Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 1456 defa okundu.
Bu yazi bugun 1 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

YILDIZ CIBIROĞLU’DAN: NEVİN İŞLEK’İN RESMİ

Resimler için bakınız: http://www.kedigen.com/sergiler.php?id=403.

Nevin İşlek’in 26 Aralık’ta başlayan sergisi Bindallı San’at Galerisi’nde açıldı ve -13 Ocak’ta bitti. Öyle bir yürek ışıltısı ve sıcaklığı, bir ipek yumuşaklığı var ki bu resimlerde, görülmeyi şart kılıyor. Fakat bir yandan da demir gibi dayanıklı bir direnme gücü! Kendi iradesiyle var olma kararlılığı, müthiş bir özgüven, güçlü bir kişilik resimlerinde kendini hissettiriyor.

O kendisi olabilmeyi başarmış bir san’atçı. İçinden çıkardığı duygular, sezişler, imgeler zengin, bunlarla oluşturduğu dil ve biçem özgün. Naif değil, Bedri Rahmi’den ders almış. Resim eğitimi aldığı hâlde çocukluğundaki saflığı, bulabilmiş. Çocuk resmi tarzındaki resimlere rahatlıkla geçişi şaşırtıcı. Çünkü hem resim eğitimi alıp hem de ‘yetişkinlik ötesi’ne geçebilmek, saflığa ulaşabilmek kolay değil.  Nevin İşlek saflık, özgünlük ve kendisi olabilmeyle birlikte anılmayı hak etmiş bir san’atçı. Kendi toprağına, kendi iklim ve coğrafya şartlarına göre bir kavun, bir yerli kaysı nasıl kokarsa, tadı nasılsa ve neye benzerse Nevin İşlek’in resimleri de öyle!

Nevin İşlek’in resimleri ‘iki boyut’la ‘üç boyut’ arasında. Bu onun biçemine çok uygun. Çünkü resimlerinde hem göstergeler kullanıyor, hem de peyzaja ya da portreye yaklaşıyor; bunları gerçek bir yaratıcılıkla ve duyarlılıkla bir arada kullanırken biçemi de ortaya çıkıyor. Nevin İşlek’in en önemli özelliği çağına, içinde yaşadığı dünyanın psikososyal olgularına açık olması, içine alıyor onları, sindiriyor ve tuvalinde yansıtıyor.

Portrelerinde genellikle tuvale taşıdığı kendisi! Başının üzerindeki hâle içinde bir kedi portresi ona eşlik ediyor. Hristiyanlık’ta azizlerin başını çevreleyen hâle, kedi ve Nevin İşlek’in portresi birbiriyle bir bütündür. Nevin İşlek’in bu portrelerdeki yüz ifâdesine, gözlerine dikkat edelim; o, bir kedi bakışıyla ve dikkatiyle bakmaktadır: Eskilerin deyişiyle “teyakkuz hâlinde”, yâni hep uyanık! Yaşadığımız dünya bugün tam da bunu gerektirmiyor mu? Dimdik bakabilen cesur bakışlara sâhip olarak dünyayı seyretmek, güçlüyle de göz göze gelme cesaretini göstermek, tehditlere pabuç bırakmayacağını en başta bakışlarıyla ifâde etmek! İşte kedi bakışı budur. Kedi en küçük tehdit veya sevgi işaretine duyarlıdır, bakışlarıyla onları emer ve tepki verir. Bu derin bakış sanki içimizi okumaktadır, dünyayı, hükmedenleri okumaktadır. Nevin’in portrelerinde ağız bir söz söyleyecek / söylüyor gibidir. Ama sözcüklerin sesini duymayız. Kedi miyavlar ama ne dediğini tam anlayamayız. Kedi bunu biliyor olmalı ki gözleriyle daha çok konuşur. Nevin de öyle! Portrelerinde kedi bakışlı gözleriyle konuşur: Soru sorar, hipnotize eder, beni gör, senin içini gördüğümü gör, der. Nevin portrelerinde konuşamayan bütün canlılar ve bütün varlıklar adına böyle bakmaktadır belki de. Konuşamayan bütün varlıkların hakkını korumak adına!

