Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 5160 defa okundu.
Bu yazi bugun 24 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

LÂİKLİK HAKKINDA

Kelimenin menşei Fransızca’daki laïcité, din işlerinin devlet işlerine, devlet işlerinin ise din işlerine karışmaması demek. 2004’de dünyaya gelen bu terim son asırda bütün dinlere saygılı ve eşit mesafede olmak anlamını da kazanmış. Etimolojik olarak Kadim Yunanca λαϊκός’dan geliyor ve “halk hakkında, sıradan adam hakkında” demek.

Sekülarizm ile lâisizm aynı şey değildir…

Meselâ ABG’de “secularism” hâkimdir, din işleri cemaâtlere bırakılmıştır ama kalkıp da Hristiyan Demokrat Parti filân kuramazsınız. Avrupa’da ise kurarsınız. Çünkü buradaki tâyin edici faktör o ülkenin harsı (kültürü) ve toplumsal yapısıdır.

Bâzı mütefekkirlere göre “anti-Clericalism’in” bir türü olup, dinin tatbikine müsaade etmek veya dinî hürriyet yerine, inanç sâhiplerinin dinlerini tanıma imkânını tanımayan bir baskı tarzıdır.

Anti-klerikalizm din diye yutturulan safsatalardan ve sömürülerden bunalmış Avrupa medeniyetinin diyalektik bir tepkisidir.

Gâzi ve arkadaşların, bütün aksine iddialara rağmen, anti-Klerikalizm batağına düşmeksizin, cemaâtlerin eline düşerse tekrar bir fâcia hâlini alacağını bildikleri için Fransız tarzı ama yumuşatılmış bir Lâisizm’i tercih etmişlerdir.

Lâiklik

Bunun sarih esbâb-ı mûcibesi:

1) Türkiye Cumhuriyeti halkının belki de %80’inden fazlası, kentlerde yaşıyor olsalar dahi, tamamen feodal, Ortaçağ artığı, ağalık düzeniyle yaşamaktadır.

2) Rönesans ve Reform hareketlerini aşmış, Teknoloji Devrimi’ni yaşayıp sindirerek öğrenmiş Avrupa milletlerinin efrâdı en azından asgari derecede entellektüel birikime sâhiptir. Çünkü ayrılma ve bireyleşme merhalelerini aşarak, demokrat olabilmişlerdir. Demokratik düşünceye sâhip olan (yâni irfânı ve fikri hür) bir insan kendi hür tercihini yapabilecek donanıma ve iradeye sâhip olan kişidir.

3) Bu amaçla başlanan millî eğitim ve köylere uzanacak millî öğretim seferberliği maâlesef daha İsmet İnönü zamanında atalete mahkûm edilmiş, Menderes ve arkadaşlarınca da tarihe kavuşmuştur.

4) Sonuç, ortadadır: Hâlâ okuma yazma oranı çok düşük olan, cehâletin ve feodalitenin kol gezdiği bir ülke!

5) Böyle bir ülkede demokrasi yürüyemez, ancak totaliter (askerî, dinî veya diğerleri) sistemler memleketi sevk ve idâreyi başarabilirler.

6) Türkiye sür’atle Arabizm ve İranizm târikine çekilmekte, rasyonel – bilimsel düşünceden uzaklaştırılan halk, “din” diye yutturulan safsatalarla büyüsel düşünceyle kitle hipnozuna tâbi tutulmaktadır.

Nitekim δῆμος, yâni dimos, halk zümresi, ahâli + κράτος, yâni kratia iktidar = Halkın iktidarı anlamındaki demokrasi de buradan neş’et eder. Bize de Fransızca démocratie kelimesinden nüfuz etmiş… Demokrasinin ana yurdu olan Eski Yunan’daki filozoflardan Aristo ve Eflatun demokrasiyi eleştirmiş, “ayak takımının yönetimi” gibi aşağılayıcı kavramlar kullanmışlardır.

