FÜTÜROLOJİK TAHMİNLERİM
Fransa’dan ne çıkacak olursa olsun, sopa bir kere gösterildi.
ABG’den de tek bir nokta atışı yapıldı, şimdilik!
Suriye çok güçlü bir ülke olduğu için, orayla ilgili sözüm ona bütün müdahalelerimiz los Palavros kıvamındadır. Suriye’nin etnik yapısına bir bakalım: %77-83 Arap , %7-8’i Kürt, %5-6 Türk,%2 Ermeni, %1 Çerkez, %1 diğer, ayrıca Filistinli ve Iraklı mültecîler. Dinî grupları: Sünnî (%74), Nusayrî (%12), Hristiyan (%10), Dürzî (%3) ve az sayıda diğer İslâmî hizipler (İsmailî, Caferî), Yahudi ve Yezidi. Nüfusu yaklaşık 12.524.000. Yıllık nüfus artışı %3.5 dolayında. Resmî lisanı Arapça… Sami soyundan gelen Araplar olduğu için, Suriyeliler genellikle Sami dilinden gelen Arapça’yı konuşuyor. Bundan başka ayrıca Türkçe, Süryanice, Kürtçe, Ermenice ve Çerkezce de konuşulmakta. Nüfusun hemen hepsi Müslüman, çok az bir bölümü Hristiyan. Bu Hristiyanlar genellikle Katolik, Ortodoks, Suriye Ortodoksu, Monofist, Protestan, Keldanî ve Nesturî gibi ayrı gruplar hâlinde. Müslümanların büyük bir bölümü Sünnî. Ayrıca Alevîler, İsmailîler ve Dürzîler de var. Çok az sayıda Yezidî, Rafizî ve Şiî mevcut. Nüfusunun yarısı okuma yazma biliyor. Genç nüfusun %60’ı okula gitmekte…
Emperyalizm istediği kadar misenformasyon ve dezenformasyon yapsın, halk işgâle karşı direniyor, kolay lokma değil. Bizi zorla düşman ettiler!
***
Rauf Denktaş gibi (Atatürk’ten sonra gelen en büyük devlet adamlarımızdan) bir kahramanın ardından göstermelik birkaç günlük mâtem ile yetinenler, Hrant Dink davası konusunda birden bire aslan kesildiler. 19 Mayıs 1919, Millî Mücadele için Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarihtir. Bu tarih Yunanistan’da ”Pontus Rum Soykırımı Günü” olarak deklare edildi. Daha geçen sene Yunanistan’da Pontus Rum Dernekleri temsilcisi Konfederasyon Başkanı Haralambos Apostolidis, “Türkiye 353 bin Pontuslu’nun katlini tanımalıdır” dedi. Türkiye’nin kabûl etmemesi durumunda Pontuslu Rum’ların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye aleyhinde dava açacakları tehdidinde bulundu. Yunanistan’ın organizasyonunda toplam 200 civârında Pontus Derneği kurdurmuştur. Bu derneklerin koordinasyonu için federasyon yapılanmasına gidilmiştir:
- Avustralya Pontuslular Dernekleri Federasyonu,
- Almanya Pontuslular Dernekleri Federasyonu,
- ABD ve Kanada Pontuslular Dernekleri Federasyonu,
- Kazakistan Elen Cemaatleri Federasyonu,
- Ermenistan Pontuslular Birliği,
- Kıbrıs Pontuslular Birliği.
Terör olaylarını lânetlerken Ermeni’lerin ve Rum’ların sinsice plânlarının maksatlarını ve maksatlarına ulaşmalarını engellemek için ne gibi sivil direniş başlatabileceğimizi düşünüyoruz. Kıbrıs’ta aynı sinsice plân azdırılmışken, Kıbrıs Türk’lerinin bir kısmı, Anavatan Türkiye’de eğitilmiş ve Ada’ya geri yollanmıştır. Kahraman Rauf Denktaş Kıbrıs Mukâvemet Teşkilâtı’nı, düzensiz faâliyette bulunan 3 teşkilâtı bir araya getirerek kurulmasına öncülük etmiş ve Kıbrıs Direnişi’nin sembolü olmuştur. Kıbrıs Türk’ünün silâhlı direnişi Anavatan’ın desteğiyle siyasî başarıya dönüşmüştür. Rahmetli Denktaş bağımsızlığı ilân ettiğinde düşmanların KKTC’yi rahat bırakmayacağını bilecek kadar tecrübeli bir devlet adamıydı. Onun için gevşemeden mücadelesine son nefesine sâhip çıktı. Rahmetli kahramanın hayat hikâyesi gerçekten Türk gençlerine örnek olacak bir hikâyedir.
Mevcut gelişmeler maâlesef bu yöndedir.
***
Bakın internette benim de seyrettiğim kayıtın deşifre edilmiş hâline: Önce, Sn. Rıfat SERDAROĞLU’nun makâlesini iyice bir kıraat edelim…
Denktaş’ı Zâten Öldürmüşlerdi
Sayın Denktaş ve Kıbrıs ile ilgili çok özel anılarımız var. Önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşmayı düşünüyor, Denktaş’a Allah’tan rahmet diliyor ve onu, 1974 Kıbrıs çıkarmasında ve öncesinde şehit olan kahraman vatan evlâtlarına emânet ediyorum. Mekânı cennet olsun…
Onun arkasından çevrilen dolaplar, onun bir ömür süren mücadelesini karalamaya çalışan devlet ve siyaset adamı müsveddeleri, kendisine Türkiye’de bir araba, birkaç koruma dahi tahsis etmeyenler şimdi utanıyorlar mı acaba? Ne gezer!
Sizlere, hiç yorum yapmadan 24 Nisan 2004 “Annan Plânı” Referandumu’ndan hemen sonra Başbakan Erdoğan ve dönemin KKTC Başbakanı M. Ali Talat arasında geçen ve bugüne kadar yalanlanmayan bir konuşmayı aynen yazıyorum;
RTE: Şimdi işte Aralık 2004’e kadar biraz sabırlı gitmemiz lazım.
MAT: Doğru, doğru.
RTE: Yâni o şeyi meselâ, devlet mevlet işini biz hiç dile getirmeyelim. Başkaları getirsin dile…
MAT: Neyi, neyi, neyi?
RTE: Yâni “iki devlet olarak tanımamız lâzım”, şudur budura, bunu.
