HEKİMLİK ETİĞİ ve PROF. DR. ERKAN TOPUZ HAKKINDA…
Prof. Dr. Erkan Topuz’la ilgili makalem (http://www.keremdoksat.com/2009/03/17/allah%e2%80%99i-dilinden-dusurmeyen-hekimler-neden-yalan-soylerler/) odaTV’de yayınlandıktan beri “Allah kolaylık versin” filân gibi tepkiler alıp duruyorum. Kanal 7’deki programdan sonraki düşüncelerimi de http://www.keremdoksat.com/2010/01/28/bilimsel-kitap-nasil-yazilmaz-egitici-bir-ozet/ makalemde klavyeye almıştım.
Şimdi sizleri internetteki bu hususla ilgili pek mühim gelişmelerle baş başa bırakıyorum (Allah da kolaylık veriyor inanın)…
***
Sevgili Kerem Doksat’ın Oda TV’de yayımlanan yazısı dikkat çekici. Bu yazı çerçevesinde aklıma gelen sorular:
1- Neden Uğur Dündar, Erkan Topuz’un bilimsel dayanaktan yoksun ve kantarın topuzunu kaçıran ifşaatlarına saygın tıp çevrelerinin yoğun tepkileri ortadayken Star Haber ve Arena’da ikide bir Topuz’u parlatıyor?
2- Topuz’la ilgili İstanbul Tabip Odası neden bir soruşturma açmıyor?
3- Sağlık Bakanlığı neden bu açıklamalara seyirci kalıyor (Yoksa üstü örtülü/açık destek veriyor mu demeliyiz)?
Toksikoloji alanında ülkemizde ve dünyada yetkin bilim adamlarından biri olan Dünya Toksikoloji Birliği Önceki Başkanı Prof. Dr. Ali Esat Karakaya’nın, Erkan Topuz’a iki yıl önce yazdığı ve Topuz’un da sessizlikle geçiştirdiği eleştirel yazıyı da Kerem Doksat’ın yazısından sonra okumanızı öneririm.
Dr. Ali Rıza Üçer
***
Buyurun, o yazı:
12/Mayıs/2008
Sayın Prof. Dr. Erkan Topuz,
İstanbul Üniversitesi
Onkoloji Enstitüsü Müdürü
Çapa – 34093 İstanbul
Sayın Prof. Dr. Erkan Topuz,
Kanal D Televizyonu’nda 29 ve 30 Nisan 2008 tarihlerinde katıldığınız Dobra Dobra programını kısmen izledim ve daha sonra da kayıtlarını getirterek inceledim. Gerek bu programın başında gerekse katıldığınız ve izleyebildiğim diğer programlarda profesör ve tıp doktoru unvanı taşıyanlar da dâhil olmak üzere bitkisel ürünleri sorumsuzca her türlü hastalığa karşı önerenleri şarlatan olarak niteliyorsunuz. Bu konuda çok haklısınız, ağzınıza sağlık. Dikkat çeken bir diğer nokta da açıkça “şarlatan” olarak hakaret ettiğiniz bu kişilerin hakaretlerinize sessiz kalmalarıdır. Uzman olmadıkları konularda, kulaktan dolma bilgiyle, bilimsel kanıta ihtiyaç duymadan sorumsuzca beyanlarda bulunan bu kişilerin ortak yönleri toplumun ilgi duyduğu konularda yalan yanlış konuşarak popüler olmak ve bu yolla kazandıkları şöhreti de çeşitli vasıtalarla paraya çevirmeye çalışmaktır.
