Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 2020 defa okundu.
Bu yazi bugun 1 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

BİRAZ MİZAH…

BİRAZ MİZAH…

Arap talebe, pederine bir e-posta yollar:

Sevgili Pederim,

Berlin hârikulâde bir şehir, insanlar nâzik ve burayı hakikaten çok seviyorum. Ama pederciğim, koleje her gün altın Mercedes’le gitmekten dolayı biraz utanıyorum; bütün hocalarım trenle seyahat ederken hem de…

Oğlun

Nasser”.

Kısa bir süre sonra şu cevabı alır:

Sevgili Oğlum,

Hesabına yirmi milyon Dolar transfer ettim, lûtfen bizi mahcup etmeyi bırak, git ve kendine de bir tren al.

Pederin”.

***

YİĞİT BULUT ve TOPLUMSAL PSİKANALİZ makalem hakkında bir tenkit:

Kerem Doksat Bey (MKD: başta Sayın filân yok ama Ulan dememiş olması da bir incelik),

Yazınızda insanların konuşma şekli, şivesi, nerede doğduğu veya Kemalist olup olmamasını sarkastik bir şekilde ele alışınızı anlamadım. Çoğu kez tartışmalarınızı TSK, millet ya da Atatürk’le ilişkilendirmeniz de bana ilginç geliyor. Bu yazınız da insanların etnik kökenine işaret ettiğiniz diğer yazılarınız kadar benim vicdanımı rahatsız etti… Dolayısıyla bende içeriği ne olursa olsun okumama hissi uyandırıyor. Biliniz istedim.

Yorgo Papandreu”.

Bahsettiğim Amerikalı psikiyatrın Amerikalı olduğunu sanmış, belli ki seyretmediği şeyi tenkit ettiği için, sırf beni tenkit etmek amacıyla tenkit ediyor!

Yâhu, nedense çoğu kez tartışmalarımı TSK, millet veya Atatürk’le ilişkilendirmem de bana da ilginç geliyor, sanırım rûh hastasıyım

NAL’lansam mı, EKT mi daha iyi…

Bilemem ki, ben psikotik miyim!

***

Sene 1965, bir genel müdürlükte özel kalem müdürü yardımcısıyım. Bayram’a 10 gün var. Benim müdür hastalandı.

İşe gireli iki hafta olmuş olmamış. Genel Müdür Bey çağırttılar,

- Tebrik kartları hazır mı?

- Hangi kartlar efendim?

- Aman evlâdım, Şükrü Bey sana söylemedi mi? Bayram geldi tebrik kartları şimdiye kadar hazır olmalıydı! Tüh tüh çabuk hemen hazırlayıverin.

- Emredersiniz efendim.

Genel Müdür Bey bütün kartları çini mürekkebiyle ve en güzel yazımla yazmamı istediler. 2000 tânesini “alttakilere” yazacaktım: “Bayramını kutlar gözlerinden öperim”.

1000 tânesi de “üst makamdakilere” olacaktı: “Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyâz ederim”.

Sabaha kadar 3000 kart yazacağım düşünebiliyor musunuz? Kolları sıvadım:

“Bayramını kutlar gözlerinden öperim.”

1, 5, 10, 18, 28, 58, 108, 188, 558… yazıyorum, yazıyorum bitmiyor. Nasıl sıkıntı bastı!

738, 918… İki buçuk paket Samsun’u bu arada bitirmişim. Öyle işkence çekiyorum ki, ekmek parası olmasa bırakıp kaçacağım. Sıra 2000. Karta geldiğinde shafak söküyordu. Ben de bitmişim ama önümde hâlâ yığınla duruyor!

1000 tâne de “üst makamlara” yazılması gereken var. 4 paket sigarayla birlikte “Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken sıhhatli ve başarılı günler niyâz ederim” diye yazmaya başladım.

1,5,9,19,39,109… “Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken sıhhatli ve başarılı günler niyâz ederim”.

Boyuna yazıyorum göz kapaklarım iyice ağırlaştı, takoz koysam gene de kapacak. 209, 529, 689… yaz babam yaz…

Ama artık kalemi parmaklarımın arasında tutamaz oldum. Ben kaleme değil, kalem bana hâkim.