Kediler, boy posça pek küçücükler, ama bizim irademize boyun eğmeyen özgül bir yanları var ve onu hep koruyorlar. Kediler belki de bu nedenle onun resimlerinde ermişliği hak ediyorlar. Kedi kendisiyle “sâhibi” arasında mesafe koyuyor, onunla özdeşleşmiyor. Nevin İşlek’in kedisi bile Nevin’e benzemiyor. Acaba ressam karakterinin en özgül yanının (ruhunun, özünün) başının üzerindeki kedi olduğunu mu söylüyor bize? Kendisine sordum: Dedi ki: “ Van Gogh şöyle yazmış: ‘İşte böyle, gerçek olan şu ki, yalnızca resimlerimizi konuşturabiliriz”.

Nevin İşlek’in iç ve dış siyasetin sonucunda oluşan psikososyal olgulara duyarlı olduğunu gösteren bir resmini çözümlemek onu daha iyi anlamamızı sağlayabilir: Türkiye ve kurumları, devleti, Türkler, Türkçe aşağılanırken (hiç kimse bu olguları yok sayamaz, tarih de bunu böyle yazacaktır), halkta bir tedirginlik, bir kederli hava, bir özgüven kaybı, moral çöküntüsü, geleceğe kuşkuyla bakış, belirsizlik gibi duygular (azalan çoğalan ölçülerde) yaşanmaktadır. (1) Bu psikososyal olgular ve olumsuz sonuçları Nevin İşlek’in bir resmine yansımış. Resimde büyülü bir İstanbul gecesinin atmosferi var. Fakat bir çocuğun saflığıyla, bir kedinin dünyaya dikkatli ve onu sorgulayan bakışıyla yansımış olması dikkat çekici! Böylece resme çocukluğun büyüleyici bakışıyla birlikte gerçeğin yalın ifâdesi de taşınmış.

Gülsen’lerin taraçasında 2004’e giriş: 2004 yılına girilirken Gülsen ve Engin’in Galata Kulesi’nin dibindeki evinde bir yılbaşı eğlencesi yapılıyor. San’atçılar, aydınlar bir aradalar. Fakat konuklardan biri (Nevin İşlek) soğuk moğuk demeden kendini taraçaya atıyor. Gelecek günlere baktığında kaygı duyan, tedirgin olan yüreğini yatıştıramadığı için. Resimde Galata Kulesi ile iç içe geçmiş bir tarihsel Türklük olgusu var: Kulenin bedenindeki üst pencerede Fatih’in gölge hâlindeki profili dikkatle bakınca görülüyor. Kulenin içinde Fatih’in gölgesi dolaşıyor, ama üzgün olmalı. Çünkü kulenin dibinden o pencereye uzanan gülü kurumuş. (Fatih’in kokladığı gül! Bunun anlamına aşağıda değineceğim. Afyon Kocatepe’deki beynimize kazılmış imgesinde ise Mustafa Kemâl yoğun gölgeli yüzüyle kederi çağrıştırıyor. Evliya Çelebi’nin kedisi ise (hani kışın Erzurum’da bir duvardan karşı duvara atlarken buz tutan ve havada asılı kalan kedi) elektrikli havanın, gerilimin bir göstergesi!

