Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 3358 defa okundu.
Bu yazi bugun 2 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

OLİMPİYATLARDAKİ AL BAYRAKLAR

Barselona’da dün sona eren 20. Avrupa Atletizm Şampiyonası’na damgasını vuran isim, Nevin Yanıt oldu. Kadınlar 100 metre engellideki 12.63’lük muhteşem derecesiyle birinciliğe uzanan Nevin, Türkiye’ye kısa mesafe koşularında Avrupa Şampiyonluğu kazandıran ilk atlet olarak tarihe geçti. Nevin Yanıt’ın bu başarısını daha da özel kılan nokta, devşirme olmayıp; hem kendisinin hem antrenörünün (Cüneyt Yüksel) Türk olması ve hayatı boyunca bütün antrenmanlarını Türkiye’de yapması.

Nevin Yanıt1

Zâten kendisi de bu özelliğine dikkat çekmek için yarış sırasında boynuna ay yıldızlı kolye takmış, tırnaklarına da kırmızı beyaz oje sürmüştü. Yarıştan hemen sonra sıcağı sıcağına duygularını, “Resmen delirdim. Sanki rûyadaymış gibiyim” diye dile getiren Nevin şunları söylemiş:

Engelli koşularda ritm çok önemli. Bu şampiyonaya kadar yüksek sesle pop müzik dinliyordum. Ama bu yarışa MP3’üme kaydettiğim İstiklâl Marşı ile hazırlandım. Bütün antrenmanlarda marşımızı dinledimYarış içinde kimseyi düşünmedim. Kendi kendime hep “bırakma, çok iyisin” dedim. Şimdi hedefim daha da yükseldi. Dünya Şampiyonası ve özellikle olimpiyatlarda madalya alacağım. Bunu başaracağıma yürekten inanıyorum. Barselona’da 12.63 koştum, bu sene katılacağım diğer yarışlarda 12.50’leri de rahatlıkla koşarım. Önümüzdeki yıl da, kafaya koydum, 12.40 koşacağım.

Nevin Yanıt’ın başarısının en önemli yönü, toprak sahalardan yetişen bir sporcu olmasıDoğup büyüdüğü Mersin’de bu yıla kadar sentetik yüzeyli pist olmadığı için senelerce Tevfik Sırrı Gür Stadı’nın toprak pistinde antrenman yapmak zorunda kaldı. Son Avrupa Şampiyonası’nda yarıştığı rakipleri ise hep modern pistlerde çalıştı.

Nevin Yanıt’ın Mersin’de yaşayan babası Nâzım Yanıt da duygularını dile getirirken kızının karşılaştığı zorluklara dikkat çekti. Kızının 13 yıldır atletizmle uğraştığını söyleyen Nâzım Yanıt, “geçmişte Mersin’de antrenman yapacak saha yoktu. Çamur sahalarda koştu, yağmur altında koştu. Nevin bu başarıyı sonuna dek hak etti. Çünkü çok çalıştı” dedi. Anne Semra Yanıt ve ağabey Cem Yanıt ise, Nevin’in yarışını heyecanla seyrettiklerini vurgulayarak, “böyle bir başarıyı bekliyorduk. Çünkü yıllardır idmanlarını hiç aksatmadı” diye konuştular.

Atletizmde, kadınlar engelli yarışlarında kullanılan engellerin yüksekliği 84 santimetre. Avrupa Şampiyonası finalinde 100 metreyi 12.63 saniyede koşarak altın madalya kazanan Nevin Yanıt’ın boyu ise 1.63 metre. Nevin, finalde yarışan atletlerin en kısa boylusuydu.

16 Şubat 1986’da Mersin’de dünyaya gelen Nevin Yanıt’taki atletizm yeteneğini keşfeden kişi, hâlen de birlikte çalıştığı antrenörü Cüneyt Yüksel “engelli yarışı koşmak için kuvvet ve süratin yanı sıra, çok iyi bir ritm duygusuna sahip olmak gerekiyor. Nevin’de bunların hepsi var” dedi. Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Bölümü mezunu olan Cüneyt Yüksel, 1987’den beri antrenörlük yapıyor. Üniversitede aldığı eğitimle yetinmemiş, atletizmle ilgili çok sayıda seminere katılmış. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nde spor uzmanı olarak görev yapan Cüneyt Yüksel, Nevin Yanıt’ı Mersin Gazipaşa İlköğretim Okulu’nun 6’ncı sınıfında iken keşfetmiş.

