RUMMEL’E DEVAM
Ezelî Profesör Rudolph. J. Rummel’i daha da yakından mercek altına aldım.
Bakın http://www.orthodoxytoday.org/articles4/RummelKorea.php adresinde kendi orijinal makalesi mevcut. Kore’yi mercek altına almış ve politisid (politicide) kavramını da bir hükûmet (devlet) tarafından politik sebeplerle bir kişinin veya kişilerin öldürülmesi (fiilen, işlevsel olarak veya karmaşığı) demek…
Silivri’de senelerdir yapılan şeyin uluslar arası nomenklatürdeki adı da politisid oluyor bu durumda.
Meğer Ezelî Profesör Rudolph. J. Rummel şu bize dayatılan Ermeni Soykırımı’nı da tasdik ve teyit etmişmiş ve “The Ataturk democide 1919-23, The Pontian genocide…” : İyi de, http://www.tallarmeniantale.com/GS-rummel.htm mekânında da yazıldığı gibi, 2.1 milyon Ermeni katledildiyse, hayatta kalan Ermeni sayısının O (sıfır) olduğu çıkıyor bundan!
Yâni Ezelî Profesör Rudolph. J. Rummel Turkophobia’ye hizmetle diyor ki, Osmanlı ve Atatürk döneminde karıncaların bile suyunu kırmışız biz!

Ezelî Profesör Rudolph. J. Rummel, acaba menşei ne bu adamın?
Ezelî Profesör Rudolph. J. Rummel’in çok daha ilginç görüşleri de var; http://www.capitalismmagazine.com/culture/education/academia/4766-Are-Academic-Elites-Communists.html adresinden neler öğreniyoruz neler! 20. Asır’da kendi devletlerince katledilenlerin sayısı muazzam: 170 milyon! 1917 ilâ 1991 arasında SSCB’de 62 milyon kişi öldürülmüş. Mao Zedung rejiminde 35.236 milyondan fazla Çinli ebediyete intikal etmiş. Hitler’in Nazileri de 2 milyon canı almışlar. ABG’nin solcu elit akademisyenleri ve onların uzantıları da aslında anti-anti-komünistlermiş!

***
Hele bir de meşhur bir bildirge var ya, onu bir hatırlayalım:
İsveç Parlamentosu’nda 11 Haziran 2008 tarihinde, İsveç devletini Osmanlı Türkiye’sinde gerçekleşen 1915 soykırımını tanımaya çağıran 4 önergenin oylaması nedeniyle. Parlamento Dışişleri komisyonu “araştırmacıların görüş birliği içinde olmaması”, “daha fazla araştırmanın yapılması ihtiyacı” gibi nedenlere dayanarak bu önergelerin reddedilmesini tavsiye etti.
Ermeni, Asurî ve Pontus’lu Rumlar’a karşı 1915’te işlenen soykırımın üzerinden 93 yıl geçmesine rağmen, sorun günümüzde halen yaşanan inkârdan dolayı önem ve güncelliğini korumaktadır. Dönemin uluslararası medyası ve diplomatları tarafından “kökten yok etme” olarak tanımlanan soykırım, Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde gerçekleşse de, tüm dünya kamuoyunun gözleri önünde hayata geçirildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1918’teki savaş yenilgisinden, Mustafa Kemâl’in liderliğindeki Türk ulusalcı hareketinin iktidarı ele geçirmesine kadar uzanan kısa dönemde, Ermeni Soykırımı açık bir şekilde tartışıldı. Soykırımda sorumluluğu olan bâzı askerî ve siyasî liderler “savaş suçu” veya “insanlığa karşı suç işlemekten” dolayı mahkemelerde yargılandı. Birçoğu suçlu bulunup, ölüm ve hapis cezalarına çarptırıldı. Bu mahkemelerde, Osmanlı İmparatorluğu’nda azınlıklara karşı yapılan zulüm hakkında korkunç ayrıntılar gün ışığına çıkarıldı. Türkiye, kısa bir dönem Almanya’nın II. Dünya savaşı ardından yaşadığı sürece benzer bir dönemden geçti.
Ancak bu süreç uzun sürmedi. İmparatorluğun dağılması ve Türk ulusalcı hareketin iktidara gelmesiyle mahkemeler durduruldu ve insanlığa karşı suç islemekten yargılanan sanıkların çoğunluğu serbest bırakıldı. Katliamlardan kurtulup geride kalan Hıristiyanlar’ın –Ermeni, Asurî ve Rumlar- hemen hemen tümü, binlerce yıl yaşadıkları topraklardan sürüldü. Bu döneme âit mahkeme tutanakları ve delil niteliğindeki temel dayanakların büyük bir kısmı yok edildi. Ve Türkiye, Anadolu ve Doğu’da Ermeni ana yurdunda, Ermeni varoluşuna âit bütün izleri silme gibi bir sürece girdi.
93 yıl sonra, bir dönemler “unutulmuş soykırım” olarak tanımlanan 1915 soykırımı unutulmuş olmanın da ötesinde, günümüzde akademik ve politik çevrelerin artan bir şekilde dikkatini çekiyor. 1915 soykırımı, 20. Yüzyıl’da uygulanan soykırımların prototipi olarak ele alınmaktadır. Aynı şekilde, tarihin tanık olduğu en başarılı soykırım ve etnik temizlik kampanyalarından biri olarak gösterilmektedir.
