SON HÂDİSELERİN BİR META-ANALİZİ
Meta-analiz lâfı ilimde pek çok analizleri (tahlilleri, çözümlemeleri) eleştirel yönden gözden geçirip, bunların küllî bir analizinin yapılması anlamına geliyor.
Ben de politik psikiyatri mütehassısı olarak bir meta-analiz yapacağım; üç gündür kafa yordum.
Önce hülâsa edelim olup bitenleri…
Yavuz Sultan Selim Câmii, 3 yıl süren restorasyon sonunda törenle ibâdete açıldı. Açılışa katılan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, 7 yılda 3 bin 500 eseri restore ettiklerini belirterek, “Bu, şu demektir, yılda 500’e yakın eseri ayağa kaldırıyoruz. Bu bir rekordur” dedi ve 16. Yüzyıl’ın başından bugüne kadar 500 yıldan fazla dimdik ayakta duran, milyonlarca insanın ibâdet yeri olmuş, rahmete kavuşanıyla, yaşayanıyla güzel insanların ibâdet ihtiyacını gidermiş Yavuz Sultan Selim Câmii’nin ihtişamı karşısında Allah’a şükrettiğini dile getirdi.
Buraya kadar sorun var mı?
Yok, ama bakın sonra ne yaptı Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç: Konuşmasının sonrası, açılışa katılan İsmailağa Cemaâti Lideri Mahmut Ustaosmanoğlu, nâm-ı diğer Mahmut Hoca’nın yanına giderek elini öpmek istedi. Ancak Mahmut Hoca, buna müsaade etmedi: Bakınız http://videonuz.ensonhaber.com/izle/bulent-arinc-in-mahmut-hoca-nin-elini-opmesi.
“Hangi İslâm, hangi din”den kastımızı anlamayanlara duyurulur; beş büyük mezhep ve binlerce tarikat, cemaât… Hangisi sâhici olan? İsteyen istediğinin elini öpebilir ama lâik bir ülkede bir Başbakan Yardımcısı Devlet Bakanı, bu vasfıyla gittiği bir resmî açılış töreninde, molla kılıklı bir cemaât liderinin elini öpemez, üstelik öpmeye kalkıp bir de refüze edilemez. Nereden bakarsanız bakınız, bu bir skandaldır. Aynı mantıkla Cüppeli Bilmemne Hoca, Nalınlı Falanca Hoca’nın ve binlercesinin de ellerinden öpebilir demektir! Aynı Başbakan Yardımcısı Devlet Bakanı Bülent Arınç, Meclis Başkanvekili Güldal Mumcu’nun odasına gidip, onu da azarladı.
Sonra…
MHP’li Eski Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un, Başbakan’ın eşinin 2007’de GATA’ya sokulmayışı haberleri üzerine, belli ki askerî doktorlara ithâfen, “siz peygamber olarak kabûl edilen birinin eşini nasıl içeri almazsınız” dedi. Başbakan Devletlû Erdoğan müthiş sinirlendi ve özetle Osman Durmuş’a dönerek özetle şunları söyledi: “Nasıl olur da peygamberlik zincirinin bittiğini bilmezsiniz. Böylesi bir densizliğe imza atarsınız. Ak Parti içinde peygamber sıfatını kullanacak birisi varsa biz onu partimizde barındırmayız. Susmayı öğren. Dinlemeyi öğren. Kaldı ki, benim ile ilgili bu tür yakıştırmayı yapan sizsiniz. Ayrıca eşime lâf atamazsınız. Ahlâksızlıktır! Sen (işaret parmağı ile Osman Durmuş’u işaret ediyor) başörtüsü sebebiyle oy isteyeceksin. Eşimi başörtüsü sebebiyle GATA’ya sokmayanları müdafaa edecek kadar da vicdansızsın”. Bakınız http://www.memurlar.net/haber/159225/. Bu arada beş kere filân “benim partim” dedi, seyredenlerin göreceği gibi, epey daha hakaret var.
Bu lâflardan sonra AKP’liler, MHP’lilerin üzerine yürüdü ve maçlardaki tribün kavgalarından daha beteri yaşandı. Peki, MHP Başkanı Devlet Bahçeli ne yaptı? Hiç!
