Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 2337 defa okundu.
Bu yazi bugun 5 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

UĞUR ALKAN’DAN: KORE SAVAŞI GÂZİSİ’NDEN HÂTIRALAR

17 Şubat Çarşamba günü babam için özel bir gündü. Maslak’ta 1. Ordu Komutanlığı’nca yapılan törende babam Güney Kore’den özel gelen Kore Savaşı Gâzisi Madalyası’nı aldı; gönüllü gitmiş Kore savaşına. Tarihî ve askerî konulara her zaman büyük ilgisi vardır. Hâttâ ilk Kore’ye vardığında, bilhassa en ön cephede yer alabilmek için dilekçe vermiş.

İskenderun limanından yola çıkan Amerikan savaş gemisi, Türk askerlerini de alarak Kore’ye doğru açılmış. Tabii, gemide Amerikan yemeklerine alışmaya çalışmışlar. Türk askerleri bilhassa jöle tatlısını yadırgamış. Babam “çatalı batırınca titremeye başlıyordu” diyor. Hâttâ adını denizanası koymuş ki, bu isâbetli bir yakıştırma. Bü tür tatlı türüne jelly deniyor İngilizce’de ve denizanasına da jellyfish

Cepheden bilhassa hiç unutmadığı birkaç olay var. Bir gün Ethem ve Kâmil adında iki askerimiz bir sebepten dolayı kavga etmeye başlamışlar. Dövüş ederlerken karavanayı da devirmişler. Ethem adındaki asker Kâmil’i kötü dövmüş. Işte kader bu, ertesi günü maâlesef bir havan mermisiyle Ethem vefat etmiş. Tabii, askerlerimiz arkadaşlarının ölümüne çok üzülmüşler. Babamın gözü o esnada bir gün önce rahmetli Ethem’in kavga ettiği Kâmil’e ilişmiş. Bakmış ki Kâmil’in de gözünden yaşlar süzülüyor.

Savaş esnâsında karşı tarafın askerlerinin psikolojisini olumsuz etkilemek için kullanılan değişik uygulamalar vardır. Örneğin çok sesli bombalar fazla fizikî tahribat yapmasa da, askerlerin moralini bozar. Bunun gibi bir psikolojik savaş unsuru Kuzey Kore tarafından Türk askerlerine karşı kullanılmış. Uçaklarla Türk askerlerinin savaştığı cephelere belki binlerce resimli kâğıt bırakmışlar. Üstünde başı bağlı bir Türk kadını resmi varmış. Kadın, kucağında bir bebekle yerde şehit yatan Türk askerine gözlerinden yaşlar akarak bakıyormuş. Verilmek istenen mesaj “işte sizin de başınıza bunun gelmesini istemiyorsanız savaşmayın”. Babam, resimdeki boynu bükük ve ağlayan gözlerle bakan başı bağlı Türk kadınının çok gerçekçi bir üslûpla çizilmiş olduğunu söyledi.

Türkiye’ye dönerlerken gemide Türkçe konuşan Fransız askerlerine rastlamışlar. Hatay Fransızlar’ın kontrolü altındayken, küçük bir kısım âileleriyle beraber Fransa’ya göç etme imkânı bulmuş. Ne kadar ilginç ki, bu göç eden âilelerin çocukları 1952 yılında Fransız askeri olarak Kore Savaşı’na katılıyor ve orada Türk askerleriyle arkadaşlık kuruyor. Bu arada Türk askerlerinden biraz İngilizce konuşabilenler de varmış. Gemide Ingiliz ve Yunan askerleri birbirleriyle kaynaşırken, Türk ve Ingiliz askerleri arasında sürtüşmeler başlamış. Ingiliz askerleri bir ara Yunan askerlerine “siz merak etmeyin, biz onların icâbına bakarız” demişler.

İngilizler’in genel olarak bize bakışı tarihî sebeplerle de alâkalı olarak, pek hoş değildir. Örneğin, Lawrence Of Arabia filminin bir sahnesinde, Lawrence Araplar’a “hiç bir Türk’ü esir almayın” der. Karşılarındaki bütün Türkler’in katledilmesini tebessümle seyreder.

