Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 2738 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

Profesör Dr. Mehmet Çelik’ten: SÜRYANÎLER’İN ETNİK VE DİNSEL KİMLİKLERİ

Profesör Dr. Mehmet Çelik çok değerli bir bilim adamı: http://www.bayar.edu.tr/~fef/tarih/MehmetCelik/ozgecmis.htm.

Kendisinin çok beğendiğim ve günümüzde artarak önem kazanacağını tahmin ettiğim bir makalesini (daha doğrusu konferansının metnini) sizlerle paylaşmak istedim; çünkü neredeyse Eskimolar’ın soyunu kırmakla suçlanacağımız şu günlerde, Süryanî mes’elesi de tırmandırılacaktır; meselâ “kendi vatandaşına dışkı yedirten tek ordunun TSK olduğu” lâflarının edildiği bir ortamdayız. Savaşlar ve orduların yaptıkları tarihine ayrıca gireriz ama şimdi sizi Profesör Mehmet Çelik’in konferans metniyle baş başa bırakıyorum.

***

İnsanlık tarihine baktığımız zaman, en eski arkeolojik buluntulardan tutun da, ilk yazılı kaynaklara kadar insan zihnini en çok meşgûl eden üç objeyle karşılaşırız: Tanrı, kâinât ve insanın kimliği… Tanrı ve kâinat olgusunun insan zihnindeki serüveni konumuz dışında olduğu için, bunun üzerinde durmayacağım. Vaktimizin darlığı nedeniyle, direkt olarak konuya geçmek istiyorum. 

Biraz önce de ifâde ettiğim gibi, insanın kimliği, daha açık bir ifâdeyle, “ben kimim?” sorusu, insan zihnini tarih boyunca meşgûl etmiş bir konudur. Bilimsel araştırmalar sonucunda hâkim kanaât şöyle olmuştur: Birey veya toplum, kendini nasıl algılıyorsa, nasıl hissediyor ve nasıl ifâde ediyorsa, bu onun kimliğinin çekirdeğini oluşturur. Kimlik sorunu, özellikle ulus devletlerin ve milliyetçiliğin öne çıktığı son yüzyılda kazandığı ivmeyi, globalizmle birlikte evrensel hukuk anlayışı ve insan haklarının daha da önemsenmesiyle, günümüzün en önemli uluslararası sorunu olmuştur. 

Hiç şüphesiz kimlik, sosyal, siyasal ve tarihsel gelişimi olan bir olgudur. İnsanlık tarihinde her toplum kendi kimliğini tanımlarken, öncelikle üzerinde yaşadığı coğrafyayı ve onun siyasî kültürel zeminini, ikinci olarak da ilişki içinde oldukları coğrafyanın siyasî-kültürel farklılıklara sâhip topluluklarıyla nasıl bir etkileşim içinde olduklarını göz önüne alarak, kendini tanımlar. Son iki yüzyılda toplumların kimliklerini ifâde etmede dayandıkları öğelerin başında din ve etnisite gelmektedir. 

Ana hatlarıyla verdiğimiz bu girişten sonra, esas konumuz olan Süryanîler’in etnik ve dinsel kimliklerine bakalım. Öncelikle bu ikisini ayrı ayrı analiz edelim, sonra da birlikte değerlendirmeye çalışalım. Bugün Ortadoğu tâbir ettiğimiz eski dünyanın en kadîm sâkinlerinden olan Süryanîler’in etnik kimliklerini literatüre bakarak tesbit etmek pek de sağlıklı olmayacaktır kanaâtindeyim. Bu kanaâtimizi belirtmeden önce, klâsik kaynaklarda bu konuda yer alan bilgileri hatırlatalım.

Öncelikle de Süryanî tâbirini ele alalım. Başta Mor Dionyesius Yakub b. Suleybi, Mor Mihoyel Rabo ve yazarı bilinmeyen Anonim Süryanî Vakayinâmesi’nin müellifine göre, bu tâbir bir kralın ismi olan Suros’tan[1], bâzı iddialara göre Lübnan’ın Sur şehrinden, bâzılarınca Yunanlar’ın bölgeye hâkim olan Asurlular’ın ülkesi anlamında bu coğrafyaya verdikleri Surya’dan gelmektedir[2]. 

