İSRAİL’LE NE OLDU veya AH O GEMİDE BEN DE OLMASAYDIM…
Önce http://www.keremdoksat.com/2009/08/28/bilinen-tarihin-bilinmeyen-yanlari-1/:
Hitler, dünyâ tarihine gelmiş geçmiş en faşist ve psikopat lider olarak bilinir… Çoğu kişi Hitler’in şizofreninin eşiğinde olan fanatik Alman milliyetçisi psikopat bir lider olarak tanır ancak gerçekte hiç kimse Hitler hakkında bildiklerinin kendilerine anlatılan resmî tarih senaryosundan başka bir şey olmadığını bilmez… Hitler, hakkında en çok komplo teorisi uydurulan tarihî liderlerden (kuklalardan) birisidir.
ABD’de sivri çıkışları ve dürüst kişiliği ile tanınan Teksas Üniversitesi tarih profesörlerinden Texe Marrs’ın Amerikan savunma politikası, stratejik silâh sistemleri konusunda 2002’de neşredilen Illuminati isimli kitabı Timaş Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırılmıştı. Dünyânın Illuminati adlı mistik bir tarikat tarafından yönetildiğinin anlatıldığı kitapta, Türkiye ile ilgili ilginç iddialar var…

Texe Marrs
Dünyâyı 10 kişi yönetiyor ve bu 10 kişinin 300 kadar alt kadrosu verilen emirleri uyguluyorlar. Illuminati adı verilen bu çetenin hedef başkenti Kudüs olan tek bir dünyâ devleti kurmak. Bugüne kadar çeşitli komplo teorileri içeren birçok kitap yayınlandı. Illuminati, bu alanda yayınlanan hiçbir esere benzemiyor. Kitaptaki iddialar o kadar ilginç ki, neye inanıp, neye inanamayacağınızı şaşırıyorsunuz. Illuminati, 1575’te İspanya’da bulunan ve özellikle rûhanî kudret sâhibi olduklarını iddia eden bir dinî parti veya bu partinin üyelerine verilen isim. Yazar Texe Marrs, “süper zenginlerin yönettiği bir Dünyâ Komplosundan” bahsettiği kitabında, dünyâya hâkim olan bu güce bu adı uygun görmüş. Kitabın satırları arasına gömüldükçe ve sayfalar arasında ilerledikçe inanması güç iddialarla karşılaşıyorsunuz.
Yazara göre, dünyâyı kendilerine “bilge adamlar” adını veren 10 kişi yönetiyor. Illuminati’nin güç şebekesi, dünyânın en güçlü kişilerinden, yatırımcılarından, şirket başkanlarından ve siyasîlerden oluşuyor. “İç çember” denilen en tepedeki 10 kişiye bağlı 300 kişi ise onların alt kadrosunda yer alıyor ve tâlimatlarını yerine getiriyorlar. 10 kişilik “bilge adamlar” grubunda Fransa’dan üç, ABD’den iki, Kanada, Avusturya, İngiltere, İspanya ve Güney Afrika’dan birer üye bulunuyor. Yazar, burada Fransa’nın üç üyelikle ilk sırada yer almasının yanıltıcı olduğunu, Kanada’nın bir üyesinin de ABD’nin üçüncü adamını tamamladığını belirtiyor.
Hedef tek dünyâ devleti kurmak
“İç çember” üyelerinin ortak özelliği Dış İlişkiler Konseyi, Bilderberg, Trilateral Komisyon, Masonluk, Kafatası ve Kemir Tarikatı, Aspen Enstitüsü, Malta Şövalyeleri, Opus Dei, Roma Kulübü, Bohemian Grove, Dünya Ekonomik Forumu, Dünya Federalleri üyesi olmaları. Illuminati Komplosu’nun hedefi, başkenti Kudüs olan bir dünyâ devleti kurmak. Kitabın, sonunda Illuminati piramidinin üstünde bulunan “bilge adamlara” hizmet eden isimlerden bir kısmı, unvanlarıyla birlikle verilmiş. Türkiye’den kimse yok!
Illuminati nasıl çalışıyormuş?
Yılda bir kez bir araya gelen Illuminati üyeleri, hedefledikleri dünyâ devletini kurmak için plânlar yapıyorlar. Bu plânların içinde çeşitli ülkelerde ekonomik krizler çıkararak ülkeleri sömürmek, savaşlar çıkarmak, “Daha Fazla Savaş” ilkeleri gereği savaşların sürekliliğini sağlamak, çeşitli hastalıklar icat etmek, (kitapta, AIDS ve HIV’in ABD’deki askerî araştırma laboratuarlarından dünyaya yayıldığı iddia ediliyor), nüfus azaltıcı çalışmalar yapmak, etnik temizliği desteklemek ve 11 Eylül örneğinde olduğu gibi terör yaratarak, “anti-terör yasaları” çıkarmak… Yazarın iddiasına göre, 11 Eylül saldırısı için FBI bâzı Arap’ları kullandı ve bombaları temin etti. Illuminatı’nin ilkelerinden en önemlisi “Kaostan kaynaklanan düzen”. Illuminati, kendi düzenini çıkarmak için sürekli kaos yaratmak zorunda.

Dünyayı yöneten Yahudi Âilesi Rotschild’lar, Osmanlı devletinin plânlı olarak nasıl dağıtıldığı, Arap birliğinin nasıl parçalara ayrıldığı, 1. Dünya Savaşı, Kukla Diktatör Hitler, 2. Dünya Savaşı, İsrail devletinin kuruluşu, Kennedy Suikastı, MOSSAD suikastları ve 11 Eylül saldırıları olmak üzere 10 bölüm yer alıyor.
Bu bölümlerde yazarın savunduğu iddialar basit bir komplo teorisi gibi lâf dolması bilgilerle değil, fizikî kanıtlar ve şâhitler eşliğinde net bir biçimde ortaya koyuluyor. Öncelikle son yıllarda Türkiye’de hızla yükselen bir “trend” hâline gelen “Hitler hayranlığı ve Türk nasyonal sosyalizmi” gibi kavramların ortaya çıkmasına bir cevap olarak Hitler’in tarihî kimliğinin arkasında yatan karanlık bağlantıları kaba hatları ile müthiş…
Çoğu kişi Rotschild Âilesi’nin adını bile bilmez. Bu âilenin adı ne Forbes dergisinin düzenlediği “Yılın Zenginleri” bölümünde yer alır, ne de dünya jet-sosyetesinin partilerinde isimleri geçer… Ancak, birçok ülkenin diplomatı bu âilenin adını duydukları zaman beş dakika durmak zorundadır. Çünkü bu âile dünyâ tarihi sahnesinde 1590 yılından beri vardır ve dünya bu Yahudi âilesinin çok gizli faâliyetleri neticesinde bugünkü şeklini almıştır… Çoğu kişi dünyâda hiçbir âilenin böylesine bir gücü elinde tutabileceğine inanamaz. Çünkü bir âilenin böylesine siyasî ve ekonomik bir gücü nasıl elde ettiğini anlayamaz. Öncelikle, âile derken üç-beş kişilik çekirdek bir âileden bahsedilmiyor. Roschild âilesinin bugün 1000-1500 civarında ferdi olduğu bilinmektedir. Bu âile fertlerinin her biri dünyânın gelişmiş olan veya gelişecek olan ekonomilerine sâhip olan ülkelerinde çok derin faâliyetler sürdürmek üzere dağılmışlardır. Dünyâda olan her siyasî ve ekonomik olan gelişmeyi İsrail devletinin çıkarlarına uygun düşecek şekilde düzenlemek en kutsal görevleridir.
