NEJAT AKSEL’den: EKONOMİYLE İLGİLİ SON TAHLİLLER…
Keynesyen ekonomi geçmişte başarısını ispatlamıştır. Gelişmiş Batı toplumları onun gösterdiği yoldan yürüyerek sıkıntılı dönemlerini atlatmış ve büyümelerini sağlıklı bir şekilde sürdürmüşlerdir. Bâzı ülkelerdeki bozulmalar, büyümeyi doğru kullanmamaktan “hacıağa” misâli gereksiz harcamalardan veya güçlerine güvenerek yarattıkları ihtilâflardan, silâh tâcirlerinin baskısı ile veya enerji kaynaklarını ele geçirmek amacı ile çıkarttıkları küçük çaplı savaşların masraflarına ve soğuk savaş dönemindeki gereksiz savunma masraflarına dayalı olarak bozulmuştur.

Friedman’ın monetarist ve aşırı Liberal politikaları ise sınıfta kalmıştır. Zâten bu politikaların amacı ülkelerin kalkınmasını ve büyümesini sağlamak değil, zengin ve gelişmişlerin fakir ve kalkınmakta olanları sömürmesine ve bu sömürüye bağlı olarak iç düzenlerinin bozulmasına yardımcı olmak amaçlıdır. Monetarist ekonomi politikalarının temel hatası her şeyi paraya bağlamasıdır. Bu tür bir yaklaşım büyük çok uluslu sermayenin işine geldiği için rağbet görmüştür. Ülkeler reel sektörden kopmuşlar, bütün faâliyet mâlî sektöre kaymıştır. ABD’nin Dolar’ın altın ile bağlantısını kesmesi bunun en büyük itici gücü olmuştur. Bugün ABD dünya enerji kaynaklarını kontrol etmek için gerçekleştirmekte olduğu askerî harekâtları, bastığı karşılıksız Dolarlar’la finanse etmektedir. Buna karşın ele geçirdiği enerji havzalarından elde ettiği ürünleri Petrol Kartelleri aracılığı ile Irak Savaşı’ndan önceki fiyatlarının 2-2.5 katına dünyaya satarak, değersiz Dolar’dan kaybettiğini buradan kazanmaktadır.

Bizim Liberal enflasyon lobimiz de bir ağızdan “Türk Lirası aşırı kıymetlendi” türküleri çığırmaktadır. Türk Lirası aşırı kıymetlenmemiştir. İç enflasyona bakarsak bunun böyle olmadığı net olarak görülür. Sâdece parite ABD’nin karşılıksız Dolar basarak savaş finanse etmesinden dolayı Türk Lirası lehine değişmiştir. Döviz sepetlerini ABD Doları sahasına bağlayan tüm ülkelerde bu durum ortayla çıkmıştır. Düşük Dolar kuru bizim enflasyon lobisinin iddia ettiği gibi felâkete de sebep olmaz. Düşük Dolar kuru ithalâtı teşvik eder. Bu doğrudur. Ancak, zarar veren nihâî mamûl ithalâtıdır. Bu yerli malın rekabet gücünü azaltır, iç talebin ithâl mala yönelmesine sebep olabilir. Bunu önlemek isteyen hükûmetlerin elinde iki güçlü silâh vardır. Bu tür mamûl mal ithalâtında alınan KDV ve ÖTV ile fiyat baskısı önlenebilir. Ayrıca malların sâdece belirli gümrük kapılarından ithâline izin verilmek gibi spesifik tedbirlerle mâliyetin yükseltilmesi sağlanabilir.
Diğer taraftan düşük kurun, yatırım malları ithâlâtında daha az yatırımla daha fazla hammadde, ara malı ve makine ve teçhizat alınabilmesine imkân vermesi sebebi ile yatırım ve üretim üzerinde olumlu etkisi vardır. Bizim gibi nüfusu genç, işsizlik oranı yüksek, makine, teçhizat, bâzı hammadde ve ara mallarında yurtdışına bağımlı ekonomilerde Türk Lirası’nın kıymetli olmasının zararı değil, yararı vardır. Bu yatırım mâliyetini azaltarak, ihracatçının mâliyetlerini de aşağı çeker ve rekabet gücü yaratır.
Onun için, hazineyi soyarak kolay para kazanmaya alışmış veya bu gün 3’e ithâl ettiği malın fiyatını, mâliyetinde hiçbir değişiklik olmamasına rağmen ikame mâliyeti yükseldi diye, hemen yükseltip havadan para kazanan, Türkiye’de iş yaptığı hâlde yabancı para ile fiyat çekerek, kur farkı kazancı da elde eden, bir koyundan birkaç post çıkarma sevdâsından hiç vazgeçmeyen enflasyon lobisinin feryadına kulak asmamak gerekir.
Gelişmiş ülkelerden başlayarak, Dolar’a bağımlı tüm ülkeleri etkileyen son krizlere bakarsak, krizlerin reel ekonomi kaynaklı olmadığını net bir şekilde görürüz. Krizler hep mâlî piyasalardan kaynaklanmıştır. Sebebi de borsalarda ve mâlî piyasalarda kâğıda dayalı hayâl ticareti yapanların hırsları ve yanlış ekonomik politikalarıdır.
Monetarizm ve Liberalizm adı altında devletin sınaî, ticarî ve mâlî piyasalara müdahalesinin ve önlenmesi piyasalar üzerindeki devlet denetiminin azalması buna sebep olmuştur. Bugün Liberalizm’in şampiyonu ABD bankalara, mâlî müesseselere el koymakta, bunları çok sıkı bir disiplin altına alacak kuralları getirmektedir. Bundan 15 yıl önce ABD’de bir bankaya el konulsa idi, kıyameti kopartırlardı. Para dâima doğru yolu bulurdu. Sermaye verimli kullanılmalı idi. İnsanların Liberal düşüncesi ve yatırım sâiki engellenmemeli idi.
Şimdi, deniz bitti!
ABD, öcü gibi korktuğu Komünist rejimler gibi, şahıs malına el koydu. Liberal ekonomiyi devlet disiplini altına aldı. Onu takip eden zengin Avrupa ülkeleri de aynı yola gitti. Ama modern sömürgecilerin topu tüfeği Dünya Bankası ile IMF, eski hatalı tutumlarında ısrar ediyorlar. Zâten bu iki kurumun amacı uluslararası piyasalarda dengeyi sağlamak ve dalgalanmaları önlemek değildir. Borç veren zengin ülkelerin icra memuru gibi, ağlarına düşürdükleri gelişmekte olan ülkeleri sömürmektir.
Dünya Bankası’ndan yatırım kredisi alan ülkelerin yatırım mallarını hangi ülkelerden, hâttâ hangi kurumlardan alacakları dahi dikte edilir. Daha makûl fiyatlı mallar alarak, aldığınız krediyi rantabl olarak değerlendirmenize imkân vermezler.
IMF ise büyücü doktor gibi her hastaya aynı reçeteyi yazar: Kamu harcamalarını kıs, kamu personelini azalt, kamunun üretim tesislerini özelleştir, devlet denetimini özelleştir, kamu arazilerini sat, kamu ulaşım şirketlerini özelleştir. Bunlardan elde ettiğin paraları da bana olan borcuna kapat. Mirasyedi gibi ülkenin vatandaşlarının vergileri ile yapılanları yok pahasına sat ye!
Hâlbuki yapılması gereken bunun tam tersidir. Bu kurumları doğru işleterek ve bu imkânları kullanarak hazine gelirlerini arttırmak ve ülke borçlarını bunların kazancı ile ödemek, gerekirse bunlara yeni yatırımlar eklemektir. Bugüne kadar IMF reçetelerini uygulayıp borçtan kurtulan tek bir ülke görülmemiştir. Hangi ülke ki IMF’yi başından atmıştır, o ülke borçlarını ödeyip kurtulmuştur.
Keynesyen ekonomi politikalarında devletin denetimine ve devletin ekonomiye katkısına yâni teşviklere cevaz vardır. Burada bir ince noktaya dikkat edilmesi gerekir. Teşvik hangi yönde kullanılacaktır? Piyasa şartları iyi incelenerek tarafsız bir şekilde doğru kararın verilmesi gerekir. Sonuç her tercihte aynı olmakla birlikte, tüketim yönüne teşvik getirilmesi, tüketim eğilimini arttırır, arz noksanlığı olduğu (boş üretim kapasitesi ve eksik istihdam bulunmadığı) takdirde, bu teşvik talep enflasyonunu yukarı çekebilir. Çünkü talebin karşılanmasını sağlayacak üretimin yapılması için gerekli sermayenin birikmesi zaman alır. Üretim tarafına teşvik verildiği takdirde, bu katkının piyasaya yansıması ve rekabet sebebi ile fiyatların düşmesine katkı yapması biraz zaman alır. Ama özellikle ülkemiz gibi, ithâlâtı yüksek ve işsiz genç nüfusu yüksek ülkeler için bu türün tercih edilmesi çok daha yararladır.
