Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 4543 defa okundu.
Bu yazi bugun 4 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

SOYKIRIM RAKAMLARI

Devletlû kendinden çok emin bir şekilde Obama’nın sözünden dönmeyeceğini söyledi ya…

Oturdum, Batı ve Doğu’nun totaliter rejimlerinde yapılanları özetledim.

Şu günlerde, en olmayacak mekânlarda TSK’ya saldıranlara ibretlik gelir belki!

***

Ankara Ticaret Odası (ATO), Avrupa Birliği ülkeleri ile Rusya ve ABD’nin “soykırım ve katliam sicilini” çıkardı. ATO tarafından yayınlanan raporda, 25 AB ülkesinden 9’unun “soykırım ve katliam sicilinin” bozuk olduğu ifâde edildi. Raporda, AB üyesi ülkelerden Almanya, Belçika, Danimarka, Fransa, İngiltere, İspanya, İtalya, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin katliam ve soykırım sabıkasının kabarık olduğu belirtildi.

İşte, ATO’nun raporuna göre Batı’nın ülke ülke soykırım karnesini, kendi bulduklarımla da birlikte sizlerle paylaşıyorum

***

KIBRIS RUM KESİMİ: Katliamların başladığı 1912 yılından, Kıbrıs Barış Harekâtı’nın yapıldığı 1974 yılına kadar 1000’i aşkın Türk, Rumlar tarafından öldürüldü.

YUNANİSTAN: 1829’da Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla Mora’daki Türkler göçe zorlandı, 20 bin Türk katledildi. 1923 yılında Lozan’da imzalanan Türk ve Yunan azınlıkların karşılıklı mübâdelesine ilişkin anlaşmanın ardından Batı Trakya bölgesinde yaşayan Türkler üzerinde sistemli olarak ‘etnik ve kültürel soykırım’ başlattı. Türkler’in hukukî, siyasî, kültürel ve dinî haklarının kısıtlanması ibâdetlerine izin verilmemesi gibi yoğun baskılar sonucu 400 bin Türk bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.

BELÇİKA: 1. Dünyâ Savaşı’nın ardından Ruanda’nın yönetimi Belçikalılar’a verildi. Belçika’nın sömürgesi altındaki Ruanda ve Kongo’da 10 milyondan fazla insan soykırıma uğradı.

İTALYA: İtalya’nın, Libya’da 1911’den 1940’lı yıllara kadar uyguladığı imha operasyonları ve çölün ortasına kurduğu toplama kamplarında yüz binlerce Afrikalı Müslüman hayatını kaybetti. İtalya diktatörü Mussolini, Etiyopya’da ve Yugoslavya’da 300 bin insanı katletti.

Mussolini

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FRANSA: Fransa, 1830 yılında Cezayir’i işgâl etti. 132 yıl boyunca Cezayir’i işgâl altında tutan Fransa, 1954-1962 yılları arasında 1.5 milyon Cezayirli’yi katletti. Fransa, 1. Dünyâ Savaşı’nda da 900 bin Afrikalı’nın ölümüne sebep oldu.

ALMANYA: Almanlar 1933-1945 yılları arasında Büyük Alman İmparatorluğu’nu kurmak ve mükemmel Alman ırkını yaratmak hedefiyle diğer milletlerden ve etnik gruplardan 21 milyon insanı topluca kurşuna dizerek, toplama kamplarında, fırınlarda yakarak, gaz odalarında zehirleyerek soykırıma uğrattılar. Gerek Almanya gerekse de Almanlar’ın işgâl ettiği diğer ülkelerde yaşayan 2 milyon Yahudi sistematik bir biçimde vurularak, asılarak, yakılarak ve zehirlenerek öldürüldü, sabun yapıldı. Almanlar 1891 yılında da hammadde ve işgücü ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Namibya’ya sömürge kurmak amacıyla çıktı. Adanın yerlileri Herero ve Namalar üzerine taarruz eden Alman askerleri yaşlı, kadın, çocuk dinlemeden 117 bin insanı katletti. Yaklaşık 132 bin yerliden geriye 15 bini sağ kalabildi.

DANİMARKA: 1945 yılında 250 bin Alman mülteciyi ölüme terk etti. Sovyet Ordusu’nun Alman topraklarına doğru ilerlemesinden kaçan 250 bin Alman mülteci Danimarka’ya sığındı. Üçte birini 15 yaşından küçük çocukların oluşturduğu Almanlar tel örgülerle çevrili toplama kamplarına alındılar. Binlerce çocuk ve yetişkin tifüs, bağırsak iltihabı ve ishâl sonucu hayatını kaybetti.