MAT: Ha… O çok zor, yâni elde edilemeyecek şeyleri şimdi atmamak lazım.
RTE: Hiç dile getirmeye gerek yok.
MAT: Evet, evet, evet…
RTE: Şey noktasında da bence 1 numara (Denktaş) ile fazla dalaşma.
MAT: Kiminle?
RTE: Yani 1 numarayla, 1 numarayla.
MAT: Haa. Yok şimdi bakın.
RTE: İlkeyi, ilkeyi koyuyorsun ortaya, ya bak şimdi bana sordular bu akşam, ben şunu söyledim.
MAT: Dinledim, dinledim, dinledim.
RTE: Ha dinledin değil mi, yâni bir şeyi savundu.
MAT: Ama ama ama bakın şimdi size bir şey söyleyeyim.
RTE: Halk da %65 ile karşısına dikildi. Olay budur.
MAT: Şimdi benim bütün maksadım şu. Bir kere Denktaş’la bu yeni diplomatik atak sürecini sürdüremeyiz.
RTE: Zâten o artık…
MAT: Çünkü o insan orda o orda olduğu sürece, resmin ortasında, bence kimse bize rağbet etmez.
RTE: Mehmet Ali Bey, ben size bir şey söyleyeyim mi? Artık o bitmiştir.
MAT: İşte onu diyorum, ben de onu söylüyorum.
RTE: Yâni onun. Ama artık onu sizin söylemenize gerek yok artık. Yâni şu anda o artık muhatap olmaktan bile çıkmıştır.
MAT: Evet… Yâni onu şey… kaale almayacağız. Başka çaresi yok,
RTE: Tabii canım yaa.. Yâni hayır yâni, sizin onu şey yapmaya, söylemenize bile gerek kalmıyor artık. Dünyâda o bütün itibâr kaybına girdi. Nerede, Burgenstock’ta bir defa… Bitti o…
Başbakan Erdoğan, bu sabah bir başsağlığı mesajı yayınladı: “Denktaş’ın idealleri ebediyen yaşayacaktır…”
Kıbrıs dolaylarından bir ses duydum: “Hadi lennn…”
Rıfat SERDAROĞLU
***
Yâni KKTC bitmiştir!
***
Kürtler alenen tavır koydular ve en geç Bahar’da kalkışacaklar (şimdi çok soğuk da ondan)!
Güneydoğu gitmiştir.
***
Ekonomi perişan hâlde ve bir Lâle Devri içerisindeyiz.
TSK bimarhânede.
Atatürk’ü hatırlatacak her şeyi fütursuzca siliyorlar.
İşte, eğer bunu da başarırlarsa…
Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti bitmiştir!
Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 19 Ocak 2012 Perşembe


Tek kelime ile ürkünç… Başka yorum yapmamayı tercih ediyorum.
“Kıbrıs Türklerini hapseden Denktaş” gibi köşe yazıları yazıldı arkasından… Bunu da gururla paylaşan arkadaşlarım oldu.. Denktaş ve Kıbrıs Türklerini hapsetmek nasıl bir araya getirilir? dedim. “Mukâvemet Teşkilâtı da en az EOKA kadar vahşi bir terör örgütüydü, demokrasiden sen ne anlarsın” dediler cevap olarak… Bunu söyleyenler 25′li 30′lu yaşlarında Türkiye’nin en iyi okullarında okumuş, dünyâ vatandaşı olma yolunda ilerleyen Türkiye’nin genç erişkinleri.. Yâni yakın gelecekte bu ülkenin evlâtlarını doğuracak müstakbel anne, babalar… Türk gençleri demek isterdim ama diyemiyorum çünkü öyle söylenmesinden utanıyorlar. Faşist bir sıfat hâline getirildiği için artık “Türk” olmak olgusu, sevmiyorlar haklarında öyle denmesini… Türk olunmasın da ne olunursa olunsun, o misâl…
Canım peder beyciğim, ben akranlarımın hâlini gördükçe gittikçe kendimi ve fikirlerimi yalnız hissediyorum ve geleceğe dâir ümitlerim azalıyor… Birlik yoksa devlet de kurmaca bir yapı olarak kalıyor bence… Adalet zâten yok…
Ama yine de önümde önce Mustafa Kemâl Atatürk sonra Rauf Denktaş gibi 2 adam gibi adam var örnek olarak ve senin gibi gurur duyduğum bir babam var. Onların ve senin de yaptığın gibi son nefesime kadar “ne mutlu Türk’üm” diyene çünkü korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak…
Je t’aime beaucoup peder bey…
MKD: Yavrum, kızım, ben de, ben de, ben de…
Saygıdeğer Hoca’m ve Değerli Mekâncılar,
Bu mes’ele, vahim olaylara şâhit oluna oluna geçirilmiş 10 yıllık bir dönem içinde kendini Atatürkçü, milliyetçi ve ulusalcı kabûl eden bütün kesimlerin muhalif oldukları siyasî düşüncenin karşısında ne yaptıkları mes’elesidir! Bir başka deyişle, takipçisi olduğunuzu iddia ettiğiniz fikrin sizdeki tezâhürü nedir? Cevabı gâyet açık: Savunduğu fikirle rûhen ve bedenen hemhâl olamamış insanların ya savundukları fikir “fikir” değildir, ya da o insan o fikrin adamı değildir!
Saygım ve sevgimle…
Kerem Hocam,
Birkaç haftadır yazılarınızı ve yorumları ilgiyle okuyorum.
Mayıs 24, 2009 Pazar Kos adasında “Pontus icin soykırım anma günü” yapılıyordu. Anlaşılan 19 Mayıs’tan sonra gelen ilk Pazar günü yapılıyor.
Defterdar câmisi harap bir durumda, câminin adını gösteren bir yazı yok, kapısı zincirle kilitlenmiş ve kullanılmadığı açıkça belli oluyordu. Kalabalık topluluğa adanın imamı da katılmıştı.
Fotoğrafları ve anma gününün yazısını size e-posta ile gönderiyorum.