Sayın Topuz, yukarıda sözünü ettiğim programlardaki konuşmalarınızın kayıt çözümlerini dikkatle inceledim. Üzülerek söylemek zorundayım ki, uzmanı olmadığınız bir konuda, yüzeysel bilgiyle, bilimsel kanıta ihtiyaç duymadan, “olsa olsa böyle olur” yaklaşımıyla konuşmaktasınız. Ne yazık ki ülkemizde bu konuda yalnız değilsiniz. Ancak sizin bir farkınız var; bütün bu açıklamaları bir kurum kimliği altında “İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Müdürü” olarak yapıyorsunuz. Hâttâ daha da ileri giderek bu enstitünün “Ulusal Kanser Enstitüsü’nün” nüvesini oluşturabileceğini söylüyorsunuz. Bir akademisyen ve hekim olarak kliniğinizin önünde kanser hastalarını ve yakınlarını toplayarak yaptırdığınız tezahürat ve konuşmalarınızda çok sıkça görülen “hastalarım bana domates suyu yapar getirirler. Çünkü göbek bağlarını bana bağlamışlar. Eğer ben ölürsem onlar da ölecekmiş gibi geliyor”, “halkımızın %90-95’i bana tapıyor” gibi etik dışı böbürlenmeleriniz benim konum değil.
Program kaydınızı İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne ve üyesi bulunduğunuz Tıbbî Onkoloji Derneği’ne göndereceğim. Eğer akademisyen etiği, klinisyen etiği gibi kavramlar ülkemizde uygulamada ise sizi uyaracaklarına eminin. Ben bu yazımda, kimyasalların karsinojenik etkileri konusundaki gerçekleri çarpıtan beyanlarınız üzerinde duracağım. Öncelikle, konuşmalarınıza tepki göstermemin sebebini açıklamak isterim.
Bildiğiniz gibi kimyasal maddelerin, insan sağlığı ve çevre üzerindeki zararlı etkilerini inceleyen bilim dalı “toksikolojidir”. Konuşmalarınızda bu bilimin temellerini ve bugün geldiği noktayı yok saymaktasınız. Ülkemizde toksikoloji biliminin gelişmesi için çalışan akademisyenlerden biriyim. 37 yıldır bu alanda çalışıyorum. 52 ülkeden 24.500 toksikologun üye olduğu toksikolojinin dünyadaki en büyük bilimsel örgütü olan “International Union of Toxicology-IUTOX” isimli kuruluşun 2004-2007 yılları arasında 3 yıl süre ile başkanlığını da yaptım. Ülkemizde de toksikoloji, risk analizi, risk değerlendirme, risk algılama ve risk iletişimi gibi konuların yerleştirilmesi için arkadaşlarımla birlikte bilimi rehber alarak çalışmalar yürütüyorum Bir “google taraması” yaparak özgeçmişim hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz. Özetle, mesleğime karşı olan saygım ve sorumluluğumdan ötürü toksikoloji ile ilgili bilimsel gerçeklerin sorumsuzca çarpıtılmasına sessiz kalmak gibi bir seçeneğim yok.
Günümüzde 30.000’i çok sık olmak üzere 100.000 civarında kimyasal madde ilâç, ilâç yardımcı maddesi, kozmetik, tarım ilâcı, gıda katkı maddesi ve endüstriyel kimyasal olarak kullanılmaktadır. Kullanılan kimyasal madde miktarları da hızla artmaktadır. 1930 yılında 1 milyon ton olan dünya kimyasal madde üretimi bugün 400 milyon tonu aşmıştır Kimyasalların yukarıda belirtilen doğrudan kullanımına ek olarak enerji üretimi, madencilik, ulaşım, tarım gibi faâliyetler sonucunda da binlerce kimyasal madde çevreye yayılmakta ve çeşitli yollarla insana ulaşmaktadır. Özetle, günümüz insanı binlerce kimyasal maddeye mâruz kalarak yaşamak zorundadır. Diğer yandan, insanlığın bugün ulaştığı refah seviyesinde ve son yüzyıl içersinde doğuştan yaşam beklentisinin dünya ortalaması olarak iki kat artmasında kimyasalların önemli bir payı vardır. Yarar/zarar arasındaki denge bilimsel temelli risk analizi ve toksikolojik risk değerlendirmeye dayalı risk yönetimiyle korunur. Risk analizi ve toksikolojik risk değerlendirme safhalarında temel aktörler bilim adamlarıdır. Risk yönetimi ise yaptırım gücünü yasa ve yönetmeliklerden alan sağlık otoritelerinin işidir. Bu sistemde aksaklıklar var ise ve düzeltilmesi için katkı yapılmak isteniyorsa bilim adamlarının görevi bu konuda sağlık otoritelerini uyarmaktır.