İSPANYA: İspanya diktatörü Francisco Franco, ülkesinde 30 bin muhalifini öldürttü. İspanyollar Amerikalılar’la birlikte milyonlarca Kızılderili’yi katletti (aşağıda devamı var).

İNGİLTERE: İngiltere, 1788-1938 tarihleri arasında sömürgeleştirmek amacıyla gittiği Avustralya’da yerleşik yerli halk olan Aborjinler’i sistematik olarak yok etti. İngilizler’in aralarına salgın hastalık yaydığı, bununla da yetinmeyip yemeklerine zehir katarak yok etmeye çalıştığı 750 bin Avustralya yerlisinden geriye sâdece 31 bin kişi sağ kalabildi.

RUSYA: Yahudi meşeli Vladimir Ulyanov-Lenin, 1917-1920 yılları arasında 30 bin muhalifini infaz ettirdi. 1944 yılında Rusya, Çeçen, İnguş, Karaçay-Malkarlar ile Kırım Türkleri’ni trenlere bindirerek Sibirya ve Kazakistan’a sürgün etti. 1920′lerin başındaki kıtlık, Bolşevikler’in köylülerin mahsûlüne zorla el koymasının bir sonucuydu. Yüz binlerce çocuk ve milyonlarca insan kıtlıktan öldü. Lenin, yoldaşlarına kıtlığın çok faydalı olduğunu söylüyor ve “ancak bu sâyede insanların Tanrı’ya olan inancını yok edebiliriz” diyordu. Peki, bu açlık politikasının hedefi neydi? Elbette Lenin, köylülerin mahsûllerini toplayarak Bolşevik rejimini ekonomik yönden güçlendirmek ve özel mülkiyeti kaldırarak komünist rûyayı gerçekleştirmek peşindeydi. Ama insanları bile bile kıtlığa sürüklemenin başka bir amacı daha vardı. Lenin, kıtlığın insan psikolojisi üzerinde tahribat oluşturacağını biliyor, bu yolla insanların Allah’a olan inançlarını yok etmeyi ve kiliseye karşı bir hareket başlatmayı hedefliyordu.

Lenin, açlık yoluyla kitlelerin dine olan bağlılığını kıracağını, onları tepkisizleştireceğini, böylece dinî kurumlara karşı plânladığı saldırıyı çok daha kolay gerçekleştireceğini, 19 Mart 1922′de Politbüro üyelerine gönderdiği bir mektupta şöyle anlatıyordu: “Gerçekten de, şu ânki durum onların değil, istisnaî derecede bizim lehimize. Düşmanımızın (Ortodoks Kilisesi) başına ölümcül bir darbe indirmek ve gelecek on yıllar bakımından bizim için aslî nitelikte olan mevzileri garanti altına almak için yüzde 99 şansımız var. Bütün bu aç insanın insan etiyle beslendiği, yolların yüzlerce, binlerce cesetle dolu olduğu tam da şu an, ancak Kilise’nin mallarına yaman, acımasız bir enerjiyle el koyabiliriz ve dolayısıyla da koymalıyız. Şimdi, yalnızca şimdi, büyük köylü kitleleri bizi destekleyebilir veya bir avuç Kara Yüzlü ruhban ve gerici küçük burjuvaları destekleyemeyecek durumda olur… Her şey göstermektedir ki başka bir zaman amacımıza ulaşamayız, çünkü sâdece açlıktan kaynaklanan ümitsizlik, kitlelerde bize karşı hoşgörülü davranışlara yol açabilir veya en azından bize karşı tarafsız olabilirler”.

Lenin, uyguladığı bütün bu zulümle birlikte, komünist vahşetin ilk büyük örneğini sergiledi. Onu takip eden Stalin veya Mao gibi komünist diktatörler, başlattığı vahşeti daha da büyüteceklerdi. Lenin’in sonu ise oldukça anlamlıydı. 1922 yılından itibâren giderek yoğunlaşan bir hastalık kendisini yavaş yavaş felç etmeye başladı. 1923 yılının çoğunu tekerlekli sandalyede ve büyük acılar veren baş ağrılarıyla boğuşarak geçirdi. Mart 1923′de bir tür kriz geçirdi ve bu tarihten sonra düzgün konuşma yeteneğini yitirdi. Hayatının son aylarında, onu görenler dehşete kapılıyorlardı; çünkü yüzü korkunç bir ifâdeye bürünmüştü ve yarı deli durumdaydı. 21 Ocak 1924′te bir beyin kanaması sonucunda öldü.