Âilenin geçmişi 16. Yüzyıl’a dayanıyor. Âile, İngiliz Kraliyet Sarayları’nda kralın yâverliğini yapan bir âile olarak ortaya çıkıyor önceleri… Kralın stratejik ve ekonomik danışmanlıklarını, izlemesi gereken siyasî tutumlarını ve dış politika stratejilerini bu âile belirliyor. Sâdece bununla da yetinmeyip, kraliyet saraylarındaki tüm ihâleleri kazanarak, bu ihâleleri başarıyla sonuçlandırıp, hatırı sayılır bir servetin de sâhibi oluyorlar. Bu ticarî faâliyetlerin yanı sıra, yaptıkları her ticarî ve siyasî faâliyetten yüklü komisyonlar da almayı ihmâl etmiyorlar…
İngiliz saraylarındaki kariyerleri sâyesinde kolayca kazandıkları astronomik paralarla tarihin ilk bankacılık faâliyetini gerçekleştirip, İngiliz çiftçilerine de astronomik fâizlerle tarım kredisi vermeye başlıyorlar ve 50 sene geçmeden neredeyse İngiltere devletinden daha zengin bir hâle geliyorlar. Faâliyet alanını iyice geliştirip, derinleştiren Rotschild Âilesi Avrupa’daki tüm imparatorlukların saraylarında söz sâhibi olur hâle geliyorlar. Sâdece İngiltere’de değil, Avrupa’nın dört bir yanında tarımla uğraşan insanlara yüksek fâizle kredi vererek, altın ve gümüş komisyonculuğu yaparak servetlerini iyice katlıyorlar. Ekonomik gücü aklın ve mantığın sınırlarını zorlamaya başlayan Rotschild Âilesi daha da karanlık ve kârlı bir işe girişiyorlar. İşin adı “savaşa giren devletlere fâizle borç vermek”.
Bu işin ilk icraatını İngiltere – Fransa savaşında gerçekleştiriyorlar… İngiltere’ye savaşa girmesi için sermaye olarak 35 ton altını fâizle borç olarak veriyorlar. İngiltere, Fransa karşısında yeniliyor ve Rotschild Âilesi’ne olan borcunu ödeyemiyor. Bunun karşısında borcun oluşturduğu mükellefiyetten dolayı İngiliz Merkez Bankası yâni Bank of England ödenemeyen borç karşılığında Rotschild Âilesi’ne devrediliyor. Rotschild Âilesi İngiliz devletinin bu devir etme işlemini bir şartla kabûl ediyor: “İngiliz Sterlini’ni kendilerinin basması şartı ile”. İngiliz hükûmeti bu şartı o dönemde kabûl etmek zorunda kalıyor ve İngiliz Sterlini’ni basma yetkisi bir Yahudi âilesine veriliyor. Görünüşte ekonomi hakkında pek bilgisi olmayanlar için bu durum pek bir şey ifâde etmeyebilir…
Para basma yetkisini başka bir kuruluşa veya şirkete vermek demek, aynı zamanda ülkenin bağımsızlığını da bu kuruluşa satmak demektir. Çünkü bir ülkenin bankası o ülkenin parasını basarken bastığı para karşılığında o ülkenin hazinesine değerli maden koymak zorundadır. Meselâ Türkiye Merkez Bankası, devlet matbaasında 20 TL basıyorsa eğer, devlet hazinesinde 20 TL değerindeki altını, elması veya petrolü koymak zorundadır. Aksi hâlde basılan para kâğıt parçasından başka bir şey olmaz. İşte Rotschild Âilesi’nin de yaptığı şey budur. İngiliz Sterlini’ni basarak İngiliz hükûmetine fâizle borç olarak vermiş ve karşılığında altın ve elmas almıştır. Bu şekilde bir yılda 12.000 ton altın kâr ettiği ekonomi tarihçileri tarafından bilinmektedir. Rotschild Âilesi’nin en büyük girişimi ise İngiltere ile Amerika’daki kolonilerin savaşı olmuştur. Savaş sırasında Rotschild Âilesi çok gizli bir biçimde Amerikan kolonilerini desteklemiştir.
Amerika’nın İngiltere’ye karşı direnişini yöneten kişilere yüklü miktarda silâh yardımı yapılmış, İngiltere’nin bu savaşta yenilmesinin sağlanacağı garanti edilmiş ve karşılığında kurulacak olan Amerika devletinin resmî para birimini basma yetkisi istenmiştir. İngiltere ile savaş konusunda çok umutsuz olan Başkan Washington ve ekibi bu kârlı teklifi hiç düşünmeden kabûl etmiştir ve böylece günümüzde tüm dünyâda çok popüler olan Amerikan Doları’nı basma yetkisini alarak bir hayli kârlı bir işe imza atmışlardır.
Savaşı Amerikan kolonileri kazanmış ve İngiltere, Amerika’dan elini ayağını çekmek zorunda kalmıştır. İngiltere – Amerika savaşından yenik çıkan İngiltere, bu sefer Amerika’ya yardım ettiğini düşünerek Fransa’ya saldırmıştır. İngiltere, Rotschild Âilesi’nin kendilerine finansal destekte bulunacağına güvenerek bu savaşa girdiyse de, Rotschild Âilesi’nden umdukları desteği bulamamışlardır.
Rotschild Âilesi el altından Fransa’yı destekleyerek Amerikan kolonilerinin bağımsızlığını garanti etmek istemiştir. Bir taraftan da bu âile İngiliz borsası üzerinde spekülasyona girişmiştir. İngiltere – Fransa savaşı sırasında borsada müthiş bir hareketlenme olmuş ve borsaya oynayan halk İngiliz’lerin savaşı kazanacağını düşünerek girişimlerini arttırmışlardır. Bunu fırsat bilen Rotschild Âilesi “İngilizler’in savaşı kazandığı” iddiasını ortaya atarak İngiliz halkının her şeyini borsaya oynamasını sağlamıştır. Ancak, generaller ve ordudan geriye kalanlar İngiltere’ye döndüğünde gerçekler ortaya çıkmış ve İngiltere’nin savaşta kaybettiği ortaya çıkmıştır.