Dolayısıyla, son kriz, sınırsız ve devlet denetimini reddeden Liberalizm anlayışı ile reel ekonomiyi reddeden monetarist politikaların sonunu getirmiştir.
Bundan sonra reel ekonomi ön plâna çıkacak, ülkeler çok uluslu sermaye yerine millî müesseselerini destekleyeceklerdir.
Bu, kaçınılmaz sondur.
Nejat Aksel – Caddebostan – 11 Temmuz 2010 Pazar


Sayın Hocam,
Ekonomist değilim ancak okuduğum kadarıyla bile yazıda büyük hatalar gördüm. Yazıyı uzunlamasına incelemek yerine genel olarak Serbest Piyasa Ekonomisi, Keynesyen Ekonomi, Millî Ekonomi ve Friedman’ın Monaterist Ekonomik Modelleri’nden söz edeceğim.
Günümüzde yaşanan küresel kriz ve sebep olduğu tahripkar neticeler, her kriz sonrasında sorulmasına alıştığımız “serbest piyasa ekonomisi çöküyor mu?” soruları ile yeniden karşılaşmamıza neden oldu. Serbest piyasa karşıtları her ne kadar alternatif bir teori veya model (hâttâ onların deyimiyle sistem) geliştiremese de, krizler bahanesiyle Liberal ekonomiye karşı yürütmüş oldukları saldırılar her geçen gün artmaktadır.
Serbest Piyasa Ekonomisi’nin tutarlı teorik çerçevesi ilk olarak, 1776’da Adam Smith’in “Milletlerin Zenginliği” adlı eserinde şekillenmiştir. Her ne kadar, Smith’den önce Hume, Quesnay, Turgout gibi düşünürler Smith’e ilham kaynağı olsa da, “Milletlerin Zenginliği” Liberal düşüncelerin iktisadî boyutta sistematik olarak ele alındığı ilk kitap olmuş ve hâttâ iktisat biliminin kurucu eseri olarak tarihteki yerini almıştır.
Milletlerin Zenginliği, o dönemin hâkim iktisat anlayışı merkantilizme karşı bir baş kaldırıştı. Merkantilist zihniyete göre, zenginliğin kaynağı değerli madenlerin biriktirilmesinden ve dış ülkelere yapılan ihracatlardan müteşekkildir. Merkantilistlere göre dünyadaki zenginlik sınırlı ve sâbittir. Ülkeler ancak diğer ülkelerin fakirleşmesi pahâsına zengin olabilir; bu yüzden, devletler mümkün olduğunca ithalâta sınırlama getirerek tâcirlerini ihracata yönlendirmeli ve böylelikle diğer devletlerdeki madenî paraların kendi ülkesine girişini sağlamalıdır.
Adam Smith, zenginliğin kaynağını birey üzerinden incelemeye almıştır. Ona göre, rekabet ortamının baltalanmadığı bir ortamda kendi çıkarını gözetecek olan hür bireyler, bilerek veya bilmeyerek (görünmez el aracılığıyla) hem kendisine hem de topluma hizmet eder ve âit olduğu ulusunun zenginleşmesine neden olur. Ona göre zenginlik, değerli madenlerin biriktirilmesinden değil, kişinin kendi beceri ve emeği ile ürettiği mallardan geçmektedir.
Önce serbest piyasa ekonomisindeki 3 temel ilkeyi verelim, sonra tek tek bu maddelerin üzerinden gidelim.
1. Mal / Mülk Edinme Hakkı
2. Alışveriş Özgürlüğü
3. Küçük ve Hakem Devlet
1. Mal / Mülk Edinme Hakkı
Serbest piyasanın en temel kuralı şudur: Kendi imkânlarınla ürettiğin her mal senindir. “Özel mülkiyet hırsızlıktır” diyen sol-anarşistlerin eleştirilerini burada biraz açalım ki, özel mülkiyetin serbest piyasadaki önemi daha net anlaşılsın.
“Özel mülkiyet hırsızlıktır” sözünün sâhibi Proudhon’un What is Property (kitap YKY’den Türkçe’ye çevrilmiştir) adlı eserinde kullandığı bir ibâre şu: “Mülk sâhibi, egemen, kahraman ve hırsız, hepsi aslında aynı mânâda, toplum içindeki hiçbir tartışmada taraf olmaz, tarafları ve kuralları belirleyen güç o olur. Yâni, mülkiyet despotizmi (mutlak gücü) destekler. Mülkiyet, fakire rağmen zenginin zenginliği ve güvenliğinin korunması için gereklidir. Özgürlük, eşitlik ve güvenlik isteniliyorsa, mülkiyet olmamalıdır zira mülkiyet toplumla ve bu değerlerle çatışır”.
Zenginin fakiri sömürmesinden, zenginin mutlak güç hâline gelmesinden korkan Proudhon, mülkiyeti redderek bu korkularından kurtulmayı amaçlıyor. Peki, bu korkuları ne kadar gerçekçi? Veya kendisinin öngördüğü düzende bahsettiği korkulardan daha fecisi başımıza gelebilir mi?
Liberalizm, bireye, “toplum veya kamu” gibi kollektif kavramlardan daha çok önem atfeden bir ideoloji. Liberalizm’e göre, insan önce kendi mutluluğu için yaşar. Bunun tam aksini iddia eden Altruistler’e, yâni insan başkasının mutluluğu için yaşar veya yaşamalıdır diyenlere, Liberal düşünürlerin cevabı basittir: “Altruizm bile bireyin kendi mutluluğu içindir, zira bireyler başkalarını mutlu etmeyi bile, kendilerini daha iyi hissetmek adına yaparlar”.
Ortak mülkiyetin mutluluk ve refah getirdiği yalanını bir makro bir mikro ölçekte iki örnekten anlarız. İlki, mülkiyet hakkı benimsenmeyen ve “kollektivizm” yanlısı devletlere şöyle bir göz atalım. Kuzey Kore, Çin, Afrika Ülkeleri vs. Bu ülkelerin dünyanın en fakir ülkelerinden olması tesadüf olabilir mi? Neden bu ülkelerde sanayi veya hizmetlerden elde edilen katma değer oranları, yatırım oranları, maaş seviyeleri, özel mülkiyeti koruyan ve kollayan ülkelere göre daha düşük? Sebep acaba “yan gelip yatmanın” “başkası adına çalışmaktan” daha zevkli olması gerçeği olabilir mi?
Mülkiyet hakkının önemini gösteren bir diğer örnek de “ortak malların trajedisidir”. Bu kavramda anlatılmak istenen, toplumun herkesin malı olarak bilinen kamu mallarını bakımsız, itinasız ve hoyratça kullanılırken, özel mülke âit yerlerde aynı toplumun çok daha dikkatli ve saygılı olduğu durumudur.
Bir an için yine hayâl gücümüzü sınırlayalım ve sâdece kamuya âit mallardan oluşan bir ekonomiyi düşünelim. Kamu dediğimiz şey soyut bir kavram olduğundan, görünmeyen bu kamuyu temsil genelde devlete düşer. Bu yüzden kamu malları da devlete âit olacaktır. Yâni tüm bu malların üstündeki tüm tasarruf ve kullanım hakları, bir takım imtiyazlı devlet adamlarının elinde olacaktır. Şimdi soruyorum, bütün ekonominin bir sınıf veya grup tarafından yönetildiği bir ekonomide mi bireylerin baskı ve sömürü altında olmadan yaşaması daha mümkündür, yoksa tüm bu malların bireyler arasında dağıldığı, gücün de-sentralize olduğu bir ortamda mı daha özgür ve mürreffeh bir hayat mümkündür? Yâni, mülkiyet hakkının tanınmadığı ve elindeki sonsuz iktisadî gücü etrafına rant olarak dağıtma potansiyeli bir çok sosyalist-totaliter devlet örneğinde tescillenmiş bir ülkede mi kendinizi daha güvende hissedersiniz, yoksa iktisadî gücü sınırlandırılmış ve bireyler arasında dağıtılmış bir demokratik devlette mi? Proudhon yaşasaydı da, keşke bu sorulara cevap verebilseydi.
