Seblâ’dan: Romantik Erotomani
Bir adam sevmiştim. Yaz günü üşüyüp boğazıma yün atkı sarar, kış ayazında ıslak çarşafa yatıp sıcak düşlere dalar gibi, tuhaf bir biçimde…
Ayrıksıydı önceleri; güruhlardan uzak, kabuğu sert, satırlara sızan ruhu kırılgan… İzini Beyoğlu’nda sürerdim. Belki yolda rastlasam, ona “Bey Oğlu” diye seslenirdim. Çünkü tıpkı bu semt gibi uyumsuzdu renkleri; baskındı kırmızıları, kanardı. Tekinsizdi sıvası dökülmüş balkonları, çatlaktı duvarları. Evsizlik dövüşür, aşksızlık sevişirdi virâne sokaklarında.
Gecelerini merak ederdim en çok. Seyrettikçe çoğaldığına şâhit olmuş muydu yıldızların? Bilir miydi, mutlu yuvalarında çorbalarını yudumlayanlar için değil, yapayalnız insanlar için gökte asılı durduğunu onların? Yıldızlarımı ona emanet etmeyi dilerdim…
Sesini ilk kez işittiğim an, yıllar önceydi. Ağzını her açışında benim sözlerimi söylemesi, tesadüf olamazdı. Kökleri 18. Yüzyıl’a dağılan soyumun son dölü sanırken kendimi, bir başkasından, eksiksiz ve fazlasız dinlemek tarifimi; bir kardeşe sarılmak gibiydi. “Sen Alfred de Musset olsan, bense George Sand…” Biricik saydığım varlığı, öte âlemlerden bir eş gibi doldurmuştu ruhumun yoksunluklarını. Nice bedenin saramadığını dokunmadan sarmıştı. Ne zaman ondan buharlaşan nem yoğunlaşıp, bana yağsa kanatlarım ağırlaşırdı.
Bir adam sevmiştim, tanışmadan… Mor kadifeye yaslayıp çıplak sırtımı, tatlı hayâller kurarak…
Dün, mazgallarından salya akan İstanbul’u saatlerce dolaştım, neyi aradığımı itiraf etmeden. Bulamayınca, Taşkışla’da boşa aldım vitesi, indim Teşvikiye’ye dek. Onlarca yüksek topuklu rugan ayakkabı yürüdü üstüme, tıkır tıkır bozdular iç ritmimi. Sağımdan solumdan geçen çiftler birbirlerine milyon kez “aşkım” derken, soğudum çiklet gibi uzayan, üç harfli, yapışkan meretten. “Kimse… Hiç kimse… Her neyse… Benim küçük ayaklarım ezbere bilir, bulur yolunu”.
Beyoğlu’na vardım. Duvarları yosun tutmuş çıkmaz sokakta bir ben, bir garson, bir de yavru kedi. Masada her zamanki beyaz… Haber ettiğim bir dostum konuk oldu mütevâzı soframa. Bitkin göründüğümü söyledi, günümü anlattım, Ondan bahsettim. Önce sustu, daldı gözleri. Ardından konuştu: “Rastlıyoruz ona, ama buralarda değil farklı mekânlarda… Bundan böyle tenhâlarda arama; ışıklı caddelerden, yüksek ökçelerden sorasın adını”.
Duyduklarıma iyice vâkıf olunca, hayâl kırıklığıyla haykırdım: “Cehennem’den kaçışım yok benim”! Dost, şaşkın şaşkın bakınca yüzüme, açıkladım: “Biliyorsun ki en büyük günahtır ahmaklık, özrünü Tanrı’dan değil, kendinden dilemen gerekir. Ve taşken kâlbin kendine, affedilmen mucizedir”. Teselli etmeye çalıştı dostum, bir fava, bir haydari daha sipariş etti, beni güzelce demledi. Sonra Tarlabaşı’nda bir terasa serilip, şarkılar söyleyerek baktık semâya.
Ben, bir adam sevmiştim… Şehrin ne kadar büyük olduğunu, insanı yuttuğunu, şöhret ve şehvetin asidiyle biraz öğüttükten sonra, iğrenç bir şekilde geri tükürdüğünü unutarak…
Öyleyse, vazgeçiyorum bütün olma özlemimden…
Bundan böyle, sadece yıldızlardır hediyem…
Seblâ Kutsal – İstanbul – 28 Ağustos 2010


[...] This post was mentioned on Twitter by Sebla Kutsal, Sebla Kutsal. Sebla Kutsal said: Son yazım; http://www.keremdoksat.com/2010/08/28/sebla’dan-romantik-erotomani/ [...]