Sabah tam mesâi saatinde gözlerim kan çanağı kartları yetiştirdim. Genel Müdür bir ikisine şöyle bir baktı: “Âferin dedi. Güzel yazmışsın. Hemen postalayın”.

HEMEN POSTALADIK!

3 gün sonra bizim Genel Müdür’ü, ondan sonra da bendenizi postaladılar. Sebebi de sabaha karşı yazdığım son kartpostallardı!

Ne mi yazmıştım buyurun bakın:

“Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken sıhhatli ve başarılı günler niyâz ederim”.

“Niyâz ederim başarılı günler sizinle eşinizin bayramını kutlarken”.

“Kutlarken eşinizin bayramını saygıyla, sıhhatli günler diler Niyazi ile beraber ederim”.

“Niyazi ile birlikte sizin ve eşinizin bayramını kutlarken ayrıca sıhhâtle ederim”.

“Önce bayramınızı eder sonra eşinizle Niyazi’ye başarılı günler dilerim”.

“Sizin de eşinizin de Niyazi’nin de bayramını saygıyla eder, sıhhat dilerim”.

“Sıhhatli eşinizin bayramını saygıyla kutlarken Niyazi’ye başarılar diler aynı zamanda ederim”.

“Bayramınıza etmeden önce eşinizi saygıyla kutlar, Niyazi’nin gözlerinden öperim”.

“Sizin de, eşinizin de, Niyazi’nin de bayramını da, tatilini de, gelmişini de, geçmişini de… saygıyla ederim”.

***

Elif Shafak www.ted.com mekânında cinlerden ve dâirelerden bahsediyor. Çok etkileyici ama arada öyle lâflar sıkıştırıyor ki, dikkatsizce seyrederseniz kulağınızdan ve gözünüzden kaçabilir. Bu www.ted.com mekânı sâdece çok önemli kişilerin (VIP) konuşmalarının yer aldığı bir “zihin fırtınası” mekânıdır.

Romanlarını önce İngilizce yazıp, sonra Türkçe’ye “çeviren” Elif Shafak buraya çıkarıldığına göre (çok yeni hem de), yakında kimlerin soylarını da kırdığımızı rakamlarla söylerse, Pamukçuk’tan sonra ikinci Nobel sâhibi yazarımız olabilir: http://www.ted.com/talks/elif_shafak_the_politics_of_fiction.html.

***

Sevgili Dostlar,

Ekte değerli bir koç olan Karakaçan ve onun koçu olan Türkcitcom tarafından Türkiye’de ilk kez yapılacak olan “Impact point” eğitiminin ajandası var.

Umarım katılır ya da katılmasının anlamlı olduğunu düşündüğünüz arkadaşlarınıza haber verirsiniz.

Sevgilerimle,

Shafak Ramadan
Uzman Psikoterapist
Yönetici Koçu ve Kurumsal Eğitmen.

Koçların boynuzlarına dikkat edin, vurdular mı uçururlar adamı!

***

Mekân http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=15356951:

“Yumruk” yazımı hatırlarsınız…

İki soru sormuştum: “Samsun’da saldırıya uğrayan Ahmet Türk’e geçmiş olsun telefonu açan Başbakan, Van’da saldırıya uğrayan Deniz Baykal’a niye geçmiş olsun demedi? Samsun’daki polisler açığa alındı, Van’daki polisler niye yerinde duruyor hâlâ?”

Sonra da, Ahmet Türk’e saldıran kişinin “eşkıyâ” (MKD: şakî olacak, neyse) olduğunu belirterek, “açılım saçmalığı teröristi meşrû hâle getirdiği için, öbür tarafta da kahraman olmak isteyen eşkıyâlar, kendini adaletin tokmağı yerine koymaya başladı. Hukuku guguk hâline getirirsen, ona göre başka buna göre başka işletirsen, olacağı budur” demiştim.

Bu yazım hakkında, biri Adana’da, biri Diyarbakır’da, iki suç duyurusunda bulunuldu; tazminat filan değil, direkt içeri tıkılmam talep ediliyordu.

Savcılar incelemeye başladı. Mevzû adalete intikâl ettiği için, tek satır yazmadım, bekledim.

