Zülfü Livaneli hakkında başlayan tartışma üzerine, bu dâhiyi mercek altına aldım.
Vikipedi’de şöyle yazılmış: Zülfü Livaneli, Türk özgün müzik sanatçısı, politikacı, yazar ve yönetmendir. Tam adı Ömer Zülfü Livanelioğlu’dur. 20 Haziran 1946’da Konya-Ilgın’da doğmuştur. Aslen Artvin Yusufelili’dir. Ankara Maarif Koleji (TED) mezunudur. Zülfü Livanelioğlu bağlama çalmayı teyzesi Nazmiye (Türeli) Yücel’in eşi olan eniştesi Turhan Yücel’den Ilgın’da yaşadığı yıllarda ve yaz tatillerinde öğrendiğinde, eniştesi Turhan Bey’in hayatını değiştirecek bir sermayeyi kendisine hediye ettiğinden haberi yoktu. Zülfü Livaneli müziği ile birçok ulusal ve uluslararası ödül aldı ve eserleri onlarca yerli ve yabancı sanatçı tarafından yorumlandı. Kültür, san’at ve politika alanında Türkiye’nin önemli isimlerinden birisi olan sanatçı, sanat yaşamı boyunca 300’e yakın besteye ve 30 film müziğine imzasını attı. Türkiye’den ansızın ayrılarak İsveç’e sürgün yıllarında bulaşıkçılık dâhil muhtelif işlerde çalışan Livaneli’nin en büyük arzusu bir gün Türkan Şoray ile tanışabilmek ve o zaman Türkiye’de suçlanan kişilerin uğrak yeri hâline gelen İsveç’te bulunan ünlü yazar, gazeteci veya şâirlerle karşılaşabilmekti. Ülker Hanım’la evlidir ve bir kızı vardır. Kızı Aylin Livaneli eğitimi ve yaptığı pek çok işten sonra müzik ile ilgilenmiş, 5 albüme imza atmıştır. Şimdilerde müzikle uğraşmaktadır. Yayınlanmış 3 kitabı bulunmaktadır. Livaneli vejetaryendir. 1994 yerel seçimlerinde SHP’den İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olan ancak seçilemeyen san’atçı, 2002 genel seçimlerinde, CHP’den İstanbul milletvekili seçildi. 2004 yılından partisinden istifa etti, köşe yazarlığına devam etmektedir. 2007 seçimlerinde ise aday olmadı.
***
İşte, http://www.livaneli.net/ resmî web mekânı. Oradan kitaplarıyla ilgili her şeyi, hiç değiştirmeden aşağıya kopyalıyorum. Farsça değil de Farsî, tercihan Acemce denmesi filân önemli değil. Bakın kimlerden ne övgüler ve ödüller almış. Bir tek Orhan Pamuk yok, aslında tam da rakip vaziyetteler, neyse… Bir yazıya ancak bunlar sığacak. İkinci bölümde kendi fikirlerimi aktaracağım.
***
—ARAFAT’TA BİR ÇOCUK (Can Yayınları 1978). Ararat Vellag, Almanca ve Almanya’da 1983, Remzi Kitabevi 2001, Golazin Yayınları (İran 2008).
—LIEDER ZWISCHEN VORGESTERN und UBERMORGEN – Geçmişten Geleceğe Türküler. Ararat Verlag (Almanya 1981): Livaneli şarkılarını notalarıyla içeren ve “Dünle Yarın Arasında” adını taşıyan Almanca-Türkçe kitap, Almanya’da yayınlandı ve okullarda yardımcı ders kitabı olarak okutuldu.
—SİS (SENARYO) (Logos Yayınları, 1990).
