MARX, DİN VE KOMÜNİZM MUHABBETLERİ…
Sevgili Evrimsel Psikiyatri E-Grubu Üyeleri,
Başka bir grupta cereyan eden nitelikli tartışmayı sizlerle paylaşmak isterim (kişileri gizliyorum etik açıdan).
***
… hanıma katılıyorum. 12 Eylül darbesinin neden olduğu entellektüel yıkım gerçekten çok çok büyüktür.
Bu tartışma nerdeyse Marx yaşasa Müslüman olurdu noktasına doğru gidecek gibi duruyor. Din halkın afyonudur cümlesi dünyada olduğu gibi Türkiye’de de antimarksistlerin bağlamından koparıp kullandıkları bir cümledir. O cümlenin yer aldığı metin Marx’ın Hegel’in Hukuk Felsefesinin eleştirisi eserinde bulunuyor. Marx, eserin giriş bölümünde bir din reddiyesi ya da din kabûlünden çok farklı bir amaç güdüyor. Dinin toplumsal hayattaki işlevini ve kaynağını eleştirel bir değerlendirmeye tâbi tutuyor. Aşağıya aktardığım metinde var.
Psikiyatr olarak bizim de bu günün toplumunda dinin kaynağından çok toplumsal işlevi üzerine tartışmamız gerekir diye düşünüyorum.
Marksizm – İslâm ilişkisi ise maâlesef Türkiye’deki İslâmcıların neredeyse hiç bilmedikleri muazzam genişlik ve derinlikte bir alan. Türkiye’deki İslâmcılar, doğma büyüme antikomünist olduklarından Marksizm İslâm, Müslüman Sosyalistler konularından bîhaberdirler.
Mes’elenin, Marx’ın 19. Yüzyıl Hristiyanlığı’nı kastetmesinden çok daha derin olduğunu düşünüyorum.
Söz konusu metin:
“Dine karşı eleştirinin temeli şöyledir: insanı yapan din değil, dini yapan insandır. Gerçi, din henüz kendi kendini bulmamış olan ya da kendini yeniden yitirmiş insanın kendi hakkındaki duygusu ve kendi hakkındaki bilincidir. Ama insan, dünyanın dışında bir yerlere çekilmiş soyut bir varlık değildir. İnsan, insanın dünyasıdır, devlettir, toplumdur. Bu devlet, bu toplum, dünyanın tersine çevrilmiş bilinci olan dini yaratırlar, çünkü onların kendileri tersine çevrilmiş bir dünyadır. Din bu dünyanın genel teorisi, onun ansiklopedik özeti, halkın düzeyine indirgenmiş mantığı, manevi son point d’honneur, coşkunluğu, ahlaki bakımdan onaylanması, gösterişli bütünleyicisi, evrensel avunması ve haklılığıdır. Din insanın hayal’i gerçekleşmesidir, çünkü insanın esas gerçeği yoktur. O halde dine karşı mücadele etmek, dolaylı olarak, dinin manevi kokusu olan dünyaya karşı mücadele etmektir.
Dinsel sıkıntı bir yandan gerçek sıkıntının ifadesi, bir yandan da gerçek sıkıntıya karşı protestodur. Din aklın içinden atıldığı toplumsal koşulların ruhu olduğu gibi, ezilmiş yaratığın iç çekişidir, taş yürekli bir dünyanın ruhudur da. Din halkın afyonudur.
Halkın aldatıcı mutluluğu olarak dinin ortadan kaldırılması, halkın gerçek mutluluğunun beyan ettiği taleptir. Durumu hakkında hayallerinden vazgeçmesini istemek, onun hayallere gereksinmesi olan durumdan vazgeçmesini istemektir. Öyleyse dinin eleştirisi, ilke olarak, dinin halesi olduğu bu gözyaşları vadisinin eleştirisidir. Eleştiri, zincirlerin üstünü örten hayali çiçekleri yoldu; bunu, insanı hakikî mutsuzluğa götüren zinciri taşısın diye değil; zincirleri atsın ve canlı çiçekler toplasın diye yaptı. Dinin eleştirisi, hayalleri olmayan, akıl çağına gelmiş bir insan gibi kendi gerçeğini düşünsün, etkilesin, ona biçim versin diye, kendi çevresinde, yani gerçek güneşi çevresinde dönsün diye insanın hayallerini yıkmıştır. Din, insan kendi çevresinde dönmediği sürece, insanın çevresinde dönen hayâlî güneşten başka bir şey değildir.