Alâkasız bir durum ama Seblâ Hanım’dan özür dileyerek:
“Güzel tarihçi Pelin Batu, Kurân-ı Kerîm’de yer alan bâzı emirlerin zamanla değişebileceğini savundu”.
2010-08-29 – 12:25″ Objektif haber com’dan alıntı…
Haberiniz olsun efendim…
Selâm ile.
MKD: Hârika yâhu, bu kız Havva Anamız’ın reenkarnesi olmasın
?
Selâmlar…
Hüseyin Bey, hep benim yazıların altına denk getiriyorsunuz böyle alâkasız konuları vallahi!
Hem de benim yazıma tek kelime yorum yapmadan… Siyaset yazmayınca “light yazar” mı oluyoruz, ondan mı?
Havva Analık, keser mi acaba!
Ne dersiniz!
MKD: Bu ne demek Sayın HS?
Kerem Hoca, öncelik SEBLÂ HANIM’ın…
Seblâ Hanım, gerçekten bir kasıt yok,inanınız.
Bugün, 37-38 derece Mersin sıcağında, klimalı ortamda, az biraz kendine gelmiş gibi hissedince kendimi, Kerem Hoca’da ne var, ne yok diye bir bakındım, sizi gördüm, çok keyiflendim metninize. Hâttâ bunları toparlayıp, ciddi bir tashihle, edebiyatımızda az bulunan bir alan olan serbest deneme gibi yayınlamanızı da, yürekten salık veririm.
İşte bu meyanda, diğer öbeklere bakınırken, bir de ne göreyim, Kerem Hoca’nın hakkında hususî özgeçmiş yazdığı, nevzuhûr, hâttâ ansiklopedik şahsiyet, gene ortalıkda…
Kendi kendime “Hoca’nın bundan mutlaka haberdar edilmesi gerekir”…
Size denk geldi, tekraren özür dilerim…
“Havva Analık” keser mi derken, biiiiir çok konuda, derin bir malûmat sahibi ya kendileri…
Hınçal’ın, şehlâ ama genç bir hanım hâli gibi geliyor bana…
Her şeyden haberdar efendim, daha ne olsun!
Havva Ana da kim olur ki bu durumda!
Bilmem yeterince beyan edebildim mi!
Ayrıca, reenkarnasyon, alâkadar olduğum bir konu olmakla birlikte, hâddimi bilir, sizin sütunlarınızda kelâm edemem…
Olup olmadığına siz karar verebilirsiniz!!!
Selâm ile…
MKD: Bilimsel olmayan bir mevzu Sayın HS, ancak itikat mes’elesi, bilemiyorum… Bilmukabele…
Saygıdeğer Seblâ Kutsal Hanım,
Yazılarınız her zamanki gibi… Derinliği ve kendine has lezzeti olan “komprime” öyküler… Bu yazınızı da çok beğendim; keşke daha sık yazabilseniz ne kadar iyi olur.
İçten saygılarımla.
Turan Mutluay.
Not: Sağlığınızla ilgili gelişmeleri merak ediyorum. Sormaya ne “elim”, ne de “dilim” varabiliyor… Her şeyin yolunda olduğunu ümit ederek kendinizi lûtfen ihmâl etmeyin diyorum!..
Şimdi kabûl edilmelidir ki, rahmetli ATTİLÂ İLHAN, memlekette şiire bulaşanların çoğunun damarında gezinir.
Kezâ benim de…
Geceye karışmadan önce, bir kez daha okurken sizi, aklıma rahmetlinin, çoook eskilerde kalmış bir kitabından, bir İSTANBUL şiirinden küçüçük bir bölüm geldi, lûtfen kabûl edin:
ah ulan ah İstanbul
birâder, Mırç ve ben
sana taptık ulan
sana taptık İstanbul…
gibi bir bölüm…
Bir de,memleketin saklı kıymetlerinden, şâir Mehmet Ragıp Karcı’nın, “bir başkasının kitabı” kitabında, enfes bir türküden dönüştürdüğü ve “ben yandım seni bilmem” nakaratıyla güçlenen şiiri var, yine İSTANBUL için.
Raflarda, kısa zamanda bulabilirsem, yazınız soğumadan aktarmaya gayret edeceğim…
Selâm ile…
BİR KADIN SEVMİŞTİM
Ona tüm yaptıklarıma rağmen 2,5 sene sabretti. Tam onu anlayıp özürler dilediğimde beni terketti. 1 hafta hiç bir şey yiyemedim 600 Km ona gittim. Devreye tüm tanıdıklarımızı soktum olmadı.
