BU SENE ORUÇ TUTMAK, ÖZDEMİR İNCE ve BAYRAKTAR BAYRAKLI!
Ölçülen sıcaklık 39-43 C°, hissedilen 50-55 C°, nem oranı %92-98… Gündüz süresi 16+1 saat!
Bedevînin ülkesinde tam bir kara iklimi vardı ve gölgeye girdiniz mi serinlerdiniz; hâlâ da öyledir. Meselâ orada bir hayvanı İslâmî usûlle kanını akıtarak kesip bir çengele asarsanız çürümez, suyu kısa sürede uçup gideceği için füme hâle gelir ve bozulmadan uzun süre satışa arz edilir. Çünkü çölde rutubet (ânında sözlük: nem) sıfıra yakındır.
Yâni ABG orayı HAARP ile bombardıman etse dahi pek bir şey olmaz.
Buralarda ise neredeyse Japon balığı gibi yüzgeçlerimiz çıkacak ve evrim geçirerek akciğerli balıklar hâline geleceğiz!
Eğer ben Diyanet ve Diyabet İşleri Başkanı olsaydım, şu fetvayı veya genelgeyi bütün Türkiye’ye bağıra çağıra duyururdum:
DİNİMİZ ÖNCE AKLIMIZI KULLANMAYI BİZE EMREDER. BU RAMAZAN’DA ORUÇ TUTMAK HARAMDIR!
Çünkü bu meteorolojik şartlar ve uzun gündüz süresi, hiçbir hastalığı olmayanları dahi perişan edecek, hâttâ hastalanmalarına yol açacaktır. Hele hele hasta olan ve ilâç alması icap eden kimselerin Allah’a yaranmak hüsnü zannıyla oruç tutmaları büyük günahtır. Yoksa “saunada uzun kalma yarışında” ebediyete vâsıl olan ileri zekâlıya dönme riski var!
Ben hem şeker hastası, hem aşırı kilolu, hem hipertansiyonlu, hem de kan yağlarım yüksek olduğu için zâten istesem de tutamam ama tekrar ediyorum, hiçbir sıhhî problemi olmayanlar dahi büyük risk altındadır.
Bakın bu bir ay boyunca çıkacak kavgalara, olacak kazalara, geçirilecek cinnetlere, âcil servislere müteveccih müracaat patlamasına!
***
Bebeklerin ahlâkı olduğunu(!) filân yazan Hürriyet yazarı Özdemir İnce, bugün bâzı isâbetli tahlillerde bulunmuş (Sayın Özdemir İnce’nin arka arkaya yazdığı klavyeye aldığı ve bebeklerin ahlâklarından bahseden yazıları, bilmediği sahada at koşturduğundan olacak, maâlesef tamamen gayrı ilmîdir. Bunu ayrı bir makalede anlatırım):

…Kur’ân Hz. Muhammed’e ciltli ve birinci hamura basılı olarak inmedi. Hz. Muhammed inen vahiyleri söyledi, söylediklerini Vahiy Kâtipleri değişik maddelerin üzerine yazdı ve hâfızlar tarafından ezberlendi. İnen âyetler Hz. Muhammed hayattayken Kitab halinde toplanmadı, yakınlarının ellerinde toplandı.
Hâfızların savaşlarda ölmesi yüzünden âyetleri ezbere bilen hemen hemen kalmadı, hâfız ezberleri arasında da farklar vardı. Bunun üzerine Hz. Ömer’in tavsiyesiyle âyetlerin toplanmasına ve Kitab hâline getirilmesine karar verildi ve olanlar işte o zaman oldu. Derlenen âyet toplamında uyuşmazlık çıktı. Eyâletlere gönderilen Kur’ânlar arasında farklar vardı. Örneğin İran ve Suriye nüshalarında çelişkiler vardı. Ve bu da iki mezhebin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu da yetmedi yorumlar üzerine tarikatlar çıktı. Ben de bir âyetin içeriğinin Tanrı’nın adalet ilkesini zedelediğini, bunun derleme sırasında yapılan katkılardan kaynaklanabileceğini yazdım.
Adamın biri (adını ansam ağzım kirlenir) beni “İslâm Düşmanı” Komünist olmakla suçladı. Olup olmamayı bir yana bırakalım, Komünizm artık yasalarımızda suç olmaktan çıktı. Türkiye’de bir partisi bile var. Kur’ân’dan Komünizm çıkarmak benim ilkelerime aykırı. Çünkü kutsal Kur’ân’ın yeryüzü işlerine karıştırılmasına, bu işlere referans yapılmasına karşıyım ve bu nedenle de “lâikim”. İnsan haklarının, özgürlük sorunlarının, emek/sermaye ilişki ve çelişkilerinin Anayasa ve yasaları ilgilendirdiğini savunurum.
Günümüzün geçmişi karanlık hormonlu demokratları demokrasiyi kendi düşüncelerine indirgemekte pek ustalar! Ancak demokrasiyi ve düşünceyi açıklama özgürlüğünü içlerine sindirmeleri için, örneğin Bilim ve Ütopya Dergisi’nin Ağustos sayısını okumalarını tavsiye edeceğim. Bir de Mohammed Ali Amir-Moezzi yönetiminde hazırlanan “Dictionnaire du Coran” (Robert Laffon) adlı yapıtın “Coran” (s. 184) ve “Rédaction du Coran” (s. 735) maddelerini mutlaka okusunlar. Okumak iyidir, utanma duygusunu da öğretir!
***
Elimde 2007 senesinde gözden geçirilmiş son baskısı neşredilmiş olan The Syro-Aramaic Reading of the Koran – A Contribution to the decoding of the Language of the Koran diye çok ilginç bir eser var; yazarı Christoph Luxenberg. Birinci baskısı Almanca, İngilizce’ye tercüme edilmiş (muhtemelen de bu sebeple Quran veya Qur’an diye yazmamışlar). Henüz kıraati bitirmedim ama Sayın Özdemir İnce’nin işaret ettiği hususları dikkatle tetkik etmişler ve benzeri bulgular var.
Bitirince sizlerle paylaşacağım.
Buradan bir tedaiyle (ânında sözlük: çağrışımla) Bayraktar Bayraklı’ya bir geçiş yapalım…
***
İlâhiyat Profesörü olan Bayraktar Bayraklı’yı eskiden severdim (bkz.: http://www.bayraktarbayrakli.com/index.html), çünkü kızımın kulağına ilk Kur’ân okuyan kişi o idi (bu geleneğe ben çok önem veririm çünkü güzel okunmuş Kur’ân bebeğin evrimsel-küllî hâfızasının merkezi olan amigdalada yerleşir. İleride Ateist veya bilmem ne olacak da olsa, temeldeki Homo mysticus kimliğini pekiştirir.