Öyleyse tarihin görevi hakikatin ötesinin ortadan kalkmasından sonra, bu dünyanın gerçeğini göstermektir. İnsanın kendi kendini yabancılaştırmasının kutsal biçimi [din] bir kez açığa çıkarıldıktan sonra, kutsal olmayan biçimlerde kendi kendini yabancılaştırmanın maskesini indirmek ilkin tarhin felsefesinin görevidir. Böylece cennetin eleştirisi yeryüzünün eleştirisine; dinin eleştirisi hukukun eleştirisine, tanrıbilimin eleştirisi politikanın eleştirisine dönüşür.” (Karl Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Marx-Engels’ten bir derleme olarak oluşturulan Din Üzerine adlı kitapta (Çeviren: Kaya Güvenç, Sol Yay., 1. Baskı, 1976) bu ünlü deyişi içeren 37-38. sayfaları.)
Selçuk …
***
Merhaba Herkese,
Çağdaş ve güncel din târifi göze alındığında, İbrahimî dinlerden birinin mensubuyla(!), Yeniçağ dinlerinden âddedilen Marksizm’in farklı mezheplerinin mensupları arasındaki bu irrasyonel atışmayı keyifle okuyorum (Ateizm, Komünizm, Maksizm ve Freudizm’in birer din olarak telâkki edildiğini birkaç ulusal kongrede panellerde anlatmıştım).
Komünizm ideolojisi ta Kadîm Yunan’da var ama Yeniçağ’da onu din hâline getiren tabii ki Marx’tır (bu arada, bilmeyenlere biraz malûmatfuruşluk yapayım: Emeği kutsallaştıran Marx hayatı boyunca beş kuruş kazanmamıştır, perestişkârı zavallı burjuva Engels ona ve âilesine bakabilmek için epey ter dökmüştür. Marx, Diyalektik Materyalizm dinini kurmadan ve onun kutsal kitabı olan Das Capital’i yazmadan önce Yahudilik’ten istifa edip Katolik olmuş, ondan sıkılıp masonluğa girmiş, oradan da sıkılıp kendi dinini kurmuştur. Bu son hususiyet açısından Freud’la çok benzeşirler ve -sıkı durun- ikisi de birbirinden nefret ederlerdi. Şimdilerde sırf ikisi de Ateist -bu ayrı bir dindir- diye bunları birleştirmeye çalışan yeniyetme Wilhelm Reich’ları gülümseyerek takip ediyorum). Daha kendisi hayattayken memetik mutasyonla teşekkül etmeye başlayan mezhepler bugünlerde birbirlerine düşman bile olmuştur. Meselâ 12 Eylül öncesi 60′ın üzerinde “sol” fraksiyon vardı, birbirlerine tekke, cemaât veya tarikat diye hakaret ederlerdi ve hepsi de “ötekileri” faşistlikle suçlardı. Kavga edecek “fruko” yâni polis veya Ülkücü bulamayınca da birbirleriyle dövüşürlerdi. Adana’da bulunduğum senelerdi ve hepsine şâhit oldum.
Bütün bunlar olurken dinbazlar (hâlis dindarları tenzih etmek için benim uydurduğum bir kelime: dinci + yobaz) hiç suya süte bulaşmadan örgütlenmeye ve bilhassa Doğu’da güçlenmeye devam ettiler; feodal düzenin muhafazasına hizmet ettiler ve halkı afyonladılar. Çünkü Derin Dünya Devleti (WASP + ABD + Britanya + Siyonizm) bugünlerin plânlarını ta o zamanlardan yapmıştı. Atatürk ve arkadaşlarının tokadını yedikten sonra, orta vâdeli bir plânla memleketimizi içeriden çökertmeye karar verdiler. Mümkün olan her türlü “ötekileştirme” ve düşmanlık kışkırtılacaktı. SSCB’yi de onlar kurdu (Lenin’in finansörlerini samimiyetle araştırın, göreceksiniz), Nasyonal Sosyalizm’i (aslında Irkçı Alman Emperyalizmi demek daha doğrudur) de (Hitler’in finansörlerini samimiyetle araştırın, göreceksiniz). Nitekim, aslında vatana ihânetten yargılanması icap eden Gorbaçov’a bir de Nobel Barış Ödülü vererek, 1 haftada kansız tüfeksiz çökerttiler koskoca imparatorluğu. Bu arada bir nev’î Yeni Peygamber’le de buraları ele geçireceklerdi, maaşallah(!) çok da başarılı gidiyorlar.