Borsa nominal seviyesi, herkesin malını kurtarmaya çalışıp mal hisselerini geri almaya çalışmasından dolayı anormâl derecede yükselmiş ve böylece kâğıtları elinde tutan Rotschild Âilesi bu ticaretten en kârlı çıkan isim olmuştur. İngiliz tarihçilerin “Kara Eylül” diye nitelendirdiği bu olay ile Rotschild Âilesi âdeta İngiltere devletinin mülkiyetini ele geçirmiştir. Bu ekonomik faâliyetleri sonucu iyice gelişen Rotschild Âilesi, Kenan diyârında Tanrı’nın kendilerine vaât ettiği kutsal İsrail devletini kurmak için gerekli olan şablonu hazırlamaya başlamıştır. Osmanlı devletinin parçalanması için gerekli olan her şeyi yapmışlardır. Osmanlı devletine komşu olan ülkeleri sürekli olarak finanse ederek Osmanlı’ya karşı savaşmaları için kışkırtmışlardır. Böylelikle sudan bahanelerle Osmanlı’ya saldıran Rusya, Avusturya ve diğer komşu devletler, Osmanlı’nın askerî ve ekonomik güç bakımından iyice yıpranarak azınlıkların ayaklanmasını sağlamışlardır. Osmanlı devleti nereye koşacağını şaşırmış ve neticede azınlıkların ayaklanarak ayrı ayrı devletler kurmasına engel olamamışlardır. Osmanlı’nın en çok dış borcu Rotschild Âilesi’nin sâhibi olduğu Bank Of England bankasınadır. Osmanlı Devleti, Rotschild Âilesi’ne olan borcunu ödeyecek durumda olmadığından, âile bunu fırsat bilmiş, Osmanlı’ya iğrenç bir teklifte bulunmuşlardır. Sultan 2. Abdülhamid ile görüşen Lord Baron Rotschild “Kudüs şehrinin, Filistin’in, Suriye’nin ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin yeni kurulacak olan Yahudi devletine verilmesi karşılığında Osmanlı devletinin bütün dış borcunu silme ve Balkanlar’da, Afrika’da kaybettikleri toprakları geri verme” teklifinde bulunmuş, ancak Abdülhamid teklifi şiddetle reddetmiştir.
Abdülhamid, dinen böyle bir tutum sergileyerek büyük bir sevâba girmişse de, Osmanlı devletinin yıkılma sürecini hızlandırmıştır. Daha sonraları Enver Paşa, Abdülhamid’in bu tutumunu tarihî bir hata olarak değerlendirmiştir. Enver Paşa’ya göre Kudüs şehri ve Kenan diyarı Yahudiler’e geçici olarak verilmeli ve Osmanlı tekrar eski gücüne kavuştuktan sonra bu topraklar geri alınmalıydı. Ulu Önder Atatürk’e göre ise Osmanlı devleti böyle bir şey yapmış bile olsaydı yıkılmaktan kurtulamazdı çünkü Osmanlı üzerinde korkunç oyunlar oynanıyordu; üstelik devlet her kademesi ile âdeta kokuşmuş bir hâldeydi.
Özetleyerek anlatılan bu süreçlerden sonra Rotschild Âilesi 1. Dünyâ Savaşı’nın çıkmasında çok aktif bir şekilde rol almış ve savaşın çıkması için gerekli olan tüm tezgâhı sağlamıştır. Rotschild Âilesi’nin hesaplarına göre 1. Dünyâ Savaşı ve Arabistanlı Lawrence’in faâliyetleri Araplar’ın birçok parçaya bölünmesi, İsrail devletinin kurulması için yeterliydi. Savaş gerçekleşmiş, Almanlar’ın önderliğindeki İttifak Devletleri grubu savaşı kaybetmişlerdi. Rotschild Âilesi’nin tüm hesapları tutmuş ve İsrail devletinin resmî kuruluşunun ilân edilmesinden başka bir şey kalmamıştı ortada. Ancak, tarihî rûyaya çeyrek kala, Rotschild Âilesi ayrıntılarda küçük bir hesaplama hatası yaptığını fark edememişti. İsrail devleti kurulmaya hazırdı tamam ama dağ ve ovalardan ibâret olan İsrail topraklarında kim yaşayacaktı? Sürekli olarak gelişmiş Avrupa kentlerinde yaşamış olan Yahudiler İsrail’de yaşamaya nasıl ikna edilecekti? Esas sorun buydu! Bu sorunun giderilmesi için Rotschild Âilesi radikal kararlar aldı ve yeni bir savaş için gerekli olan ortam hazırlanmaya başlandı.
KUKLA DİKTATÖR HİTLER’İN ORTAYA ÇIKIŞI VE 2. DÜNYÂ SAVAŞI
Almanya devleti Birinci Dünyâ Savaşı’ndan âdeta bir enkaz hâlinde oldukça demoralize bir biçimde çıkmıştı. Devlet bütün ekonomik ve askerî gücünü savaş sonrasında kaybetmişti ve tüm bunlara ilâve olarak bir de çok ağır yaptırımlar içeren savaş tazminatı anlaşmalarına imza atmışlardı… Ancak, Almanya’nın borçlu olduğu ülkelerin merkez bankalarının %85’i Rotschild Âilesi’ne âit olduğundan, Almanya sâdece Yahudi Rotschild âilesine borçluydu. Rotschild Âilesi Alman’ların bu yüklü borcun onda birini dahi ödeyemeyeceklerini adı gibi biliyordu. Rotschild Âilesi enkaz hâlindeki Almanya’ya Alman Merkez Bankası’nın kendilerine devredilmesi karşılığında dış borçlarının silinmesini teklif ediyordu ve Almanlar borcu ödeyemeyeceklerini bildikleri için teklifi kabûl etmek zorunda kalıyorlardı.
Aslında bu durum sonun başlangıcıydı. Bırakın savaşacak parayı ve silâhı, savaşta asker olarak kullanılacak erkek vatandaşı bile kalmayan Alman devleti enkaz hâlindeyken tekrar sivrilerek tüm dünyâya kafa tutacak gücü nereden ve nasıl bulabilirdi.
Bunun için ancak Tanrı’nın yardımı gerekirdi.