Nevin, engelli yarışı koşmak için doğmuş. Atletizmde engel atlayabilmek için kuvvet ve süratin yanı sıra çok iyi bir ritm duygusuna sahip olmak gerekiyor. Nevin’de bunların hepsi vardı. Onun için kendisini düz 100 metre değil engelli 100 metre koşturdum” diyen Yüksel, birlikte çalışmaya başladıkları ilk günlerde Nevin’in bu mesafeyi 15 saniyede koştuğunu anlattı.

Nevin’in antrenörü olarak kalmaya devam edeceğini ve bunun için gerekli tüm birikime sahip olduğunu dile getiren Cüneyt Yüksel, “ben bu işi bilimsel yapıyorum. 12.76 koştuğunda Nevin’i başkasına verir misin dediler. Vermem. 12.63 koştuğunda yine diyeceklerdir. Lolo Jones ile arasındaki zaman farkı yüzde 8 ise, ben onu kimseye vermem. Ben bilimin her şeyini kullanıyorum” değerlendirmesini yaptı. Nevin Yanıt’ın 12.63’lük derecesinin kendisi için sürpriz olmadığını da belirterek, “rüzgâr 0.5 idi, eğer 0.2 olsaydı o derece 12.50’lere inerdi” dedi.

Nevin Yanıt2

Nevin Yanıt.

Bu arada Elvan Abylegesse’nin eski antrenörü olan Ertan Hatipoğlu, millî atleti ağır bir şekilde suçladı. 6 yıl birlikte çalıştığı Elvan’la yolları ayrıldıktan sonra Alemitu Bekele’yi çalıştırmaya başlayan Ertan Hatipoğlu, “Elvan yarışta Alemitu’yu saf dışı bırakmak için Portekizli atletlerle işbirliği yaptı. Bilerek tempoyu yükseltti. Dünya ve olimpiyat ikincisi olmuş eski bir atletime bu hareketi yakıştıramadım. Herkes dürüstçe yarışmalı” diye konuştu. Portekizliler’in Alemitu’yu sıkıştırdıklarını ve Elvan’ın da yardımıyla tempoyla oynadıklarını öne süren Ertan Hatipoğlu “fakat biz her türlü tempoya ve taktiğe hazırlıklıydık. Alemitu bu oyuna gelmedi ve hak ettiği bir zaferi kazandı” dedi.

***

Millî atletimiz Alemitu Bekele Degfa da 30. Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası’nda kadınlar 3 bin metre finalinde 08:46.50’lik derecesiyle Türkiye rekoru kırarak, Avrupa şampiyonu oldu. Torino kentindeki şampiyonada, kadınlar 3 bin metre finalinde piste çıkan Alemitu Bekele Degfa, 8:46.50′lik derecesiyle Türkiye rekoru kırarak, altın madalyanın sâhibi oldu. Yarışa kontrollü başlayan ve ön grubun içine girdikten sonra temposunu hiç kaybetmeyen millî atletimiz Alemitu Bekele Degfa, 1000 metreyi 3:00.58, 2000 metreyi de 5:58.33′lük zamanıyla ilk sırada geçti. Yarışın son 100 metresindeki sprinti ile rakipleri ile arasındaki farkı açan millî atletimiz Alemitu Bekele Degfa, altın madalyaya rahat bir şekilde ulaşırken, Türk atletizm tarihinde de bir ilki gerçekleştirdi.

Alemitu Bekele

Alemitu Bekele gençken

Alemitu Bekele Degfa, gençken.

***

Necmettin Erbakan, yeni bir parti kuruluşu için çalışmalarını hızlandırdı. Huzur Partisi adında kurulacak partinin kuruluş dilekçesi hafta içinde İçişleri Bakanlığı’na verilecek. 40 yıldır siyasetin içinde yer alan Necmettin Erbakan, Millî Görüş çizgisindeki 6. partiyi kurdurmuş olacak. Hasan Öymez’in haberine göre, “Hocamıza saygısızlık gibi algılanacak adımlardan uzak duralım” diyen ortayolcu il başkanı sayısı ise 10-15’i geçmedi. İl başkanlarının Numan Kurtulmuş’a desteği, toplantı sonrasında hazırlanan bildiriye “il başkanları olarak birlik ve bütünlük içinde Genel Başkanımız’ın ve Genel Merkezimiz’in gösterdiği hedefler doğrultusunda çalışmalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz” ifâdeleriyle yansıdı.