Zâten rahmetli pederimin elinden tutup da akademisyen olmasını sağladığı iki ilâhiyatçı olmuştur: Yaşar Nuri Öztürk ve Bayraktar Bayraklı!
Birincisi kendini bitirdi, ikincisi ise Habertrük’te fırtına gibi esiyor!

Kendisi gibi köy menşeli olan Yaşar Nuri Öztürk kendini bayağı eğitmişti; bağırır çağırır ama oldukça düzgün konuşurdu. Bayraktar Bayraklı ise özünü muhafaza ediyor maşallah! “Ha”, “bak bak” diyor filân. Samimiyeti olmayan muhatabına “sen” demek ise zâten bu gibilerin alâmetifârikasıdır.
Bayraktar Bayraklı ile yollarımız 2000 senesinde, Esra Ceyhan’ın A’dan Z’ye programında canlı yayında ayrılmıştı. “Cinler karıkoca arasına girer, nikâh bozdurur” filân deyince saçmaladığını, cin kelimesinin beş duyuyla duyumsanamayan ama bir şeye sebep olan şey demek olduğunu, meselâ İbn-i Sîna’nın “su cinlerinden” bahsettiğini, sonradan bunların parazitler ve mikroplar olduğunu, şizofreniye de “dopamin cininin” yol açtığını vs. söyleyince tutulup kalmıştı.
Dün nihâyet büyük ölçüde seyredebildiğim FA ve MB’nın kendisiyle inceden inceye kafa buldukları programdan bakın neler öğrendim:
Miraç yokmuş. Orada Hz. Peygamber’in yaşadığı bir rûya imiş (bu benim assosiyatif dissosiyasyon tezimle uyumlu). Burak da sembolikmiş.
Kandil yokmuş. Tamamen kültürelmiş. Sanki bilmiyoruz; ama ağzını açıp da “Türk icâdıdır ve İslâm’a hoşluk katmıştır” demiyor! Sonra kapının önüne koyuverirler tabii!
Kutsal Doğum Haftası ise gene dinden değilmiş ama her kimler bunu akıl edip uydurduysa, çok büyük sevaba girmişler! MB da “İslâmî Noel” diyor, Bayraktar Bayraklı işitmezden gelip sürekli olarak FA’ya iltifat ediyor (zam talebi mi, MB’nın şerrinden uzak durmak mı, Pennsylvania’ya şükran mı bilmem).
Bu İslâmî Noel(!) için Can Ataklı’nın http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=234688&Categoryid=4&wid=142 adresindeki yazıyı bir okuyun (konuyla ilgili kısmını iktibas ediyorum):
“…Cumartesi günü yazdığım Kutlu Doğum Haftası yazısı çeşitli çevrelerden tepkiler aldı. Okumayan için kısa bir özet yapayım. Son yıllarda Hazreti Muhammed’in doğum günü gerekçesiyle düzenlenen bir Kutlu Doğum Haftası var. Hazreti Muhammed’in milâdî takvime göre Nisan ayında doğduğu varsayılıyor. Ben de dedim ki “bütün dinî günleri hicrî takvime göre kutluyoruz, ama Kutlu Doğum Haftası’nı milâdî takvime göre sâbitledik. Bu durumda örneğin Ramazan’ı da milâdî takvime göre gece ile gündüzün eşit olduğu dönemlere denk getirerek sâbitleyebiliriz”.
Önce okuduğunu anlamayan ya da işine gelmeyen dinciler hemen “olur mu öyle şey” diye tepki gösterdiler. Sanki hicrî takvim Allah’ın emri gibi itiraz ettiler. Büyük bir kesim ise önerinin din âlimlerince dikkate alınmasında yarar olduğunu belirtti.
Ancak tabii bunun bir de başka yüzü var.
Biliyor musunuz ki dünyanın hiçbir Müslüman ülkesinde Hazreti Muhammed’in doğum günü kutlaması veya bunun için düzenlenmiş bir hafta yok. Bizden gören birkaç Müslüman ülkenin de bu haftayı kutlamaya başladığı söyleniyor. Ayrıca bu Müslüman ülkelerde bizdeki gibi kandiller de yok. Bu, Anadolu insanına has bir vefa duygusu… Ayrıca başka bir ilginç durum daha var: Hazreti Muhammed’in milâdî takvime göre hangi tarihte doğduğu tam bilinmiyor. Bâzı kaynaklar bunun Nisan ayına denk gelebileceğini ileri sürüyor. Ama Nisan ayında doğduğu bilinen bir başka isim var. Türkiye’den kaçarak uzun süre Amerika’da yaşayan, affa uğradığı halde Türkiye’ye nedense dönemeyen Fethullah Gülen, 27 Nisan 1941 tarihinde doğdu.
Hazreti Muhammed’in Nisan ayında doğduğu kesin değil ama Fethullah Gülen’in tam da Kutlu Doğum Haftası olarak kutlanan dönemde doğduğu kesin. Bu durumda insan kuşkuya düşüyor. Acaba Hazreti Muhammed’le birlikte Fethullah Gülen’in doğumu da mı kutlanıyor? Çünkü o kadar para harcanıyor ve reklâmı yapılıyor ki, artık zenginlikleri dünya çapına ulaşan Fethullah Gülen taraftarlarına bu tutum uyuyor da. Ve tabii en önemlisi, Kutlu Doğum Haftası’nın aynı zamanda Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı haftasına denk gelmesi. Bu hafta içinde okullarda çocuklar büyük önderi yeniden okumak, anlamak ve tanıma fırsatını buluyor. Belli ki kimi eller bu haftanın kutlanmasına da gölge düşürmeye çalışıyor.
Bu arada şunu da unutmamak gerek. Hazreti Muhammed’in doğum gününü milâdî takvime göre Nisan ayında kutluyoruz, bir de hicrî takvime göre kutladığımız mevlit kandili var. O da Hazreti Muhammed’in doğum günüdür. O kandili niçin hicrî takvime göre uyguluyoruz”?