Ancak, onlar intikam için plân yapmadan Rotschild Âilesi onlar için çok gizli bir plân yapmıştı bile. Bu plâna göre sahte ama çok inandırıcı bir faşizm rüzgârı Avrupa’da esecek ve Yahudi’lere en ince ayrıntısına kadar plânlanmış bir şekilde şiddet ve baskı uygulanarak İsrail’e göç etmeye mecbur bırakılacaklardı. Bu plânın ilk parçası Almanya’nın ekonomisinin ayağa kaldırılması ve Almanya’nın hızla silâhlanmasının sağlanmasıydı. Almanya yıllar boyu A’dan Z’ye her konuda finanse edilmiş, 2. Dünyâ Savaşı’nda savaşmak üzere neredeyse çocukluktan askerler yetiştirilmiştir. Muazzam bir ekonomik ve askerî güce kavuşan Almanya’nın başına ise 1. Dünyâ Savaşı’nda er olarak savaşan fanatik milliyetçi Hitler getirilmiştir. İtalya ise Almanya’da başlayarak tüm dünyâyı etkisi altına alan ve adına faşizm denilen rüzgârın etkisi altında kalmış ve iktidara Benito Mussolini gelmiştir. Mussolini’nin iktidara gelmesi Rotschild Âilesi’nin bir plânı değil, kendiliğinden gelişmiş bir olaydı ama bu durum onların ekmeğine yağ sürmüştü. Hitler iktidara gelir gelmez müthiş hitap yeteneği ve ürkütücü karizması ile Alman halkını yediden yemişe peşinden koşturmuştur. Hitler’in konuşmalarında ve toplantılarında ise şaşırtıcı bir biçimde ana hedef Yahudiler’dir. Hitler’in iktidara gelmesinden önce kardeş gibi bir arada yaşayan Alman ve Yahudi halkları birbirlerine hiçbir zararlarının dokunmamasına rağmen oluşturulan yapay kaos ortamı yüzünden birbirleri ile kanlı bıçaklı hâle gelmişlerdir. Savaştan önce Yahudi işadamlarına Nazi gençlerinin düzenlediği saldırılar, ev kundaklamalar ve cinayetler ortamı iyice germiştir. Zengin olan Yahudiler bir yolunu bulup Almanya’yı terk etseler de fakir olan zararsız Yahudiler bir yere gidecek paraları olmadığından oldukları yerde kalakalmışlardı.
O dönemler savaş dönemleri olduğundan Almanya’nın dışına çıkmak için büyük paralar ve bâzı önemli bağlantılar şarttı. Fazla gereksiz detaya girmeden, Hitler savaşı başlatmış ve Almanya’nın sahte intikam harekâtı başlamıştı. Almanya savaşın ilk yıllarında anormâl bir başarı göstermiş ve Fransa, Yugoslavya, Çekoslovakya, Avusturya ve Belçika gibi ülkelerin tamamını çok kısa sürede ele geçirerek Nazi ordularının gücünü ortaya koymuştur. Özellikle Paris kentine 2 saatte giren Nazi orduları İngiltere ve İspanya’nın iyice ürkmesine neden olmuştur. İngiltere’yi hava saldırıları ile darmadağın eden Nazi orduları bir taraftan da sözde Yahudi soykırımı yapmaya başlamıştır.
Yahudiler bir bir katledilmiş ve imha fırınlarında yakılmıştır. Ortada öyle korkunç bir ortam vardır ki, savaştan sonra bölgeyi teftişe gelen Amerikalı generaller bile uçaklarından iner inmez havadaki pis kokudan dolayı hava alanına kusmuşlardır. Havadaki pis kokunun nedeni ise sürekli olarak yakılan insan cesetleri ve çürümüş cesetlerdir. Savaştan sonra tam bir korku ülkesine dönen Almanya’da ortaya atılan iddialara göre neredeyse hiç Yahudi bırakılmamıştır.
Ancak, Sovyet araştırmacılar durumun hiç de öyle olmadığını, savaşta katledilenlerin sâdece %15’inin Yahudi olduğunu net ve çarpıcı belgelerle ispatlamışlardır. Bu belgelere göre, savaşta öldürülenlerin çoğu Çingene ve Polonyalılar’dı. Geriye kalan zengin Yahudiler Rotschild Âilesi’nin kurduğu paravan şirketler aracılığı ile Amerikan askerleri denetiminde gizlice Amerika’ya değil İsrail’e kaçırılmışlardır. İsrail’e getirildikleri dönemden İsrail devleti kuruluncaya kadar olan süreçte, tâbir-i câizse, Allah’ın dağında prefabrike usûlü yapılmış evlerde kalmışlar ve büyük zorluk çekmişlerdi. Kaçmak için girişimlerde bulunanlar ise Tevrat’ın emrettiği bir biçimde idam edilmişlerdir. Neticede yaratılan sahte milliyetçi bir hava ile sözde Yahudi soykırımı yapılmış, tüm dünyada Yahudiler’e yönelik şiddet eylemlerine girişilmiş ve Yahudiler İsrail’e göç etmek zorunda bırakılmışlardır. Yâni Rotschild Âilesi 1. Dünyâ Savaşı’nda yarım bıraktığı işi 2. Dünyâ Savaşı’nda tamamlayabilmiştir. Aşırı dindar olan Rotschild Âilesi kendilerine göre Tanrı’ya olan sözünü yerine getirmişlerdir.
Şimdi http://www.keremdoksat.com/2009/08/28/bilinen-tarihin-bilinmeyen-yanlari-2/:
BAŞKAN KENNEDY’NİN ORTADAN KALDIRILMASI
2. Dünyâ Savaşı’ndan sonra kurulan İsrail devletinde her şey 1960 yılında John Fitzgerald Kennedy’nin Amerikan Başkanı olmasından sonra değişmiştir. Kennedy Amerikan tarihinin en genç başkanıdır ve aynı zamanda Amerikan Başkanı olmuş ilk Katolik’tir. Kennedy’den önce Amerika’da Katolik bir başkan hiçbir zaman olmamıştır. John F. Kennedy’nin babası olan Joseph Kennedy de politikacı olup, aynı zamanda İngiltere Büyükelçiliği yapmış olan bir Katolik’ti. Ne babası, ne de Başkan Kennedy Yahudiler’le iyi geçinebiliyorlardı. Babası büyükelçilik yaptığı dönemde Londra’da Yahudi’lerin boy hedefi hâline gelmiş ve çeşitli saldırılara mâruz kalmıştır. Kennedy de Amerika’da Başkan seçilmeden önce Sigmund Rotschild’in kendisine Başkan seçildiğinde Ortadoğu’da İsrail tarafını tutan bir politika izlemesi karşılığında milyonlarca Dolar’ı bulan seçim kampanyası masraflarını karşılayacaklarını belirtmiştir. Ancak, Kennedy böyle bir teklifin bir daha kendisine yapılmamasını rica etmiş ve kendisini hakarete uğramış gibi hissettiğini belirttirmiştir. Kennedy, İsrail lobisinin Amerikan devleti üzerindeki faâliyetlerinden anormâl derecede rahatsız bir politikacıydı. Kennedy’e göre lobilerin Amerika’daki faâliyetleri Amerikan bağımsızlığına vurulmuş bir darbeydi.