Bizde Ülkücüler, dünyada da NATO işsiz kalıverdi! Ülkücüler gittikçe ırkçılığa kaydılar ve eşyânın tabiatına aykırı, sosyolojiye ters düşen bir şeye sığındılar: Türk İslâm sentezi! Hâttâ daha koyu dindar olan grup ayrılarak BBP’yi oluşturdu; bu yol ayrımı tamamen bahsettiğim absürt sentezin nasıl olacağı kavgasından neş’et etmiştir. Rakı içebilenler (”içenler” demedim, kimse yanlış anlamasın) MHP’de kaldı, daha da radikal “İslâmcı” (hangi İslâm, o ayrı konu; Şiâ veya Alevîlik değil illâki; Sünnî ise, o zaman da Nakşibendî mi veya hangisi) olanlar Alperenler vs. diye BBP’ye geçti (hani şu afişinde şarap kadehi var diye İdil Biret’in konserinde nümâyiş yapanlar). Bu kopuş DDD’nin işine gelmedi çünkü kontrol dışıydılar, nitekim bir helikopter “kazasıyla” işi bitirdiler.
Geçenlerde Selçuk’la paslaşırken … yazdığı “Evrimci Bir Ruhbilim Olabilir mi” başlıklı makalesinde ”evrimin bir teleolojisi yoktur” demesinin yanlışlanabilir olmadığı için dogmatik, yâni dinî bir a priori olduğunu kendisine ifâde etmiştim; bir cevap alamadım çünkü aynen öyleydi, ne diyebilirdi ki?
Aynı şey Büyük Patlama’ya karşı geliştirilen Plâzma Evren Modeli için de geçerli: bkz. www.zamandayolculuk.com/cetinbal/pdfdosya/plazmaevren.pdf. Diyalektik Materyalizm için güzel bir kaynak http://www.marksist.com/AI/3_diyalektik_materyalizm.htm adresinde var. Aslında bunları Pamukkale’deki kongrede de güzel güzel tartışmıştık ama orta büyüklükteki salonun sâdece dörtte üçü doluydu.
Neden irrasyonel atışma dediğim belki anlaşılmıştır. Çünkü bir dogmalar sistemiyle diğeri tartışıyor, bu da bal gibi metafiziktir ve asla sonu gelmez. Buna mukabil, seviye muhafaza edildikten sonra, çok da keyiflidir. İçtihad üzerine içtihad doğar, frontotemporal devrelerimizle amigdalamız arasındaki itiş kakış da stimüle olur, singülat bölge de beslenir. Fena mı?
Bu noktada küçük ama mühim bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum: Adam yerine konmak isteyen, samimi olmayan, hastalarına üfürükçü ve muska tavsiye edenleri muhatap alıp, farkında olmadan onlara hizmet etmezseniz daha iyi olur derim. Tabii siz bilirsiniz, ne de olsa ben bu argümanın (tanıtın mı diyecektim Selçuk) tarafı değilim.
Revery Mehmet Kerem Doksat
***
Sayın Doksat,
Yazınızda Marksizm, Ateizm, Komünizm ve Freudizm’i birer din olarak telâkki ettiğinizi belirtmişsiniz. Psikiyatri eğitimine başladıktan sonra yazılarınızı büyük bir iştahla okuyan ve özellikle psikofarmakoloji ve biyolojik-evrimsel psikiyatri alanlarında ciddi anlamda faydalanan biri olarak soruyorum:
Kemalizm din midir?