Bu arada olan, bir konuşmasında “peygamber gibi anılan başbakan” diye yağcılık yapan (affedin ama başka lâf bulamıyorum) Eski AKP Aydın İl Başkanı’nın İsmail Eser’in partiden ihraç edilmesi için tâlimat verdi. Bunu Meclis’teki konuşmasında da söylemişti zâten. Sorgusuz, araştırmadan, yargısız infaz etti adamcağızı yâni. Çünkü buna çok alışık! Asıp kesmek gibi bir şey!
Böyle bir başkanının tavrına baktıktan sonra, “onun partisinin” kendi içerisinde demokrasi olup olmadığını varın siz düşünün. Anadolu’da “peygamber gibi adam” lâfı çok sık kullanılır. Eğer İsmail Eser haysiyetlice bir duruş sergileyecekse, bu son derece fevrîce ve haksızca, emir yoluyla verilen karara itiraz etmeli, gerekirse mahkemeye gitmeli, üyeliğe iâde edilir edilmez de istifayı basmalıdır ama yapamaz çünkü korkudan kendi istifa etmiş!
***
Zamanı geri saralım, geçen günlerde ne oldu?
Bu arada Anayasa Mahkemesi DTP’yi kapattı; mecburdular çünkü halkın gazının alınması icap ediyordu. Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Leyla Zana, Nurettin Demirtaş ve Orhan Miroğlu’na da 5 yıl siyaset yasağı getirildi. Kararların oy birliğiyle alındığını ve partinin tüm mal varlığına el konularak Hazine’ye iâde edileceğini de bildirildi.
Eee, peki ne oldu?
Hatırlarsanız, ÖDP’de uzun süredir yaşanan sözüm ona kriz akabinde Genel Başkan Ufuk Uras istifa etmişti. 22 Temmuz seçimlerinde DTP’nin “Bin Umut Adayları” arasında İstanbul 1. Bölge’den bağımsız milletvekili seçilen Ufuk Uras “yaşanan başarısızlığın sorumluluğu gereği kuruluşundan bu yana sürdürdüğüm genel başkanlık görevinden ayrılıyorum” deyip hâricî âleme zıplamıştı. Kimseler doğru dürüst anlayamadı ne olup bittiğini; ben ise “bakalım bunun arkasından ne gelecek” diye tefekkürdeydim. Sonunda beklediğim oldu: Kapatılan DTP’nin milletvekillerinin, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) adıyla Meclis’te grup kurabilmesi için 20. milletvekili olarak gözlerin çevrildiği, Kürt asıllı da olmayan ama komünist-ötesi zihniyetteki, vatan ve millet mefhumlarına allerjisi olan İstanbul Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras, “BDP’ye katılırım. Meclis üzerinden çözüm üretilmesi konusunda benim de naçizane bir katkım olmuş olur” dedi, hemencecik dediğini yaptı ve Ayrılıkçı Kürtçü Parti’nin resmî adı BDP oldu! Hemencecik de kongre yaptılar ve Diyarbakır Milletvekili Selahattin Demirtaş Genel Başkan seçildi. Bu kongrede yapılan nümâyiş ve Kürtçe(!) konuşmalar o kadar felâketti ki, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) 1. Olağanüstü Kongresi ile ilgili soruşturma başlattı. Basın Suçları Soruşturma Bürosu Savcısı Kürşat Kayral’ın başlattığı soruşturma, “Halkı Askerlikten Soğutmak”, “Siyasî Partiler Kanunu’na aykırılık” ve “Suçu ve Suçluyu Övmek” suçları kapsamında yürütülecek. “Halkı Askerlikten Soğutmak” kısmı beni hazin hazin gülümsetti; “Vatana İhânet“ veya “Bölücülük“ suçlamaları yok!
Bu kongrede çok mânidar bir mesaj vardı: Türk Bayrağı asılıydı. Yâni “biz bütün Türkiye’yi istiyoruz” mesajı verildi. Büyük medyada bunlar ufak haberler olarak kaldı. Türkiye’nin Kürdiye’ye istihâlesi plânı tıkır tıkır yürümeye devam etti.