Ermenilere uygulanan baskılardan Asurîler, Pontus’lu Rumlar ve Yezidîler de büyük zarar gördüler. Hâttâ Kürtler de geniş çaplı “sosyal mühendislik” uygulamalarıyla toplu göçe mâruz bırakıldılar. Tüm bunların sonucunda Türkiye, “Ermenisiz bir Ermenistan’ı” miras aldı. Soykırımdan sorumlu olanların cezalandırılacağı sözü ve vaâtlerine rağmen, Türkiye kendini suçlu olmaktan kurtardı.
Türkiye bugün aktif bir inkâr kampanyası yürütmektedir. İsveç dâhil, dünya kamuoyunun pasif duruşu ve suskunluğu, bu inkâr kampanyasını sâdece daha çok körüklemektedir. Daha fazla araştırma gerektiği veya araştırmacıların bu konuda hemfikir olmadığına dâir söylemlerin gerçekle bir ilişkisi bulunmamaktadır. Avrupa’nın herhangi büyük bir ülkesine âit arşivlerde, 1915’te uygulanan soykırım kampanyasına dâir tereddütte yer bırakmayacak belgeler bulunmaktadır. İnkârcı argümanların tümü siyasî gerekçelere dayanmakta olup, tarihî gerçeklikle bir ilgisi bulunmamaktadır. Bu argümanlar, Yahudi Soykırımı’nı inkâr eden Robert Faurisson, David Irving, Willis Carto ve Ernst Zündel’in ortaya koyduklarından daha inandırıcı değildirler.
Jenosit kavramının 1940’lıyıllardaki mimarı ve akabinde Birleşmiş Milletler’in “Soykırım suçunun cezalandırılması ve önlenmesine” dâir konvansiyonunun yaratıcısı Raphael Lemkin de Ermeni fâciası ve uluslar arası işbirliğinin soykırımları önlemedeki başarısızlığının farkındaydı. Sonrasında yapılan bir araştırma, Lemkin’in, soykırıma ilişkin zamanında müdahalede bulunacak uluslararası bir organın yoksunluğuna dâir ne denli endişe duyduğunu göstermektedir. Lemkin, aynı şekilde 1930’lu yıllarda Irak’ta Hıristiyan Asurîler’in karşılaştığı baskı ve katliamlara karşı da oldukça öfkelidir. Uppsala (İsveç)üniversitesindeki yeni bir araştırma, İsveç Dışişleri Bakanlığı ve hükûmetinin konsolos Per Gustaf August Cosswa Anckarsvärd ve askerî ateşe Einar af Wirsén’in raporları sâyesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan soykırımdan ne denli haberdar olduğunu göstermektedir.
Günümüzde İsveç, uluslararası câmiada insan hakları savunuculuğu ile tanınmaktadır. Bu itibara denk bir duruşu göstermek, İsveç hükûmeti ve parlamentosunun yükümlülüğü altındadır. Bu nedenle İsveç resmî kurumları, yanılsama ve gerekçeler karanlığında sendeleyen bir politikadan ziyâde, Türkiye’ye kendi tarihiyle ciddi bir şekilde yüzleşmesi ve soykırımı tanıması doğrultusunda yardım etmelidir.
Günümüzde, Ermeni, Asurî ve Pontus’lu Rumlara karşı yapılan soykırıma dâir bilgi oldukça geniş kapsamlı ve derinliklidir. Hiçbir ciddi politikacı, işlenen insanlık suçunu tanımamayı “bu konuda yetersiz araştırma var” gerekçesine dayandıramaz. Niceliksel ve niteliksel araştırmalara dayanan bir realiteyi tanımayı reddetme inkâr ile eş sayılmaktadır. Aynı şekilde kronolojik bir bakış açısıyla, “1915 soykırımı Birleşmiş Milletler’in Soykırım Konvansiyonu’nun ortaya çıkısından önce olmuştur, bu nedenle soykırım değildir” şeklinde bir düşünceye yaslanmanın da hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Böylesi bir muhakeme tutarsızdır ve sonuç olarak, “Yahudi soykırımı da Soykırım Konvansiyonu yürürlüğe girmeden önce olmuştur. Bu nedenle soykırım değildir” gibi bir yaklaşıma yol açmaktadır. Araştırmacılar, soykırım konusunda görevlerini yapmıştır. Simdi siyasî liderlerin gerçekleşmiş soykırımı tanıyarak sorumluluklarını yerine getirme sırasıdır.
Bu belgenin imzacıları, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Hristiyan ve diğer azınlıklara karşı gerçekleştirilen katliamların, bir soykırım olduğuna dâir herhangi bir tereddüdün olmadığını düşünmektedirler. Her ne kadar bu konuda araştırmaların devam etmesi önemli ise de, mevcut bilgi ikna edici yeterlilikte ve tanınmayı gerektirmektedir.