Şimdi ben, yâni Mehmet Kerem Doksat yazıyorum: Babası kendi doğumundan önce, annesi de kısa bir süre sonra vefat eden Hazreti Muhammed Mustafa’nın ebeveyninin ne zaman kendisi için gayret gösterdikleri ve tam doğum tarihi belli değil… Ama Fethullah Beyefendi’ye cuk oturuyor, lûtfen http://www.keremdoksat.com/2008/05/17/bahailik-ve-%e2%80%9cyeni-peygamber%e2%80%9d-fethullan-gulen/ makalemi bir okuyunuz…
Neyse, biz devam edelim Bayraktar’a…

Herhâlde Nusret Kaya’dan duyumsadığıyla kalmış, çünkü rahmetli pedere bu lâfları etse canına okurdu:
Rûyalarla ilgili olarak şu lâfları ediyor: “Freud çok büyük bir katkı yapmıştır; biz hoşlanmadığımız şeyleri şuuraltına bastırırız. Ama rûyalarda bunlar şuura çıkar, volkan gibi patlar”…
Dayanamıyorum, bana klima getiriyorlar!
Bayraktar’a göre biz uyurken aslında şuurumuz açık yâni; alttakiler de üste çıkıyor.
Retiküler aktive edici sistemi, rafe nukleuslarını, suprakiazmatik nukleusu, uyku nörofizyolojisi filân anlatmayacağım. Ama 1) Freud şuuraltı değil, şuurdışı demiştir, 2) Uykudayken şuur kapalıdır!
Neyse, bunaldım…
Bayraktar Bayraklı serisine sonra da devam ederiz…
Ben cehenneme gidiyorum.
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 10 Ağustos 2010 Salı


Askerî devrimlerde asker en büyüktür, ne derse kanundur.
Şimdi de kubbeden miğferi, minâreden silâhı olanların devri, doğal olarak da onlar konuşuyor. Dün ilk defa İstanbul’da duyduğum ve hayretler içinde kaldığım bir şeyi de söylemeden geçemiyeceğim. Normâl ezandan 10-15 dakika sonra kulağımızın âşina olduğu ezan dışında bir “çağrı” daha okunuyor. Cehâletimi mâzur görün, bilmiyordum. Bu yeni ezan ise “Caferî” cemaâtinin ezanı imiş… Ayrıca ve farklı okunurmuş. Demek ki 24 senede inen ve bilmem kaç sene sonra karışıklık olmasın diye “Kureyş” lehçesi ile yazılan Kur’ân her kesime göre ayrı yorumlanıyorsa, bizim anayasaya dönmüş demek ki.
Ayrıca bir şey hep kafamı kurcalar, dünyada ekonomik şartlar öne sürülmekle beraber, aslında savaşların ucu hep tarih boyunca din esaslı olmuştur. Ve savaşanlar da hep aynı Tanrı’ya inanan üç din mensupları arasında geçmiştir. Şimdi soru şu ölen her dine mensup asker kendinin ölünce şehit olup cennete gideceğini varsayar, bu durumda üç din için üç ayrı cennet mi var.
Allah’ın işi gerçekten zor.
MKD: Sayın AI, mekânda bu konuda makaleler var.
Zannederim Sayın Aydın Ilgaz Ataşehir’de oturuyor veya oraya yeni taşındı.
Ataşehir’in karşı tarafı, otoban ve gişelerin olduğu Kuzey tarafı, şimdi ismini hatırlayamadığım semt, Câferîler’in olduğu bölgedir.
Beyefendi, şimdi bir de “salâ” çıktı. Perşembe akşamları yatsı ezanından evvel salâ okunuyor.
Ben salâyı cenazelerde ve Cuma ezanından evvel okunduğunu bilirdim. Bu yaşa geldik bunu da öğrenmiş olduk. Perşembe akşamları salâ okunmasının sebebini öğrendik. Yeni gelen müftü il müftüsüne yağcılık olsun diye okutuyormuş.
Diyanet’e 2100 kişi alınacakmış. Bilemiyorum, kim bilir belki bir 2100 kişi daha almak için namaz vakitleri 6 veya 7′ye de çıkarılabilir.
S….
MKD:
.
S…………
Yazıyı gerçekten çok beğendim. Bayraktar Bayraklı’nın kızınızın kulağına ezan okuduğunu bilmiyordum. Güzel okunan Kur’ân’ın bebeğin amigdalasında yerleştiğini paylaşmanız da çok faydalı bir bilgi oldu. Geçen Ağustos’ta doğan oğlum için bize en yakın Türk Câmii’nin hocası olan Şabay Bey gelip kulağına ezan okumuştu. Onun da güzel sesi var. Hâttâ video kameramla çekip oğluma özel hâtıra dvd’sine kaydettim.
Şöyle bir şey var. Yaşar Nuri Öztürk ve Bayraktar Bayraklı daha iyi hizmet verebilirlerdi ama potensiyellerini güzel kullanamadılar. İkisi de Karadenizli’dir. Yaşar Nuri Öztürk, Trabzon’un Sürmene ilçesindendir ve Bayraktar Bayraklı da Rize’lidir. Doğduğu köy Sürmene’ye bağlı olsa da, sanırım Yaşar Nuri Öztürk Of ilçesine yakın olan ve biraz daha iç kesimde kalan bir köyde doğdu. Bayburt’a da yakındır ve zâten bildiğim kadarıyla annesi de Bayburt’ludur. Babam İstanbul doğumlu olup, aslen Trabzon Sürmene’lidir. Bunu anlatmamın sebebi, bâzı yöresel özellikleri Karadenizliler’i benim kadar tanımayan insanlara nazaran daha iyi görebiliyorum. Bilhassa Yaşar Nuri Öztürk, kendini dinlettiren, keyif veren bir konuşma üslûbuna sâhip. Bunun dezavantajıda eğer yanlış bir bilgi veriyorsa bile o güzel konuşması dinleyiciyi ikna edebilir. Ama iyi eserler de yazmıştır. Örneğin, Yaşar Nuri Öztürk’ün eski kitaplarından olan Din ve Fıtrat (Yaratılış) beğendiğim bir eseridir.
Herkese hayırlı Ramazanlar diliyorum.
S…….
MKD: Sevgili Uğur, YNÖ ile ilgili çok ilginç ve mânidar malûmata mekândan ulaşabilirsin; Hülya Avşar’ın programına çıkıp “AKP’ye yağ mı çekecem” diye fevrîce terk edince ipi çekildi! BB serisine ise yeni başlıyorum…
Cümlemize hayırlı Ramazanlar…
S………..