Saygılarımla…
Sayın Cânan Doksat,
Türk Mukavemet Teşkilâtı’nın günlük eylem tutatnaklarının hiç birinde EOKA terör örgütü gibi kadınları, çoluk çocuğu hedef alıcı eylemler yoktur. Liderlerinin tamamı Türkiye’den gönderilen Türk Subayları’dır. Hâttâ içlerinde dönemin yedeksubaylarının bile olduğu kayıtlıdır. EOKA gibi ideolojik amaçlı değil, bir ulusun var olma savaşının, özgürlük mücadelesinin daha doğrusu savunmasının unsurudur. Özel Hârp Dâiresi tarafından kurulan ve eğitilen Kıbrıs Mukavemet’i eleştiren zihniyet, daha çok Özel Hârp Dâiresi’nin varlık nedenini anlamayan spekülatif bir takım bilgi ve uydurmalar ile düşünce üreten zihniyettir. Bir diğer ifâde ile, bu mümtâz kurumu anlayamayan, anlamak istemeyen insanlardır. Anlayabilmenin yolu da Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş’ın hayatlarını enine boyuna anlamaktan geçer.
Muhterem babanıza gelirsek… Bâzı duygular insanlara hasenât olarak verilmez, hamurdan gelir. Sonradan kazanılması çok zordur. Sizin hamurunuzda vatan aşkı olmasa, koskoca Prof. kalkıp inandıkları uğruna tâbiri câiz ise aslanlar gibi çarpışır mı? Kendi uzmanlık alanında küpünü doldurmaya bakar, gerisine “satmışım anasını” der. Günümüzde çoğu evlât babasını “bankamatik” gibi görüyor. Hâlbuki asıl hazine böylesi seçkin babaların kâlbleri ve beynidir. Önemli olan o hazineden nasiplenmek ve bu nasibi anlayacak idrâk seviyesine gelebilecek eğitimi alabilmek.
Bu konuda biraz da amcalara görev düşüyor.
Ne dersiniz Sayın Doksat?
Saygımla…
Sayın Mekâncılar,
Bir önceki yorumumu hocamızın izniyle burada da neşretmek isterim. Mustafa Kemâl Atatürk 19 mayıs 1919 tarihinde Doğu Karadeniz’e geldiğinde hazırlamış olduğu vaziyet raporunda şöyle bilgiler mevcut: “Pontusçu Rum’ların bölgedeki liderleri Samsun Metropoliti Termanos’tur. Bölgedeki Rum nüfusunun arttırılması için Rusya’dan göçmen getirilmekte ve deniz yoluyla getirilen çeteler kıyılardan içeri sokulmaktadir. Bölgede 40 kadar Rum çetesi vardır. Türkler de bunların saldırılarından korunmak maksadıyla direniş grupları teşkil etmişlerdir”. Her fırsatta dostluk eli uzattığımız Rus’ların taşeronu Yunanistan, her fırsatta düşmanlığını göstermişitir. Ondan tehlikelisi Fener Rum Patrikhânesi ise kâlbimize atılan ”kılçık”tır. Bunun ne anlama geldiğini işi bilen savcılar ve istihbarhatçılar çok iyi bilirler. Patrikhâne’nin 5 aşamalı plânından 2. aşaması bu hafta sessiz sedâsız amacına ulaşmıştır. Cemaât vakıflarının mallarının iâdesi ve mal edinme konusundaki kolaylıklar otomatikman Patrikhâne’nin 2. aşama plânına geçişi sağlamıştır. Bu plân nedir? Vatikan’a giden yoldur. İdârenin bu kararını kesinlikle doğru bulmuyorum! Önümüzdeki günlerde BM, AB, UNESCO ve Dünyâ Kiliseler Birliğigibi kuruluşların bağışlarıyla İstanbul’unçehresi değişecek (belki görsel olarak daha güzel olacak) ve siyasî ekümenikliğe giden yol hızlanacaktır. Fener Rum Patriği son yıllarda Türkiye’ye ve Ortadoğu’ya yönelik sayısız misyonerlik teşkilâtı kurmuştur. Dinî misyonerliğin legalitesi tartışabilinir ancak dinî misyonerlik yapmak uğruna yabancı bir ülkenin siyasî hedefleri gerçekleştiriliyorsa, bunun adına ajanlık denir. Rum ajanların Baka Kampı da Heybeliada Ruhban Okulu’dur. Bu okulda görevli Yunanistan’dan gelen papazlar iyi araştırılırsa durum daha net ortaya çıkacaktır. Yunanistan tüm Ortodoks ülkeler üzerinde etkinlik sağlamak, Megali İdea’yı canlı tutmak, Bizans’ın mirasçısı olarak Patrikhâne’yi ön plâna çıkarmak maksadıyla, Patriğin faâliyetlerini desteklemektedir. Yunanistan Dışişleri tarafından Fener Patrikhânesi’ne verilen hedefler: -Patrikhâne’nin faâliyetlerinde “ekümenik” vasfını kanıtlaması -Patrikhâne’nin Rus Kilisesi ve Doğu Avrupa’daki kiliselerle ilişkilerini güçlendirmesi –Heybeliada Ruhban Okulu’nun faâliyete geçirilmesi –İsviçre/Şambiri Ortodoks merkezinin güçlendirilmesi. Patrikhâne’ye 1991 yılında verilen hedefler zamanla revize edilmiştir. Rum, Ermeni, Rus ve İsrail’li ajanların cirit attığı bir diğer hedef şehir ise Trabzon’dur. Burada İshak Alaton’u da görüyoruz. İshak Alaton’un Türkiye üzerindeki kirli oyunların zaman zaman içinde yer alması hiç de yabancısı olduğumuz bir konu değildir. Önemle belirtmek isterim ki enerji kaynakları ve enerji yolları üzerindeki her yerde bu isimleri ve bu isimlere + olarak Kürt bölücüleri görmek hayatın olağan akışı oldu. 19 Mayıs Günü, “Pontus’luların Soykırımı’nın” anma günü olarak 1994 yılında dost(!) Yunan Parlamentosu’nda kabûl edilmiştir. Yunanistan’ın Patrikhâneve PKK’yı da kullanarak Pontus’ayönelik faâliyetleri ile, Karadeniz’defaâliyet yapacağı istihbaratı 2003 ve 2003 yılları arasında alınmış, nitekim son yıllarda alınan duyumlar ve istihbarî bilgiler birçok eylemi önlese de, bâzılarının önlenmesinde gereken değeri bulamamıştır. Trabzon’da Patriğinyaptığı âyin ve oturduğu koltuğu sembolleri çok mânidardır. Ardından Karadeniz’dekıyısı bulunan İstanbul’un bir ilçesinde (X) isimli Ünv. içerisine Rum ajanlığı malûm kişi yerleştirilmiş ve o kişi Rum’ları kayıran 2 adet kitap yazdırmış ve Ünv. eli ile bastırılmıştır. Bu şahsın Tübitak ile ilişkileri derinlemesine değerlendirilmelidir. *Bir diğer husus, Ermeni Patrikhânesi’nin durumudur. “İstanbul Kumkapı Ermeni Patrikhânesi, Ermenistan’daki Eçmiyazin Katagikosluğu’na bağlı olup, Büyük Ermenistan’ın kurulmasını ve Ermenistan ile birleşmesi yönünde faâliyetlerini sürdürmektedir”. *Yukarıdaki yabancı düşman unsurların odaklandığı tek yer Türkiye değildir. Düşmanlar Balkanlar’da, Ortadoğu’da ve Türkî Cumhuriyetlerin bulunduğu coğrafyada defâlarca Türk’lere yönelik katliamlar ve zulümler yapmışlardır; bâzı arkadaşlar Türk isminden rahatsız olabilir ama ismi Türk olan milyonlarca insan sâdece Türk oldukları için katledildiler. İnsan hakları savunucuları tarihin derinliklerinde Türk’lerin uğradığı mezâlimi ve katliamları su yüzüne çıkarmak için ne yaptılar? Arap’ların da Anadolu’nun Rum eli olduğuna yönelik görüşleri vardır. Rum tezlerine her zaman yakın durmuştur satılmış Araplar. Rahmetli Denktaş bunların hepsini hepimizden çok daha fazla biliyordu. Onun için, kim ne derse desin davasından bir adım geri atmadı. Türk düşmanlarının faâliyetlerini biraz olsun araştırıp doğruları görebilen Türk genci de rahmetli gibi düşünecektir.