Süryanî kelimesi nereden gelirse gelsin, çok önemli değildir. Süryanî kronikleri bu kelimenin, Aramîler’den bir kısmının Milâdî I. Yüzyıl’da Hıristiyanlığı kabûl ettiğini, Hıristiyanlığı kabûl eden bu Aramîler’in, kendilerini paganist ırkdaşlarından ayırt etmek için Süryoye lâkabını kullanmaya başladıklarını kaydederler[3]. Miladî V. Yüzyıl’a kadar Doğu’da Hıristiyanlık ile eş anlamlı kullanılan kelime, 451 Kadıköy Konsili’nden sonra, hem İsa-Mesih’te tek tabiat olduğuna inanan bir kristolojik görüşü, hem de Bizans İmparatorluğu’nun resmî kilisesince Doğu Hıristiyanlığı’nın uğradığı kitle katliamlarının doğurduğu öfkeden dolayı[4], millî öğeler de taşımaya başlamıştır[5]. Bu öfkenin taşıdığı millî öğelerden dolayı, Doğu Kiliseleri’nden Grekçe kovulmuş ve Kitab-ı Mukaddes, bu coğrafyanın kadîm dili olan Süryanca’ya çevrilmiştir[6].  

V. Yüzyıl’dan itibâren Süryanî tabiri, çeşitli etnisiteye mensup olsalar da, İsa-Mesih’te tek tabiatın olduğuna inanan Hıristiyanlar’ı, yâni bir mezhebi ifâde ediyordu. Hâttâ kendileriyle aynı etnik kökene sâhip olan ancak İsa-Mesih’te iki tabiatın olduğuna inanan dindaşlarını Nasturî olarak tanımladılar. Yâni Süryanî kelimesi Batılılar’ın kullandığı Monofizit kelimesinin karşılığı olarak kullanılmıştır. 1782 yılına gelindiğinde bir patrik seçimindeki ihtilâf neticesinde Mihael Carve’nin liderliğindeki bir grup Roma Katolik Kilisesi’ne bağlanınca, geleneksel Antakya Kilisesi’ne mensup Süryanîler, bu Katolik Süryanîler’den de kendilerini ayırmak için, Süryanî Kadim ismini kullanmaya başlamışlardır. Bu tâbir bugün de bir mezhebi, yâni İsa-Mesih’te tek tabiatın varlığına inanan Antakya Süryanî Kilisesi mensuplarını ifâde etmektedir[7]. 

Süryanî tâbiri ile ilgili yaptığımız bu izahattan sonra, şimdi de gelelim Süryanîler’in etnik kimliğine: Bu konuda da maâlesef tâbir-i câiz ise, sapla saman karışmış vaziyettedir. İleri sürülen tezlerin hiçbirisi bilimsel bir temele dayanmamaktadır. Politik ve ideolojik kaygı ve düşüncelerin beslediği bu tezler, maâlesef aynı zamanda Süryanîler arasında da çatışmalara sebep olmaktadır. Hiçbir bilimsel kıymeti hâiz olamayan bu tezleri tek tek burada ele alarak üzerinde durmayı, zaman kaybı olarak telâkki ederim. Ancak bunları çok kısa olarak iki ana başlık altında, bir iki cümle ile ifâde ettikten sonra, yirmi beş yıllık bilimsel araştırmalarım neticesinde vardığım kanaâti sizlere aktaracağım.

1- Tarihî Geleneksel Görüş:

a-) Aramîler’e dayandırılan görüş;

Buna göre Süryanîler, etnik köken olarak Aramî’dirler. Tarihî-geleneksel çizgi içinde, Süryanî müellifler ve Kilise bu görüştedir. Yakın dönemlerde, bu görüş, muhafazakâr görüş olarak da dillendirilmektedir.

b-) Bölge Halkları Mozaiğine Dayandırılan Görüş;

Buna göre, Süryanîler baskın olarak etnik açıdan Aramîler’e dayandırılmakla beraber, bölge halklarından oluşan bir mozaiği de ifâde etmektedir. Aslında, Aramîler’e dayandırılan görüşün temsilcileri de bunu kabûl etmektedirler. Yâni bu iki görüş aynıdır da denilebilir.

