SIRRIN SIRRINI ÇÖZEN UÇURAN ÇİLLER’DEN YEPYENİ İNCİLER
Yâhu, Allah kendisinden râzı olsun, ne desek değişmiyor.
Kim mi?
Özer Uçuran Çiller!
Öncesine bir göz atın lûtfen: http://www.keremdoksat.com/2009/01/27/dun-istirak-ettigim-%E2%80%9Cokan-bayulgen%E2%80%99le-sade-vatandas%E2%80%9D-programi-hakkinda-kisa-bir-yazi/ ve http://www.keremdoksat.com/2009/02/24/muhterem-ucuran-ciller%E2%80%99in-televizyonda-%E2%80%9Cyok-oyle-bir-sey%E2%80%9D-dedigi-var-oyle-bir-seyler/.
Şimdi de bakın http://www.haberx.com/28_subat_tansu_cillere_yapildi_erbakana_yapilmadi%2817,n,10304024,620%29.aspx adresinde neler var:
Özer Uçuran Çiller, HaberX okurları için Hülya Okur’un sorularını yanıtladı: Hz. Ebubekir’in torunuyum, Mevlânâ büyük amcamın oğlu… Yaratan’dan, Yaradan’a geldik, Yaradan’dan, Tanrı’ya geldik… Yaşamı bilmiyoruz, yaşamın içinde yaşıyoruz balıklar gibi… Aydın Doğan bir imparatorluğun başında… Çocuklarım gelse, kız soyadını alsa, ‘ben bile’ kendi örneğimden dolayı ‘evet’ derim… Tansu Hanım zekidir, ben akıllıyım… 01.02.2010 10:31
“Ben bir ‘sır’ keşfettim. Daha doğrusu o sırra ulaştım ancak The Secret gibi, “bu sırrın ne olduğunu söyleyemem, tek bildiğim var olduğu” demeyeceğim size. Hâttâ Mevlânâ gibi, “bir canım, gel gör ki var yüz bin tenim, neyleyip, netsem ki ağzım sır benim” de demeyeceğim… O sırrı bir an önce açıklayacak olursam şunu derim: Bir insanın nelerden vazgeçip nelere sığındığına dâir çok az örnek vardır dünyamızda, sâdece dinini değiştiren için muazzam bir yapılanma diye söz ederiz, fakat ruhunu, ahlâkını, yüreğini altın suyuna batıran insanlardan hiç söz etmeyiz. İçinin kumuna gömülürken, akıl sondajıyla suyun kaynağını bulan, sonra ondan ürettiği elektrikle insanlara şifa dağıtan insanların varlığını bir sır olarak kabûl etmeyiz ama etmeliyiz… Bundandır ki Özer Çiller beni kendi sırlar âlemine çekmeyi başardı, umarım sizde de aynı etkiyi uyandırır” .
“MEVLÂNÂ BENİM BÜYÜK AMCAMIN OĞLU”
İkinci Bayezid, Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman devirlerinin meşhur şeyhülislâmı Zenbilli Ali Efendi’nin 12. göbekten torunusunuz. Peki, bu soyluluğun sardığı kuşağın etkisini çocukluğunuzda nasıl duyuyordunuz?
Biz bunu 2002 senesinde duyduk. Rahmetli babamın kardeş çocukları bunlar, şâir Turgut Yarkent, Üsküdar gazetesini çıkartan bizim Odabaşı diye bir arkadaşımız var, onun yakın dostu ve kendileri çok seviştikleri için, o amcazâde anlatıyor, bir araştırma yapıyorlar ve bir şecere çıkartıyorlar, fakat 2002’den önce bilinmesine rağmen amcazâdem bize söylemek istemiyor çünkü biz iktidardayız, siyasetteyiz, yanlış anlaşılır diye, daha sonra biz siyaseti bırakınca bana haber veriyorlar Üsküdar gazetesinden, ben de tanımış oluyorum amcazâdemi, tanımıyordum o güne kadar, 22-23 sayfayı bana da yolluyorlar, ben de Ertuğrul Özkök’ü aradım çünkü bir gün bana uçakta giderken, bana reenkarnasyon var mı dediler, ertesi gün ‘Özer Çiller önceki yaşamında Rus Çarığıymış’ diye çıktı. Ben de dedim, Mevlânâ’nın, Hz. Ebubekir’in torunuyum diye, bunlar yoktur böyle bir şey derler diye, Murat Bardakçı’yı görevlendirdi o zaman. O geldi, amcazâdemin evinde etüt ettik, baktık, o götürdü araştırdı, böyle bir şey var mı yok mu diye, sonra da Pazar günü yayınlanan gazetenin kendi köşesinde bir sayfa olarak yayınladı, orada dediği de 12’nci kademe olan Zembilli Ali Efendi’ye kadarı doğrudur ama öbürkü tarafı, genellikle o dönemin insanları hep ileriye meyleder diye. Sonra biz bir araştırdık, Topkapı müzesinde bu arşivler var. Yâni ben, 33’ncü göbekten, Hz. Ebubekir’in torunuyum. Mevlânâ benim büyük amcamın oğlu.

Bunu bilmeseniz de çocukluğunuza etkilerini yaşamış olmalısınız…
Belki bilmeden genetik olarak. Çünkü küçüklüğümden beri Tanrı nedir diye bilinmeye karşı merakım vardı. Hâttâ Tansu Hanım’la tanışmamızın ikinci gününde ona sormuşum, Tanrı nedir, yaşam nedir falan diye. O da ‘bu çocuk uçuk mudur, nedir?’ demiş.
Ama o da babanızı tabiatı itibâriyle Mevlânâ’ya benzetmiş, çok geriden gelmediğini söyleyemeyiz.
Doğru.
Son kitabınız Yazgı da, sizin Türkiye’de sertifikalı ilk dört balık adamdan biri olduğunuz yazıyor. Fakat bir vatoz balığı ile yaşadığınız acı tecrübe, korku olarak sizde yerleşmiş. Hayatın size tattırdığı en büyük korku bu mu, soyut olarak ne gibi korkulara sâhipsiniz?