Demokrasiye farklı atıflarda bulunulmuştur: Çoğunluğun yönetimi; azınlık haklarını güvenceye alan yönetim; fakirin yönetimi; sosyal eşitsizliği yok etmeye çabalayan yönetim; fırsat eşitliği sağlamaya çalışan yönetim; kamu hizmetinde bulunmak için halkın desteğine dayanan yönetim…

Sonuç: Maâlesef Rönesans ve Reform hareketlerini aşmış, Teknoloji Devrimi’ni yaşayıp sindirerek öğrenmiş Avrupa milletlerinin efrâdı gibi olamamış, en azından asgari derecede entellektüel birikime sâhip olup bireyleşememiş, “sürü” psikolojisiyle düşünen ve hareket eden kitleler çok bayağıca hamâset ve demagojiyle iyice uyutularak, memleket tam bir anomiye ve kaosa sürüklenmiştir.

Açıkça söyleyelim: Aristo ve Eflatun maâlesef bizde -şimdilik- haklı çıkmış,“ayak takımının yönetimi” gündeme gelmiştir…

Eflatun (Platon)

Eflatun (Platon)

   Bunu her meslekte ve her kademede görebilirsiniz.

      Ayırıcı teşhis için cehâlet, kibir ve şuursuzca saldırganlık anahtar kelimelerdir.

         Peki, ne yapılacak…

            Defalarca yazdım.

               Vatansever, Lâik, Atatürk Milliyetçisi bir Türk bilim adamının sessiz çığlığı bu…

                  Orada kimse var mı?

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 09 Ağustos 2010 Pazartesi

10 Yorum

[...] Nedir? 09-08-2010 Fuat BEŞKARDEŞ Yorum yok http://www.keremdok sat.com/2010/ 08/09/laiklik- hakkinda/ #more-3502   LÂİKLİK HAKKINDAKelimenin menşei Fransızca’daki laïcité, din işlerinin devlet [...]

M. Nejat AkselAğustos 9th, 2010 19:15

Üstâd,

Ufak bir kaç ilâvede bulunmak isterim. ABD’yi bir kenera bırakalım. 200 küsur yıllık tarihi, toplama halktan oluşan nüfusu ile yerleşmiş bir kültürü olmayan bir ülkedir. Her şeyin en büyüğünü yaparak, nehire düşmüş çocuğu suya atlayarak kurtarana “kahramanlık madalyası” takarak, başkanlarının büstlerini kayalara oyarak kendisine tarih yaratmaya çalışan bir ülkedir. Aslında kıt’anın tarihi vardır da, o tarih Amerika’nın gerçek sahiplerine âit olup, ABD tarafından reddedilen bir tarihtir. Avrupa’ya gelince çoğu devlet imparatorluk kültüründen gelir. Ciddi bir tarihi birikimleri vardır. Ağır bir kilise baskısı altında yaşamışlar, din uğruna işkence görmüşlerdir. Bu günkü durumlarına baş kaldırarak, Rönenans ve Reform dönemlerini yaşayarak gelmişler ve yöneten sınıflara baskı yaparak bireyin haklarını içlerine sindirmesini sağlamışlar, böylece totaliter rejimlerden halkın irâdesi ile belirlenen rejimlere geçmişlerdir.

Avrupa’daki aydınlanma hareketi tabandan tavana doğru olmuştur.

Ülkemize gelince, gerek Selçuklu ve gerekse onun yerini alan Osmanlı döneminde imparatorluk kültürünü yaşamıştır. İmparatorluk kültürünün belirgin özelliklerindren birisi halkının, vatandaş değil “tebaâ” olmasıdır. Tebaâ’nın dinî, etnik kökeni gibi özellikleri önemli değildir. Önemli olan İmparatorluğun tebaâsı olmaktır. Bu sebeple pek çok imparatorlukta, farklı dil, farklı din ve etnik âdetler varlığını korumaya devam eder.

Osmanlı İmparatorluğu, ilk yıllarda Selçuklu devletinden devren gelen kökünü bilim ve fende ilerlemeye açık Fars kültüründen etkilenen Anadolu İslâmiyeti’ni kendine yol olarak seçmiş iken, Yavuz Sultan Selim’in Hilâfet’i Osmanlı İmparatorluğu’na getirmesi ile, imparatorluk, giderek Arap Müslümanlığı’na ve sonunda Vahâbi mezhebinin uygulamalarına kaymıştır. Dinî yönden çok tutucu olan bu mezhebin kurallarının kabûlü ve uygulamaya konulması, İmparatorluğu bilim ve fende geriletmeye başlamış, imparatorluk çöküş yoluna girmiştir.