2- Politik ve İdeolojik Kaygılarla Beslenen Görüş:

Politik ve ideolojik kaygılarla beslenen görüşler, 1960’tan sonra, özellikle Süryanîler’in Avrupa’ya göçleri ile ortaya çıkmış görüşlerdir. Bunların bir kısmı bizzat Batılı siyasal stratejistler tarafından ortaya atılmış; hiçbir bilimsel temele dayanmamasına rağmen, ısrarla bıkmadan usanmadan işlenmiş görüşlerdir. Bunların çıkış noktası ve ilk savunucuları Süryanîler değildir. Ancak daha sonra, Avrupa’daki yeni nesil Süryanî gençleri arasında taraftar bulmuşlardır. Bunları üç talî başlık altında toplayabiliriz.

a-) Asurîler’e Dayandırılan Görüş;

Özellikle Avrupa’da doğan, büyüyen ve eğitim alan genç Süryanî nesli arasında taraftar bulan bir görüştür ki, muhafazakâr görüş olarak da nitelendirilen geleneksek Kilise görüşüyle, yâni Aramî kökene dayandırılan görüşle çatışma hâlindedir. Bu çatışma kilisede bir bölünme meydana getirmemişse de, Süryanî toplumuna en fazla rahatsızlık veren bir oluşuma zemin teşkil etmektedir. Bu görüşün arkasında Batılı stratejistler vardır. Son yirmi yılda Süryanîler’e âit yazılı medyada bu konu ile ilgili olarak yazılan yazılarda, özetle şu düşünce işlenmektedir: Din, devletsiz olmaz. Ortadoğu’nu en eski sâkinlerinden olan Süryanîler, çok eski ve köklü bir medeniyetin temsilcileridir. Dünyada sayıları yüz binlerle ifâde edilen halklar da artık devlet kuruyorlar. Süryanîler, tarih içerisinde mezhep anlayışlarından dolayı bölünmüşlerdir: Süryanî, Keldanî, Nasturî, Asurî vs. eğer bu mezhep farklarını bir taraf bırakır, etnik kimlik olarak Ortadoğu’da tarihi zemini tartışılamayan Asurîler üzerinde ittifak ederseniz, Ortadoğu’da bir devlet için hatırı sayılır bir nüfusa erişirsiniz[8]. Bu düşünce ile işlenen, Asurî kökenden gelme görüşü, genç ve ideaâlist Süryanîler’e sâdece heyecan vermemekte, aynı zamanda onlara siyasal bir bilinç de kazandırmaktadır.

b-) Orta Asya Halkları’na Dayandırılan Görüş;

Bu görüşü ileri sürenler, Aramî kökenden hareket etmektedirler ve Aramîler’i Orta Asya halklarından saymaktadırlar. Yâni, zımnen de olsa Süryanîler’i Turanî ırklara dayandırmayı hedeflemektedirler. Süryanîler arasında taraftar bulmayan bu görüş, bilimsel verilerden çok, Türkiye’nin iç politik gelişmelerinden beslenmektedir[9].

c-) Kürtler’le İlişkilendirilen Görüş;

1985’den sonra cılız da olsa dillendirilen bu görüşe göre, bütün Mezopotamya halkları bir mozaiktir. Ortak kültüre, ortak kadere, ortak dünya görüşüne sâhip halkların birlikteliği kaçınılmazdır. Bu görüş, Süryanîler arasında taraftar da bulmamıştır. PKK’nın özellikle Avrupa kamuoyunda Hıristiyan bir unsurla daha çok destek bulurum düşüncesinin ürünüdür. Bunun arkasında da bâzı Batılı stratejist ve bilim adamları bulunmaktadır.

Ana hatlarıyla verdiğimiz bu görüşler için kanaâtimiz şudur: Bunlar politik ve ideolojik düşünce ve stratejilerden beslenen görüşlerdir ve bilimsel açıdan hiçbir kıymet-i harbiyeleri yoktur. Bu konuda bizi hayrete düşüren nokta ise, Süryanîler üzerinde akademik çalışma yapmaya çalışanların (bu sahada çalışmaların yok denecek kadar az olmalarından gerek), temel kaynaklara dişleri batmayınca, bu tür amatör çalışmaları, bilimsel çalışmalarında kullanmaları ve bunlara itibâr etmeleridir.