2. Alışveriş Özgürlüğü
Alışvreriş özgürlüğünden kastım, bir bireyin üreterek elde ettiği bir malını istediği fiyata, istediği yerde, istediği zaman, istediği miktarda istediği kişiye satma veya satmama veya tüketici olarak aynı koşullarda bir malı istediği kişiden satın alma veya almama özgürlüğüdür. Devletin alışveriş özgürlüğümüzü ilga ettiği en bâriz alan, dış ticarettir. Devletlerin bir çoğu, bir mal ihraç veya ithâl ederken, o mal için kota koyar. Bu da, istediğimiz kadar malı satmamızı / satın almamızı engeller. Gümrük vergisi koyar, istediğimiz fiyata alış veriş yapmamızı önler. Bâzı ülkelere daha çok regülasyon veya zorluk çıkarır, istediğimiz kişilerle / yerlerle mübâdelede bulunmamızı caydırır. Tabii tüm bu önlemlerin sonucunda ya yağlı bir müşteri kaçırırız, ya da yurtdışında daha ucuzunu almak varken, yurtiçinde daha pahalısına râzı kalırız. Ama nihâyetinde, bu önlemler bizi daha da fakirleştirir. Bahsettiğim devlet politikalarının hiçbiri kimseyi daha zengin yapmaz.
3. Küçük ve Hakem Devlet
Devlet, yukarıda belirttiğim iki temel hakka, mal / mülk edinme hakkına ve alışveriş özgürlüğümüze tecavüz edecek en potansiyel suçlu veya olağan şüphelidir. Çünkü, sâdece devlet zor kullanma meşrûiyetini elinde taşır ve gerekirse “kamu iyiliği” adına bu hakları ortadan kaldırma görevini zaman zaman kendisinde görebilir. Tarih boyunca hiç bir iktisadî tekel veyâhut zümre, devletin elinde biriktirdiği ekonomik güç kadar bir güç elinde biriktirememiştir. Bu denli önemli bir gücün tekel olarak devletin elinde yoğunlaşması yozlaşmayı, rant dağıtımını ve kaynakların verimsiz tüketimine olanak kılar. Bu yüzden, devletin iktisadî gücünün sınırlandırılması, sâdece kaynakların daha etkin ve toplum çıkarına daha faydalı işlerde kullanımlası adına değil, bireylerin siyasî ve sosyal hayatlarında da devlete bağımlı olmadan özgürce yaşamaları adına büyük önem taşır.
Devletin alışveriş özgürlüğümüzü kısıtladığı örnekleri, gümrük ve kira kontratlarında gördük. Özel mülkümüzü gaspettiği en klâsik vak’a ise, devletin “gereğinden fazla” vergi toplamasıdır.
Liberaller’e göre, devletin en temel görevi, güvenliği sağlamak ve bireysel hak ve özgürlüklerimizi garanti altına almak için hukukun üstünlüğünü tesis etmesidir. Benim de içlerinde bulunduğum başka Liberaller’e göre, bu vazifelere temel kamusal hizmetlerin teminini içeren belediye hizmetleri (yol, su, aydınlatma) de dâhildir. Liberaller’e göre, bahsedilen tüm bu hizmetler için bireylerden vergi toplanması meşrûdur. Ama aynı zamanda birçok Liberal, dünyadaki hemen hemen tüm devletlerin, bu meşrûiyeti çoktan aşan vergi toplamalarından şikâyetçidir ve bunun temel insan haklarına aykırı olduğunu iddia eder (özel mülkiyetin gaspı).
Keynesyen Ekonomi:
1936 yılında bir İngiliz lordu, John Maynard Keynes “Genel Teori” adlı eseriyle büyük yankı uyandırmıştır. Keynes’e göre:
1- Piyasalar doğası gereği dengesizdir. Piyasada yer alan tüketici veya firmaların bilgisizliği ve geleceği öngörememe sorunu, bâzen yanlış kararlar almalarına yol açar.
2- Piyasayı dengeye getireceği söylenen fiyatlar esnek değil, yapışkandır. Özellikle durgunluk zamanlarında, fiyatlar ve ücretler düşmeye direnir. Fiyatlarda görünen yapışkanlık tüketimin azalmasına, ücretlerdeki yapışkanlık işsizliğe neden olur. Fiyatlar ve ücretlerin yapışkanlığı yüzünden, piyasanın tam istihdam dengesine gelmesi imkânsızdır.
3- Birinci ve ikinci maddelerin de belirttiği gibi, piyasanın “görünmez el” yoluyla sosyal optimuma ulaşması ya çok uzun zaman alır, ya da kimi zaman hiç mümkün olmaz. Piyasayı tam istihdam dengesine getirmek için devlet müdahalesine gerek vardır.
4- Tasarruf, fâizin değil, gelirin fonksiyonudur. Bir bakıma, tasarruf fâize göre değil, gelire göre azalır veya artar. Yatırımlar ise fâizin fonksiyonudur ama yatırımların kaynağı tasarruf değildir. Bir başka deyişle, klâsiklerin “her tasarruf yatırım olarak geri döner” varsayımı güçlü değildir. Fazla tasarruf, tüketimi de kısacağından, ekonomik büyümeyi yavaşlatır.
5- “Her arz kendi talebini yaratır” varsayımı yanlıştır. Her talep, kendi arzını yaratır. Tüketim olmadan gelir elde edilmez, gelir olmadan yeni yatırım olmaz. Bu yüzden, büyük buhran gibi tüketimin düştüğü zamanlarda devlet devreye girmeli ve ya bizzat kendi harcamalarıyla, ya da vergi indirimleriyle tüketimi teşvik edecek politikalara imza atmalıdır. Kriz zamanında mâlî politikalar, para politikalarından daha etkindir.
Keynes, yukarıdaki maddelerden de özetlenebileceği gibi, klâsik iktisadın bireyci metodolojisinden doğan mikro-iktisat eksenli analizini reddetmiş, yerine olaylara makro perspektiften bakan bir anlayışı getirmiştir. Klâsiklerin arz vurgusuna karşı talebin önemini dile getiren Keynes, tasarrufun değil, tüketimin ekonomide büyümenin esas kaynağı olduğunu iddia etmiştir.
Keynes’in bu argümanlarını ortaya koyduğu zamanın konjonktürünü de dikkate alma gereğini unutmamak gerekmektedir. Gerçekten Büyük Buhran zamanında, özel tüketim bıçak gibi kesilmiş, bankalara yatırılan paraların yastık altına kaçması ile beraber tasarrufların yatırıma dönüşmesi için aracı kurumlar olan bankalar tek tek batmış, işsizlik de hâd safhaya ulaşmıştır. Bu ortamda teorisini şekillendiren Keynes’in bahsettiğimiz tesbitler ile akademi dünyasına çıkıyor olması, önde gelen birçok iktisat okulunun ilgisini çekmişti. Birçok klâsik iktisatçı, Keynes’i Büyük Buhran sonrası haklı bulmuş ve paradigmalarını tamamen keynesyen çizgiye çevirmişti.
Keynesyen ekonomiye göre, işsizlik ile enflasyon arasında ters yönlü bir ilişki vardır; biri artarken diğeri azalır.
Keynesyen iktisadın bu ilişki için varsayımı ise gâyet basittir: Daha çok kişinin istihdam edilmesi için ekonominin büyümesi, ekonominin büyümesi için de kişisel gelir ve tüketimin artması lâzımdır. Gelirin artması ücretlerde bir artışı, tüketimin artması ise genel fiyat düzeylerinde artışı getirir; bu da enflasyonun artmasına sebep olur. Şâyet hükûmet enflasyonu düşürmek için sıkı mâliye politikaları ile harcamalarını kısar, yüksek fâiz politikaları ile tüketimi yavaşlatırsa, bu önlemler yüksek oranda büyümeyi engelleyecektir. Bu yüzden ekonominin yavaşladığı dönemlerde hükûmetler enflasyona aldırmaksızın harcama yapmaktan çekinmemeli, düşen tüketimi kamusal hizmetler ile canlı tutmalıdır. Şüphesiz, hükûmetler Phillips Teorisi çerçevesinde akademi dünyasından gelen önerileri tatbik etmekten büyük memnuniyet duymuşlar ve devletin çapını büyütmekten çekinmemişlerdi.
1970’li yıllarda dünyanın birçok gelişmiş ekonomisinde görülen yüksek işsizlik ve enflasyon, bir anda Phillips Eğrisi ve buna bağlı olarak Keynesyen iktisadın tutarlılığının sorgulanmasına neden oldu. Ekonomide hem küçülme, hem de yüksek enflasyonun yaşanması, o dönemde stagflasyon teriminin doğmasına neden oldu. 70’lerde başlayan stagflasyonu engellemek birçok hükûmetin onlarca yılını aldı, çoğu ekonomi bu süre zarfında dalgalı bir seyir izledi. Kuşkusuz, stagflasyonu tamamı ile ortadan kaldırmak için hükûmetlerin sınırlı sayıda araca ve iktisat politikasına sâhip olması, bu uzun dönem ekonomik yavaşlamanın başlıca nedenini oluşturuyordu. Zira, hükûmetler yükselen enflasyonu dizginlemek için harcamaları kıstığı ve fâizleri yükselttiği takdirde, stagflasyonun sâdece enflasyon ayağını hâlledecek, fakat büyümedeki yavaşlamaya çâre olamayacaklardı. Tam tersi durumda, yâni gevşek mâliye ve para politikaları sözkonusu olduğu zaman ise, yüksek olan enflasyonun daha da yükselmesi, ekonomileri daha da kırılgan bir yapıya sokacaktı. İşte bu sebeplerden, stagflasyonun girildiği zaman çıkılması zor bir kısır döngü olması ve aynı zamanda Keynes’in ve takipçilerinin önerileriyle bu zor duruma girilmesindendir ki, 1950’lerde Keynesyen anlayışın akademik ve politik câmiada yükselişi ne kadar hızlı idiyse, 1970’lerde de düşüşü o kadar keskin oldu.