Ben beklerken, basın tarihimizde görülmemiş “linç kampanyası” başladı. Ne kadar iktidar yalakası, liboş, dönek, tetikçi varsa, saldırıya geçti. 22 gün sürdü… “Irkçı” dediler, “faşist” dediler, “kaatil” dediler. Yılmaz Özdil’i niye öldürmüyorlar” diye soran bile oldu.

Patronuma, genel yayın yönetmenime hitâben mektuplar yazıldı, “derhal işten atılmam gerektiği” söylendi. Başka gazetelerin benimle hiç alâkası olmayan haberlerini kupür olarak yayınlayıp, “bu haberleri Yılmaz Özdil yaptırdı” iftiraları atıldı. Saatlerce süren televizyon programları yapıldı, yazmadığım şeyler yazmışım gibi anlatıldı. “Genelkurmay’ın adamı” olduğumu iddia eden de oldu, “İsrail ajanı” ve “Rum dönmesi” olduğumu öne süren de…

Uzatmayayım, hukukun baskı altına alınması için ellerinden geleni yaptılar… Hâttâ, bana en az 10 sene hapis cezası vermeyecek savcının “Ergenekoncu” olacağını yazan bile oldu.

Bekledim…

Geçen hafta Bodrum’da “şezlong açılımı” yaparken, telefonum çaldı… Adana’daki suç duyurusu, İstanbul Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiş, savcı incelemiş, Yargıtay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden kapı gibi örnekler göstererek, “yazıda suç unsuru yok, dolayısıyla kovuşturmaya da gerek yok” kararı vermiş.

Aynı şekilde…

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı da, “kovuşturmaya gerek yok” kararı verirken, şu tahlili yapmış: “Yazı bütünü itibariyle okunduğunda, yazarın suçu ve suçluyu övmek, ya da, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek kastıyla hareket etmediği açıkça anlaşıldığı… Ülkede yaşanan çelişkilerin ve farklı uygulamaların altını çizmek maksadıyla kamuoyuna yansıyan olayları karşılaştırdığı…

Bu eylemin, gazetecilik mesleği gereği, düşünceyi açıklama hakkı ve eleştiri özgürlüğü kapsamında bulunduğu anlaşılmaktadır.”

AK’landık yâni!

Memlekette haysiyet cellâdı çok… Ama Allah’tan namuslu savcıları da var bu memleketin.

Şimdi gelelim, zurnanın zırt dediği yere…

Yukarıda örneklerini verdiğim lavukları bir kenara bırakıyorum… Tükürmeye bile değmez.

Ancak… Savcılar henüz kararını vermeden, yâni, herkesin adaletin vereceği kararı beklemesi gereken günlerde… Gazetem Hürriyet’in okur temsilcisi olan arkadaş, oturdu, “benim yazımın basın ahlâkına uymadığını” yazdı… Onun görüşüdür, itirazım olmaz, saygı duyarım. Ama… Gazetecilik ahlâkından bahseden kişinin, gazeteciliğin temel kuralına, yâni, tarafların görüşlerine başvurması gerekirdi. Beni hiç aramadı. Benimle konuşmadan yazdı. Ve yazdığının hukuken yanlış olduğu ortaya çıktı… Özür beklemiyorum. Bu ayıpla yaşasın.

(Okur temsilcisinin yorumu, eğer dava açılsaydı, aleyhime delil olarak kullanılacaktı. Yâni, beni savunacak olan Hürriyet avukatlarının önüne, Hürriyet okur temsilcisinin yorumu konacaktı… Bu nedenle, Hürriyet’i küçük düşürmemek için, Hürriyet’in hukuk bürosuna teşekkür ettim ve bir başka özel avukattan beni savunmasını rica ettim. Ki, gerek kalmadı.)

Ayrıca… Savcılar henüz kararını vermeden, yâni, herkesin adaletin vereceği kararı beklemesi gereken günlerde… Basın Konseyi hakkımda işlem başlattı. Savunmamı istedi iyi mi… Basın Konseyi üyesi değilim. Gazeteciler Cemiyeti üyesi değilim. Basın kartı bile kullanmam. Savunmamı isteyecekse, savcı ister, başkasının hâddine değil… Bu nedenle savunma mavunma vermedim. Kendi kendilerine gelin güvey olup, lûtfettiler, “kınanmama gerek olmadığına” karar verdiler. Kınamazsanız hatırım kalır! Ama şunu sormadan edemiyorum hâliyle… Benim hakkımda işlem başlatan Basın Konseyi, suç olmasına rağmen “ırkçı, faşist, kaatil” diye iftira atanlar hakkında niye işlem başlatmadı?Yılmaz Özdil’i niye öldürmüyorlar” diye soranı niye kınamadı?