Bu konuda sonuç olarak Süryanîler’in etnik kimlikleri için şunları söyleyebiliriz: Ortadoğu halklarının sâkinlerinden olan Aramîler, ister kuzeyden, ister güneyden nereden gelmiş olurlarsa olsunlar, yaygın şekilde kuzey Mezopotamya’da ikamet ediyorlardı.

Bölge üzerindeki çalışmalarımızda, Aramîler’in Hıristiyanlığı kabûl etmeden önce, bu bölgenin sâkinleri oldukları hususunda sâdece Urfa ve Tur-Abdin civarında yüz ellinin üzerinde kitâbe, mozaik, rölyef, mezar taşı vb. kültürel kalıntılar bulduk. Bunları okuduk ve bölgenin tarihini yazarken kullandık. İki ciltlik bu çalışmamız şu anda baskı aşamasındadır. Bu kitâbelerden bölgenin adının da Beyt Aramoyo (Aramîler’in Ülkesi) olduğunu kesin olarak tesbit ettik[10].

Milâdî I. Yüzyıl ile II. Yüzyıl’dan kalma bu kitâbeler ve taş yazıtlardaki yazı ve dil, bugün de Süryanîler tarafından kullanılan yazı ve dildir. Bölgede bulunan iki bin yıllık kültürel kalıntılar, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar nettir. Yazı ve kültürel kalıntılar açısından, Süryanîler’le Asurlular arasında bilimsel bir bağ bugüne kadar kurulamamıştır. Ancak, şunu da söyleyeyim ki, Aramî köken etnik yapının merkezini teşkil etmekle beraber, Süryanî toplumu bölge halklarının her tonunu da az çok içinde barındırmaktadır.

Bu konuya burada son verelim ve şimdi de Süryanîler’in dinsel kimliklerine bakalım: Tarihî kaynaklar İsa-Mesih’in Aramca’nın bir diyaleği olan Süryanca konuştuğunu ve İncil’i bu dille vaaz ettiğini kaydederler. Bu açıdan Süryanîler İsa-Mesih’in dilini konuşmak ve o dille ibâdetlerini yapmak açısından haklı bir gurur taşırlar. Başta Eusebius olmak üzere tarihî kayıtlar Süryanîler’in, İsa-Mesih’in dünyadan ayrılışından hemen sonra 72’lerden olan Aday vâsıtasıyla Urfa’da Hıristiyanlık’la tanıştıklarını kaydederler. Aday Şliho’ya atfedilen Melfoniso dı-Aday Şliho adlı menkıbevî eserde Urfa Kralı Abgar Ukomo’nun Hıristiyanlığı nasıl kabûl ettiğini ve çevresini de yeni dini kabûl etmede nasıl teşvik ettiğini, Aday ve yardımcısı Agay’ın bölgede nasıl misyon faâliyetlerinde bulunduklarını efsanevî anektodlarla nakleder[11] .

Urfa Kilisesi’nin Antakya’nın da ruhânî ağırlığını arkasına alarak metropolitlik merkezi oluşu, misyon faâliyetlerinde kendisine yeni bir güç kazandırdı. Bu misyon faâliyetleri neticesinde Urfa’nın güneyine düşen Aşağı Mezopotamya’ya ve doğusundaki İran topraklarında (Babylonia) Hıristiyanlık hızlı bir şekilde yayılmaya başlamıştır[12]. Özellikle bu bölgelerde Aramca’nın çeşitli diyalektlerinin konuşulmuş olması, buralarda Hıristiyanlığın çabuk yayılmasını sağlamıştır. Bu konuda bize fikir verecek tek Süryanî vakayinâmesi Haybat’lı (Erbil) tarihçi Mışiho Zohe’nin eseridir. Bu vakayinâme, Adiabene Kilisesi’ni VI. Yüzyıl’a kadar yöneten ruhanîlerin hayat hikâyelerinden müteşekkildir. Mışiho Zohe’ye göre bölgeye (iki Zap Nehri arası) Hıristiyanlığı getiren Aday’dır[13]. Aday burada birçok kişiyi yeni dine kazandırmış ve bir kilise kurmuştur. Aday, Osrhoene bölgesindeki misyon faâliyetlerini tamamladıktan sonra Arzun’un güneyini takip ederek tüm Dicle vâdisini dolaşmıştır. Beş yıl süren (99-104) bu misyon faâliyetlerinde kendisine Fıqıdo adlı bir ruhban eşlik etmiştir. Aday daha sonra Fıqıdo’yu takdis ederek Adiabene Kilisesi’ne piskopos olarak atamıştır. 10 yıl Adiabene piskoposluğu yapan Mor Fıqıdo 114 yılında vefat etmiştir[14]. Mor Fıqıdo’un ölümü ile Adiabene Kilisesi başsız kalmış, bu olaydan altı yıl sonra (M.S.120) Bet-Zabday (İdil) piskoposu Mızra buraya gelerek Şammas Şemşon’u piskopos olarak takdis edip atamıştır[15]. Doğal olarak Mışiho Zohe’nin verdiği bu bilgileri doğru kabûl edecek olursak, İdil’in Adiabene’den daha önce Hıristiyanlaştığını ve piskoposluk statüsünü kazandığını söyleyebiliriz.