KENNEDY İLE İSRAİL BAŞKANI BEN GURION’UN NÜKLLEER KAVGASI
İsrail kurulduğu günden beri Ortadoğu’da hep bir süper güç olma hayâli ile hareket etmiştir. Bu yüzden İsrail Devleti Ortadoğu’da hızlı bir “nükleer silâhlanma programı” izlemeye başlamıştır. İsrail’in Dimona Çölü’nde kurduğu nükleer santralinde peynir-ekmek gibi atom bombası ve nükleer başlıklı füzeler imâl etmesi özellikle Başkan Kennedy’i çok rahatsız etmiştir. İsrail’in nükleer füzelerinin Ankara, İstanbul, Şam, Tahran, Bağdat ve Riyad gibi şehirleri vuracak kapasitede ve menzilde olması Kennedy yönetimini tedbir almaya mecbur bırakmıştır. Kennedy, Ben Gurion’a yazdığı sert bir ikaz mektubunda “İsrail’in nükleer programını durdurmaması hâlinde, Amerikan yönetiminin yaptırım uygulamaktan kaçınmayacağını” belirtmiştir. Ben Gurion da cevap olarak gönderdiği mektupta Kennedy’e “genç adam” diye hitap etmiş ve bâzı ağır ithamlarda bulunmuştur. Bu mektuplaşmalar iyice çığırından çıkmış ve hakaretleşmeye dönüşmüştür. Bu durum üzerine tepki olarak Ben Gurion istifa etmiştir. Ünlü Yahudi politikacı Henry Kissenger “İsrail’in nükleer programına son vermesi İsrail’e büyük zarar verir” diyerek Kennedy’i ikna etmeye çalışmış ancak başarılı olamamıştır.
Kennedy bununla da yetinmemiş, 4 Haziran 1963’te Amerikan Temsilciler Meclisi’ne danışarak çıkarttığı 11110 sayılı kanunla Amerikan Doları’nı basma yetkisini Rotschild âilesine âit olan Federal Reserve Bank’ın elinden alarak, Amerikan Merkez Bankası’na vermiş ve “bir ülkenin parasının denetimin şahısların elinde olmasının büyük bir sorun olduğunu” belirterek kendi sonunu hazırlamıştır. Federal Reserve Bank ve Dolar İsrail’in en büyük gelir kaynağıdır, tâbir-i câizse şah damarıdır. Kennedy, Dolar’ı basma yetkisini Federal Reserve Bank’ın elinden alarak âdeta İsrail’in şah damarını kesmiştir. Neticede İsrail için Kennedy’nin etkisiz hâle getirilmesi farz olmuştur. Kennedy’nin seçimleri kaybetmesini beklemek boş bir umuttu çünkü Kennedy halktan büyük destek görüyordu.

Kennedy
Kennedy’e seçimler kaybettirilse bile sonradan tekrar kazanması yüksek ihtimâldi. Üstelik Kennedy’nin kardeşi de gelecek vaât eden bir politikacıydı. Dünyâda hiçbir âile böylesine politik bir gücü elinde tutmayı başaramamıştı. Tek bir çâre gözüküyordu. O da suikasttı. Kennedy bir şekilde öldürülürse Amerikan yasaları gereği yerine yardımcısı getirilecekti. Kennedy’nin yardımcısı Lyndon Johnson’dı ve tam bir İsrail taraftarıydı. Kendi politik hırsları yüzünden İsrail’e gözünü kırpmadan yardım edebilirdi. Üstelik Kennedy ile hiç iyi geçinemiyordu, söylentilere göre Kennedy kendisini kovmaya çalışıyordu.

Lyndon Johnson
İsrail, Kennedy’i yok etmek için suikast kararı alır ve kararı Amerikan derin devleti için derin bağlantılarını kullanarak çok gizli bir biçimde uygulamaya koyar. Kennedy’i öldürmek için en uygun ortam seçim kampanyaları için geleceği Dallas’tır. Dallas’ta her zamanki gibi üstü açık araba ile halkı selâmlayacak olan Kennedy’i korumakla görevli CIA ajanları özel olarak ayarlanacak ve Başkan’ın güvenliği sabote edilecekti. Böylece suikast çetesi Kennedy’i rahatlıkla öldürebilecekti. Suikast çetesi için değişik rivâyetler vardır. Kimileri Kennedy’i Fransız suikast çetesinin öldürdüğünü, kimileri ise Kübalı sürgünlerin öldürdüğünü iddia eder ancak kesin olan bir şey var ki, Kennedy’i öldürenler çok profesyonel ve acımasız keskin nişancılardan (snipers) oluşan bir suikast timidir. Kennedy Dallas’ı ziyaret etmeden önce akşam yâni 21 Kasım 1963 akşamı Dallas’ta gökten boşalırcasına yağmur yağmıştır. Ancak, şehir halkı buna rağmen Başkan’ı en iyi şekilde karşılamak için elinden geleni yapmıştır. 22 Kasım 1963 sabahı Washington DC’den Air Force One uçağı ile Dallas’a gelen Başkan Kennedy ve karısı, sabah 9’da şehir merkezinde Dallas Vâlisi Connaly ile birlikte kahvaltı ettikten sonra üstü açık bir limuzine binerek halkı selâmlamaya başlamışlardır. Tam 6 aracın olduğu kortejde en son arabada Başkan Kennedy ve Vâli Connaly vardır. Önde motosikletli SS korumalar ve yanda CIA ajanlarının bulunduğu arabalarla Kennedy’nin arabası kortejle birlikte Elm Caddesi’nden Houston’a doğru beklenmedik bir dönüş yapar. O sırada silâh sesleri yükselmeye başlar. Polisler telsizle anons etmeye başlar: “Korteje ateş ediyorlar yere yatın” diye… Tam 6 el silâh sesi duyulur. Birinci mermi arabayı komple ıskalar ve alt geçitte bekleyen Edmund Harris adındaki taksi şoförünün kulağını parçalar. İkinci mermi Kennedy’i tam omzundan vurur. Üçüncü mermi Kennedy’i ıskalayıp ön koltuktaki Vâli Connaly’i omzundan vurur. Dördüncü mermi Kennedy’i boynundan vurur, aynı mermi başkanın vücudundan çıkıp Vâli Connaly’i sırtından vurur. Beşinci mermi arabayı ıskalayıp dikiz aynasını kırıp dışarı çıkar ve altıncı mermi… Altıncı mermi Başkan Kennedy’i tam kafasından vurur. Başkan’ın kafasını parçalayan mermi bulunamaz. Suikasttan sonra yapılan araştırmalarda Kennedy’i sözde komünistlerden vatan hâini Lee Harvey Oswald’ın vurduğu iddia edilir. Ortada altı mermi olmasına rağmen Oswald’ın tek kaatil olduğu görüşüne verilir. İddialara göre Oswald Teksas Okul Kitapları Bürosu’nun altıncı katındaki pencere dibinden İtalyan yapımı Manlicher Caracano marka keskin nişancı tüfeği ile Başkan Kennedy’i ve Vâli Connaly’i altı kez vurarak Başkan’ı öldürmeyi başarmıştır. Sözde suikastçı Lee Harvey Oswald’ın vurduğu başkan Kennedy feci şekilde can vermiş ve Lee Harvey Oswald apar topar hapsi boylamıştır. Ortadaki deliller birden çok keskin nişancının olduğunu göstermesine rağmen, İsrail denetimindeki Amerikan derin devleti suçu Lee Harvey Oswald’ın üzerine atarak delilleri bir bir yok etmiştir. Suikastı gören 57 kişi ya bir kaza ile ya da intihar ile ölü bulunmuştur.