Eğer halkı uyarmak gerekiyorsa da, bunun bilim adamı sorumluluğunda yapılması gerekir. Yoksa sizin yaptığınız gibi “beyaz bir kâğıdı gösterip kanserojen, altınızdaki yatak sentetik kanserojen, üstünüzdeki yorgan kanserojen vs.” gibi bilimsel olmayan genellemelerle halka bilgi verilmez, bu olsa olsa şov olarak nitelendirilir. Bu da bir akademisyene hele hele “İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Müdürü” sıfatını taşıyan bir akademisyene hiç yakışmaz. Temasta bulunduğunuzu sıkça ifâde ettiğiniz ABD ve Avrupa ülkelerinde böyle gerçek dışı genellemelerle, kendine, bulunduğu konum nedeniyle, güvenen insanları şaşkına çevirip, çâresizliğe iten kurum sorumlularına rastlanmaz.
“Su akıyor klorlu, klorlu, dünyadaki en önemli kanserojen maddelerden biri klordur” diyorsunuz. Halka ne kadar güzel bir mesaj! 1900’lerde suyun klorlanmaya başlanması ile, suyla taşınan enfeksiyon ajanlarının kontrol edilmesi sonucunda özellikle çocuk ölümlerini önlenmesi son yüzyılda doğuştan yaşam beklentisindeki artışın en önemli nedenleri arasındadır. Suyun klorlanması fayda/risk analizinde bilime dayalı risk değerlendirmesinin en klâsik örneğidir. Ancak bu temel bilgiden yoksun olanlar yetkili konumda ise sudaki klor kanser yapar varsayımı ile suyun klorlanmasını durdurmakta bu da felâketlere neden olabilmektedir. Bunun yakın zamandaki örneği 1991 yılında Peru’da görülmüştür. İçme suyunu klorlamanın suda karsinojenik maddeler oluşturabileceğini kulaktan dolma bilgilerle öğrenen bir yetkili suyun klorlanmasını durdurunca o yıl Peru ve civar ülkelerde bir milyon kolera ve buna bağlı 12.000 ölüm görülmüştür.
Bir diğer konu da şudur: Hiçbir gerçek yanı olmadan ekranda beyaz kâğıdı sallayıp bu da kanserojen demek, kâğıdı her gün kullanan çocuklarda, anne babalarda korku yaratmak nasıl bir mesaj? Hârika bir risk iletişimi örneği!
Son 50 –60 yılda toksikoloji bilimindeki gelişmeler, kimyasalların insan sağlığı ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerine yeni ve dikkat çekici bilgiler eklemiştir. Sizin yaptığınız bu bilgilerden basına çarpıtılarak yansıyanları, çarpıtılma faktörünü büyüterek kamuoyuna kesin bilimsel verilermiş gibi sunmaktır. Bunu yaparken de uydurma bilgileri bâzı çok bilinenler arasına sıkıştırıp inandırıcı olmaya çalışıyorsunuz. Konuşmalarınızda bu konuda o kadar çok örnek var ki bunları tek tek sıralamak bu yazının okunabilirlik hacmi dikkate alındığında mümkün değil. Genellemeler yaparak neredeyse her kimyasalı karsinojen gibi göstermeniz, toksikolojinin temel yasası olan doz kavramını dikkate almayışınız, bilimsel kanıt gerçeğinin sizin için önemli olmayışı temel sorunlarınız. Yazımın başında belirttiğim örneklere ek olarak bunlara da birer ilâve örnek vererek bu yazıyı bitireyim.
Bilimsel temeli olmayan genellemeler yapıyorsunuz.
