BUGÜNLER…
“Eşeğe hâddinden fazla değer verirsen kendini yarış atı zanneder” (Anonim)!
“Dostlukla para, zeytinyağıyla su gibidir” (Baba 3 Filmi’nden).
“Öfkeliyken düşüncelerini söyleme” (Baba 3 Filmi’nden).
“Bugünlerde söz sükûtsa, gümüş altındır” (Bendeniz)!
***
Bir entellektüelin, bir münevverin aslî vazifeleri arasında hakikati aramak yatar; yan gelip yatmak değil…
Korporatizm kelimesinin anlamı için http://en.wikipedia.org/wiki/Corporatism adresine bakılabilir.
Türkçe özeti de şöyle: Korporatizm, hepsi de tüketici olan bütün üreticiler tarafından, bütün tüketiciler için düzenli üretimdir. Bir taraftan işleticilerle işletilenler, diğer taraftan da üretim ile tüketim arasındaki ilişkileri değiştirme ve geliştirmeye yönelik bir ekonomopolitik sistemdir.
Korporatizmin esas iki amacı vardır: 1-Ekonomik hayatı yeniden kurmak, 2-Sosyal adaletin tesisini sağlamak.
Faşizm, ekonomiyi korporatizm üzerine kurar ve korporasyonları temel alır. Bu, Mussolini’nin “Faşist devlet korporatiftir” sözü ile pekiştirilen bir hükümdür. Korporasyonlar, nisbeten loncalara benzerler.
Korporatizm, toplumu organizmacı bir gözle görmenin bir sonucu olarak her kesimin bütün faâliyetlerinin amacını dayanışma ve ortak çıkara indirgeyen politik bir yaklaşımdır. Tahmin edileceği gibi, burada farklı kesimlerin farklılıkları ancak ortak çıkar veya devletin faydası ekseninde okunduğu müddetçe yaşayabilir. En tipik örneği Mussolini dönemi İtalya uygulamasıdır.
Şu link çok önemli: http://www.syracuseuniversitypress.syr.edu/fall-2004-catalog/kemalist-turkey.html.
İstanbul Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Taha Parla Politik Bilim ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde hoca. Doçent Andrew Davison ise Vassar Koleji’nin Politik Bilim Bölümü’nde hoca.
Bu ikisi bir olup Corporatist Ideology in Kemalist Turkey - Progress or Order? başlıklı bir kitap yazmışlar. Türkçesi Kemalist Türkiye’de Korporarist İdeoloji – İlerleme mi Nizam mı…
Tanıtımından anlıyoruz ki, Atatürk ve arkadaşları faşistmişler!

Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm (http://www.iletisim.com.tr/kitap/ziya-g%C3%B6kalp-kemalizm-ve-t%C3%BCrkiyede-korporatizm-628.aspx) adresinden de görüleceği üzere, iki yazarla birlikte Türkçe başka bir eseri neşredilmiş. Önce yazarlara bakalım:
Prof. Taha Parla’yı zâten tanıdık.
Doçent Füsun Üstel http://www.iletisim.com.tr/iletisim/person.aspx?pid=562&isim=Füsun Üstel mekânında şöyle tanıtılıyor: 1955’te Ankara’da doğdu. Ortaöğrenimi Notre Dame de Sion’da, yükseköğrenimi AÜSBF’de tamamladı. 1980-81’de İtalya’nın Bologna kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde yüksek lisans programını izledi. 1982’de İÜ İktisat Fakültesi’nde araştırma görevlisi oldu. 1987’de AÜSBF’den doktorasını aldı. 1993’te doçent oldu. 1990’dan bugüne Mİ Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde öğretim üyesidir. Yerli ve yabancı sosyalbilim dergilerinde Türkiye tarihi, milliyetçilik ve kimlik sorunuyla ilgili makaleleri yayınlanmıştır.