Lee Harvey Oswald
Lee Hervey Oswald ise suikasttan iki gün sonra mahkeme çıkışında yüzlerce FBI ajanı ve polisin arasında Yahudi bir bar işletmecisi olan Jack Ruby tarafından öldürülmüştür. Bu Amerikan milliyetçisi Yahudi, Lee Harvey Oswald’ı öldürmesinin nedenini ise “komünistlerden Amerika’nın aldığı intikam” olarak yorumlamıştır.

Jack Ruby
Birden çok keskin nişancı tarafından vurulan Kennedy’nin, otopsisini Amerikan Ordusu’ndaki üst düzey amiral ve generaller yürütmüş ve otopsideki suikast delillerini bir bir sabote etmişlerdi. Âilesi Kennedy’nin kafasının kesilerek incelenmesini ve böylelikle gerçek suikastçıların bulunmasını istediğinde ise Amerikan birimleri konuyu şiddetle reddetmişlerdir. Kennedy apar topar gömülerek konu ört pas edilmiştir.
Başkan Kennedy’nin suikast sonucu öldürülmesinden sonra Başkan adayı olan kardeşi Senatör Robert Kennedy de bir basın toplantısı sırasında İsrail işbirlikçisi Filistinli bir genç tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür…
KENNEDY SUİKASTİNİN SONUÇLARI
Kennedy’nin kapattığı İsrail Dimona çölündeki nükleer santrali tekrar açılmış ve İsrail nükleer silâh üretimine eskisi gibi iyice hız vermiştir.
Federal Reserve Bank’ın elinden Amerikan Doları’nı basma yetkisini alan Başkan Kennedy’nin çıkarttığı 11110 sayılı kanun iptâl edilmiş ve Amerikan Doları’nı basma yetkisi tekrar Rotschild Âilesi’ne âit olan Federal Reserve Bank’a verilmiştir.
II. Dünyâ Savaşı’ndan sonra ılımlı ve sâkin bir politika izleyen Amerikan Devleti özellikle Kennedy suikastından sonra soğuk savaş sürecini de başlatmıştır. Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki soğuk savaştan tüm dünyâ devletleri çok olumsuz yönde etkilenmiştir. Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki silâhlanma rekabeti âdeta bir sidik yarışına dönmüştür. Amerika tüm dünyâ genelinde emperyalist faâliyetlerine hız vermiş ve Vietnam’a saldırmıştır. Vietnam’da binlerce kişinin ölmesine ve birçok ülkenin bu savaştan dolaylı olarak zarar görmesine neden olmuştur.
Amerika’da İsrail lobisi ise iyice pervâsızlaşmış ve yönetimde söz sâhibi olmuştur. Amerika, İsrail devletinin yaptığı katliamlara sesini çıkaramaz hâle gelmiş ve İsrail ile suç ortaklığı yapmaya başlamıştır. En basitinden örnek vermek gerekirse, İsrail devletinin çok gizlice yürüttüğü “Samuel Vanunu’yu kaçırma operasyonuna” istemeden şâhit olan bir Amerikan Firkateyni’ndeki 23 deniz piyâdesi İsrail hücumbotları tarafından açılan ateşle öldürülmüştür. Denize düşüp kaçmaya çalışan askerler bile İsrailliler tarafından öldürülmüştür. Olayın basına sızmasına izin verilmemiş ve Yahudiler’in kontrolündeki Amerikan basını konuyu haber bile yapmamıştır.
CIA tüm dünyâda “komünizmle mücadele” doğrultusunda adına GLADIO denilen ve Beyrut’taki gerilla kamplarında eğitilen kaatillerden ve ücretli askerlerden oluşan gizli bir ordu hazırlamış ve bu ücretli kaatilleri maaşa bağlayarak dünyânın her yerinde(!) komünistleri ve sol düşüncelileri öldürmekle görevlendirmiştir.
Bu bağlamda Türkiye’deki sağ-sol çatışmaları, siyasî amaçlar için işlenen cinayetler, katliamlar, terörist eylemler, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmesi ve 12 Eylül Darbesi hep Gladio’nun eserleridir. Gladio ordularının kurulması ne tesadüfse Kennedy suikastından hemen sonraya denk gelir.
Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) başlamıştır. BOP’un diğer adı ise Büyük İsrail Devleti Projesi’dir. Kennedy suikastından sonra Büyük İsrail Devleti projesine hız verilmiştir. Büyük İsrail Devleti Tevrat’ta Tanrı Yehova’nın Yahudiler’e vaât ettiği topraklardan oluşmaktadır. 11 Eylül 2001 saldırıları, Münih’teki eylemler ve daha birçok terörist eylem aslında Büyük İsrail Devleti projesinin bir parçasından başka bir şey değildir.
Bâzıları Büyük Ortadoğu Projesi’ni sanki yeni bir şeymiş gibi algılıyorlar. Büyük Ortadoğu Projesi yeni bir şey değil. Yüzyıllardır var olan bir proje… Osmanlılar’ın yıkılması, Arap’ların parçalanarak bir sürü ülkeye bölünmesi, Türkiye’deki terör eylemleri, istikrarsızlık ve Irak, İran gibi ülkelerin periyodik olarak neredeyse her 10 yılda bir sorun çıkarması rastlantı olmasa gerek!
***
Bu yazı bana âit değil; piyasada bulunan bir kitap hakkındaki bir yorum.