Stagaflasyonun çıkması, Büyük Buhran sonrası kenara itilen neo-klâsik iktisat anlayışının özgüvenini yerine getirdi. Keynes muhalifleri seslerini daha da yükselttiler ve eleştirilerini ardı ardına sıraladılar. Söylemleri akademi dünyasında teveccüh görmüş olacak ki, bu makale çerçevesinde kısaca incelenecek olan üç farklı Liberal iktisat okulunun temsilcisi 1970 ve 1980’li yıllarda Nobel Ekonomi Ödülü’ne çeşitli nedenlerle lâyık görüldüler. Bunlardan ilki, 1974 yılında Avusturya İktisat Okulu’nun en önemli temsilcilerinden Friedrich August von Hayek’e, 1929 buhranını önceden tahmin edebilen nâdir ekonomistlerden biri olması dolayısıyla, ikincisi 1976 yılında Monetarist Ekol’ün kurucusu Milton Friedman’a, yine 1929 buhranını incelemek maksadıyla yapmış olduğu para politikaları analizi ve Keynesyen istikrar politikalarına getirmiş olduğu eleştiriler nedeniyle ve sonuncusu 1986 yılında Kamu Tercihi Okulu’nun kurucularından James Buchanan’a, iktisat politikalarında siyasî kurumların rolü konulu çalışmalarına ithâfen verildi.
Millî Ekonomi Safsatası:
Millî sınırları önemli yapan tüketiciler değil, devletlerdir. Çoğu zaman gerçek niyetini aşsa da, ulusal ayrımları yaratan ve ekonomik milliyetçiliği teşvik eden de devletlerdir, tüketiciler değil. Ülke vatandaşı üzerine bindirilen -yaşama hakkını ve mülkiyeti korumayı veya ülkeyi savunmayı gerektirmeyen- bir vergi, üretim mâliyetini gereksiz biçimde arttırır. Tüketicileri, işçileri, imâlâtçıları, çiftçileri, madencileri, kamyoncuları, çevreyi veya herhangi bir özel çıkarı “koruma” amaçlı yapılan düzenlemeler ve kontroller de yurt içi üretim mâliyetini arttırır. Ayrıcalıklı grupların –işsizler, yaşlılar, engelliler, azınlık müteşebbisler ve (haksız) kazançlı hükûmet anlaşmalarıyla ödüllendirilenler- diğerleri tarafından vergiler yoluyla finanse edilir, ki bu da zamanla herkesi incitir. Tüm bu programlar, toplam mâliyeti artttırır; bu da fazla masraflı hâle gelen gönüllü alışverişleri yokuşa sürükler.
Üretim mâliyetleri arttıkça, bâzı üreticiler satışlarının düştüğünü fark eder ve üretimi düşürmek, işgücünü azaltmak zorunda olduklarının farkına varırlar. Birçok kişi bu durumda özel kanunlar çıkarmanın, ticaret engeli koymanın veya devletin zarar görmüş firmaları sübvanse edip desteklemesinin, onları ve işçilerini yabancı rekabetten korumasının önemli olduğuna inanır. Ama bu tür programlar sâdece yerel üretim mâliyetlerini daha da arttırır. Bu da ileride, muhtemel ticaretlerin gönüllü mübâdelerle yürümesine köstek olur.
Ekonomik milliyetçiliğin amacı, yerli üreticileri yabancı rekabetten korumaktır. Ekonomik milliyetçiliğin savunucuları belli bir üretim şablonunu muhafaza etmeyi amaçlarlar. Ticaretin karşılıklı faydaya dayandığını (mutual benefit) anlamazlar. Başarılı bir gönüllü alışverişten her iki tarafın da kâr ettiğini fark etmezler. Değişimin kaçınılmazlığının da farkında değildirler.
Dünyadaki hiçbir şey durağan kalmaz. İnsanlar yer değiştirir. Tüketicilerin istekleri değişir. Bilgileri sürekli yön değiştirir. Değişim, aynı zamanda mevcut kaynaklar ve belirli ürünleri yapacak en ekonomik yer konusunda da meydana gelir. Üreticiler, yatırımcılar ve işçiler serbestçe dolaşabilmeli ve kendilerini bu değişikliklere ellerinde geldiğince ayarlamakta özgür olmalıdır.
Politik sebeplerle belli sâbit üretim şablonunu muhafaza etme girişimi kuşkusuz başarısızlığa uğrayacaktır. Ekonomik sebepler yerine politik sebeplerle yapılan üretim, daha pahalı ve israfkâr hâle gelir. Devlet, ihracatlara bağımlılığı azaltmak ve kendi kendine yetme potansiyelini (self-sufficiency) arttırmak isteyence, tüketiciler az sayıdaki -ve daha düşük kaliteli- mal ve hizmetlerle geçinmek zorundadır ve hayat standartlarında da bir düşüş meydana gelmesi kaçınılmaz olur.
İthalâtı devlet emriyle sınırlandırmak, ihracatı da düşürür. Bizim devletimiz yabancıların bu ülkede mallarını satarak Dolar kazanmalarını sınırlarken, nasıl bizim ürünlerimizi almaya devam edebilirler ki? Ticaretin sağladığı karşılıklı kâr, tüccarları arkadaş yapar. Ama ticaret engellendiğinde, kötü niyetin ortaya çıkma ihtimâli vardır. Âsâbı bozulmuş muhtemel tüccarlar suçlayacak birini veya bir şeyi arar. Yabancı devletlerin yetkilileri üreticilerinin bu ülkedeki satışlarının hükûmet müdahalesiyle engellendiğini fark ettiklerinde, karşı hükûmete düşman kesilirler. Ancak, yasakçı ülkenin sâdece birkaç vatandaşı devletini ticaret sınırlandırılmaları uyguladığı için kınar. Birçokları, hükûmeti hayırsever olarak bile görür. İhracatlar ve ithalâtlar azaldığında, hükûmet kaybedilen ticaret fırsatından zarar görenlere doğrudan veya dolaylı yardımlar -sübvansiyonlar, vergi indirimleri, yeni koruyucu düzenlemeler, vs.- sunarak çoğunlukla telâfi etmeye çalışır. Ama bu tür devlet programları hiçbir zaman muhtemel tüccarların kaçırdığı fırsatları, azaltılan üretimi ve özsaygıyı tamamen telâfi edemez.
Serbest ticaretin savunucuları bir asırdan fazla zaman önce şunu diyordu: “Eğer sınırları mallar geçmezse, askerler geçer”. Ulusal sınırlar ötesinde daha az ticaret oldukça, insanların birbirini tanımada ve saygı duymada daha az fırsatı olur. Uluslar arasında düşmanlık, kin ve nefret doğabilir. Bunun geçtiğimiz yıllarda -Hindistan ve Pakistan’da, Güneydoğu Asya’da, Ortadoğu’da, Güney Afrika’da ve başka yerlerde- olduğunu gördük. Ticaret yoluna koyulan engeller, ulusal sınırlar ötesinde işlemleri zorlaştırdı, pahalı hâle getirdi ve seyrekleştirdi. Uluslararası tüccarları arkadaşa çevirebilecek ortak bağ zayıfladı. Birbirlerine gönüllü alışverişler vâsıtasıyla yardımcı olabilecekken, artık bir araya gelmeleri için bir sebep kalmadı. Birbirlerine karşı yabancı kaldılar ve zaman içinde bir diğerini düşman olarak görmeye başladılar.
Yerli ve yabancı mallar ve üreticiler arasında ayrım yapmakla başlayan devlet müdahalesi zamanla ithâl mallarının aleyhine ve yerli mallarının lehine aktif bir şekilde ayrımcılık yapan ekonomik milliyetçilik politikası hâline gelir. Bu sâdece malları yerli piyasanın dışında tutulan yabancı üreticiyi değil, yerli tüketiciye ve üreticiye de zarar verir. Üretim mâliyetleri öyle bir artar ki, çok az mal üretilip satılabilir. Mevcut olan az miktardaki malla birlikte yaşam standartları da düşer.
Yâni, Serbest Pazar Ekonomisi hâlâ en geçerli ekonomik modeldir.
