Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 592 defa okundu.
Bu yazi bugun 4 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

BALYOZ GİBİ AÇIKLAMA ve MEHDÎ STAGFLASYONU

E. Org. Çetin Doğan’ın Açıklaması 24 Ocak 2010

Basında “Balyoz Plânı” olarak geçen iddiaların, akıl ve sağduyusuna güvendiğim ve yazılarını beğeni ile okuduğum yazarların kimisinde de bir Darbe Plânı’nın var olabileceği yönünde kuşku yaratmayı başardığını üzülerek görmekteyim. Bilgi kirliliğinin zihinleri karıştırdığı bu ortamda, işin aslını ortaya koyucu son bir açıklama yapmayı zorunlu bir görev sayıyorum.

İşin aslı, Ordu Plân Semineri’nde yaptığım konuşmalardan kimi bölümler ve Plân Semineri’nin “jenerik” senaryosundan işe yarayacağı sanılarak kopyalanan kırıntılar ile uydurma kroki ve iğrenç olayların paketlenerek bir uydurma “Balyoz Plânı” imâl edilmiş olması ve bu plânın gerçekmiş gibi Taraf gazetesinde yayınlanmasından ibârettir. Bu oyunu bozmak ve bir şekilde bu oyunda yer alan kişi ve kuruluşları Türk Adaleti’ne teslim etmek benim boynumun borcudur.

Bu uydurma plânda yer alan ve Ordu Semineri kayıtlarından kopyalanmış bölümlere tekrar açıklık getirmek gereğini duymaktayım:

-Gn. Kur. Basın açıklamasında da belirtildiği gibi, 5-7 Mart 2003 tarihlerinde 1’nci Ordu Plân Semineri icra edilmiştir. Plân seminerinin dayandırıldığı “Jenerik Senaryo” dâhil, seminerin icrâsına ilişkin esaslar, KKK ve Gn. Kur. Başkanlığı’na Aralık 2002’de gönderilmiştir. Plân seminerlerinin icrâsından önce bu tür dosyanın seminere iştirak edecek ast komutanlara da hazırlık yapmaları için önceden gönderilmesi usûldendir.

-Seminerde benim direktifimle Ülkemiz  için en tehlikeli ve riskli olabilecek “jenerik” bir senaryo hazırlanmıştır. Jenerik senaryoda mevcut durum değil, ileri bir tarihte ortaya çıkabilmesi muhtemel bir güvenlik sorunu ele alınmıştır.

-Jenerik senaryo, Türkiye’ye karşı muhtemel bir dış tehdidin tırmanması durumunda, geri bölgede emniyet ve âsayişin sağlanması için, mevcut plânlara göre tahsis edilen kuvvetlerin yeterli olup olmayacağının irdelenmesini sağlamak üzere hazırlanmıştır.

-Plân Semineri’ne 29 general, 133 subay iştirak ettiği iddiası doğrudur. Belirtilen miktar içinde Gn. Kur. ve KKK’lığından katılan personel de dâhildir,  zira bu sayıda general 1’nci Ordu’nun organik kuruluşunda bulunmamaktadır.

-Seminerde varılan sonuçlar Gn. Kur. ve KKK’lığına doğal olarak gönderilmiştir. Zamanın Gn. Kur. Bşk.’nın seminerden haberdar olmaması imkânsızdır.

-Kısaca, Ordu Plân Semineri meşrû bir zeminde icrâ edilmiş, varılan sonuçlara göre de Ordu EMASYA Plânı’nda gerekli değişiklik yapılmış ve yapılan değişiklik üst komutanlıklarca da onaylanmıştır.

-Jenerik senaryo Plân Semineri’nin  icrâsı zamanındaki (5-7 Mart 2003) ülke ve dünya şartlarını değil, orta vâdede (5-10 yıl) ortaya çıkabilecek muhtemel gelişmelerin ışığında hazırlanmıştır.  Ordu Plân Semineri’nde cereyan eden konuşma ve tartışmalar, Jenerik senaryo ve o zaman yürürlükte bulunan plânların yeterli olup olmadığı üzerinde odaklanmıştır. Bu konuşmalar içerisinde, mevcut iktidara darbe veya gayrimeşrû herhangi bir müdahale mevzûubahis değildir.