Necmettin Erbakan, kritik toplantı öncesinde il başkanlarına, “Ramazan ayı bitmeden olağanüstü kongre yapmalıyız. Kongre olmazsa yeni parti hazır” mesajını verdi. Necmettin Erbakan’ın, istediği desteği bulamadığı il başkanları toplantısı ardından da, “yeni partiyi kurun” talimatı verdiği öğrenildi. Huzur Partisi’nin Kurucular Kurulu’nda Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan ve kızı Elif Erbakan’ın yanı sıra Erbakan’ın yakın kurmayları Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Temel Karamollaoğlu, Mustafa Kamalak gibi “aksaçlı” diye tanımlanan isimler yer alacak. Bu hafta içinde kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı’na verilecek olan Huzur Partisi’nin adı Numan Kurtulmuş’un 2008 sonunda seçildiği kongre öncesinde de gündeme gelmişti. Ancak, Asiltürk, Erbakan’ın işaretiyle bu partiyi kurmaktan vazgeçmişti.

Necmettin Erbakan, Huzur Partisi’ni bir süre daha yedekte tutup, Millî Görüş tabanına, “Numan Kurtulmuş’tan kurtulmalıyız. Aksi hâlde SP, Millî Görüş partisi olmaktan çıkmıştır. Biz de kendi partimizle yola devam edeceğiz” baskısı yapacak. Bu süreçte, mahkemenin olaylı kongre ile ilgili vereceği karar beklenecek. Mahkemeden Necmettin Erbakan’ın istediği yönde karar çıkmazsa, Necmettin Erbakan taraftarları topluca SP’den istifa ederek, Huzur Partisi’ne geçecek.

***

Buraya kadar medyadan derlediklerimi naklettim.

Şimdi yorumlar…

Nevin Yanıt Mersin’de toz toprak içerisinde çalışıyor, müsabakaya MP3’üne kaydettiği İstiklâl Marşı ile hazırlanıyor. Bütün antrenmanlarda Marşımızı dinliyor. Yarış sırasında boynuna ay yıldızlı kolye takmış, tırnaklarına da kırmızı beyaz oje sürmüş, yüreği Türklük ve vatan sevgisiyle dolu

Elvan Abylegesse’nin, Alemitu Bekele Degfa’nın böyle hissetmeleri, bu şuur içerisinde olmaları mümkün mü? Psikolojiyi bırakın, düz mantığa, aklı selîme aykırı. Nevin Yanıt’ın memleketi (Türkçe’de bu kelime ülke anlamında değil, doğup büyüdüğünüz yer anlamında kullanılır) olan Mersin’de ise ayrılıkçılar ayaklanmış hâlde! Ne hazin, ne korkunç değil mi? Benim ne Elvan’ı ne de Alemitu’yu dışlamam söz konusu… Ama bütün millî manevî değerleri, kodları berhava edilmekte olan Türklüğün beynelmilel temsilinin asla kendisini Türk hissetmesi mümkün olmayan kişilere delege edilmesinin uzun vâdeli psikolojik ve sosyal sonuçları hiç hayırlı değildir. Dilerim ki bunlara BALYOZ DARBESİ vuran Nevin Yanıt’ın başına bir şey gelmez, getirilmez…

ATLETLER, ŞARKICILAR ÜZERİNE veya ELVAN ABEYLEGESSE’NİN ZAFERİ HAKKINDA başlıklı (http://www.keremdoksat.com/2010/07/29/atletler-sarkicilar-uzerine-veya-elvan-abeylegesse%e2%80%99nin-zaferi-hakkinda/#more-3326) makaleme çok garip ama maâlesef şaşırmadığım bâzı tepkiler geldi.

