Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 2050 defa okundu.
Bu yazi bugun 0 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

NEJAT AKSEL’DEN: ERMENİ TEHCİRİ

Bu konu üzerine fikir tartışmalarını takip ediyorum. Ancak ben konuya biraz daha pragmatik birkaç notaya değinerek katılacağım.

1- Birinci Dünya Savaşı’na gelinceye kadar ABD ve birçok Avrupa ülkesi sömürgelerindeki yerli halkı kitle hâlinde katletmiş ve oradan oraya sürmüştür. İspanyollar ve Portekizliler’in Güney Amerika’nın yerli halkına, ABD’lilerin Kuzey Amerika Kızılderilileri’ne, İngiliz, Fransız ve İtalyanlar’ın Afrika kıt’asının yerli halkına, İngiliz ve Hollandalılar’ın Çin, Endonezya gibi uzak doğu ülkelerinin halkına, Rus Çar’larının Finlandiya halkına, Japonlar’ın Çin’e yaptıkları nedir?

Soykırım, yâni “Genocide” terimi 1. Dünya Hârbi sırasında yoktu. Bu terimin uluslararası terminolojiye girmesi 2. Dünya Savaşı’ndaki Nazi mezâlimi ile olmuştur. Naziler sâdece Musevîler’i tasfiyeye tâbi tutmamıştır.

“İşe” homoseksüeller, hastalar ve Musevîler’le başlamışlar, sonra Alman Irkından olmayanlara yönelmişler, bununla da yetinmemişler, giderek azıtarak safkan olmayan Alman’ları da tasfiye etmişlerdir. Amaç “Âri” ırk, yâni safkan bir Alman ırkı yaratarak, önce Avrupa’yı sonra dünyayı bu ırka yönettirerek diğer ırklara köle muamelesi yapmaktır. Nazi’lerin tasfiyeye tâbi tuttuğu sâdece askerler değildir. Nazi askerine başkaldıran çeteci ve onların âile efrâdı da değildir. Savaşa uzaktan yakından bulaşmamış sivil kadın erkek ve çocuklardır. Katliam, yaşadıkları bölge ile de ilgili değildir. Sâdece “Alman olmamak” tasfiyeye tâbi tutulmak için yeterli sebeptir. Nazi Almanyası’nın bu uygulaması, “Genocide” yâni Soykırım tâbirinin uluslar arası terminolojiye girmesine sebep olmuştur.

Olaya bu yönü ile bakarsak, Nazi uygulamalarının 1915 te Doğu Anadolu’da meydana gelen olaylarla en ufak bir benzerliği yoktur. Kaldı ki o dönemde “Soykırım” diye bir tâbir, uluslararası terminolojide yer almamaktadır. 1915’teki olay, Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeni’lerin işgâlci Rus Çarlık kuvvetleri ile birlikte, oradaki Osmanlı tebaâsına ve askerine karşı harekât içine girmeleri sonunda, o bölgedeki işbirlikçiği önlemek için halkın yerinin zorla değiştirilmesidir. Oradaki halkın öldürülmesi yönünde Osmanlı idâresinin bir iradesi yoktur.

Ancak, Ruslar’la birlikte çatışmaya katılan Ermeniler’den, köylerini korumaya çalışan Türk ve Kürt çeteleri ile çatışmaya giren Ermeni çeteleri bu çatışmalarda zâyiat vermişlerdir. Ama Türkler ve Kürtler de zâyiat vermiştir. Bu bir soykırım olarak değerlendirilemez. Savaşın tabii neticesidir. Osmanlı İdâresi’nin Mecburî Göç kararı uygulanırken, Savaşın yaratığı kıtlık, yolda Kürt çetelerinin saldırıları, tıbbın gelişmemiş olması ve doktor ve ilâç yokluğu sebebi ile meydana gelen salgın hastalıklardan ölenler tabii ki olmuştur. Bunu hiç kimse inkâr edemez. Ancak, Osmanlı, hiçbir ırkı durup dururken bir yerden bir yere sürmemiştir.