-Şu hususu özellikle vurgulamak isterim ki, Plân Seminerleri’nin dayandırıldığı jenerik senaryolarda hiç bir zaman gerçek siyasî parti ve şahıslardan söz edilmez. Böyle bir durum TSK’nın disiplin anlayışı ve gelenekleri ile bağdaşmaz (Jenerik Senaryo’nun kaleme alındığı dönemde AKP yeni iktidara gelmişti.  Plân Semineri’nin icrâ edildiği tarihte Sayın Erdoğan milletvekili değildi—bilindiği üzere, kendisi 9 Mart 2003 tarihinde Siirt’te yapılan seçimle milletvekili olmuştur).

-Seminerde sıkıyönetimin tartışılması, geri bölge emniyeti için tahsis edilen kuvvetlerin gerek bölücü terör ve gerekse irticaî faâliyetlerin  “gâileye” dönüşmesini önleyici bir tedbir olarak gündeme getirilmiştir. Bu nedenle irticânın orta vâdede ulaşabileceği bir projeksiyon yapılmıştır.

-Uydurma “Balyoz Plânı” kapsamında zikredilen “Lâik Cumhuriyet İlkelerine Karşı Son Zamanlardaki Davranışlar” benim üst komutanlıklara gönderdiğim resmî bir yazıdır. Bu resmî evrakta yer alan hususlar, İstanbul Vâliliği’nde her ay yapılması mutat toplantılarda da ele alınmıştır.

-Plân Semineri’nin açılış ve kapanışında irticâlen yaptığım konuşmadan özenle seçilen, başı sonu belirsiz parça parça sesli alıntılar bana âittir. Bâzı basın kuruluşlarının yazmaktan kaçındığı, uydurma Balyoz Plânı imalâtçılarının silmeyi unuttukları sesli alıntıların içindeki bâzı sözlerimin altını çizmek isterim. Bu sûretle, yaptığım konuşmanın jenerik bir senaryoya dayalı olarak yapıldığını “önyargılı olanlar” dışında herkesin anlayacağını umuyorum. Kolaylıkla anlaşılabilmesi için, silinmesi unutulan kelime ve sözleri, CD çözümü içinde kalın harflerle tekrarlamayı yararlı buldum.

*…”Şimdi arkadaşlar, bu bir jenerik senaryo ama günümüzdeki gelişmelerle bir paralellik taşıyor. Eee, olasılığı en yüksek tehlikeli bir senaryo olarak öngördüğümüz konuda kısaca burada anlatıldı ayrıntılı olarak…

*…Genelkurmay Başkanı’na Kuvvet Komutanına diyeceğim ki…………………. Bu tabii, öngördüğümüz senaryonun içerisinde öngördüğüm bir çözüm tarzı hani bugün de gidip onu şu anda yapın diye gideceğim yok yanlış anlamayın…”

Darbe yapmak, bu amaçla cami bombalamak ve uçak düşürmek gibi plânlar akıl dışı ve dehşet verici iddialardır. Tutuklanacak gazeteciler ile kabinede yer alacak kişilere dâir listelerinin hazırlanması da dâhil olmak üzere, bu plân ve listelerin hiçbirinin emrim altında veya haberim dâhilinde yapılması söz konusu değildir. Taraf gazetesi bunun aksini gösteren hiç bir belge yayınlamamıştır, yayınlayabilmesi de mümkün değildir. Bu asılsız ithamları basan sorumsuz kişi ve yayın organları yargı önünde hesap vereceklerdir. Bu çok ağır ithamların ne amaçla yapıldığı ve neye hizmet ettiği konusundaki fikrimi tekrar açıklamaya gerek bulunmadığını sanıyorum… Ancak, bu yazı vesilesi ile bu iddia sahiplerini bir kez daha ekran başına ve karşımda ispatlarını sunmaya davet ediyorum. Bütün hayatım boyunca attığım her adım, sarf ettiğim her söz, her eyleme genel bir etiket koymak gerekirse, bunun dürüstlük ve meşrûluk olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle, hesabını veremeyeceğim hiç bir eylem ve söz bulunmamaktadır. Askerlik hayatımda hiç bir desise ve entrikanın içinde bulunmadım.

Bunların aksini iddia edenleri kamuoyu önünde yüzleşmeye çağırıyorum.

Saygılarımla.