—ORTA ZEKALILAR CENNETİ (Telos 1991). Örgütlü orta zekalılar, kendi dayanışmalarını kurarak, yetenekli insanı yok eder ve kendilerinden birini oturturlar oraya. Zülfü Livaneli, orta zekalılar için bir cennet niteliği taşıyan Türkiye’den ve değişmekte olan dünyadan, güncel ve çarpıcı yansımalar getiriyor yazılarında. Geniş bir kültür birikiminin süzgecinden geçirerek sunduğu bu gözlemler, günümüz gerçeğinin karabasanını, yüzünü geleceğe dönmenin verdiği umutla aşıyor… ‘Orta zekâlılar, pek bilgili olmasalar da, kurnazdırlar ve uyumludurlar. Üzerlerinde bir sevgisizlik kabuğu taşıyan orta zekâlılar, toplumdaki saygın yerlerini koruyabilir, insanların yaşamları hakkında kararlar verebilir, hepimizi yönetebilir ve pijamaları giyip, balkonlarına kişlik odunları istiflerken, ne bizler ne de vicdanları tarafından rahatsız edilirler. Rasyonel toplumlardaki, ‘bir işi, en iyi yapabilecek kişinin üstlenmesi’ kuralı altüst olur Örgütlü orta zekâlılar, kendi dayanışmalarını kurarak, yetenekli insanı yok eder ve kendilerinden birini oturturlar oraya. Her dönemde, her çevrede ve her aşamada…’ Zülfü Livaneli, orta zekâlılar için bir cennet niteliği taşıyan Türkiye’den ve değişmekte olan dünyadan, güncel ve çarpıcı yansımalar getiriyor yazılarında. Geniş bir kültür birikiminin süzgecinden geçirerek sunduğu bu gözlemler, günümüz gerçeğinin karabasanını, yüzünü geleceğe dönmenin verdiği umutla aşıyor…
—DIKTATÖR VE PALYAÇO (Telos 1992). “Papadopulos. 1967′deki ihtilal lideri, Yunan cuntasının başı. İhtiyar ve yorgun kafasını, 17 senedir yattığı hücrenin taş duvarlarına vurarak parçalamak istiyor. Çünkü içinde isyan duyguları kabarmakta… Yalnız o mu? General Galtieri de Arjantin’de kıskançlıktan aklını oynatacaktı, diğerleri de. Bütün bu diktatörler Türk olsalardı ve diktatörlüklerini Türkiye’de sürdürselerdi, başlarına bunların hiçbiri gelmeyecekti…” “… Bütün bu diktatörler Türk olsalardi ve diktatörlüklerini Türkiye’de sürdürselerdi, baslarina bunlarin hiçbiri gelmeyecekti. bir sahil kasabasinda yaptirdiklari güzel kösklerinde asude bir hayat süreceklerdi; bulvarlara, caddelere adlari …”
—SOSYALİZM ÖLDÜ MÜ? (Telos 1994). “Eğer sosyalizm, parti ileri gelenlerinin hiyerarşik bir üstünlükle bütün değerleri sömürdüğü ve halkın parti yararına ezildiği bir kaba devletçiliğin adı olsaydı, ölmüş sayılabilirdi.” “Sosyalizm, refahın, kültürün ve katılımcılığın arttırılması demektir. Bu yüzden, insan hakları ihlallerinin sürdüğü, sömürünün devam ettiği, toplumun kitle kültürü denen çürümeyle barbarlaştırıldığı her dönemde sosyalizm var olacaktır. Çünkü, sosyalizmin bir başka adı, ‘insan vicdanı’dır.” “Sosyalizm, eğer bir dizi ritüelin tekrarı olsaydı ve sadece yoksul köylü göçlerinin yarattığı kent yadırgamasını ve feodal dayanışmayı savunsaydı, ölmüş sayılabilirdi. “Çünkü, artık bu duygular, kendilerine ’sosyalizm’ adı taşımayan yeni sığınaklar …”