Bolşevikler Lenin’i mumyaladılar ve çok değerli saydıkları beynini özel bir koruma altına aldılar. Moskova’daki Kızıl Meydan’da eski Yunan tapınaklarını andıran bir anıtmezara konan cesedi, uzun kuyruklar oluşturan kalabalıklar tarafından ziyaret edildi. Ziyâretçiler, cesede korkuyla bakıyorlardı.

lenin

Korkuları ilerleyen yıllarda daha da artacaktı. Çünkü Lenin’in ardından Sovyetler Birliği iktidarını ele geçiren Gürcü asıllı paranoyak Josef Stalin, ondan bile daha zâlim ve daha sadistti. Kısa sürede modern tarihin en büyük “korku imparatorluğunu” kurdu.

stalin

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Stalin’in uygulattığı sürgünde 500 bini aşkın Müslüman Türk vefat etti. Ukrayna’da Stalin Hükûmeti’nin kararlarını uygulamaya koyan komisyon, çiftçiler tarafından üretilen ürünlerin merkezî yönetimden saklandığı gerekçesiyle harekete geçti. Halkın elinde bulunan un, buğday, et, patates, ekilecek tohum dâhil olmak üzere bütün tarım ürünleri toplandı. İnsan eliyle sürdürülen iki yıllık kıtlık sürecinde tarlalar ekilemedi. Milyonlarca insanın açlık ve sefâletten öldüğü 1932-1933 yıllarında her geçen dakika içinde 17 kişi, her geçen gün içindeyse 25 bin insan hayatını kaybetti. Stalin’in bu politikası sâdece Ukrayna’da değil, bütün SSCB Kafkaslar ve Kazakistan gibi birçok bölgesinde uygulandı. Başta Ukrayna ve Kazakistan’da olmak üzere milyonlarca kişi açlıktan hayatını kaybetti, yollarda öldü, Rusya’nın Çeçenistan’a yaptığı saldırılarda da 200 binin üzerinde sivil katledildi.

AMERİKA: Amerika, soykırımlara Kızılderililer’i katletmekle başladı. ABD tam 70 milyon Kızılderili’yi katlederek, dünyada en büyük soykırımı suçlusu olmuştur… Kıt’anın asıl sâhibi yerli halk, inanılmaz vahşete mâruz kalmıştı. Resmî makamlar, her Kızılderili kellesi için 5 USD ödemişti (bu “kelle” ifâdesinin günümüz Türkiyesi’nde bir devlet görevlisince de kullanılmış olması ilginçtir). Tarih boyunca kendisine âit olmayan coğrafyalar üzerinde sayısız savaş ve çatışmanın mimarı olan ABD, kendi kanlı tarihini ve soykırımlarını unutmuş gibi görünüyor. Ama tarih unutmuyor. Bu kanlı tarihin sayfalarını açtığımızda, karşımıza ilk olarak Kızılderili katliamı çıkıyor. Kristof Kolomb’un 1492 tarihindeki keşfinden hemen sonra başlayan Kızılderili katliamı, yerli halkın tâbi tutulduğu soykırımın adıdır. O tarihten 1886 yılına kadar süren katliamda, 70 milyon Kızılderili ortadan kaldırıldı. ABD’nin resmî devlet politikası olan Kızılderili soykırımı, Nazi Almanyası’nda Yahudiler’e karşı uygulanan soykırımdan çok daha büyük bir soykırımdı. Devlete âit binaların bodrumları, Kızılderili kafataslarıyla dolmuş taşmıştı.

İlk biyolojik silâh, Kızılderililer üzerinde uygulanmıştı. Sürgüne gönderilen Kızılderililer’e yardım olarak dağıtılan battaniyelere çiçek mikrobu bulaştırılarak çok sayıda insanın öldürülmesi sağlanmıştı. Kızılderililer’in açlıktan ölmesi için başlıca yiyecekleri ve hayat kaynakları olan bizonların toptan öldürülmesi de, soykırım yöntemlerinden biri olmuştu. Ancak ABD’liler, soykırım için son derece ilginç bir savunma yapıyor: “Sonuna kadar öldürmedikçe, soykırım sayılmaz!”