Vatandaş da Pavloviyen şartlanma ve Seligman’ın öğrenilmiş âcizliği içerisinde sustu kaldı.
Bu arada 53 gündür aç ve köle olmama mücadelesi veren işçiler istiskâl edildi ve gene Devletlû tarafından bölücülükle ve gizli güçlere âlet olmakla suçlandı! Söz konusu olan memleketim olmasa, buna bir komedi filmi seyreder gibi kahkahalarla güleceğim…
Bu arada hiçbir siyasetçinin kırmaması icap eden potlar kırılmaya devam edildi ve bizzat Devletlû, küçük esnafa “yok olun” dedi. Kapitalizmin oturmuş olduğu müreffeh ülkelerin hepsinde bol miktarda ve sayıda küçük esnaf vardır, gezdik, gittik, gördük; tabii biz doğrudan “geçeceğimiz” için, bir nesil fedâ edilecek!
Devletlû Her gün, her an, her yerde sürekli olarak konuşmakta, herkese gözdağı vermekte ve kendine müthiş güveniyor. Yorulmuyor, sürekli faâl…
***
Şimdi politik psikiyatrik meta-analiz:
Milliyetçi mukaddesatçı iki parti birbirini dövdü. Milletin gözünde ikisi de birbirini “ötekileştirdi”. Buna mukabil, ABG’den gelen tâlimatı harfiyen tatbikte tabii ki beraberler!
Aslında bunlardan birinde Türk-İslâm sentezcileri, öbüründe Kürt-İslâm sentezcileri var ve hangi İslâm ise bağlı oldukları, birbirlerini hiç sevmiyorlar ama sokağa yansıyan hiçbir şey yok.
Komünist-ötesi Ufuk Uras’ın değerli katkılarıyla Kürdiye’ye doğru iyice yelken açıldı.
Devletlû’nun ABG güdümlü ülküdaşı Baykalma “seni bu işçi eylemi götürecek” diye samimiyetle üzüldü!
EMASYA PROTOKOLÜ kaldırıldı.
Tıbbiyelilerin de ırgatlaştırılması için yasa çıkarıldı.
Ergenekon soruşturması ve Erzincan’daki bâzı operasyonları yönettiği gerekçesiyle gözaltına alınan, Erzurum’da çıkarıldığı mahkemenin ardından serbest bırakılan Eskişehir Jandarma İl Alay Komutanı Kıdemli Albay Recep Gençoğlu hakkında yeniden tutuklama kararı çıkarıldı.
Vatandaşın kafası karmakarışık, millet aç bîilâç, ekonomik kriz patlamaya devam ediyor; daha geçen 15 günde binlerce medya çalışanı kapının önüne kondu!
Nişantaşı’nı dahi çocuk dilenciler doldurdu; bunların yarısı Çingene (nedense Roman demek moda oldu), kalanı Kürt. Arabanızdan indiğiniz anda çevrenizi sarıyorlar; etrafa göz attığınızda, uzaktan onları denetleyen “büyüklerini” rahatça görebiliyorsunuz.
Dezentegrasyona ve anomiye giden yol iyice açıldı. Gündem üzerine gündem yaratılarak tefekkürler felç edildi, vicdanlar suspus oldu…
***
Son olarak da, bir klinik psikiyatrik analiz yapayım…
Antidepresan grubu ilâçların “off label” (endikasyon dışı) kullanımı çok yaygındır. Âdeta bir stres giderici olarak leblebi gibi kullanılmaktadır.
Mebusların ciddi bir kesiminin de bunları kullandığını sağlam kaynaklardan duyuyorum.
Fakat bâzı kişilerde bunları kullanılması irritabiliteye, kavgacılığa, viskoziteye, kendilikte kabarmaya ve aşırı bir özgüven artışına, çağrışımlarda ve düşüncelerde hızlanmaya, aşırı konuşmaya yol açabilir.
Bu da çok tehlikelidir çünkü “vaktinden önce” çıkışlara yol açabilir.
Öyle demiyor mu Fethullah Gülen; “sabırlı olun, zamanınızı bekleyin”!
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 04 Şubat 2010 Perşembe