Ve Basın Konseyi’nin yaptığının da hukuken yanlış olduğu ortaya çıktı. Özür beklemiyorum. Müebbede mahkûm ediyorum… Bundan sonra, bununla yaşayın.

İlâveten…

Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu konuyla alakalı olarak yaptığı bir iş var ki, CHP Genel Başkanı’na hakikaten yakışmadı; ömrümün sonuna kadar affetmeyeceğim. Günü gelir, onu da yazarım.

(Mert bildiğimiz kalemlerin tırstığı, üniversitelerde 30’dan fazla tez konusu yapılan bu nâmertçe süreçte, yazılarıyla, yorumlarıyla bana destek olan Ertuğrul Özkök, Bekir Coşkun, Rahmi Turan ve değerli ağabeyim Uğur Dündar’a yürekten teşekkür borçluyum.)

Neyse, bu kadar dertleşme yeter… Çipuraların hepinize selâmı var, hoş bulduk…

***

Hoş geldin Yılmaz Özdil, henüz tanışmıyoruz ama pek çok ortak yönümüz var…

Bana da Türk(iye) psikiyatrisinin Ogün Samast’ı diyen oldu!

Bizim hâtun da İzmirli, belki rakı balık yaparız…

***

Birileri Hz. Muhammed’in ve Buda’nın yaşadıklarının “assosiyatif dissosiyasyon” olduğunu yazdığım için Hz. Muhammed’e hakaretten, bu memlekette Atatürkoidlerin (Atatürk mukallitlerinin, kendini ona benzetenlerin) olduğunu yazdığım için şahsına ve Atatürk’e hakaretten dolayı beni savcılığa verdi, sonuna kadar da uğraştı!

Biri İstanbul’da, öbürü Ankara’da iki suç duyurusunda bulunuldu.

   Hayatta lâf ettirmeyeceğim iki Mustafa’ya da hakaretten(!) sorgulandım!

      Ben de bekledim…

         Allah’tan namuslu savcıları da var bu memleketin ve reddedildi bu “suçlamalar”.

            Başka ortak yaşanmışlıklara hiç değinmeyeyim daha iyi…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 21 Temmuz 2010 Çarşamba

9 Yorum

mustafa terziahmetoğluTemmuz 21st, 2010 22:40

Efendim,

Bir bakar mısınız lûtfen, benim söyleyeceklerim mizaha girer mi, yoksa iyi sıhhatte olsunlar saçmalığı mı?

Allah’tan namuslu savcıları da var bu memleketin ve reddedildi bu ”suçlamalar”.
Ya tersi olsaydı?
Bu suçlamalar kabûl edilseydi…
Yâni hukuk şansa mı kaldı?
Yâni bize atfedilen suçların kabûl edilmesi veya reddedilmesi hukuka bağlı değil, savcının niteliğine bağlı.
Ben bu tercümeyi yapabiliyorum ve bundan sonraki son cümle ilk cümleden daha ürkütücü.
Başka ortak yaşanmışlıklara hiç değinmeyeyim daha iyi…
Esasen Y. Özdil olayının perde arkasında pazarlıklar ve mücadeleler olduğu belli.
Yâni ben şunu düşünmeyeceğim?
Öldürülmesi için hedef gösterilen bir Y. Özdil’in âilesi de risk altında değil?
Yâni ben şunu düşünmeyeceğim?
Başka ortak yaşanmışlıklara değinmeyen Sayın Prof. Mehmet Kerem Doksat’ın âilesi de risk altında değil?
Tamam, düşünmeyeyim. Niye kafamın içini kötü düşüncelerle doldurayım ki?

O zaman Sayın Oktay Ekşi 11 sene evvel niye bâzı çevreleri suçlama gereği duydu?

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=-62173&yazarid=1

Sayın Ekşi’nin şu sözleri çok kaygı verici ve düşündürücüdür.