Ne mutlu Türk’üm diyene.
Korkmaz Biçen
Ben Suriye hakkında birkaç görüş beyân etmek istiyorum. Arap’lardan arkadaşlarım vardır ve ilişkilerimizin iyi olması arzuladığım bir durumdur. Fakat Türk’lere karşı ırkçı seviyede nefret hisleri olanlar epey sayıda var. Bilhassa Suriyeliler arasında Türkleri hiç sevmeyenleri çok tanıdım. Bir tanıdığım “Osmanlı dönemini karanlık çağ olarak tanırız” demişti. Esad dönemi çok mu aydınlık acaba? PKK’ya senelerce her türlü desteği vermesini Batı’nın Suriye’yi bu işe âlet etmesi olarak yorumladık. Benim gözlemlediğim kadarıyla Suriyelilerin epey bir kısmı “oh ne güzel oluyor” tarzında bir zevkle bu kanlı olaylara destek verdiler. O kadarda mâsum değiller. İlâve olarak da sahtekârlık neredeyse olağan bir yaşam biçimi olmuş. Bir dönem Türkiye’de bir şirkette ihracat müdürü olarak çalışıyordum. Bir Suriyeli ürünlerimizi almak amacıyla temâsa geçmişti. Şirkete geldiğinde bizim üstümüzde çokda iyi bir intibâ bırakmadı. Tam fırıldak, kesinlikle lâfına güvenilmez biri olduğunu fark ettik. Şirketin sâhibi de ticârette Arap’lara pek güvenmediğini ifâde etti. Bahsettiğim Suriyeli kişi bir istisnâ değil. Onun gibisi maâlesef çok var. Arap ülkeleri arasında Suriyeliler en agresif insanlar olarak tanınır. Birbiriyle sanki kavga ediyorlarmış gibi normâl sohbetlerini ederler diye anlatılırlar. Tabii son senelerde Türk dizileri furyasıyla biraz sempati artmış olabilir. Türkiye’deki demokrasiye sempatisi olanları bu son yaşanan olaylar gösterilirken izliyoruz ama işin yukarıdaki cümlelerde anlattığım yönüde bir gerçek. Bunları da bilmekte fayda var.
Sayın Mekâncılar,
TMT’nin yapılanması hakkında farklı görüşler ortaya konuyor. Ancak ortak fikir, Millî Mücadele’de küçük savunma grupları hâlinde kümeleşen vatanseverlere, daha sonra Anavatan Türkiye tarafından resmi bir kimlik kazandırılmış olduğu.
Yıl 1957, Denktaş, İngiliz İmparatorluğu’nun Hong-Kong Başsavcılığı görevini reddederek Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı olur.
Denktaş, Rum’ların EOKA’sı düzeyinde profesyonelce örgütlenip yönetilmeyen bir “teşkilât” olmadıkça, ne Türkiye ve ne de dünyâ kamuoyunda sesimizin duyurulabileceğine inanmakta, dönemde faâliyet göstermekte olan Volkan, Kara Çete, Dokuz Eylül Cephesi tarzı örgütlenmelerin bir şansı olmayacağını düşünmektedir. Fakat örgüt oluşturma eğiliminde olanlar arasında iki görüş vardı: Bir grup, Türkiye’den de gizli, halktan para toplamak sûretiyle illegal yollardan silâhlanacak bir örgütten yana!
Rauf Denktaş’ın başını çektiği ikinci grup ise Türkiye’nin bilgisi olmadan, lojistik ve profesyonel katkısı bulunmadan, komuta kademelerinde uzman subaylar bulunmayan böyle bir örgütlenmenin EOKA karşısında âciz kalmak bir yana, toplum içinde de voyvodalıktan haraççılığa kadar suçlanmaya yol açabilecek pek çok mahzûru olduğunu düşünmekteydiler.
Gelin bir başka pencereden, Rauf Denktaş’a muhalif tavırlarıyla bilinen tarihçi-araştırmacı yazar Nazım Beratlı’nın kaleminden TMT’yi ve Rauf Denktaş’ı okuyalım…
Nazım Beratlı:
“Bâzen gözlerim dolarak anlatıyorum, bildiğim Denktaş’ı… Kendininkine tam zıt görüşleri dinlemek gereğini ve ihtiyacını duyan bir insanın, neden lider olabildiğini ve bunu kırk yıl sürdürebildiğini anlatmak, belki de çok lâzım değildir.
Ortada iki TMT var. TMT gizli bir örgüt olduğundan herkes durduğu yerden gördüğü neyse onu anlatıyor TMT diye. Ben bununla ilgili Sayın Rauf Denktaş’la konuştum. “Bu işin sırrı nedir, anlatın” dedim.