Ülkemizin en önemli özelliği, lâikliğin, modern eğitimin ve aydınlanmanın halkın talebi ile aşağıdan yukarıya doğru değil, Atatürk devrimleri ile devlet yönetiminin ve rejimin bir parçası olarak yukarıdan aşağıya doğru yaygınlaştırılması, reformların devlet eli ile yürürlüğe konulmasıdır. Bu şekilde planlı ve programlı olarak hayata geçirilen aydınlanma, dünyadaki hiç bir ülkede görülmemiş ölçüde hızlı bir şekilde toplumu modernite yolunda şekillendirmiştir. Bu sûretle, tebaâ vatandaş, ümmet de millet hâline gelmiştir.

Ancak, bu gelişmelerden zarar görenler, halkı köle gibi yönetmeye alışmış egemen sınıflar bu değişikliği içlerine sindirememişlerdir. Atatürk’ün ölümünden sonra, hemen karşı devrim başlatılmıştır. Sonuçta bu günlere kadar gelinmiş, artık, Cumuhriyet’in tüm değerleri unutulmaya ülke Osmanlı’nın son dönemlerindeki gibi sömürgeleşmeye doğru gitmeye başlamıştır. Burada kendimize sormamız gereken bâzı sorular vardır: Ne olmuştur da biz Cumhuriyet okullarından bu kafadaki insanları yetiştirmişiz? Aydın Atatürk gençlerine ne oldu? Nasıl oluyor da din diye yutturulan hurâfelere inanıyorlar? Nasıl oluyor da ana babalarının, âile büyüklerinin veya da kocalarının baskısı ile yâhut tamamen gönüllü olarak çağ dışı kılıklarda gezmeyi kabûl ediyorlar?

Bu noktada benim bir teorim var. Geçerlidir veya değildir. Lâik Cumhuriyet’in prensipleri, kadınların ve bireylerin hakları, onlar hiç bir çaba göstermeden Yüce Atatürk tarafından onlara hediye edilmiştir. Onlar kendilerine karşılıksız hediye edilen bu değerlere sâhip çıkamamışlar ve onları koruyamamışlardır. Bir çaba sarfetmeden elde ettiklerinin önemini anlayamamışlardır. İleride bu hakları tamamen kaybedeceklerdir. O zaman bunların önemini ve anlamını idrak edeceklerdir. Ama o zaman bu ülke Ortaçağ karanlığına yuvarlanmış olacak ve yapılacak bir şey kalmayacaktır.

Sevgi ve saygılarımla.

MKD: Sözün tükendiği yerde miyiz………

mustafa terziahmetoğluAğustos 9th, 2010 20:22

Sanki biz din diye yutturulan safsatalardan ve sömürülerden bunalmadık mı Efendim?

Hangi birisini sayalım?

Daha geçenlerde yüzlerce sütyen görüntülerini bu mekânda yayınladınız.

Daha geçenlerde adamın kafasının üzerinde zincir sallandırdınız.

Hangi birisini sayalım?

2 gün sonra Ramazan. Din diye yutturulan safsataları ve sömürüleri bir bir not alalım.

Anlatsan dinlemezler. Dinleseler anlamazlar.

Bir ağaç ve bir çiçek bile insanı dinliyor ve anlıyor.

Vatan mı kaldı sevilecek Efendim?

Lâiklik mi kaldı Efendim?

Atatürk mü kaldı Atatürk milliyetçisi olalım Efendim?

Kalan birşey gösterin de sevelim…

Sevilecek ne kaldı bu ülkede Efendim?

Bu ülkede sevgi kalmadı ki Efendim?

Bu ülkede kin var…

Bu ülkede öfke var…

Bu ülkede nefret var…

Bu ülkede sevgi yaşar mı Efendim?

Kin, öfke, nefret.

Şeytan ve şeytanın çocukları…

Ülke şeytanların istilâsında…

Yine de S…..

MKD: S…………….

rüştü hacıoğluAğustos 9th, 2010 20:58

Sevgili Hocam,

“Uzman inancına” sâhip insanların uzmanlıkları dışında konuşmaları Şekspir’in kendisine şiir gönderen şemsiyeciye yaptığı tavsiyenin ne kadar yerinde olduğunu anımsatıyor. Tarihin bir çizgi üzerinde yaklaşık olarak bir çizgi film kıvamında seyrettiği algısı da incelenmeye değer kanaâtimce, ki bu algının bir müddet sonra inanç hâlini alması da psikolojinin konusu olsa gerek.