Geçenlerde İranlı gazetecileri ve fikir adamlarını katlettikleri ortaya çıkan İran İstikamet Bakanlığı’nın elemanları, Türkiye’deki engelleri bertaraf etmeye başladılar:

Bir yandan Türkiye’deki Şah taraftarı İranlılar’ı, öte yandan da (bizim kanaâtimize göre) Muammer Aksoy, Çetin Emeç ve Turan Dursun’u (belki Bahriye Üçok’u da) onlar öldürttüler.

Yâni siz dinlenmiyorsunuz!
Yâni siz takip edilmiyorsunuz!
Âileniz üyeleri dinlenmiyor ve takip edilmiyor?

Siz yabancı ülkelere konferanslara gittiğinizde kendinizi daha güvende hissetmiyor musunuz?
Bir taraftan kendinizi daha güvende hissederken, aklınızın yarısı da İstanbul’da değil mi?
Biliyorum, hayır ben ülkemde kendimi daha güvende hissediyorum diyeceksiniz.
Öyle olsun Efendim…

Yâni ben şunları düşünmeyeceğim?
Ben komplo teorileri üreten iyi sıhhâtte olsunların biriyim.
O zaman siz benim iyi sıhhâtte olsunların hangi türüne girdiğimi analiz ediniz lûtfen…

1- Bu ülkeye son bir sene içinde kaynağı belirtilmeyen veya gargaraya getirilen benim bildiğim takriben 30 milyar Dolar girdi. Neden ve niçin girdi? Bir tânesini İranlı bir iş adamı getirdi dediler. Allah! Allah!

2- Son bir sene içinde TSK’nın lağvedilmesi gündeme taşındı.

3- Son bir sene içinde Ordu’yu karalama kampanyaları ivme kazandı. Zaman gazetesi bugün şehitlerimiz daha toprağa verilirken Ordu’nun ihmâlini gündeme taşıdı.

4- Terör örgütü 31 Mayıs’tan itibâren saldırılarını yoğunlaştırdı ve Kandil bu yoğun harekâtın Batı kesimlerinde de devam edeceğini beyan etti ve tehditler savurdu.

5- Terör şiddetlenince profesyonel bir Ordu projesi gündeme oturdu.

6- Vâliler de dâhil olmak üzere Atatürk’e ve Cumhuriyet’e saldırılar yoğunlaştı. Ama askere siyasetten kaynaklanan suçlamalara meşrû müdafaa hakkı bile çok görüldü. Sus! Sen konuşma! Konuşlandırıldı. Neticede vâliler de askerler gibi devletin memurları değil mi?

7- Ordu’nun mühimmat taşıyan kamyonları bile bloke edildi. Kozmik odalara girildi.

8- Ordu içine cemaât üyeleri yerleştirildi. Ben Harbiye’de okuyan genç subay adayları içinde bile cemaât üyeleri olduğunu tahmin edebiliyorum.

Sezgi Efendim, sezgi…
Bilimsel bir tarafı yok. Yani kaynakçılık yok…
Bildiğim bir şey de yok.
Tamam, bana sitem edeceksiniz, kaynağınız olmadan bu şekilde itham edemezsiniz diyeceksiniz.
Ama ne yapayım, sezgilerime engel olamam ki?
İsterseniz bu yazımı yayınlamazsınız tabii ki…

9- Sezgilerime göre, son terör olaylarının tırmanmasında yabancı ABG güçlerinin silâhlı elemanları da görev almakta. Aklıma ilk gelen CIA ve Pentagon. Amerikan piyade birliklerinden birkaç tim. Çünkü termal kameralar bile etkisizleştirildi. Bu timlerin sivil uzantıları ise halkı organize ediyorlar. Termal kameraların etkisiz olduğu bilgisi nasıl Zaman gazetesine daha şehitler defnedilirken ulaştı?