Bir arkadaşım kalktı, bu ülkede etnik vurgu yapmamamız gerektiğini söyledi ve Şarık Tara’ya şükranlarını bildirip, globalleşen dünyamızda Al Bayrağımızı sallandıran herkese şükran borçlu olmamız gerektiğini söyleyip, Naim’in ve Halil’in devşirme olduğunu buyurdu ve Osmanlı padişahlarının analarının Türk olmamasından dem vurdu:

“Etnik köken üzerinde konuşmaması gereken önde gelen bir kaç ülkeden biriyiz. Anadolu gibi bir coğrafyada, Osmanlı gibi bir mirasta, etnik köken tartışması mı olur? Yüzde kaçımız, safkan Türk soyundan geldiğini gösterebilir? Osmanlı Padişahlarından kaç tânesini anası, karısı Türk soyundan? Biz, akıncılar tarafından kaçırılıp saraya câriye olarak satılan Roksolana’yı, Hürrem Sultan olarak baş tacı ederken, kendi isteği ile gelip, Ay Yıldızlı forma altında yarışıp, madalyasıyla Türk bayrağına sarılıp resim çektiren Elvan’ı, Hewan diye mi dışlayacağız? Kökeni ne olursa olsun, kim kendini bu ülkeye âit hissediyorsa, başımın tacıdır. Kim ki bu ülkenin bayrağını göndere çektiriyorsa, ellerinden bin kere öperim. Dilerim bu başarılar, tüm gençlerimize ve bu gençlerin yollarını açması gerekenlere (bu arada, teşekkürler Şarık Tara) örnek olur”.

Ona verdiğim cevabı özetliyorum:

“Dikkat ederseniz makalemde Şarık Tara’ya veya ENKA’ya herhangi doğrudan tek bir lâf etmedim. Fakat mâdem mes’eleye bunu kattınız, ben de şunu sormak isterim: Reşit olmayan bir kızı, ücreti mukabilinde ve babasının muhalefetine rağmen satın almak (affedin ama başka lâf bulamıyorum) için nomenklatürde kullanılan târif veya kelimeyi burada yazmak istemiyorum. ENKA’nın bu sâyede çok büyük dolaylı reklâm yaptığını, bunun da -yazımda duygusal diye yumuşattığım- bal gibi çok akıllıca bir ticarî yatırım olduğu belli… Herhâlde ENKA’nın insanlık olsun diye yâd ellerden ümit vaât eden çocukları satın alma gibi bir projesi olmasa gerek…

Kalkıp safkan Türk’lükten bahsetmenizin esbâb-ı mûcibesini ise hiç anlayamadım; ben ettim mi? Makalemin daha girişinde Atatürk’ün millet anlayışına atfım vardı, gözünüzden kaçtı herhâlde. Gene herhâlde amacınız bu değil ama zımnen bana ırkçılık isnat ettiğinizi bilmem farkında mısınız? Osmanlı padişahlarının analarının zürriyetiyle, bu konunun ne alâkası olduğunu ise hiç anlayamadım.

Elvan’ı dışlayalım” dediğimi veya böyle bir mânâyı nereden çıkardınız, gene anlayamadım! Lûtfen son cümlemi okuyunuz…

Ayrıca, kimlik (identity) ve kendilik (self) konuları hâricî mesleğimi de ilgilendirdiği ve bu konularda epey fikir mesâisi harcadığım, kongre panellerinde konuştuğum için, önemli bir tashihte bulunmak isterim: Devşirmelik müessesesi Osmanlı İmparatorluğu’nun ele geçirdiği özellikle Rumeli ve Balkanlar’daki Hristiyan topraklardan genç ve yetenekli çocukların toplanarak, sıkı bir eğitim altında üstün bir asker ve yönetici sınıfı oluşturma sistemidir. Osmanlılar genç ve yetenekli çocukları seçerken sarışın olanları seçmeyip, dikkat çekmeyecek olan esmerleri tercih ederlerdi. Ayrıca çocukları seçerken alınacak olan çocuğun evdeki tek erkek çocuk olmaması şartı ile alınırdı. Devşirmeler, Yeniçeri Ocağı ve Bostancı Ocağı’nın temelini oluşturur. Devşirme, Osmanlı’da fethedilen bölgelerdeki yabancı âilelerin çocuklarının 1/5’ini alarak onları yetiştirip yeteneklerine göre; eğer güçlü ve dövüşmeye yatkınsa Yeniçeriliğe, devlet işlerine yatkınsa Saray’a alınırdı. Osmanlı tarihindeki büyük komutanların, devlet adamlarının vezirlerin pek çoğu devşirme sisteminden gelmekteydi. Meselâ Mimar Sinan Ermeni devşirmesidir.

Hâlbuki Naim ve Halil, parçalanan Osmanlı’nın şimdi yâd ellerde kalmış Türk evlâdıdır; nasıl olur da onlara devşirme dersiniz? İlme, sosyolojiye, psikolojiye ters düşer!