24.01.2010 E. Org. Çetin DOĞAN

***

Bakın http://www.haber1.com/Akif-Beki-de-mehdi-ilan-etmis_134794.html adresinde ne var (05.02.2010 Cuma):

MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Başbakan Erdoğan’ın bir dönem sözcülüğünü yapan, gazeteci Âkif Beki’nin Erdoğan’ı “Mehdî” ilân ettiğini açıkladı.

Başbakan Erdoğan’a yapılan “Peygamber” yakıştırmasının tartışması henüz sona ermeden, şimdi de “Mehdî” tartışması başladı. MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Başbakan Erdoğan’ın bir dönem sözcülüğünü yapan, gazeteci Âkif Beki’nin Erdoğan’ı “Mehdî” ilân ettiğini söyledi. Oktay Vural, Âkif Beki’nin yazdığı bir kitapta Erdoğan’ı “Sandıktan çıkan Mehdî” ilân ettiğini savunurken, Beki ise, “Silivri Cezaevi’nde yatan Ergun Poyraz’ın hakkımdaki bir kara propagandasını yeniden tedâvüle sokuyor. Başbakan’ı ‘Mehdî’ ilan ettiğimi söylüyor. Kuyruklu propaganda!” dedi.

Beki’nin 2003 yılında kaleme aldığı kitaba dikkat çeken Vural, GAZETEPORT’a “Kitabı okuyanlar ‘Mehdî’nin nasıl ilân edildiğini görür” dedi. Kitapta, şu ifâdeler yer alıyor: MUSA’NIN SOYUNDAN: Ve Tayyip Erdoğan’ın harfler hiyerarşisindeki peygamberi. Erdoğan, İbn Arabî’nin çizelgesine göre Musa Peygamber soyundan geliyor. Yâni, hem Musa Peygamber’in karakteristik özelliklerini taşıyor hem de hayatı bu peygamberin yaşam öyküsüyle paralellikler gösteriyor. Musa Peygamber, halkını özgürleştiren bir lider. Bir Hurufî için, Tayyip Erdoğan’ın yaşam öyküsüyle bu kıssa arasında paralellikler kurmaksa hiç de zor görünmüyor…

KURTARICI: En çok oligarşinin korkularından çekiyor, öcü gibi gösteriliyor, siyasî yaşamı boyunca bununla mücadele ediyor. Ve oligarşinin korkuları (bu anlamda kehânet) gerçek oluyor, Erdoğan iktidara geliyor. Ama onu son umut ve kurtarıcı olarak gören halkının oylarıyla. Ve Musa Peygamber’le Tayyip Erdoğan’ın yaşamındaki en inanılmaz paralellik tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Tayyip Erdoğan iktidarını Abdullah Gül’le en az 30 yıllık bir geçmişe dayanan yol arkadaşıyla paylaşıyor. İNSANLARIN ARASINDA ZUHUR ETTİ: Hadis külliyatında geniş yer tutan mehdî, deccâl ve âhir zaman haberleri, sembolik anlatıma sâhip olsa da, küçümsenmeyecek bir kitle yakın zamanlara kadar onları bire bir okudu. Bu yüzden iki buçuk minâre boyunda ve alnında kefere yazan bir deccâl bekledi, sahte cennetler sunacak biri. Ve ona karşı gelecek mehdînin söylendiği gibi Şam’dan çıkıp geleceği sanıldı. Bu çalışma boyunca anlatılan mantalite evrimi ve eldeki veriler artık çoğunluk için “kurtarıcı” haberlerinin bire bir anlamından soyutlandığını gösteriyor. Göklerden beklenen “kurtarıcı”, insanların arasında zuhur etti. Göksel değil, dünyevî bir kurtarıcı, bir siyasî lider olarak. Mucizelerle gönderilen göksel bir varlık yerine oylarla sandıktan çıkan bir kurtarıcı. Büyük bir kitlenin son umudu. Seçilmiş biri, ama seçmenleri tarafından…

MKD: Yâhu, Mehdî olan ama olmayan ama olduğunun delillerini ayan beyan kamuoyuna duyuran mı gerçek olanı, yoksa Hasan Mezarcı mı; yoksa o Mesih miydi? Kafam çok karışık!

Deniz Som da, 5 Şubat 2010’da Cumhuriyet’te şöyle yazmıştı:

DAVOS fâtihi; yan cebime koy.