Tek korku bu şimdilik… Onun da nedeni var. “Korkuları yeneceksiniz diyorsunuz, niye siz yenemediniz bu korkuları?”diyorlar. Doğru bir suâl ama ben de şu şekilde ifâde etmeye çalışıyorum: “Çünkü akılla korkuyu yenmeniz lâzım, korkuyla yüzleşeceksiniz, bu fobi kökenli bir korku bu. Fobi demek, onu gördüğünüz an tetikleniyorsunuz çünkü bir korku var, bir de stresler var yaşamımızda, bu fobi kökenli bir korku. Asansörden korkuyorsanız, asansöre bakım yaptırırsınız devamlı, asansörün düğmesi var, gelir kurtarırlar sizi, köpekte de sinersiniz, korktuğunuzu göstermezsiniz, kurtulursunuz, mezardan geceleyin geçerken korkarsınız, onu da kendinizi inandırırsınız, şimdiye kadar hiç böyle bir şey olmamış diye. Ama düşünün, tekneniz var, batıyor, her an bir köpek balığı gelebilir ama nereden geldiğini bilmiyorsunuz köpek balığının.
Savunmasız yakalanıyorsunuz.
Savunmasız yakalanırsanız, onu aklım çözemiyor ama yavaş yavaş tekneden atlıyorum 30-40 m atlayıp çıkıyordum, ama şimdi onu yavaş yavaş yenmeye çalışıyorum.
“YARADAN’DAN KORKMAK ÇOK ÖNEMLİ DİYORUM”
Sonra en olumlu korkunun Yaradan korkusu olduğunu vurguluyorsunuz. Sizce Yaradanın varlığını onun yarattığı korkuyla kabûl etmek en doğrusu mu?
Yaradan’dan korkmak çok önemli diyorum, çünkü Yaradan sizin içinizde. Tanrı’ya inanıyorsanız, Tanrı sizin içinizde, siz Tanrı’ya yalan söyleyemezsiniz ki, dış dünyanızda yalan söyleyebilirsiniz ama iç dünyanızda Tanrı’ya yalan söyleyemezsiniz. Onun için Tanrı dürüstlüğü çok önemli.
“YARATAN’DAN, YARADAN’A GELDİK, YARADAN’DAN, TANRI’YA GELDİK”.
Allah’tan yazar kesiminden sıkça duyduğumuz şekliyle ‘Tanrı” değil de, ‘Yaradan’ şeklinde bahsediyor olmanızın özel bir anlamı ve iması var mı?
Ben Sırrı Sırrı kitabımda, ‘Yaratan’ dedim, bu kitabımda da, ‘Yaratan’ dedim fakat Doğan Kitap, Yaratan’ı, Yaradan’a çevirdiler. Yaratan da doğru, Yaradan da doğru, Tanrı da doğru, Allah da doğru ama Allah sırf Müslümanlığın ele aldığı, bu kitap ise evrensel bir konuyu ele aldığı ve Tanrı da evrensel olduğu için, ben ona, Tanrı diyorum şimdi. Yaratan’dan, Yaradan’a geldik, Yaradan’dan, Tanrı’ya geldik.
“KİMSE DE BANA BUNU SORMADI, NİYE BENZER BENZERİ ÇEKİYOR?”
“Hayatta Başarıların Sırrı’” isimli kitabın çeviri, sizi sırrın sırrını aramaya mı zorladı, kendini sevmeye kadar uzanan bu sır yolculuğunuzun doğuş öyküsü nerede başlıyor?
Bunun doğuş öyküsü şöyle başladı, Rhonda Byrne’nın bir kitabı vardı, Secret, milyonlarca sattı, burada da Türkçe’ye çevrildi, bu benim birinci kitabımla ilgili, 1990’da yazdığım, ‘Mutlu ve Başarılı Olma Sanatı’ diye, olumlu düşünme sanatı ile ilgili bir kitap. Benzer benzeri çeker, olumlu düşünürsen, olumlulukları bulursun, olumsuzu düşünürsen, olumsuzluklarla karşılaşırsın, bütün kitap bu, milyonlarca sattı, ‘benzer benzeri çeker’, kimse de bunu sormadı, niye benzer benzeri çekiyor, hâlbuki mıktanıslık özelliği aynı kutuplar birbirini iter, bu niye çekiyor diye kimse bana da sormadı. Bu bunun başlangıcı şöyle. 2005 yılında, ben, tamamlayıcı bir tıp kliniğinin kurulmasında öncülük ettim, konsepti benim konsepti, orada biz enerji ile uğraşıyoruz çünkü bizim bir fiziksel bedenimiz bir de dört tâne akılsal bedenimiz, duygusal, ruhsal, eterik, akılsal… Bunlar enerji bedenlerimiz. Hastalıkların bir kısmı genetik, bir kısmı travmadan gelir. Onun dışında bütün hastalıkların çoğunluğu stres kaynaklıdır, o bakımdan bizim poliklinikte yaptığımız enerji bedeniyle ilgilidir, çünkü bütün hastalıklar o enerji bedenlerinden gelir, enerji bedenlerinde bir sorun varsa o fiziksel bedende blokajlar doğurur, çünkü bizim enerji üretir (mitokondriyalar) ama bu metabolizma için kâfi değildir. Onun için biz dışarıdan, kuantum evrenden bütün enerjiyi alırız, o enerji sağlıklı bir şekilde gelmiyorsa, fiziksel bedende blokajlar olur ve bunların çoğu kronik hastalıklardır, migren, allerji gibi. Onu siz ortodoks tıpla çözemezsiniz, çünkü enerji kaynaklıdır o, biz de bunları kullanırken, orada sistem enformasyon terapisi yapıyoruz. Çünkü beden bilgi verir daima, bizim organlarımız değişik titrerler, titreşim tıbbı vardır zâten benim Sırrı Sırrı kitabımda bir bölüm titreşim tıbbı vardır, o anlatır rezonansı, ve onun bilgisayarında kayıtlıdır bu organların titreşimi, farz edelim bir insan genelde 65 ile 70 kere titrer saniyede, siz bu cihaza girdiğiniz zaman bütün titreşimlerinizi kaydeder, eğer karaciğerde bir düşüklük varsa, az titriyorsa orada bir dejenerasyon var demektir, çok titriyorsa orada bir enflamasyon var demektir, o bilgiyi size verir, cihaz otomatikman o titreşime kendini ayarlar ve o titreşimi o bölgeye verir, o zaman iki enerji çarpıştığı zaman oradaki blokaj çözülür, bunu somut olarak anlatmak istersem, ben köprü mühendisliği de yaptım Amerika’da, köprü dizayn ettiğimiz zaman o köprünün bir titreşim frekansı vardır, mesela Takahoma Bridge 1950’de çöktü, Amerika’da, çok büyük bir köprü ve bir adam çıktı dedi ki, bu köprü yıkılacak dedi ve 1950’de film makinesi alarak filme aldı, çünkü dedi, burada senenin bâzı günlerinde ters rüzgârlar eser, o ters rüzgârın titreşiminin frekansı, bu köprünün frekansına eşittir ve bu köprü çöker dedi ve çöktü, rezonans bu, aynı iki frekansta gelen karşılaştığı zaman çöküntü olur. Meselâ biz o cihazlarla iyi bir şey vermek istiyorsak, etnişyanın titreşimini koyarız kapıya, o titreşimi içeri veririz, içeride patlar çünkü faydalıdır, bütün hücrelere yayılması lazım. Sigara bırakmak istiyorsanız, nikotini koyarız onu dışarıda patlatırız.