Yorumcu beyefendiye katılmamak elde değil: “…sözün tükendiği yerdeyiz…”, saygılar.

MKD: Buruk bir teşekkür Sayın RH, çünkü o yorumcu bendeniz…

mustafa terziahmetoğluAğustos 9th, 2010 21:08

Evet, sözün tükendiği yerdeyiz.

Ve ne yazık ki Osmanlı haklı çıktı.

Etrâk-ı bîidrak.

Atatürk’ün Muhafız Çavuşu dedem sağ olsaydı Genelkurmay Başkanı olurdu ve bunları emireri bile yapmazdı…

mustafa terziahmetoğluAğustos 10th, 2010 12:23

Evet, niye sözün bittiği yerdeyiz Efendim?

Çünkü http://www.diyanethaber18.com/haber_detay.asp?haberID=222 haberi yüzünden…

Diyanet 2100 personel daha alacakmış.

Bana göre yetmez. 21000 olmalı. Hâttâ câmi sayısı 20000 artırılarak 100000′e tamamlanmalı.
Nasıl olsa lâzım olacak. Şimdiden bu kadroya bütün dövüş sporları ve tâlimleri yaptırılmalı ve sopaların en etkili kullanış şekilleri öğretilmeli. Zira İslâm Devrim Muhafızları ile birlikte milleti sopayla ve tekme tokat câmiye sokacaklar.

Ve hâttâ İçişleri ve Adalet Bakanlığı Diyanet’e bağlanmalı.

21000 de yetmez. 50000′e bağlayalım.

Ve hâttâ hâttâ Anayasa değişiklik paketinde yer alan Ombudsmanlık müessesesini de Diyanet’e bağlamak lazım.

Ve hâttâ hâttâ Meclis Başkanı da Diyanet’ten seçilmeli.

Şu Ombudsmanlık arkasında da ne tuzaklar var zamanla göreceğiz inşallah!

Herhâlde unuttular, Anayasa Mahkemesi üyeleri arasında Diyanet’ten yüksek bir ilim sâhibi âlim kişi de olmalı.

Ve hâttâ hâttâ tatil günleri ve takvim değiştirilmeli…

Ve hâttâ hâttâ YAŞ’a Diyanet’ten bir gözlemci ve denetçi de atanmalı…

Ve hâttâ hâttâ Genelkurmay Başkanlığı İnanç Pekiştirme ve Nüfuz Ettirme Dâiresi Başkanlığı’na Diyanet’ten yüksek bir inanç sahibi âlim kişi atanmalı…

Tabii Efendim, bu arada siz ne iş yapacaksınız diye sormuyorum?

Çünkü sizin işleriniz bayağı artacak. En az günde 1000 kişiyi tedavi etmek mecburiyetinde kalacaksınız.

Bu arada randevular için ek personele ihtiyacınız olursa, emrinizdeyim…

S……………

MKD: :D
S……………..

ibrahim atikAğustos 10th, 2010 12:58

Yazılanların tümüne katılıyorum… Bedel ödenmeden sâhip olunan değerlerin kıymetini ne yazık ki anlayamadı bu nesil…

ATATÜRK’ün GENÇLİĞE HİTABINDAKİ GÜNLERİ YAŞIYORUZ… GERİYE KALANSA, BURSA NUTKU’NDA BELİRTİLDİĞİ GİBİ, ÜZERİMİZE DÜŞENİ YAPMAKTIR…

mustafa terziahmetoğluAğustos 10th, 2010 13:37

Ve Efendim,

Umuru Şeriye Vekâleti kurulmuştur.

Kılıç Paşa Hâtıralarından kısa bir bölüm: Kaynak Sel Yayınları 1954

Eskişehir milletvekili Abdullah Azmi Efendi Umuru Şeriye Vekili olmuştu. Meclis kürsüsünden: “Efendiler,Umuru Şeriye Vekâleti şimdiye kadar tarihi, dini bir yadigâr olarak telâkki ediliyordu. Bir adı da Hilâfet-i İslâmiye olan bu devlette Umuru Şeriye Vekâleti yalnız bergüzar tarihi mahiyetinde kalamazdı. Bu makamın devlet teşkilâtı içerisinde mühim ve faâl rolleri vardır. İtimadınıza mazhar olarak ben bu makamda kaldıkça o rolleri yaptıracağım” diye bir nutuk çekerek irtica bayrağını açmakta gecikmedi. Bu hitâbenin Meclis’in kahır ekseriyeti tarafından heyecanla ve çok şiddetli alkışlarla karşılandığını görüyorduk.