Örnek: “Bütün petrol ürünleri kanserojendir”. Petrol ürünler içerisinde karsinojen olanlar vardır ancak bütün petrol ürünleri kanserojendir ifâdesi tamamen yanlış bir ifâdedir. Neyin karsinojen olup, neyin olmadığı Dünya’da bilimsel kriterler kullanılarak değerlendirilip tasnif edilir. Bu konudaki sınıflamayı yapan iki temel kuruluş vardır. Bunlar “WHO-International Agency for Research on Cancer” ve “NIH-National Toxicology Program”dır. Bunların kriterlerini ve düzenledikleri karsinojenler listelerini içeren web adreslerini bundan sonraki konuşmalarınızda yararlanmanız için size bildiriyorum.
WHO-International Agency for Research on Cancer-IARC:
http://monographs.iarc.fr/ENG/Classification/index.php
NIH-National Toxicology Program:
http://ntp.niehs.nih.gov/index.cfm?objectid=72016262-BDB7-CEBA-FA60E922B18C2540
Toksikoloji’nin temeli olan doz kavramı sizin için önemli değil. Olaylara, “varsa zerresi bile zararlı” bilgi noksanlığı ile yaklaşıyorsunuz:
Örnek: Sık sık sözünü ettiğiniz tarım ilaçları (pestisit) kalıntılarının limitlerin altında bile olsa kanserojen olduğunu söylemektesiniz. Bu söyleminizin temelinde doğal zararsız, sentetik zararlıdır genellemesi ve bilgi eksikliği yatıyor. Bilimde bu konudaki tartışmalar çok geride kaldı. Sizin organik diye tanımladığınız tarım ürünlerinin yapısında da yüksek dozlarda deney hayvanlarına verildiğinde karsinojen etkili “Asetaladehit, metilformilhidrazon, Allil izosiyanat, Arekolin, Benzaldehit, Benzil asetat, Kapsaisin, Kateşol, Klivorin, Krotonaldehit, Estragol, Etil akrilat, Gama-glutamil -p-hidrazinobenzoik asit, Hekzanal metilformilhidrazin, p-Hidrazinobenzoik asit, Hidrokinon, l-Hidroksianthrokinon, Laziokarpine, d-Limonen, 3-Metoksi kateşol, 8-Metoksipsirolen, N-metil-N-formilhidrazin, alfa Metilbenzil alkol, 3-Metilbutanal metilformil hidrazon, 4-Metilkateşol, Metilhidrazin, Monokrotalin, Pentanal metilformilhidrazon Petasitenin, Kuarsetin, Reserpin, Safrol, Senkrinkin, Sesamol, Simpitin” gibi kimyasal maddeler var. Bu maddeler doğanın ürettiği maddeler, tabii ki bunları taşıyan yüzlerce doğal tarım ürünü karsinojen etkili değil, burada anahtar kelime doz. Aynı doz faktörü, tarım ilâçları için de geçerli. Bu konular ABD’nde artık lise bilgisi olarak verilen konular. Ancak ayrıntılı bilgi isterseniz Dünya’da “moleküler karsinojenez” konusunun en önemli ismi olan Prof. Bruce Ames’in ve diğer gerçek bilim aamlarının bu konudaki çok sayıda makalesini literatürde bulacaksınız. Ben size kolaylık olması bakımından bunlardan birine, “Misconceptions about the Causes of Cancer“ isimli makaleye ulaşabileceğiniz web adresini aşağıda veriyorum:
Sonuç olarak tartıştığımız konudaki mevcut bilimsel verileri iyice inceleyebilirseniz, organik gıda ve endüstriyel tarım konusundaki konuşmalarınızın ne kadar mesnetsiz olduğunu anlayacaksınız.
Bilimsel kanıta ihtiyaç duymadan önemli iddialarda bulunuyorsunuz!
“Ben bilim adamıyım literatüre dayalı olarak konuşuyorum” diyorsunuz. İzleyenleri etkilemek için söylediğiniz bu cümlenin ne yazık ki gerçekle alâkası yok. Aslında yazımda buraya kadar bunun çok sayıda örneğini verdim. Ancak konuşmanızdan iki örnek daha vererek konuyu daha anlaşılır hâle getireyim.