Bu klinik hâlâ faâliyette mi?
Evet, hâlâ var.
“ENGİNLERİ KEŞFETME, BİLİNMEYE KARŞI BÜYÜK BİR HEYECAN DUYUYORUM”
Geç kalmanın sırları, ezoterizm, doğal beslenme, çekim yasası, rezonans ve titreşim tıbbı, kader-yazgı gibi konular, insanların edinimleri eksik kalan bilgiler olduğundan mı, kendi kendini satacak kadar ilginç konular olduğundan mı yoksa sizin üzerinde çalıştığınız, araştırma konuları olmasından mı bize sunuldu?
Ben küçüklüğümden beri enginleri merak ederim. Enginlerde neler var, hâttâ Tansu Hanım da zaman zaman şakalaşır benimle, enginleri keşfetme, bilinmeye karşı büyük bir heyecan duyuyorum, merak duyuyorum, bilinmeyenlerle uğraşıyorum, kader de bir bilinmeyen, somut olarak göremiyorsunuz. Bu gibi konuları okurken gerçek mi hakikat mi onu bilmeniz lazım. Bizde gerçek de, hakikat de aynı, değil! Gerçeğin iki yönü vardır, bir felsefi yönü vardır, bir de bilimsel gerçek vardır, bir de hakikat vardır, gerçek nedir? Bir filozof bir inanç sistemi yazar, o onun kendi gerçeğidir, bir kişinin gerçeği, kuantum felsefede gerçek diye bir ey yoktur her şey görecelidir, ben sizi kendim başka başkası başka görür. Kitapta da var bu, bir kadın figürü, bu kadına bakınca genç görürüm, sonra yaşlı kadın göreyim diyorum, gözümü değiştirmiyorum, yaşlı kadını görüyorum. O kadının yüzünü, yaşlı kadının burnu olarak görün, gördünüz mü yaşlı kadını, o zaman gerçek insanın gözüyle ilgili.
“TANRI’YA İNANMIYORSANIZ, KADERE DE İNANMIYORSUNUZ”, “TÜRKÇEYE YAZGI ANLAMINI DOĞRUCA GETİRMEK İSTİYORUM”
Tabiat boşluk kabûl etmez diyorsunuz belki bilimin eksik kaldığı noktada mucizeleriyle hakikat yetişiyor, birbirlerini tamamlıyorlar… Kitabın birinci amacını, yanlış algılanan kader kavramına açıklık getirmek ve Yaradan gerçeği bilir, insanların yapacaklarını önceden belirler gibi yanlış yorumlarına dikkat çekmek olarak belirtiyorsunuz. Peki, kader kimin belirleyiciliği altındadır?
Kaderin belirleyicisi tabii ki Tanrı’dır, Tanrı’ya inanmıyorsanız, kadere de inanmıyorsunuz demektir, onun için Tanrı her şeyi bilir ve belirler çünkü bizim Müslümanlık bu konuda çok zengin, 3 tâne din var semavinin, bizim dinimizde çok ayrıntılı kader konusunu işlemiş. Hâlbuki bizim sokaktaki vatandaşımız, tevekkül et, her şeyi Tanrı’ya bırak ama Ali İmran Sûresi (Âyet 159) o der ki, tevekkül et ama tedbirini de al, Lefi Mahfus (MKD: Levhi mahfûz olacak) dedikleri ana kitap var, Lat Sûresi (39) o der ki, Tanrı istediği yeri siler, istediği yeri silmez, yani senin kaderinde istediği yeri siler, istediği yeri öyle bırakabilir. Yâni bizdeki bu iki âyetten alınacak şey, kaza-i mutlak- kaza-i muallâk, kaza-i mutlak, kaza-i mutlak kaderimiz, kaza-i muallâk yazgımız ama bizim Türkçemiz’de, benim bu kitabı yazmamın sebebi, ilk defa Türkçe’ye yazgı anlamını doğruca getirmek istiyorum. Çünkü yazgı ile kader aynı anlamda, yazgı kaderin yeni Türkçesi diyelim.
“SEÇİMLERİNİZİ DOĞRU YAPACAKSINIZ, O ZAMAN TANRI SİZİN KADERİNİZİ YENİDEN BELİRLİYOR”
Peki, neden İnanç düzeyinde bile bu kavramları ayırmaya çalışıyorsunuz?