—LİVANELİ BESTELERİ (Boyut 1998, 2006) BESTELER ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ… Bestecilik dünyanın en zevkli uğraşlarından birisi. Bir odada yapayalnızken, bir enstrümanın üzerine eğilerek ezgiler oluşturmanın tadı dünyada hiçbir şeyle ölçülemez. Hele bu bestelerin kitlelere ulaştığını, yüzbinlerce kişinin hep bir ağızdan söylediğini görmek bir besteci için sevinçlerin en büyüğüdür. Ben şanslı besteciler arasında sayıyorum kendimi. Stockholm’deki yalnız yıllarımda, evimin yanındaki karlı ormanda dolaşarak oluşturduğum ‘Karlı Kayın Ormanı’ , Paris’te bir akşamüstü bestelediğim ‘Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor’ ve bunun gibi bir çok beste hem kitlelerin yüreğinde yer tuttu, hem de dünyanın çeşitli yörelerinde çok büyük solistler tarafından ayrı dillerde okundu. Kendimi hiçbir zaman sadece yorumcu olarak görmedim: Bir ses sanatçısı değilim ben. Kendi bestelerimi, bir de müthiş geleneğimizden seçtiğim bazı deyişleri seslendiriyorum. Ne yazık ki Türkiye’de besteci ve yorumcu ayrımı pek fazla yapılmaz. Bir bestenin kalitesi nasıl anlaşılır? Yaygınlık bu işteki tek ölçü müdür? Elbette hayır! Bir bestenin en büyük sınavı zamandır. Eğer beste yıllara dayanabiliyor, bestelendikten 20–30 yıl sonra hala söyleniyor, hele kuşaktan kuşağa aktarılıyorsa sınavı geçmiş demektir. Son yıllardaki konserlerimde, bestelerimi söyleyen gençleri görünce içimin ısındığını itiraf etmeliyim. Çünkü bu parçalar bestelendiğinde, o gençler daha doğmamıştı. Zaman içinde bu besteler benim olmaktan çıktı, halkın malı haline dönüştü. Bu da beni sevindiren bir başka gelişme. Bu türkülerle insanlar sevindi, hüzünlendi, ağladı, nişanlandı, evlendi, ölülerini andı. Dolayısıyla ezgiler yaşamlarının bir parçası haline geldi. Babalarının ölüm yıldönümünde mezar başına gidip onun en çok sevdiği besteyi söyleyen ailelerle karşılaştım. ‘Karlı Kayın Ormanı’ ile aşk ilan edenleri dinledim. Sevgili Uğur Mumcu’nun çok sevdiği ‘Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor’un, onun trajik ölümüyle birlikte Uğur Mumcu ağıdı haline dönüşmesini yaşadım. ‘Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi’ şiirimin onun adıyla özdeşleşmesi onuruna tanık oldum. ‘Memik Oğlan’la ağlayanları, ‘Güneş Topla Benim İçin’ ile coşanları gözledim. Zeki Müren’den Maria Farandouri’ye, Sezen Aksu’dan Joan Baez’e, İbrahim Tatlıses’ten Udo Lindenberg’e, Kibariye’den Liesbeth List’e kadar çok geniş bir solist yelpazesinden şarkılarımı dinleme mutluluğuna eriştim. İstanbul, Ankara, Bodrum, Atina, Rodos, Lizbon, Barselona müzikhollerinde şarkılarıma rastladım. Bir bestenin dağdaki çobanla, kentteki profesörü aynı duyguda birleştirmesine tanık oldum. Bu ezgilerin yaşaması, ben öldükten sonra da devam etmesi en büyük dileğim. Bir halkın türkü dağarcığına birkaç ezgi eklemek onurların en büyüğüdür. Yıllardır, konservatuar öğrencilerinin, yabancı müzisyenlerin, müzikhollerde türkü söyleyen arkadaşların, nota istekleriyle karşılaşırım. Elinizdeki seçki, isteyen kişinin ezgileri doğru armonilerle seslendirmesine yardımcı olma amacını güdüyor. Emeği geçenlere ve en başta kardeşim Ferhat’a teşekkür ederim. Zülfü Livaneli İstanbul, Ocak 1998. İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ Bir nota kitabının ikinci basımının yapılması garip bir durum. Çünkü bir kitap alıp okumak için nasıl okuma yazma bilmek gerekiyorsa, bir nota kitabını satın almak için de nota bilmek ve bir enstrüman çalmak gerekiyor. Demek ki Türkiye’de, binlerce sayıda basılan bir nota kitabından yararlanabilcek çok sayıda müzisyen var. Bu durumu Cumhuriyet devrimlerinin ve müzik eğitiminin olumlu sonuçlarından biri olarak yorumlamak gerekir kanısındayım. Aynı zamanda böyle bir işe girişerek notalarımı yayınlayan Boyut Yayınevi’ne ve değerli dostum Bülent