Konu Millî Takım olunca, tamamen profesyonelleşmiş olan futbol, tenis vs. gibi olmuyor işler. Şükranlarınızı sunduğunuz Şarık Tara örnek ve yol olur da, memlekete ücretlerini ödeyip dünyanın en becerikli sporcularını ithâl edip, Devletlû’nun ve TBMM’nin da jet onayıyla millî takımlarımızda Türkçe bile bilmeyen ama alelacele bir Türk ismi uydurulan yüzlerce Koreli, Çinli, Rus… sporcuyla dünya arenasına çıkarsak vezir mi yoksa rezil mi oluruz, takdirinize arz ederim. Zâten böyle şeylere sed çeken uluslararası kurallar olduğunu hatırlıyorum.

Küreselleşme konusundaki fikirlerimi burada, bu argümanda paylaşmamayı tercih ediyorum”.

Makûl ve destekleyici aksülâmeller de geldi tabii:

Kerem arkadaşımız haklı. İster Türk soylu ister, yabancı soylu olup devşirilmiş olsun, ne kadar büyük başarı elde ederlerse etsinler, bu sporcu veya san’atçıları biz yetiştirmedik. Önemli olan buBaşkalarının emek verdiği, yetiştirdiği kişilerin başarıları ile bu ülkenin övünmesi bence de etik değil.

Şimdi bâzı sporsever arkadaşlarım bana kızacaklar. Ama bence, profesyonelleşmiş hiçbir spor dalı spor değildir. Son zamanlarda da tüm amatör sporlar, gizli bir şekilde profesyonelleştiriliyor. Olimpiyat şampiyonlarına bir bakınız. Hepsinin milyon Dolarlar harcayan sponsorları var. Bu kâh bir spor malzemesi üreticisi, kâh bir üniversite, kâh bir başka kurum olur. Ama amatör sporcuya milyon Dolarlar harcanır. Amatör sporcu milyon Dolarlar kazanır. Ama Kapitalizm reklâm uğruna bunu sorgulamaz. Türkiye’de basketbol sözde amatördür. Ama oyuncular ve antrenörler, şirketlerin bordrolarına kaydedilir. Astronomik ücretler ödenir. Transfer ücretleri şirketlerin bordrolarına yansıtılarak verilir. Aslında ödeme spor içindir, fakat kâğıt üzerinde sporcuya iş verilmiştir. Profesyonel sporlara gelince özellikle futbol ve tenis tamamen endüstrileşmiştir. Bu sporlar antrenörleri, kondisyonerleri, organizatörleri, masörleri, yöneticileri, tesisleri ile bir endüstri hâline gelmiş, sporculuk meslek hâline getirilmiştir.

Spor, sporculuk meslek olmadığı, severek istenerek karşılığında bir şey beklenmeden yapılan bir faâliyet olduğu zaman güzeldir. Ben yaşım itibâriyle, Türk futbolunda transferin olmadığı son zamanlara yetiştim. Kadıköy’deki beton yığını Fenerbahçe stadının yerinde tek bir ahşap kapalı tribünü olan, tel örgü ile çevrilmiş  bir toprak saha vardı. İstanbul Ligi’nde amatör futbolcular mücadele ederdi. Oyuncuların hepsi meslek sâhibi idi. Kimi tüccar, kimi doktor, kimi diş hekimi, kimi memurdu (örneğin meşhur Zeki Rıza Sporel, Beyoğlu’ndaki İstanbul’un  en önemli spor mâlzemeleri mağazasının sahibi idi. [Küçük] Fikret Kırcan Gümrük Komisyonculuğu yapardı). Futbolu keyif aldıkları için oynarlardı. Galatasaray – Fenerbahçe – Beşiktaş arasındaki rekabet o eski günlerden gelir. Sahada kıyasıya mücadele eder, sonra staddan hep birlikte çıkar giderlerdi. Ücret karşılığı transfere izin verildiği zaman ilk transferi yapan sporculara seyirci, sahada  yıllarca “satılmış” diye tezâhürat yaptı. Öyle ya, sporcu para için takım değiştirmişti!