10- Efendim, bu madde ve sonrasında söyleyeceklerim sezgi klasmanını aşıyor ve iyi sıhhâtte olsunlara giriyor. Ben hastalığımı biliyorum ama adını ve tedavisini bilmiyorum. Bu 30 milyar yeşil, terör için kurulacak profesyonel Ordu’ya finansman kaynağı olarak gelmiş olabilir mi? Sam Amca ve onun müteahhit firmaları göndermiş olamaz mı? İnşaat hızla devam ediyor. Y. Özdil sâdece bir cümle kurmuş, adamı öldürmeye kalkışıyorlar. Adam küfür, hakaret etmemiş, bu celâl niye? Siz bir de bana öfkelisiniz diyorsunuz. Buyurun bakalım, kim daha öfkeli? :)

11- Soğanın karşısına sarımsak dikilecek. TSK içindeki bütün cemaât yapılanması yeni profesyonel orduya kaydırılacağı konusunda kafamı kurcalayan senaryolar var ama zannederim bu rahatsızlığımın endikasyonları. Daha başka söyleyeceklerim de var ama kervanıma başkalarını dâhil etmek istemiyorum.

12- Efendim 13. maddede bitireceğim. Şimdi bu ordu terörle cansiperâne mücadele edecek ve terör azalacak veya bitecek. Tabii bu arada Referandum süreci de var. Bu süreç aynı zamanda halka bütün bereketin akacağı bir süreç. Bu Ordu’nun başarısının övgüleri yeri göğü inletecek.

13- Amerika’da el üstünde tutulan Amerikan filosunun ve savaş uçaklarının eşliğinde Türk semâlarına girecek ve onun güvenliğini bu profesyonel ordu sağlayacak. Buna da Ilımlı İslâm Devrim Muhafızları denilecek.
Gerisine devam edemiyorum, çünkü kafam zonkluyor.

Lûtfen bana deli filân demeyin, onurumu incitir.

İyi sıhhâtte olsunlardır, ne yapsa yeridir olarak değerlendirin.

Hangi sınıfa giriyorum Efendim, tedavisi mümkündür inşallah!

Hâddim olmayarak son bir iyi sıhhâtte olsunlar sözü, canlı bir dilsiz konuşan bir ölüden daha iyidir. Vallahi bu otantik bir sözdür.

Allah bizleri korusun…

Çünkü T. Cumhuriyeti koruyamaz gibi gözüküyor. İşimiz Allah’a kalmıştır.

Not: Başbakan’ı bu senaryolarda göremedim diyebilirsiniz. Kusura bakmayın ben sizin kadar cesur değilim, hem şunun şurasında birkaç günlük ömrümüz kalmış, onu da bu millet için heba edemem. Onu pas geçtim. Zâten kafam zonkluyordu. Ben de artık Evrenleşip fırça sallayacağım. Nasıl olsa bana yer açılacak galiba. Sergime beklerim. :)

S….

MKD: Sayın MT, hafif ve geçici bir marazî durum var, iki Aspirin kifayet eder :D .

Reşit ÇengeloğluTemmuz 22nd, 2010 09:26

Sevgili Doksat,

Yılmaz Özdil beraberinde sizin eklediklerinizi büyük bir keyif ile labirentimin engin cool köşelerine zamanı geldikçe, hatırladıkça yeniden ve yeniden gündeme getirme adına depoladım.

Tengrim neden bu bereketli topraklar üzerinde Siz ve Özdil gibi beşerlerinin sayısını fazla tutmayıp, diğerlerinin sayısını fazla tutmuş?

Sevgili Doksat, karşıtlam adına Budha “Big ve yegâne olanı” ile kadim tek Tengrili dinleri bir kez daha sizin elinizden/düşüncenizden okumak isterim! Acaba mümkün mü?

Sevgi ve Saygılarımla,
Reşit Çengeloğlu

MKD: Sayın RÇ, vallahi talebinizi tam olarak anlayamadım. Biraz açabilir misiniz?

Bilmukabele sevgi ve saygılarımla…

mustafa terziahmetoğluTemmuz 22nd, 2010 11:28

Sabahleyin yeni bir güne başlamanın mutluluğunu yaşamak isterken bir telefon mutluluğunuzu altüst ediyor. Kayıtsız kalamıyorsunuz.

Arkadaş “Haberkürt’ü okudun mu” diye soruyor.

Ahmet Altan’la ihânet kavramının tablosunun yapılmasında yarışanlardan bir tânesi bakın neler diyor. http://www.haberturk.com/yazarlar/534794-korkularla-yuzlesmek

Ve bunlar Devlet tarafından kabûl edilmeli diyor.

mustafa terziahmetoğluTemmuz 22nd, 2010 16:49

Hayır Efendim, iki Aspirin kesmedi.