Adam Jones
Associate Professor, Political Science, University of British Columbia Okanagan
Åke Daun
Professor Emeritus of Ethnology, particularly European, Stockholm University
Alex Grobman
President of the Institute for Contemporary Jewish Life and the Brenn Institute
Alexandre Kimenyi
Professor of Linguistics, Ethnic Studies and African Languages at California State University, Sacramento
Alexis Herr
Doctoral Student, Strassler Family Center for Holocaust and Genocide Studies, Clark University
Alfred Grosser
Professor Emeritus, the Paris Institute of Political Science, author of the preface to Vahakn Dadrian, Histoire du génocide arménien, Paris, 1996
Alfred de Zayas
Professor of international Law, Geneva School of Diplomacy
Retired Senior Lawyer with the United Nations
Former Secretary of the UN Human Rights Committee
Former Chief of the Petitions Division at the Office of the UN High Commissioner for Human Rights
President, P.E.N. International, Centre Suisse Romand
Anatoly M. Khazanov
Ernest Gellner Professor of Anthropology, University of Wisconsin-Madison
Anders Hultgård
Professor Emeritus of Religious History, Faculty of Theology, Uppsala University, Sweden
Bruno Chaouat
Associate Professor of French, Center for Jewish Studies, University of Minnesota
Charles Eric Reeves
Professor of English Language and Literature at Smith College in Northampton, Massachusetts
Christian P. Scherrer
Professor of Peace Studies, Hiroshima University and Hiroshima Peace Institute, Hiroshima, Japan
Claude Mutafian
Associate Professor of Mathematics and Senior Lecturer, the Paris 13 University in Villetaneuse
Ph.D. in History, Paris 1 Pantheon-Sorbonne University
David Gaunt
Professor of History, Södertörn University College, Sweden
Debórah Dwork
Rose Professor of Holocaust History
Director, Strassler Center for Holocaust and Genocide Studies, Clark University
Dickran Kouymjian
Professor of History, Director of Armenian Studies Program, California State University, Fresno
Donald E. Miller
Executive Director, Center for Religion and Civic Culture, University of Southern California
Douglas Greenberg
Professor of History
Executive Director, USC Shoah Foundation Institute for Visual History and Education, College of Letters, Arts & Sciences, Leavey Library, University of Southern California
Elizabeth R. Baer
Professor of English and Genocide Studies, Gustavus Adolphus College in St. Peter, Minnesota
Ellen J. Kennedy
Interim Director, Center for Holocaust and Genocide Studies
Coordinator, Genocide Intervention Network, Minnesota
Eric D. Weitz
Distinguished McKnight University Professor and Chair, History Department, University of Minnesota
Ervin Staub
Professor of Psychology and Founding Director of the Ph.D. Program in the Psychology of Peace and the Prevention of Violence, Emeritus, University of Massachusetts at Amherst
Franklin Hugh Adler
G. Theodore Mitau Chair DeWitt Wallace Professor, Department of Political Science, Macalester College
George Andreopoulos
Professor of Political Science, Director of the Center for Human Rights at John Jay College of Criminal Justice, The City University of New York
Heidi Armbruster
Lecturer, School of Humanities, University of Southampton, UK
Helen Fein
Executive Director of the Institute for the Study of Genocide, Associate of the Belfer Center for Science and International Affairs at the Kennedy School of Government, Harvard University
Herb Hirsch
Professor of Political Science and co-editor, Genocide Studies and Prevention
L. Douglas Wilder School of Government and Public Affairs, Virginia Commonwealth University, Richmond
Irving Louis Horowitz
Rutgers, The State University of New Jersey
Hannah Arendt Distinguished University Professor Emeritus of Sociology and Political Science
James E. Young
Professor of English and Judaic Studies, University of Massachusetts
John K. Roth
Edward J. Sexton Professor Emeritus of Philosophy
Founding Director, The Center for the Study of the Holocaust, Genocide, and Human Rights, Claremont McKenna College, California
Kirk C. Allison
Program Director, Program in Human Rights and Health, School of Public Health, University of Minnesota
Klas-Göran Karlsson
Professor of History, Lund University, Sweden
Kostas Fraggidis
Secretary, Evxinos Pontos Stockholm
Kristian Gerner
Professor of History, Lund University, Sweden
Lars M. Andersson
Senior Lecturer, Department of History, Uppsala University, Sweden
Linda M. Woolf
Professor of Psychology, Webster University, Missouri
Manus I. Midlarsky
Moses and Annuta Back Professor of International Peace and Conflict Resolution, Rutgers University, New Brunswick
Martha Minow
Member of the Faculty of Education
Jeremiah Smith, Jr. Professor, Harvard Law School
Michael Dobkowski
Professor of Religious Studies, Hobart and William Smith Colleges
Michael Mann
Professor, Department of Sociology, University of California, Los Angeles
Norman Naimark
Robert and Florence McDonnell Professor in East European Studies, Stanford University
Omer Bartov
John P. Birkelund Distinguished Professor of European History, Department of History, Brown University