Hezeyanî olduğunu düşündüğüm kısmı aşırı indirgeyiciliği ve Dış İlişkiler Konseyi, Bilderberg, Trilateral Komisyon, Masonluk, Kafatası ve Kemir Tarikatı, Aspen Enstitüsü, Malta Şövalyeleri (Hospitalier Şövalyeleri veya St. Jean Şövalyeleri), Opus Dei, Roma Kulübü, Bohemian Grove, Dünyâ Ekonomik Forumu, Dünyâ Federalleri listesinin komik derecede kondanse edilmiş bir çorba olması; dünyâdaki bütün güç mihraklarının üyesi olduğu ve oradan seçilmiş 10 büyük seçkin kişinin muazzam gücü çok mübalâğalı. Bilhassa çok iyi tanıdığım masonluğun buraya yapıştırılması da kaçınılmazdı bittabi: Bunun hikâyesi http://en.wikipedia.org/wiki/Illuminati adresinden okunabilir. 33° üstâdlar dâhil, HKMBL’den İlluminati üyesi olduğunu hiç sanmıyorum çünkü bahsedilen hedefler tamamen antimasonik (şimdiden ikaz edeyim, bununla ilgili papağan tepkilerini mekâna koymayacağım; merak edenler için masonluğu da kaynağından anlattım kaç kere)! Ayrıca, Yahudi soykırımı da çok hafife alınmış; öldürülenlerin sayısı konusunda benim de bâzı kuşkularım var ama bu kadar da değil…
Hezeyanî olmadığını düşündüğüm kısmı ise ana fikri. Bir DDD olduğu, bunu WASP + ABG + Siyasî ve Dinî Siyonizm’in teşkil ettiğinden hiç şüphem yok. Hâttâ mevcut küresel krizin de tamamen bir tezgâh olduğundan, Büyük Kürdistan oyununun altında da aynı gücün yattığından, dünyâyı bir elitler grubunun gizli kararlarla yönlendirdiğinden eminim.
Tek üzerinde düşündüğüm, Profesör Texe Marrs’ın hangi cür’et ve cesaretle bu kitabı yazdığı.
Hâttâ bunun da “işin bir kısmı” olabileceği…
Daha da ötesi, bizâtihi, olduğu ve birilerinin örtülü tehdidini taşıdığı!
***
Bir de http://www.keremdoksat.com/2010/04/08/savci-kardes-niye-comak-sokarsin-koskoca-basbakan-damadinin-kovanina-gor-simdi-hanyayi-konyayi/ makalemi hatırlayın lûtfen:
Sevgili Mekâncılar,
Posta kutuma düşen bir haberi sizinle paylaşmak isterim, hiç de “palavra” kokmuyor…
***
Savcı Cihaner’i apar topar aldılar, adliye bastılar, evini aradılar. Günlerdir gelişen olaylar zinciri neticesinde “devlet krizi” bile çıktı. Konuyu ve gelişmeleri az çok herkes bildiği için bu kısımlara çok girmeyeceğim.
Peki, asıl neden neydi?
Gerçekten başsavcı bir cemaât yapılanması hakkında yürüttüğü araştırma nedeniyle mi cezalandırılıyordu?
Hayır, gerçekler şunlar:
*AKP, olayın cemaât üzerine giden bir başsavcının kendileri tarafından cezalandırılıyormuş görüntüsünden memnun.
*AKP, olayın Ergenekon davası vs. konularla ilişkilendirilmesinden ve siyasî bir olaya dönüşmesinden memnun. Bu sâyede konunun aslı hiç araştırılmıyor, çünkü tribünler dolu, herkes maça odaklanmış durumda.
*AKP, olayın bir yüksek yargı çatışmasına dönüşmesinden memnun. Çünkü AKP-Asker, AKP-Yargı, AKP-AdınıSenSöyle tartışmalarının hepsinde mağdur, mazlum rolünü kimselere kaptırmıyor. Bu süreçlerde basın yoluyla sürekli kurumlar yıpratılıyor.
Olayın gerçek sebebi ne olabilir?
Erzincan altın, gümüş ve diğer değerli metal varlıkları açısından çok zengin bir bölge. Sâdece altın rezervinin ilk yapılan çalışmalarda bugünkü değerle 3 milyar Dolar (yaklaşık 80 ton) olduğu söyleniyor. Bu rakam uzmanlara göre ancak devede kulak.
Erzincan’ın İliç ilçesinde altın madeni ruhsatı alan şirket tahmin edin kim?
Sürpriz yok: Çalık Maden.
Hani Holding’inin genel müdürü var ya, Başbakan’ın damadı. İşte o şirket.
Ortağı kim?
Sürpriz yok: Anatolia Minerals.
İsmi Anatolia Minerals ama bir Kanada şirketi. İlginç değil mi? Kanada şirketinin adı Anadolu Madencilik.
Ortakları kim dersek yine sürpriz yok: Ahmet Çalık. Artık Türkiye’de her taşın altında aynı ismi görmek mümkün.
Çalık Holding’in maden konusundaki stratejik ortağı Ahmet Çalık’ın da “member of board’da” olduğu AMDL grubu. AMDL’nin açılımı Anatolian Minerals Development Limited.
Kim bu AMDL diye sorarsak karşımıza yine sürpriz olmayan bir global şirket çıkıyor: Rio Tinto.
Rio Tinto ismi yabancı değil, dünyâda daha çok çevre kaatili olarak anılıyor. Kısaca Rio Tinto, 200 milyar Dolarlık bir şirket, yaklaşık yarısının sâhibi Birleşik Krallık asıllı.
Ayrıca, geçtiğimiz yıl Çin’de bu şirketin 5 yetkilisi fesat ve casusluk suçlamasıyla (corruption and espionage) tutuklandı.
Rio Tinto’nun büyük hissedârı Rothschild Âilesi. İşte bu da hiç sürpriz değil.
Rothschild Âilesi 16. Yüzyıl’dan beri Avrupa’nın en köklü âilelerinden biri. Bankacılık ve finans piyasasında neredeyse her büyük şirketin ardında bu aileden biri var.
Pek tabii ki Rothschild Âilesi Musevî kökenli.
İki büyük dünyâ savaşını da bu âilenin daha doğrusu hânedanın çıkardığı söylenir. Şaka gibi ama gerçek!
Bu hânedan son 250 yıldır dünyanın en güçlü odağı, şu anki servetleri 10 trilyon Dolar civârında, yön verdikleri para büyüklüğü ise bunun en az iki katı. HSBC Bank, J.P.Morgan-Chase, De Beers, Rio Tinto, Aviva, Citigroup, Exxon-Mobil, Chevron…
Yâni bizim savcı yaş tahtaya basmış.
Savcı’nın Çöpler köyündeki Çalık ve Anatolia Minerals ortaklığına âit Çukurdere Madencilik Şirketi konusunda yaptığı araştırmalar konuyu buralara getirdi.
Anlayacağınız bizim savcının tek kabahati Erzincan’da görev yapıyor olması.
Rio Tinto’nun şu andaki piyasa değeri 108 milyar değerinde. Bir sene önce 200 milyarın üzerindeydi. Avrupa’da üç Rothschild sülâlesi vardır: Alman, Fransız, İngiliz…
Benim okuduğum ve duyduğum haberlere göre dünyânın neresinde harp çıkarsa mutlaka bu üç sülâlenin parmağı vardır. Sokakta göremezsin bu sülâlenin mensuplarını.