Sâbir Yücesoy ise (sıkı durun), yakınlarda vefat eden Dayım Rebiî Yücesoy’un oğludur. Kıpkızıl komünisttir, yurtdışında ikamet etmektedir. Boğaziçi’nde talebeyken tam bir kanaât önderi ve farklı fraksiyonların dahi bi’at ettikleri bir liderdi. Ayrıntıya girmeyeyim ama tam bir Cumhuriyet centilmeni olan dayımın ve Cumhuriyet kadını olan annesi Sevim Yücesoy’un oğlu sıkı bir komünist ve Atatürk düşmanı olup, PKK lehinde yayınlara da imza atmış olan, nev’i şahsına münhasır, çok zeki ve militan ruhlu bir adamdır. Diğerleriyle pek muhtemelen Boğaziçi’ndeyken tanışıp yoldaş olmuşlar…
Kitabın tanıtımı şöyle:
Ziya Gökalp yirminci yüzyılda Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli sistematik düşünürdür. Çok sayıda etnik oluşumu içinde barındıran Osmanlı İmparatoruğu’ndan bir ulus-devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecine egemen olmuş derin bir bunalım ve değişim döneminde yaşamış ve yazmıştır. Siyasî karışıklıklar, ekonomik iflâs, Dünya Savaşı ve yeni kültürel değerler edinmeye yönelik umutsuz arayışların oluşturduğu koşullarda, Türkiye’nin ulusal canlanışını ve kimliğini sağlamayı amaçlayan bir çalışmayla, Türk, İslâm ve Batı değerleriyle kavramların bir birleşimini yaratmayı denemiştir. Gökalp’in (MKD: Gökalp’ın) sistemi, döneminin egemen görüşlerinin, Avrupa korporatizmiyle ulusal siyaset anlayışının bir karışımı hâlinde kodifikasyonu (MKD: düzenlemesi) olarak ele alınabilir. Aynı zamanda, daha sonraki gelişmeler için de bir esin kaynağı ve çıkış noktası olarak görülebilir. Başka bir deyişle, Gökalp’in (MKD: Gökalp’ın) sistemi, Türkiye’de yürürlükte olmuş temel siyasi söylem ve pragmatiğin parameterlerini koymuştur. Türkiye’deki belli başlı ideolojik konumlar, bazen açıkça belirtilerek ama çoğunlukla zımnen, Gökalp’in (MKD: Gökalp’ın) kapsayıcı korporatist modelinden türetilmiştir.
***
Belli ki bu vatandaşlar, inanarak veya değil, bu yazdıklarıyla sürekli bir Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı peşindeler.
“Türkiye’de azınlıklara uygulanan zulüm ve 100 senedir dayatılan faşizan düzenle yürüyormuş bu memleket! Türkiye bir corpus (beden) hâliyle baskı ve işkence ile zorla dayatılan bir rejim varmış. Bu dönemde böyle bir şey neden söylenir, kim tarafından olursa olsun?
Allah’tan aklıselîm sâhibi epey kişi de bunlara karşı çıkıyor.
Bütün dünyanın üzerimizde geldiği, Ermeni soykırımı tasarısının tepemizde Damokles’in kılıcı gibi durduğu, Kürt ve Süryani soykırımlarının filân gündeme getirilmeye başlandığı bir dönemde, tam da bu ayıbımızın(!) yüzüncü yıldönümünde birileri aynen onların ağzından konuşuyorsa, onların Ermeni kökenli olup olmadığını sorgulamanın neresi ırkçılıkmış?
Bilakis, en rasyonel suâl değil midir sorulacak?