Son Osmanlı padişahı; yan cebime koy.

İslâm âleminin son halife adayı; yan cebime koy.

İslâm âleminin en güçlü lideri; yan cebime koy.

Ortadoğu halklarının kahramanı; yan cebime koy.

Yan cebini tıka basa dolduran civan padişahı Fatih Sultan Recep, 10 ay önce Aydın il başkanlığı yapan birinin “O bizim âdeta ikinci peygamberimiz gibidir” sözleri hatırlatılınca fena hâlde celâllendi… Sultan hazretleri, türbanlı karısının iki yıl önce askerî hastâneye ziyâretçi olarak alınmamasından yakındığı için MHP Milletvekili Osman Durmuş’un askerlere seslenerek “siz peygamber olarak anılan bir başbakanın eşini nasıl kabûl etmezsiniz” demesini hazmedemedi.

Hazımsızlığın sonunda da Meclis Genel Kurulu’nda yumruklar ve küfürler havada uçuştu; sultanın serbülenti Bülent Arınç, oturumu yöneten Meclis Başkanvekili Güldal Mumcu’nun makam odasını bastı.

Bu sahnelerden sonra ortaya üç gerçek çıktı.

Bir: Yalan ve dolan üzerinden demokrasiyi araç olarak kullanmaya devam ediyorlar… Örneğin Arınç, makam odasını basıp hakaret ettiği Güldal Mumcu’nun çok sevdiği bir arkadaşının kendisine emânet bıraktığı eşi olduğunu söyleyebiliyor. Uğur Mumcu’dan söz edebiliyor. Adama sorarlar; 10 gün önce ölüm yıldönümünde adını anamadığın Uğur Mumcu mu senin arkadaşın? Hadi oradan, şeyini şey ettiğimizin kozmik patatesi!

İki: Plânlı programlı çalışıyorlar ve zamanlamasını uygun görünce piyasaya sürüyorlar. Örneğin, Recep’in anlattığı, üç yıl önce karısının askerî hastâneye alınmama hikâyesi. Eğer sen başbakan karısı isen, ziyâret edeceğin hastanın yakınına telefon etmezsin, hastânenin başhekimini aratırsın.

Başbakanlık’ta bir sürü müdür var, protokol müdürü mü, halkla ilişkiler müdürü artık ilgili kimse o, “möhterem hamfendü gelecekler” diye randevunu ayarlar. Başörtülü kadınların rahatça girip çıktığı askerî hastânelere yumurta biçimince sıkmabaş türbanınla giremeyeceğin söylenirse de oturur kocanla ayağı yere basan başka plân yaparsın!

Üç: Türkiye hızla sivil diktatörlüğe gidiyor. Örneğin, Recep, “o bizim âdeta ikinci peygamberimiz gibidir” diyen Aydın’daki partili hakkında hükmü ânında verdi: “Ya istifasını alın ya da partiden ihraç edin”!

***

2010 senesinde peygamberlik bitmiş mi bitmemiş mi tartışmalarından dolayı iktidardaki partinin genel başkanının gazâbına uğranması, milletin birbirine girmesi, bunun hâlâ en mühim gündem maddesi olarak “artçı dalgalar” hâlinde “uzman” kişilerce televizyonlarda tartışılması… İçim daralıyor.

TRT’deki seviyesizlikten midem bulanıyor: http://www.internetuzmani.com/trt-1-bir-zahmet-programi-izle-bolumleri-kamera-sakasi-videosu.html. Hele şuna bakın: http://www.timsah.com/null/ZTVrT7v9qio. Ayakların baş olması durumunda, mizah da böyle oluyor! Bir delikanlının (ergenin) aşağılanıp tâciz edilmesi tele-şaka(!) olarak görülüyor. Eh, geçenlerde TRT’deki kadrolaşmaya bir örnek vermiştim. Bu “şaka” için savcılığın kamu davası açması icap eder ama onlar asker tutuklattırmakla meşgûl!

Askerliğimi 1. Körfez Hârbi’nde, 1991-1992 senelerinde, Diyarbakır Asker Hastânesi’nde yaptım. Silopi’ye kadar bütün bölgeyi gördüm (Silopy City deniyordu), ABG helikopterlerinin her gün defalarca PKK’ya nasıl her türlü yardımı taşıdığına gözlerimle şâhit oldum.

