TİKLER ve TRÜTLER
Bir bakın http://www.superonline.com/haber/tikli-koye-inceleme-83497 adresindeki habere:
Zaman gazetesinden Sevinç Özarslan’ın haberine göre köydeki erkeklerin yüzde 80’inde tik varmış. İşin daha da ilginci, köyde yaşamaya başlayan dışarıdan gelen de zamanla tik’leniyormuş!
Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Başkanı Prof. Tayfun Özçelik, hastalığın genetik olup olmadığını araştırmak için beraberindeki iki kişiyle kan almak üzere geçen hafta sonu ‘tik’li köydeymiş…
Bıyıklı’da hâlen sâdece 10 hâne varmış. Köyden Bayramiç’e, Çanakkale’ye, Bursa’ya ve İstanbul’a çok göç olmuş. Erkeklerin yüzde 80’inde tik varmış. Yâni sese ve el kol hareketlerine karşı çok hassasmışlar. Çay bardağı düşse irkiliyor, bağırıyor veya karşısındakine gayriiradî olarak vurabiliyorlarmış. Kadınlarda tik yokmuş ama tikli eş sâhibi olmak onlar için daha zormuş.
Metin Erden 5 yıl öncesine kadar böyle bir hastalığının olmadığını, çünkü başka bir köyde yaşadığını, son zamanlarda buraya yerleştiği için ‘tik’lendiğini söylüyormuş.
Ancak yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre tikin, sâdece şartlı refleksten değil, genetik geçişten kaynaklanabileceği öngörülüyormuş. Yâni iddia şuymuş: 500 belki 1000 yıl öncesinde bir kişide başlayan kromozomlardan veya genlerden birinde bir defektin (tıp sözlüğündeki tam karşılığı eksiklik, kusur) ortaya çıktığı ve bunun dünya üzerinde yayıldığı varsayılıyormuş. Tıpta buna trüt sendromu adı veriliyormuş. Araştırmacılar, tikli köyde trüt sendromunun, dolayısıyla genetik bir geçişin olup olmadığını ispatlamaya çalışacaklarmış. Çalışma sonucu uluslararası platformda yayınlanacakmış.
Düştüm haberin peşine, Rabbim yardım etti buldum (mevzûubahis gazete Zaman olunca böyle demem icap eder, nitekim haber orada azıcık farklı): http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=971643&keyfield=74696B:
Köy halkı, kendileriyle dalga geçilmesinden rahatsız olsa da birbirleriyle şakalaşmadan duramıyorlar. Kâh koyun güderken, kâh sohbet ederken canı sıkılan el çırpınca birden ortalık hareketleniveriyor. Bayramiçli delikanlılar onların bu hâlini bildiği için her yıl Ocak ve Şubat ayında canları sıkılınca pilâv yapıp kahveye gidiyorlar. Hep beraber yemek yiyor, hem de şakalaşıyorlar. Halil İbrahim Özdemir, “onlar gelince kahvedeki sobayı dışarı çıkarırız, kimse yanar ya da kırıktan bir yeri kesilir diye çay servisi yapmayız” diyor. Zâten köy kahvesine masa, sandalye ve çay bardağı dayanmıyor. Bir sandalye veya bardak firması onlara sponsor olsa hiç fena olmaz. Plâstik masaların ortasına yumrukla vura vura çok mevta (MKD: mefta denmiş, düzelttim) vermişler. En son kalın bir tahtadan masa ve sandalye yapmışlar ama onların da her yanı tâmir görmüş. Bıyıklı köyünün bir de Bursa’dan müdâvimi var. Toptancılık yapan bir esnafın, bir gün yanlışlıkla yolu Bıyıklı’ya düşmüş, ortamı, sohbeti görünce, iki üç ayda bir ziyarete gelmeye başlamış. Muhabbet uzayınca köyde konaklıyor.