1917 yılında Rusya’da Ekim Devrimi vukû bulmuş ve Çarlık Rusya’sı yıkılarak, yerine Bolşevik idâresi kurulmuştur. Bu dönemde, birçok Çarlık yanlısı “Beyaz Rus” “Kızıllar’dan” kaçarak Osmanlı Ülkesi’ne sığınmıştır. Beyoğlu’nda bu Ruslar’dan kalma pek çok hâtıra vardır. Bu Beyaz Ruslar özellikle müzik ve san’at konularında daha sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne büyük katkılarda bulunmuşlardır. İlk dersleri bu Rus’lardan alan, dünyaca tanınmış birçok san’atçımız vardır. Bir ülke düşünün ki,  kendisi ile savaşan ve kendi tebaâsını aleyhine kışkırtan bir ülkenin canı tehlikeye düşen vatandaşına, kendisi savaş ve yokluk içerisinde iken kapılarını açıyor.

Böyle bir idârenin soykırım ile suçlanması en azından insafsızlıktır.

Ama asıl konumuz bu değil…

2- Tehcir olayı 1915 yılında vukû bulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kurulmuştur. İstiklâl Savaşı’nın başlangıcı 1919 yılıdır. Yâni Atatürk’ün başlattığı mücâdele Osmanlı İdâresi’nin mecburî göç kararını uygulamasından 4 yıl sonradır. Kurtuluş Savaşı başladığı zaman, 1917 devrimi sebebiyle Ruslar zâten savaştan çekilmiş ve Doğu illerini boşaltmışlardır. Hâttâ Kurtuluş Savaşı esnâsında Bolşevik Rusya, Anadolu Kuvvetleri’ne maddî yardım ve silâh, mühimmat yardımı yapmıştır. Bu dönemde Rus’larla bir savaş olmadığı için, BMM Orduları’nın Ermeni’lerle bir işi olmamıştır. Asıl önemli olan, kuruluşundan 8 yıl önce meydana gelen ve o dönemde ülkeyi idâre etmeyen ve kurucularından hiç birisinin tehcir kararnâmesinden imzası bulunmayanlar (şüphesiz millî mücadeleye katılan komutanlar içerisinde o dönemde Doğu Anadolu’da görev yapanlar vardır ama o görevler Osmanlı idâresinde yapılmıştır) tarafından kurulmuş, genç Cumhuriyet’in bu olayın müsebbibi gibi suçlanması bilgisizlik ve art niyetten başka bir şey değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin durumunu 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın durumu ile karıştırmamak lâzımdır. İki olay arasında hiçbir yönden en ufak bir benzerlik yoktur. Almanya uzun süre müttefiklerin işgâlinde kaldıktan sonra onların icâzeti ile yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Adı III. Reich’ten, Bundes Rebuplik’e dönüşmüştür. Osmanlı İmparatorluğu ise, 1. Dünya Savaşı sonunda yıkılmış, toprakları işgâl edilmiş, ancak Anadolu’da başlayan harekât sonunda düşman ülkeden çıkartılmış ve Lozan Antlaşması ile savaş sonra ermiştir. Savaşı başlatan da Osmanlı’dır. Bitiren de Sevr’i imzalayan Osmanlı’dır.

Bu sebeple Kurtuluş Savaşı ile Osmanlı’nın bir ilişkisi yoktur. Kurtuluş Savaşı’nı Anadolu Hükûmeti başlatmış, Misak-ı Millî hudutlarını çizmiş ve o hudutlar içerisindeki eski Osmanlı topraklarını düşmandan temizleyerek Lozan’ı imzalamış ve varlığını ispatlamıştır.

Bâzı vatandaşlarımız öyle sansa da, ne idarî, ne hukukî, ne de başka bir yönden Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı ve mirasçısıdır. Büyük bir âlicenaplık gösterilmiş (bence en önemli hatalardan birisidir) (MKD: Bence de) ve müsrif Osmanlı’nın Düyun-u Umumiye borçları kabûl edilmiş ve tamamen ödenmiştir.

Bu sebeple, 1915 olaylarının sorumluluğunun Türkiye Cumhuriyeti’ne yükletilmeye kalkışılmasının hiçbir dayanağı yoktur, yasal değildir. Hiçbir delile dayanmaz. Dikkate alınıp tartışılması bile abestir.