Sayın Mustafa Terziahmetoğlu,
Sizin sözünü ettiğiniz ekstra(!) salâ’ya ben de Bodrum Akyarlar köyünde şâhit oldum. Gâliba Perşembe akşamıydı, akşam’dan sonra ama yatsı’dan önce câmiden salâ okundu. Babama, “bu nedir” diye sorunca, o da bilemedi. Gâliba eski köye yeni âdet gelmiş haberimiz olmadan…
Esenlikler,
Evren.
Kerem Hocam ve Değerli Mekâncılar,
Siz ‘Akıl Akıl’ dedikçe birileri obskürantizmin reklâmını yapıyor… Bugün Millî Gazete’de çıkan bir yazı…
Aşağıya aktarıyorum:
“Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Nedim Urhan, “Ramazan Ağustos ayına rastladı. Havalar sıcak diye bir Müslüman oruç tutmayı ihmâl edemez. Çünkü Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerifinde buyuruyor ki: Sıcak günlerde oruç tutmak cihattır” dedi. Urhan, yine Peygamber Efendimiz’in bir hadîs-i şerifte “kim çok harâretli, çok sıcak bir günde, Allah rızâsı için nefsini susuz bırakırsa, yâni oruç tutarsa, Azîz ve Celîl olan Allah-u Teâlâ Hazretleri, kıyâmet gününde onu suya bol bol kandırır, bol bol sular. Kıyâmet gününde ona su ihsân eder” buyurduğunu kaydetti.
Bundan bir kaç ay evvel bu mekanda Yahudilik, İsrail ve Rothschild’leri tartışıyorduk anımsarsanız… Ben demiştim ki ‘Yahudiler’den öğrenecek çok şeyimiz var’. Kerem Hocamız da “öğreneceğimiz şeyleri saymakla bitiriremeyiz” demişti, yanlış anımsamıyorsam…
Gâliba bu oruç mes’elesi de onlardan biri… Baksanıza onlar yılda bir günle (25 saat) işi hâlletmişler…
Ne işten güçten geri kalıyor, ne de sağlıklarını bozuyorlar…
Esenlikler,
Evren.
MKD: Sevgili Evren, şu Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyelerinden Doç. Dr. Nedim Urhan’ı bir muayene etmek isterdim; zâten doçentlikten emekli olması da mânidar
Yâni bu (kesinlikle uyduruk olduğunu düşündüğüm) sözüm ona hadîs-i şerîfe göre, adamcağız cihat edip susuzluktan nalları dikecek, Kıyâmet Günü’nde ise boool bol âb-ı hayata kavuşacak
. İşte, buna hurâfenin dik âlâsı derler!
Ben bu hadislerin hiç birinin hakikaten sahih olduğunu düşünmüyorum. Sahih-i Buhari’nin (Arapça: صحيح البخاري), asıl adı el-Câmiu’s-Sahih tarihi dahi çok tartışma götürür.
S……….
Sayın Mustafa Terziahmetoğlu,
Câferî “ezanı” duyduğum yer Başakşehir… Târif ettiğiniz muhit ise damadımın çalıştığı işyerinin bulunduğu yer.
Demek ki vatandaşlarımız ufak ufak şehri işgâl etmeye başlamışlar.
Biraz şeytanın avukatlığını yapınca aklıma, yakın bir gelecekte, “Protestan Müslümanlar”, “Katolik Müslümanlar”… vb. de çıkacak herhâlde diye geliyor…
Saygılar.
MKD: Sayın AI, hiç yanılmadığınızı söyleyebilirim. Batı, bu işe Vehhabîlik (Vahabîlik de derler) ile başlamıştır zâten
.
S…………….
Sayın Aydın Ilgaz,
Şiilerde de ezan farklı okunuyormuş… Hz. Ali’ye yönelik özel muhabbetlerini vurgulamak için ezanın sonunda “Ali’yyun Veliyyullah” (Ali, Allah’ın velisidir) denmekteymiş. Bu bilgiyi de Britannica Ansiklopedisi’nin “ezan” maddesinden aktardım. Anlaşılan dinimizi de Batı kaynaklarından (ve oryantalistlerden) daha objektif olarak öğrenebiliyoruz…
Esenlikler dileklerimle,
Evren.
Sayın İşbilen,
Din uzmanı olmamakla beraber, elimden geldiğince karşılaştırmalı olarak İncil, Tevrat ve Kur’ân’ı okuyor ve anlamaya çalışıyorum.
Tabii, 1400 yıl önce çöl yaşamındaki Arab kavimlerini disipline etmek için yazıldığı anlaşılan sûrelerin bu gün ne kadar geçerli olduğu da tartışılabilir.
Bütün bunları bir yana koyarsak, maâlesef günümüzde, Kur’ân emirleri ile hedeflerine ulaşamıyacaklarını anlıyan ve yorum fakiri olan günümüz din âlimleri..!, bir ” hadîs-i şerif”tir tutturdu gidiyor.
Eh, ortalama kültür seviyesi ilkokul üç – dördüncü sınıf olan bir ülkenin insanlarını kolayca uyutmanın en akıllı yolu da bu olsa gerek.
Sıcakta oruç tutmak cihat ise, bütün fırıncılar cennetlik demek ki.
Tanrı’nın, kendi adına, kullarının azap ve ızdırap çekmesinden mutlu olacak kadar sadist olacağını sanmam…
Bir de kanımca, ibâdet mide ile değil beyin ile olur.
Ama beyin yoksa tabii yapacak bir şey de kalmıyor.
Çok kısaltılmış şekli ile aklıma geliveren bir fıkra şöyle,
Çennetin kapısı çalınmış, görevli kapıyı açınca karşısında, bıyıklı, kasketli elinde tespihi olan birini görmüş.
“Buyur” demiş… Adam da gayet pişkin,
“Cennete geldim” demiş.
Görevli…
“İyi ama Allah’ın koyduğu kâidelere göre, “dünyada yaşarken insanlığa faydalı olmak, bir eser bırakmak hayır yapmak” falan lâzım… Sen bunları yaptın mı…” diye sormuş. Adam, “hayır o söylediklerinden hiç birini yapmadım ama biz ölünce cennete geliriz. İnanmıyorsan git Allah’a sor…” demiş… Görevli şaşkın…
“Pekii kim geldi diyelim” diye sormuş, adamda,
“Türk de… o anlar” demiş… Görevli hemen yukarı tanrının yanına çıkıp olayı anlatmış..