Özükan’a teşekkür ederim. İlk baskıdan buyana aradan geçen zaman yeni besteler ortaya çıkardı. Bunları da kitaba ekliyoruz. Son alarak kitabın hazırlanmasına büyük emek veren Ferhat Livaneli’ye yürekten teşekkürler. Zülfü Livaneli Ekim 2005 BESTELER ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ… Bestecilik dünyanın en zevkli uğraşlarından birisi. Bir odada yapayalnızken, bir enstrümanın üzerine eğilerek ezgiler oluşturmanın tadı dünyada hiçbir şeyle ölçülemez. Hele bu bestelerin kitlelere ulaştığını, yüzbinlerce kişinin hep bir ağızdan söylediğini görmek bir besteci için sevinçlerin en büyüğüdür. Ben şanslı besteciler arasında sayıyorum kendimi. Stockholm’deki yalnız yıllarımda, evimin yanındaki karlı ormanda dolaşarak oluşturduğum ‘Karlı Kayın Ormanı’ , Paris’te bir akşamüstü bestelediğim ‘Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor’ ve bunun gibi bir çok beste hem kitlelerin yüreğinde yer tuttu, hem de dünyanın çeşitli yörelerinde çok büyük solistler tarafından ayrı dillerde okundu. Kendimi hiçbir zaman sadece yorumcu olarak görmedim: Bir ses sanatçısı değilim ben. Kendi bestelerimi, bir de müthiş geleneğimizden seçtiğim bazı deyişleri seslendiriyorum. Ne yazık ki Türkiye’de besteci ve yorumcu ayrımı pek fazla yapılmaz. Bir bestenin kalitesi nasıl anlaşılır? Yaygınlık bu işteki tek ölçü müdür? Elbette hayır! Bir bestenin en büyük sınavı zamandır. Eğer beste yıllara dayanabiliyor, bestelendikten 20–30 yıl sonra hala söyleniyor, hele kuşaktan kuşağa aktarılıyorsa sınavı geçmiş demektir. Son yıllardaki konserlerimde, bestelerimi söyleyen gençleri görünce içimin ısındığını itiraf etmeliyim. Çünkü bu parçalar bestelendiğinde, o gençler daha doğmamıştı. Zaman içinde bu besteler benim olmaktan çıktı, halkın malı haline dönüştü. Bu da beni sevindiren bir başka gelişme. Bu türkülerle insanlar sevindi, hüzünlendi, ağladı, nişanlandı, evlendi, ölülerini andı. Dolayısıyla ezgiler yaşamlarının bir parçası haline geldi. Babalarının ölüm yıldönümünde mezar başına gidip onun en çok sevdiği besteyi söyleyen ailelerle karşılaştım. ‘Karlı Kayın Ormanı’ ile aşk ilan edenleri dinledim. Sevgili Uğur Mumcu’nun çok sevdiği ‘Yiğidim Aslanım Burda Yatıyor’un, onun trajik ölümüyle birlikte Uğur Mumcu ağıdı haline dönüşmesini yaşadım. ‘Vurulduk Ey Halkım Unutma Bizi’ şiirimin onun adıyla özdeşleşmesi onuruna tanık oldum. ‘Memik Oğlan’la ağlayanları, ‘Güneş Topla Benim İçin’ ile coşanları gözledim. Zeki Müren’den Maria Farandouri’ye, Sezen Aksu’dan Joan Baez’e, İbrahim Tatlıses’ten Udo Lindenberg’e, Kibariye’den Liesbeth List’e kadar çok geniş bir solist yelpazesinden şarkılarımı dinleme mutluluğuna eriştim. İstanbul, Ankara, Bodrum, Atina, Rodos, Lizbon, Barselona müzikhollerinde şarkılarıma rastladım. Bir bestenin dağdaki çobanla, kentteki profesörü aynı duyguda birleştirmesine tanık oldum. Bu ezgilerin yaşaması, ben öldükten sonra da devam etmesi en büyük dileğim. Bir halkın türkü dağarcığına birkaç ezgi eklemek onurların en büyüğüdür. Yıllardır, konservatuar öğrencilerinin, yabancı müzisyenlerin, müzikhollerde türkü söyleyen arkadaşların, nota istekleriyle karşılaşırım. Elinizdeki seçki, isteyen kişinin ezgileri doğru armonilerle seslendirmesine yardımcı olma amacını güdüyor. Emeği geçenlere ve en başta kardeşim Ferhat’a teşekkür ederim. Zülfü Livaneli İstanbul, Ocak 1998.