Köylüler, GSM operatörlerinden Turkcell ve Vodafone kullanıyor. Telefonları herkes gibi ceplerinde taşıyorlar. Bazen evde bırakıyorlar. “Şimdi bunun konuyla ne ilgisi var” diyeceksiniz. Var, hem de bal gibi… Özellikle Halil İbrahim amca telefonu çalınca veya titreyince tiki ortaya çıkıyor. Milletin diline “…çekim gücü” repliği dolanmışken iyi mâlzeme çıkar buradan reklâmcılara. Dahasını söylemeye gerek yok sanırım. Anlayan GSM operatörü, anlamıştır, çok ‘tik’li hareketler bunlar…
Tikin tıptaki adı şartlı refleks. Yâni, eğer bu köyde siz de 5 yıl yaşarsanız, kahvede akşamları yapılan şakalara mâruz kalırsanız, sizde de tik başlayabiliyor. Bıyıklı’da böyle insanlar var. Metin Erden 5 yıl öncesine kadar böyle bir hastalığının olmadığını, çünkü başka bir köyde yaşadığını, son zamanlarda buraya yerleştiği için ‘tik’lendiğini söylüyor. Ancak yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre tikin, sadece şartlı refleksten değil, genetik geçişten kaynaklanabileceği öngörülüyor. Yâni iddia şu: 500 belki 1000 yıl öncesinde bir kişide başlayan kromozomlardan veya genlerden birinde bir defektin (tıp sözlüğündeki tam karşılığı eksiklik, kusur) ortaya çıktığı ve bunun dünya üzerinde yayıldığı varsayılıyor. Tıpta buna trüt sendromu adı veriliyor. Araştırmacılar, tikli köyde trüt sendromunun, dolayısıyla genetik bir geçişin olup olmadığını kanıtlamaya çalışacaklar. Çalışma sonucu uluslararası platformda yayınlanacak.

Soldan Sağa: Halil Kızıloğlu, Ekrem Kızıloğlu ve Halil İbrahim Özdemir, tiki olan üç köy sâkini. Devlet dâiresine işleri düşünce memurlar onlara öncelik veriyor, ortalık kırılıp dökülmesin diye…

Fahrettin Karışmaz’ın (ortadaki), tiki yok ama karşılarında oturan Cahit amca elini şaklatınca Halil Kızıloğlu ve Halil İbrahim Özdemir’in ortasında kaldı ve az kalsın ensesine yumruğu yiyordu.
Bıyıklı köyünün muhtarı Erdinç Kızıoğlu ile bir ay önce telefonda görüşmüş, köy sâkinleriyle röportaj yapmak istediğimizi kendisine iletmiştik. Amacımız onların tik mes’elesinin hikâyesini araştırmaktı. Yaradılış özellikleriyle eğlenmeyi aklımızdan bile geçirmedik. Ancak ahâli, aktüalite ve şov programlarının kendileriyle dalga geçmelerinden o kadar bıkmış ki, teklifimizi geri çevirdiler. (Cüneyt Arkın da merakından köye iki kere uğramış). Yapacak bir şey yoktu, olur da fikirlerini değiştirirlerse 4 saatlik uzaklıktaydık. Geçen hafta Pazar günü haber geldi. Arayan köy muhtarıydı. “Bu akşam bilimsel araştırma yapmak için Ankara’dan heyet gelecek. Onlar gittikten sonra köylüler kahvede sizi bekliyor” deyince apar topar Çanakkale yollarına düştük.
Akşam 20:00 sularında vardığımız köyde Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Başkanı Prof. Tayfun Özçelik, asistanı ve bir hemşire işlerini bitirmiş, kanları almış, ikram edilen akşam yemeklerini yiyordu. Muhtar ve babası Ekrem Kızıloğlu dışında kahvede henüz kimse yoktu. Araştırma ön hazırlık aşamasında olduğu için hoca herhangi bir açıklama yapmadı, yemeklerini bitirip gittiler. Akşam namazlarını kılıp koyunlarını sağdıktan sonra birer ikişer kahveye damlayacakları söylenen köylüleri beklemeye başladık.