Öyle zâten bizim din kitabımız da bunu söylüyor, kaza-i mutlak, kaza-i muallâk… Kaza demek kader demek Arapça’da.
Kitapta kaza-i mutlak, kaza-i muallâk olarak ifâde edilen kader çizgilerinin küllî ve cüzî irade şeklinde anlatım bulmayışının nedeni nedir, iradenin kader üzerindeki etkisine inanmıyor musunuz?
Onun için yazgının tanımına geldim. Kaderin tanımı belli ama yazgının tanımına girdim, Yazgının tanımı, kendi hür irademizle, seçimlerimizle, kişiliğimizle ve tanrının evrensel yasalarına gösterdiğimiz uyuma göre tanrı tarafından belirlenen yeni bir kaderdir. Hem siz kendi hür iradenizle seçimlerinizi doğru yapacaksınız, o zaman Tanrı sizin kaderinizi yeniden belirliyor, kendi takdiri ile. Tanrı hem bilir kaderinizi, hem de belirler. Onu siz belirliyorsunuz, Tanrı takdir ediyor, doğru ise o çizgiye ‘evet’ diyor.
“KADER BAŞKA, YAZGI BAŞKA.”
Kitabın bir yerinde ise yazgı yolculuğumuz üzerine bir dilekte bulunuyorsunuz, ‘Yazgı yolculuğunuzda, hayâl denizlerinize kendi rüzgârlarınızla dümen tutup yeni limanlar keşfedebilirsiniz’ diyorsunuz. Yazgıyı kaderden daha mı mühim görüyorsunuz?
Kader başka yazgı başka. Kader size bir anne babadan doğmuşsunuz, o ülkenin bir şehrinde doğmuşuz, anne-babanız varlıklı veya varlıksız, kültürlü veya kültürsüz doğmuşsunuz, o sizin kaderiniz ama siz derseniz, “Tanrı’ya tevekkül ediyorum, her şeyi Tanrıya bırakıyorum” derseniz, nehirde giden bir ağaç yaprağı gibi olursunuz, oradan oraya sürüklenirsiniz, ama bir şey yapmak istiyorsanız kendi yazgınızı değiştirmek için, bütün o Tanrı’nın evrensel kanunlarına uyacaksınız, kişiliğiniz doğru olacak ve Tanrı da takdir edecek.
Sonra ise kaderi yazgıya dönüştürme süreci içine giriyorsunuz. Bizim ihtiyacımız olan yazgımızın mı, kaderimizin mi dönüşümünü sağlamak?
Tabi ki kaderin yazgıya dönüşümünü sağlamak.
“AMA TANRI GERÇEK DEĞİL, HAKİKAT”
Kitabın bir yerinde, “İnancı şöyle tanımlamışsınız, inanç kesin olduğunu kavrayamadığımız bir şeyin kesinliğidir” Antonim ile yani karşıt görüşlerle içinizdeki karışıklığa mı yoksa hâlâ ulaşılmayı bekleyen bilgilere mi işaret ediyorsunuz?
Yok, hayır, ancak Tanrı’yı hakiki, hakikat olarak ifâde edebilirsiniz. Ama mesela Einstein’ın, izafiyet kanunu gerçektir. Ama Tanrı gerçek değil, hakikat. Çünkü hakikatte yalnızca bilimsellik yok, hakikatin ön koşulu bilimsellik değil, hakikat, algısal, duygusal ve ruhsal öğeleri içinde barındıran bir anlam taşır. Bilimsellikte duygusallık, ruhsallık, algısallık yok. Görüyorsunuz, kesinleşmiş, kimsenin itiraz edemeyeceği gerçektir diyorsunuz. Tanrı’ya diyebilir misiniz öyle? İnançlara da diyemezsiniz.
“MESELÂ TANRI’YA İNANMIYORLARSA ONLARA BİR SÜRÜ SORU SORACAKSINIZ”
Peki, nihâî sonuca ulaşmak adına başka ironi konulara değinecek misiniz, hakikate yolculuğunuz nasıl devam edecek?
Tabii yeni bir kitabı daha yazmaya başladım, Tanrı’nın Enformasyon Parçacıkları diye. Bu aşama aşama gidiyor, ilk önce rezonansı, rezonanstan Tanrı’ya geçiyorsunuz. Tanrı’yı bir şekilde ifâde etmeniz lâzım. Meselâ Tanrı’ya inanmıyorlarsa onlara bir sürü soru soracaksınız, bir sürü ateist, agnostistler var, ateistler felsefi olarak inanmıyor, agnostistlerse bilimsel olarak inanmıyor, ben göremiyorum diyor, kesinleşmiş bir şey yok, tanrıyı göremiyorum, o zaman inanmıyorum diyor. Ben de diyorum ki; bir başlangıç var değil mi? Birincisi, tek hücreli canlı metabolizma kendiliğinden nasıl var olur? Ne Darvin, ne Einstein biliyor… Nasıl ortaya çıktı bilinemiyor, evrensel yasaları kim ortaya çıkardı, DNA’nın dizaynını kim yaptı, o da bulunmuş değil ve bu evrim nasıl başladı? Anlatın bakalım bunu! İşte ben burada giriyorum, Serde yapılan Tanrı’nın enformasyon parçacıkları ile oldu diye yani tanrısal bir sistem var bizim göremediğimiz ama tanrısal sistem, 6.5-7 milyon insan var dünyada, tek tek, ben Hülya Hanım’ın defterini tutuyorum bakalım, onu yapayım demiyor, tanrısal kodlama sistemi var, nasıl bilgisayar -01-kodluyor, o da Tanrısal kodlama ama onu zâten siz kendiniz kodluyorsunuz. Şu anda söylediklerim evrende enerji parçacıkları olarak geziyor, niye dua edilir?
