Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 535 defa okundu.
Bu yazi bugun 8 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

GLOBAL VAHŞET

Önce http://www.cnnturk.com/video/turkiye/2010/01/11/cnn.turk.dilenci.koyunu.5.yil.once.haber.yapmisti/17594/index.html1650 videosunu bir seyredin. 1650Tunus’tan göç edenlerin kurduğu köyün geleneksel mesleği “dilencilik”. Bu köyde (Adana’nın Kozan İlçesi’ne bağlı Turgutlu Köyü’nde) yaşayanların büyük bölümü, yıllarca İstanbul ve İzmir’de dilenerek kazandıkları paralarla zengin olmuşlar. Çoğunluğu, Adana, İstanbul, İzmir başta olmak üzere, büyük şehirlere giderek âilece dilenen Turgutlulular’ın, kazandıkları paralarla Kozan’da akaryakıt istasyonları, en işlek yerlerde işyerleri, verimle narenciye bahçeleri, kıymetli arsa ve daireler satın alarak iş adamı konumuna geldikleri belirtiliyor.

Kozan’a 5 kilometre uzaklıktaki Turgutlu’da yaşayanların büyük bölümü dilenmeğe giderken, köyde kalan ve okula giden çocuklar da yaşlı nine ve dedelerine emânet ediliyor. Yaklaşık 2 bin nüfusu bulunan Turgutlu Köyü’ndeki evlerin büyük bölümü altı ahır olmak üzere 2 katlı ve yeni yâhut da inşaat hâlinde, evlerin önünde de çifte traktörler, bolca iş makineleri bulunuyor. Köyün orta yerinde, yol üzerinde bulunan Turgutlu İlköğretim Okulu’nda da 230 öğrenci kayıtlı görünüyor. Bunlardan bir kısmı, okula kayıt yaptırmalarına rağmen, âileleri tarafından dilenmeğe götürüldükleri için aylardır okula gelmiyorlar. Bu arada köyün suyu da parası ödenmediği için 6 ay önce Köy Hizmetleri tarafından kesildiği için ihtiyaçlarını pınarlardan getirdikleri sularla karşılıyor.

Köyde kalan çocukların büyük bölümü, anne ve babalarının dilenmek üzere büyük şehirle gittiğini, yaz aylarında kendilerini de götürdüklerini belirtirken, aralarında dilenmeyi değil öğretmen veya futbolcu olmayı düşünenler de çıkıyor.

Komşu köyde oturan yaşlı bir adam da, “bu köyden utanıyoruz. Adımızı kötüye çıkarıyorlar. Kaç kez uyardık, ama dinleyen yok” diye dert yanıyor. Kozan’da yaşayan esnaf, ilçenin adının Türkiye’de Turgutlular veya diğer adıyla Toroslar tarafından kötüye çıkarılmasından utanç duyduklarını söylüyor.

Kozan Belediyesi Zâbıta Müdürü Mutlu Dağlı 24 yıllık memur olduğunu, Türkiye’de duyulanın aksine, ilçede bugüne kadar hiçbir Turgutlulu’yu dilendirmediklerini, onların da tanındıkları için dilenmeğe cesâret edemediklerini söylüyor ve ekliyor: “Onlar rant neredeyse oraya giderler. Kozan’da ne yapacaklar. İstanbul ve İzmir’e gidiyorlar, âilece dilenip, Kozan’da işyerleri alıyorlar. Hepsi zengin oldu. Parayı nereye koyacaklarını bilemez oldular”.

Peki, büyük kentleri istilâ eden, dilenen ve 5 yaşında çocuğu öldüresiye döven diğer çocukların hepsi bu köyden mi geliyor? Üstelik bu köydekilerin davranış portföyünde vahşet yok.

Büyük kentlere kontrolsüz bir şekilde çoğalarak göç eden ve maâlesef antisosyal bir kültürün içine doğan ve büyüyen etnik grup hangisi?

Cevabı belli değil mi: Kürtler.

***

Haiti’de 7.0 şiddetinde korkunç bir deprem oldu.

Çeyrek milyar (ürolojik tashih: milyon; müteşâbih tefsir: katrilyon) insan öldü; bir o kadarı da mânen müteveffa.

Yardım yapılamıyor çünkü böyle durumlarda insan en hayvanî hâline rücû eder (regrese olur) ve saldırır, ırza geçer, çeteler teşekkül eder, organize suçlar işlenir. Sür’atle müdahale edip, sıkıyönetim şartlarında el koymak icap eder hâdiselere.

Peki, ABG ne yapıyor?

Sessiz sedâsız işgâl ediyor Haiti’yi, insanî yardım filân göstermelik!

Hatırlar mısınız, Jazz’ın rahmini Katrina vurduğunda, koskoca ABG oraya 3 gün sonra ulaşabilmişti. O arada gereksiz pek çok siyah ve asalak insanımsı telef olmuştu (bu lâflarımı ciddiye alan çıkabileceği için, hazin bir kinaye olduğunu eklemek zorundayım).

İstanbul depremi olduğunda cereyan edecekleri bir tasavvur edin!

***

Erkeklerle konuştuğu gerekçesiyle dedesi ve babası tarafından öldürüldükten sonra cesedi kümeste kazılan çukura gömüldüğü iddia edilen Medine Memi’nin cesedine, Malatya Adlî Tıp Kurumu’ndaki otopsinin ardından İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi’nde mikroskopik inceleme yapıldı. İnceleme sonucunda genç kızın elleri bağlı ve canlı gömüldüğü belirlendi; mide ve ciğerlerinde toprak olduğu belirlenen genç kızın kanında ilâç veya uyuşturucuya rastlanmadı.

Adıyaman’ın Kâhta ilçesinde, 40 gün kendisinden haber alınamadığı belirtilen genç kızın cesedi, ihbar üzerine Kâhta İlçe Emniyet Müdürlüğü ekiplerince, Hürriyet Mahallesi Sağlık Caddesi’nde, Ayhan Memi’ye âit evin bahçesindeki kümeste açılan iki metre derinlikteki çukurda bulunmuştu. Olayla ilgili baba Ayhan Memi, dede Fethi Memi ve anne İmmihan Memi gözaltına alınmış, baba ve dede çıkartıldıkları nöbetçi mahkemece tutuklanmıştı.

Sıkı durun, baba Ayhan Memi ile dede Fethi Memi, sevk edildikleri mahkemede “susma hakkını” kullanmıştı.

Susma hakkı nedir?

Câhiliye Dönemi’nde Araplar bu işleri yapardı; Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği din ile yasaklandı.

