç sporcular tarafından başarıyla uygulanmasıydı.

Bütün bu gelişmelere rağmen Boks özellikle Batı dünyasında popülaritesini korumakta. Türk Boksör denince ilk önce Cemal Kamacı’yı biraz anlatmak gerekir. Trabzon’un Maçka ilçesinde doğan Cemal Kamacı 1967 yılında profesyonel Boksör oldu. 1973 yılında Roger Zami’yi yenerek Avrupa Şampiyonu olan ilk Türk Boksör oldu. Bu çok büyük bir başarıdır zira o dönemlerde bugünkü imkânlara sâhip değillerdi. Eskilerden bir diğer başarılı böksörümüz Kadir Yüceler’di. Fındıkzâde’de Kadir Yüceler Boks ve Spor Salonu adında yeri vardı. Gerçekten de çok beyefendi ve aynı zamanda milliyetçi bir insandı. 2001 yılında Türkiye’yi ziyarete geldiğimde görmek istedim kendisini ama maâlesef spor salonunu kapatmıştı.

Profesyonel Boks’ta nâmağlûp emekliye ayrılan tek ağır sıklet Rocky Marciano’dur. Çok dayanıklı bir boksördü. Hernekadar nâmağlûp olarak emekli olsa da, otoritelerce gelmiş geçmiş en büyük boksör olarak kabûl edilmedi. Kariyerinde efsanevî boksör Joe Louis’i bile çok kötü dövmüş bir boksördür. Fakat herkes biliyor ki, o maçta gerçek Joe Louis’i değil, büyük maddî sıkıntıları olduğu için dövüşmek zorunda kalan yaşı geçmiş bir boksörü dövmüştü.

Bir zamanların Boks teması içeren çok popüler Rocky filmleri aslında 1956’da yapılan Somebody Up There Likes Me filminden esinlenmişti. 1956’da yapılan filmin konusu gerçek orta sıklet Boksör Rocky Graziona’nın hayatına dayanmıştı. Filmde başrolü James Dean oynayacaktı ama âni ölümü Paul Newman’ı başrole taşıdı ve daha sonra da Hollywood yıldızı oldu.

Boks için sweet science diyen ve çok sevilen bir diğer efsânevî isim Muhammed Ali’dir. Boks hayatındaki başarıların yanısıra ırkçılığa karşı olan ve insanları uzlaştırıcı bir duruşu vardır. İslâm dininin doğru anlaşılması içinde güzel konuşmalar yapmıştır. Çok zeki ve karizmatik bir insan olarak bilinir. Barbara Walters bir röportajında “ringin dışında hiç kimseye vurdun mu” diye sordu. O da “hayır” diye cevapladı. “Peki, ringin dışında dövüşten korkar mıydın” diye sorunca Muhammed Ali şöyle cevapladı: “Öyle bir durumda çok sinirli olursun ve sâdece dövüşürsün. Korkmaya zamanın da olmaz. Ringin dışında kavga etmek zorunda kalsam korkmazdım. Kendi hayatımı veya bir yakınımın hayatını müdafaa etmek gibi anlam içermediği sürece kimseye vurmam”. 1970’li yıllardaki en ezelî rakiplerinden George Foreman’a bir televizyon programında “sizce gelmiş geçmiş en iyi boksör kimdir” diye sorulunca Joe Louis diye cevapladı. Sonra da “ben Muhammed Ali için en iyi Boksör demem çünkü Boks onu tanımlamak için çok küçük kalır. Bence Muhammed Ali dünyanın en iyi insanıdır” dedi. Üniversite yıllarında iletişim bölümündeyken onun hayatıyla ilgili detaylı bir prezantasyon vermiştim. Profesör John Lehman özellikle son cümlelerimi çok beğenmişti. Şu şekilde Türkçe’ye çevirebilirim: “Boks’taki yeteneğiyle dünya çapında hayran olunan Amerikalı sporcu oldu. Güzel kişiliğiyle African-American’lar için örnek insan oldu. İsmine yakışan davranışlarıyla da dünyadaki Müslümanları onurlandırdı”.

Bu sporlarla olan tecrübelerim hayatıma olumlu yansıdı. Spor salonlarında güzel arkadaşlıklar da kurulabilir. Seneler içinde tecrübelerimide kullanarak kendi idman programımı geliştirdim. Maâlesef boğazıma olan düşkünlüğümden fazla kilolarım var ama spor sâyesinde bunu kontrol altında tutmaya çalışıyorum.

Uğur Alkan – USA – Ocak 2010

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word