Dua niye edilir deyince kitaptan bir soru daha geliyor aklıma, Harvard hocası Herbert Benson’un, dua etmenin yanı sıra âmin demenin depresyonu engellediğine dâir ifâdelerini inanarak mı kullandınız, yâni onayınızdan geçmeyen ve sırf bilgi olsun diye sunduğunuz şeyler var mı?
Yok, hayır, hep inanarak yazdım, inanmadığım bir şeye inanmıyorum diye yazarım. Kendimize verdiğimiz değerin, başkalarının bize verdiği değerden daha önemli olduğu realitesini karşımıza çıkartıyorsunuz. Her bölümün başlangıcında yer verdiğiniz Mevlânâ vecizelerinden biraz farklı bir görüş mü bu? Bu incelemeler esnasında Mevlânâ ile ters düştüğünüz hususlar oldu mu?
Hayır, ben Mevlânâ üzerine ihtisas yapmış bir insan değilim ama tabii Mevlânâ soyundan geldiğim için ilgimi çeken bir insan. Muhteşem bir insan. Zâten onun için Hz. Mevlânâ deniyor, her bölüme de onunla ilgili bir şeyle başladım kitabımda, o konuyu bizden senelerce evvel görmüş o! O bakımdan Mevlânâ ile ilgim.
Pascal’ın, ‘İnsan büyüklüğünü bir uca giderek değil, her iki uca dokunarak gösterir’ sözünü kullanmıştınız. Siz ideolojik olarak kaç değişik uca dokundunuz?
Çok benimsediğim ilkeler var, bir tane değil, Tanrı’nın zâten kitaplarını okuduğunuz zaman ve hakikati göze alarak baktığınız zaman, onların bana verdiğinin dışında bir görüşüm yok.
“BENİM GİBİ TANRI’YI İFÂDE EDEN ÇOK FAZLA DEĞİL MAÂLESEF”.
Eskisinden daha sofu, inançlı, muhafazakâr mısınız, Allah ile ilişkinizin yoğunlaştığını söyleyebilir misiniz meselâ?
O epeyi zamandır var ama son 3-4 senedir kendimde bir evrimleşme gördüm. Ve bu evrimleşmeyi de buna yoruyorum, benim bu kitaplarıma, bu düşüncelerime, tanrıya yaklaşmamda, tanrıyı ifade etmemde. Benim gibi Tanrı’yı ifâde eden çok fazla değil maâlesef. Ben hem bilimselliği, hem gerçekliği hem de hakikati ortaya koyuyorum. Bir nev’î sentezliyorum. Benim alışverişim hep kendi içimde ve kendi içimde hissettiğim tanrı ile. Çok daha dürüst bir insanım, bütünsel dürüstlük diye bir kavram yok ama ben bütünsel dürüstüm. Dürüst olmaya çalışıyorum, eğer bir hatam varsa da onu düzeltmeye çalışıyorum.
O zaman hemen o anketi yapalım. Çünkü siz ünlülerle karşılaştığınızda, kendinizi seviyor musunuz diye sorduğunuz birkaç soruda herkesin dengeli bir insan mısınız sorusunda takıldığını yazmıştınız… Bu soruları ben size sorsam; 1-Olumlu ve sevgi dolu bir insan mısın? 2-Dürüst bir insan mısın? 3-Başkalarının menfaâtini kendi menfaâtin önüne koyar mısın, 4-İyiliksever, hayırsever misin ve dengeli misiniz?
Herkes değil ama bâzıları dengeye takılıyorlar, Pascal’ın dediği gibi iki uca dokunmuyorlar, hep tek uçtalar ve dengesiz oluyorlar. 1-Evet, 2-Evet, 3-Zamanı geldiğinde, 4- Çok, 5-Evet.
“BEN OLUMLU İNSAN OLACAĞIM DEDİĞİNİZ ZAMAN OLAMIYORSUNUZ”
Peki… Aslında yazgı teması kitabın bütününde hâkim değil, olumlu düşünce gücüne de epeyi yer veriyorsunuz. Peki, Olumlu düşünce, sırf olumsuz düşünceye kafa yormasını yasaklayan bir tür baskı değil midir?
Tabii bu bir süreç, sabır ve sebat isteyen bir şey, elektrik düğmesini çevirmek gibi bir şey değil. Ben olumlu insan olacağım dediğiniz zaman olamıyorsunuz, onun bedelini ödemeniz lâzım, o aklı kullanacaksınız, arabanın direksiyonu gibi, olumsuza gitmeyecek, giderse bir yere çarpar.
“YAŞAMI BİLMİYORUZ, YAŞAMIN İÇİNDE YAŞIYORUZ BALIKLAR GİBİ”.
Zâten bir okurunuz, bilinçaltımızdaki olumsuz kalıpları temizlemeden, yerine yeni duygu programları yüklemeden bu olumlu düşünce yasalarını çalıştırmanın mümkün olmadığını yazmış size. Tortu ve kalıntıların fermantasyonu nasıl olur, bilinçaltı temizliği yapılabilir mi sizce?
Çok güzeldi o mail. Şimdi tabii orada korkularla stres kaynaklı sıkıntılarımız, kuruntularımız, takıntılarımız vardır ya, biz hep geçmişteki pişmanlıklarla, gelecekteki kaygılarla yaşarız değil mi, hiç ânımızı yaşamayız, hâlbuki ânımızı yaşamamız lâzım, onun için bir bakarız 30 yaşındayken, gelmişiz 70 yaşına. Ölüp de yaşayanlar, yaşayıp da ölenler gibi biz ölü mü yaşıyoruz, yoksa yaşıyor muyuz? Balıklar denizi bilmiyor, bizler de yaşamı mı bilmiyoruz? Yaşamı bilmiyoruz, yaşamın içinde yaşıyoruz balıklar gibi.
“YAŞAM ÂDİL DEĞİLDİR”.