2009’da Adıyaman’ın Kâhta ilçesinde, adı Medine Memi olan bir yavrucuk canlı canlı toprağa gömülüyor; kimin tarafından? Dedesi ve babası tarafından!

Türkiye’nin dört bir yanını habis bir ur gibi istilâ eden bu kişilerin mensup olduğu etnik grup (şimdilerde millet deniyor) hangisi?

Bilene bir çuval davul tozu, ipucu yukarıda var!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 05 Şubat 2010 Cuma

20 Yorum

hüseyin sungurŞubat 5th, 2010 14:14

Gene de öfkelenmemek gerek Kerem Hoca, bakınız ne kadar güzel bir adınız var. Adınız size yüklediği mânevî vazifeyi, öfke sözcükleri ile yormayınız derim ben…

Öte yandan, Hollanda’da, seneler önce bir âleme(!) gitmiştik. Evi, yâni zevkhâneyi, bir karı koca işletiyordu. Evdeki “elemanlardan” biri ile bar sohbeti yaparken, bir sâhil kasabasından söz açıldı, niyeyse… Oradan nefret ettiklerini söyledi, LEIDENLI olarak,hiç hoşlanmayız dedi hâtun kişi… Neden deyince de, onlar, maâile iş tutarlar, ayıp yâhû dedi…

Emin olmamakla birlikte, ORTA ANADOLU’da, hâlâ, özellikle küçük yaşta kız çocuğu satışı vardır. Yakın bir geçmişte, gâliba ATV kanalı idi, yaz başında, SAMSUN’da kurulan yaz dönemi-kiralık erkek çocuk pazarını gündeme getirmişti…

Büyük kuzenim, yıllar önce, EGE BÖLGESİNDE, çok bilinen bir kazada kaymakamdı: ipucu: türkü yorumcusu Tolga Çandar, o kazadandır, neyse, uzatmayalım… Denetimlerinin birinde, anlaşılır ki, X köyü, sürekli, İZMİR TEPECİĞE(!) kız çocuğu gönderiyor, ardından da, çehiz parasını denkleyen, köyüne geri geliyor ve doğru anlaşmalı doktorlarına “diktirmeye”…

Kıyâmeti koparır kuzenim ve 84 ya da 85 olmalı, Nokta dergisi, en az iki haftalık dosya-haber yapmıştı bunu… Elbette vâlilik de ciddi bir soruşturma açmıştı ardından…

Dolayısıyla, cehâletin rengi gökkuşağı gibi olmalıdır…
Selâm ve âfiyet.
TARSUSLU

MKD: Sevgili TARSUSLU HS, öfke “bir hitâbet san’atı” değil mi? Bunu siz de çok iyi biliyorsunuz ;-)

S…………………

MUKADDES DİKERŞubat 5th, 2010 20:58

Okuduklarıma inanamadım!

ORTA ANADOLU’da, hâlâ, özellikle küçük yaşta kız çocuğu satışı vardır ne demek?

Yaz başında, SAMSUN’da kurulan yaz dönemi-kiralık erkek çocuk pazarını” hiç anlamadım.

Kız çocuğunun çeyiz parası için gidip de fuhuş yaptığını nasıl söylersınız. Erkekler başlık parası için gurbete gider de, Türkiye’de kız çocuğunun çeyiz parası bırıktırdığı nerde görülmüş duyulmuş. Drahoma Hristiyan âdetidir diye biliyordum.

MKD: Vallahi ben de anlamadım!

hüseyin sungurŞubat 7th, 2010 02:01

I /

Mukadder Hanımcığım, nereli olduğunuzu bilmiyorum fakat hayret ve ünlemlerinize bakılacak olursa, metropol insanı olmalısınız. Evet, TÜRKİYE’M, şahdamarım, böyle akıl ötesi misâlleri de uhdesinde barındırıyor.

Efendim, bakınız Mukadder Hanım, Kerem Hocam, arzu ederseniz özel adresinize, rahmetli kuzenimin kimliğini, ortaya çıkardığı skandalın geçtiği EGE kazasını, yılını vs. yazabilirim. Şimdi buraya yazarsam, ister istemez kamu alanı olarak, o bölgeden birisi kalkar, “incindim” der, hem Hoca hem de ben, durup dururken basın savcılığıyla uğraşırız.

Ayrıca, söz konusu eylem, DRAHOMA benzeri bir iş değil… İzmir’in TEPECİK muhiti, genelevin bulunduğu yerdir. İsterseniz bundan böyle bu noktaya, devletin gelinleri diyelim… Kızlar, oraya satılıyor veya belli bir süreliğine kiraya veriliyor, çeyiz parası biriktiriyor ve sonra köyüne dönüyor. Bu kadar kısa ve acımasızca…

II /

Orta Anadolu ise, müthiş fakir bir bölgemiz 40′lı, 50′li yıllarda… Size, İşbankası’nın nehir söyleşilerinden çıkan NEŞET ERTAŞ kitabını, bu mânâda şiddetle öneririm. Biraz okursanız o kitabı, 40′lı yıllarda, nasıl bir sefâlet, cehâlet ve fakirlik olduğunu, BÜYÜK USTA’nın ağzından okur, şaşırmazsınız.

Şimdi:

Orta Anadolu’da, özellikle 40′lı ve 50′li yıllarda, küçük kız çocukları, çoğunluk fakirlikten, âdeta görünmez aracılar vâsıtasıyla derli-toplu âilelere -muhtemelen para karşılığında- “evlâtlık” olarak verilir(miş)di. Bunun en canlı şâhidi, şâyet kabûl buyurursanız, kardeşiniz olarak benim… Ben, doğanın/kâinatın diyalektiği mûcibince, iki kız kardeş kazandım. Her zaman, benim gibi olamayanlar da var yâni huyu bozuk evlâtlıklar olabileceği gibi, baştan bozuk âileler de olabiliyor. Kerem Hoca hatırlayabilir, bu sütunlarda ben özel abla – kardeş öykümü anlatmıştım. İki insanın, ille de kardeş / karındaş olabilmeleri için, aynı kasıktan düşmeleri gerekmez. Ancak, ABLAM, tahminen yedi yaşlarında bize gelinceye kadar, ÜÇ KAPIYA verilmiş d……..k (özür dilerim) babası tarafından… Şimdi 68 yaşında. Benim gerçekten ablam o insan. Bir de kız kardeşim var, o da bacım benim. Allah’tan bacım, ilk ve son bizim eve gelmiş. Ablamı gelin etmişler, ardından teyze kızı gelmiş bizim eve.