17 Kasım 1957 gecesi, o zamanki Türkiye konsolosluğunda görevli Kemal Tanrısevdi’nin, Eylence köyündeki evinde toplanan Rauf Denktaş, Dr. Burhan Nalbantoğlu ve ev sâhibi Tanrısevdi, yeni bir yer altı örgütü kurarlar: Türk Mukavemet Teşkilâtı… Sayın Denktaş’ın anlattığına göre, Tanrısevdi konsolosluktaki görevinden ötürü adadaki bütün Türk köylerinin muhtarlarını tanımaktadır. Rahmetli Nalbantoğlu ise o gün aktif olan militan kadro üzerinde sözü geçen bir otoritedir. Bu yeni teşkilât, o esnâda aktif olan kadroları kendi bünyesine alır.
27-28 Ocak 1958 Olayları ve 1958 Haziran’ında başlayıp Ağustos sonlarına kadar süren çatışmalar, bu TMT’nin eylemleridirler. Ne var ki Rauf Denktaş’ın “olmazsa olmaz” dediği Türkiye bağlantısı, henüz kurulmuş değildir! TMT de amatör bir örgüt olarak faâliyet göstermektedir. Sayın Denktaş demişti ki: “Rumlar bizden bu boyutta bir örgütlenme beklemediklerinden, 1958 Haziran Olayları’nda gâfil avlandılar! Biz kazançlı çıktık. Ne var ki gücümüz de meydana çıktı! Sürpriz etkisi ile onları yenmiştik… Ancak, gelecek karşı darbeyi önleyecek güçte değildik. O bakımdan uzman yönetiminde bir teşkilatlanma, çok daha acil bir ihtiyaç hâline gelmişti…
Rauf Bey, Türk Hükümeti’ni ikna etmeyi başarır! Bir yandan burada çatışmalar, öte yandan Ankara’da Özel Hârp Dâiresi’nde adada kurulacak olan bir teşkilatın çalışmaları sürmektedir. Sonuçta Albay Rıza Vuruşkan komutasında bir ekip, maske görevlerle Kıbrıs’a gönderilir! Rauf Bey, rahmetli Vuruşkan’ı ilk defa 15 Eylül’deki Kız Lisesi açılış töreninde gördüğünü anlatıyor. Ve TMT olduğu gibi onların komutasına girer.
1963 Noeli’nde gelen karşı darbe de böylece önlenir… 1 Ağustos, TMT’nin kuruluşu olarak kutlanmaya başlanır!..
Rauf Denktaş, 1948’den başlayarak bizim tarihimizin önemli bir ögesidir! 1958’den sonra ise nerede ise tarihin kendisi… Doğrusu ile, yanlışı ile…
Her ne varsa tarihimizde, Denktaş adını silerseniz, anlamını yitirir… Başladığı yere bakınız:
Türk İşleri Komitesi! Belediye Meclisi Üyeliği için adaylık… Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu…
Bir de bitirdiği yere bakın:
Kendisi karşı olsa bile, BM’nin düzenlediği bir referandumda, kendi geleceğini belirlemek için irâdesini kullanan bir halk!
Dünyâ tanısa tanımasa uluslararası hukukun içine girmek için kavga veren bir “devlet”!
Benim görüşlerim hiç saklı değil ama bir “azınlık” cemaât aldı, bize bir halk bıraktı”…
Ne mutlu Türk’üm diyene.
Saygımla…
Sayın Ferdi’nin düşüncelerine katılıyorum. Burada önemli olan konu Rahmetli Rauf Bey’in hayatındaki kesitler ile sistemin nasıl çalıştığını anlamak ve örnek almaktır. Aynı şekilde Atatürk’ün de kurtuluş mücadelesinde sistem aynen çalışmıştır. Onun sâyesinde belki Türkiye’deki bâzı spekülasyonlar kalkar ve kendi vatandaşımız gâfil muhbir olmaz. Öz be Öz millî kurumlarından bahsederken Nato uşağı, Gladyo gibi benzetmelerde bulunmaz. “Rauf Denktaş, yaşadığı sürece ne silâhlı eğitim aldığı Seferberlik Tetkik Kurulu’nun Ankara Kirazlıdere’deki yerleşkesini, ne de Mukavemet Teşkilâtı’nı unuttu. Bulduğu her fırsatta Seferberlik Tetkik Kurulu’nun Kurucu Başkanı emekli Korgeneral Ali Daniş Karabelen ve TMT’den hep minnettarlıkla bahsetti”. RTE ne derse desin, Rumlar adadaki Türk varlığına dokunmaya kalkarsa, Yunanistan’a bir mesaj verellim. Bir gecede, karanlıkta saat 03.00 ile 05.000 arasında bir ânda 8000 Komando ile Torodos dağlarına iniveririz. Bu vesile ile isimsiz kahramanları da yâd edelim. Rûhları şâd olsun.
Bir kıvılcım parlıyor,
Mücâhitin içinde.
Türklük ateşidir bu,
Yoktur Dünyâ yüzünde.
http://www.youtube.com/watch?v=5_h2XU4dHFc
Sonsuza dek: Ne Mutlu Türk’üm diyene.
Sayın Korkmaz Bey,
Türk Mukâvemet Teşkilâtı’nın EOKA gibi bir örgüt olduğunu söyleyen ben değilim ki… Benim kâlbimde yavru vatan anavatan ayrımı da yok. Vatan tektir. Ha Girne ha İstanbul… Hepsi benim memleketim. Benim anneannem ve dedem bu teşkilâtta olduklarını evliliklerinin çok ilerleyen senelerinde birbirlerine söylen iki insandır… Babamı anlatmaya bile gerek duymuyorum. Bâzı şeyler evet insanın hamurunda vardır. Ama çok şükür ki annem de babam da, anneannem de dedem de ve babaannem ve büyükbabam da bana o hamurun târifini çok güzel verdiler. Bence esas mârifet de bu; o hamurun târifini gelecek nesillere aktarabilmek. Darısı müstakbel anne babaların başına… Neticeye gelirsek, benim âilem hep ideâlleri uğruna savaşan, kâlbleri vatan sevgisiyle dolu insanlardan teşekkül ediyor. Ben de onları örnek alıyorum; bu yolda ilerlemeye çalışıyorum. Hukuk kalmayan bir memlekette avukatlık mesleğini icra ediyorum çünkü içimde hâlâ bir ümit var ve vatan sevgim o ümidin tükenmesine engel oluyor.