Ha, içlerine baktım mı? Hayır. Ama neye hizmet ettiklerini anlamak için orta zekâ kifayet ederdi; o kadarı da fakirde var. Daha önceki yazılarımda bunları teferruatla anlattım.

Bugünleri ta o zamandan hazırladılar!

Hayatta en son yapabileceğim meslek askerlik, çünkü emir komuta zinciri içerisinde çalışıp yaşamaya müsaade etmeyen, “iyi ama neden, niçin” diyen bir ruh yapım var.

Ama bu şekilde çalışacak güçlü bir ordusu olmayan hiçbir devletin de ayakta kalmasının mümkün olmadığını in vivo (ânında sözlük: canlı canlı, içerisinde) müşahede ettim.

Bir devlet ancak muntazam bir Silâhlı Kuvvetler yâni Ordu ile bir savaşta muzaffer olabilir yâhut kendini müdafaa edebilir.

Bunu Polis yapamaz. Polis, ismiyle müsemma, şehirlerdeki kolluk kuvvetidir. Kırsal alanda dahi yetersiz kalır, orada da Jandarma devreye girer; askerle polis karışımı bir teşkilâttır.

Türkiye’de ise TSK bizzat Hükûmet ve Taraf’ınca alenen rencide ve pasifize ediliyor.

Birtakım kimin nasıl ve nerde yaptığı meçhûl olan “kamuoyu yoklamalarıyla” halkın askere (yâni TSK’ya) olan güveninin “yüzde bilmem kaç düştüğü” asparagası ânında bütün medyada yer alıyor.

Bu arada, benim yazdıklarıma bakarak “açıkça söyle, sağcı mısın yoksa solcu mu” ve “sen bir farmasonsun, takıyye yapıp her tarafa oynuyorsun” diye mesajlar geliyor.

Bana da hafakanlar basıyor!

Yazarım sonra (aslında önceden de yazmıştım, olsun)…

İyi cumaertesiler efendim…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 06 Şubat 2010 Cumartesi

9 Yorum

alizafersapciŞubat 6th, 2010 19:21

Düşündüren yazılarınız için teşekkürler.

MKD: Teşekkürler Sayın AZS.

mesut yaylalarŞubat 6th, 2010 21:44

60 yaşındayım. Bu güne kadar iktidarı kesin elinde bulunduranlar ve yarınki iktidarlarından güven duyanlar herşeye gülüpn geçerlerdi. Ne zamanki koltuklarının sağlamlığından şüpheye düşmüşlerse, Meclis’te hır gür çıkarmışlar ve sağa sola saldırmaya naşlamışlardır. Bu Hükûmet ve iktidar partisinin de böyle bir korkuya kapıldığını (eldeki verilerle) sanmaktayım.

Hocam, her yazınız için tekrar teşekkür ederim.

Saygılar.

MKD: Bilmukabele Sayın MY.

Ali YÜCEŞubat 6th, 2010 21:55

http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/13708861.asp?gid=229

Yakışmış Gülüm’e, canım memleketime…

mustafa terziahmetoğluŞubat 6th, 2010 23:19

Efendim,

Bu ülkede “peygamber gibi adam” sözüne lâyık bir kişi varsa, o da Ulu Önder M. Kemâl Atatürk’tür. Ama dinbaz sürüsü yıllarca bu büyük insandan bu liyâkatın tahribi için onun leblebi ile içtiği bir duble rakıyı kullanmışlardır. Hâlen de kullanmaktadırlar. Bu dinbaz sürüsü, Atatürk’e bu liyâkatı sağlayan özelliklerini dile getirmezler.

Arınç hazretleri “bu ülkeye dindar cumhurbaşkanı seçeceğiz” derken Atatürk’e olan kini yüzünden tarihin gerçeklerine kör kaldığını beyan etmektedir.

Şimdi bakalım kim Peygamber gibi adamlığa lâyık. Ulu Önder’in böyle bir şeye de hayatı boyunca hiç ihtiyacı olmamıştı.