Hâttâ bir muhabbett, Bor’da eniştem, baba dedemden neler çektiğini anlatmıştı, müsbet anlamda tabii. Amcasıyla istemeye gelmişler ablamı, ikisi de aynı köylü ve hısımlar. Dedemin söylediği sözler eniştemin hâlâ hatırında: “Baka efendi” demiş amcasına, “bu mübârek emânettir bize ve dahi yetimdir (ablam, küçücük yaşta annesini kaybetmiş ve o yüzden anneme, hem abla hem de anne gözüyle, gerçekten bakar, keza bacım da öyle), kızıma iyi bakamazsa, senin ASMAZ köyünü gelir, başına yıkarım”… 1957′nin şartlarında, eniştem o zaman SARIKAMIŞ’ta topçu astsubay, revaçta olan HASIR SALON takımı göndermişler arkalarından SARIKAMIŞ’A.

Mâzur görün, çok duygulanırım bu öyküyü anlatırken, ABLAM, “insan olduğumu dedenin evinde yaşarken anladım, meğer ben bir insanmışım” dedi bana bir gün…

III/ Tekraren diyeyim. Maâlesef, Samsun’da, (yanılmıyorsam ATV idi) bu yazlık-kiralık çocuk pazarına bilâhare vâlilik el koymuştu.

Evet, anlamadım diyorsunuz, hem de haklısınız…

O yüzden, Hoca’ya SOSYAL ŞİZOFRENİ’yi bir anlatsanız diye imâda bulundum…
Nasıl üstü örtük, kapalı ilişkilerin zirve yaptığı ama sessizliğin egemen olduğu, sakatlanmış bir toplumda yaşıyoruz, anlayınız. Sessizlik diktatörlüğüdür bu yaşanılanlar…

IV / Hangi yayınevinden çıktı bilmiyorum, muhtemelen Hoca hoşlanacaktır şimdi yazacağımdan: Urfalı çok geniş bir aşiret vardır: İZOLLAR… Önemli bir nüfusu Mersin’de yaşamaktadır. Aşiret reisi HAMİT İZOL’dur ve Mersin âşığıdır…

Hamit, geçenlerde, roman / anlatı arası bir kitap yazdı: AŞİRET!

Kitap baştan sona Doğu’nun feodal hayatının eleştirisi…

Yiğit çocuk.

Ödüm kopuyor, başına bir hâl gelecek diye. Bütün perde arkası yaşama biçimlerini deşifre etmiş Hamit.

Şimdilik bu kadar…

Emrinizdeyim, karanlıklar hakkında sorusu olanların ve başta bilimin elbette…

Selâm ve âfiyet.
TARSUSLU

mustafa terziahmetoğluŞubat 7th, 2010 15:13

Beni çok çok duygulandırdın Tarsuslu Hüseyin Kardeş

Şöyle Pazar günü rahat rahat vakit geçirmek varken, bu hüznü bizler hak mı ediyoruz acaba diye düşündüm kendi kendime. Bana zât-ı âlinizin bir gazoz borcu var.

Orta Anadolu müthiş fakir 40′lı, 50′li yıllarda.

Sadece 40′lı 50′li yıllarda mı?

Biz bu fakirliğin vesâyetini birilerinden aldık.

Biz fakirliğin vasîsi olduk.

Dedelerimiz, atalarımız iltizamların, mültezimlerin, ayanların elinde oyuncak oldular, inim inim inlediler. İliklerine kadar sömürüldüler. Köleleriyle övünen bir imparatorluğun vasîsi olduk.

Köleleriyle övünen bir imparatorluğun borcunu yine bu köleler ödedi.

Fakirleriyle, köleleriyle dünyaya hâkim olmuş bir imparatorluk.

Osmanlı bu fakirlere, kölelere ETRÂK-I BÎ-İDRAK yâni AKILSIZ, İDRAKSİZ VE BEYİNSİZ TÜRKLER diyordu.

Osmanlı bu ülkeye hâlen bizlere gözyaşı döktüren,hüzünlendiren bir sosyal yapı bırakmıştır. Cumhuriyet bu gözyaşlarına,hüzünlere bir son vermenin rejimi olarak ortaya çıkmıştır.

Osmanlı zamanında Orta Anadolu’nun sosyal görüntüsünü en âşikâr bir şekilde resimlendiren Montesquieu’nun İran Mektupları’dır. Daha önce mekânda yer vermiştim.

Sâdece bir satırı tekrar etmek belki hüznümüzü bir parça hafifletebilir.

“Her taraf yıkık dökük; şehirler tenhâ ve perişan, köyler viran, köylüler meyus, toprak ekimi ve ticarî hayat tamamıyla felç olmuş durumda”.

İşte Osmanlı’nın ülkeye verdiği görüntü.

İlk önce insanlar bu görüntüye bakıp sonra 1940′lı, 50′li yılların görüntüsüne bakarlarsa daha iyi mukayese imkanı bulabilirler.

Âileleri darmadağın eden, insanları perişan eden yönetim Osmanlı’dır.

Benim atama, dedeme ETRÂK-I BÎ-İDRAK diyen, onu hor gören, aşağılayan, zorla askere alan, babasız kalmış kız çocuklarını el kapılarına muhtaç duruma düşüren bir Osmanlı benim geçmişim olamaz.

1940′lı yıllar Osmanlı’nın bıraktığı kötü resmi güzelleştirme çabalarıdır.

O kadar kötü ressamlarmış ki, bir asırdır bu tabloyu güzelleştiremedik.

Sebep, hayatta eline fırça almayan tiplerin resim düzeltmeye kalkmalarından veya dokunmayın bu tablo çok güzel demelerinden…

SSSSS

MKD: Sevgili MT, Osmanlı’nın kendi özüne yabancılaşması ve âkıbeti hakkındaki samimi öfkenize iştirak etmekle beraber, o, tarihimizdeki müsbet ve menfî yönleriyle bir vâkıa olarak kalacaktır. Bunu inkâr etmek gerçekçi olmaz. Hiç olmazsa müthiş bir musıkî bıraktı bize…

S…………………

mustafa terziahmetoğluŞubat 7th, 2010 21:11

Çok haklısınız Efendim. Müthiş bir mûsıki bırakmışlar.

Ama bu mûsıki saraydan ve konaklardan öte gidememiş. Sarayların ve konakların duvarlarında yankılanmış.

Yani kendileri çalmış, kendileri söylemiş ve kendileri oynamış.

Osmanlıda musıki: http://kutuphane.uludag.edu.tr/PDF/egitim/htmpdf/2001/islam.pdf

Bir bölüm:

MS 10. YY’dan 20. YY’lın başlarına kadar.
Türk Müziğinde sözü edilebilecek değişimler aşağıda maddeler hâlinde sıralanmıştır.