Araştırma ekibinin köye bu ikinci gelişi. İlk kez 20 gün önce gelmiş ve tiki olan amcaların ve abilerin (MKD: ağabeylerin olacak) soy ağacını çıkarmışlar. Bu kez yaklaşık 10 kişinin kanını almışlar. Başlangıç için bu kadar donör yeterli bulunmuş. Sonuçlara bakılacak ve “evet, burada bilimsel bir done var” kararı verilirse araştırma başlayacak. Çalışma en az bir yıl sürecek.
Bıyıklı’daki erkeklerin yüzde 80’inde tik var. Yâni sese ve el kol hareketlerine karşı çok hassaslar. Çay bardağı düşse irkiliyor, bağırıyor veya karşısındakine istemsiz vurabiliyorlar. Kadınlarda tik yok ama tikli eş sâhibi olmak onlar için daha zor. Meselâ 53 yaşındaki Halil İbrahim Özdemir, eşine çok vurmuş. Bayağı bildiğimiz şekilde pata küte girişmiş. Yere düşen çatal, kaşık sesinden âniden irkiliyor, kendisini frenleyemiyor ve önüne kim rast gelirse yumruğu yiyor. Kızını kayda götürdüğünde bir öğretim görevlisine, 19 Mayıs kutlamalarında bir baloncuya, hasta yatağında yatan bir adama uzaktan uçuşa geçmiş… Tamamen irade dışı bir durum, şiddete asla meyilli değiller. Çok sâkin, birbirleriyle çok güzel anlaşan, pırıl pırıl insanlarla tanıştık.
Kahveye ilk damlayanlar 45 yaşındaki Fahrettin Karışmaz ve Ayhan Özkan’dı. Fahrettin Bey’de tik yok ancak abisi (MKD: ağabeyi) bu dertten muzdarip. Araştırmacılar, ondan da kan almak istemiş, damarını bulamadıkları için olmamış. Ayhan Bey de tiksiz ama dedesinde olduğunu söylüyor. Zâten herkes dedelerinden mutlaka tikle ilgili bir hikâye dinlemiş. “Dedemin dedesinde bu vardı, onların bize aktardığı, onların babalarında da bu korkunun olduğu…” şeklinde cümleler kuruyorlar. Biraz sonra Cahit amca geliyor kahveye ve masamızdan bir sandalye çekip yanımıza oturuyor. Onda da hastalıktan eser yok. Hâlâ tikli bir amcayla müşerref olamadık diye düşünürken 62 yaşındaki Halil Kızıloğlu görünüyor kapıda ve tam karşımızdaki tahta sedire ilişiyor. Hemen ardından Halil İbrahim Özdemir… O da solumuzdaki masayı tercih ediyor. Köyün en yaşlılarından olan Halil Kızıloğlu ve Halil İbrahim Özdemir’in tiki çok belirgin, en ufak bir hareketten etkileniyor. “Nasıl bir şey bu tik” şeklinde gayriihtiyarî bir cümle sarf edince Cahit amca “pat” diye güçlü bir sesle ellerini şaklaştı. Birdenbire solumuzdan gelen bir yumruk sesiyle kafamızın üzerinden sürâhi fırlayıp gitti. Halil amcayı da muhtar zor tuttu. Kıpırdamadan insanlara soru sormanın ve not almanın bu kadar zor olacağını tahmin bile edemediğimizi akşamın ilerleyen saatlerinde daha iyi anlıyoruz. Tam muhabbetimiz sona ermiş yavaş yavaş toparlanırken elimizden not defteri düşünce az kalsın biz de dayağı yiyorduk.