Uyuşturucu etkisi olan bir şey tavsiye edin lûtfen…

Yoksa kafayı sıyıracağım. Elimden bir kaza çıkacak.

http://www.gazete5.com/haber/ahmet-altan-son-kose-yazisi-altust-22-temmuz-201-30199.htm

Bir korku filminde görmüştüm, adamı kıyma makinesine soktular, öbür taraftan kemik dâhil kıyma çıkmıştı. Bu adamı da o makineye sokacaksın, kıymasını dağda ne kadar kurt, çakal, sırtlan varsa onlara yedireceksin.

Tövbe estağfurullah yâhu, ne günlere kaldık…

Efendim bu ne biçim kin. Bunun ruhsal bir boyutu mutlaka vardır.

Şimdi adamın biri çıksa, bunun kafasına sıksa ne olacak?

Herkes bu kadar sabırlı olamaz ki. Hadi biz sabrediyoruz. Ama ateş düştüğü yeri yakıyor.

Şehit âilelerinden birisi kafayı sıyırır, ulan şerefsiz der, ben dağ gibi yiğidimi dağlarda bu kalleş ve kahpelere şehit verdim der ve sıkar.

Bana göre meşrû müdafaa. Savcı olsam sıkanı saniyede serbest bırakırım.

Çünkü mânevî varlığa tecavüz etmiştir.

Meşrû müdafaa sâdece fizikî varlık için mi geçerli?

MKD: Hımm, siz en iyisi bir adet Largactil Tablet alın :) Şaka ha, sakın sakın.

Ne zaman adam olacağımızı bir bekleyelim, belki Alex söyler :D .

mustafa terziahmetoğluTemmuz 22nd, 2010 18:11

Teşekkürler Efendim,

Baktım. Tam bana göre. Akut psikozlar, AJİTASYON durumları, hipomani ve maniler, deliriyum nöbetleri, konfüzyonlu sendromlar, büyüklerde saldırganlık durumları.

Ben 2×25 ampul kullansam onaylar mısınız?

Şaka şaka. :)
Kalsın, almayayım.
Zaman devamlı uyanık kalma zamanı.
Sükûnet ve suhûlet içinde olma zamanı.

S….

MKD: :D .

Reşit ÇengeloğluTemmuz 22nd, 2010 20:24

Sevgili Doksat,

Elin yabancısı bizi bizden daha çok çözmüş veya çözmekte, desenize! (Alex esprisi). :)

Sabah mekâna düşen isteğim ve sizin biraz daha konuyu açmam hususunda vurgu yapmanız;

Sevgili Hocam, malûm özü beşere yönelik yapıcı, yön verici, yüceltici felsefe olması gereken tek Tengrili, tek peyamlı kadim dinler ne yazıktır ki 21. YY içerisinde bulunmamıza rağmen Budist felsefe öğretisi kadar yol gösterememektedir.

Sebep / sonuç ilişkisi doğrultusunda Budha/Budist felsefe ile peyama dayalı tek Tengrili inanç mekanizmasını sizin engin yorumunuz altında okumak, yorumlamak isterdim.

Karşıtlam adına kastım budur…

Sevgiler, saygılar
R. Çengeloğlu

MKD: Sevgili RÇ, MİLLENYUMA GİRERKEN DİNLERİN DURUMU makalemi okudunuz mu: http://www.keremdoksat.com/2006/09/01/milenyuma-girerken-dinlerin-durumu/?

S………………

hüseyin sungurTemmuz 22nd, 2010 21:09

Arşivinizdeki yazılardan, “KÜRESEL PARANOİD ŞİZOFRENİ”yi çok beğendim. Elbette mahreç belirterek, köşemde yayınlayabilir miyim ?

Teşekkür ederim.

MKD: Tabii ki…

Reşit ÇengeloğluTemmuz 23rd, 2010 07:10

Sevgili Hocam ve Mekâncı Dostlar,

Hepinize büyükçe bir Gününüz aydın olsun….