1. Programlarında ayrı bir müzik dersinin yer almadığı “Medrese”lerde, aynı zamanda “birer din bilgini veya devrin matematik ve mantığına az çok âşina olan din adamları” (Koçer, 1991) tarafından “dolaylı bir
dinsel müzik eğitimi yapıldığından söz edilebilir”(Uçan, 1994). Bu, örgün müzik eğitiminin temeli olabilecek derecede önemli bir gelişme olarak düşünülebilir.

2. Farabî’den (872-950) Rauf Yekta’ya İslâmî esaslarla yetiştirilmiş ve Türk müziğine yön vermiş Türk, Müslüman veya yabancı asıllı ama Osmanlı vatandaşı olan 15 Müslüman müzikoloğun varlığı (Sağlam, 1997) ve müzik ile ilgili çalışmaların sürdüğü bilinmektedir.

3. Yukarıda sözü edilen müzikologlardan bâzılarının Osmanlı Sarayı’nın himâyesinde yaptıkları çalışmalar sonucunda halk müziğinden farklı, dili Osmanlıca olan, Divan Edebiyatı’ndan etkilenmiş ve Saray Müziği olarak
adlandırılan yeni bir müzik türü ortaya çıktı.

4. Bu yeni müzik türüne eserler kazandıran ve bu eserleri seslendiren aynı zamanda “Hacı ya da Hoca” gibi dinsel unvanları olan birçok değerli besteci ve çalgıcı yetişti.

5. Özellikle 15. YY’ın başlarından itibâren Saray Mâsıkisinde “Peşrev, Saz Semâisi, Medhal, Sirto, Longa, Mandıra, Taksim, Çiftetelli ve Zeybek gibi Çalgı müziği formları“ kullanılmaya başlandı ve çalgı müziği
ayrıca önem kazandı.

6. Saray Mûsıkisi’nin ortaya çıkmasından sonra, halk müziğinde az kullanılan veya hiç kullanılmayan “Ney, Tanbur, Miskal, Rebab gibi çalgılar kullanılmaya başladı” (Fanton, 1987) ve çalgı yönünden bir zenginleşme
görüldü.

7. Ortaya çıkan ve klâsik musiki diye de adlandırılan Saray Müziği “sarayların, konakların duvarları arasında yankılanmış, mûsıkiden anlayanlardan, mûsıki tutkunlarından, üst sınıf insanlarından oluşan seçkinlerin
zevkine seslenmiştir” (Popescu-judetz, 1996, Çeviri: Bülent Aksoy). Böylelikle İslâmî bir toplumda bir sınıf müziği meydana geliyor.

8. Dinsel eğitim açısından önemli kurumlar olan “Mevlevî tekkeleri, usta mûsıkicilerin, mûsıki heveslilerine, öğrencilerine dinî ve din dışı mûsıkinin sırlarını öğrettikleri gerçek mûsıki okullarıydı” (Popescu-judetz,
1996, Çeviri: Bülent Aksoy). Böylelikle, dinsel amaçlı bir kurum, bir müzik eğitimi kurumu gibi işleyerek İslâm’ı benimsemiş bir toplumda müziğin nasıl algılandığına ilişkin ilginç bir örnek sergilemektedir.

9. Saraya hizmete yönelik kaliteli personel yetiştirme amacıyla ve sarayın içinde özel olarak ayrılan bölümlerde eğitim ve öğretim yapan ve dönemin lâik eğitim kurumu olarak bilinen Enderun Mektebin’in programlarında
müzik dersinin varlığı ve bu dersin Meşkhâne adlı özel müzik dersliğinde zamanın mûsıki üstâdlarınca (profesyonellerce) gerçekleştirilmesi aynı zamanda müziğin bir meslek olarak kabûl edilişinin örneği olabilir.

Halk da ağıtlar yakmış Yemen çöllerinde, Balkanlar’da, Çanakkale ve Kars kaybolan sevgililer, babalar, kardeşler için.

O Yemen çöllerinde askerine sâhip çıkamayan komutanların torunları, bugünlerde dededen kalan yalılarda, konaklarda, o müthiş müziğin yankılandığı mekânlarda ülkeyi bölmeye ve satmaya çalışıyorlar.

Çok şükür Cumhuriyet’e ki yurdun dört bir yanında beğenelim veya beğenmeyelim bir halk müziğinin, Türk Müziği’nin (Osmanlı Müziği değil), ülkenin dağlarında, ovalarında, köylerinde ve şehirlerinde yankılanmasına sebep oldu.

Atatürk’ün ruhuna Fâtihalar, Yâsinler olsun.

SSSSS

MKD: Sevgili MT, avamın müziğiyle havasınki dâima farklı olmuştur. Batı’da da aynı şekilde cereyan etmiştir bu iş. Meselâ JS Bach fakir bir kilise orgçusuydu. Asillerin desteğiyle ve talebiyle beste yapılırdı. “İslâmî topraklarda sınıf müziği” tasvirini merhum Marx işitse düşer bayılırdı herhâlde ;-)

Köylülükle kent-soyluluk farkını birini öbürü aleyhine yorumlamanın doğru ve isâbetli olmayacağı sosyolojik bir vâkıadır. Muhtelif sebeplerle, bizzat Atatürk’ün bir süre için Türk Osmanlı Müziği’nin radyoda çalınmasını men ettiğini de unutmamak lâzım.

Ne zaman ki milletleşme ve demokrasiye geçiş süreci tamamlanmış, işte o zaman kaliteli müzik de halka inebilmiştir. Gene de değişen çok şey yok… Avrupa’da Klâsik Müziği seven ve dinleyen çoktur, hele önemli konserlerin biletleri aylar hâttâ bir buçuk sene önce tükenir ama orada da, hele ABG’de de, halk bizdeki uyduruk Arabesk muâdili şeyleri dinlemeyi tercih eder.

Hem Arabesk, hem Kurtuluş, hem de müzikle ilgili diğer yazılarıma bir göz atabilirseniz memnun olurum.

S………………..

hüseyin sungurŞubat 7th, 2010 23:47

Mustafa AĞABEY,

Hüznüne katılıyorum fakat OSMANLI BENİM GEÇMİŞİM OLAMAZ önermene iştîrak etmiyorum.
Zîra

I / Yazan: Pakistanlı bir fiziko-matematik âlimi, 1952 doğumlu, şu anda Kanada’da ilim yapıyor olsa gerek: DR PERVEZ GHODHY / yayınevi: Cep Kitapları, eserin adı: İSLâM’da Bağnazlıkla Savaş.