3- Türkiye Cumhuriyeti içerisinde dâima eskiye hayran, Osmanlı’dan kopamayan zihniyetteki unsurlar mevcut olmuştur. Bu zihniyettekilerin kimi dinî sâiklerle, kimi 600 küsur yıl sürmüş bir imparatorluğun tarihin tozlu harabelerine karışmış şâşaalı günlerinin özentisi ile bunu yapmaktadır. Geçmişe dikkat ederseniz, 1950’li yıllara gelinceye kadar, “Ermeni Soykırımı” iddialarının gündeme getirilip, bunun sorumluluğunun Türkiye Cumhuriyeti’nin sırtına yükletilmesi yönünde bir faâliyet yoktur. Zîra o tarihe kadar, Osmanlı’nın hukukî ve idarî mirası genç Cumhuriyet tarafından reddedilmiş durumdadır. 1950’den sonra ülkeyi idâre edenlerde giderek Osmanlı’nın mirasına bir şekilde sâhip çıkma eğilimi başladığını görürüz. Cumhuriyet’in kazanımları birer birer ortadan kaldırılmaya çalışılır. Köy Enstitüleri, Halk Evleri kapanır. İmam Hatip okullarına önem verilmeye, Ezan’ın Arapça okunmasına izin verilmeye başlanır. Yasak olan Arap alfabesinin kullanılmasına göz yumulur. Bu dönem, dış borçlanmanın başladığı dönemdir. Bir başbakan TBMM’de “siz isterseniz Hilâfet’i bile geri getirirsiniz” diyebilmiştir. Her nedense bu bağımlılıklar en fazla Liberal iktidarlar döneminde olur. Liberaller dışa bağımlılığa daha yatkın, ulusallığa daha soğuktur.

İşte bu dönemde, soykırım iddiaları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Hükûmetler, “bu olay Cumhuriyeti ilgilendirmez, bu 1915 yılında olmuştur. Cumhuriyet 1923 te kurulmuştur. Bir sorumluluk varsa bu Osmanlı idâresine âitti. Onları bulun, onlardan sorun. Bu konu ile ilgili ileri sürülen hiçbir iddia bizimle ilgili değildir. Bize herhangi bir yaptırım uygulamaya kalkışana daha ağır yaptırımları biz uygulamaya koyarız” diyemediği veya demediği için bu konu tırmandırılmıştır.

4- ABD 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ile fiilen savaşmamıştır ama Sevr antlaşmasında Doğu’da kurulacak bir Ermeni Devleti ve Güneydoğu’da Kurulacak Kürt Devleti hudutlarının belirlenmesinde müşâhit olarak görevlendirilmiştir. O dönemdeki Başkanları Woodrow Wilson da Ermeniler’e ve Kürtler’e devlet sözü vermiştir.

Woodrow Wilson

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ABD’yi bu işin içine sürükleyen aslında İngiltere olup, bu ülke sömürgeciliği en iyi uygulayanlardan birisidir. ABD, Osmanlı henüz ne olduğunu tam bilmeden, “Develi Gaz” yakarken, enerjinin değerini anlamıştır. 1800’lü yıllarda Güneydoğu’da kolejler kurmuştur (ben 50 hânesi bile olmayan kerpiç kasaba Eski Harput’ta bulunan Kolejin harâbesini bizzat gördüm). Bu kolejlere misyonerler görevlendirmiştir. Amaç, yarın öbür gün bu bölgeleri işgâl ederse, kendisine yardımcı olacak kompradorları (Çin’de Sömürgecilerle işbirliği yapan yerli işbirlikçi/Büyük Webster Sözlüğü) yetiştirmektir. Çünkü hiçbir sömürgeci yerli işbirlikçi olmadan başarıya ulaşamaz. ABD’nin bu bölgeye ilgisi petrol bulunmasından ileri gelir. Belki Suudî Arabistan ve Irak gibi büyük rezervler yoktur ama bu petrol marjinal petroldür. Yataklar tükendiği zaman büyük para getirir. Bu sebeple yıllarca orada sondaj yapan Amerikan firmaları buldukları kuyuları rantabl değil diye takozlamıştır. Belki gerçekten bu gün için çıkarılması rantabl değildir ama marjinal petrol olduğu için ihtiyaç duyulduğu zaman çok para edecektir. O bölgede sâdece Shell ve millî şirketimiz TPAO biraz petrol çıkartmıştır o kadar.

