SON GELİŞMELER
Büyük münevverimiz İclâl Aydın’dan daha önce epey söz etmiştim: http://www.keremdoksat.com/2010/03/23/hassas-san%e2%80%99atcilar/#more-1531 ve http://www.keremdoksat.com/2010/03/28/kaciranlara-iclal-ne-yazdi-tuna-neden-istifa-etti/#more-1577. Benim bu Kürt güzeliyle ne alıp veremediğimi buralardan kıraat edebilirsiniz.
Bugünkü Hürriyet’te Melike Karakartal’la (kendisiyle tanışırız) yaptığı röportaj neşredildi, gülümseyerek okudum.
Bilhassa şu kısma dikkatinizi çekerim (siyaha boyadığım satırlar müthiş):
- Kitapta diyorsun ki “insan kendini sevmeyince, sevemeyince, hiçbir şeye lâyık olmadığına inanır. İnsan kendini sevmedi mi, sâdece sâhip olamadıklarına değil, sâhip olduklarına bile lâyık bulmaz kendini. Evliliklerini bitirir, kurduğu âileleri dağıtır, yolunda giden ne varsa inanamaz ve rayından çıkarıp provoke eder”… İclâl, sen kendini sevmiyor musun?
- Belki de benim gerçek sorunum kendimi fazla seviyor olmamdır. Espri tabii bu, yanlış anlama sakın. Kendini hayatının merkezine koymak gibi bir duygu diyelim. Kendini çok sevebilirsin, hayatının merkezine oturtabilirsin ama değer vermeyebilirsin. Kendi kıymetini bilmek sevmekten başka bir duygu. Ben kendime kıymet vermeyi öğreniyorum, öyle diyelim.
- Kendini yalnız hissediyor musun?
- Hiç. Aksine kendime âit özel alanlar, şehirler yaratmayı severim. Çok insan seçerim. Arkadaşlıkta ekâbirim. Bir sevgili özeniyle yaklaşırım arkadaşlarıma. Ama güven bunalımına gelemem. Çok konuşur gibi görünürüm, benimle ilgili çok şey bildiklerini sanırlar ama bilmezler. Kapalı bir hayatım vardır aslında. Evime pek kimse gelip gitmez. Az arkadaşım ama sağlam arkadaşlıklarım vardır. Annem ve kız kardeşimin yerleri büyüktür. Bunu ilk defa söylüyorum yazı dünyasının önemli isimlerinin desteklerini her zaman gördüm. Tabii isim verip böbürlenemem. Sözünü dinlediğim insanlar bellidir.
- Artık yumuşak, tatlı tatlı konuşan İclâl Aydın’dan ziyâde yumruğu masaya vuran bir kadın görüyorum… Neden bu değişim?
- O kadar bıktım ki Melike. Benim artık adaletsizliğe, haksızlığa yutkunacak yerim kalmadı. Diyeceğim söz dilimin ucuna kadar gelirdi, susardım. Kıyamazdım. Artık susmaya yer yok. Artık bana yapılanlara, sustuklarıma susmamaya, “dur bakalım orada” demeye karar verdiğim bir dönem başladı.
- Gündeme geliş ve gündemde kalış biçiminden rahatsız mısın?
- Her zaman değil elbette. Ama bu tarz magazinel işlerle evet. Ülkemle ilgili çok iş yapıyorum, işçilerin sağlık ve sosyal hakları için, sinema ve televizyon çalışanları için, telif hakları ve korsan yayın için… Ama bunlardan bahseden yok! Bir tânesini entellektüel basında görmedim. Ben her zaman “yaptığın işle varsın” diye düşünürüm. İşimi yaparım gerisine de karışmam. Doğru bir yolda olduğumu düşünüyorum ve birilerinin köşelerinden “çemkirmesi” bunu değiştirmeyecek.
- Sende neye “gıcık” oluyorlar?