Kaynaklar:
http://www.thefreemanonline.org/featured/foreign-policy/
http://mises.org/daily/2950
http://www.3hhareketi.org/
Adam Smith, Milletlerin Zenginliği, T. İş Bankası Yayınları
Saygılarımla…
YM
MKD: Sayın YM, bu ciddi tenkitlerinize NA’in vereceği cevabı ben de merakla bekliyorum; kendi yorumlarım için de hakkım mahfuz tabii ki
.
Saygılar…
Değerli Mekâncılar ve Kerem Hocam,
Yukarıda, Sayın YM, “laissez faire, laissez passer” şiârıyla ünlenen Liberalizm’in klâsik bir savunusunu yapmış. Liberalizm fikriyatına saygı duymakla beraber, Liberalizm’in bir 19. YY ideolojisi olduğunu, (dikkat: bilim değil, ideoloji) ve ideolojilerin hakikatı tasvir ederken çarpıttığını ve yamulttuğunu dikkatinize sunarım.
Şimdi bir düşünelim, sınırsız ekonomik hürriyet, üretme ve tüketme hürriyeti dünya toplumlarını ve gezegeni nereye götürür?
Liberalizm’in önkoşullarını kabûl ettiğimizde, gezegende sınırsız kâr ve sermaye birikimine evet demiş oluyoruz. Sınırsız birikim, sınırsız tüketim ve refah ama aynı zamanda sınırsız çevre kirliliği, sınırlı kaynakların tükenişi ve ekolojik yıkım anlamına da gelir (bkz. Roma Kulübü’nün çalışmaları, Büyümenin Sınırları”).
Peki 19. YY’da tehlikesi henüz anlaşılmayan bu çevrim 21. YY’da kabûl edilebilir mi? Liberallerin, dünyanın başını ağrıtan demografik ve ekolojik sorunlara çözüm önerisi var mı? Peki eğer dünyada 1 milyar insan açlık çekiyorsa, 3. dünyada milyarlarca insan, insan gibi yaşama hakkından mahrumsa piyasaların işleyişinin düzgün olmasının kime ne faydası var?
Bir de,küresel ekonominin, Liberaller’in “business cycle” olarak adlandırdığı ama ciddi Marksist iktisatçıların Kondratieff döngüleri adını verdikleri periyodik büzülme ve genişleme dönemleri var.
Şu anda dünya ve ABD ekonomisinin Kondratieff-B döneminde olduğu iddia ediliyor. İnsanların hayatını küresel kapitalizmin kaprislerine “endeks”leyen bir küresel sistem kime hangi mutluluğu getirecek? İnanı araçsallaştıran, onu üretim-tüketim robotuna dönüştüren sistemler istediği kadar “verimli”, “kârlı” “rasyonel” olsun sonuç değişmez: İnsanın yabancılaşması ve bunalımı…
Kapitalizm ve onun ideolojisi olan Liberalizm de sonuç itibâriyle insanlığın belli bir tarihsel dönemde deneyimlediği tarihsel sistemler. Ama ileriki yüzyıllarda bu sistemin de aşılıp aşılmayacağını zaman gösterecek…
Selâmlar,
Evren İşbilen, ODTÜ Uluslararası İlişkiler doktora adayı.
Sayın İşbilen,
Ben Liberalizm’in tamamıyla değil, onun sâdece ekonomik perspektifiyle ilgili bir yazı yazdım. Liberalizm’in birey, hukuk, hürriyet, hoşgörü, anayasacılık, sınırlı devlet, tarafsız devlet gibi pek çok açılımı daha var. Liberaller bir blok olarak aynı şeyleri savunmazlar. Sosyal Liberal, Klâsik Liberal, Anarko-kapitalist, Liberteryen gibi kolları vardır. Yukarıdaki açılım genel mânâda Klasik Liberâl görüşlerdir. Kollektivist ideolojilerle (faşizm, sosyalizm, otoriteryenizm, totaliteryenizm vb.) ile Liberalizm’in en önemli farklarından biri Liberal bakışın dünyayı cennete çevirme, en doğru ve yanlışsız olma, bütün sorunlara çâre olma gibi bir iddiasının olmamasıdır. Elbette sorularınıza (benim gibi bir Otantiklâsik) Liberal’in vereceği cevaplar vardır ama unutmayın ki mes’ele biraz da gerçekçi olabilmektedir.
Selâmlar…
MKD: Sayın Mahir Yeşildal tenkidini başka bir grupta yaptığı için, belki isminin zikredilmesinden hoşlanmaz diye, başharflerini ters yazarak YM demişim; artık tartışmaya bizzat dâhil olduğu için bu çekince ortadan kalktı. MY Genç ve okuyan, velûd bir psikiyatri doçentidir.
Sayın Mahir Bey,
Ben büyük harfle başlattığınız otantiklasik kelimesinin bir karşılığını bulamadım (MKD: Büyük hârfi ben yapmıştım ama anlamını ben de bilmiyorum). Nette böyle bir kelime yok. Bunu siz mi icat ettiniz?
Bu kelime uluslararası literatürde yeri olan bir kelime mi?
Kaynak gösterebilir misiniz lûtfen?
Cehâletimi bağışlayınız…
Eğer böyle bir kaynak gösteremiyorsanız, bunun yerine başka bir kelime ikame edin veya siz icat ettiniz ise uluslararası literatürde sizin isminizi görmek bize onur verir.
S…
Efendim,
Bir sistemi savunurken o sistemin oluştuğu koşulları ve onu meydana getiren dinamikleri analiz etmek gerekir. Bu analizlerden hareketle kendi toplum yapımıza uygulanabilirliğini saptamak lazım.
Dünyada Liberalizm hangi süreçten sonra meydana gelmiş, hangi düşünce ve fikir adamlarının çalışmalarında şekillendirilmiş bunu incelemek lazım. Sayın Mahir Bey’in yazısı bilimsel kaynakların bâzıları gösterilmesine rağmen ana paradigmayı yansıtmaktan ziyâde bir ideolojiyi meşrûlaştırmaya mâtuf bir yazıdır. Bu bakımdan topluma yararı sınırlı kalmaktadır.
Liberalizm süreci Avrupa’da Rönesans sürecinden sonra doğmuş, bu da Aydınlanma sürecinin başlangıcı olmuştur. Locke, Smith, Kant gibi Liberaller düşüncelerini bu süreç içinde açıkladılar. Rönesans sürecinde Luther ve Calvin gibi liderlerin yarattığı akımlar Roma Kilisesi’nin evrensel hiyerarşik örgütlenmesini kırmışlar ve ruhanî otoriteyi siyasal iktidara tâbi kılmışlardır. Liberalizm, Roma Kilise gücünün kırılmasından sonra ortaya çıkmıştır. Yâni bir anlamda sekülerleşme olgusunun ilk adımlarını oluşturmuşlardır.
John Locke devletin amacının bireyin özgürlüğünü güven altına almak olduğunu söylemiş.
Siyasal iktidarın ruhanî otoriteye tâbi olduğu ülkelerde Liberalizm’in en geçerli model olduğunu söylemek abesle iştigâl etmektir. Bu da ruhanî otoritenin ulusal kaynakların egemenliğini ele geçirme süreci doğurduğundan bireyin özgürlüğü güven altına alınamamış oluyor. O zaman da buyurduğunuz gibi LİBERAL FAŞİZM doğuyor. Yazar, LİBERAL FAŞİZMİN en geçerli model olduğunu ifâde etmesi daha gerçekçi olurdu.
Batı önce Kilise ile işleri hâlletti, sonra Liberalizm doğdu. Bu ülkede câmi ile işleri haklletmedikçe Liberalizm’den bahsedemezsiniz. O sâdece yutturma Liberalizm olur.
Haziran ayı ekonomik göstergeleri yazarın nazarı dikkatini çekmemiş. Câri açık %236 artışla 46 milyar Dolar olmuş. Ekonomik ve sosyal bilimler sistemlerin toplumlar üzerindeki etkilerini inceler ve sonuç çıkarmaya çalışırken, toplumlar büyük sancılar ve bunalımlar çekerler. Bu acı ve bunalımlardan sonra sistemin doğruluğu veya yanlışlığı meydana çıkar.
Liberalizm sâdece bataklığa düşmüş bir insanın çırpınışının resmidir.
Bu bakımdan Sayın Mahir Bey, süreçler ve bunun altında yatan parametreler ve toplum özellikleri ve bunların ülkelerin özelliklerine göre uygulanabilirliğini gözardı ederek ideolojik bir yaklaşım göstermiş.
S…
Efendim,
Yazıma aşağıdaki notu ilâve edecektim, unutmuşum.
10.07 Cumhuriyet Gazetesi’nde Sayın Prof. Dr. Ioanna Kuçuradi’nin bir söyleşisi vardı.
http://garildi.cumhuriyet.com.tr/sayfa.cgi?w+30+/cumhuriyet/1007/11/w/c1414.html
Orada ifâde ettiği Kant’tan bir saptama çok önemlidir.