eski Harput evleri

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

5- ABD uzun yıllardır “Enerjiye sâhip olan dünyaya hâkim olur” prensibi ile dış politikasını şekillendirmektir. Şah’ın devrilerek yerine Humeyni’nin oturtulmasının sebebi budur. Ülkelerin İslâmî rejimlerle yönetilmesi ABD’nin işine gelir ve politikalarını uygulamasında rahatlık sağlar. Çünkü câhil insan bir adım ötesini göremez. İslâm dini maâlesef radikal dincilerin elinde toplumları geri bıraktırmanın en etkili aracıdır. Bu gün Afganistan’da Taliban, erkekleri sakal bırakmaya, kadınları “Çadara’ya” girmeye zorlamaktadır. Sakalın Boyu 13.5 cm. olacakmış. Adam köse ise takma sakal takacakmış! Böyle câhiller tam Amerika’nın istediği tiplerdir. Ama bâzen silâh ters teper.

İran’ın tepesine Humeyni’yi Şah’ın Başbakanı Musaddık petrolü millîleştirdiği için oturttu. Suudî Arabistan’dan sonra ikinci büyük rezerv Irak’ın işgâlinin altında yatan gerçek sebep de petrolün üretim ve dağıtımını Amerikan şirketlerine vermemesidir. Ama Humeyni ABD’yi en “büyük şeytan” ilân etti. Şimdiki İran Cumhurbaşkanı ise, petrolü Euro ile satmaya başladı. ABD’nin İran’a sataşmasının altında yatan gerçek neden budur. ABD petrolün ABD Doları ile satılmasını ister. Böylece, bastığı karşılıksız Dolar’la petrolü alır. Dolar’a değer kaybettirir ve enerjiyi ucuza kullanır. Petrol üreten ülkeler Dolar sahası dışına çıkarsa bu ABD’nin sonu olurABD’nin Afganistan’ı işgâlinin altında yatan asıl neden bin Ladin’i bulmak değildir. Bin Ladin bir dönemin CIA taşeronudur. Diyalize bağımlı olduğu bilinmektedir. Bu kadar yıldır Afgan Dağları’nda bilinmeyen mağaralarda yaşaması pek akla yakın gelmez. Afganistan’ı işgâl etmekle Çin ile Hazar Havzası arasına yerleşmiş ve oradaki küçük Türk Cumhuriyetleri’ne üslenme fırsatı bulmuştur. Gürcistan’a destek çıkmasını altında da Rusya ile Hazar havzası arasına girme amacı vardır. Ancak, Rusya eski güçlü günlerine geri dönme yolunda olduğu ve Gürcistan lideri de bunu hesaplayamayarak Rusya’ya kafa tuttuğu için Rusya bu amacı şimdilik engellemiş gibi görünüyor.

Bu olayları iyi değerlendirirsek, ABD’nin Türkiye üzerindeki emellerini daha iyi anlarız. Büyük Ortadoğu Projesi’nin altında yatan ilk aşamada Ortadoğu Petrol havzasını güvence altına almak, daha sonra petrolün yerini alacak yakıt olarak belirlenen BOR’un ülkemizdeki zengin kaynaklarını el altında tutmaktır. İkinci büyük Bor rezervi ABD’de bulunmaktadır. Bu sebeple bu bölgede güçlü bir Türkiye yerine, kendisine bağlı zayıf bir Ermenistan ve yine kendisine bağımlı bir Kürdistan’ı, Türkiye’ye yeğ tutar. Kuzey Irak’ta “Güney Kürdistan”ı kurdu. Şimdi sıra bizim topraklarımız içerisindeki ”Kuzey Kürdistan”a geldi. İkisi birleşip Büyük Kürdistan’ı oluşturacak. Doğu’da bir Ermenistan da bunu tamamlayacak. Böylece hem Woodrow Wilson’un Kürt’lere ve Ermeni’lere verdiği söz yerine getirilmiş olacak, hem de İsrail, Kürdistan ve Ermenistan ile Ortadoğu havzasını ve Bor yataklarını kontrol altına alacak. ABD’nin PKK’ya ve Ermenistan’a koltuk çıkmasının altında yatan budur. Yıllardır PKK’ya istihbarat, para, silâh ve mühimmat sağladığı gâyet iyi bilinmektedir.