Ove Bring
Professor of International Law, Swedish National Defence College, Stockholm, Sweden
Paul A. Levine
Senior Lecturer in Holocaust History
Education Director, Holocaust and Genocide Studies, Uppsala University, Sweden
Rachel Hadodo
Chairwoman of Board, Union of Assyrian Associations in Sweden
Raffi Momjian
Chairman and Executive Director, The Genocide Education Project, San Francisco
Raymond Kévorkian
Professor, Institut Français de Géopolitique, Université Paris 8 Saint-Denis
Richard G. Hovannisian
Professor of Armenian and Near Eastern History, University of California, Los Angeles
Robert Melson
Cohen-Lasry Distinguished Professor, Strassler Center for Holocaust and Genocide Studies, Clark University
Roger W. Smith
Professor Emeritus, Department of Government, College of William and Mary, Virginia
Past President, International Association of Genocide Scholars
Ronald Grigor Suny
Charles Tilly Collegiate Professor of Social and Political History, The University of Michigan
Professor Emeritus of Political Science and History, The University of Chicago
Rudolph Joseph Rummel
Professor Emeritus of Political Science, the University of Hawaii
Sandra Tatz
Director of the Australian Association of Holocaust & Genocide Studies
Saul P. Friedlander
Professor, Department of History, UCLA
Shelly Tenenbaum
Professor of Sociology, Undergraduate Activities Coordinator, Strassler Center for Holocaust and Genocide Studies, Clark University
Stanley Payne
Professor Emeritus, Department of History, University of Wisconsin
Steven Leonard Jacobs
Aaron Aronov Endowed Chair of Judaic Studies
Associate Professor of Religious Studies, The University of Alabama
Editor, the Papers of Raphael Lemkin
1st Vice-President, International Association of Genocide Scholars
Heidi Armbruster
Lecturer, School of Humanities, University of Southampton, UK
Tessa Hofmann
Ph.D. in Sociology, Department of Sociology, Institute for East European Studies, Free University Berlin
Tigran Sarukhanyan
Member of International Association of Genocide Scholars
Visiting Research Fellow (PRO), Official Archives of Great Britain
Humboldrt Fellow, University of Goettingen, Germany
Tuomas Martikainen
Ph.D., Postdoctoral Researcher, Academy of Finland, Åbo Akademi University, Deptartment of Comparative Religion
Vahagn Avedian
Chairman of Board, Union of Armenian Associations in Sweden
Chief Editor, Armenica.org
William Hewitt
Professor, Holocaust Genocide Program, West Chest University of Pennsylvania
Winton Higgins
Director of the Australian Association of Holocaust & Genocide Studies
Visiting Research Fellow, Institute for International Studies, University of Technology, Sydney
Wolfgang Gust
Editor of the Official Documents of the German Foreign Office on the Armenian Genocide
Yair Auron
Professor in Sociology, Head of the Department of Sociology, Political Science and Communication, The Open University of Israel, Jerusalem
Yehuda Bauer
Professor Emeritus, Harman Institute of Contemporary Jewry, Faculty of Humanities, Hebrew
University of Jerusalem
Yves Ternon
Ph.D. in History, Paris 4-Sorbonne University. HDR, Universit Paul Valéry-Montpellier 3
Evet, yanılmadınız, Ezelî Profesör Rudolph. J. Rummel burada da hizmetinizde…
Listedekilerin çoğu Yahudi veya Ermeni!
***
Şimdi lûtfen Sayın Nejat Aksel’in yazısına bir göz atın: http://www.keremdoksat.com/2010/05/02/nejat-aksel%e2%80%99den-ermeni-techiri/:
Bu konu üzerine fikir tartışmalarını takip ediyorum. Ancak ben konuya biraz daha pragmatik birkaç notaya değinerek katılacağım.
1- Birinci Dünya Savaşı’na gelinceye kadar ABD ve birçok Avrupa ülkesi sömürgelerindeki yerli halkı kitle hâlinde katletmiş ve oradan oraya sürmüştür. İspanyollar ve Portekizliler’in Güney Amerika’nın yerli halkına, ABD’lilerin Kuzey Amerika Kızılderilileri’ne, İngiliz, Fransız ve İtalyanlar’ın Afrika kıt’asının yerli halkına, İngiliz ve Hollandalılar’ın Çin, Endonezya gibi uzak doğu ülkelerinin halkına, Rus Çar’larının Finlandiya halkına, Japonlar’ın Çin’e yaptıkları nedir?
Soykırım, yâni “Genocide” terimi 1. Dünya Hârbi sırasında yoktu. Bu terimin uluslararası terminolojiye girmesi 2. Dünya Savaşı’ndaki Nazi mezâlimi ile olmuştur. Naziler sâdece Musevîler’i tasfiyeye tâbi tutmamıştır.
“İşe” homoseksüeller, hastalar ve Musevîler’le başlamışlar, sonra Alman Irkından olmayanlara yönelmişler, bununla da yetinmemişler, giderek azıtarak safkan olmayan Alman’ları da tasfiye etmişlerdir. Amaç “Âri” ırk, yâni safkan bir Alman ırkı yaratarak, önce Avrupa’yı sonra dünyayı bu ırka yönettirerek diğer ırklara köle muamelesi yapmaktır. Nazi’lerin tasfiyeye tâbi tuttuğu sâdece askerler değildir. Nazi askerine başkaldıran çeteci ve onların âile efrâdı da değildir. Savaşa uzaktan yakından bulaşmamış sivil kadın erkek ve çocuklardır. Katliam, yaşadıkları bölge ile de ilgili değildir. Sâdece “Alman olmamak” tasfiyeye tâbi tutulmak için yeterli sebeptir. Nazi Almanya’sının bu uygulaması, “Genocide” yâni Soykırım tâbirinin uluslar arası terminolojiye girmesine sebep olmuştur.