“Aydınlanma nedir” sorusu 18. Yüzyıl’dan beri tartışılan bir konudur. Kant’ın bu konuda önemli bir yazısı var. Bu yazı, o sıralarda bir gazetenin, dönemin bâzı filozof ve düşünürlerine sorduğu bu soruya, Kant’ın cevabından oluşuyor. Aşağı yukarı şöyle diyor Kant: Aydınlanma, insanın kendi kabahati sonucu ortaya çıkan ergin olmama durumunu aşmasıdır. Ergin olmama, kişinin kendi anlama yeteneğini başkasının yol göstericiliği olmadan kullanamaması demektir. Kendi kabahati olması da, bu ergin olmamanın, anlama yeteneğinin eksikliğinden değil, başkasının yol göstericiliği olmadan bu yeteneği kullanma kararlılığı ve cesareti eksikliğinden kaynaklanması demektir.
Bu tanımda önemli olan, Aydınlanma’nın, çoğu zaman yapıldığı gibi bir dünya görüşü olarak görülmemesi, kişilerin düşünsel yeteneklerinin geliştirilmesiyle ilgili bir durum olarak görülmesidir: Kişilerin, kafalarına sokulanla değil, kendi adlarına yargıda bulunabilmeleri durumu…
Yâni serbest pazar ekonomisi en geçerli bir modeldir sözü sığ bir sözdür. Batı bu sığlıktan kurtulmak için Rönesans, Aydınlanma ve Liberalizm dediğimiz süreçleri yaşamışlardır. Sayın Mahir Bey’in yaklaşımı ve söylemleri pragmatik söylemlerdir. Bu olmuşsa başımın üstünde yeri var felsefesi.
Olmamış ki…
Ham…
Beyefendi,
Bu ülkede Referandum anketleri yapılırken halkın %60′ı en büyük sorunun işsizlik olduğundan bahsediyorsa, siz en geçerli ekonomik model sözünü söylerken ihtiyatı elden bırakıyorsunuz demektir.
Bu söylem ideolojiyi meşrûlaştırmaya yönelik ama halkın ekonomik sorunlarını çözmeğe arkasını dönmüş bir söylemdir.
Halkın büyük bir kesimi Kant’ın yukarıdaki söylemleri ile örtüşüyorsa yâni Pavlov’un Köpekleri deneyi ile aynı koordinatlarda buluşuyorsa bizim yeni bir Aydınlanma sürecine ihtiyacımız var ve bu süreçten sonra belki Liberalizm’in başka bir türevinin ülkemizde uygulanabilir şartları oluşur.
S….
Efendim,
Sayın Mahir Bey’in Sayın İşbilen’e verdiği cevaptaki “Liberalizmin tamamıyle değil, onun sâdece ekonomik perspektifiyle ilgili bir yazı yazdım” ifâdesi gerçek amacı gizleme türünden bir ifâde olduğu kanısındayım. Çünkü serbest pazar ekonomisinden vazgeçtiğiniz takdirde ekonomide devlet müdahalesinin artacağı ve bununda ülkenin diğer sosyal sorunlarına bir çözüm getireceği endişesi taşımaktadır. Bunun başında da Kürt Sorunu yer almaktadır. Esasen gerçek amacı üzerinde tartışsak daha iyi olur teklifini iletmek isterim.
Gerçek amaç http://www.taraf.com.tr/haber/cozum-liberal-kurt-bir-siyasetten-geciyor.htm
ile bağlantılı zannederim.
S….
Çok özür dilerim Efendim,fazla müdahil oldum. Posta kutuma düşen bir haberden hareketle bir başka habere düştüm. Resimlerden çok içim acıdığı için iktibas etmek istedim. Liberaller bu görüntüleri iyi analiz etmeliler. Viyana’nın ışıklı dünyasında, valsler eşliğinde fikir üreten Mises’lere karşı bizim yerli Mises’lerimiz çözüm üretmeliler. Avusturya Okulu taşındı beyler. Adı kaldı yâdigâr.
Bu görüntüler İngiltere’de Sanayi Devrimi sürecinde fabrikalarda çalıştırılan çocukların görüntüleri kadar feci ve insanlık onurunu incitiyor. Bu görüntülerden hareketle de Kürt Sorunu’nun Liberal çözümlerden geçeceğini ve özerkliğin bütün sorunları çözeceğini zannediyorsanız yanılıyorsunuz.
Sayın Mahir Bey, PKK gösterilerde çocukları kullandı. Sizin Liberal çözümlerinizde çocuklar nasıl bir yer bulabildiler acaba?
http://paylashaber.com/news/4_bin_697_cocuk_sokakta_calistiriliyor/2010-07-14-51
S…
Liberal ekonomi çözüm ekonomisi mi, yoksa icra ihâlelerini takip ekonomisi mi?
Yâni akbabalar ekonomisi mi?
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/15291396.asp
Mises, Adam Smith, John Locke ayağa dikilselerdi saçlarını başlarını yolarlardı. İnsanlığa yaptıkları büyük zulümden ötürü…
Efendim,
Ne olur gönül koymayın!
Hava çok sıcak…
Bürom serinlesin diye yerleri paspas yapıyordum. Aklıma geldi ve bu konuda son sözümü söylüyorum.
Bu Liberaller rüzgârlarını üflemeye başladıktan sonra Atatürk’ün kurduğu sanayi, devletin bütün varlıkları bir bir elden çıktı. Satılmadık bir tek ben kaldım. Para etsem beni de satacaklar.
Özel sektör dediğimiz kesim sermâye birikimi olmadığından bâzı kuruluşlar hâriç, ki bu kuruluşlar devlet desteğinden faydalanmış olan kuruluşlardır, Koçlar, Sabancılar gibi, devletin bütün teşviklerini bunlar kullanmışlardır bugün lime lime dökülmüşlerdir.
Şu ülkede ulusal bir tâne baca göstersinler.
Reel ekonomi derhâl teessüs edilmeli ve çok uluslu küresel feodallere yol verilerek ulusal ekonomi ivmelendirilmelidir.
Buna karşı çıkan politikalar yâni Liberaller devletin uğradığı zâfiyetten medet uman unsurlardır. Zâfiyete uğramış bir devlete, sonuçta sen bu işi kontrol edemiyorsun, kontrol edebileceğin kadar yeri yönetmelisin diyerek bölünmeyi sağlamaktır. Bunun altında bu yatmaktadır.
Sayın Mahir Bey’in yazısı bu bağlamdadır.
MKD: Sayın MT, bugün epey forumda ve formdasınız
Teşekkürler Efendim.
Formda olduğum pek söylenemez. Moralim bozuk. Çünkü 69′dan 75′e çıkmışım.
Bu vesileyle liberaller’e bir küçük notu daha ilettikten sonra formumla ilgili faÂliyette bulunacağım. Sabrınız için müteşekkirim.
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=157448
S…
Efendim,
Oxford Üniversitesinin yaptığı çalışmanın orijinal metnini buldum.
http://www.guardian.co.uk/world/2010/jul/14/poverty-india-africa-oxford
S….
Vallahi Efendim,
Herhâlde Sayın Prof. Asaf Savaş Akat bu makalenizi okumuş. Amerika’nın Keynes politikaları izlemeye başladığından bahsediyor ve “KÜRESEL EKONOMİNİN YAKIN GELECEĞİ İÇİN İYİMSER OLAMIYORUM” diyor.
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=kuresel-buyume-yavaslar&tarih=15.07.2010&Newsid=316942&Categoryid=4&wid=8
Liberal rüzgâr türbinleri artık enerji üretemiyorlar.
Rüzgâr bitti.
Şimdi onları bizim üflememiz lazım.
S….
Efendim, zannederim yaklaşık 1 sene önce bu mekanda yer vermiştim.
30 OECD ülkesi arasında yapılan değerlendirmelerde Türkiye, israf bakımından 30. ülke. Yâni birinciyiz. Sondan birinci. Baştan birinci Finlandiya…
30 OECD ülkesi arasında yapılan değerlendirmelerde Türkiye, kamu kaynaklarının kullanımında verimlilik bakımından 29.. Çok şükür kıl payı sondan birinciliği kaçırmışız. 30. Polonya. Baştan birinci yine Finlandiya.
Liberal yutturmacası ile ülke kaynaklarını yabancılara peşkeş çeken Liberaller’in yukarıdaki göstergelerle Keynesyen teorileri desteklememeleri, israf ve kamu kaynakları talanından bir pay alabilmenin çabalarıdır.
Tabii bu talanın içinde özerklik (otonomi) gibi büyük talanlar da yatmaktadır.
S….