65 yaşındaki Ekrem Kızıloğlu kan verenlerden. Ona şaka yapıldığında bağırabiliyor. Tiki olduğu dışarıdan bakınca anlaşılmıyor, çok kontrollü. “Bâzen mahcup oluyoruz, bâzen de iyi oluyor tikli olmamız” diyerek hastalığın avantajlarından bahsediyor. Meselâ Bıyıklılı köylülerin devlet dâiresine yolu düştüğü zaman memurlar önce onların işlerini hâlledermiş ki, eğer uğursuzun biri şaka yapar veya kapı baca çarparsa korkup devlet malına zarar vermesinler diye… Ekrem amca, “hem de böylece çabucak işimiz görülmüş oluyor” diyor. Halil amcanın develerle ilgili bir hikâyesi var, ama ısrarlarımıza rağmen anlatmak istemiyor, unuttum deyip geçiştiriyor. Topal dedesi Sadık Kızıloğlu’nun câmi macerasını ise rahatlıkla döktürüveriyor.
Akşam cemaâtine yetişmek üzere câmiye giden Sadık dede, aceleyle değneğini de gaz tenekesinin yanına bırakmış. Namaz başladıktan sonra tenekenin üzerine devrilen değneğin çıkardığı gürültüyle imamın üzerine doğru irkilince herkes namazından olmuş.
***
Mecburî Hizmet’imi Çanakakkale Biga’ya bağlı Sinekçi köyünde yapmıştım (bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Sinek%C3%A7i,_Biga). Orası da tıpkı bu “köy” gibiydi; resmî nüfus 400 küsurdu ama sâdece 100 civarında ihtiyar ikamet ediyordu. 14 kilometre uzaktaki Biga dururken, gençler de köyde durmuyordu tabiatıyla.
Demem o ki, bunlar aslında köy değil, mezra ama politik amaçlarla köy statüsünde tutuluyorlar ve 9 kişilik personelin çalıştığı bir de sağlık ocağı için fakir devletimiz dünya kadar para akıtıyor. Kim bilir kaç bin tâne daha böyle “köy” vardır!
Gelelim namaz bozan trüt sendromu’na!
Ne böyle bir isim var tıb literatüründe, ne de bir sendrom. Belli ki Gilles de la Tourette hastalığının ismini yanlış not etmiş Zaman gazetesinden Sevinç Özarslan Hanım Kızımız. Herkes de ondan iktibas etmiş! Bunda Amerikalılar’ın cehâletinin yâhut kibrinin de büyük rolü var; hadi, Gilles’i sevmediniz, bâri la Tourette Disorder denmeliydi.
Amerikalı bu, hiç Fransız kültürünü filân takar mı!
Artık, bütün literatürde Tourette Disorder diye geçiyor!
Hâttâ Gilles de la Tourette diye yazsanız, hakemler eleştirebilir bile…
Sevinç Özarslan H
anım Kızımız da alelacele not alırken bunu Trüt yapıyor!
Hani belki İsmail Türüt’ten çağrışım yapmıştır ama vallahi de, billâhi de literatürde Türüt Sendromu da yok…
Ama Türüt’le ilgili çok ilginç epey bilgi var.
Kesinlikle sendromal seviyede değil!
***
Ne zaman bir gazeteciyle röportaj yapsam, mutlaka neşredilmeden önce görmek isterim çünkü benim bir mütehassıs olarak anlattıklarımı, tahsili ve bilgisi benimle eşdeğer olmayan (olsa zâten kendi yazardı) muhabir mutlaka birtakım hatalar yapacak, o da ebediyen internette ve basılmış hâliyle ortada dönecek… Belli ki ya Prof. Tayfun Özçelik bu hassasiyeti göstermemiş, ya da onu “bypass” etmişler.