Şunu öğrendim ki bir kadını sevmek ve ona bi’at etmek terkedilme acısından daha kolay ve mutluluk.
Bilim ve Teknik dergisinin ağustos sayısında ki
Umutsuz Aşk Bağımlılık mıdır ve Reddedilme ile motivasyon, Ödül ve Bağımlılık Arasındaki ilişki
yazısı bile bilimsel düşünen beni kesmedi.
Aşk bilim falan tanımıyor. Kahrolsun benim ataerkil egolarım. Elimdeyken kıymet bilmeyişim
Saygılar içim yanarak…
Sayın Mutluay,
Öncelikle yazım hakkındaki güzel sözleriniz için teşekkür ederim. Ben de daha sık yazmak isterdim; fakat insanın yazmak dışında bir işi varken, çok şey üretmeye vakti olmuyor.
Sağlıkla ilgili konuya gelince; sanırım bir yanlış anlaşılma oldu. Benim sağlığım iyi, hasta olan ise anneannem. Her gün daha kötüye gidiyor, ama ölemiyor. Ölmek de, en az yaşamak kadar zormuş, bunu öğrendik içimiz acıyarak…
İlginiz için teşekkür ederim.
Saygılar…
Sayın Seblâ Kutsal,
Ellerinize, yüreğinize sağlık.
Yazınızı okuduktan sonra bir müddet evvel okuduğum Özdemir Asaf’ın bir dizesi aklıma düştü.
Gülüş, bir yanaşımdır bir öbür kişiye;
Birden iki kişiyi döndürür bir kişiye.
Anılarından kale yapıp… sığınsa bile,
Yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye.
Bunu düşünmüşüm,bu düşünceden bir şeyler düşmüş sükutuma…
YAŞADIĞI HAYATA BAĞLI.
KİM BİLİR BELKİ YETER YALNIZ BAŞINA BİR ÖMÜR BİR KİŞİYE…
HER BİR GÜN BİR ÖMÜR GİBİ YAŞANMALI
YALNIZ BAŞINA OLSAN BİLE…
Demişim…
Yalnızlıktır bütün olmanın devâsı…
Bütünlüktür şehirlerin küçüldüğü, insanların yutulmadığı…
İnsandır insanı yutan…
Sayın Seblâ Kutsal,
Doğrusu bu ya, yazınızın ardından “kimin hasta olduğunu” tam olarak anlayamamış, bir kaç okur yorumunu müteâkiben sizin hasta olabileceğinizi düşünmüştüm… Tuhaf bir “paradoks” ama, ne diyeceğimi bilemiyorum şu an… Hayâtın döngüsü işte; çevrimsel “rutin” içinde kalsa bile “her ölüm erken” oluyor yine de? Dün gece de Kerem Hoca’nın muhterem vâlidesini kaybettik; benimse annem ağır hasta…
“Paradoks” diyerek başlamıştım; sizin adınıza sevindiğimi söylersem -biliyorum- biraz tuhaf olacak; fakat, açıklamanızın ardından bu kez de anneanneniz için üzüldüm.
Kendisine, size ve tüm hâne halkına sağlık, sabır ve iyilikler diliyorum.
İçten saygımla
Turan Mutluay
Paylaşımlarınız, güzel sözleriniz ve iyi dilekleriniz için teşekkür ederim. Saygılar…
Sayın Seblâ Kutsal,
Google’ da dolaşırken, görsellere tıklamak geldi içimden birde ne göreyim; bir sevdânın en güzelini yaşanacak o, masallardaki kadın karşımda… Dünyanın en güzel kadınısınız desem, BANA İNANIR MISINIZ? Tabii ki güzellik geçici derler… Ama bu güzellik gören gözde ise eğer geçmez bitmez asla… Size baktıkça cenneti gören beni, mahrum etmeyin ne olur kutsal güzelliğinizden.
SEVGİYLE KALIN…
MKD: Seblâ, vallahi bu bir ilk
.
İLKLER UNUTULMAZ, HER ZAMAN GÜZELDİR
Sayın Seblâ Hanım,
Öncelikle yazınız için sizi tebrik ediyorum. Yazınızı okuduğumda, yüzünüzdeki güzelliğin kelimelerinizle birleşmesini gördüm. Özellikler yazınızda geçen “Seyrettikçe çoğaldığına şâhit olmuş muydu yıldızların?” kısmı mukemmel. Bence güzellik de öyle bir şeydir, onu (güzeli) seyrettikçe, ona olan aşkınız ve sevginiz artıyor. Onu her gördüğünde farklı ve tatlı duygular içine giriyor insan…
Tekrar tebrik ediyorum.
Şenol