Ben sosyalist Müslüman tanıdım, liberal Hristiyan, Ateist Alevî, demokrat Musevî de gördüm-duydum-okudum. Kemalizm din midir derken aklıma yüz binlerce Müslüman Kemalist de geldi ama bir yandan da Kemalettin Kamu’nun “kâbe Arabın olsun / Çankaya bize yeter” dizelerini düşündüm. 2006 yılında ölen tarihçi Cemal Kutay’ın Atatürk’e peygamber dediğini anımsadım. İzmir’deki Cumhuriyet mitinginde benzer sözler söylenmişti.
(http://en.kendincos.net/video-lvfthdh-ataturk-u-peygamber-de-yaptilar.html)
Sanki ekseriyet için olmasa da ekalliyet için Kemalizm “de facto” bir din gibi algılanıyor.
Singülat bölgemi besleyeceğiniz umudunu taşıyorum.
Saygılarımla…
***
Sayın Meslekdaşım …,
Başkalarının “yalakalıkları” bir insanı bağlamaz. Rahmetli Pederim’in bir lâfını hiç unutmam: “Bu kadar yağcının arasında dengesini gene çok iyi muhafaza etmiş”.
Bahsettiğiniz Yeniçağ dinlerinin din olduğunu ben telâkki veya iddia etmiyorum, dinin modern târifine istinâden bu işlerle ilgilenen bütün ulemâ diyor, kısaca tekrarlayayım (bu bilgiler ulusal kongrelerdeki slaytlarımdan derlenmiştir):
İNANÇ SİSTEMLERİ
• Dinler
– En Eskiler: Animizm, Animalizm, Şamanizm…
– Klâsikler: İbrahimî, Budizm, Taoizm…
– Yeniler: Sai Babacılık, Bülent Hanımcılık…
– Old Wine in New Bottles: Feng Shui, NLP, meditasyonlar…
• Felsefeler & İdeolojiler
– Sophos: İdeâlizm, Materyalizm, Agnostizm, Mistisizm…
– İzmler: Komünizm, Freudizm, Anarşizm…
• Dünya Görüşleri
– Liberalizm
– Sosyalizm
– Karma Ekonomizm
– Vahşi Kapitalizm
• Sonuçta, http://www.religioustolerance.org mekânında bütün târifler gözden geçirildikten sonra, “üstün bir varlıkla ve / veya ilâhî inançla ilgili olan, genellikle ritüeller ihtiva eden, bir ahlâk kodu, bir hayat felsefesi ve dünya görüşü olan her spesifik sistem dindir” denmekte… Buna göre Hristiyanlık, İslâm, Yahudilik, Amerikan Yerlilerinin Spiritüalitesi, Neopagan Gelenekler, Agnostisizm, Ateizm ve Hümanizm de birer dindir.
• Dünya görüşü, Almanca weltanschauung kavramından alınmış olan, kişinin dünyaya, insanlığa ve kâinatın kalan kısmına en kökten bakışını, onu kavrayışını ve tercih ettiği değerler sistemini, “şahsî metafizik hayat görüşünü” ifâde eden bir mefhumdur.
Din ile Bilim Arasındaki Farklar
• Bilim objektif, herkesin ulaşabileceği ve tekrarlanabilir verileri açıklar. Din varlığın düzeni, hayatın anlamı, doğru ve yanlış, iyi ve kötüyü belirler.
• Bilim nasıl, din ise niçin sorusuna cevap verir.
• Bilim ulaştığı sonuçların doğruluğunu deneysel yeterlilik ve mantıkî tutarlılık ile test eder; yanlışlanabilirlik ilkesine dayanır. Din ise doğruluğunu insanları ahlakî kemâle ulaştırma, mânevî ve mistik tecrübeyle ortaya koyar.
• Bilim kâinat ve insanın menşei gibi nihâî sorulara ancak teorilerle cevap verebilir. İnsan tabiatı ise bu konularda kesinliği arar; metafizik ve ahlâk teori olarak kabûl edilemez.
• Din insan ve kâinatın menşei konusunda, metafizik ve ahlâk alanında kesin hüküm ve prensipler sunar.