Konuyla ilgili en son gözden geçirmeye http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/20301437 adresinden ulaşabilirsiniz. Kalıtımsal (ırsî) Hipererekpleksi (HPX) için beş gen suçlanıyor: GLRA1, glisin reseptörü subünitesini enkode eden α1, vak’aların %80’inden sorumlu. SLC6A5, sodyum’a- ve klorid’e-bağımlı presinaptik glisin taşıyıcısını enkode eden 2 (GlyT2); GLRB, encoding glisine reseptörü subüniti beta’yı enkode ediyor; GPHN, glisinerjik kümeleyici molekülü enkode eden gephirin; ARHGEF9, kollibistin’i enkode eden gen.
Prof. Tayfun Özçelik ve arkadaşları herhâlde bunlara bakacaklardır.
1993’ten bugüne kadar tedavi açısından hiçbir fark da yok.
Açıyorum şahsî dosyamı, http://www.keremdoksat.com/2008/08/26/yayinlarim-ve-bilimsel-faaliyetlerim/ sayfasını da, maâlesef oraya koymayı unutmuşum! Derhâl düzelteceğim…
Neyse, Diyarbakır’da askerliğimi yaparken neşrettiğimiz makaleye tekrar bakıyorum (o zamanlar ne internet var ne de başka kolaylıklar bol telefon parası harcamıştım Sevgili Dostum Güneş Kızıltan’la konuşurken; o da şimdi Cerrahpaşa Nöroloji’de profesör, Reha da bizde şimdilik doçent):
Kerem Doksat, Reha Bayar, Güneş Kızıltan (1993) Beş vak’a sebebiyle hiperekpleksi sendromları. Nöropsikiyatri Arşivi; 30 (11): 254-258.
Kendi makalemden biraz iktibasta bulunayım:
Genetik yatkınlığın olduğu bütün bu hastalıklar esasında aşırı irkilme (startle) cevabı muhtevî oldukları için Hiperekpleksi (Aşırı İrkilme) Sendromları diye anılıyorlar.
Tamamen evrimsel bir kendini koruma stratejisi…
İrkilme bütün memelilerde rastlanan, âni tehlikelere karşı organizmayı uyarıcı ve koruyucu polisinaptik bir reflekstir. Ses, dokunuş, beklenmedik âni bir stimulusu mütealip gözler kırpılır, nörofizyolojik tetkiklerle de gösterildiği göre, 100 ms sonra karakteristik fasiyal grimas, baş, omuzlar ve dirseklerde fleksiyon görülür. Bağırma nâdir değildir Bu davranışsal tepkilere taşikardi, sistolik kan basıncında artma, terleme, geçici apneyi müteakip hızlı soluma gibi otonom belirtiler eşlik eder. Beyinsapı yapılarınca düzenlenir. Kortikal inhibisyonun da tesiri vardır. Normâl kişilerde ruhsal gerilim, kronik anksiyete, uyku yoksunluğu, benzodiyazepin kesilmesi durumlarında ortaya çıkabilir.
Şu gruplarda mütalâa edilir:
1. İrkilme refleksi: a) Normâl, b) Mübalâğalı
2) İrkilme refleksi + Moro refleksi
3) Retiküler refleks myoklonus
4) Primer hiperekpleksi
5) İrkilme epilepsisi ve diğer sekonder hiperekpleksiler
6) Gilles de la Tourette, Latah, Miryachit ve Zıplayıcılar (Jumpinfg Frenchmen of Maine).
Bu köylülerin hastalıkları da Latah, Miryachit ve Zıplayıcılar karışımı; pek Gilles de la Tourette astalığına benzemiyor.
Bunlarda eko-fenomenler (karşısındakinin yaptığını aynen hâttâ mübalâğalı olarak yapma), çok kötü küfürler etme (koprolali), otomatik itaat sıktır.
Fazla mı “bilimsel oldu”?
Eh, ara sıra o yönümü de hatırlatmak…
Bir yandan da bence çok ciddi bir misenformasyondan milleti kurtarmak istedim.
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 11 Nisan 2010 Pazar