“Amerika ‘da son yapılan çalışmalar göstermiştir ki günde 2 kadeh kırmızı şarap içen kadınlarda meme kanseri riski 5 misli fazla” buyuruyorsunuz. Aşırı alkol tüketiminin kanseri tetiklediği çok bilinen bir gerçek ancak “günde 2 kadeh kırmızı şarap içen kadınlarda meme kanseri riski 5 misli fazla” olduğu bilgisi size âit. Hiçbir bilimsel kanıta ihtiyaç duymadan ağzınıza geleni söylüyorsunuz. Lütfen aşağıdaki web sayfalarını inceleyin. http://www.cancer.gov/newscenter/pressreleases/redwine
Öyle anlaşılıyor ki, sizin ulaştığınız bu bilgiye ne yazık ki Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü henüz ulaşamamış. Çok yazık!
“Organik gıdalar böceklere karşı korunmak üzere ‘salvestrol’ üretiyorlar bunun için de yararlılar. Diğerleri ise dışarıdan kimyasal aldıkları için tembel, salvestrol üretemiyorlar” diyorsunuz. Neresini düzelteyim. En iyisi size bu sözü ettiren bilimsel veriyi (bitkisel destek ürünleri pazarlayanların broşürlerini değil) gösterin de herkes gibi ben de bilgileneyim.
Sayın Topuz, konuşmalarınızı sizin tanımınızla “% 90-95’i size tapan halkımıza yaptığınıza göre” bu konuşmalardaki çarpıtmalarınızı içeren yazımın “kişiye özel” olmadığını, gerekli kişilere gönderileceğini ve gerekli ortamlarda konuşmalarınızdan görüntülü alıntılar eşliğinde kullanılacağını bilmenizi isterim. Web ortamında da yayınlamayı düşündüğüm bu yazıya karşı bir cevabınız olursa, bu cevabı da aynı web sayfasına koyacağımdan hiç şüpheniz olmasın.
Sayın Topuz, çeşitli ülkelerde yapılan risk değerlendirme eğitim programlarında sizinki gibi bilim dışı konuşmalar öğrencilere, risk algılama ve risk iletişimindeki negatif örnekler olarak gösterilir. Daha sonrada bu yanlış yönlendirmelerin toplumlarda risk kültürünü ve önceliklerin belirlemesini nasıl olumsuz etkilediği, “her şey zararlıymış” yaklaşımıyla gerçek tehlikelere boş vermişliğin nasıl beslendiği tartışılır. Bunlara bağlı olarak ta toplumlarda önceliklerin ters yüz olmasının yol açtığı sağlık kayıpları ve ekonomik kayıplar tartışılır. Bugüne kadar gördüğüm örneklerde bu şekilde bilim dışı beyanları çoğunlukla toplumun tanıdığı ancak bilimle alâkası olmayan kişilerin yaptıklarını tesbit ettim (bizde, Erman Toroğlu’nun tarım ilâçları ile ilgili beyanları örneğinde olduğu gibi).
İlk defa ulusal bir kanser enstitüsünün başında olan bir kişinin yarattığı örneğe rastlıyoruz. Konu bu nedenle önemli! Konuşmanızdan görüntülü alıntıları alt yazı ile bu kurslarda eğitim mâlzemesi yaparsam, öğrencilere çok yararlı olur diye düşünüyorum.
Yazımla sizi üzmüş olabilirim o nedenle bir fıkra ile bitireyim:
Bir köy imamsız kalmış, cenazeyi yıkayacak adam bulamıyorlar. Kimse bu işe yanaşmıyor. Sonunda ayyaş Bekri Mustafa’yı ikna edip, cenazeyi yıkatıyorlar. Bekri Mustafa ölüyü kefenlerken kulağına eğilip bir şey söylüyor. Bütün köy “bu adam, dua da bilmez ne dedi” diye meraklanıyor. Ancak bir türlü Mustafa’yı ayık bulup soramıyorlar. En sonunda bir fırsatını bulup sorduklarında aldıkları cevap “öteki âleme gittiğinde benim cenazemi Bekri Mustafa yıkadı de, onlar bizim burada ne durumda olduğumuzu anlarlar”.