Religion kelimesinin kökenleri
• Lâtince religio: Tanrı’ya veya tanrılara dâir, kutsallıkla ilgili… res divina: Tanrılara hizmet; res publica: devlete hizmet (Roma).
• Kelimenin tam kökeni muğlâk: ligare: bağlanmak /okumak / dikkatle gözden geçirmek / seçmek + re: tekrardan.
• Arapça deyn de aynı anlamda…
DİN NEDİR?
• Sonuçta, http://www.religioustolerance.org mekânında bütün târifler gözden geçirildikten sonra, “üstün bir varlıkla ve / veya ilâhî inançla ilgili olan, genellikle ritüeller ihtiva eden, bir ahlâk kodu, bir hayat felsefesi ve dünya görüşü olan her spesifik sistem dindir” denmekte… Buna göre Hristiyanlık, İslâm, Yahudilik, Amerikan Yerlilerinin Spiritüalitesi, Neopagan Gelenekler, Agnostisizm, Ateizm ve Hümanizm de birer dindir.
• Dünya görüşü, Almanca weltanschauung kavramından alınmış olan, kişinin dünyaya, insanlığa ve kâinatın kalan kısmına en kökten bakışını, onu kavrayışını ve tercih ettiği değerler sistemini, “şahsî metafizik hayat görüşünü” ifâde eden bir mefhumdur.
• Dinin Alternatif bir Târifi: Genellikle karizmatik bir lider veya mitolojik bir olay tarafından başlatılan, bir gün ulaşılacak mutlak saadet ve adalet telkin veya vaât eden, -günümüzde şart olmamakla beraber- bir ilâhî veya kutsal varlığa yâhut gâyeye inanmayı şart koşan ve memetik yayılma ile sür’atli mutasyona uğrayarak yayılan, kültürel farklılaşmayı da beraberinde getiren, bu işlevini hâlen de sürdüren, dogmatik vasıflı inançlara dayanan yâni yanlışlanabilirlik ilkesine ters düşen, sübjektif bilgiye istinaden gelişmiş toplumsal kurumlara din denir.
Kemalizm ve/veya Atatürkçülük bırakın bir din olmayı, ideoloji dahi değil, sâdece bir metodolojidir. Temelinde de Fransız Devrimi’nden sonra yerleşen ırkçı olmayan bir milliyetçilik (ulusalcılık), lâiklik, hukuk anlayışı (müsâvat, kardeşlik ve halkçılık) ve karma ekonomi yatar. Atatürkçülük vatanseverlik ve ırkçı olmayan, müstevlî olmadığı gibi, anti-emperyalist bir ruhtur, bir tavırdır ve bu sebeple de başka mazlum milletlerce de örnek alınmıştır.
Ayrıca, suâlinizle doğrudan alâkası yok ama sosyal psikoloji bağlamında, dinlerin de birer ideoloji olarak ele alındığını hatırlatmak isterim.
Umarım birbirimizin Betz hücrelerini beslemişizdir.
Eğer uygun görülürse, sâdece bu mesajdaki argümanı başka entellektüel gruplara da yollamak düşünülebilir (tabii singülat bölgenin ve amigdalanın filân ne anlama geldiğini izah etmek gerekecek).
Saygı ve sevgilerimle…
Mehmet Kerem Doksat


Vallahi Efendim,
Ellerinize yüreğinize sağlık, epey zaman ve emek sarf ediyorsunuz; ama başınıza iş de alıyorsunuz. Şimdi birileri size kızabilir. Din târif edilir mi diye? Vallahi kızacaklar. Bak bak dini târif etmiş, içinde hiç Allah, Peygamber kelimesi geçiyor mu diyecekler? Bir sürü şey söyleyecekler. Allah kolaylık versin.
Şimdi animalizm var da niye vegetalizm veya plantizm yok? Vegetalizm veya plantizm.
Esâsen var da, gâliba literatüre geçmemiş, o yüzden sizin makalenizde adı geçmiyor.
Hatırlar mısınız, bir yorumumda bahsettiğim bir konu üzerine (MKD: oha) demiştiniz.
Bu Vakıa S. 8-45. âyetler idi. Bu âyetlerin yanlış yorumlanması ve bâzı çevrelerin bunu kullanması yüzünden birçok genç ölmüştü. Siz de oha çekmiştiniz.