Kitap, özet hâlde hârika bir İSLÂM bilim tarihi toplamıdır. Şöyle başlar kitap: “diyelim ki, İSLÂM’da bilimin altın çağları olan 900-1200 arasında, çok uzak bir gökadasından bir öbek araştrımacı, solucan deliklerinden-kara deliklerden atlaya zıplaya dünya gezegenine geldiler. Gözlem yaptılar. Bağdat kütüphânelerine, Kahire kütüphânelerine, ULUĞ BEY rasathânesine vs. hayran oldular. Bir de baktılar ki, Avrupa diye bir bölgede, cadı avları, enkizisyon zulmû, lâğımlar, toz, toprak, karanlık kısaca.

Hepsini filme alıp, memleketlerine döndüler.

Dediler ki, orada bir uygarlık var, adı da İSLÂM uygarlığı, bu gidişle, kısa zaman sonra, bize yaklaşabileceklerdir. Bir de Avrupa denen bir yer var ki, ıııııııııığh, amman amman. Pis, kötü, geri vs..

Aradan birkaç yüzyıl geçince, parlemento başkanları, meselâ, Bulentisus Arınçus, “hadi bakalım beyler, gidip, bir görün, taaaa oralarda neler olmada yânii” der.

Bizim MR SPOCK’un Volkanlı atalarından ilk gelenler, son gözleme gelirler, bir de ne görürler!

Favori olan İSLÂM uygarlığı resmen karanlıklar içinde, o zaman karanlıklar içinde olan Avrupa medeniyeti ise giderek hızlanmada…

Şimdi, dönüş yolunda, bizim Volkanlıları bir düşüncedir alır. Ulan derler, biz mi bir hata yaptık, yoksa ordakilerin anlamadığımız bir mârifetleri mi var?

II / Benim babam, 1970 ağustos ayında vefat ettiğinde, bana / bize gırtlağımıza kadar borç bırakmıştı! Unutmam mümkün değil, Tarsus Amerikan orta sondaydım ve çaktım o yıl. Bankaya gittiğimizde, hesabında metelik yoktu, pantalonundan da o yılların tarçın renkli bir 20 LİRASI çıkmıştı. Üstelik bu borçların önemli bir kısmı da kefillik idi.

Şimdi, bu durumdan bugünkü mütevâzı, güçlü konumumuza geldik.

Şimdi ben, babamın çok kötü idaresine bînaen, kendisini inkâr mı etmeliyim?

Teoman’ın şarkısında dediği gibi, geçen KASIM 19, benim doğum günümdü, yâni babamın öldüğü yaştayım artık…

III / Peki, ardından gelen CUMHURİYET, neleri OSMANLI’dan aldı, neleri almadı?

IV / Fransa’nın her yeri PARİS değildir.

V/ 100 yıl sonra, Cumhuriyet’in ilk 100 yılını yazacak olan nesnel tarihçiler, ne diyecekler?

VI / İlk vazifemiz, CEMİL MERİÇ’in feryad ettiği gibi, muârız da olsak, birbirimizi dinlemek. Dinlemeden / okumadan anlamak olmaz, malûm…

Misâl: ODTÜ Felsefe’de AHMET İNAM Hocamız’ın ekibinden yakın bir arkadaşım var. Mersin’e geldiği zamanlarda, birlikde beyin fırtınası yaparız.

Prof. Teoman Duralı’yı dehşet içinde okuduğum günler, bizim mahâllenin büyük bakkalında (süper market) küt, karşılaştık. Ayaküstü kaynatırken, “baba, ne var tezgâhta” dedi. Prof. Duralı’yı okuduğumu, çok etkilendiğimi falan aktarınca, tepkisi şöyle oldu: “Haa, şu yaradılışçı adam”!

Taaa, 1930′lardan bu yana, tüm kadrolar birbirleri ile kanlı-bıçaklı kavgalı değil mi?

O hâlde, meselâ neden Doğu’da kan davası bitmiyor diye eleştiriyoruz adamları!

Önce bir kere kendi aramızda yâni memleketin ÂKİL adamıyız iddiasında olanlarımız, aramızda bir irtibat – bir mutabakât – bir tahammül sergilemeliyiz ki, memleketin sâir çevreleri de bu güzellikten, bu oluşturulmaya çalışılacak olan RUH MEDENİYETİNDEN feyz alabilsinler efendim.

Meselâ rahmetli büyük mîmar TURGUT CANSEVER (doğum 1926 galiba, ANTALYA olmalı), son yıllarında, sanırım UNESCO ile çok sıra dışı bir (proje için de öngörü desem, ne dersiniz!) proje üzerinde çalşıyordu. Bu öngörü, 21. Yüzyıl’da, tüm insanların daha rahat yaşayabileceği EVLER yapmak… Evet, buna temel olarak OSMANLI EVLERİ ana omurga olarak alınmıştı, haberimiz var mı acaba! Rahmetli’nin ağzından dinlediğimde, ağladığımı hatırlıyorum…

Şöyle bir tehlikeli soru sorsak!

Önce bir teklif, medenîleşmenin üç ayağı olmalıdır derim: Şiir – felsefe – şehircilik mimarîsi…

Peki, İDGSA / mekteb-i sanayii nefise ve digerleri burada duruyor işte…

SEDAT HAKKI
BEHRUZ ÇİNİCİ
TURGUT CANSEVER

hâttâ
VEDAT DALOKAY dışında kimi yetiştirdik diye sormam gerekir ÜNİVERSİTELERİMİZE!

Eğer bugün MALATYA’da, bir âile özkızını diri diri gömebilmeyi düşünüp, üstelik vicâhiye de çevirmişse bu düşünü, ben bu müesses nizâmı yıkarım arkadaş…

Eğer bugün İSLÂMİYET diye, câmilerin yanındaki türbelere AKIN AKIN KOMPELA (Star kanalizasyonunda, Uzan zamanında bir futbol geyiği izlencesinin, saçma sapan adı) gibi gidip, çar – çaput – mum – horoz – hindi gibi kanatlı hayvan itlâfı eşliğinde, GÜNNÜK ağacı da yakarak dua edilebiliyorsa, YALÇIN HOCA’nın son kitabı olan ÇÖKÜŞ’te dediği gibi, HOŞ GELDİN ORTAÇAĞ…

VII / Bugün, eğer ADDLİ yönetici arkadaşlarım, beni SEVGİLİLER GÜNÜ için düzenleyecekleri eğlenceye katılmaya çağırabiliyorlarsa…

VIII / Ben ihtilâl yapar, İLBER HOCA’nın dediği gibi, yepyeni bir müesses nîzam kurarım…