Allah,
“Ha… Tamam doğru söylüyor, onu cennete alabilirsin” ve devam etmiş…
“Onlar hayatta hiç bir iş yapmazlar, çünkü onların işlerini hep ben takip ederim”.
Saygılar.
Sayın Ilgaz,
Oruç ve kendi kendine eziyet vermek gibi pratikler diğer dinlerde de var… Bilhassa Budizm ve Hinduizm gibi Asya dinlerinde… Çileciliğin amacı en nihâyetinde nefse eziyet yoluyla ve belli bir tâlim/terbiye metoduyla yaşama iradesini kırmak ve Nirvana’ya ulaşmak… Ben orucun İslâma ve Yahudiliğe kültürel etkileşim yoluyla Hindistan’dan geçmiş olabileceğini düşünüyorum.
Öte yandan, bu tür pratikler dünyadan elini eteğini çekmeyi özendirdiği için, bence günümüzün modern toplum düzeniyle uyumlu değil… Dağ başına çekilmiş bir münzevî, bir terk-i dünya bunları uygulayabilir ama çalışmak, üretmek kazanmak için mücadele etmek zorunda olan günümüz insanı nasıl uygular? Bunu benim kafam almıyor…
Hadisler mes’elesine gelince de: Kerem Hocam’ızın dediği gibi ezici bir kısmı uydurmadır. Zâten Peygamber başka hiç bir şey yapmadan, sâdece hadis söylese bu kadar çok söz söylemiş olamaz.
İslâm’da ve Yahudilik’de, basbayağı tarihsel olayları kutsallık kisvesine büründürme geleneği ve anlayışı vardır. (”Kutsal Tarih”) Kur’ân’daki bir çok âyet de o günün tarihsel, siyasî, sosyal şartları öyle gerektirdiği için o şekildedir. Size hâddim olmayarak tavsiyem Kur’ân’ı bir de yabancı dilde (meselâ İngilizce veya Almanca) okumanızdır. Ben bâzı şeyleri ilk defa yabancı dilde fark edebildim. Meselâ, sûre adları… Zira genellikle Türkçe meâllerde sûre adlarının anlamı yazmaz, Arapça’sıyla yetinilir.
Esenlikler dileklerimle,
Evren İşbilen, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Doktora öğrencisi.
MKD: Sevgili Evren ve Mekâncılar, vaktiniz olursa http://www.keremdoksat.com/2006/09/01/oruc-ve-kurban-hakkinda/ makalemi de okumanızı tavsiye ederim…
Sevgili MUSTAFA AĞABEY,
Yazılanları şöööyle bir geçtim, yalnızca senin “salâ” dokunmana dokunacağım, şimdilik.
İSLÂMİYET, haddî zatında, İBRAHİM PEYGAMBER ile başlatılan yeni zamanların, Hz. Peygamber’e kadar gelen süreçteki adıdır.
Malûmumuz, “teslim olan” demektir.
Yâni “âlemlerin Rabbine” kayıtsız şartsız teslim olmak demektir.
Bu minicik köşelendirmeden sonra, “salâ”ya geçelim.
“Kitabullah”, sıklıkla dinin kolaştırılmasını, özellikle emreder.
Kerem Hoca, aslında bu makale ile İSLÂM’A gerçekten çok ama çok büyük hizmet ediyor, bence.
NASIL peki!
Bence çok basit…
“Köylülükten” kurtarıp veya kurtarılmasına cidden köprü olmada.
Kendileri bunun gerçekten farkında mı, değil mi, onu bilemem elbette.
Uzatmayalım…
Salâ, aslında yalnızca bayram-cenaze-cuma namazları ile sınırlı değildir.
Her yatsı öncesi, istenirse okunabilir.
Bunun, CAFERÎLİK’le vs. alâkası yoktur.
Saygı ve sevgi ile.
Sevgili Hüseyin Kardeşim,
Şu mübârek günlerde böyle nâzik konulardan uzak durmayı yeğlerim.
Ama ne yaparsınız ki, Sayın Doksat’ın makalesi böyle bir zamana denk geldi.
Cehâletimi mâzur görün, İslâmiyet’in teslim olmak demektir ifâdesini ilk defa duydum.
Şimdi ismini hatırlayamadığım Prof. YNÖ’ün bir kitabında İSLÂM şöyle açıklanmaktadır. İstenirse bu kaynağı verebilirim. İslâm’ın, isl ve lâm eklerinin birleşmesinden meydana geldiği söylenmekte, isl barış, lâm eki de huzur anlamında. Yâni İslâm barış içinde huzurlu yaşamanın bir tarzı.
İslâm bir yaşam tarzı…
Barış içinde huzurlu bir yaşam…
Zannederim teslim olmak kavramı ile hidâyet demek istiyorsunuz.
Zira Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır. Sebatı sağlamak da teslim olmaktan geçer. Sebatsız bir durum sözkonusu ise teslim olmamışınız demektir. Nitekim Razi, “bize verdiğin hidâyette sebatımızı nasip et” diyor.
Ayrıca Ali İmran Sûresi’nde veya başka sûre âyetlerinde “İbrahim, Nuh, Musa ve İsa’nın soyundan gelenlerin hepsine Müslüman dedik” der. İslâm dedik diye geçen âyet de vardır.
Ben Sayın Ilgaz’a verdiğim cevapta okunan ezanın hangi semt olabileceği tahminimi ilettim.
Çünkü aynı ezanı bahsettiğim yerde bende dinlemiştim. O yüzden bu tahminimi verdim.
Sonraki cümlem salânın Câferîlik’le ilgili olduğuna mesnet teşkil edecek nitelikte değildir.
Salânın dinimize sonradan girdiği, zannederim Mısır’da Selahattin Eyyubi tarafından konduğu malûmunuzdur. Bir gelenek hâline dönüşmüştür.
Bu geleneği takdir eden birisi daha vardır.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri “Mektubat” adlı eserinde şöyle der: “Mevlid-i nebevi ve miraciyenin okunması gayet nafi ve güzel âdettir. Müstahsen bir âdet-i İslâmiyedir. Hayat-ı içtimâiye-i İslâmiyenin gâyet lâtif ve parlak ve tatlı bir medâr-ı sohbetidir. Aşk-ı nebeviyi göstermeye ve tahrike en müheyyic, müessir bir vâsıtadır. Cenab-ı Hakk bu âdet-i ebede kadar devam ettirsin”. *AMİN!*
Vallahi bana aşk-ı nebeviyi göstermeye ve beni tahrik etmeye yarayan bir vâsıta değil. Geçen Perşembe akşamı adam salâ okuyordu. Ruh yoktu. Vazife gibi okuyordu.