Doç. Dr. Selim Özarslan’ın Diyanet dergisinde yayınlanan makalesinden bir bölüm:

Atatürk’ün Peygamber anlayışını” irdeleyen yazıda, “Dolmabahçe Sarayı ve Çankaya Köşkü, onun hâfızları çağırıp sık sık Kur’ân okutmasına tanık olmuştur” denildi. Yazıda, Atatürk’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinden önce okuduğu bir hutbe örnek gösterildi ve “Atatürk, câmide minberde cemaâte hutbe okuyan ilk ve tek cumhurbaşkanıdır” denildi. “Atatürk’ün Peygamber Anlayışı” başlıklı yazıda dikkat çeken bölümler şöyle:

MİNBERDEN HUTBE OKUDU

ATATÜRK’ÜN KUR’ÂN’A BAĞLILIĞI: Atatürk’ün Kur’ân’a bağlılığını ve sevgisini de, Kitab-ı Ekmel yani ‘Mükemmel Kitap’ olarak isimlendirerek belirtmiştir. Onun Kur’ân’a olan muhabbeti her yerde sürmüş, Dolmabahçe Sarayı ve Çankaya Köşkü onun bu sevgisine hâfızları çağırarak sık sık Kur’ân okutmasıyla tanık olmuştur. Yine Kur’ân âyetleri üzerine araştırma ve incelemeler yapmış, meşhur din bilginleri ve hâfızlarla meâl ve tefsir konularında fikir teâtisinde bulunmuştur.

DİNİ KENDİ DİLİNDE ÖĞRENMEK: Atatürk hadislerin Türkçe’ye çevrilmesini sağladı. Söz konusu çalışmalarla Müslüman Türk milletinin kendi dinini ana metinlerinden öğrenme imkânına kavuşmasını sağlayan Mustafa Kemâl Atatürk olmuştur. Bu çalışmalara ulemâdan da tepki gelmiştir. Dönemin sosyal ve politik şartları bu projenin devamlılığına imkân tanımamıştır.

HUTBE OKUDU: Atatürk minberden cemaâte hutbe okuyan ilk ve tek cumhurbaşkanıdır. Atatürk’ün din ve Tanrı tasavvurunu en güzel anlatan konuşmalarından biri de 7 Şubat 1923′te, Balıkesir Zagros Câmisi’nden yapmış olduğu hutbesidir.

İBÂDET ANLAYIŞI: Atatürk’ün dinin asıl unsurlarından olan ibâdetle ilgili düşünceleri, dinin belirlediği ve Hz. Peygamber’in uygulamasıyla aktüelleştirdiği formel biçimiyle, yaratan-yaratılan arasındaki samimi irtibatı temsil eden ibâdet felsefesiyle âhenkli bir uyum hâlindedir.

İlâhiyatçı Doç. Dr. Selim Özarslan’ın makalesinde, “Atatürk câmide minbere çıkarak cemaâte hutbe okumuş ilk ve tek cumhurbaşkanıdır” deniyor.

Arınç’ın seçtiği dindar Cumhurbaşkanı maâlesef bu özelliğini kaptırmış gözüküyor. Çünkü bugünkü dindar Cumhurbaşkanı minbere çıkarak cemaâte hutbe okumamış ve okuyamaz da. Ben şahsen okumasını arzu ederim. Ne güzel olurdu İsra sûresi 16. âyeti açıklaması. Onu büyük bir huşû içinde dinlerdim ve hâttâ “Allah! Allah!” Diye bağırır, Allah’ıma böyle bir Cumhurbaşkanı’nı bize nasip ettiği için şükürler ederdim. İsra Sûresi 16. âyet ”biz bir ülkeyi helâk etmek istedik mi, önce oranın ileri gelenlerini yoldan çıkartırız, orada kirli işler yaptırırız, sonra o ülkeye helâk sözü gerekli olur”.

Toplumun yozlaşmasını önlemek için Cumhurbaşkanı’nın böyle bir konuda vatandaşlarına öğüt vermesi ve hutbe okuması vatandaşlar için büyük bir motivasyondur ve onların kirli işlere bulaşmasını önler.

Böyle bir hutbeden sonra ben eminim ki, yargı bunu lâikliğe karşı bir eylem olarak değerlendirmez ve dava açmaz. Çünkü Yargı da yozlaşmanın olmadığı bir ülkede kanunları uygulamak ister.

Ulu Önder bir de şunu söylemiş.

“Bir yandan Batı’nın işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika’nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir”.