1800 küsur yıllarında Kuzey Amerika’da çıkan Kuzeyli-Güneyli sivil savaşın, Napoleon’un çıkardığı savaşın, Kırım Savaşı’nın, Afrika’nın istilâsı savaşının, Birinci ve İkinci Dünyâ Savaşları’nın, Kore ve Vietnam savaşlarının, Irak savaşının çıkarılmalarında hep bu sülâlelerin menfaât parmakları vardır ve bu savaşları finanse ederler. Dünyânın her sanayisine yön verecek güçte hisseleri vardır ve dünyada değişik isim altında dolaşırlar. Bill Gates gibi adamları da bin misli satın alıp çöpe atabilirler, isterlerse.
***
Bu hânedan ve kurucusu Mayer Amschel Rothschild için http://en.wikipedia.org/wiki/Rothschild_family, http://tr.wikipedia.org/wiki/Mayer_Amschel_Rothschild, http://www.rothschildarchive.org/ta/, http://www.rothschildfoundation.eu/, http://www.iamthewitness.com/DarylBradfordSmith_Rothschild.htm, http://www.conspiracyarchive.com/NWO/Rothschild_Grail.htm, http://www.us.rothschild.com/ gibi adreslerden epey malûmat toplayabilirsiniz.
Soros ve bu Rothschild Hânedânı ilişkileri http://www.bibliotecapleyades.net/esp_sociopol_rothschild.htm ve Türkçe olarak da http://www.stalinkaynak.com/soros1.htm mekânında mercek altına alınmış…
Marksizm, globalizm, Liberalizm, yeni dünyâ düzeni hikâyelerinin altında da bunların yattığı iftiraları(!)http://www.iamthewitness.com/doc/The.Rothschild.Octopus.htm adresinde yazılı… Hepsi yalan ve iftira, asla inanmayın!
Tabii ki bunların hepsi paranoyakça komplo teorileri!
Ama Google Earth’de bu sülâlenin şatolarına yaklaşmaya kalktığınızda…
Perdelenirsiniz!
Deneyin…
Sonra da, “acaba” demeyin!
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 08 Nisan 2010 Perşembe
***
Toparlayayım…
1. Yahudiler, daha doğrusu belli Musevî hânedanları + WASP= DDD ve kendilerine bi’at eden diğer güç odaklarıyla beraber bu dünyâyı şimdilik parmaklarının uçlarında oynatıyorlar.
2. 1800 küsur yıllarında Kuzey Amerika’da çıkan Kuzeyli-Güneyli Sivil Savaşın, Napoleon’un çıkardığı savaşın, Kırım Savaşı’nın, Afrika’nın istilâsı savaşının, Birinci ve İkinci Dünyâ Savaşları’nın, Kore ve Vietnam savaşlarının, Irak savaşının çıkarılmalarında hep bu sülâlelerin menfaât parmakları vardır ve bu savaşları finanse ederler. Dünyânın her sanayisine yön verecek güçte hisseleri vardır ve dünyada değişik isim altında dolaşırlar.
Sırf İsrail’in kurulabilmesi için çıkarılan iki dünya hârbi dahi güçlerinin delilidir!
3. Esas Kenan Diyarı’nda Vaât Edilmiş Topraklar ise zâten Kürtçülüğün ve Barzanî’nin liderliğinde Büyük İsrail Kürdistanı olarak kurulmaktadır.
Daha dün “Sayın Barzanî gelecektir” demediler mi?
4. Biraz önce kavga gürültü ile İsrail’i nasıl kınayacaklarına ancak karar verebilen TBMM’nin çabaları da nâfiledir! O da zâten “özür dilemeliler” gibilerinden bir şeyden ibârettir…
5. O Türkiye’ye kayıtlı olmayan ama Al Bayrağımızı sallandıran gemiyi oraya yollayan, İsrail’in hiç gözlerinin yaşına bakmadan vuracağını bile bile buna müsaade eden kimlerdir bir düşünün!
6. Tıpkı Ermeni hezimetindeki gibi, önce büyükelçimizi geri çektik, sonra geri yolladık ya; aynı şey İsrail’le de olacaktır.
7. Hem Devletlû’nun kontrolden çıkma temayüllerine net bir şekilde set çekilmiştir, hem de kendisinin posta koymalarıyla İsrail’in Ortadoğu’da güç kaybettiği yanılsaması (illüzyonu) çürütülmüştür. Hâttâ TC Hükûmeti o kadar küçük düşmüştür ki, “umarım son kararınız hayırlı olur” diyecek kadar küçülebilmiştir. TC Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, ABG’li yetkililere “İsrail’e 24 saat süre veriyoruz. Ya tüm tutukluları serbest bırakırlar ya da İsrail ile tüm ilişkilerimizi gözden geçiririz” diye yalvar yakar olabilmiştir. O ABG ki, resmen İsrail’e arka çıkmıştır.
8. Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın kınaması filân hikâyedir ve İsrail’in de zerre kadar umurunda değildir. Bilakis, tamamen bir tertipten ibâret olduğundan zerre kadar şüphem olmayan bu gemi krizinden İsrail uluslararası arenada güçlenerek çıkmıştır, çünkü orada sâdece güç konuşur.
9. Olan da gemide rahmete kavuşan 4 Türk’e olmuştur. Üstelik PKK’nın müthiş ivmelenen hücumları, İskenderun’daki katliam ve Ergenekon bilmem kaçıncı dalga tutuklamaları da işin tuzu biberidir.
Ne işleri vardı orada?
İsrail’in şovuna hizmet için kullanılarak can vermeye ne gerek vardı?
Ah siz (yâni biz) de keşke o gemide olmasaydınız (olmasaydık)!
Ey komutanları, aydınları içeri tıkılırken gıkı çıkmayan halkım…
İsrail Büyükelçisi’nin evine filân saldırarak galeyana gelen Aziz Milletim,
Sanıyor musunuz ki Türkiye kalkıp da İsrail’le hârp edebilir?
Hani ânında bütün dünyâ iletişim ve haberleşmeyi karartan İsrail’le!
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 02 Haziran 2010 Çarşamba


Abaaoooovvvv! “uyusun da büyüsün, ninni” denilmiş ya yıllarca bizlere. Hala da deniliyor. Bu ağır uykudan; biz ve dünyâ uyanabilecek miyiz? Doğrusu karamsarım. Paylaşımlarda bol, bol veciz sözler ve videolar var. Bir makalenizi paylaşıma koydum, bir tık dahi yok. Yâni uykuya devam. Ama siz ve sizin gibi değerli uyarıcıların, sarsıcı bilgi ışıklarıyla karanlıklar dağılır, ağır uykulardan uyanılır, kıyamlar olur, iş işten geçmeden.