Bilmiyorum belki şimdi de bir oha çekebilirsiniz.
Bu Vakıa Sûresi mucizelerle yüklü bir sûre.
Bakınız Efendim başka ne tür işlere kaynak oluyor.
Kur’ân’da GDO da varmış.
Başbakan Başmüşaviri Dr. Yıldırım M. Ramazanoğlu, GDO’ların üretimi konusuyla ilgili olarak Kur’ân-ı Kerîm’de 100′e yakın âyetin bulunduğunu söyledi.
Başbakan Başmüşaviri Dr. Yıldırım M. Ramazanoğlu, genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar tartışmalarına Kur’ân’daki âyetlerle katıldı.
Soya fasulyesiyle adını duyurup, meyve suyu, çikolata ve bebek maması gibi ürünlere de giren GDO’lu (genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar) ürünlerle ilgili tartışmalara bir yenisi eklendi. İstanbul Ticaret Odası’nın (İTO) düzenlediği Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar Semineri’nde konuşan Başbakan Başmüşaviri Dr. Yıldırım M. Ramazanoğlu, GDO’ların üretimi konusuyla ilgili olarak Kur’ân-ı Kerîm’de 100’e yakın âyetin bulunduğunu söyledi.
Bakara, Nisa, Vâki’a gibi sûrelerden alınan 19 âyetin GDO’lu ürünlerin ne kadar yanlış anlaşılmaya müsait olduğunu gösterdiğini, bu âyetlerin hem GDO karşıtları hem de taraftarları tarafından kullanıldığını belirten Ramazanoğlu, GDO’lu ürünlere olan olumsuz tepkinin doğru olmadığını öne sürdü. GDO’yu dünyanın kurulmasından itibâren “doğanın kendi başına yaptığı tür ıslahı işleminin modernleşmiş hâli” olarak tanımlayan Ramazanoğlu, toplumda bir kafa karışıklığı oluştuğunu bilim adamlarının ise konuya çok daha hassas yaklaşmaları gerektiğini kaydetti.
‘Önemli olan denetim’
GDO’ya ilişkin Müslüman, Musevî ve Hristiyan 3 bilim adamının yaptığı ortak bir bilimsel çalışmaya atıfta bulunan Ramazanoğlu, lehte ve aleyhte görüşlerin, örnek verdiği 19 âyette olduğu gibi ortak bir noktada buluşabildiğine işaret ettiği konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:
“GDO, dünyanın kurulmasından itibâren ‘doğanın kendi başına yaptığı tür ıslahı işleminin modernleşmiş hâli’. Doğada zâten gen değişimi ve tozlaşma yoluyla mevcut. Böylelikle kendi içinde doğal melez türler ortaya çıkabiliyor.
Bugün tartışılan GDO’lar ise bu tür ıslahı işleminin modernleşmiş şekli. Genetik metaryellerin insan, hayvan, bitki ve mikroorganizmalarda değiştirilmesini sağlayarak insanlığın sonunu getirebilecek hastalıkların da önüne geçebiliyor. Önemli olan bu teknolojiyle yapılan üretimin sıkı denetim altına alınması”.
RAMAZANOĞLU’NUN ÖRNEK VERDİĞİ AYETLER
Mâide Sûresi
88- Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının.
Vâki’a Sûresi
28, 29, 30, 31, 32, 33, 34- (Onlar) dikensiz sedir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
En’am Sûresi
99- O gökten su indirendir. İşte biz onunla her türlü bitkiyi çıkarıp onlardan yeşillik meydana getirir ve o yeşil bitkilerden, üst üste binmiş taneler, -hurma ağacının tomurcuğunda da aşağıya sarkmış salkımlar- üzüm bahçeleri, zeytin ve nar çıkarırız: (Her biri) birbirine benzer ve birbirinden farklı. Bunların meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakın. Şüphesiz bunda inanan bir topluluk için (Allah’ın varlığını gösteren) deliller vardır.