Yaşamı bilmiyoruz derken, yaşam içinde sizi birçok mücadele konusu buldu. Bunların içinde en büyük yeri verdiğiniz adalet savaşı alıyor. “Hâkimin Temel’e ölüm cezasını verdikten sonra Temel’in, bu da bana ders olsun demesinin gerçek hayattaki karşılığı gülümseme olmayacaktır” diyorsunuz. Adalete devreden her konunuzun karşılığı gülümseme olabildi mi?
Zâten yaşam âdil değil, niye âdil değil? Çünkü kanunlarda belirli kalıplar var, o kalıplara uyacaksınız, o kalıpların içinde duygusallık, ruhsallık yok, varsa biraz akıl var. Doğru, kanunların da öyle olması lazım, duygusallığı koyduktan sonra bir hâkim, çok yufka yürekli insandır, kimseye ceza vermez, kanun öyle olması lazım, onun için yaşam âdil değildir. Çünkü yaşamda duygusallık yok, hâlbuki hâkim bilse, o bir hata yaptı ama o hatanın neleri var? o suçu azaltıcı unsurlar olarak görebilir ama hâkim göremez onu. Hâkim de duygusallık, ruhsallık yok, kalıp neyse o kalıba göre karar verir.
“AYDIN DOĞAN’A, KİMSE ;”ŞU ADAMI ATIN!”DİYEMEZ, CESARET EDEMEZ.”,”28 ŞUBAT TANSU ÇİLLER’E YAPILDI, ERBAKAN’A DEĞİL”!
Yaşam âdil değil ama basın sizin için ne kadar âdildi? Nebil Özgentürk’ün “Cumhuriyetten Günümüze Basının Kısa Tarihi” kitabında, sizin için Ertuğrul Özkök’ün ağzından, Aydın Doğan’a “Emin Çölaşan ile Uğur Dündar’ı sustur, istediğiniz her şeyi yapalım” dediğinize dâir bir aktarım olmuştu. Basın şimdi en az o yıllar kadar acımasız mı yoksa gerçek suskunluğu mu yaşıyor?
O konu ile ilgili o kadar yanlış ki! O konuyu ortaya atan Aydın Doğan’ın kişiliğini bilmiyor! Aydın Doğan, bugünkü olayları da atlatır, düşünebiliyor musunuz, Aydın Doğan bir imparatorluğun başında. Bütün medya %50. Kimse ona gidip yüzüne veya Ertuğrul Özkök kanalıyla ”şu adamı atın!”diyemez, cesaret edemez. Başbakan dahi söylememiştir onun yüzüne. Ama mesajlar gidiyorsa gidiyordur. Ama yüzüne karşı kimse söyleyemez. Aydın Doğan’ı tanımıyorlar. Böyle bir şey kimse Aydın Doğan’a söyleyemez, ben de kimseye böyle bir şey söylemem. Ne hâddime? Ergenekon şu bu, bunların hepsi bir evrim. Bu evrimi geçirmeden evrimleşemeyiz. Bunlar geçecek, demir perde çöktü, Berlin duvarı çöktü, artık Türk Silâhlı Kuvvetleri başka konumdalar, bu bir evrim, bunlar keşke olmasaydı ama biz 28 Şubat’ı yaşadık, 28 Şubat kime yapıldı, Tansu Çiller’e yapıldı, Erbakan’a yapılmadı.
Susurluk raporunda, kamu bankaları üzerinde siyasî baskılar yarattığınıza dâir ifâdeler olduğunu söylemişti Ecevit. Bugün susurluğu ve Ergenekon’u uzaktan izlediğinizde aslında bu davalara daha da yabancı olduğunuzu söyleyebilir misiniz?
Tansu Hanım’ın, benim değil! Evet, çok yabancıymışım ben, ne kadar biliyorlarmış, herkes biliyor, biz bilmiyoruz. Burnumuzun dibinde olmuş bu işler de ama bizim haberimiz yokmuş.
Emin Çölaşan, “Bu ikiliyi belleklerden silmemek gerekiyor” diye “Muhteşem İkili” kitabını çıkartmıştı sizi anlatan. İlk kez 1999 seçimlerinde eşinizin yanında kürsüde yer almış olmanıza rağmen neden sizi onsuz, onu sizsiz düşünemediler?
Niye o zamana kadar yan yana değildiniz o mu suâl? Birlikte hareket ettik tabii, biz et tırnağız, 48 sene oldu.
“BAŞBAKAN EŞİ OLMAK, BÜTÜN SIKINTILARA, PİŞMANLIKLARA DEĞER”
O kadar da değil, siyasette Tansu Çiller’in akıl hocası olduğunuz söylendiği gibi, Robinson, Tarzan veya Başbakan eşi olmak dışında hiçbir sıfatı olmayan gibi nitelemelerde de bulunuldu. Âilelerinin tüm olanaklarını kullanarak kendini ispatlayan veya kendini ispatlamanın yolunun, âilelerinin verebileceklerini tümüyle reddetmek olduğunu düşünen bir ergen gibi hissettiniz mi kendinizi?
Tabii bir fedakârlıktı, çok güzel bir dönemdi, çok eğitici. Türkiye çok önemli bir ülke, gittikçe daha da önemli olacak, ilk ona girecek çok önemli bir ülke, tek lâik Müslüman ülkesi, bir örnek, 70-80 milyona gidiyor çok büyük bir ülke, orada ilk defa bir kadın Başbakan oluyor, ben de onun eşiyim. Bu yetmez mi, bu bütün o üzüntülere, sıkıntılara, pişmanlıklara değer bence.
“TÜRKİYE’DE EŞİNİN SOYADINI ALAN BİR İLKİM AMA OĞLUM KIZ SOYADI ALSA KENDİ ÖRNEĞİMDEN DOLAYI EVET DERİM”
Hâttâ onunla da kalmayıp soy ismini almanız üzerine yaşadığınız serüven… Faruk Bildirici’nin ‘Maskeli Leydi’ kitabında sizin Çiller soyadını ilk olarak ‘Uçuran’ soyadını sevmemenizden, ikincisi ise Tansu Çiller’in babası Hüseyin Necati açısından ‘Çiller’ soyadının, erkek çocuğu olmadığı için büyük önem taşıması nedeniyle almanızdan bahsedilmişti. Bu soyadı benliğiniz üzerinde egemenlik kurdu mu?