Mustafa Bey,
Öncelikle eleştirileriniz için teşekkür ederim. Müsâit olamadığım için geç cevap yazabildim, özür dilerim. Sorularınıza yanıt vermeye çalışacağım;
1) ‘Otantiklâsik’ diye bir tanım pek tabii ki yok, ben otantik (klâsik) diye yazmaya çalışmıştım ki anlamlarını bilmiyorsanız açıklamak keyif verir. Mesajlarınıza yazım hatasıyla başlamanızı anlayamadım, inceden inceye dokundurmuşsunuz girişte…
2) ‘ideolojiyi meşrûlaştırmaya mâtuf bir yazı’ demişsiniz yazıma. Meşrû olmayan bir ideoloji mi vardır? Liberalizm gibi ideolojilerin ideolojisi olarak bilinen bir fikir akımının meşrûluğunu tartışmak abesle iştigâl etmektir.
3) Liberal Faşizm diye bir kavramdan söz etmişsiniz. Kavram 2008 yılında yazılan bir kitabın adına dayandırılıyor. Los Angeles Time yazarlarında Jonah Goldberg tarafından yazılan Liberal Fascism (kitap Türkçe’ye de çevrildi) Liberaliz’min bütün dünyada (özellikle ABD’de) aynı anlama gelmediğini bilmekte yarar var. Hayek ve N. Barry başta olmak üzere birçok filozof ve akademisyenin işaret ettiği gibi, ABD’de 20. Yüzyıl’ın başlarında ”Liberal” orijinal Liberalizm’e karşı olanların sâhiplenmeyi başardıkları bir etikete dönüşmüştür. Artık sosyal demokratları hâttâ sosyalistleri adlandırmak için kullanılmaktadır. Bunda Amerika’da sosyal demokrasi kavramının yerleşmemiş olmasının büyük payı vardır. Bu yüzden Amerikan Liberalleri deyince atıf yapılan kimseler aslında sosyal demokratlardır. Önde gelen Amerikan sosyal demokratlarıysa Rawls, Dworkin gibi yazarlardır.
Otantik (klâsik) Liberaller, bu yazarların çizgisini -özel mülkiyeti reddettikleri veya önemsemedikleri, modellerini iktisadî sistem bakımından tercihsiz bıraktıkları, kendiliğinden doğan düzenden çok kamu otoritesince kurgulanmış düzene inandıkları için- İlliberal veya kısmen Liberal bulur. Goldberg’in kitabı, klâsik-otantik Liberalizm’e değil, müdahaleci-devletçi Amerikan Liberalizmi’ne yönelik bir eleştiridir. Nitekim, kitabın tam başlığı da bunu göstermektedir: Liberal Fascism: The Secret History of the American Left, From Mussolini to Politics of Meaning (Liberal Faşizm: Mussolini’den Anlam Politikasına Amerikan Solunun Gizli Tarihi).
Faşizmin klâsik Liberalizm’le ortak bir tarafı yoktur. Faşistler piyasalardan, niyetlenmemiş, kendiliğinden doğan düzenden ve klâsik liberalizmin diğer merkezi fikirlerinden nefret eder. Buna karşılık, ABD örneğinde, Amerikan Liberalleri’nin -ABD solu, ilerlemeciler, New Deal’ciler- fikir ve uygulamalarının faşistlere çok yakın olduğu görülmektedir.
Kitaba “Liberal Faşizm” adı verilmesinin sebebi budur. Bunun anlam tercümesi ‘’sol faşizm” veya ”Amerikan solunun faşizmi”dir.
Dolayısıyla bu kitaba dayanarak Türkiye Liberalleri’ni eleştirmek için mâlzeme çıkmaz, Türkiye Liberalleri’nin ekseriyeti klâsik Liberal’dir.
4) Câmi işleri hâlledilmedikçe Liberalizm’den söz edilemez tesbitinizi biraz daha açabilir misiniz? Kollektivist düşüncelerin baskın olduğu ortamlarda Liberal kavramı yerinde bir kavram olmaz ama sizin kastınızı tam olarak anlayamadım? Açıklarsanız yazışmaya devam edebiliriz.
5) ‘Serbest pazar ekonomisi en geçerli bir modeldir sözü sığ bir sözdür’ ‘Sayın Mahir Bey’in yaklaşımı ve söylemleri pragmatik söylemlerdir’ en geçerli ekonomik model millî ekonomi modeli midir yoksa sosyalist sistem mi?
Ben yazmın başında ekonomist olmadığımı belirterek hâddimi bileceğimi ifâde etmiştim. Siz ekonomist misiniz?
6) ‘Serbest pazar ekonomisinden vazgeçtiğiniz takdirde ekonomide devlet müdahalesinin artacağı ve bununda ülkenin diğer sosyal sorunlarına bir çözüm getireceği endişesi taşımaktadır. Bunun başında da Kürt Sorunu yer almaktadır’ Kürt sorununa çözüm istemediğim imâsı mı var?
Hem daha size cevap yazmadan Taraf gazetesinde benim bir yazıma cevap olarak yazılan bir yazının linkini vermenizin anlamı nedir?
Konumuzla ilgisi var mıdır?
7) ‘Liberaller devletin uğradığı zâfiyetten medet uman unsurlardır.’ Evet bir Liberal Tanrı gibi veya Leviathan gibi bir devleti zorbalığın, köleliğin ve fakirliğin en büyük kaynağı olarak görür. Bu nedenle sınırlı ve tarafsız bir devlet ister.
Kerem Hocam’a bize mekânını açarak seviyeli bir tartışmaya ev sâhipliği yaptığı için teşekkür ederim.
Selâm ve Sevgilerimle…
Hiç önemli değil!
Bunun önemli olmadığını idrak edebilecek yaş ve tecrübeye sahibim.
Bu mekânda Sayın Prof. Dr. M. Kerem Doksat bir yorumcuyu ikaz etmişti. Hâfızam yanıltmıyorsa Sayın sözcüğünü hak etmiş bir kimseye bu sözcüğü kullanmadan hitap edilmesini kınamıştı. Yorumumu defalarca kontrol ettim ve Sayın sözcüğünü bir kez ihmâl etmemişim ve savsaklamamışım.
Bizim gördüğümüz toplum terbiyesi, gelenek ve göreneklerimiz, özünde ve sözünde, ister kürk giy, ister palı pırtı, birey saygınlığına endekslidir. Birey saygınlığı ister faşizmi giydir, ister komünizmi, ister Liberalizmi, her ne giydirirsen giydir veya sen ne giymişsen giy hiç önemli değil, ön plândadır.
Bu bakımdan toplumsal ilişkiler açısından Sayın Doç. Mahir Yeşilday Bey tarafımdan kırmızı kartı görmüştür.
Kızmaca yok. Nefis kibiri vicdanın tümüne yerleştirdiği zaman bu örnekler oluşuyor. Genç bir bilim adamı olarak buna çok dikkat etmeniz gerekir diye düşünmüştüm.
Her neyse, bu işin bilimsellikten uzak manevi boyutu.
1- Otantiklâsik diye bir tanım yokmuş. Kendi ifâdesi. Bunu söyleyen kişi ülkemizi bilimin önderliğinde ilkellikten kurtarmak gibi bir misyonu üstlenmiş bir kişi. Bir bilim adamı. Böyle bir tanım yoksa niye kullandınız? Olmayan bir şeyi niye kullanıyorsunuz? Hadi kullandınız, kullandığınız bu sözcüğü anlamlandırabilecek donanımlara sâhip bir kişiye, o kişi hakkında bilgi sâhibi olmadan istihza ve ironi gizli olarak açıklamanın keyif vereceğini siz hangi cüretle teklif ediyorsunuz? Beyefendi, ben inceden inceye dokundurmam, kalından kalına dokundururum. Yâni gâyet net ve açık ifâde etmeye çalışır ve kaynak gösteririm. Ben kaynakçıyım.
Evet kaynakçıyım. Zâten kaynakçılık benim kariyerimin bir dalı. Bu aynı zamanda yazınızın son bölümündeki sorunuza cevaptır. Ben mühendisim ve ekonomik konulara daha yatkın bir meslek dalı mensubuyum. Örnek isterseniz veririm.
2-Meşrûlaştırma: a-Aslında yapılması doğru olmayan bir eylemi, propaganda yolu ile haklıymış gibi gösterme, toplumun eylemi haklıymış gibi görmesini sağlama (Bakınız Pavlov ve Seligman köpekleri); b-Toplum genelinde pek akla gelmeyen veya toplumda belirli bir konuda açmazları olan konularda ikna yolları kullanarak şer’î hâle getirme durumudur. Yüzeyde normâl olan ama derininde anormâlliği bulunan bir konuyu önce toplum geneline yayıp, sonradan normâl bir durummuş gibi yasalaştırma.
Bakınız: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=me%C5%9Frula%C5%9Ft%C4%B1rmak
http://www.uludagsozluk.com/k/mesrulastirma/
Bu kaynakları kabûl etseniz de, etmeseniz de bu böyle.