Şimdi bu söz Peygamber gibi bir adamın söyleyebileceği bir söz değil mi? Bundan 88 sene evvel.

Bir de bugünkü “2. peygamber gibiye” bakalım.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında, Tekel işçilerinin eylemlerine yönelik, “olayı ajite ediyorlar” dedi. Erdoğan, TEKEL işçilerini kazan kaldıran Yeniçeriler’e benzeterek “gelmişler istemezuk” ifâdesini kullandı.

Esasen 2. Peygamberlik paylaşılması zor olan bir peygamberlik. Çünkü 2. Peygamberliğe lâyık olan, Amerika’da.
İsmail Eser, 3. Peygamberimiz gibi deseydi, belki bu kadar patırtı kopmazdı. Patırtı, Amerika’daki yüzünden koptu. Onun şahsî otorite ve durumunu zedelediği ve incittiği için. Öyle bir adam varken sen nasıl “2. Peygamber gibi” dersin diye sesini kesiverdiler.

Pek tabiidir ki, Atatürk gibi bir liderin Ordusu’nu istemezler.

Çünkü bu Ordu milletlerarası sermayenin Asya ve Afrika halklarını köleleştirme gayretlerinin önündeki en büyük engeldir.

mustafa terziahmetoğluŞubat 6th, 2010 23:36

Efendim,

Yazımı gönderdikten sonra hatırladım.

Taha Akyol’un ifâdesi: “Kemalist felsefede kuruluk olduğunu ben de benimsiyorum”.

Neden benimsiyor?

Çünkü Kemalist felsefe milletlerarası sermayenin Asya ve Afrika halklarını köleleştirme gayretlerinin önündeki en büyük engel.

Atatürk, yazımda belirttiğim söylemini 26 Ekim 1922′de yaptı.

Taha Akyol gibileri milletlerarası sermayenin Asya ve Afrika halklarını köleleştirme gayretlerinin bayraktarlığını yaptıklarından Kemalist felsefede kuruluk olduğu propagandasını yapmak zorundadırlar.

SSSSS

MKD: S……………………

Emrah ŞELİMANŞubat 7th, 2010 13:04

Berhudâr olun Hocam,

Zihnimizi aydınlattınız.

Ergün Poyraz’ın bahsi geçen kitabını okudum. Bilinmesi gereken çok şey anlatıyor o kitap.

Kocaman saygılar, sevgiler…

MKD: Sevgili EŞ,
S…………………

Meral GuventurkŞubat 8th, 2010 19:51

TSK, işbirlikçi din tâciri Fethullah efendi tarafından dahi albay olmasına şüphe ile bakılan Hilmi Özkök tarafından bu hâle getirilmiş, şeriatçılara teslim edilmiştir.

Elinde sefertası ile evinden yemek taşıyan bir korkak …inin Genelkurmay Başkanı olabildiği bir ülkede artık hiçbir şeye, hiçbir güce maâelsef güven kalmamıştır..

Merâl Güventürk
Öğretmen.

TgŞubat 10th, 2010 00:39

Bir örnek vermek istiyorum; asker değil ama sivil bir bürokrat, kendisi bulunduğu çevrede çok sıkı bir Atatürkçü olarak bilinir veya kendini öyle bildirirmiş. Sultanbeyli’nin kahramanlarındandır zât-ı şâhaneleri. AKP iktidarı öncesi kendine bağlı olan kurumlarda türbanlı değil, normâl başörtülü insanlara bile düşmandır; hâttâ yaşı 60′ı geçmiş bir Bulgaristan göçmeni kadını kurumda önce rezil etmiş, bağırmış çağırmış, hakaret yağdırıp kovmuştur. Sonra ise iktidar değişince, kendisi de değişime uğramıştır; birden namaza başlamış (buna diyecek bir şeyim asla yok) ama nerede ve nasıl bir tarikatın bir yurdunda cumaları kaçırmaz olmuştur, nereden nereye işte size bir değişim ve dönüşüm hikâyesi…

MKD: Bunlardan o kadar çok var ki…

hüseyin sungurŞubat 10th, 2010 01:41

Cübbeli Ahmet, alenen desteklenmelidir.

Şaka yapmıyorum.

Favorim Cübbeli Ahmet

Tarsuslu

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word