Olaya bu yönü ile bakarsak, Nazi uygulamalarının 1915 te Doğu Anadolu’da meydana gelen olaylarla en ufak bir benzerliği yoktur. Kaldı ki o dönemde “Soykırım” diye bir tâbir, uluslararası terminolojide yer almamaktadır. 1915’teki olay, Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeni’lerin işgâlci Rus Çarlık kuvvetleri ile birlikte, oradaki Osmanlı tebaâsına ve askerine karşı harekât içine girmeleri sonunda, o bölgedeki işbirlikçiği önlemek için halkın yerinin zorla değiştirilmesidir. Oradaki halkın öldürülmesi yönünde Osmanlı idâresinin bir iradesi yoktur.
Ancak, Ruslar’la birlikte çatışmaya katılan Ermeniler’den, köylerini korumaya çalışan Türk ve Kürt çeteleri ile çatışmaya giren Ermeni çeteleri bu çatışmalarda zâyiat vermişlerdir. Ama Türkler ve Kürtler de zâyiat vermiştir. Bu bir soykırım olarak değerlendirilemez. Savaşın tabii neticesidir. Osmanlı İdâresi’nin Mecburî Göç kararı uygulanırken, Savaşın yaratığı kıtlık, yolda Kürt çetelerinin saldırıları, tıbbın gelişmemiş olması ve doktor ve ilâç yokluğu sebebi ile meydana gelen salgın hastalıklardan ölenler tabii ki olmuştur. Bunu hiç kimse inkâr edemez. Ancak, Osmanlı, hiçbir ırkı durup dururken bir yerden bir yere sürmemiştir.
1917 yılında Rusya’da Ekim Devrimi vukû bulmuş ve Çarlık Rusya’sı yıkılarak, yerine Bolşevik idâresi kurulmuştur. Bu dönemde, birçok Çarlık yanlısı “Beyaz Rus” “Kızıllar’dan” kaçarak Osmanlı Ülkesi’ne sığınmıştır. Beyoğlu’nda bu Ruslar’dan kalma pek çok hâtıra vardır. Bu Beyaz Ruslar özellikle müzik ve san’at konularında daha sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne büyük katkılarda bulunmuşlardır. İlk dersleri bu Rus’lardan alan, dünyaca tanınmış birçok san’atçımız vardır. Bir ülke düşünün ki, kendisi ile savaşan ve kendi tebaâsını aleyhine kışkırtan bir ülkenin canı tehlikeye düşen vatandaşına, kendisi savaş ve yokluk içerisinde iken kapılarını açıyor.
Böyle bir idârenin soykırım ile suçlanması en azından insafsızlıktır.
Ama asıl konumuz bu değil…
2- Tehcir olayı 1915 yılında vukû bulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kurulmuştur. İstiklâl Savaşı’nın başlangıcı 1919 yılıdır. Yâni Atatürk’ün başlattığı mücâdele Osmanlı İdâresi’nin mecburî göç kararını uygulamasından 4 yıl sonradır. Kurtuluş Savaşı başladığı zaman, 1917 devrimi sebebiyle Ruslar zâten savaştan çekilmiş ve Doğu illerini boşaltmışlardır. Hâttâ Kurtuluş Savaşı esnâsında Bolşevik Rusya, Anadolu Kuvvetleri’ne maddî yardım ve silâh, mühimmat yardımı yapmıştır. Bu dönemde Rus’larla bir savaş olmadığı için, BMM Orduları’nın Ermeni’lerle bir işi olmamıştır. Asıl önemli olan, kuruluşundan 8 yıl önce meydana gelen ve o dönemde ülkeyi idâre etmeyen ve kurucularından hiç birisinin tehcir kararnâmesinden imzası bulunmayanlar (şüphesiz millî mücadeleye katılan komutanlar içerisinde o dönemde Doğu Anadolu’da görev yapanlar vardır ama o görevler Osmanlı idâresinde yapılmıştır) tarafından kurulmuş, genç Cumhuriyet’in bu olayın müsebbibi gibi suçlanması bilgisizlik ve art niyetten başka bir şey değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin durumunu 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın durumu ile karıştırmamak lâzımdır. İki olay arasında hiçbir yönden en ufak bir benzerlik yoktur. Almanya uzun süre müttefiklerin işgâlinde kaldıktan sonra onların icâzeti ile yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur. Adı III. Reich’ten, Bundes Rebuplik’e dönüşmüştür. Osmanlı İmparatorluğu ise, 1. Dünya Savaşı sonunda yıkılmış, toprakları işgâl edilmiş, ancak Anadolu’da başlayan harekât sonunda düşman ülkeden çıkartılmış ve Lozan Antlaşması ile savaş sonra ermiştir. Savaşı başlatan da Osmanlı’dır. Bitiren de Sevr’i imzalayan Osmanlı’dır.