Esselatü vesselamü aleyke Ya Resulallah derken ciğerinden birşeyler koparması lazım. Tahrik böyle olur.
Yani acaba diyorum Said-i Nursi’nin Mektubatı mı ifa ediliyor?
Daha evvel böyle bir şey duymamıştık ve böyle bir uygulama yoktu.
Herkese iyi Ramazanlar…
S…..
MKD: Bu mekânda Said-i Kürdî namlı bölücünün kaynak olarak zikredilmesinden rahatsız olduğumu belirtmek isterim. Saygılar.
Sayın İşbilen,
Süleyman Ateş ve Elmalı’nın Kur’ân’larını okuyorum, dediğinize kesinlikle katılıyorum, ayni sûreler her ikisinde de farklı yorumlanmış. Sebep de Arapça yazının “noktası şurada, virgülü burada” gibi sebeplerle tercümenin farklılığı. Tavsiyenize uyarak en kısa zamanda Kur’ânn’ın İngilizce tercümesini edinip okuyacağım.
Dediğiniz gibi, Hindistan’dan Sümerler’e kadar bütün dinî uygulamalar birbirinin devamı ve zamana göre farklı yorum ve uygulamaları gibi geliyor.
İnsanlık tarihi, yanılmıyorsam takriben yedi sekiz bin yıl olacak. Ve bu zamanda kitabı olan tek tanrı inancına sâhip üç ana din birbirini takip etmiş.
Bu durumda önümüzdeki yedi sekiz bin yıl içinde sanırım bir iki yeni din daha çıkacaktır.
Ve bence bu da çok doğal. Çünkü güncellenmiyen dinî kâideler zamanla inanılırlığını kaybedecektir.
Neyseki biz bu karmaşayı görmiyeceğiz. Toplam dünya yaşındaki, bir iki saniyelik biyolojik ömrümüzü tamamlayıp, kitaplarda yazılanların ne kadar “doğru” olduğunu göreceğiz.
Sevgi ve saygılarımla.
A/I
MKD: Sayın AI, Homo sapiens’in ortaya çıkışı 250.000, Homo sapiens sapiens’in tekâmülü 100.000, bütün dünyaya Afrika’dan göçü de 40 ilâ 60.000 sene önce.
Saygılarımla…
Değerli Hüseyin Bey,
Öncelikle ufak bir düzeltme yapmama izin verin lûtfen… İslâmiyet, kendi kaynaklarıyla değerlendirirsek, Hz. İbrahim’den çok daha öncelere, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem’e dek geri götürülebilir. Bilirsiniz, İslâmiyet’e göre Âdem ve Havva Cennet bahçesinden kovulduktan sonra dünyaya indirilmiş, Allah Âdem’in tövbesini kabul etmiş ve ona bir “suhuf” (Türkçesi sayfalar) indirip peygamberlik vermiştir. Tabii bu durumda, Âdem’in hangi ümmete peygamberlik edeceği sorunsalı ortaya çıkıyor. Çünkü o devirde dünyada Âdem ve Havva’dan başka insan yok! Herhâlde ‘onların nesline’ diye bir fikir yürütülebilir… Bu konudaki İslâm-içi bilgiler için bkz. Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, Akçağ Yayınları, Sâdeleştiren Emekli İstanbul Müftüsü Ali Fikri Yavuz, Peygamberlerin Siyerleri kısmına bakılsın…
Esenlikler dileklerimle,
Evren.
Hâttâ her sabah ezanından da önce, özellikle makamlı olması tercih edilerek, SALÂ okunabilir.
Malûm, sabah ezanı, SABÂ makamında okunması, şâyan-ı tavsiyedir.
İst., GÖZTEPE, hatboyunda, istasyonun yan tarafında, TÜTÜNCÜ MEHMET EFENDİ câmiinde, bir yatsı salâsı dinlemiş, gerçekten darmadağın olmuştuk.
Müsbet anlamda tabii ki…
Saygı ve selam ile.
Yanlış bilmiyorsam eğer oruç sağlık sorunu olanların üzerine farz değil. Yâni bu demek oluyor ki gidersin doktora Ramazan’dan önce ben tutabilir miyim diye raporunu alırsın, mesuliyeti de üzerinden atarsın. Şimdi bununla ilgili polemiklere girmeye ne gerek var anlamıyorum. Ayrıca Câferîler’in yaşa-dığı/ttığı sorun bence bir azınlık sorunudur. Dinî bir sorun değildir.
Gününüz aydın olsun Sevgili Mekâncılar…
Doksat Hocamız’ın günün mânâ ve önemine uygun seçmiş olduğu konuyu ilgi ile takip etmekteyim.
Sevgili yorumcu arkadaşlarımızın bilgi birikimlerinden ise fazlasıyla keyif almaktayım, ancak,
Evren İşbilen arkadaşımızın son yorumunun ilk paragrafına Budist Felsefe’yi benimsemiş olma adına “Panteist ruhumu olağanüstü okşadığından olsa gerek” karşıtlam getirmekteyim.
Evren İşbilen arkadaşımız,
“Oruç ve kendi kendine eziyet vermek gibi pratikler diğer dinlerde de var… Bilhassa Budizm ve Hinduizm gibi Asya dinlerinde… Çileciliğin amacı en nihâyetinde nefse eziyet yoluyla ve belli bir tâlim/terbiye metoduyla yaşama iradesini kırmak ve Nirvana’ya ulaşmak”…
demektedir, bu yanılgısını düzeltmek gereklidir kanımca.
1. Budizm ve Hinduizm din değilder.
2. Özellikle Budist Felsefe içeriğinde “çileçilik ve nihâyetinde nefse eziyet” barınmaz.
Buda ve Budizm ana felsefesi, ana noktası, İnsanın/Beşerin kendisidir. Beşer herşeyin merkezidir.
Budizm ve Felsefesinin Evren Anlayışı ve 5 İlkesi ise temel adına
.. Öldürme
.. Çalma
.. Cinsel sapkınlık yapma
.. Yalan söyleme
.. İçki, uyuşturucu kullanma
şeklindedir. Bilindiği gibi Budizm geçmişi günümüz tarihinden 2500 yıl öncesine dayanır ve Budha varsıllıktan kendisini arındırma adına “çok zengin ve nüfuslu Nepal Krallıklarından birisinin prensidir” elini/ayağını varsılın nimetlerinden geri çekmiştir.