—ERGENEĞİN GÖZÜNDEKİ KAMAŞMA (Can Yayınları 1996). İspanya, İsviçre, Yunanistan ve Bulgaristan’da yayınlanmış. 1997 Balkan Edebiyat Ödülü kazanmış. Livaneli’nin “1997 Balkan Edebiyat Ödülü” kazanan romanı. 17. yüzyılın Osmanlı Sarayı… Bir idam mahkûmu olarak yıllarca ölümü bekleyen şehzâde, birdenbire mutlak iktidarın sahibi olur. Öyle bir iktidar ki bu, ülkesinde yaşayan milyonlarca insanın canı onun iki dudağı arasındadır. Saraydaki siyah haremağası ise, cinsel gücü elinden alınmış bir hadım olarak tam bir iktidarsızlık simgesidir. Ancak bu iktidar alışverişi yön değiştirecek ve padişah mutlak iktidarsızlığın, haremağası ise padişah üzerindeki iktidarın temsilcisi olacaktır… ENGEREĞİN GÖZÜNDEKİ KAMAŞMA ÜZERİNE Engereğin Gözündeki Kamaşma romanını Zülfü bane verince çok şaşırdım. Bana roman yazdığından hiç söz etmemişti. Okuyunca da daha çok şaşırdım. Zülfü bir tarih romanı, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir zaman kesitini yazmıştı. Bana göre tarih romanı zor bir işti. Bizim edebiyatımızda bunun hiç başarılı bir örneği yoktu. Dünya romanından da en büyük örnek ‘Savaş ve Barış’tı. Tarih romanı yazmak bir çıkmaz yol muydu? Bu soru beni hep uğraştırdı. Ama Zülfü bunun üstesinden gelmişti. Hem de değme yazarın başaramayacağı kadar. İnsanları hem derinlemesine psikolojileriyle, hem de en küçük gerekli ayrıntılarıyla izlemişti. Zülfü’nün sonsuzcasına yalın dili, nefes kesen kurgusu da cabası. Bu roman hem karanlığın hem de aydınlığın, umudun romanıdır. En yıkılmış, en çürümüş bir insanın içindeki insani duyguların, bir an gelip, bir ışık topu olup parladığı roman birçok nitelikleriyle yalnız ülkemizde değil, dünyada da hayranlıkla karşılanacak, hakettiği yere oturacaktır. Yaşar Kemal 26.09.1996, İstanbul. Değerli dostum Zülfü Livaneli’nin bu harika kitabına önsöz yazdığım için çok mutluyum.Yunan okuru bu kitaba gereken saygıyı gösterecektir; çünkü bunu gerçekten hak ediyor. İtiraf etmeliyim ki yazar Livaneli’yi keşfetmek benim için çok hoş bir süpriz oldu. Kendisine besteci ve yorumcu olarak çok saygım var. Fakat sizi, gelenekle yoğrulmuş klasik bir Türk hikayesi okuduğunuza inandıran ya da kendisini bir halk anlatıcısı paltosu altında gizlemeyi bilen olağanüstü bir yazar ve bir dil ustası olduğunu bilmiyordum. Bu kitabı bir solukta hiç ara vermeden okuyacaksınız. Özellikle de biz Yunanlılar açısından özel bir önemi var: Çünkü Yunanlılar için son derece dehşet verici olan ’sultan’ kelimesinin arkasında gizlenen saklı dünyayı keşfediyoruz. Fakat öyle görünüyor ki Osmanlı İmparatorluğu’nun yüksek yönetimi, kendi yurttaşlarına ve özellikle yakın çevrelerine aynı derecede, belki de çok daha aşırı ölçüde sert davranmış. İnanılmaz şiddetle dolu bir dünya; ama aynı zamanda büyülü, neredeyse gerçek üstü! Mutlak iktidarın ne derece aşırı noktalara gidebileceğini gösteriyor. Kitabın ahlaki çıkarımı şu: Bu tip hikayeler zaman içinde biçim değiştirerek tekrarlanıp duruyor ve insanoğlunun garip doğası kanımı donduracak kadar korkutuyor beni. Mikis Theodorakis, Atina, Aralık 1999 Kültür yalnız müzik değildir. Livaneli’nin bu kitabının Yunanistan’da bu denli başarı görmesinden de anlaşılacağı gibi iki ülke yazarları da birbirlerinin ülkelerinde ’sanki onlardan biriymiş gibi’ okunuyor. Mikis Theodorakis, Sabah, 16.12.2000 Zülfü Livaneli felsefi, incelemesini edebi biçimde öylesine kotarmış ki bütün bölümler bir eğlence, bir sinir gıdıklaması ve Platonvari erotik bir şaka. Monica Garbe, Neue Zuricher Zeitung Başyapıtlar sınıfında. Gerald Jatzek, Wiener Zeitung Bu kitap, tuhar, şiirsel ve