Saygı ve sevgilerimle…
MKD: Sana doğrudan söylenen bir söz yok kızım, Sayın KB’in yaptığı bir nev’î bilardo hamlesi; istersen tekrar oku…
Sayın Mekâncılar,
Salondaki yerlerimizi aldık, ışıklar kapandı, oyun başladı…
http://www.keremdoksat.com/2012/01/19/futurolojik-tahminlerim/
“KKTC bitmiştir!
Kürtler alenen tavır koydular ve en geç Bahar’da kalkışacaklar (şimdi çok soğuk da ondan)!
Güneydoğu gitmiştir.
Ekonomi perişan hâlde ve bir Lâle Devri içerisindeyiz.
TSK bimarhânede.
Atatürk’ü hatırlatacak her şeyi fütursuzca siliyorlar.
İşte, eğer bunu da başarırlarsa…
Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti bitmiştir!”
OYUNUN İLK ÜÇ PERDESİ KAPANDI!.
Çözüm mü?…
“Nutuk” adlı eserde.
Saygımla…
Ahh Kerem hoca’m,ahh!
“ideolojik” olmakla bu badireleri atlatmak imkânsızdır…
Ne Türkiye’de ne de KKTC’ de İdeoloji kalmadı,yoktur.Psikoloji vardır…
Bu dünyâda Türkiye’nin bütünlüğünün var olma koşulu ;yeni bir psikoloji yaratabilmesidir.
Saygımla.
Sayın Bayan DOKSAT,
Muhterem babanızın da ifâde ettiği gibi Ben yorumumu size hitâben, ancak sizi hedef almadan, sâdece örneklemenizin tarafımca yorumunu yaparak katkıda bulunmak istedim.
Biz buna ‘’sektirme atışı” deriz.
Mesleğinizde kolaylıklar dilerim.
Sevgi ve saygımla…
Efendim ve Değerli Mekâncılar,
Çok güzel şeyler söylüyorsunuz ama bu işler kahramanlık, yiğitlik gösterileriyle ve türküleriyle olmuyor.
Eylem gerek eylem…
Tepki gerek tepki…
Fazla uzağa gitmeyelim…
Sayın Doksat, Sayın Prof. Dr. Ahmet Saltık’ın bir makalesini yayınladı. ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı.
Mutlaka kendisi değerli bir bilim adamımızdır. Ancak, Sayın Doksat’a gönderdiği ileti yorumu “Sayın Ahmet Saltık bana bir e-mesaj yollayıp, imlâsına dokunduğum (^ eklediğim) için memnun olmadığını ihsas ettirdi.
Ne yapayım, bizim mekân böyle…” şeklinde…
Biz nelerle uğraşıyoruz yâhu?
Hadi buyurunuz şimdi…
Atatürk’ün, Damat Ferit Paşa’ya çektiği telgraf:
“Düşmanların her dediğine semi’na ve ata’na demekle tevellüt edecek âkıbet bütün memlekete müstevlileri sahip etmek olacaktır. Bir gün Osmanlı kabinesinin düşman tarafından tâyin edileceğini göreceksiniz”.
Peki, Atatürk sağ olsaydı semi’na, ata’na veya akıbet mi yazardı?
Biz şapkalara (^^^) takılırken adamlar takkeyi kafamıza geçirdiler.
Esasen bizim şapkalara (^^^) sâhip çıkmamız gerekiyordu?
Öyle değil mi?
S…..
Hocam çok pesimist bir yazı olmuş önce bunu belirteyim. En kötü tahminlerin dahi ötesinde kötümserlik içeriyor. Benim yaşım yetmez ama 80 öncesinde sağ sol çatışmalarında ülkenin milli birlik ve beraberliği bu günden daha fazla yıpranmıştı ancak kısa sürede bu süreç aşıldı. Ben ülkede ki sessiz çoğunluğun belirleyici olduğunu düşünüyorum her durumda ve bu sessiz çoğunluk türk, kürt, laz, çerkez farketmez sağ duyu sahibi olduğunu düşünüyorum.
Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’ni bitirmek yok etmek öyle kolay bir olay değildir. Kaldı ki konjoktürde pek o yönde sayılmaz. Türkiye şimdi yok olsa yerine ne kurulacakta emperyalizme hizmet edecek. Belki Kürdistan bir nebze olabilir ama Rus güdümünde ki Ermeniler, batmış ekonomisi ile Yunanlılar pekte emperyalizmin işine yaramaz. Kaldı ki halkta buna müsade etmez.
Dış politika siz iyi bilirsiniz ayak oyunlarının bol olduğu ülkelerin birbirlerine paradigmalarını kabul ettirmek için çeşitli oyunlar oynadığı ilginç bir ilişkiler ağıdır. Ben ne Ermeniler’in ve diasporanın yaptıklarına, ne yahudi lobisine nede Rum derneklerinin hareketlenmelerini önemsemiyorum. Milli birlik duygusu bozulmadan bu tür hareketler bir sonuç çıkaramaz Türkiye üzerinde. Ne zaman Allah korusun Libya gibi, Mısır gibi, Tunus gibi bir iç savaş girer o zaman bu tür kalkışmalar sınır dışından sınır içine etki edebilir.
Ben Rumelide ki Türklerin yaşadığı eziyetin ülkemiz tarafından artık uluslararası arenada dillendirilmeye başlanmalı diye düşünüyorum. Ciddi bir baskı ve asimilasyon yaşandıysa yakın tarihte bundan daha net bir planlı harekat aramak gereksizdir. En iyi savunma birazda saldırmaktır tabiri caiz ise..