Benim cümlem “siyasî iktidarın ruhanî otoriteye tâbi olduğu ülkelerde Liberalizm’in en geçerli model olduğunu söylemek abesle iştigâl etmektir” idi. Siz de son cümlenizde Liberalizm’i meşrûlaştırmak için benim cümlemi kullanarak radikal bir söylem getirmişsiniz. Yâni benden kopya çekmişsiniz. Ama güzel olmuş.
Hâlbuki o cümlenin içinde sekülerizmden tutun, yolsuzluğa, halkın kandırılmasına, double faced konfeksiyon ürünleri imâlâtına, işçi haklarının erozyonuna kadar geniş bir olgular zinciri vardı. Bu sözü çok iyi ve tarafsız bir gözle analiz etmenizi beklerdim. Bir bilim adamına da zâten bu yakışırdı.
3-Yine kopya çekmişsiniz.
http://3hhareketi.org/index.php?option=com_content&task=view&id=1567
Önce bir noktanın altını iyice çizelim. Liberalizm, her yerde aynı anlama gelmiyor. Kavram birçok yerde orijinal anlamından bir ölçüde saptırıldı, ABD’de ise neredeyse tamamen tersyüz edildi. Hayek ve N. Barry başta olmak üzere birçok filozof ve akademisyenin işaret ettiği gibi, ABD’de 20. Yüzyıl’ın başlarında ”Liberal” orijinal Liberalizm’e karşı olanların sâhiplenmeyi başardıkları bir etikete dönüşmüştür. Artık sosyal demokratları hâttâ sosyalistleri adlandırmak için kullanılmaktadır. Bunda Amerika’da sosyal demokrasi kavramının yerleşmemiş olmasının büyük payı vardır. Bu yüzden Amerikan Liberalleri deyince atıf yapılan kimseler aslında sosyal demokratlardır. Önde gelen Amerikan sosyal demokratlarıysa Rawls, Dworkin gibi yazarlardır.
Otantik (klâsik) Liberaller, bu yazarların çizgisini -özel mülkiyeti reddettikleri veya önemsemedikleri, modellerini iktisadi sistem bakımından tercihsiz bıraktıkları, kendiliğinden doğan düzenden çok kamu otoritesince kurgulanmış düzene inandıkları için- İlliberal veya kısmen Liberal bulur. Amerikan Liberallerini bâzen “sahte”, bazen eşitlikçi veya refah devletçi Liberal olarak adlandırır. Kendi çizgileri içinse Liberal, gerçek Liberal, klâsik Liberal, eski Liberal ve bâzen liberteryen adlandırmasını kullanır. Goldberg’in kitabı, klâsik-otantik Liberalizm’e değil, müdahaleci-devletçi Amerikan Liberalizmi’ne yönelik bir eleştiridir. Nitekim, kitabın tam başlığı da bunu göstermektedir: Liberal Fascism: The Secret History of the American Left, From Mussolini to Politics of Meaning (Liberal Faşizm: Mussolini’den Anlam Politikasına Amerikan Solunun Gizli Tarihi). Dolayısıyla, bu kitaptan Türkiye’deki ağırlıklı Liberal çizgiyi (klâsik Liberalizmi) eleştirmek için mâlzeme çıkmaz. Ama kitaptaki bazı bilgi ve dokümanlar liberal etiketini kullanıp iktisat veya siyasette devletçilik sularında gezenleri (parçalı Liberaller) ve devlet öncülüğünde adalet, modernlik vs. adına yeni bir toplum yaratmak isteyen her türlü kolektivist çizgiyi eleştirmek için kullanılabilir.
İşin lâtife tarafı, hepimiz biraz kopya çekiyoruz canım…
Ama abesle iştigâl benim otantik-klâsik sözüm. Hiçbir yerde bulamazsınız.
Mahir Bey, bu söyledikleriniz zâten bilinen şeyler. Amerika’daki Liberalizm, Mises, Avusturya Okulu, Adam Smith, vs. Taha Akyol da bu İlliberal sözünü çok kullanır zâten. Ben şu notu tekrar iktibas etmekle yetineceğim. Sn. Doksat’ın Banu Avar’dan: Bu “Yedi Düvel” Anayasasıdır makalesine yaptığım yorumda; ” http://www.liberal.org.tr/incele.php?kategori=MTg=&id=MzQ2
Bu makalede ilgimi çeken bir bölüm, kaynaklar kısmında 19. madde: Hayek, Studies (London 1967) S.109 Mises de Hayek’in bu endişesine katılmakta ve Liberalizm’in anlamının totaliter akımlar tarafından çarpıtıldığını, bu akımların haksız yere kendilerini “gerçek Liberalizm” olarak adlandırdığını yazmaktadır. (Planning… S39-40)
Hayek ve Mises senelerce evvel bugünkü Türkiye oluşumlarının fotoğrafını çekmişler. Zâten son zamanlarda Devletlû ve onun yazar çizer takımının kullandığı söylemler “haksız yere gerçek Liberalizm” ifâdesine bire bir örtüşür mâhiyet taşımaktadır. Referandum propagandasını gerçek Liberalizm görüntüsü altında yapmaktadırlar.
Liberalizm’in babası John Locke’un söylemleri ise bâzı başlıklarda Hayek ve Mises’le örtüşmektedir“ açıklamasını yapmıştım.
4- Savunduğunuz Liberal söylemler içinde İnsan Hakları ile ilgili bir bölüme rastlayamadım. Bu konuda size Sayın Prof. Dr. Ioanna Kuçuradi’nin makalelerini okumanızı ve Liberal kavşakta İnsan Hakları ihlâllerini Kant’ın söylemleri ışığında bir bilim adamı titizliğiyle analiz etmenizi öneririm. Eminim Sayın Kuçuradi analizleri sizi çok düşündürecektir. Çünkü İnsan Hakları bütün ideolojilerde önde yürümesi gereken bir kavramdır. İnsan Hakları iz bırakır ama ideolojiler iz bırakmazlar. Biz ideolojilerin iz bıraktığını sâdece zannederiz. Asıl iz bırakması gereken İnsan Haklarıdır. Liberalizm’in double-faceliği burada yatmaktadır. İnsan Hakları’na sarılıp onu öperken tecavüz etmektedir. Liberal sistem özünde İnsan Hakları sorununa çözüm bulamamıştır.İnsan haklarının en büyük savunucusu gibi gözükmekte, o görüntüyü vermekte ama bilhassa ülkemizde bu ideoloji kullanılarak İnsan Hakları katledilmektedir. Yâni totaliter bir rejim hüküm sürmektedir. Yâni Faşizmin en kamufle edilmiş türü uygulanmaktadır.
Keynes teorisi Liberalizm’in vahşetine karşılık diğer sosyal gurupları koruma adına devletin rol üstlenmesidir.Ben böyle anlıyorum ve bu söz de otantik-klâsik Mustafa Âbi sözüdür.
İnşallah maksadını aşan söylemler yaparak kırılmanıza sebep olmamışımdır. Eğer söylediysem şimdiden özür dilerim. Sâdece bir sitem olarak değerlendirin lûtfen…
Sâdece sizden daha gerçekçi yaklaşımlar beklentisi içinde olmamdan kaynaklanıyor.
Gözlerinizden öper, başarılar dilerim.
S….
Merhaba Sayın Doksat,
Bir iktisat öğrencisi olarak âcizâne şunu belirtmek isterim: John Maynard Keynes, yapısal rasyonalist bir iktisatçı olarak yani tıpkı Ricardo gibi ekonominin devlet müdahalesine ihtiyacı olduğunu savunarak , 1929 yılında ABD’nin o ünlü ”Great Depression”’dan çıkmasını sağlamıştır. Tıpkı kısa bir süre önce olan malûm ABD krizine getirilen çözüm gibi, o zaman da devlet müdahalesi maliye politikalarıyla ve başka çıpalarla kendini göstermiştir ve çözüme ulaşılmıştır. Marx’ın dediği gibi özetle kapitalizm krizlere tutsaktır yâni kapitalist sistemde krizlerden kaçamazsınız çünkü ranta hayır diyemezsiniz. Dolayısıyla devlet müdahalesi her zaman şart olacaktır. Devlet rekabeti önlememeli ama sâdece gece bekçisi olarak da görülmemelidir. Yâni bugün en iyi sistem serbest pazar ekonomisidir denemez, denirse serbest pazar ekonomisi kendini kurtaracak devleti nereden bulacaktır?
İkinci olarak, Sayın Nejat Aksel’in bahsettiği, düşük kurun ara malı ithalâtını arttırıp üretimde kalkınmayı sağlayacağını söylediği nokta mükemmel bir noktadır. Bu nokta iyi değerlendirilebilirse, kanımca işsizlik ve üretim konularında ülkemizde büyük adımlar atılabilir.
Saygılarımla…
MKD: Bilmukabele Sayın EK.