belalı Topkapı dünyasında müthiş bir yolculuk ve en önemlisi, insanın güçle olan ilişkisinin hikayesi. Diagolos Trikale Livaneli, roman formunun temel unsurlarını, 17.yüzyıl İstanbul’una dair bu anlatıda bir araya getiriyor: Osmanlı Sultanı’nın tahtından edilmesi ve bunun pratik ve psikolojik sonuçları etrafında gelişen hikaye; ana karakter siyahi Haremağası, Sultan, Sultan’ın annesi ve haremdeki kadınlardan oluşan roman kişileri; ve de yazarın evrensel hakikatlere bakışını yansıtan bir üslup. —- “Engereğin Gözündeki Kamaşma” tarihsel bir roman. Olaylar, Osmanlı İmparatorluğu’nun önlenemez gerileme sürecinin başlarında ve çoğunlukla sarayda geçiyor.Yazar dönemin ruhunu ve saray atmosferini başarıyla canlandırıyor; saraydaki törenleri ve entrikaları ayrıntılı bir şekilde betimliyor. — Bu aynı zamanda da felsefi bir roman, çünkü karakterleri harekete geçiren değişken motifleri ve onların etik değerlerini irdeliyor. —- Yazar roman kişilerini çok incelikli bir şekilde işlemiş. “Engereğin Gözündeki Kamaşma” sonuyla okurları şaşırtabilir. Keith Hitchins, World Literature Today, Ilinois Üniversitesi, Urbana, 22.03.2001. Dae Noung Yoon, bu romanı okurken ünlü İngiliz antropolog J.G.Frazer’in eseri Altın Dal’daki kutsal ağacın etrafında gece gündüz dolaşan korkunç kralı anımsadığını söyler. Yani birinin gelip kendisini öldürerek tahtını elinden alacağı korkusuyla uyuyamayan bir kralın hikayesidir bahsettiği. Dae Noung Yoon, insanlık tarihi boyunca devam edegelmiş iktidar hırsı ve savaşını merak edenlere, 17.yüzyıl Osmanlı tarihini arka plana alarak işleyen Türk romanı Engereğin Gözündeki Kamaşma’yı tavsiye eder. —– Yazar Kyong Rin Chon, Engereğin Gözündeki Kamaşma üzerine yazmayı da ihmal etmemiş ve yine Hankyoreh Gazetesi’ndeki köşesinde, ‘İpek Elbiseli Zalim Hikaye’(6) başlığı ile güzel bir yazı kaleme almıştır. Kyong Rin Chon, bu sefer sadece roman hakkındaki düşüncelerini kaleme almakla kalmamış, Türkçe ve Korece arasındaki dil akrabalığını da vurgulayarak romandaki cümlelerin bu denli şiirsel olarak verebilmesinin nedenini, iki dildeki benzerliğe bağlamıştır. Nana Lee, Hankuk Yabancı Diller Üniversitesi Türkoloji Bölümü, Güney Kore, 2007 Bir Türk yazarının romanını okumak benim için alışık olmadığım türden heyecan verici bir şey… Dae Noung Yoon, Joong Ag Gazetesi, 2 Mart 2002, ‘İktidarın zalim kılıcı ve Sultan’ın etrafında dönen bir iktidar savaşı’ başlıklı makaleden. Engereğin Gözündeki Kamaşma imparatorluğun hareminde geçiyor. Hikaye haremin denetimini ele geçiren siyah haremağasının ağzından anlatılıyor. Haremağası haremde tanık olduğu hayatları, Sultan’ın annesi Valide Sultan tarafından tahttan indirilişini ve sarayın gizli bir bölümünde hapsedilişini anlatarak başlıyor hikayesine. Bu roman batılı bir romancı tarafından değil de çalışmasını ülkesinin tarihi kayıtlarına dayandıran bir Türk yazar tarafındandan yazıldığı için dikkate değer. Roman hareme farklı bir gözle bakmamızı sağlıyor ve haremin cinsel imajının abartıldığını gösteriyor. Nana Lee, Journal of Mediterranean Area Studies, Vol.6 No.2 , 2004 Livaneli okuru incelikle ve ustalıkla, zorlamadan, adeta farkettirmeden sorunlar üzerinde düşünmeye davet ediyor. Sybille Thelen, Stuttgarter Zeitung Despotluk 17. yüzyılın sonlarında ve özellikle de 18. yüzyılda Avrupa’yı dehşete düşüren bir kavram ve iktidar şekli olarak ortaya çıkar. Osmanlılardaki yönetim sistemi de, siyasal mantığı tehdit eden niteliğiyle, 17. yüzyılın ikinci yarısında Avrupalı gözlemci için politik canavarlığın mükemmel bir örneğidir. Despotluk olarak adlandırılacak bu