Bilmem anlatabildim mi Sayın İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Müdürü?
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ali Esat Karakaya
Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi
F. Toksikoloji Anabilim Dalı Başkanı
06330 Ankara
Tel: +90312 212 3009 veya +90542 242 4307
E-posta: alikarakaya@tr.net
***
Ben Prof. Dr. Ali Esat Karakaya’yı merak edip internetten araştırdım:
http://websitem.gazi.edu.tr/karakaya

Hele http://websitem.gazi.edu.tr/karakaya/AkademikBilgiler tıklayınca hayran kaldım.
http://www.turktox.org.tr/gida/cv.htm adresinde de CV’si var.
http://www.ggd.org.tr/icerik.php?id=206 yazılarını okudum.
Hele http://www.kfd.org.tr/?q=node/379 yazısını okuyunca, konuyu zâten herkesin bildiğini ama nedense, bir şekilde benim makalemden sonra ayân beyan hâle geldiğini fark ettim…
Maruzatım bu kadardır.
Arz ederim.
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 20 Nisan 2010 Salı


akademik kariyerine saygı duyduğum yaşını başını almış bir onkoloji doktorudur…ama doktordur sadece..bilimadamı değildir..geçmişteki akademik kariyerine saygı duymakla birlikte son 15-20 senedir tamamen bilimsel düzlemden çıktığını ve tribünlere oynayarak olayın ticaretine de soyunduğunu belirtmek isterim..
kendisi, sürekli kanserden ve kanserojen maddelerden bahsetmekte ve insanları şaşkınlığa,çaresizliğe hatta depresyona sürüklemektedir..kendisi televizyonda konuşarak hiçbir faydalı etkide bulunmadığı gibi insanlarda ”Kanser paronayası” yaratarak, doktor ve hastanelerden tamamen kaçmalarına ve çok daha basit hastalıklardan ölmelerine veya zarar görmelerine ”dolaylı olarak” yol açmaktadır aynı zamanda..söylediklerinin önemli bir kısmının ise ”bilimsel bir altyapısı” maalesef yoktur..söylediklerine, dayanak olarak bilimsel bir çalışmayı kaynak olarak sunamamaktadır..kanserden korunma konusunda insanlara ”olabildiğince pratik ve kolay anlaşılıp,hafızada tutulur şeyler” söyleceği yerde ütopik önerilerde bulunmakta ve insanları hepten çaresizliğe itmektedir..böylece insanlar ”ne yaparsam yapayım, bu iletten korunamam” şeklinde çaresizce düşünmekte ve bu sefer hiç korunmamaktadır..
bir de şu var..gerçek bir bilimadamı hastalıklara çare arar..televizyonlarda hastalıkları anlatıp, insanı korkutarak hiçbir işe yarayıp yaramadığı belli olmayan ot ve bitki kapsüllerini ”insanların korkularından yararlanarak” onlara pazarlamaz..”O kanserojen,bu kanserojen” demek yerine kanser denen illete ”radikal ve yanetkisiz bir tedavi metotu bulmak veya bulmaya çalışmak” çok daha erdemli bir davranıştır bir bilimadamı için..çünkü içinde yaşadığımız dünya maalesef geri dönüşü olmayan bir biçimde kimyasal ve fiziksel olarak kirlendi..zamanı geri çeviremeyeceğimize göre, yapabileceğimiz tek şey ”bu kimyasal ve fiziksel kirlenmenin yol açtığı hastalıkları ortadan kaldırmak veya kaldırmaya çalışmak” olmalı…sağda solda ahkam kesip, insanları korkutmak ve insanları paronayak hale getirip tamamen sağlık hizmetlerinden kaçırmak olmamalı..