Bu sebeple Kurtuluş Savaşı ile Osmanlı’nın bir ilişkisi yoktur. Kurtuluş Savaşı’nı Anadolu Hükûmeti başlatmış, Misak-ı Millî hudutlarını çizmiş ve o hudutlar içerisindeki eski Osmanlı topraklarını düşmandan temizleyerek Lozan’ı imzalamış ve varlığını ispatlamıştır.
Bâzı vatandaşlarımız öyle sansa da, ne idarî, ne hukukî, ne de başka bir yönden Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı ve mirasçısıdır. Büyük bir âlicenaplık gösterilmiş (bence en önemli hatalardan birisidir) (MKD: Bence de) ve müsrif Osmanlı’nın Düyun-u Umumiye borçları kabûl edilmiş ve tamamen ödenmiştir.
Bu sebeple, 1915 olaylarının sorumluluğunun Türkiye Cumhuriyeti’ne yükletilmeye kalkışılmasının hiçbir dayanağı yoktur, yasal değildir. Hiçbir delile dayanmaz. Dikkate alınıp tartışılması bile abestir.
3- Türkiye Cumhuriyeti içerisinde dâima eskiye hayran, Osmanlı’dan kopamayan zihniyetteki unsurlar mevcut olmuştur. Bu zihniyettekilerin kimi dinî sâiklerle, kimi 600 küsur yıl sürmüş bir imparatorluğun tarihin tozlu harabelerine karışmış şâşaalı günlerinin özentisi ile bunu yapmaktadır. Geçmişe dikkat ederseniz, 1950’li yıllara gelinceye kadar, “Ermeni Soykırımı” iddialarının gündeme getirilip, bunun sorumluluğunun Türkiye Cumhuriyeti’nin sırtına yükletilmesi yönünde bir faâliyet yoktur. Zîra o tarihe kadar, Osmanlı’nın hukukî ve idarî mirası genç Cumhuriyet tarafından reddedilmiş durumdadır. 1950’den sonra ülkeyi idâre edenlerde giderek Osmanlı’nın mirasına bir şekilde sâhip çıkma eğilimi başladığını görürüz. Cumhuriyet’in kazanımları birer birer ortadan kaldırılmaya çalışılır. Köy Enstitüleri, Halk Evleri kapanır. İmam Hatip okullarına önem verilmeye, Ezan’ın Arapça okunmasına izin verilmeye başlanır. Yasak olan Arap alfabesinin kullanılmasına göz yumulur. Bu dönem, dış borçlanmanın başladığı dönemdir. Bir başbakan TBMM’de “siz isterseniz Hilâfet’i bile geri getirirsiniz” diyebilmiştir. Her nedense bu bağımlılıklar en fazla Liberal iktidarlar döneminde olur. Liberaller dışa bağımlılığa daha yatkın, ulusallığa daha soğuktur.
İşte bu dönemde, soykırım iddiaları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Hükûmetler, “bu olay Cumhuriyeti ilgilendirmez, bu 1915 yılında olmuştur. Cumhuriyet 1923 te kurulmuştur. Bir sorumluluk varsa bu Osmanlı idâresine âitti. Onları bulun, onlardan sorun. Bu konu ile ilgili ileri sürülen hiçbir iddia bizimle ilgili değildir. Bize herhangi bir yaptırım uygulamaya kalkışana daha ağır yaptırımları biz uygulamaya koyarız” diyemediği veya demediği için bu konu tırmandırılmıştır.
4- ABD 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ile fiilen savaşmamıştır ama Sevr antlaşmasında Doğu’da kurulacak bir Ermeni Devleti ve Güneydoğu’da Kurulacak Kürt Devleti hudutlarının belirlenmesinde müşâhit olarak görevlendirilmiştir. O dönemdeki Başkanları Woodrow Wilson da Ermeniler’e ve Kürtler’e devlet sözü vermiştir.
ABD’yi bu işin içine sürükleyen aslında İngiltere olup, bu ülke sömürgeciliği en iyi uygulayanlardan birisidir. ABD, Osmanlı henüz ne olduğunu tam bilmeden, “Develi Gaz” yakarken, enerjinin değerini anlamıştır. 1800’lü yıllarda Güneydoğu’da kolejler kurmuştur (ben 50 hânesi bile olmayan kerpiç kasaba Eski Harput’ta bulunan Kolejin harâbesini bizzat gördüm). Bu kolejlere misyonerler görevlendirmiştir. Amaç, yarın öbür gün bu bölgeleri işgâl ederse, kendisine yardımcı olacak kompradorları (Çin’de Sömürgecilerle işbirliği yapan yerli işbirlikçi/Büyük Webster Sözlüğü) yetiştirmektir. Çünkü hiçbir sömürgeci yerli işbirlikçi olmadan başarıya ulaşamaz. ABD’nin bu bölgeye ilgisi petrol bulunmasından ileri gelir. Belki Suudî Arabistan ve Irak gibi büyük rezervler yoktur ama bu petrol marjinal petroldür. Yataklar tükendiği zaman büyük para getirir. Bu sebeple yıllarca orada sondaj yapan Amerikan firmaları buldukları kuyuları rantabl değil diye takozlamıştır. Belki gerçekten bu gün için çıkarılması rantabl değildir ama marjinal petrol olduğu için ihtiyaç duyulduğu zaman çok para edecektir. O bölgede sâdece Shell ve millî şirketimiz TPAO biraz petrol çıkartmıştır o kadar.