Yoruldum, müsaadenizle…

Selâm ve âfiyetle.
TARSUSLU

hüseyin sungurŞubat 7th, 2010 23:51

Mustafa AĞABEY,

Cemil Meriç sitesine git, orada “Bir Faciânın Hikâyesi” adlı, henüz kitaplaştırılmamış, birçok soruna cevap verecek, uzun bir monografisi var rahmetlinin. Şiddetle tavsiye ederim…

MKD: Sevgili Mustafa Bey, Sayın HS gene celâlli ve şiddetle gitmenizi tavsiye ediyor. AĞABEY diye bağırarak hem de! Aman gecikmeyin ;-)

hüseyin sungurŞubat 8th, 2010 01:12

Mustafa AĞABEY,

Bakınız ne getirdim CEMİL MERİÇ sitesinden:

=====================================================

Bütün bu fırkalar birbirini kâfir sayar ve lânetler. Görüşleri başka başkadır, şiddetli tartışmalar yüzünden birbirlerine düşman kesilirler, sık sık kan dökülür, mallar tebah olur ama tarikatların sayısı gittikçe artar. İnsanlar hırlaşacaklarına, anlaşmak, sevişmek, yardımlaşmak için bir araya gelselerdi, Peygamberleri’nin emrine uymuş olurlardı”.

Râzi
======================================================

Ne güzel yazmış adam değil mi!

Sıhhat ve âfiyet dilerim.
Hüseyin

ADNAN ŞİRİNŞubat 8th, 2010 13:25

Sayın Hüseyin Sungur,

“Emin olmamakla birlikte” diye başladığınız ama, “ORTA ANADOLU’da, hâlâ, özellikle küçük yaşta kız çocuğu satışı vardır” ifâdesiyle gâyet emİn bir şekilde giriş yaptığınız yukarıdaki yazınızı esef ve üzüntüyle okudum. Bu ne biçim bir itham, ne dengesiz bir lâf!

Eskişehir’deyim, yâni orta Anadolu’da ve şimdiye kadar satılan kız çocuğu görmedim. Sanıyorum, size tepki veren Mukaddes Hanım da görmemiş ki hayretini ifâde etmiş. Bir takım münferit olaylar her tarafta olabilir veya sanıyorum ziyâret ettiğiniz özel bir yerde çalışan bir hanımın acıklı hikâyesiyle bir roman yazma girişiminiz olabilir. Ama, sebep ne olursa olsun, bir bölgemizi böylesine fütursuzca, üstelik de “emin olmadan” karalayan yazınızı protesto ediyorum.

Özür bekliyorum.

mustafa terziahmetoğluŞubat 8th, 2010 14:24

Efendim,

Hüseyin Kardeşim’in ağabey diye bağırması bana mûsıki gibi lâtif ve zarif gelir.

Onu seviyor ve takdir ediyorum.

Celâlli insanların yüreği insan sevgisiyle doludur. Ancak kendilerine zarar verirler. Başkasına asla…

Esasen aynı koordinatlardayız. Ama Hüseyin Kardeşim bâzen benim hakkımda tenâkuz içinde oluyor. Onu anlayabiliyorum…

Hüseyin Kardeşim,

Yazının tamamını okumadım. Ekmek parası…

Akşam muhabbetle okuyup, araştıracağım.

Yalnız gözüme Behruz Çinici ilişti.

Sâdece bilgi için, ODTÜ Isıtma Havalandırma ve Klima tesisatları avan proje ve tatbikat projeleri Mustafa Abin tarafından yapılmıştır. Mimarımız B. Çinici ve eşi A. Çinici idi. Bildiğin gibi ODTÜ mimarı B. Çinici’dir. 1968 ilâ 72 arasında bir proje bürosonda çalışırken bu projelerin büyük bir kısmı tarafımdan çizilmiştir. Water operation, kıyı liman ve sağlık mühendisliği fakültesi, hesap bilimleri merkezi, jeoloji fakültesi, kütüphâne binası.

Bir de tabii Safranbolu mimarîsini zikretmeliyim.

Görüşmek üzere…

SSSSS

hüseyin sungurŞubat 8th, 2010 14:41

Hocam, “Kerem” eyle Hocam

Büyük harf nîhâyet kul yapısı bir kuraldır veya “mış”…
Bunu, bir iki kez tartışmıştık.

O zaman benim kuralıma göre de ağortamda büyük harfle yazmak, dikkat ve vurgu içindir.

Benim ne hâddime Mustafa Ağabey’e ya da bir başkasına bağırmak.

Selâm ve âfiyet.
TARSUSLU

MKD: Canınız sağ olsun, bağırın Sevgili HS Tarsuslu. Size göre veya bana göre pek değişmiyor; netetikte büyük hârfle yazmak bağırmak yâhut haykırmak demek. Siz de güzel haykırıyorsunuz, devam ;-)

hüseyin sungurŞubat 8th, 2010 22:39

Sayın Adnan Şirin,

Yapmaya çalıştığım katkıları daha bir dikkatli okumanızı öneriyorum…

Hocam, müsaadenizle, bâzı isimleri açık yazacağım, vaziyet onu gerektiriyor.

1- Özel bir yer diye dolaylı isimlendirdiğiniz unsur, İzmir’in kerhânesidir. O zamanlar, Tepecik denilen bir semtte idi. Ben, özel bir yerleri ziyâret ederek, bunları uy-dur-mu-yo-rum kardeşim. 80′in ikinci yarısında, İzmir’e nispeten uzak sayılabilecek bir kazada kaymakam olan kuzenimin ortaya çıkarttığı bir kepâzelikti, devlet olaya el koymuştu, NOKTA dergisi haber dosyası yapmıştı diye yazıyorum, siz benden özür bekliyorsunuz.

2- Bu ülkede sağa sola evlâtlık vermek, üstü kapalı bir gelenektir. Siz, ne kadardır ESKİ ŞEHİR’de yaşıyorsunuz bilemem ama herhangi bir şekilde rastlamadı iseniz, sizin duygusal kâr-hanenize yazılabilecek bir hoşluktur. Evet, Orta Anadolu ilginç bir yerdir. Eskişehir, nispeten andığım bölgelere göre, çok daha ileri ruhsal yapıya sâhip bir yer olmalıdır. Ben, 75 baharında, kulağı çınlasın BÜYÜKERŞEN HOCA Akademi’de iken, Sinema ve Yüksek Okulu’na telefonla kayıt yaptırmış bir uçuk adamım. Cevap gelmeyince, binip Eskişehir’e gittim ve Hoca ile tanıştım. Benden başka kayıt yaptıran olmadığını, dolayısıyla beni alamayacağını söyledi.