Bu resimde soğuk, ürpertici, gergin bir hava var. Ancak resmin ortasında, figürün üzerindeki canlı taze bir tondaki kırmızı giysi adeta kırmızı renkli trafik işaretini, hani o daire içindeki çarpının formatını andırıyor. Daire tamamlanmamış olsa bile biz zihnimizde tamamlayabiliyoruz. Sanki tehditlere “Dur, geçit yok!” der gibi. Giysinin ressamın bedeninde olması, kolların daireyi yaparcasına açılması kendi bedenini ve tinini apaçık (aynı zamanda hedef tahtası gibi) ortaya serdiğini gösteriyor. Nevin’in ruhu teslim olmaya razı değil. Yere düşürülmek istenen değerler korunmalı. Kocaman gözleriyle ileride bir noktaya dikmiş gözünü, keskin görüşlülükle uzağa bakıyor, geleceği okuyan bir bilge, bir ermiş! Maddî hiçbir şeyi yok! Silâhı yok! Ama onun solunda kedisi, önündeki masanın üzerinde ise gülü var. Onlar mânevî değerleri temsil ediyor. Gül kokusu olan bir şey. Bu coğrafyanın, toprağın, kültürün, kendimizi rahatça var edebilmemizin kıvancı o gül ve kokusu, bizim özgül yanımız. O gül Fatih’in bize bıraktığı miras,  dirimselliğimiz! Başı hâleli kedi burada da Nevin İşlek’in bağımsız aklının, özgür iradesinin ifadesi. Kedi yine küçük ama cesur ve dimdik bakan bakışlarla süzüyor resme bakanı, meydan okuyor; ‘kedi’den ders alın, dercesine! Kulenin tepesinde akıl ve bilimin üstünlüğünü, bağımsızlığı, özgürlüğü içselleştirmemizi isteyen Mustafa Kemâl imgesi. Toplumun duygularına tercüman olan ressamın sığınağı olan imgeler bunlar. Ressam halkın gelecek kaygısını ise Evliyâ’nın boşlukta kalmış, gecenin karanlığıyla kuşatıldığı ve ayağı yere basmadığı için belirsizlik içinde, kanı donmuş, donup kalmış kedisi üzerinden anlatıyor. Kedi elektrikli bir gerilim içinde, toplumun yaşadığı paranoid ruh hâlini çok iyi temsil ediyor.

Fatih’in gül koklaması üzerinde durmaya değer. Fakat Osmanlı padişahlarının Fatih’ten önce ve sonra çiçek koklayan resimleri var. Asya’da Uygur prenslerinin de gül koklarken yapılmış resimleri vardır. Türkler’in çiçek sevgisinden söz eden araştırmaların sayısı az değil. Çiçek her toplumda sevilir. Ama İstanbul’u alan bir Fatih’in çiçek koklarken resmini yaptırması ilginç. O ne demek istemişti? Uygur prensleri neden çiçek koklarken resimlerini yaptırdılar. Ressam Nevin İşlek bu temayı neden resmine taşıdı? Avrupalı krallar içinde çiçek koklayan kral resmi aradım, ulaşamadım. Batı’nın kültürel geleneğinde kralın çiçek koklaması bir zaaf mı sayılıyordu? Belirsizlikten kaygı duyulan böyle bir dönem Avrupa’da yaşansaydı, bir Batılı ressam, gül koklayan kralını hatırlar ve onun gülünün kuruduğunu bir tehlike işareti olarak aklından geçirir miydi? Sanmıyorum. Çünkü gül koklayan kral imgesi Batı’da yok! İşte bu farklılıklar özgünlüğümüz ve bu resimde sezilmişler.

Doğu’da böyle eski bir gelenek var: Mezopotamya’da genç tanrı Marduk hasmıyla savaşmaya giderken eline güzel kokulu bir bitki alır ve yüzünü kırmızıya boyar. Kramer ve Maier’in yazdığı kitapta şöyle deniyor: “Marduk, yüzünü hayat-taşıyan kırmızıyla boyayıp, yanına güzel kokulu bir bitki alarak Tiamat ile savaşa hazırlanır.” (Samuel Noah KramerJohn Maier, Sümerler’in Kurnaz Tanrısı Enki, Çeviren: Hamide Koyukan, Kabalcı, 2000, s. 290). Marduk bunu tılsım için yapmıştı. Kokulu çiçek savaşın sıkıntılarından kurtulmayı, refah ve özgür olmayı, bunun için de savaştan başarıyla çıkmayı simgeliyordu. Kırmızı renk Çatalhöyük’ten ve eskiçağların başka mezar buluntularından bildiğimiz gibi yeniden yaşam bulmayı, dirimselliği sağlamak için kullanılıyor, kafatasları kırmızıya boyanıyordu. (2) Nevin İşlek’in içgüdüyle kullandığı kırmızı da canlı kalmayı, yok olmamayı ifâde etmektedir.