Yine Mışiho Zohe’nin kaydına göre III. Yüzyıl’ın ilk çeyreğinde Doğu’daki episkoposlukların sayısı 20’ye çıkmıştı. Bunlar: Bet-Zebday (İdil), Karha dı-Bet Sluh (Kerkük), Kaşkar (Keşker), Bet-Lapat (Cündişapur), Hormizd-Ardaşir (Hürmüz Erdeşir), Prat-Mayşan (Prat-Meyşen), Hanita, Herbat-Gelal, Arzon (Arzaene), Bet-Nigtor, Şaher-Qard (Şahır-Kard), Bet-Meskene, Hulvan, Bet-Qetraye (Bet-Ketraye), Bet Hazzaye, Bet-Daylomaye, Şigar/Şigur (Sincar)[16]. Yine misyon faâliyetleri neticesinde bu asırda Hıristiyanlık Riyordşir (İran) şehrine girdi.

Kısaca toparlayacak olursak, Milâdî IV. Yüzyıl’ın başlarında Hıristiyanlık Aramî dünyasında ciddi bir taban bulmuştu denilebilir.

Nihâyetinde 325 yılında Büyük Konstantinos tarafından toplanan İznik Konsili’nde Hıristiyanlığın devletin siyasal sistemi ile entegrasyonu gerçekleştirilince[17], Aramî bölgelerinde Hıristiyanlık hâkim unsur hâline geldi. Antakya’nın “Ekümenik Patriklik” statüsüne yükseltilmesi, Süryanî dünyasının ruhanî yönden buraya bağlanmasına sebep oldu. Ancak Antakya’da kilisenin âyin dili Grekçe olmasına rağmen, başta Urfa olmak üzere Süryanî dünyasında Süryanca hem eğitim hem de ibâdet dili olarak varlığını sürdürdü. Nastoryus’un İstanbul Patriği oluşuyla alevlenen teolojik ihtilâflar I. ve II. Efes konsillerinde, kiliseler arası güç mücadelesine dönüşünce ve Başkent Kilisesi bundan büyük yara alınca, nihâyet 451 yılında İmparator Marcianus tarafından toplanan Kadıköy Konsili’nde, Doğu Hıristiyanlığı’nın parçalanma süreci başladı. Başkent Kilisesi’nin Ekümenik yetki elde etme ihtirası ile birleşen devletin dinî birliği sağlama politikası, tam 200 yıl süren kanlı katliamlara sebep oldu. Tarihin en acımasız mezhep katliamları bu dönemde yaşandı[18]. Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır Hıristiyanları korkunç kitle katliamlarına mâruz kaldılar.

