Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 2040 defa okundu.
Bu yazi bugun 2 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

İLBER ORTAYLI’dan BİR NAKİL ve TENKİT

Tarihçi ve Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı, Siyaset ve Liderlik Okulu’nda verdiği konferansta çok tartışılacak sözler söyledi:

Milliyetçiliğin, “mensubu olduğun ve içinde yaşadığın toplumu sevmek olduğunu” belirten Ortaylı, son yıllarda Türkiye’de milliyetinden utanma duygusunun, antimilitarist, asker düşmanı bir topluma doğru gidişin körüklendiğini iddia etti.

“Burada aynı vasfa sâhip olmayan Avrupa devletlerinin kışkırtmasının olmadığını söyleyemeyiz” diyen Ortaylı, şöyle konuştu:

“Türk toplumunun militarist olmasından Belçika’nın, İsviçre’nin ne zararı olabilir? Askerî vasıflarını kaybetmiş Avrupa, bizde bulunan bu vasfın da yok olmasını istiyor. Resim san’atı Fransa’da öldüyse, Fransa bu san’atın bütün dünyâda da ölmesini ister, mimarî İtalya’da öldüyse, İtalyanlar bütün dünyâda mimarînin yok olmasını ister. Hiçbir kavim kendi kaybettiği vasfın başka bir kavimde devam etmesini istemez.

Türk askerî san’atından, askerî toplum özelliğinden insanlar rahatsız oluyor ama ne yapalım bu Türkler’in en önemli vasfı. Bizde de resim, heykel san’atı yok, mûsıkiyle uğraşılmaz, filozof yoktur, fakat ölmeyen san’atımız, vasfımız askerliktir”.

ilber

Gerçekten âlim bir adam: İlber Ortaylı.

Ortaylı, Türk ordusunun bugün dünyâda eğitim veren nâdir ordulardan birisi olduğunu hatırlatarak, Türk’lerin bâzı iyi vasıflarının da yine askerî san’atlarına paralel olarak gelişen tıbbiye, veterinerlik ve mühendislik dalları olduğunu kaydetti.

ORDUNUN SİYASETE KARIŞMASI KAÇINILMAZDIR

Ordunun siyasete karışmasının da kaçınılmaz olduğunu, bu tezin tarihî gerçeklik taşıdığını savunan Ortaylı, “sivil siyasetin kendini geliştiremediği ortamda darbe kaçınılmazdır. Bugün hiçbir siyasî parti gençleri eğitmiyor, gençlik kolları yok. Yeni yeni siyasî akademileşme başladı. Buralardan yetişen gençler partileri yönetirse, partiler kapatılmaz” diye konuştu.

Din ve devlet ilişkilerine ilişkin de konuşan Ortaylı, dinin hiçbir zaman kendi başına bırakılamayacağını, devletin bir parçası olacağını öne sürdü. Bu durumun laiklikle alâkası olup olmadığının tartışılabileceğini belirten Ortaylı, İsrail’in bu duruma örnek teşkil ettiğini söyledi.

Türk devlet yapısının kaabiliyetli insanlara dayandığını, Osmanlı Devleti’nin egemenliği altındaki topraklarda kaabiliyetine inandığı kişileri Enderun’da eğiterek, devlet yönetimine kazandırdığını anlatan Ortaylı, Enderun’da elit bir eğitimin verildiğini, günümüzde elit eğitim veren kurumların azaldığını ve bu kurumların korunması gerektiğini kaydetti.

Ortaylı’nın “demokratik açılımla” ilgili sözleri ise şöyle:

“Açılım boş lâftır. Açılım isteyenler gitmez de durmaz da. Ekonomik olarak Fransa olabilirdik ama bütçemizi 30 yıldır götüren bir durum var. Kimse kimseye kitle dalkavukluğu yapmak için, sempatik görünmek için konuşmasın. İran Kürtleri ile Türkiye’deki Kürtler arasındaki farkı görmeden adam jenosidden söz ediyor. Bunun ne olduğunu bilmeden üstelik. Türkler’e karşı tez geliştirmek için arşive giren kaçıncı ecnebî Türk taraftarı oldu, onlar anladı, bizdekiler anlamıyor. Çünkü hakikati görmüyorlar. Çünkü okumuyorlar. Bunlar tehlikeli işler, belediyeciliğe benzemez”.

***

Aynı masayı paylaşma keyfini birkaç kere yaşadığım İlber Bey’e bir itirazım var:

   Osmanlı, Türklüğünü son demlerinde unutsa bile, muhteşem bir mûsikî yaratmıştır. Dünyâdaki üç Klâsik Müzik’ten birini!

      Bunu Türksüz düşünemezsiniz;

         Biliyorum kendiliğiniz çok şişirildi ama bâzen bir küçük hata, Everest’i devirebilir…

            Aynı sofrayı paylaştık, tanırsınız fakıyrı…

               Gerisine ise “Silivri’de görüşürüz” dememek kalıyor.

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 07 Şubat 2010 Pazar

1 Yorum

mustafa karakaşMayıs 4th, 2011 12:07

Değerli Üstâdım,

Türkiye’de iki tâne çok önemli tarihçimiz var, buna da çok şükür. Toplumun genel seviyesi, insan yetiştirme kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda, ya bunlar da olmasaydı diyerek teselli bulmamız gerekmekte.

İki gün önce televizyonda sizi izledim. Düzgün ve doyurucu sözler işitmeye ilişkin açlığımızı giderdiniz, sağ olun. Konuşmada, yanlış anlamadıysam, ekonomi silâhlarıyla yürütülmekte olan Üçüncü Dünyâ Savaşı yaşamakta olunduğundan ve bizim de bu savaşın göbeğinde bulunuşumuzdan söz ettiniz. Bu savaştaki durumumuzun, kifâyetsiz bir profil sergilediğindiğini belirttiniz.

Bu kaçınılmazdı. Gâzi Hazretleri, durup dururken, “yurtta sûlh, cihanda sûlh” demedi. Ona göre Birinci Cihan Hârbi bitmemiş bir hârpti. Bu hârbin gerek gâlipleri gerekse mağlûpları, hârbin neticelerinden memnun kalmamışlardı; yakın bir zamanda, kaldığı yerden devam edeceklerdi. Bu durumu göz önünde bulundurarak “cihanda sûlh” derken, “gözü dönmüş, doymak bilmez, kan emici adamlar, bize ilişmeye kalkmayın!” demek istemiştir. “Yurtta sûlh” derken de, kapımıza dayanma ihtimâli yüksek olan hârbe karşı, “sûlh istersen, hazır ol cenge” bâbında, Türkiye Cumhuriyeti’nin askerî, ilmî, sanayi, siyasî, eğitim ve diğer yönlerden, gerek maddî yapı olarak gerekse ferdî yapı olarak gelişmişliği sağlayacak bir örgütlenmeyi hedef gösteriyordu. Bunun için “muallimler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır”, “dünyâda her millet, icraatına tahammül ettiği hükûmetin mesûliyetine ortak sayılır” demekteydi. Bu gidişat 1938 Kasım’ında noktalandı. Noktalanmakla kalsa yine iyi, takip eden hâdiselere her neyse diyip geçip gidelim. Vardığımız noktalar şaşırtıcı gelmese gerek.

En derin saygılarımla.
Mustafa Karakaş (TBMM bitişiğindeki parktan arkadaşın).

MKD: Sayın MK, öncelikle bilmukabele en derin saygılarımı arz ediyorum. Söylediklerinize ekleyebileceğim bir şey de yok maâlesef…

Yorum Yapın

Mesajınız