Bir toplumsal travma yaşanmasa bu imgeler ressamın bilinçaltından çıkmayacaktı. Toplumsal travmayı bu resimde hangi imge temsil ediyor? (3) Ressamın önünde uzanan uzun ve beton renkli masa! Dikkatle baktığımızda onun cami bahçelerindeki musalla taşına ne çok benzediğini görebiliriz. Resimde ürkünç olan atmosfere bu masanın katkısı var. Bana Türkiye’yi de çağrıştırdı. Üzerinde ona inat büyüyen umut gülü, küllerinden doğan ateş kuşunu çağrıştırıyor. Resimdeki sır dolu, ürkütücü, şaşırtıcı, tuhaf, yüreklendirici hava bu imgelerle, onların ele alınış tarzlarıyla ve içtenlikle sağlanıyor.

Galata Kulesi hacimli yapılmış, buna karşılık ev daha çok iki boyutlu. Sanki Batı düşüncesiyle Doğu düşüncesinin sentezi sayabileceğim kültürümüzün göstergesi bunlar. Resimde Galata Kulesi dünyanın merkezindeki bir dünya direğini imliyor: Doğu ile Batı’yı, iki kıtayı birleştiren İstanbul’un kulesi o. İstanbul Türkiye’de her yeniliğin ilk görüldüğü yer. San’atın, çağdaş düşüncenin, bilimin merkezi (İstanbul sevgili dostlarımız Gülsen ve Engin’in eviyle temsil ediliyor burada). Ama bir yandan da kayıtsızlık, bencillik, topluma duyarsızlık da İstanbul’da…

Kulenin dik görüntüsüne karşın diyagonal çizgiler resmi başka boyutlara taşıyor. Biri çatının kulenin gövdesiyle bitiştiği yerde kedinin hareketiyle tamamlanan soldan sağa (ve yukarı doğru) bir diyagonal oluşturuyor ve kulenin üst kısmında mahyayı hatırlatırcasına görünen yazı da ona paralel diyagonali oluşturuyor. Onlara ters yöndeki diğerleri ise taraçanın bir kenarında uzanan kırmızı kiremitli uzun çatının ve taraçanın karşı kenarında çatıya paralel konumlanmış ahşap kafesin (bunlar renk ve doku olarak birbirine uyumludur) yaptığı diyagonallerdir. Böylece resimde hem çeşitlilik, farklı boyutlar uyum içinde var olmakta, hem de denge sağlanmaktadır.

Ressam burada fırtınalı denizde gemisini karaya sâlimen çıkarmak isteyen bir kaptan gibidir. Üzerindeki giysi tehlike (dur, gitme)  işareti aynı zamanda dümen, onun (resminde) yönetimi elinde tuttuğunu göstermektedir. Kulenin tepesindeki direği gemi direği / bayrak direği olarak okuyabiliriz. Osmanlı ile Türkiye Cumhuriyeti arasında bir bütünlük kurulmakta, kurumuş gül ağacı (soyağacı) aynı zamanda Osmanlı hânedanına işaret etmektedir. O bizim tarihimizdir, inkâr edilemez, içinden çıktığımız geçmişimizdir. Ressam hepsine sâhip çıkıyor. Farkında olmadan kendi gövdesiyle oluşturduğu “Dur” işaretini, yine farkında olmadan Mustafa Kemâl’in yer aldığı büyük altın daireye (azizlik hâlesine) taşımakta, orada da bir çarpı formatı oluşmaktadır. (4) Küçük kedi, ressam ve Mustafa Kemâl (en küçükten başlayarak, ressama ve büyük önder simgesine -âdeta pusula- doğru) üç daireyle birbirine bağlanmıştır. Kedinin burada da ortaya çıkmasının hareket noktası, onun etrafı iyi gözlemleyen; yaşadığı yere bağlı ve duyarlı olan, dimdik gözlerinin içine bakma, sorgulama, teslim olmama cesaretini sonuna kadar gösteren niteliklere sâhip olmasıdır.