Bir gün gene bir sürtüşme sonucu beş on kadar İngiliz askeri bir Türk askerini tanınmayacak kadar kötü dövmüşler. Buna uygun bir cevap vermek için bizim askerler de fırsat kollamaya başlamış. Şöyle bir plân yapmışlar: Gemideki sinema salonunda film gösterilecek diye İngiliz askerlerini dâvet etlmişler. Onların sayılarına denk Türk askeri de sinema salonunda onları bekliyormuş. Herkes içeri girince, bizimkiler kapıyı kapamış ve büyük kavga başlamış. Tam kavganın başladığı sırada Kasımpaşalı Rıza lâkaplı bir askerimiz masanın üstüne çıkmış. Sağ elini kulağına koyarak “Allah-u Ekber, Allah-u Ekber” diyerek ezana başlamış. İçeride kıyâmet koparken, kolu ve bacağı kırık bir asker koltuk değneğiyle duvara yaslanmış “Me Greek, Me Greek” diye bağırıyormuş. Babam onu kollamanın pek mümkün olmadığını söyledi. “Demir sandalyeler havalarda uçuyordu” dedi. Daha sonra Amerikan askerleri gelip olayı kontrol altına almışlar. Fakat ondan sonrada ne zaman bir grup Türk ve Ingiliz askeri karşılassa anında dövüş etmeye başlamışlar. Sonunda Amerikalılar bu işin bu şekilde yürümeyeceğini anlayınca, Türk ve Ingiliz askerlerinin birbirlerini hiç görmemelerini sağlamak için kaldıkları yerleri değiştirip uzaklaştırmışlar.

Babamın seneler sonra Kore Savaşı arkadaşlarından gördükleri oldu. 1970’li yıllarda devlet ihâlesiyle aldığı bir iş için Van’a gitti. Gitmeden önce Vanlı Nusret diye tanınan, Kore’de çok samimi olduğu arkadaşının telefonunu arayıp tarayıp bulmuş. Havaalanına indiğinde arkadaşı karşılamış babamı. “Açulan la, gardaşum gelmiş” diye havaalanındaki turistleri dirseğiyle iterek koşa koşa babamın yanına gelmiş ve seneler sonra birbirlerine sarılmışlar. 1988 senesinde de annemle İzmir’den dönerken Bergama Zeytindağı beldesine uğradılar. Yukarıda bahsettiğim Kâmil adındaki arkadaşını arıyormuş. Etrafa sordular ve sonunda arkadaşını bulmuş. O da çok memnun olmuş ziyâret edilmesine…

kore

Geoffrey LewisModern Turkey” kitabında Kore Savaşı’ndaki Türk askerlerinden şu şekilde bahsediyor: “Okuyucuya biraz da olsa şunu söylemenin önemi var ki, Türk askerleri Kore Savaşı’nda kahramanca ve sâdıkâne hizmet gösterdiler”. Geoffrey Lewis Türkiye ve Türk dili hakkında kitapları olan bir Ingiliz profesördü. Türkler’i sevmeyen bâzı ırkçı İngilizler’e karşı Geoffrey Lewis gibi Ingiliz profesörlerin yazdıkları güzel şeylerle biraz denge sağlanmış oluyor.

Talebelik yıllarımda Amerikalı bir tarih profesörüne babamın Kore Savaşı sırasında çektirdiği resmi gösterdim. O da “Türkler’in Kore’de korkusuzca savaştığını duymuştum” dedi.

Vietnam Savaşı’nda görev almış William Campion adında bir profesörüm vardı. Türk askerleri için “onlar Kore’de bayağı bir şöhret yaptılar” demişti.

Bunlar insanın göğsünü kabartan güzel itiraflar.

Uğur Alkan – ABG – 17 Şubat 2010

Yorum Yapın

Mesajınız