Bu anlamda “çileçilik ve nihâyetinde nefse eziyet” mânâsını taşımamaktadır. Budha peygamber değildir, göklerden haber, vahiy getirmez. Ben elçiyim dememiştir ve bu sâyede günümüze kadar yerleşik kast sistemini içerisinde barındırmaz.
Öğretisi tutarlıdır ve içeriği işlenebilir, güncel hâle getiren toplumlar vardır (Sri Lanka).
Beşer’in 10 temel gereksinimi vardır, buna göre
.. Temiz ve güzel bir çevre,
.. Temiz ve yeterli su,
.. Temel giyinme gereksinimi,
.. Dengeli beslenme gereksinimi,
.. Yaşamak için yalın bir ev,
.. Temel sağlık gereksinimi,
.. Yalın iletişim gereksinimi,
.. En az enerji gereksinimi,
.. Eğitim,
.. Ruhsal gereksinim
Sevgili Mekâncılar, Budizm, 3 kadîm din öğretisi ve tek tanrı algılamasının dışında kalmaktadır ve 3 kadîm din bu felsefî akımdan birçok nokta itibârı ile beslenmektedir.
Konuyu bu açıdan değerlendirmenizi ve görüş bildirmenizi rica edeceğim.
Sevgilerimle,
Reşit çengeloğlu
MKD: Sayın RÇ, Milenyuma Girerken Dinlerin Durumu (http://www.keremdoksat.com/2006/09/01/milenyuma-girerken-dinlerin-durumu/) makalemi okursanız, Budizm’in de, Diyalektik Materyalizm’in de birer din olduğunu göreceksiniz.
Sevgiler…
Kerem Bey,
Fethullah’ın doğum tarihi kesin değildir. Cemaât içerisinde dolaşan rivâyetlerde, Atatürk’ün öldüğü günün ertesi, o doğmuştur. Yâni 11 Kasım 1938.
bknz:
http://tr.fgulen.com/content/view/3502/128/
“Babasının ismini “Muhammed Fethullah” olarak koyduğu Fethullah Gülen’in ismini “Muhammed” olmadan, doğum tarihini de 1938 yerine 1942 olarak; kardeşi Sıbgatullah’ı ise 1942 doğumlu ve Seyfullah ismiyle kaydetti.”
Esasen ben de sizden daha çok rahatsız olduğum için özellikle belirttim.
Her taraf bu kaynaklarla dolmuş. Tabii kaynak denilirse.
Bunların din dedikleri gelenek görenek dinini halka yutturmalarını ancak bu şekilde ifşâ ederek insanlara anlatabiliriz. Bunun bir âdet olduğunu sizin rahatsız olduğunuz kişinin ağzından aktarmak belki insanların idraklerinde değişikliğe sebep olabilir.
Ama işte bu bölücü ve dinbaz sürüsü sizin rahatsız olduğunuz gibi rahatsız olmuyorlar ve hedefe gidebilmek için herşeyin mübah olduğu bir stratejiyi izliyorlar. Meselâ Zaman Gazetesi birilerini deşifre edebilecek her türlü kaynağı kullanıyor. Kaynak niteliği olmasa bile kaynak olarak gösteriyor. Zaten Iğsız Paşa’yı öyle yemediler mi?
Makyavelizm’i tahtına oturtan Mussolini artıklarına karşı biz kaynak kullandık diye siz rahatsız olursanız nasıl bir mücadele tarzı ortaya konulup başarılı olunacaktır.
İşte bu yüzden de onlar arkaya geçip daima bir puanı alırlar…
Saygılar.
Sevgili Mekâncılar, Sevgili Doksat,
Sizi okumak, okurken eksik olana odaklanmak hârika bir duygu. İnanın beni “BEN” yapanı, sizi takip ettiğim günden bu tarafa hiç şaşırtmamaktasınız.
Bu önerdiğiniz makalenizi, farkındasınız mutlaka tarafıma 2. kez öneri hâli ile sunmaktasınız ve ben büyük bir keyif alarak okumaktayım. Sentez hâli henüz oluşmamıştır, ayrıştığımız ve karşıtlamımızın pek uzak olmadığı nüans üzerinde gidip gelme durumu devam edecek gibi gözükmektedir.
Sevgili Hocam,
Siz, ben “Budizm nedir veya Budizm din değildir” dedikçe tarafıma lûtfen bu güzel makalenizi tekrar tekrar anımsatınız!
Tavsiye edilenin içerisinde kulaklara küpe olacak çok önemli bir tesbitiniz var:
“Yaşadıkları zamanlarda delilikle damgalanmaya çalışılan Musa, İsa, Muhammed, Buda ve pek çok diğeri asırlara vurdukları damga ile kendilerini kabûl ettirmişlerdir; gerisi boş lâf!
Tıpkı inorganik ve biyolojik evrimde olduğu gibi, burada da tâyin edici faktör doğal ayıklanmadır; kültürel evrimde de sağlam ve sıhhâtli olanlar ayakta kalacak, bunu başaramayanlar tarih sahnesinde kaybolup gideceklerdir”.
Bu tesbite rağmen tere satmaya inatla devam edeceğim, lûtfen siz de inatla tarafıma farklı argümanlarla ispata devam ediniz…
Müsade ederseniz ben devam ile
Budhacılık nedir? Ne değildir?
Konumuza ilişkin benimsediklerimi genç bir bilim insanının eserinden aktarmak isterim.
“Ulaş Başar Gezgin”… Buda ve Budacılık konusunda bir sürü yanlış anlama var. Bu yanlış anlamalar, bir yandan Budacı yaşantı içinde bulun(a)mamaktan kaynaklanıyorsa; öte yandan, bu konuda okumamaklıktan da ileri geliyor. Budacı olmayan ülkelerin insanlarına sorsanız, çoğu, Budacılık’ın din, Buda’nın ise peygamber olduğunu ileri sürer.
Dini din yapan en temel öge, tanrı inancıdır. Din, tanrıya veya tanrılara inanca karşılık gelir. Oysa Budacılık, tanrısız bir dünya görüşüdür ve bu nedenle, kimi yorumcular, Budacılık’ı bir felsefe okulu olarak görürken; diğerleri, bunun din olduğunda ısrar ederler. Budacılık, tanrısız bir dinse, neye tapıyor Budacılar? Tapınmak da mı yok? Var. Budacılık, çıkışında, Kendini Aşan İnsan’a tapmayı savundu”.