- Hayatla olan bağıma belki de. Şunu söyleyeyim ama biri beni incitebileceği veya sınırlayarak dalga geçebileceğini düşünüp “Hayat güzeldir, ehe ehe” deyince gerçek bir zekâ sorunuyla karşı karşıya olduğumu görüyorum. Bunun bir espri olduğunu ve beni yaralayabileceğini düşünen az gelişmişler var elbette. Öte yandan ben iki ayaklı bir masada varlık gösteriyorum. Üstünde bir sürü hünerim var. Birini kaldırırsam, birini oynatırsam hepsi düşer. Zor ama pişman da değilim. Fakat bana yapılan yanlışlara neden kimse dur demedi diye de düşünüyorum. Ben hiçbir hakarete dava açmadım. Beni çok zengin edebilecek kadar yazı vardı hakkımda. Zekâm, becerim, mesleğim, fiziğimle yargılandım vaktiyle. Bugün bana reaksiyon gösterenler, benimle ilgili daha önce söz konusu kişilerin yazdıklarına da bakmalı. Neden “bir kısım medya”nın bana gıcık olduğuna gelince: Bana benzer bir model daha yok çünkü. Oyunculuk yapıyor, iyi iş yapıyor; köşe yazıyor, çok okunuyor; kitap yazıyor, çok basıyor… Hayat, siyaset ve san’atta varlık gösterince karar verilemiyor hakkımda bir türlü. Bana kalırsa bu yorumların sebebi sâdece hızla yükselen başarı grafiğidir. Ben her fikre, herkese tahammül gösteriyorum. Göstermeye çaba harcıyorum ez azından. Onlar da öğrenecekler. Nasıl çatal bıçakla yemek yemeği öğrendilerse, bunu da öğrenecekler!
- Yazarlığın ve kitap satışlarını hâlâ tartışanlara söyleyecek bir sözün var mı?
- Hâlâ var mıymış? Türleri hızla tükeniyor. Bu tür insanların çocuk gibi ilgi istediklerini düşünüyorum aslında. Benimle ilgili düşünceleri, gerçek olanı değiştirmez. Kimse benim içimdeki yazma isteğine engel olamaz ki. Yazmak, dağdan fışkıran su pınarı gibidir. O su bir vâdiden akar ve yolunu bulur. O su birilerinin bildiği yolda akmıyorsa, başka vâdilerde yolunu buluyorsa, o suyun geçmediği yerdeki insanlar yüzünden doğanın dengesi değişmez.
Ne kadar entellektüel olduğunu vurgulamak için de bol kitaplı evinden fotoğraflar çektirtmiş.
Ah İclâl ah, eskilerin nüfûz-u nazar dedikleri, şimdilerde içgörü denen, İngilizcesi insight olan şeyden bahsedeyim:
Bunun iki türü vardır:
1. Entellektüel içgörü: Kişinin kendiyle, (eğer hasta ise semptomlarıyla) ilgili farkındalığının (awareness) ve değerlendirebilme melekesinin derecesi: “Ben aslında sınırda yetenekleri olan ama bunları da çok iyi kullanan biriyim”.
2. Gerçek veya Duygusal İçgörü (True / Emotional Insight): “Ben aslında sınırda yetenekleri olan ama bunları da çok iyi kullanan biriyim çünkü arkamdaki güçler beni şişirip koca bir balon yaptılar. Gene de iyi bir fırsatçı olduğumu kimse inkâr edemez”.
Senin bunlarla ilgin var mı yok mu, bir düşün bakalım…
Sâyende Vatan’dan kaçan Tuna Kiremitçi şimdi Cumhuriyet’te. O da ayrı bir drama tabii…
***
Neden
se epeydir benden kaçan kadim arkadaşım, uzaktan akrabam Can Ataklı’nın da Haberkrüt’le flört ettiği söyleniyor.
Sevgili İclâl, belki karıştırır ve Andrés Torres Segovia’yla ilişkim olduğunu zannederek bana da bir ayar çekersin…

Bu son tevâtürün seninle hiçbir alâkası yok vallahi!
***
Yeni bir gelişme olarak, Odatv’ye bir yazımı nakletmişler: http://www.odatv.com/n.php?n=simdi-de-yandas-doktorlar-cikti-1904101200 ve http://www.odatv.com/ara.php?t=Prof. Dr. Kerem Doksat.
Demek ki bizim “Mekân” işlevselliğini muhafaza ediyor.