Bugün moralim bozuk Efendim…
Kaan Bey, siz nerede yaşıyorsunuz Allah aşkına? Çok pesimist bir yazı olmuş diyorsunuz. Gerçek arkadaşım gerçek… Siz pesimist derken optimistik bir uyku içerisindesiniz. Ne diyor Hoca? “Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti bitmiştir”! Esasen bunu şimdi demiyor. Ta 2-3 sene evvelinden diyor. İşte buna dirâyet ve basiret derler. Yâni 2-3 sene evvel sesini duyurmak için çırpındığın olayları gözler önüne serdiğinde bugün bunlar bir olgu olarak karşımızdaysa bu dirâyet ve basiret mahsûlüdür. http://www.keremdoksat.com/2008/10/04/acik-ve-net-olarak-kurt-mes%E2%80%99elesi-nasil-halledilir/ http://www.keremdoksat.com/2010/08/13/yeni-vahim-gelismeler/ http://www.keremdoksat.com/2010/06/22/olaganustu-hal-mi-dediniz-nerede/ http://www.keremdoksat.com/2010/03/16/diyarbakirspor-tas-atan-cocuklar-ve-roman-acilimi/
Daha bunlardan çok var… Bakınız bunlara destek veren başka neler var? http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=21462 Ve ben duramamışım birkaç yorum yapmışım. Arkadaşımın yorumlarını da sunuyorum. “Evet ….,yazar çok güzel açıklamış. Zâten askerin içinde satın alınmış komutanlar olmasaydı durum bu noktalara gelmezdi. Çevik Bir, Hilmi Özkök ve Büyükanıt deşifre olmuşlardır. Arkadaşlarını ihbar edenlerin de bunlar olduğu kesinlik kazanıyor ve bunun karşılığında ödüllerini aldılar. Her zaman söylediğim gibi “Kenan Evren’den hesap soramazlar, bu sâdece aldatma ve gösteridir” teyid edilmiş oluyor. Zâten köylerde okul diye birşey kalmadı. Özel Paşa’ya biraz güveniyordum ama o da irtifa kaybetti. Bunlar Nato’nun emrinde TC üniforması giydirlmiş Amerikan askerleriymiş. Halkı da senelerce Atatürk ve Lâiklik nutuklarıyla uyutmuşlar. Siyasî otoriteden evvel bu askerler BOP’u benimsemişler gözüküyor. Demek ki o yüzden terör bitmiyor. O zaman bunlar terörden nem’alanan ve şehit cenazelerinde timsah gözyaşları döken sirk canbazları. Amerika siyasîlerden evvel bu askerleri iyi kullanmış. Bu da fiilen lâik TC’nin bittiğini gösterir.” Arkadaşımın cevabı: “Hakikatlerle yüzleşmek hep insanın içini acıtıyor. Derin Dünyâ Devleti’nin jandarması ABD, sistemi çok iyi kurmuş. Atatürk’ün ölümünden itibâren, büyük oyunu sahneye koymuşlar. Bugün yaşadıklarımız, cumhuriyete vurulan son darbedir. İnönü, Tâlim Terbiye Kurullarında, müfredatın belirlenmesini ABD’li uzmanlara bırakmıştır. Küresel Baronların, oynattığı kukla diktatör Stalin’in tehditlerine kapılarak, kapağı NATO’ya atmamızla, Türkiye’nin kuşatılma harekâtı başlamıştır. Paylaştığın makaledeki gibi, askerî, siyasî, ekonomik ve kültürel tetikçilerle egemenliğimiz aşındırılmıştır. Bunun için, Avrupa’da ve Türkiye’de çeşitli adlarla, Gayri Nizamî Hârp faâliyetleri yürütülmüştür. En acımasızı, ülkemizdeki Gladio faâliyeti olmuştur. Bunun için, 6-7 Eylül olayları, 1960 ihtilâli, 1971 muhtırası, 1977 başarısız olan Namık Kemal Ersun darbesi, 1977 1 Mayıs Katliamı, Çorum, Maraş olayları, 1980 darbesi, 28 Şubat, PKK kod adlı Anadoluyu parçalama operasyonu, Hizbullah, fâili meçhûl cinayetler, aydınlara yapılan suikastler tertiplendi. TSK’nın içinde NATO unsurları sürekli olarak, cuntacılık faaliyetlerini destekleyerek, ordumuzun emir komuta zincirini bozmuştur. MİT, yıllar önce imzaladığı antlaşmalarla, CIA ve MOSSAD’a bilgi aktarmaktadır. Hakikati gören kadrolar tasfiye edilmiş, daha da ileri giden BİTLİS PAŞA ise şehit edilmiştir. Gladio operasyonlarına, en büyük desteği, içimizdeki uyuyan ajanlar destek vermiştir. Bu uyuyan ajanlar, iş dünyâsında, medyada, san’atta, siyasette ve toplumun her kesiminde vardır. Kısaca dünyânın en büyük hain kontenjanıdırlar. West Point’ten mezun olan generallerimizin NATO menfaatlerini gözetmesi doğaldır. Biz zaten baştan kaybetmiştik. Devletlu’yu yaratan 28 Şubat’tır. Cumhuriyetimiz ne hazindir ki, bitmiştir.Tüm bunlarda, jeo stratejik önemimizin ve zengin doğa kaynaklarımızın DDD’nin iştahı kabartması olduğu kadar, tarihte emperyalizmi dize getiren tek ülke olmamızın da payı var. Tek Dünyâ Devleti’ne giden süreçte, ATATÜRK’ün tam bağımsızlık anlayışının ve Türklüğin yok edilmesi gerekiyordu. Bunda hepimizin suçu vardır. Bu cumhuriyete ve başkomutanımız ATATÜRK’e olan borcumuzu ödememiz gerekir. SSSSS”. Burada arkadaşımın “paylaştığın dediği makale” ise şu: “http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=1119 EŞEK DERİSİNDEN POST, AMERİKA, İNGİLTERE VE FRANSA’DAN DOST OLMAZ… Önce “BİR EKONOMİ TETİKÇİSİNİN İTİRAFLARI” isimli kitaba bir göz atalım. “Ekonomi tetikçisi olarak bizlerin amacı küresel imparatorluk kurmaktır. Bizler, diğer ülkeleri şirketlerimizin, hükümetimizin, bankalarımızın, kısacası benim şirketokrasi diye adlandırdığım kurumsal yapının kölesi hâline getirmek için uluslararası finans kuruluşlarını kullanan elit bir grubuz. Mafyanın yaptığı iyilikler gibi Ekonomi Tetikçileri de görünüşte bâzı iyilikler yapar. Örneğin elektrik santralleri, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç temin ederler. Bu borçların ön koşulu, bütün bu projelerin Amerikan inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir. Aslında