GDO tasarısında hâlâ bir uzlaşı yok
TBMM alt komisyonuna sevkedilen Biyogüvenlik Yasa Tasarısı meslek ve sektör kuruluşlarını karşı karşıya getirirken tohumcular ve yem sanayicileri tarafından da eleştiri oklarına tutuluyor.
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın yaptığı GDO yönetmeliği değişikliği geçen ay yürürlüğe girerek, AB kriterlerine uygun olmak şartıyla 26 Ekim 2009’dan önce kontrol belgesi alınan ürünlerin 1 Mart 2010’a kadar ithalâtında izin verilmişti.
Tasarı, GDO’larla ilgili araştırma, geliştirme, işleme, piyasaya sürme, ithalat, ihracat, depolama ve saklama gibi faâliyetleri kapsıyor. Veteriner ile beşerî tıbbı ve kozmetik ürünler kapsam dışında bulunuyor.
İTO’da GDO mesaisi yapılıyor
Seminerin açılış konuşmasını yapan İTO Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Hasan Demir, GDO haberlerinin toplumda kafa karışıklığı yarattığının altını çizerek bilim adamlarının toplumu aydınlatıcı açıklamalar yapması gerektiğini anlattı. < strong>Demir, konuya ilişkin olarak İTO bünyesinde bulunan Gıda İhtisas Komitesi’nin çalışmalar yürüttüğünü belirtti. İTO’nun düzenlediği seminere konuşmacı olarak katılan Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Selim Çetiner, “Toplumda GDO konusunda bir korku ve infial yaratma amacı güdülüyor. Oysa GDO’ların üretimini sağlayan biyoteknoloji yönteminin birçok artıları var” dedi.
‘Üç büyük dinde GDO’ makalesi
Yıldırım Ramazanoğlu’nun atıfta bulunduğu makaleyi Emmanuel B Omobowale, Peter A. Singer ve Abdallah S Daar birlikte hazırladı. “Uluslararası Sağlık ve İnsan Hakları” başlığıyla yayımlanan makalede genetiğine müdahale edilmiş ürünlerin üç büyük dindeki yeri inceleniyor.
Makale, Hıristiyanlık, Musevîlik ve İslâm’ın genel olarak GDO’ya karşı olumlu görüşe karşı eğilimli olsalar da, ortak bir bakışa sâhip olmadıklarını savunuyor. Sonuç bölümünde din yoluyla tüketicilerin etkilenmek istediklerinin altını çizen yazarlar, tüketicilerin görüşlerine büyük önem verdiği medya, çevreci aktivistler, bilim adamları ve gıda endüstrisi tarafından konunun ele alışından birçok karşı çıkar ilişkilerinin bulunabileceğini belirtiyorlar.
Makalede üç büyük dinin farklı mezheplerinden ileri gelenlerinin görüşlerini de ele alan yazarlar şu sonuçlara varıyor:
1. Hristiyanlık, Musevîlik ve İslâm’ın üçü de GDO’lu ürünlere karşı ne kabûl edici, ne de reddedici bir yaklaşımları var.
2. Üç büyük dinde konuyla ilgili olarak ortak bir görüş bulunmuyor; bu da farklı yorumların olabileceğini gösteriyor.
3. Üç büyük dinin mensuplarının GDO’lu ürünlere karşı tutumuyla ilgili ortak bir görüşü bulunmuyor; bu anlamda din liderlerinin görüşleri yol gösterici olabilir.
4. İnançlı tüketiciler, medya, çevreci aktivistler, bilim adamları ve gıda endüstrisinin görüşlerinden etkilenmeye açıklar.
Efendim, dinin mutlaka toplumsal ahlâk, hukuk düzeni, eğitim ve ekonomi üzerinde pozitif etkileri vardır.
Ve mutlaka ülkeler arasında dış ticaretin gelişmesine yardımcı yönleri de vardır.
Bu ticaret ve ödemeler dengesinin tesis edilmesinde Başbakan Başmüşaviri Sayın Dr. Yıldırım M. Ramazanoğlu gibi ilimde ileri geçmiş büyüklerimizin tefsirlerinin de büyük önemi gözardı edilmemelidir.
SSSSS
MKD: Bana suç işlettiremezsiniz, nâfile
Hocam, bu hârika cevap için ellerinizden öperim.