Efendim bu bölümü daha evvel bu mekanda iktibas etmiştim.

90 senede değişen birşey olmadı. 1950′lerden itibaren Umuru Şeriye Vekâleti’nin teessüs ettirilmesi için bütün hükûmetler canla başla çalıştılar.

Demirel Hazretleri de “bu hükûmet ülkeyi bölmüştür” serzenişiyle topu Devletlû’ya atmaktadır.

Çünkü devrimler Sn. Aksel’in çok güzel açıkladığı gibi yukarıdan tabana doğru olmuştur. Bilhassa 1950′lerden itibâren (zannederim Köy Enstitüleri 1954′de kaldırıldı) yukarıdan etki kaldırılarak tabanın daha rahat hareket etme imkânı sağlanmıştır.

Menderes’in “siz isterseniz hilâfeti bile getirirsiniz” sözleri buna örnek ve zemin teşkil edicidir.

İşte bu yüzdendir ki Menderes şu listede teröristbaşı ile beraber yer almaktadır.

http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_people_convicted_of_treason

Anayasa değişikliğinde yer alan Ombudsmanlık müessesesi Umuru Şeriye Vekâleti kuruluşunun yasallaştırılmasıdır.

Ben bu Ombudsmanlık kurumunu araştırıyorum ve ülkelere bağlı olarak değişik uygulamalar var.
Ve baş denetçi unvanı ile geçiştiriliyor. Ama gerçek darbeler buralarda yatmaktadır.

Siz bu Ombudsmanlık kurumuna bir el atarsanız sevinirim.

S…..

MKD: Vallahi nereye el atacağımı şaşırdım, yardım talep ediyorum!

Erol TÜZGELAralık 5th, 2010 17:00

Erdoğan IHL Toplantısında

Toplantıda konuşan Erdoğan;

”O büyük insanların talebesi olarak, bu yapıyı öksüz bırakmadık, Anadolu’ya mahcup olmadık, bizim için dişinden tırnağından artıranlara mahcup olmadık, bize dua edenlere mahcup olmadık. Allah’ın izniyle Celalettin Hoca gibi bu işe öncülük eden büyüklerimize mahcup olmadık ve inşallah da olmayacağız.

İmam Hatip Lisesi’nin sıralarında okuduğumuz anlarda da sonrasında da her türlü aşağılamaya, hakarete, baskıya, engellemeye mâruz kaldık. Aralarda öyle hocalarımız çıktı ki içeride, dışarıda, bize ‘cenaze yıkayıcısı’ dediler, bize ‘Taşralı’ dediler, ‘köylü’ dediler, zenci dediler; bize ’siz doktor olamazsınız, mühendis olamazsınız, kaymakam, vâli, siyasetçi olamazsınız’ dediler; bize ‘muhtar bile olamazsınız’ dediler.

Allah’ın izniyle millete güvendik, ülkeye inandık, umutsuzluğu yanımıza yaklaştırmadık, yılgınlığa kapılmadık ve her kademede milletin teveccühüne mazhar olduk.” dedi.

Biz size “siz doktor olamazsınız, mühendis olamazsınız, kaymakam, vâli, siyasetçi olamazsınız” demedik… Ne dedik?

Erkal GürcanMart 14th, 2011 15:22

Değerli Kardeşim,

Erken Ortaçağ’da vatandaşlık hakları ve ticaret yapabilmek Hristiyanlar’ın Krala ve Papa’ya bağlılık yemini etmeleri ile mümkündü, XII, ve XIII. YY’larda ağırlıklı olarak Güney Avrupa’da liman kentlerine yerleşen Musevîler bu yemini edemediklerinden ticaret yapamıyorlardı. Lâiklik ilkin farklı dinden olanların ticarî hakları için ortaya çıkmış, daha sonra geliştirilerek salt din ile ticareti değil, din ile devlet işleri ayrımı olarak gelişmiştir.

KSS
Erkal Gürcan

MKD: Mes’elenin bu cephesine ışık tuttuğunuz için teşekkür ederim Sayın Erkal Kardeşim
KSS

Yorum Yapın

Mesajınız