Benim için soyadı pek önemli değildi, uçuran soyadı da pek benimsemediğim bir soyadıydı, neyi uçuruyor? Benle alay ederlerdi, sen neyi uçuruyorsun diye? Ama Tansu Hanım için önemliydi çünkü babası bir erkek çocuk isterdi, soyadının sürmesini isterdi, ben de düşündüm, o, o kadar arzu ediyorsa diye. Türkiye’de ilk benim gâliba. Ama her şeyden önce ben akıllı davrandığımı düşünüyorum. Her evliliklerde, kavgalar değil de anlaşmazlıklar vardır, bâzı anlaşmazlıklar da fındık kabuğunu doldurmaz, ama iki taraf bir türlü empati yapmaz ve iki taraf da inat eder, öyle bir an olduğu zaman ben diyordum ki, ‘Bak Tansucuğum ben senin soyadını aldım, değer mi bunun için beni kırmana?’ dediğim zaman ben kazanıyordum. Annem, babama gelince, babam rahmetli ölmeden önce bana vasiyet etti, Oğlum Çiller soyadını benim kabristanıma da yazdır ve ben yazdırdım onu.” Ama işte o da Mevlânâ soyundan geldiği için böyle oldu. Yoksa hangi âile kabûl eder, şimdi benim çocuklarım gelse, kız soyadını alsa, ‘ben bile’ kendi örneğimden dolayı ‘evet’ derim.
Sizin haksız servet nedeniyle uğraştığınız davalar oldu. Bir röportajınızda “Robert Kolej’de okudum ama zengin çocukların okulunda okuyan en fakir çocuk bendim” demenize rağmen mülk meraklısı olarak görünmenizde, geçmişin hıncının etkisi var mı?
Ben inşaat mühendisiyim ve tabii gayrimenkûlle alâkalı olacağım yani, hiç onlarla alâkası yok.
Evet, Tansu Hanım da bu mülk konusunda fazla hassas davrandığı için pişman olduğunu beyan etmişti… Neyse size dâir bir başka görüş… “Zihinsel detoks”, NLP uzmanı (Neuro Linguistic Programming)… Cengiz Eren, “bir dönem İstanbul Bankası Genel Müdürü’ydü, başbakanın eşiydi, gücü temsil ediyordu, o güç tamamen kaybolunca, bir guruya dönüştü” demiş. Siz gücünüzden bir şey kaybettiniz mi? Veya sanıldığı kadar güçlü müydünüz?
İyi bir şey mi bu?
Sanki alçaltıcı bir ifâde gibi geldi bana… Bir dönüşümden bahsediyor sizin adınıza, zirveden aşağıya düşmek gibi!
“GELMİŞ GEÇMİŞ EN ÇOK TEVÂZU SÂHİBİ BAŞBAKANLIĞI TANSU HANIM YAPTI”
Ama guru olmak çok güzel bir şey, keşke guru olsam! Tabii bugün gücümüz yok ama o gün vardı. Şimdi Tayyip Bey 7 senedir iktidarda, görüyorsunuz gücünü değil mi? Şimdi bir Başbakan’ın gücünü görüyorsunuz, Tansu Hanım’da da, Demirel’de de aynı güç onlardaydı… Biz çok tevâzu sâhibiyiz, bilhassa Tansu Hanım benden çok daha tevâzu sâhibi. Yâni öyle insanlarla mesafe koyarım, onun için çok fazla arkadaşım da yok ama Tansu Hanım inanılmaz tevâzu sâhibi, her sokakta gördüğüyle konuşur, onlara yardım eder, toplulukta sanki bir Başbakan değilmiş gibi… Ya bir Başbakan ne demek? Sen Margaret Thatcher’la, Bill Clinton’ın karısının yanına gidebilir misin, konuşabilir misin, yaklaştırmazlar, bir Başbakansın sen ya! İki dudağının arasında birçok şey. Biz o konuda gelmiş geçmiş… En çok tevâzu sâhibi Başbakanlık yaptı Tansu Hanım.
“ESKİDEN MUTLULUKLAR PEŞİNDEYDİM, ŞİMDİ HUZUR PEŞİNDEYİM”.
Kitapta, her şeyin yükselip sona erdiğini, zaman, her üzüntüyü bizden uzaklaştırdığına göre üzülmek niye diye sorguladığınızı biliyoruz fakat yolunuzun aşağı eğimlenmesi bir tevekküle veya tersi bir gocunmaya itti mi?
O Buda’nın lâfıdır, her şey yükselir, sona erer, bir üzüntünüzü alın 4 sene evvel, sonra o üzüntünüzü unuttunuz değil mi? Hem üzüntü sona erer, hem başarı sona erer. Başbakansın, sonra düşersin. Ben şimdi kendimi çok seviyorum, çok daha huzurluyum, eskiden mutluluklar peşindeydim, şimdi huzur peşindeyim.
“BUGÜNKÜ HÜKÛMET ÜLKE İÇİN İYİ ŞEYLER YAPIYOR”, ”HATALARI OLABİLİR AMA BU ÜLKENİN KÖTÜLÜĞÜNÜ İSTEMEZLER”
Bunca zamandır iktidarını koruyan Hükûmet’in, ülke adına iyi şeyler yaptığını düşünüyor musunuz?
Tabii, bakın, ‘Taç giyen baş, akıllanır”. Bunlar da ülke için iyi şeyler yapıyorlar. Ama sizin gerçeğiniz başka ise siz onu başka türlü görüyorsunuz. Onun da hataları olabilir. Kim hata yapmıyor ki, Tansu Hanım derdi ki: ”10 karardan 4’ünü doğru yapan lider, iyi bir liderdir”. Onların da hataları olabilir ama bu ülkenin kötülüğünü istemezler. Onların inançları öyle, onlar o inanca sâhipler ama zamanla onlar da evrimleşiyor. Evrimleşmediler mi, nerede başladılar, şimdi neredeler?