Bu resim güçlü bir kaygılı ruhu ve çözümün işaretlerini de (Mustafa Kemâl’in bağımsızlık ve akıl – bilim düşüncesinin bizi zafere götürdüğünü anımsatarak) ortaya koymaktadır. Fakat ressam bütün bunları yüreğiyle ortaya koyarken, sımsıcak ve estetik açıdan büyüleyici güzellikte bize âit olan bir İstanbul resmini de ortaya çıkarmıştır.

Dipnotlar:

1) Bu yazıyı yazdığım 17 Ocak Pazar günü Cumhuriyet gazetesinde iki haber: Bilgi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Halil Nalçaoğlu’nun yönetiminde İpsos KMG şirketinin 34 ilde on altı bin kişiyi kapsayan kamuoyu araştırmasına göre halkın gerçek gündemine gelecek kaygısı oturmuş. Aynı gazetede Leylâ Tavşanoğlu’nun sorularını yanıtlayan eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “zihinler çok karışık. İnsanlar huzursuz, kaygılı, şüpheli, ortam çok gergin” diyor. Yazının sonuna doğru şu cümleyi kullanmış: “Çok zor zamanlar gördük. Ama şüphenin, korkunun, kaygının bu kadar yaygın olduğunu hiçbir dönem görmedim”. Aynı gün Cem TV kanalında psikiyatr Prof. Dr. Kerem Doksat “bugün Türk halkında paranoid ruh hâlinin görüldüğünü” belirtti ve bilimsel bağlamda sebeplerini anlattı.

2) Birçok san’atçı daima öngördüğünün ötesinde imgeler gösterir bize. Onlar bilinçdışından gelir. Kendisi de farkında değildir. Örneğin Nevin İşlekEvliya Çelebi’nin kedisini boşluğu doldurmak üzere koydum” demişti. Oysa o kedi bilinçdışının bulup çıkardığı bir imge ve onun yukarda saydığım gibi toplumsal kaygılarını çok iyi anlatıyor.

3) Psikiyatr Kerem Doksat 17.1.2010, Pazar günü bir TV kanalında yaptığı konuşmada kişiyi ya da toplumu paranoid ruh hâline getiren sebeplerin temel ihtiyaçlardan kaynaklandığını belirtti. “Temel ihtiyaçlar insan, hayvan ve muhtemelen bitkiler için de aynıdır: Bilimde 1)Temel güvenlik ihtiyacı, 2)Sevme ve sevilme ihtiyacı, 3)Âidiyet / mensubiyet ihtiyacı, 4)Kendini gerçekleştirme ihtiyacı olarak sıralanıyorlar. San’atçılar çoğu kez sezgiyle yaptıkları eserlerde bilime yol gösterirler. Nevin İşlek de Fatih’in Gülü adlı resminde toplumsal kaygıyı (paranoid ruh hâlini) yansıtırken insan, hayvan ve bitkiyi birlikte ele almıştır.

4) Başın çevresindeki azizlik hâlesi ilk olarak Bâbil Yaratılış Destânı’nda tanrıların başındaki ışık olarak anlatılır: “Ea sihirle atası Apsû’yu uyutur. Başından krallık tacını ve başından yaydığı doğaüstü ışınımı da alır kendi üstüne giyinir.” Alexander Heidel, Enûma Eliş – Babil Yaratılış Destanı, Çeviren: İsmet Birkan, Ayraç Yayınları, Ankara, 2000, s. 14.

Yıldız Cıbıroğlu – İstanbul – Ocak 2010

Yorum Yapın

Mesajınız