sistem, hem bir tür cezalandırma tehditi, hem de emirlere uyma çağrısıdır. Livaneli’nin romanı da, mutlak ve ölümcül bir zevk kaynağı olan iktidar kavramı üzerinde odaklanarak, Osmanlı haremini ve buradaki canavarlık olarak tanımlanacak entrikaları anlatmaktadır. Bu anlatı tehlikeye dikkat çeken bir kalemden çıkmıştır. Altan Gökalp, Araştırma Direktörü, CNRS (National Center of Scientific Research), Mart 1997, Paris Engereğin Gözündeki Kamaşma romanı, 17. yüzyıl başındaki Osmanlı kalipsosundan günümüze dönük ince oyalı psikolojik bir eser. Çetin Altan , Sabah, 06.03.1997 Engereğin Gözündeki Kamaşma’da Naima’nın ve Evliya Çelebi’nin üslubunun modern yazı dilimize uyarlanması, romana ayrı bir tat veriyor. Zülfü Livaneli, Engereğin Gözündeki Kamaşma’nın temel eksenini, ‘iktidarın çevresinde ışık görmüş pervaneler gibi dönen insanlar üzerine’ kurmuş. Zülfü Livaneli’nin romancılıktaki başarısını görmek, Osmanlı sarayının dekor olarak kullandığı psikolojik bir roman okumak isterseniz, Engereğin Gözündeki Kamaşma ilginizi çekecektir. Emin Karaca, Radikal, 16.12.1996 Ünlü bestekar ve yazarımız Zülfü Livaneli’nin kitabı Yunanistan’da satış rekoru kırdı. Böylece türküleri ve şarkılarıyla Yunanlıların en gözde yabancı bestekarı olan Livaneli diğer yeteneği olan yazarlık yanını da Yunan halkına sevdirmesini bildi. Engereğin Gözündeki Kamaşma eserinin Helence’ye çevrildiği ve piyasaya sürüldüğü bir yıl içinde Yunanistan’da tam 7 baskı yapmasıyla Livaneli ‘en çok okunan Türk yazarı’ listesine giriverdi. Stelyo Berberakis, Sabah, Aralık 2000. Zülfü Livaneli’nin Engereğin Gözündeki Kamaşma adlı romanı Almanca yayımlandı; eser Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki eleştirmenlerden de tam not aldı. Alman basınında Livaneli ve kitabı geniş biçimde yer aldı. Almanya’nın önemli Türkolog çevirmenlerinden Monica Garbe yazısına, ‘Platonvari anlayışa sahip son derece usta bir eser ve okumak çok zevkli!’ cümlesini kullandı. Refik Durbaş, Sabah, Kasım 2000 Benzersiz bir kitap bu! Daha önce bu romana benzeyen, aynı değere sahip olan ve sürekli, beklenmeyen sürprizler taşıyan bir kitap okumadığımı belirtiyorum. Ama daha da ötesi; insan kitabı okumaya başlar başlamaz, diğer yazarlar ve şairlerden -evet, bu kitap bir şair tarafından yazılmıştır- edindiği deneyimlerin, onu, bu romanın özünü oluşturan yeni ve şaşırtıcı değerleri kavramasına hazırlamadığını kavrayacaktır. Yeni bir okura demek isterdim ki; evet, oku ve şaşır! İnsanların, tanıdığın yurttaşlardan bütünüyle farklı davrandığı bir kitap okumayalı ne kadar oldu? İşte bu böyle bir kitap. Gerçekten. Elia Kazan 31.03.1998, New York “Kitabı merakla ve son sayfasına kadar eksilmeyen bir zevkle okudum. İnsanın, düşsel, zalim ve bazen de umutsuz bir dünyayı keşfetmesini sağlıyor. Filmlerde romantik bir biçimde gösterilen harem evrenini ve genç kadınların yaşadığı hapis hayatını hiçbir kuşkuya yer bırakmayan bir gerçeklikle betimliyor.” Costa Gavras 3.3.1998, Paris Engereğin Gözündeki Kamaşma romanı, 17. yüzyıl başındaki Osmanlı kalipsosundan günümüze dönük ince oyalı psikolojik bir eser. Çetin Altan Sabah, 06.03.1997 Despotluk 17. yüzyılın sonlarında ve özellikle de 18. yüzyılda Avrupa’yı dehşete düşüren bir kavram ve iktidar şekli olarak ortaya çıkar. Osmanlılardaki yönetim sistemi de, siyasal mantığı tehdit eden niteliğiyle, 17. yüzyılın ikinci yarısında Avrupalı gözlemci için politik canavarlığın mükemmel bir örneğidir. Despotluk olarak adlandırılacak bu sistem, hem bir tür cezalandırma tehditi, hem de emirlere uyma çağrısıdır. Livaneli’nin romanı da, mutlak