Devletin bu acımasız politikası, Süryanîler’de de milliyetçilik duygularının gelişmesine neden oldu. Başta patriklik merkezi Antakya olmak üzere, devletin resmî dili kiliselerden ve okullardan kovularak, yerine Süryanca hâkim kılındı. VI. yüzyılın ortalarında Süryanî Kilisesi tam çökertilecek iken, Bizans’ın doğu sınırlarının Sasanî akınları sebebiyle tehlikeye düşmesi, Süryanî Kilisesi’nin diriltilmesi fikrini doğurdu. Yakup Burd’ono liderliğinde diriltilen Süryanî Kilisesi, bu tarihten itibâren “Yakubî Kilisesi” olarak da anılmaya başlandı[19]. Nihâyetinde VII. Yüzyıl’ın ikinci yarısından itibâren bölgeye gelen İslâm hâkimiyeti ile başta Süryanîler olmak üzere tüm bölge Hıristiyanları Bizans’ın mezhep katliamlarından kurtulmuş oldular[20].

Bu kısa özetten sonra, Süryanîler’in dinsel kimliği üzerinde şu değerlendirmeyi yapabiliriz: İsa-Mesih’in konuştuğu ve İncil’i vaaz ettiği dili, hâlen kiliselerinde ve dinî eğitimlerinde kullanmakta olanlar Süryanîler’dir. Yine onlar, 325’deki İznik Konsili’nde tespit edilen “Üç Ekümenik Patrikhâne” den biri olan Antakya Kilisesi’nin mensuplarıdır. Süryanîler, Pavlos’un şekillendirdiği Hıristiyan teolojisine sâdık, I. ve II. Efes konsillerinin itikadî ve idarî kararlarına bağlı kalmışlardır[21]. Buna mukabil Kadıköy Konsili’nin almış olduğu idarî ve itikadî kararları reddetmektedirler[22]. İtikatlarının merkezini “İsa-Mesih’te tek tabiat” ilkesi teşkil etmektedir. Bu noktada Ermeni, Kıptî ve Habeş kiliseleriyle mutabık olmakta, ancak Katolik Roma ile başta Fener Patrikhânesi olmak üzere diğer Ortodoks Kiliseler’den ayrılmaktadırlar.

Roma ve Bizans devlet kiliselerinin itikadî anlayışlarını objektif olarak yansıtan tüm bilim adamlarınca sübjektif olarak kabûl edilen eserlerde, maâlesef Süryanî Kilisesi, 451 Kadıköy Konsili’nden itibâren heretik düşünceler taşıyan sapkın bir mezhep olarak Ana Ortodoks Kilise’den ayrıldığı tezi işlenir ki, bu kiliseler arasındaki yetki çekişmelerinden kaynaklanan bir düşüncedir ve hilâf-ı hakikattir. Eğer, Ortodoks çizgi olarak Ekümenik İznik ve I. ve II. Efes konsillerinin itikadî kararları esas alınıyorsa, bu çizgiden sapan Antakya Süryanî Kilisesi değil, Ekümenik statü elde etmek için, bugün de olduğu gibi o gün de çok çırpınan, Fener Rum Patrikhânesi’dir.

Süryanîler’in dinsel kimliğini netice olarak şu şekilde formüle edebiliriz:

Onlar, Pavlos’un şekillendirdiği itikadî çizgide, Ekümenik Antakya Patrikhanesi’ne mensup, bugün de tarihi Antakya Patrikhânesi’ni temsil eden, Hıristiyanlığın en kadim Ortodoks mensuplarıdırlar. Batılılar tarafından kendilerine yakıştırılan Monofizit ve Ana Kilise’den ayrılmış heretik, sapkın bir kilise cemaâti oldukları iddialarının bilimsel hiçbir temeli yoktur. Bu iddiaların temelinde kiliseler arasındaki siyasî çekişmeler vardır. Süryanîlik bugün de dünyanın dört bir tarafında yaşamakta ve çeşitli ırklara mensup milyonlarca insanın bağlı bulunduğu mezhebî bir anlayışı ifâde etmektedir.

Sözlerime son verirken, hepinizi sevgi ve saygıyla selâmlıyorum.

Prof. Dr. Mehmet ÇELİK

Benden de selâm ola Sayın Prof. Dr. Mehmet Çelik’e

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 13 Nisan 2010 Salı

KAYNAKÇA

Aday Şıliho, Mahıtbonuso (Tub men Mahıtbonuso dı-Melfonuso dı-Aday Şıliho), müstensih Yeşu Çiçek 1964, Mor Gabriel Manastırı Kütüphânesi.

Addai, The Teaching of Addai (tr. G. Howard), Scholars Pres, California 1981.