Bakalım gerisi nasıl gelecek!
Bu arada Hilâfet ve Yeni Osmanlı düzenine doğru adım adım gidiliyor ama üzerine serpilmiş olan ölü toprağını kaldırmaya başlayan halktan da isyan sesleri çıkar hâle geldi.
İnsanlar siyasîlere ve bölücülere yumruk atmaya filân başladılar.
Bunlar şimdilik münferit, hâttâ muhtemelen kışkırtıcı eylemler ama arkası çok vahim gelecek olan nâhoş gelişmelerin de habercileri!
Şırnak’ın Balveren Beldesi yakınlarında 5 gün önce düzenlenen saldırıda ağır yaralanan, tedavi gördüğü Ankara GATA Hastânesi’nde kurtarılamayarak şehit olan 34 yaşındaki Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Levent Çetinkaya, Kayseri’de yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı törenle toprağa verilirken, ahâli katılanlar ve şehit yakınları “Demokratik Açılım” çalışmaları nedeniyle hükûmete tepki gösterdi. Şehidin karısı Şelâle Çetinkaya, eşinin cenazesinin konulduğu top arabasını tutarak, uzun süre yürüdü. Törene İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız da katıldı.
Cenaze töreni öncesi, bakanlar câmi avlusuna gelmeden önce, şehit yakınları ve çok sayıda kişi “açılım çalışmaları” ve Samsun’da 2 polisin şehit olması ve öncesindeki olaylar için kapatılan DTP’nin Genel Başkanı Ahmet Türk ile Hükûmet’e tepki gösterdi. Bâzı kişiler bu tepkilere katılıp, “yuh” çekti. Cenaze namazının kılınması ve şehidin tabutunun omuzlara alınması sırasında da “Ahmet Türk’e lânet olsun, Açılım dediğiniz bu mu, PKK kahrolsun” diye bağırdılar. Akabinde de bir beden eğitimi öğretmeni Bakan’ın suratına yumruğu patlattı.

Kayseri, milliyetçi, muhafazakâr ama yobazlıktan uzak, sâkin insanların yaşadığı bir şehirdir; defâten gittim. 800 sene doğrudan hârple yüz yüze gelmeyip ticareti öğrenenlerin yaşadığı hâlis bir Türk şehridir ve Leylâ Zana’nın “ilk hedeflerimiz arasında” dediği yerlerden biridir.
Bu mekânda, gazetelerde, televizyonlarda yıllardır haykırıyorum; gümbür gümbür iç hârbe gidiyoruz. Bu konuda Hükûmet ve Cumhurbaşkanı ne yapıyorlar?
Bol hamâset ve agresyon ile Devletlû, yangına körükle gidiyor, Gülümüz de iyi polisi oynuyor!
Halk istiyor diye Anayasa’yı öyle bir hâle getirmeye çalışıyorlar ki, Hilâfet ve Yeni Osmanlı düzenine doğru adım adım gidiliyor!
Kayseri’deki bu infiâl ve bir bakana atılan yumruk çok mânidardır.
Türk Milleti’nin kendisine “ha ….ir, ha ….ir” diyenlere mukabelesinin ilk açık seçik tepkisidir.
***
Bir mini-kıyâmet hâlinde semâyı kaplayan küllerden dolayı batık hâle gelen sigorta şirketleri “bu Tanrı’nın işi, sigorta kapsamına girmez” demişler, iyi mi?
Altı üstü İzlanda’da buzların altındaki bir yanardağ patladı ve onun külleri atmosfere yayılıyor.
Âniden başlayan sağanak yağmurda meydana gelen trafik kazalarının hasarını ödüyorlar, onlar kul işi ama Tanrı’nın bu işi, işlerine gelmiyor
Homo sapiens sapiens’in hâlâ ne kadar âciz bir mahlûk olduğunun farkında mısınız?
Şimdi, bu mes’eleyi sormak için, yâni hangi Tanrı işi sigorta kapasına girer, hangisi girmez diye…
hangi dinin
hangi mezhebinin
hangi tarikatının
hangi cemaâtine
danışacaklar dersiniz?
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 19 Nisan 2010 Pazartesi