ve ölümcül bir zevk kaynağı olan iktidar kavramı üzerinde odaklanarak, Osmanlı haremini ve buradaki canavarlık olarak tanımlanacak entrikaları anlatmaktadır. Bu anlatı tehlikeye dikkat çeken bir kalemden çıkmıştır. Altan Gölakp (Paris, Mart 1997) Engereğin Gözündeki Kamaşma’da Naima’nın ve Evliya Çelebi’nin üslubunun modern yazı dilimize uyarlanması, romana ayrı bir tat veriyor. Zülfü Livaneli, Engereğin Gözündeki Kamaşma’nın temel eksenini, ‘iktidarın çevresinde ışık görmüş pervaneler gibi dönen insanlar üzerine’ kurmuş. Zülfü Livaneli’nin romancılıktaki başarısını görmek, Osmanlı sarayının dekor olarak kullandığı psikolojik bir roman okumak isterseniz, Engereğin Gözündeki Kamaşma ilginizi çekecektir. Emin Karaca Radikal, 16.12.1996 Kültür yanlız müzik değildir. Livaneli’nin bu kitabının Yunanistan’da bu denli başarı görmesinden de anlaşılacağı gibi iki ülke yazarları da birbirlerinin ülkelerinde ’sanki onlardan biriymiş gibi’ okunuyor. Mikis Theodorakis Sabah, 16.12.2000 Değerli dostum Zülfü Livaneli’nin bu harika kitabına önsöz yazdığım için çok mutluyum.Yunan okuru bu kitaba gereken saygıyı gösterecektir; çünkü bunu gerçekten hak ediyor. İtiraf etmeliyim ki yazar Livaneli’yi keşfetmek benim için çok hoş bir süpriz oldu. Kendisine besteci ve yorumcu olarak çok saygım var. Fakat sizi, gelenekle yoğrulmuş klasik bir Türk hikayesi okuduğunuza inandıran ya da kendisini bir halk anlatıcısı paltosu altında gizlemeyi bilen olağanüstü bir yazar ve bir dil ustası olduğunu bilmiyordum. Bu kitabı bir solukta hiç ara vermeden okuyacaksınız. Özellikle de biz Yunanlılar açısından özel bir önemi var: Çünkü Yunanlılar için son derece dehşet verici olan ’sultan’ kelimesinin arkasında gizlenen saklı dünyayı keşfediyoruz. Fakat öyle görünüyor ki Osmanlı İmparatorluğu’nun yüksek yönetimi, kendi yurttaşlarına ve özellikle yakın çevrelerine aynı derecede, belki de çok daha aşırı ölçüde sert davranmış. İnanılmaz şiddetle dolu bir dünya; ama aynı zamanda büyülü, neredeyse gerçek üstü! Mutlak iktidarın ne derece aşırı noktalara gidebileceğini gösteriyor. Kitabın ahlaki çıkarımı şu: Bu tip hikayeler zaman içinde biçim değiştirerek tekrarlanıp duruyor ve insanoğlunun garip doğası kanımı donduracak kadar korkutuyor beni. Mikis Theodorakis Atina, 15.11.199 Zülfü Livaneli felsefi, incelemesini edebi biçimde öylesine kotarmış ki bütün bölümler bir eğlence, bir sinir gıdıklaması ve Platonvari erotik bir şaka. Monica Garbe Neue Zuricher Zeitung Başyapıtlar sınıfında. Gerald Jatzek Wiener Zeitung Bu kitap, tuhar, şiirsel ve belalı Topkapı dünyasında müthiş bir yolculuk ve en önemlisi, insanın güçle olan ilişkisinin hikayesi. Diagolos Trikala Livaneli’nin romanı opera olarak sahneye konacak Livaneli’nin romanı “Engereğin Gözündeki Kamaşma” Almanya’da opera olarak sahneye konuyor. Üç perdelik operanın prodüksyon ekibi seksen kişiden oluşuyor. Prens Mustafa’nın baladıyla başlayan opera 17.yy’da Osmanlı sarayında yaşamış Etiyopyalı bir hadımın hikayesini anlatıyor. Operanın yapımcısı Isabelle Jesemann, besteciler Johannes Knecht ve Konstantinos Bafas Livaneli’yle geçen yıl İstanbul’da buluşmuşlar, beraber romanın geçtiği Topkapı Sarayı’nı ziyaret etmişler ve gördüklerinden çok etkilenerek Livaneli ile derin bir sohbete dalmışlardı. “Engereğin Gözündeki Kamaşma” Türkiye’de 1996 yılında yayımlandı ve aynı yıl Balkan Edebiyat Ödülü’nü aldı. Bir çok yabancı dile çevrilen roman İspanya, Almanya, Kore ve Yunanistan’da en çok satan kitaplar arasına girdi.
Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 25 Temmuz 2008 Cuma