MKD: Estağfurullah…
Merakımı mâzur görün Efendim,
Sn. Ulaş Çamsarı hangi cevap için ellerinizden öptü?
Anlamadım…
MKD: Sn. UÇ, neden ellerimi öptünüz? Sayın MT merak ediyor…
Örnek: Ebu Zer, Müslüman sosyalist.
Geçici Otonom Bölge, Ontolojik Anarşi, şiirsel Terörizm kitabın adı ben büyülendim;
Bir de bu var: Peter Lamborn Wilson
İzbe bir New York fakirhanesinde 130 kiloluk bir dev, saksafonuyla bir ilâhinin son nağmelerini öttürür. Masada İmam Gazali’nin Kimya el Saadet’inden açık bir sayfa, tuvaletin karolarında bir serum hortumu ve bir iğne. Amerika Mağribi Ortodoks Kilisesi (Moorish Orthodox Churchof America – MOC) vâizi, canki cazcı Warren Tartaglia (a.k.a. Walid el Taha), New York beat sahnesinin Muhammedî meleklerini salâta çağırır.
Kolombiya Üniversitesi’nden mezun olan Hakim Bey, 60’ların sonunda Türkiye, İran, Pakistan, Afganistan Hindistan ve Java’yı içine alan uzun bir seyahate çıkar. Batı Bengal’de Ganeş Baba’yla tanışır ve Kali müritlerini, mülhit Müslüman mistikleri, anarşistleri ve aşırı solcuları bir arada bünyesinde barındıran Bengal Terörist Partisi’nin eski bir üyesi olan Sri Kamanaransan Biswas’la Tantra öğretisi çalışır. Kanunsuz dervişlerin pîri Lal şahbaz Kalender de dâhil olmak üzere söz konusu coğrafyadaki pek çok sûfî türbesini ziyâret eder.
Java’da bulunduğu yıllarda henüz Vahabiler’in katı sünnetçi geleneği İslâm coğrafyasını büsbütün ele geçirmemiştir. Hakim Bey, Muhammedî Pasifik adalarının balta girmemiş ormanlarında davullarla yapılan namaz çağrısı da dâhil olmak üzere – çünkü çıplak insan sesi çöl içindir, ormanda tam-tamlar daha makbûl sayılır – İslâm uygulamasının çok sesliliğine pek çok farklı örnekle şâhit olur. Bugünse maâlesef tüm dünyada minâreler teknolojinin çirkin hoparlörleriyle süslenmiştir ve eski bir dostun bir mantar sabahında şaşkın bakışlarla ne diyeceğini bilemeyen bir ihvana söylediği gibi “o cızırtılı teçhizâtın içerisinde hoca efendi değil, şeytan konuşuyor” ihtimâli de hiç yabana atılır gibi değildir.
Bu da var: CORBIN
Corbin, kanla geçen verâset mefhumuna karşı mânevî düzlemde evlâtlığa vurgu yapar; zaman, uzam ve genetik açıdan ayrık iki canı hısım kılan irşat yaklaşımı. Dahası Corbin tipik İsmailî “kendi kendinin İmamı” kavramını da takdim eder: Kim nefsine dâir irfan sâhibiyse, İmam modelinin de irfânına sâhiptir ve gerçekte İmam olmuştur. Corbin’in savına göre bu tecelli yaklaşımına dayanarak II. Hasan İmam ‘adına’ konuşmuş, takiye peçesini ilelebet ve tüm gnostikler adına kaldırmış, Şeriat’ı lâğvetmiş ve gizli mânâsını ilân etmiştir. Aslında, Kaîm eya Sahib-ül Kıyâmet, kendinden İmam olarak bahsetmiş olsa bile bunu yapması, mânevî evlâtlık ve içsel İmam kavrayışı öğretilerine bütünüyle denk düşer. Kıyâmet gibi bir hâdise, tarihin ve zamansız ‘Ân-ı Dâim’in kesişmesinden meydana gelmektedir; yeniden kanbağı düzeyine indirgemek onu iflâs ettirmek demektir. Bir bakıma herkes İmam olabilir ve yine bir bakıma herkes hâlihazırda İmam’dır zâten.