“ÇOCUKLARIMIZA CAN SUYU VEREMEDİK,”GELİNİME MOZART DİNLETİYORUM”
Kitapta kendinize âit tek eleştiri, yaşınız kemâle erdikten sonra ergenlik dönemini sorgulamaya başladığınızdı. Burada kendi ergenliğinizden mi, çocuklarınızın ergenliğini anlayamadığınızdan mı söz ediyorsunuz anlamadım.
Tam hatırlamıyorum ama ergenlik yaşına kadar çocuklarla meşgûl olmanız lâzım anlamında söyledim. Can suyu veremedik çocuklara. Hep mutluluklar peşindeydik, mutluluk hedefleri peşindeydik, çocuklarla oturup, onlara sevgi verelim, zaman geçirelim, onları seviyorduk, gidiyorduk işe, o mutluluktan bu mutluluğa, daha iyiye, daha iyi araba, en büyük televizyon hep onların peşindeydik. Ana rahminde başlıyor bu ilgi. Ben gelinimize hep Mozart dinletiyorum, onu seviyorum, onu tenisçi yapacağım zâten, bol bol konuşmaya başladım.
Gelinimiz deyince… 3 Kasım günü Doğru Yol Partisi’nin aldığı oylara üzülürken, oğlunuz Mert Çiller’in düğünü olmuştu. Yaşam programlarınızın merkez noktası hep siyaset mi oldu, siz mi Sayın Başbakan’a, Başbakan mı daha çok size uydu?
Burada çok küçük bir toplantı olmuştu, düğün bile olmamıştı. O dönem öyleydi, 12 senede siyaset ön plândaydı, o kadar sorumluluk alıyorsunuz ki, toplum size o sorumluluğu vermiş, onun da gereğini yapmak lâzım, hedefimizde hep o vardı.
“TANSU HANIM ZEKİDİR, BEN AKILLIYIM”
Tansu Çiller’i, şâir Ümit Yaşar Oğuzcan’ın daha 14 yaşındayken “Bu kız Türkiye’yi yönetecek” dediğini biliyoruz. Sizin bu kadın hem beni hem ülkeyi yönetir dediğiniz zaman aynı zaman mı?
Bu kadın beni yönetir diye hiç düşünmedim. Tansu Hanım zekidir, ben akıllıyım, biz birbirimizi tamamlarız. Tanışma seremonimiz, bir dansta, topuğu kırıldı, bir özür bir özür… “Allah bu zengin kızlar hiç özür dilemez” dedim.
***
“Bizim bir fiziksel bedenimiz bir de dört tane akılsal bedenimiz, duygusal, ruhsal, eterik, akılsal”, Tanrı’nın enformasyon parçacıkları, guru olmayan guruluk…
Murat Bardakçı’nın “palavra” demesine rağmen onun sâyesinde Mevlânâ’nın soyundan gelme iddiasının yolunu hafif budamış ama hâlâ buna inanıyor. “33’üncü göbekten, Hz. Ebubekir’in torunuyum. Mevlânâ benim büyük amcamın oğlu” diyebiliyor.
“Ergenekon şu bu, bunların hepsi bir evrim” diyebiliyor.
“Biz dışarıdan, kuantum evrenden bütün enerjiyi alırız, o enerji sağlıklı bir şekilde gelmiyorsa, fiziksel bedende blokajlar olur ve bunların çoğu kronik hastalıklardır, migren, alerji gibi. Onu siz ortodoks tıpla çözemezsiniz, çünkü enerji kaynaklıdır o, biz de bunları kullanırken, orada sistem enformasyon terapisi yapıyoruz” diyebiliyor.
Agnostist değil agnostik denmesi icap ettiğini bilmiyor; daldan dala uçuyor!
Kader ve yazgı farkından(!) filân bahsediyor…
Mitokondriyalar diyor, hâlbuki mitokondriya zâten çoğuldur (mitokondriyumun çoğulu), bilmeden etmeden bol keseden atıyor!
Cengiz Eren “bir dönem İstanbul Bankası Genel Müdürü’ydü, başbakanın eşiydi, gücü temsil ediyordu, o güç tamamen kaybolunca, bir guruya dönüştü” demiş, çok doğru.
Bunlar tamamen hezeyanî şeyler ama gerçekten inanıyor mu yoksa varoluş krizi içerisinde vicdanını rahatlatabilmek için uçuyor mu, inanın hâlâ emin değilim.

Sakracı da pek ortalarda değil bu sefer.
İstanbul Bankası’na ne olduğunu hatırlayanınız var mı? Mete Has’ı hatırlar mısınız?
Şimdi de yeni bir kitabı geliyor: YAZGI!
Gene “best seller” olur.
Ya bir gün “Tanrı benim” derse?
Bu dönemde eminim ki TRT’de özel programa çıkarırlar!
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 08 Şubat 2010 Pazartesi


KENDİLERİNİN AKILLI OLDUĞU KESİN. ÇUKUROVA HOLDİNG GİBİ BİR ŞİRKETİN GENEL KOORDİNATÖRLÜĞÜNDEN AYRILIP İSTANBUL BANK’A GEÇMESİ NE KADAR AKILLI BİRİ OLDUĞUNU GÖSTERİYOR. GERÇİ O ZAMANLAR ÇUKUROVA HOLDİNG’İN PAMUKBANK’I VAR AMA KESMEMİŞ DEMEK Kİ. SOYUNDAN DOLAYI KENDİSİNE GELEN VAHİYLERİ İYİ DEĞERLENDİREN AKILLI BİR VATANDAŞIMIZ. KENDİSİNİ KUTLARIM. HERKESİN YENİ ÇIKACAK KİTABINI ALMASINI VE KENDİSİNİN TECRÜBELERİNDEN YARARLANMASINI ÖNERİRİM.