5- ABD uzun yıllardır “Enerjiye sâhip olan dünyaya hâkim olur” prensibi ile dış politikasını şekillendirmektir. Şah’ın devrilerek yerine Humeyni’nin oturtulmasının sebebi budur. Ülkelerin İslâmî rejimlerle yönetilmesi ABD’nin işine gelir ve politikalarını uygulamasında rahatlık sağlar. Çünkü câhil insan bir adım ötesini göremez. İslâm dini maâlesef radikal dincilerin elinde toplumları geri bıraktırmanın en etkili aracıdır. Bu gün Afganistan’da Taliban, erkekleri sakal bırakmaya, kadınları “Çadara’ya” girmeye zorlamaktadır. Sakalın Boyu 13.5 cm. olacakmış. Adam köse ise takma sakal takacakmış! Böyle câhiller tam Amerika’nın istediği tiplerdir. Ama bâzen silâh ters teper.
İran’ın tepesine Humeyni’yi Şah’ın Başbakanı Musaddık petrolü millîleştirdiği için oturttu. Suudî Arabistan’dan sonra ikinci büyük rezerv Irak’ın işgâlinin altında yatan gerçek sebep de petrolün üretim ve dağıtımını Amerikan şirketlerine vermemesidir. Ama Humeyni ABD’yi en “büyük şeytan” ilân etti. Şimdiki İran Cumhurbaşkanı ise, petrolü Euro ile satmaya başladı. ABD’nin İran’a sataşmasının altında yatan gerçek neden budur. ABD petrolün ABD Doları ile satılmasını ister. Böylece, bastığı karşılıksız Dolar’la petrolü alır. Dolar’a değer kaybettirir ve enerjiyi ucuza kullanır. Petrol üreten ülkeler Dolar sahası dışına çıkarsa bu ABD’nin sonu olur. ABD’nin Afganistan’ı işgâlinin altında yatan asıl neden bin Ladin’i bulmak değildir. Bin Ladin bir dönemin CIA taşeronudur. Diyalize bağımlı olduğu bilinmektedir. Bu kadar yıldır Afgan Dağları’nda bilinmeyen mağaralarda yaşaması pek akla yakın gelmez. Afganistan’ı işgâl etmekle Çin ile Hazar Havzası arasına yerleşmiş ve oradaki küçük Türk Cumhuriyetleri’ne üslenme fırsatı bulmuştur. Gürcistan’a destek çıkmasını altında da Rusya ile Hazar havzası arasına girme amacı vardır. Ancak, Rusya eski güçlü günlerine geri dönme yolunda olduğu ve Gürcistan lideri de bunu hesaplayamayarak Rusya’ya kafa tuttuğu için Rusya bu amacı şimdilik engellemiş gibi görünüyor.
Bu olayları iyi değerlendirirsek, ABD’nin Türkiye üzerindeki emellerini daha iyi anlarız. Büyük Ortadoğu Projesi’nin altında yatan ilk aşamada Ortadoğu Petrol havzasını güvence altına almak, daha sonra petrolün yerini alacak yakıt olarak belirlenen BOR’un ülkemizdeki zengin kaynaklarını el altında tutmaktır. İkinci büyük Bor rezervi ABD’de bulunmaktadır. Bu sebeple bu bölgede güçlü bir Türkiye yerine, kendisine bağlı zayıf bir Ermenistan ve yine kendisine bağımlı bir Kürdistan’ı, Türkiye’ye yeğ tutar. Kuzey Irak’ta “Güney Kürdistan”ı kurdu. Şimdi sıra bizim topraklarımız içerisindeki ”Kuzey Kürdistan”a geldi. İkisi birleşip Büyük Kürdistan’ı oluşturacak. Doğu’da bir Ermenistan da bunu tamamlayacak. Böylece hem Woodrow Wilson’un Kürt’lere ve Ermeni’lere verdiği söz yerine getirilmiş olacak, hem de İsrail, Kürdistan ve Ermenistan ile Ortadoğu havzasını ve Bor yataklarını kontrol altına alacak. ABD’nin PKK’ya ve Ermenistan’a koltuk çıkmasının altında yatan budur. Yıllardır PKK’ya istihbarat, para, silâh ve mühimmat sağladığı gâyet iyi bilinmektedir.
6- Ekonomik nedenlerden dolayı da 1915 olaylarını kaşıyanlar vardır. Bunların Başında Fransa gelir. Osmanlı ülkesinde, birçok şey olduğu gibi, bankacılık ve sigortacılık yabacı elinde idi (bugün de Liberaller sâyesinde o hâle geliyor). Özellikle sigorta şirketlerinin çoğunluğu Fransız şirketleri idi. Bu şirketler, savaş esnâsında pek çok azınlığa olduğu gibi Ermeni’lere de hayat poliçeleri sattılar. Tehcir esnasında ölenlerin yakınlarına da büyük tazminatlar ödemek zorunda kaldılar. Osmanlı tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolunca, bu tazminatları rücû edebilecekleri mercî kalmadı. İşi Türkiye Cumhuriyeti’ne bulaştırmalılar ki, ödedikleri tazminatları Türkiye’ye rücû etsinler (müruruzamana uğradı [ânında sözlük: zamanaşımı] falan dinlemezler, zîra biz uluslararası platformlarda hep kaybederiz). Türkiye 1915 olaylarını soykırım olarak tanır ise, Osmanlı mirasını kabûl etmiş olacak ve büyük tazminat taleplerine muhatap olacak. Arkadan toprak talebi gelecek.