Bu vesile ile o yılın HIDIRELLEZ’ini gördüm, yaşadım. Fidanlık denilen mevkîde, yaşıtım kızlardan söğüt dalları ile “bahtın açık olsun” kırbaçları yedim.

Evet, tekraren söylüyorum, benim çocukluğumda ve öncesinde böyle bir evlâtlık satışı olurmuş Orta Anadolu’nun özellikle Kapadokya bölgesinde. Benim çevrem oralardan gelme evlâtlık dolu idiyse, sizden neden özür dileyeceğim ki?

Bana kızacağınıza, ülkemizin insanlarına kızın!

Tut ki ben karanlığım.

Bana kızacağınıza bir mum yakınız, belki de yakıyorsunuzdur bilemem orasını ama yaşadığım bir hakikati burada paylaşırken neden alınganlık gösteriyorsunuz!

“Bugün muhtemelen” diyorum.

Penguen dilinde yazmıyorum.

Ara sıra Hoca’ya fazladan “tashih” derdi çıkarıyorum, hepsi o…

Yazdıklarımı herkes anladı gâliba, eleştirlerini sıraladılar, ancak kimse özür dilememi istemedi…

Sizden özür dileyeceksem, siz, Orta Anadolu’nun Tımarlı Sipâhisi misiniz acaba?

Kusura bakmayın, size ancak mizah ile cevap veriyorum, bence hak ettiniz.

Selâm, saygı ve âfiyet.

TARSUSLU

MKD: Bakın, kızdırdınız HS Tarsuslu’yu, ben de nasibimi aldım. Ama, doğrusu, bahsettiği yerin İzmir Genelevi olduğunu kimse anlamamıştır eminim ki. Şimdi vâzıh hâle geldi.

hüseyin sungurŞubat 8th, 2010 22:54

Mustafa Ağabey,

Önünde, zâten eğilmekte idim.
Şimdi, iki kez eğilmek istiyorum, kabûl buyur.

Nedeni aşağıda bize bakıyor.

İlber Hoca, mimarîde biraz ileri gitmiş teşrih ederken…

Koskoca bir SAFRANBOLU, Mülk-î Osmanî’ye bedel sayılır bence.

Kaldı ki, bırakalım Safranbolu’yu, bir başına SÜLEYMANİYE, Emerikalı mimarın tasviriyle, “5. işlemle” yapılmış bir şâheserdir.

Sıkıntı şu ki, örneğin bir DİVANYOLU, sanırım 2. Mahmud döneminde ilk tecâvüzlere uğramaya başlamış. Daha geniş bir okuma için Beşir Ayvazoğlu’nun GELENEĞİN DİRENİŞİ ve BOZGUNDA FETİH RÛYASI, Bir Fotoğrafın Hikâyesi adlı çalışmalarına bakılabilir.

Dolayısıyla, 2. Mahmud’dan itibâren, belki de kerhen bir alafırangalılaşmak derdi başlıyor Mülk-ü Osmanî’de.

Hâttâ çoğu kimse bilmez, 2. Mahmud, ilk Lâtince alfabeyi teklif eden insandır da sadrazam, sanırım, Keçecizâde, yeterli altyapı olmadığından hareketle, erken olduğunu padişaha kabûl ettirir.

Neyse…

İşte o güzel insanlar, nereye gittiler…

Sen “Safranbolu adındaki incide” oturarak, torpilli bir yaşam sürüyorsun.

Bak SAFRANBOLU koruma altına alınmayacaktı ki, biz oraya neler dikerdik neleeer?

Selam ve âfiyet.

“Sâdece bilgi için, ODTÜ Isıtma Havalandırma ve Klima tesisatları avan proje ve tatbikat projeleri Mustafa Abin tarafından yapılmıştır. Mimarımız B. Çinici ve eşi A. Çinici idi. Bildiğin gibi ODTÜ mimarı B. Çinici’dir. 1968 ilâ 1972 arasında bir proje bürosonda çalışırken, bu projelerin büyük bir kısmı tarafımdan çizilmiştir. Water operation, kıyı liman ve sağlık mühendisliği fakültesi, hesap bilimleri merkezi, jeoloji fakültesi, kütüphâne binâsı.

Bir de tabii Safranbolu mimarîsini zikretmeliyim”.

mustafa terziahmetoğluŞubat 8th, 2010 22:59

Sevgili Hüseyin Kardeşim,

Birkaç gün evvel aklıma bir kavram düşmüştü “sürü psikolojisi”.

Bunu araştırırken, birden Sn. Doksat’ın Pavlov ve Seligman’ın köpekleri aklıma geldi ve psikoloji deneyleri diye girdim. Karşıma Asch deneyi, Milgram deneyi, Stanford hapishâne deneyi gibi deneyler çıktı. Çok ilginç bulduğum konulardı. Şöyle bir göz gezdirdikten sonra arşivime aldım ve daha ilginç konular bulabileceğim ümidiyle araştırmaya devam ettim.

Derken bir büyük insana denk geldim. Okurken hüzünlendim, gözlerim doldu. Bir tuhaf oldum.

Cehâletimi bağışlayınız, ben bu ismi duyduğumu hatırlamıyorum. Biraz çağrışım yaptı ama zihnimde bu kişi hakkında bir berraklık yoktu. Çok üzüldüm. Değerlerimizi nasıl ucuza yitirdiğimizi ve kaptırdığımızı esef içinde bir kez daha müşahade ettim. Bu isim Muzaffer Şerif (Cherif) idi.

Dünya çapında bir bilim adamı. Sosyal psikolojinin kurucularından.

Tabii bu noktadan hareketle Behice Boran’a, Niyazi Berkes’e, Pertev Naili Boratav’a denk geldim. Benim doğduğum sene Behice Boran’ın üniversiteden atılmasını okudum.

Bütün bu konular bir gece içinde bana çok gelmiş ve kafam karışmıştı. Çünkü hüzün zihin faâliyetini inkıtaya uğratıyor.

Tam Muzaffer Şerif ve diğer konuları sırayla okumayı düşünüyordum ki, Sn. Doksat’ın “aman gecikmeyin!” ikazını gördüm.

Bu ikazdan Cemil Meriç konusuna girdim. Bir Fâcianın Hikâyesi ilgimi çekti. Şimdi onunla iştigâl etmekteyim.

Bu arada siz ve değerli mekâncılar Sn. Muzaffer Şerif hakkında bildiklerini aktarırlarsa sevinirim.

Zannederim Sn. Evren İşbilen’in de söyleyecekleri vardır.

SSSSS

mustafa terziahmetoğluŞubat 8th, 2010 23:39

Efendim,

Esas konudan nerelere geldik ama şahsen ben keyif alıyorum.