“Hekimin evrensel-Hümanist kimliği onun bilimsel-teknolojik kimliğinden büyük oranda bağımsız, fakat onunla birlikte gelişen ve yerleşen bir kimlik duygusu, bir kimlik öğesidir. Hekimin evrensel-hümanist kimliğini oluşturan hekimin etik görgüsü, etik değerleridir. Hekimin bu kimlik boyutuna hekimin etik kimliği de denebilir. …..Hekimin kişisel kimliğinin sınırlarını evrensel-hümanist kimliğin etik değerleri belirler. Hekim kimliğinin bu evrensel-hümanist boyutunda hekimin günlük yaşam ve meslek uygulamaları dünyasında kişisel, etnik, dinsel ve ideolojik kimlik öğeleri baskın olmaktan çıkar. Bir başka deyişle kişisel kimlik öğeleri evrensel hümanist kimliğin sınırları dışında kalır” ifâdeleri var, buna itirazım yok da…
Mekânın takipçileri pek iyi bilirler ki ben asla Hümanist değil, hümaniterimdir; çünkü Allah’a inanırım. Bu en temel felsefî farkı bilmeyenler bâri http://tr.wikipedia.org/wiki/H%C3%BCmanizm mekânından okusunlar: Hümanizm insanî konularda doğaüstü inanışların hocalığını açıkça reddeder; fakat bunun yanında inançların kendisini hedef almaz. Genelde Ateizm ve Agnostisizm ile bütünleşebilir ama Hümanist anlayış bunlara içkin değildir. Hümanizm bu tür doğaüstü güçlerin varlığıyla ilgilenmeyen etik tabanlı bir görüştür. Seküler bir hayat duruşu ilkesi ve her otorite karşısında insanı özgürleştirme çabası Hümanizm’in temelidir (ben seküler değil, lâikim).
Hümanitaryanizm için http://en.wikipedia.org/wiki/Humanitarianism kaynağını okuyabilirsiniz.
Derslerimde hep epistemoloji anlatır, talebelerime “inancınız ne olursa olsun, icrâ-i tababet eylerken inanç elbisenizi askıya asın” derim; kongrelerde de derim hep.
Bakın 2006 tarihli http://www.keremdoksat.com/2006/08/31/bilimsel-metodoloji-nedir/ makalemde neler yazmışım:
Peki, Bir İnsan Hem Bir İnanca (Dinî, İdeolojik veya Mistik) Sâhip Olup, Hem de Bilim Adamı Olamaz mı?
Tabii ki olabilir. Dünyada geçmişte ve hâlde bunun pek çok örnekleri mevcuttur. Muhtemelen artarak da olacaktır. Önemli olan sapla samanı karıştırmamayı, bilim adamı kimliğiyle (scientist identity) kendini aşan kimliğini (self-transcendent identity) karıştırmamaktır. Dinî-mistik ritüelik davranışlar ta hayvanlar âleminden insan türüne kadar devam eden bir süreklilik gösterirler. Kurumsallaşma ve bilinçli inanç (iman) ise Homo sapiens sapiens‘te gerçekleşmiştir. İnsan türü kendini aşmaya muktedir hâttâ mahkûm olan tek türdür. Adam gibi adamlar hem ilmi hem de imanı aynı yürek ve dimağda taşıyabilirler ve asla ikisinin de mutaassıbı olmazlar.
“En doğrusu, halen en doğru bildiğimizi yanlışlayacak yeni varsayımlar yaratmaktır”. Sir Karl Popper
“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir”. Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk
Senelerdir bilim adamı olmaya ve editörlük yapmaya gayret eden bendenizden ilgilenenlere bir katkı…
***
Gelişmeleri takip edip sizlerle paylaşacağım.
Tabii, alenen bana söven, aşağılayan veya iftira edenler hakkında da gereğini zamanı geldiğinde yapacağım.
Bu devirde her türlü ayrılıkçı, komünist, dinbaz veya benzeriysen yollar açık.
Yok, eğer Atatürkçü isen, herkesin sana sövme hakkı serbest!
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 10 Haziran 2010 Perşembe
Güncelleme: Gördüğüm lüzum üzerine, bu makaledeki bâzı kısımları mekândan kaldırıyorum. Geçmişte yazılmış olanlar hükümsüzdür.
Saygılarımla…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 13 Haziran 2010 Pazar