Yaralı Diz Katliamı, Lakota Siuları ile Amerikan askerleri arasındaki son büyük çatışma olarak tarihe geçmişti. 29 Kasım 1890’da Birleşik Devletler’in beş yüz kişilik 7. Süvari alayı Minneconjou Lakota yerlilerinin kamp yerlerini çevirmiş ve çıkan çatışmada, Kızılderili şefi Koca Ayak’ın da aralarında bulunduğu 62’si kadın ve çocuk toplam 153 Siu öldürülmüştü. 1890’da Wounded Knee’deki Siu katliamı Kızılderili özgürlüğünün sembolik olarak sonu oldu. Katliamı yaşayanlardan biri olan Gelincik Louise’nin şu sözleri vahşeti anlatmak için yeterli: “Kaçmaya çalıştık. Ama yaban sığırı gibi bir bir vurdular bizi”. Bartolome de Las Casas’ın yazdığı Kızılderili Katliamı adlı eser, zulmü şöyle anlatıyor: “Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarlandığını kendi gözlerimle gördüm. Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar”…

kızılderili

Kızılderililere tahammül edemeyen bu zorbalar onları “halk” olarak bile görmüyordu. ABD’nin kurucusu ve ilk Başkanı George Washington’un sözleri de tezi doğruluyordu. Washington, yerlileri vahşi kurtlara benzeterek, “bu vahşi hayvanların (Kızılderililer’i kastediyor) tamamen imha edilmesi gerekiyor” diyordu. Sonuçta da öyle oluyordu. ABD’nin bir başka Başkanı Theodore Roosevelt de Washington’dan geri kalmıyordu: “Ben en iyi yerli (Kızılderili) ölü yerlidir demek istemiyorum ama 10’da 9’u öyledir” diye konuşuyordu.

Amerikalılar ve İngilizler, Almanlar’ın savaşı kaybetmelerinin ardından, Dresden kentine sığınan Alman göçmenlerin üzerine 3 gün süreyle havadan bomba yağdırdı. Saldırılarda çocuk ve kadınların oluşturduğu 200 bin kişi öldü. Amerika’nın Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine attığı atom bombaları sonucu 135 bin kişi öldü. ABD’nin Vietnam’ı işgâli ise 70 bin kişinin ölümüyle sonuçlandı. ABD son olarak Felluce’de 1500 sivili öldürdü. İngiliz Tıp Dergisi Lancet’in yaptığı araştırmaya göre, Irak’ta ABD işgâli dolayısıyla ölen sivillerin toplam sayısı 655 bine ulaştı.

 

 

 

 

ÇİN: Mao Tse-Tung’un (Mao Zedong) direktifleriyle 6 ilâ 10 milyon arasında kişi doğrudan öldürüldü, on milyonlarca kişi ömürlerinin önemli bir bölümünü cezaevlerinde geçirdi ve 20 milyonu buralarda öldü. 1959-1961 yıllarında “İleriye Doğru Büyük Sıçrama” diye adlandırılan dönemde, tümüyle Mao’nun aşırı projelerinin feci bir sonucu olarak 20 ilâ 40 milyon arasında insan ise açlıktan öldü. Tiananmen Meydanı’nda Haziran 1989′daki katliam (1000 civarında ölü) ise Çin’in yakın geçmişte yaşadıklarının bir örneğidir.

MaoTseTung

Mao_Zedong

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Doğu Türkistan’da Müslüman Türkler’e uygulanan zulüm ve soykırım ise hâlâ devam etmektedir (bkz. http://www.keremdoksat.com/2008/06/22/cin-uygur-turklerine-cip-takiyor/).

***

Sevgili Mekâncılar,

   Bunlar baştan atma şeyler değil, tarihî gerçeklerdir.

       Yaptıkları, yapacaklarının teminatı olanların içyüzleridir!

           Uyanık ve dikkatli olalım.

               Zaman, tam zamanıdır!

                   Vakit, tam vaktidir!

                        Gölgeler yok olmuştur!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 22 Nisan 2010 Perşembe

1 Yorum

BAHATTİN KORKMAZERAralık 22nd, 2011 09:03

Kendilerine medenî diyen toplumların iddiaları akla “usta hırsız ev sâhibini suçlu çıkartır” sözünü hatırlatıyor. Bunlar da kendi katliamlarını gizlemek için başkalarına çamur atıyorlar. Türk soyundan olanlar hiçbir zaman kadın ve çocukları katletmemiştir; çocuk ve kadınların öldürülmediği bir yerde soykırımdan bahsetmek mümkün değildir.

Yorum Yapın

Mesajınız