Sn. Muzaffer Şerif ve Sn. Behice Boran’dan bahsederken söyleyecektim. Unutmuşum.

Başbakan’ın bu Tekel işçilerinin direnişi ile ilgili tepkisinin altında zannederim başka birşeyler yatıyor. Başbakan bu direnişin bir sınıf hareketine dönüşmesinden korkuyor. Düşünülebilir ki, eğer böyle bir korkusu varsa, eylemi sona erdirmek için uzlaşmaya yatkın bir tutum içinde olması veya sona erdirmesi gerekir. Fakat böyle uzlaşmacı bir tutum onun karizmasının çizilmesine ve imajının bozulmasına neden olur. Bu yüzden iki arada bir derede kalmış durumda.

Onun esas korkusu bunun arkasından bir sınıf hareketinin patlak vermesi. Bu yüzden çok öfkeli ve tehditkâr. Çünkü böyle bir sınıf hareketi iktidarının sonu olur. Bu bilinçte ve başka bahânelerle üstünü örtmeye çalışıyor. Maâlesef sendikalar sendika değil. Esâsen bu iktidardan kurtulmanın şartları mevcut. Ama bunu değerlendirecek sendikal ve muhalif parlamenter güç yok.

SSSSS

Evren İşbilenŞubat 9th, 2010 17:43

Değerli Mekâncılar, Kerem Hocam ve Değerli Mustafa ve Hüseyin Bey’ler,

Muzaffer Şerif ismini daha önceden de duymuştum. Çok önemli bir bilim adamı ve disiplin kurucusuymuş anlaşılan. Sosyal psikolojinin babalarından sayılıyor. 1940′lı ve 50′li yılların cadı kazanından çok çekmiş anlaşılan. Hâttâ gâliba Türkiye’de solculuktan 4 ay da hapis yatmış (yanlışsam düzeltin). “Bizim” beğenmeyip burun kıvırdığımız bu adamı ABD kapmış ve onurlandırmış. Ama 50′li yıllarda ABD’de esen McCarhty’cilik onu orada da rahat bırakmamış.

Böyle kadri bilinmemiş, hâttâ ezâya uğramış ne kadar çok değeri var bu ülkenin… Bugün mesela Dario Moreno’yu kim hatırlıyor? Bu ülkede neden değerliler unutuluşa ve dışlanmaya itilirken ne idüğü belirsiz insanlar baştacı ediliyor?

Neyse, alanım olmadığından Muzaffer Şerif’in deneyleri ve teorileri üzerine ahkam kesemeyeceğim ama bunu disipliner yakınlıkdan dolayı Kerem Hoca’mızdan rica ediyorum.

Selâmlar,

Evren.

MKD: Why me? Elizabeth Kübler Ross.

ali rıza sığırcı, ürologŞubat 9th, 2010 22:01

Haiti’nin nüfusu kaç ki -çeyrek milyar- insan telef oldu üstâdım?

Saygılar
ars

MKD: Bilmem, yarın Google’dan bakarım. Bilmukabele Saygılar.

ali rıza sığırcı, ürologŞubat 9th, 2010 23:55

çar-ı yek milyar ezcümle ikiyüzelli milyon eder sanırım muhterem üstâdım…3.5 türkiye nüfusu yani…
arz-ı hörmetler efendim
ars

MKD: Gereken düzenleme yapıldı, arz-ı muhabbet…

ADNAN ŞİRİNŞubat 12th, 2010 11:58

Sayın Hüseyin Sungur,

Öncelikle ilk yazınızda ve sonra bana cevaben yazdığınız ikinci yazınızda geçen birer paragrafı aşağıya alıyorum.

1) “Emin olmamakla birlikte, ORTA ANADOLU’da, hâlâ, özellikle küçük yaşta kız çocuğu satışı vardır”.

2) “Evet, tekraren söylüyorum, benim çocukluğumda ve öncesinde böyle bir evlâtlık satışı olurmuş Orta Anadolu’nun özellikle Kapadokya bölgesinde. Benim çevrem oralardan gelme evlâtlık dolu idiyse, sizden neden özür dileyeceğim ki?”

Çocukluğunuzun kaç yıllarına denk geldiğini bilmiyorum tabii ama, bugünün Orta Anadolusu’yla çocukluğunuzun Kapadokyası arasında gidip gelirken halen “emin olamadığınız” durumlardan, “olurmuş” duyumlarıyla bahsettiğinize göre, sizi de şüphelere düşürecek bir çağda kaldığını tahmin ediyorum.

Ayrıca, İzmir’in Tepecik semtiyle Orta Anadolu’nun ne ilgisi var? “Oranın kaynağı Orta Anadolu’dura” mı getiriyorsunuz sözü? Yaptığınız bu fütursuzca çamur atma işleminden sonra özür dilemeyi kendinize ağır görüyorsanız açıklayın lûtfen isim isim, köy köy, hangi Orta Anadolu kentimizin hangi köyünden hangi yıl kaç kızı evlâtlık adı altında bahsettiğiniz malûm yerlere göndermişler? Açıklamazsanız, aynı bölgede yer alan Eskişehir’imize bir dahaki gelişinizde dua edin, Eskişehir sevdâlısı Büyükerşen Hocamız’ın bu densizliğinizden haberi olmasın, yoksa hıdırellezde fidanlıkta yediğiniz söğüt dallarını çok ararsınız; malûm kendisi Büyükşehir Belediye Başkanımız’dır şu anda.

Meydanı boş bulup hâddini aşanlara da bir Tımarlı Sipâhi çıkar elbet, buna niye şaştınız?

Selâmlar, saygılar.

MKD: Eyvah, ortalık karışıyor. Tarsuslu’ya, Eskişehirli şövalyece mukabele etti!

Eskişehir’e son senelerde epey gitmişliğim var; Anadolu’nun ortasında bir Avrupa şehri hâlinde. Hani iş güç olmasa, gidip de yerleşesim geliyor…

mukaddes dikerŞubat 12th, 2010 23:07

ORTA ANADOLU’da, hâlâ, özellikle küçük yaşta kız çocuğu satışı vardır

X köyü, sürekli, İZMİR TEPECİĞE(!) kız çocuğu gönderiyor, ardından da, çehiz parasını denkleyen, köyüne geri geliyor ve doğru anlaşmalı doktorlarına “diktirmeye…

Bu lâftan biz kızlar evlâtlık verilirmiş sonucunu çıkaracağız. Ben maâlaesef başka şay anlamışım. Acep anlaıyışım mı kıt?

Adnan Şİrin cevabı gâyet güzel vermiş.

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word