ÇELİK, Mehmet; Ortadoğu Mozayiği: Süryanîler-Nasturîler, Fırat Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Yayınları S. IV, Elâzığ 1996.

—————; Bizans Devleti’nin Antakya ve Yöresinde Giriştiği Kitle Katliamları (IV-VII Yüzyıllar), Antakya 1994.

—————; Bizans İmparatorluğunda Din-Devlet İlişkileri I, İzmir 1999.

—————; Fener Patrikhânesi’nin Ökümeniklik İddialarının Tarihî Seyri (325-1453), İzmir 2000.

—————; Süryanî Kilisesi Tarihi I., İstanbul 1987.

ÇELİK, M. – KORKMAZ, M.; Edessa’dan Urfa’ya II, Ankara 2004.

ÇELİK, M. – YAŞAR, Ş.; Edessa’dan Urfa’ya I, Ankara 2005.

FAN, Yuhanna Lorens; Tarihü’l-Keniseti’l-Mesihiyyeti’l-Kadime ve’l-Hadise (çev. Mihail Urban), neşr. Henry Hors, Beyrut 1875.

Mor Filiksinos Yuhanna Dölebani, el-Kaddis Mar Yakubu’l-Barad’i es-Süryanî, Buenos Aires 1942.

Mor İgnatius Yakub III, el-Mücahidü’r-Resuliyyü’l-Ekber: Mar Yakub Barad’i, Dımışk 1973.

—————; Tarihü’l-Kenisetü’s-Süryanîyyetü’l-Antakiyye I-II, Beyrut 1953-57.

Mşiha Zha, Erbil Vekayinâmesi (çev. E. Sever), İstanbul 2002.

TRIMINGHAM, J. Spencer; Christianity Among the Arabs in Pre –İslamic Times, London 1979.

 


[1]  Kaynaklarda bu konuda da bir netlik yoktur. Kimisi Suros ismini Kilikos’un kardeşi olan Suros’la özdeşleştirir, kimi de Pers İmparatoru Keyhüsrev’in başka bir ifâdesi olarak Sirus’la ilişkilendirir. Bu konudaki tartışmalar için bkz. Mehmet Çelik, Süryanî Kilisesi Tarihi I., Yaylacık Matbaası, İstanbul 1987,  giriş bölümü.

[2] Bu görüşleri ileri sürenlerin başında yer alan Patrik Mor İgnatius Afram I, Abrahom Gabriel Savmo, Ferid İlyas Nüzha, İshak Saka, Filip dı-Türrazi, Patrik Mor İgnatius Yakub III, Patrik Zeka I, Ayvaz, Aziz Güzel… gibi Süryanî müelliflerinin bu görüşlerini dayandırdıkları herhangi bir somut belge maâlesef yoktur. Bkz. Ibid, giriş bölümü dipnotları.

[3] Mehmet Çelik, Ortadoğu Mozaiği: Süryanîler-Nasturîler, Fırat Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Yayınları S. IV, Elazığ 1996, s. 13-15.

[4] Bkz. Mehmet Çelik, Bizans Devleti’nin Antakya ve Yöresinde Giriştiği Kitle Katliamları (IV-VII Yüzyıllar), Antakya 1994.

[5] Geniş bilgi için bkz. Mehmet Çelik, Bizans İmparatorluğunda Din-Devlet İlişkileri I, İzmir 1999, s. 29 vd. ; Mehmet Çelik, Fener Patrikhanesinin Ökümeniklik İddialarının Tarihi Seyri (325-1453), İzmir 2000, s. 31 vd.; Mehmet ÇelikŞükran Yaşar, Edessa’dan Urfa’ya I, Ankara 2005, s. 363 vd.

[6] M. ÇelikŞ. Yaşar, Edessa’dan Urfa’ya I, s. 270 vd.

[7] M. Çelik, Ortadoğu Mozaiği, s. 15.

[8] Bu konuda bir fikir edinmek için Hollanda’da yayınlanan Qolo Süryoye adlı derginin son on yıldaki sayılarına bakınız.