6- Ekonomik nedenlerden dolayı da 1915 olaylarını kaşıyanlar vardır. Bunların Başında Fransa gelir. Osmanlı ülkesinde, birçok şey olduğu gibi, bankacılık ve sigortacılık yabacı elinde idi (bugün de Liberaller sâyesinde o hâle geliyor). Özellikle sigorta şirketlerinin çoğunluğu Fransız şirketleri idi. Bu şirketler, savaş esnâsında pek çok azınlığa olduğu gibi Ermeni’lere de hayat poliçeleri sattılar. Tehcir esnasında ölenlerin yakınlarına da büyük tazminatlar ödemek zorunda kaldılar. Osmanlı tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolunca, bu tazminatları rücû edebilecekleri mercî kalmadı. İşi Türkiye Cumhuriyeti’ne bulaştırmalılar ki, ödedikleri tazminatları Türkiye’ye rücû etsinler (müruruzamana uğradı [ânında sözlük: zamanaşımı] falan dinlemezler, zîra biz uluslararası platformlarda hep kaybederiz). Türkiye 1915 olaylarını soykırım olarak tanır ise, Osmanlı mirasını kabûl etmiş olacak ve büyük tazminat taleplerine muhatap olacak. Arkadan toprak talebi gelecek.

7- Bizler yurdumuza bağlı kalacağımıza ve elimizden gelen her şeyi yapacağımıza yemin ettik. Bu sebeple herhangi bir ülkenin, ülkemiz aleyhine olan görüşlerine destek vermemizi gerektirmiyor. Ayrıca, ben eminim ki, ülkemizde yaşayan Ermeni vatandaşlarımız, komşularımız, dostlarımız arkadaşlarımız ve kardeşlerimiz, bu konunu sık sık gündeme getirilmesinden rahatsızlık duyuyorlar. Bu konuyu fazla kaşımak onların can sıkıcı davranışlara mâruz kalmasına neden olabilir. 

Bu Cumhuriyet döneminin işi değildir. Dış mihraklar tarafından Cumhuriyet’e bulaştırılmaya çalışılmaktadır.

   Bizler Türk Vatandaşları olarak hepimiz eşitiz ve bu ülkeye hizmet etmeye ve gelecek nesillerimizin geleceğini hazırlamaya çalışıyoruz.

      Bunun temelinde ise bağımsızlığımız ve toprak bütünlüğümüz, lisan, ilke ve ülkü birliğimiz yatar.

         Bu konuların Cumhuriyet aleyhine kullanılmasına asla izin vermemeliyiz.

            Unutmayınız ki emperyalistlerin en büyük silâhı “Böl ve Yönettir”.

               Bu oyuna gelmemek lâzım!

Nejat Aksel – İstanbul – 02.05.2010

2 Yorum

[...] Şimdi lûtfen Sayın Nejat Aksel’in yazısına bir göz atın: http://www.keremdoksat.com/2010/05/02/nejat-aksel%e2%80%99den-ermeni-techiri/. [...]

Ulaş ÇamsarıKasım 4th, 2011 22:25

Ne kadar güzel bir yazı, mekândaki birçok yazıyı yeni farkediyorum…
Nejat Aksel, elinize sağlık…

MKD: Sevgili Ulaş, Nejat Üstâd çok değerli bir kardeşimiz ve tam bir Atatürkçüdür. Dürüstlüğü ve çalışkanlığı sebeiyle başına gelmeyen kalmamış ama tepsinin üstesinden gelmiş bir Cumhuriyet neferidir. Hayatı boyunca harama el atmamış, hep çalışmış, etnik menşei Çerkez olup kendini tamamen Türk olarak hisseden has bir “adam gibi adamdır”. Hemşiremiz (karısı) da Azerî menşelidir. Aramızdaki 16 yaş farka rağmen, o benden çok daha gençtir.

Yorum Yapın

Mesajınız