Sevgili Doksat,
Olaya bu açıdan baktığım müddetçe, içimdeki “BEN” … Budizm’in sâdece felsefe içeren bir öğreti olduğunda ısrar edeceğim.
Karşıtlamınızı hararetle bekleyeceğim, lütfen bizleri aydınlatmaya devam ediniz, istirham ile..
Sevgiler,
Reşit çengeloğlu
MKD: Sayın RÇ, “karşıtlam” ne demek bilmiyorum ama, siz o makaleyi bir kere daha okuyunuz… Sevgiler.
Sayın Reşit Çengeloğlu,
Budizm’in din mi felsefe mi olduğu hususunda kafam karışınca Britannica Ansiklopedisi’ne müracaat ettim. Orada şöyle bir tanım vermiş:
“Budacılık: Siddharta Gautama’nın İÖ 6. YY’da Hindistan’ın Kuzeydoğu kesiminde kurduğu bugün bütün Asya’ya yayılmış din ve felsefe sistemi. Doğu dünyasının büyük bölümünün inanç, kültür ve toplum yaşamında önemli rol oynamış, 20. yy’da Batı’da da bâzı yandaşlar bulmuştur”…
Britannica Ansiklopedisi, Cilt 5, sayfa 56, yayın tarihi 1986, 1987.
Esenlikler dileklerimle…
Evren.
İyi Akşamlar,
Sevgili Hocamız ve Sevgili mekâncı arkadaşımız Evren İşbilen’i kanımca inandırmaya muvaffak olamayacağız bu gidişle…
Şöyle desem inanır mısınız?
1990 senesesinde tanıştığım ve 1991 senesinde hayat arkadaşı olduğum İçişleri Bakanım’a tekrar sordum…. Kendi ifâdesi ile aktarıyorum:
- Batı ve Batılı, nedendir bilinmez, bizi/bizleri bizden daha iyi tanımaya meraklı herhalde ki, bizlerin dinimiz değildir, hayat felsefemizdir dediğimize ısrarla “hayır, bu sizin dininizdir” demektedir.
- Dinimiz değildir, yaşam biçimimizi yönlendiren hayat felsefemizdir… Kısaca bize âit öğretidir….
Hakikaten benimde aklım karıştı şimdi, hangi ifâde doğru acaba?
Bakın aşağıda Siddharta anısına HK Landau adasında inşa edilmiş en büyük Budha (Big Budha) heykelinin haziresinde elden ele dolaşan öğretilerinden, onlarcasından bir tânesini sunuyorum. İçerik olarak bu çok beğendiklerimden bir tânesidir… Bunu da insana / beşere yönelik olmadığını herhâlde iddia noktasına getirmeyiz…
“The mind is incomprehensible and exceedingly subtle.
It wanders wherever it desires.
Therefore, let the wise watch over their minds.
A well guarded mind brings contentment”.
Sevgilerimle,
Reşit Çengeloğlu
MKD: Sayın RÇ, lûtfen Milenyuma Girerken Dinlerin Durumu yazımı kıraat ediniz. Sevgiler…
“DİNİMİZ ÖNCE AKLIMIZI KULLANMAYI BİZE EMREDER. BU RAMAZAN’DA ORUÇ TUTMAK HARAMDIR”
hâşâ bir peygamber olsanız ancak bu kadar keskin bir fetva verebilirdiniz heralde… -Bu arada yazıyı okuyan halkımıza nacizane bir doktor olarak-gerçi hocamız gibi önümde bir ünvan yok ama- bende bir tavsiyede bulunmak isterim hastalığınızla ilgili kendisine dinen güvendiğiniz bir doktordan oruç tutup tutmama yönünde lütfen tavsiye alınız. Hipertansiyon yüksek yağ vb. kronik hastalar doktor kontrolünde oruç tutabilirler.-
“Zâten rahmetli pederimin elinden tutup da akademisyen olmasını sağladığı iki ilâhiyatçı olmuştur: Yaşar Nuri Öztürk ve Bayraktar Bayraklı!”
Rahmetli pederimin elinden tutup da akademisyen olmasını sağladığı ilâhiyatçı olmayan kimler var acaba hocam? Mesala Psikiyatri alanındakileri ben şahsen merak ettim.
Kutlu Doğum Haftası olayı ayrı bir komedi 23 Nisan için mi Fettullah Gülen için mi Nisan ayı seçilmiş ben hala anlamadım Can beyinde anladığını sanmıyorum. -Mayıs ayında olsa 19 mayıs ve benim doğum günüm var mesala-
MKD: Yorumsuz mesala…
Düzeltme: Rahmetli pederinizin olacak. -diğer imla ve yazım hatalarını hocamıza bırakıyorum-
MKD: Allah (cc) râzı olsun…
Ramazan ı çok seviyorum. Oruç ise hem ruhuma hem de bedenime iyi geliyor. Beni dinlendiriyor. İslâm dininde şeker hastası birinin şeker yemesi haramdır. Bu inceliği göz önünde bulundurursak eğer, Ramazan orucunun da sağlığı yerinde olan birinin sağlığını alıp götürmesi mümkün değildir. Kaldı ki, Allah kullarından haberdar değil midir? Öyle olmasaydı bâzı yiyecek ve içeceklerde kural koyar mıydı? Şeker hastasından Allah’a ne idi? Bırakalım da hasta olan, doktor kontrolünde Ramazanı’nı yaşasın, sağlığı yerinde olanlarda polemik denizinde su yutmadan ruhunu ve bedenini gereksiz kalıntılardan temizlesin. Ramazan’ı maddî ve mânevî bir detoks telâkki edelim. Ve bu güzel ayı lâyıkı ile yaşayalım…
Saygılar, sevgiler.
“BU RAMAZAN DA ORUÇ TUTMAK GÜNAHTIR”
böyle birşeyi aklı yerinde olan, dinimizi azıcık bilen bi insan evladı kesinlikle söylemez.
tabi sizin gibi başka bi akla hizmet eden veya müslüman olmayan biri hariç.
hangi akla hizmet ettiğinizi açıkça söyleyinde başkaları boşuna okumasın.
MKD: İbretlik niyetine hiç dokunmadan mekâna koydum!