paranın çoğu Amerika’yı hiç terk etmez; yalnızca Washington’daki bankalardan New York, Houston veya San Francisco’daki mühendislik firmalarına transfer edilir. Para hiç vakit geçirmeden şirketokrasi üyesi şirketlere (kreditörlere) döndüğü halde borçlu ülkenin anapara artı faizin tamamını ödemesini isteriz. Eğer Ekonomi Tetikçisi çok başarılı ise borç tutarı o kadar büyük olur ki birkaç yıl sonra borçlu ülke ödemeleri aksatır. Bu olduğunda biz de mafya gibi diyetini isteriz. Birleşmiş Milletler’de Amerika’nın isteği doğrultusunda oy verme, askeri üs kurma veya petrol gibi değerli kaynaklara el koyma şeklinde olabilir bu diyet. Buna rağmen borçlunun borcu devam eder. Böylece küresel imparatorluğumuza bir ülke daha eklenmiş olur.” http://www.ozetkitap.com/ekonomi_tetikcisi.pdf LOZAN’I TANIMAYAN TEK ÜLKE AMERİKA… NEDEN? CHESTER PROJESİ YÜZÜNDEN… AMERİKA’NIN FOSSEPTİK ÇUKURU YÜZÜ… http://arsiv.yenimesaj.com.tr/index.php?haberno=6013512&tarih=2006-06-07 İsmet Paşa, Lozan’daki salonun kapısına “Amerikalıları istemiyoruz” yazılı bir yafta astırdı, ABD’li gözlemciler şaşkına döndü. http://www.amerikaningercekyuzu.tr.gg/Lozan-h-&%23305%3B-tan&%23305%3Bmayan-ABD.htm HEY SİZ AMERİKA FOSSEPTİK ÇUKURUNDA YIKANANLAR ! GÖZÜMÜZ SİZİN ÜZERİNİZDE… SİZLER ATATÜRK VE İSMET PAŞALAR’IN SAÇINDAKİ BİR TEK TEL BİLE OLAMAZSINIZ… KALİBRENİZ YETMEZ…” Sonra tekrar benim yorum: “1980 senesinde doğan biri bugün 32 yaşında. Bu insanlar bugün TC’nin büyük bir nüfusunu oluşturmakta. 1980′den sonra gelişen olayları idrak etmeleri ve anlamaları mümkün değil. Ancak özel ilgi duyan, okuyan ve araştıran bölümü bunu anlayabilir ve idrak edebilir. Dolayısıyla bu kesimin yine büyük bir bölümü önlerine servis edileni yemek durumundadırlar. Zira ekonomik kaygılar yüzünden bu servis edilene itibar etmek mecburiyetindedirler. Hâlbuki bu kesim aktif tepkiler koyması ve rejime müdâhil olması gereken bir kesimdir. Ve bu kesim 1980 darbesinden sonra pasifize edilecek şekilde eğitim almışlardır. Bugün demokrasinin olmazsa olmaz kuralı tepki işte bu yüzden cılız kalmaktadır. Yâni karşı devrim süreci 1980′den sonra yeni jenerasyonun eğitimini manipüle etmekle başlamıştır. Bu da ayan beyan ortadadır. Zira sokaklarda bu tepkiyi sergileyecek kimse yoktur. Bu işçi kesimi için de böyledir. Yazıklar olsun… Tabii bunda başkalarının da büyük günahı vardır. Öğretmenler Günü’nde öğretmenler gurur duyarlar. Demek ki onlar da sistemin bir parçası olmuşlar ve o gururu hak etmiyorlar. Hepsi iyi bir tâyin alabilme çabası içinde olmuşlar. Devrimler onların umurunda değilmiş. Eğer umurunda olsaydı 1 milyon öğretmen sokaklara dökülür veya istifa ederdi. Askerinden tut, öğretmenine kadar hepsi boşmuş. Şimdi bana ilkokul 5. sınıfta öğretmenler odasında özel matematik dersi veren Rahmetli Kudret Bey hocam aklıma geldi. Nûr gölünde yatsın. Bendeki matematik tutkusunu keşfetmiş ki, teneffüste bile beni öğretmenler odasına götürür, ders verirdi. İlkokul 5. sınıfta iken ortaokul cebir dersini ve denklemlerini çözmeyi öğretmişti. O temel sâyesinde ben mühendis oldum. Bu yadsınamaz bir gerçektir. İşte böyle devrim rûhu taşıyan öğretmenler sâyesinde ülkede biraz inkişaf oluştu. Eğitim ve bilim düzeyi yükseldi. Sonrakiler çalışmalarının semeresi gözüküyor. Moralim çok bozuk”…
Arkadaşımın son yorumu: “Sevgili Abim, en ufak bir moral bozukluğuna bile yer vermeyelim. Toplumun tüm kesimleri, büyük çoğunluk, içinde bulunduğumuz konjonktüre boyun eğse de, özgürlüğüne düşkün ve bilgiye aç olan bizler, doğru zaman ve doğru yerde asimetrik karşılık vermesini de biliriz. Yola ne pahâsına olursa olsun, devam”. Kaan Bey, zannederim sizde 1980 jenerasyonu içindesiniz. 2002′den evvel Cuma namazlarından sonra yapılan türban gösterilerini hatırlarsınız. O gösterilere mukabil sizin plânlı harekât dediğiniz saldırı konseptinden eser yok. Cılız bir iki gösteri. Yâni siz gençler hiçbir şey yapamazsınız. Sâdece atar tutarsınız… Ama eylem yok… O yüzden Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti bitmiştir. Zira okullarda anttan tutun herşey yasaklanmış veya kaldırılmıştır. Yâni ülkenin âidiyet değerleri berhava edilmiştir ve millet ortada yoktur. Siz gençler olduğunu gösterin bakalım…
Selâm vermeyi unuttuk…
S………..
Sayın Ferdi Bey,
Pkk unsurlarının Beşparmak dağlarını eğitim üssü olarak kullanmak üzere bir kısım yerlerde üs kurduğu duyumları var.
Size de geldi mi bu duyumlar?
Saygımla…
Sayın Korkmaz,
O bölge, memleketin komando birliklerinin ana üssü… Bordo berelilerimiz tam oraya taşla “komando” yazmışlar, gelip burunlarının dibinde eğitim yapan PKK’lılardan haberleri yok mu?
Tam bir asparagas…
Saygımla.
Ferdi Bey,
Baber asparagas çıktı. Birileri film çevirmek için set kurmuşlar orada, setin fotoğrafları çekilmiş görüntüleri Pkk kampı zannetmişler. Malûm bu itler Güney’den çok destek alıyor, Kuzey’e sızma mı yaptılar dedim. Gerçi oralarda barınamazlar ama İngilizlerin ne halt edeceği belli olmaz. Teşekkür ederim ilginizden dolayı.
Saygımla…
Kusura bakmayın, “Sayın Ferdi Bey” olacaktı. Bir de baber değil, haber.
S…