7- Bizler yurdumuza bağlı kalacağımıza ve elimizden gelen her şeyi yapacağımıza yemin ettik. Bu sebeple herhangi bir ülkenin, ülkemiz aleyhine olan görüşlerine destek vermemizi gerektirmiyor. Ayrıca, ben eminim ki, ülkemizde yaşayan Ermeni vatandaşlarımız, komşularımız, dostlarımız arkadaşlarımız ve kardeşlerimiz, bu konunu sık sık gündeme getirilmesinden rahatsızlık duyuyorlar. Bu konuyu fazla kaşımak onların can sıkıcı davranışlara mâruz kalmasına neden olabilir.
Bu Cumhuriyet döneminin işi değildir. Dış mihraklar tarafından Cumhuriyet’e bulaştırılmaya çalışılmaktadır.
Bizler Türk Vatandaşları olarak hepimiz eşitiz ve bu ülkeye hizmet etmeye ve gelecek nesillerimizin geleceğini hazırlamaya çalışıyoruz.
Bunun temelinde ise bağımsızlığımız ve toprak bütünlüğümüz, lisan, ilke ve ülkü birliğimiz yatar.
Bu konuların Cumhuriyet aleyhine kullanılmasına asla izin vermemeliyiz.
Unutmayınız ki emperyalistlerin en büyük silâhı “Böl ve Yönettir”.
Bu oyuna gelmemek lâzım!
Nejat Aksel – İstanbul – 02 Mayıs 2010
***
Bütün bunları eklemleyince, Ezelî Profesör Rudolph. J. Rummel, Paxa America’naya, daha da açıkçası, ABG ve DDD emperyalizmine hizmet eden ve bunu bilimsellik kisvesi altında yapmaktan utanmayan bir ideologdur.
Aşağıdaki resim Türkler’in yaptığı demosidin diğerlerinkinden çok daha hazin olduğu ifâdesiyle bizzat Ezelî Profesör Rudolph. J. Rummel tarafından yorumlanmıştır!

Hepsi bu…
Pek çok köşe yazarının saçma sapan bulduğu son Rambo filmi terörizasyonla anomiyi birleştirerek, çok başarılı bir propaganda vesilesi hâlinde kullanılmıştır; belli bir konusunun olmaması da gâyet bilinçli olarak tercih edilmiştir.
Entellerimizin dikkatine arz olunur…
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 25 Ağustos 2010 Çarşamba


Yar bana bir soykırım medeeet!
Getirin çizmelerimi, hakîlerimi…
Eyerleyin atımı, eeeyy…
Elbet bu dar-u dünyada, bugün dahi, soylarını kıracak bir yerler kalmıştır bre…
Viyana’da görüşmek üzere…
Kerem Bey, malûm ardıç kuşu engin, VİYANAYA ÇOK TAKILIR!
Rastlarsam, bir diyeceğiniz var mı!
rasgele…
[...] de http://www.keremdoksat.com/2010/08/25/rummel%e2%80%99e-devam/ ve yazdıklarım: Bakın http://www.orthodoxytoday.org/articles4/RummelKorea.php adresinde kendi [...]
Kerem Bey selâmlar,
Babanızın çok yakın arkadaşı Hilmi Tolga’nın yeğeniyim.
Nette Ermeniler’le mücadelem 18.000 e-maile ulaşmışken, sizin de benim gibi çabaladığınızı gördüm.
Umarım bunu bir birleşik güç hâline getirebiliriz.
Selâm ve sevgilerimle…
Oğuz Tolga
MKD: Bilmukabele Sayın OT.
Hocam,
Ellerinizden öpmek gerek, gözlerimizi açmamıza yardım ediyorsunuz; bunun değeri tartılıp ölçülemez. Başka birşey bu, sağ olun hocam. Aktardığınız yazıda bahsedilen ”ezelî” derin dünyanın (ben küresel çete diyorum
) profesörü tipten ”Saddamî” bir görünüşte
, rûhunda da bir çeşit benzerlik olabilir mi, onun tahlilini elbette siz yapabilirsiniz. Bir kavme, biz Türk kavmine topsuz tüfeksiz ‘’soyut” bir saldırı değil mi tüm bu savlar, bu zâtın üslûbu saldırganca değil mi? Bunu marazî rûhundan mı yapıyor yoksa bilinçli mi bunda bu şahıs… Merak ettim hocam, bir yorum yapabilir misiniz acaba? Son Rambo filmi hakkında yorumunuzda ilgimi çekti, bu filmi izlemiştim ve sahneleri aklımda yer etti; etkisi için vurucu diyebilirim, bir etkileme aracı mı yâni bu film, yorumunuz beni düşündürdüyor hocam. Aklımızı şarj ediyorsunuz, sağ olun, saygılarımla tekrar teşekkür ederim.