[9] Bu görüşlerin kaynağı Şemsettin Günaltay’dır. Daha sonra, Mithat Sertoğlu, Süryanî Türklerinin Siyasî ve İçtimaî Tarihi adıyla bir kitapçık kaleme aldı (1974). Bu kitap, İstanbul Süryanî Cemaati’nin siparişi üzerine kaleme alınmıştır. İşin garip tarafı, Sayın Sertoğlu, Şemsettin Günaltay’ın kitabını önüne koyarak, dipnotları ile beraber kelime kelime daktilo etmek sûretiyle, matbaaya vermiştir. Yâni korkunç bir intihâldir. Aziz Günel ve Aziz Koluma’nın da bu konuda yazdıkları, gayriciddî şeylerdir, iç politikadan beslenen ideolojik yaklaşımlardır.

[10]Batılı araştırmacılar bilimsel çalışmalarındaki ciddiyeti maâlesef isimler hususunda göstermemektedirler. İsimlerin orijinallerini kullanacaklarına, telâffuz edebildikleri şekilde kullanmayı tercih etmektedirler. Ortaçağ’da başlayan bu hastalıklarını maâlesef bugün de devam ettirmektedirler. Örneğin Mihoyel adı Mike, Michael, Michel… gibi her Batı dilinde farklı bir karşılık bulmuştur. Bu Beyt Aramoyo tâbirini de Armenia, Ermenia şeklinde anlayarak, Ermeniler’le ilişkilendirmişlerdir ki, bu bilimsel açıdan büyük bir hatadır. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Şükran Yaşar, “Abgar Hanedanlığı’nın Etnik Yapısı ve Ermeni İddialarının Tahlili” Belgelerin Işığında Ermeni Mes’elesi Semineri, Balıkesir-2003,s.70 v.d.

[11] Bu konudaki menkıbevî anektodlar için bkz. Addai, The Teaching of Addai (tr. G. Howard), Scholars Press, California 1981. Eserin, Yeşu Çiçek tarafından istinsah edilen bir nüshası (1964) Mor Gabriel Manastırı Kütüphânesi’ndedir. Daha önceki çalışmalarımızda da kullandığımız eserin orijinal adı “Aday Şıliho, Mahıtbonuso’dur (Tubmen Mahıtbonuso dı-Melfonuso dı-Aday Şıliho).

[12] J. Spencer Trimingham, Christianity Among the Arabs in Pre –Islamic Times, London 1979, 152.; Yuhanna Lorens Fan, Tarihü’l-Keniseti’l-Mesihiyyeti’l-Kadime ve’l-Hadise (çev. Mihail Urban), neşr. Henry Hors, Beyrut 1875,  227 vd.

[13] Mşiha Zha, Erbil Vekayinâmesi (çev. E. Sever), İstanbul 2002,  67.

[14] Mşiha Zha, Erbil Vekayinâmesi,  68-69.

[15] Mşiha Zha, Erbil Vekayinâmesi,  69.

[16] Geniş bilgi için bkz. Mşiha Zha, Erbil Vekayinamesi,  29, 46, 96. ; Mor Iğnatius Yakub III., Tarihü’l-Kenise I, 134.

[17] Geniş bilgi için bkz. Mehmet Çelik, Bizans’ta Din-Devlet İlişkileri, s. 15 v.d.

[18] Geniş bilgi için bkz. Mehmet Çelik, Antakya ve Cıvarında Girişilen Kitle Katliamları,  s.   vd.

[19] Mor Filiksinos Yuhanna Dölebani, el-Kaddis Mar Yakubu’l-Barad’i es-Süryanî, Buenos Aires 1942, s.16 vd.; Mor İgnatius Yakub III, el-Mücahidü’r-Resuliyyü’l-Ekber: Mar Yakub Barad’i, Dımışk 1973, s. 15 v.d.

[20] Geniş bilgi için bkz. Mehmet Çelik – Mustafa Korkmaz, Edessa’dan Urfa’ya II, Ankara 2004, s. 24 vd.

[21] Mehmet Çelik, Süryanî Kilisesi Tarihi I, s. 82 v.d.

[22] Mehmet Çelik, Süryanî Kilisesi Tarihi I, s. 164 v.d.

1 Yorum

faruk nurAralık 30th, 2010 12:50

http://www.faruknur.blogspot.com adresinde güzel bir yazı var.

Yorum Yapın

Mesajınız