Hocam, öngörünüz doğrultusunda referans verdiğiniz makalenizi iyi bir karie olma adına pür dikkat okudum. Özellikle faydalanma adına ortaya koyduğunuz argümanı destekleyici referans kaynaklarınızın çokluğu ve farklılığı tarafıma “treasure” bulmuş doyumunu yaşattı. Zaman, zaman o referanslarınıza dikkat mutlaka kesileceğim…

Ancak,

Sizden beklediğim karşıtlamı bu geniş hazine içerikli makalenizde açıkçası pek bulamadım. Nedense, sanki yerküre önümüze Ortadoğu eksenli olarak konulmuş ve Bengal Denizinin Batı noktasından hep Batı’ya, hep Batı’ya doğru açıklama cihetine gidilmiş.

Sözün kısası, Doğu irdelenmemiş. Dolayısı ile özellikle insan odaklı Budizm ve anlamaya çalıştığım Big Budha öğretisi makaleniz kapsamında değil gibi.

Her hâlükârda sizden nâçizane bir karşıtlamı hâlen beklemekteyim. Sizin yapmayacağınızı bilmeme rağmen lûtfen herhangi bir karieniz, hoşluk adına;

Hep Batı’ya, hep Batı’ya giderek/düşünerek… Doğu’ya ve aradığını bulmaya yaklaşırsın metaforunu önüme koymasın. :)

Sevgilerimle,
R. Çengeloğlu

MKD: Sayın RÇ, “karşıtlam” nedir? Ben bir teolog olmadığım için, mes’elenin sosyal psikolojik ve evrimsel psikiyatrik yönünü ele aldım. Birazdan mekâna koyacağım yeni makalemde bu konuya merak salanların okuyabilecekleri bâzı kaynakları da (muhtemelen tekrar) ekleyeceğim.

Işığın (nûrun) Doğu’dan geldiği bir vâkıa; en azından evrimsel açıdan. İlk Homo sapinesler 250.000, ilk Homo sapiens sapiensler de de 100.000 sene önce Doğu Afrika’da tekâmül edip dünyaya göç ettiğine göre, aksi düşünülemez… Yâni, Budizm’den de çok öncesi var.

Sevgilerimle…

Reşit ÇengeloğluTemmuz 23rd, 2010 16:10

Sevgili Hocam,

Ziyâdesi ile aydınlanma adına mekâna koyacağınız yeni makalenizi hararetle beklemekteyim.

Zihnimde uzun zamandır şekillenmiş ve karşıtlamı oluşmuş bulunan, İnsan ve felsefe adına Budizm ile tek Tengrili peyama dayalı dinler arasındaki farkı tabiîdir bilmekteyim. Zorlama ile sizden bir karşıtlam beklemek, kesinlikle ukalâlık adına değildir.

Sevgili Hocamız’ın bu konudaki yeterliliğini sorgulamak ise hiç değildir.

Zaten siz “teolog” olmadığınızı peşinen vurgulayıp olayı farklı boyutları ile aktardığınızı betimlemektesiniz. Tek beklentim, bende oluşmuş bulunan karşıtlama sizin büyük olasılıkla yapacağınız engin katkıdır.

“Karşıtlam / ikilem veya snop tanımı ile paradoks… Kökleşmiş inanış, düşünce, tezat veya aykırı olarak ileri sürülen görüş” . :)

Yeni makalenizi bu doğrultuda hararetle beklemekteyim, örtüşen fikirlerimiz bünyesinde bir noktanın daha örtüşeceğini keyifle ummaktayım. Eleştirinin çok ötesinde size mutlaka yorumda bulunacağım, ancak Ağustos ilk haftasına kadar yarın itibârı ile İsrail’e tatile gidiyorum. Bağlantı kurabilirsem mutlaka ulaşacağım.

Sevgilerimle,
Reşit Çengeloğlu

MKD: Sevgili RÇ, aman İsrail’de kendinize dikkat edin (suhûneti kastediyorum).

Paradoks ile dilemma aynı şey değil ki, hâttâ dichotomy de farklı, ben hâlâ bu karşıtlamı anlamadım ama zâten bu aralar o kadar çok şey yazmam icap ediyor ki, öncelikle bir okuma listesi neşredeceğim.

Sevgiler, saygılar…

Yorum Yapın

Mesajınız