O zamanlar seyirci maçlara döner bıçağı ile gitmezdi. Sporcu, yöneticiler, basın, seyirciyi tahrik etmezdi. Sporun endüstri, sporculuğun meslek hâline gelmesi, seyirciyi de etkiledi ve yozlaştırdı. Artık maç günleri stadyumların civârına bırakılan arabaların taraftarların tepişmesi esnasında hasara uğramaması büyük bir şans(!) hâline geldi.

Spor olsun, san’atın değişik kolları olsun, başka ülkelerin yetiştirdiği insanlara sâhip çıkıp, onların başarıları ile övünmek etik değil. Bizim ülke olarak bu yeteneklere bir emeğimiz yok. Bilmediğimizi öğrenmek için bu işi daha iyi bilenlerden eğitim almak yanlış değil. Örneğin Türkiye’de Bale, İngiliz ve Rus Hocalar tarafından kurulmuş ve san’atçılar onlar tarafından yetiştirilmiştir. Zaten balede  en önemli iki stilden birisi Rus metodu Diğeri İngiliz metodudur. Türkiye’de Devlet Konservatuarı’nda görev yapan Ninette de Valois isimli İrlandalı koreograf Türk Balesinin kurucusu sayılır. 1. Dünya Savaşı sırasında Bolşevik İhtilâli sonrasında Türkiye’ye kaçan “Beyaz Ruslar” Klâsik Müzik ve görsel san’atlara büyük katkılar yapmışlardır. 2. Dünya Savaşı esnasında Nazi’lerden kaçan Musevî bilim adamlarının Türk Üniversiteleri’ne yaptığı katkı gibi, o zamanda isim yapmış bale sanatçılarının ve müzisyenlerin yetişmesinde bu Rus hocaların büyük katkısı vardır. Bu tür bir çalışma sonunda elde edilen başarılar etiktir. Bilmediğimizi bilenden öğrenir, geliştirebiliyorsak geliştirir ve uygularız. Ama başkalarının yetiştirdiği sporcu ve san’atçıların başarısı ile övünmek bu ulusa yakışmıyor. Atatürk’ünaret ettiği ‘Muasır Medeniyet’e’ erişmenin yolu bu değil”.

19 Ağustos 2008 Salı günkü makalemi şöyle bitirmiştim (http://www.keremdoksat.com/2008/08/19/haydi-yirttik-deprem-meprem-yokmus-necmettin-hurriyetine-kavustu-apo-da-sebest-birakilacak/): Bu arada, nihâyet bomba patladı ve Gülümüz, Necmettin Erbakan’ı affetti!

Ergenekon hezeyanı ile içeride yatan yetmiş seksen yaşında paşalar, yazarlar, münevverler depresyona giriyor, tansiyonları yükseliyor, kanser olup ölüyor

Mü’minlerin trilyonlarını tebahhur ettirmekten suçu sâbit olan “esas oğlan” Neco serbest.

Neydi?

   Haaa!

      Faşizmin ayak sesleri…

Yaşlı ve hasta olduğu için hapis cezası Gülümüz tarafından affedilen bu adamdaki enerjiye nasıl da hayran olmazsınız? Lûtfen http://www.keremdoksat.com/2008/05/26/necmettin-erbakan-hapse-girdi%e2%80%a6-yerseniz/ makaleme de bir bakınız… Acaba bu kadar cevvâl ve sıhhâtli olduğu için, Gülümüz affını geri alır mı, alması etik olmaz mı? Yanılıyor muyum?

Necmettin Erbakan hırsı

Hapse giremeyek kadar ağır hasta Necmettin Erbakan!

Üstelik bilmem kaç milyon ödemeye de mahkûm edildi ve karar da Yargıtay’ca tasdik edildi (ânında sözlük: onandı). Yanılıyor muyum?

Erbakan ve Gülümüz

Necmettin Erbakan ve Gülümüz, the oldies

 Aynı davada yargılanan Gülümüz’ün ise yargılanamayacağına karar verildi, yanılıyor muyum?

Gülümüz ve Erbakan

Gülümüz ve Necmettin Erbakan, nowadays!

Huzur Partisi’nin Kurucular Kurulu’nda Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan ve kızı Elif Erbakan’ın bulunmasına bakınca, bu yeni partinin isminin Huzurlu Hânedan Partisi olarak tescilini arz ve talep ediyorum, yanılıyor muyum?

   Hani, sık sık dediğim gibi…

      Birileri bizimle fena hâlde dalga mı geçiyor?

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 02 Ağustos 2010 Pazartesi

Yorum Yapın

Mesajınız