Arsiv : Kerem DOKSAT

OKUMANIZI İSTİRHAM ETTİĞİM BİR YAZIM

Sevgili dostlar, bu mütevâzı web mekânında kendimce takılırken, epey bir faâliyet artışı oluştu.

Bu da tabii ki beni çok bahtiyar ediyor… da!

Sövenler, tehdit edenler, saçma sapan şeyler yazanlar da türedi tabiatıyla.

Bundan altı sene önce biten, üç senede tamamlanabilmiş bir yazımı sizlerle tekrar paylaşmak istiyorum.

Lûtfen http://www.keremdoksat.com/2006/09/01/sevgi-ve-bilgi-hakkinda-kisa-bir-hikaye/ denememi bir kıraat edin.

Hem şahsî mânâda anlaşılmak, hem de genel olarak bir şeyler anlatmak için bunu istirham ediyorum.

Sevgiyle…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 21 Kasım 2008 Cuma

Yorumlar

EKONOMİ HAKKINDA ÇOK CÂHİLCE BİR YAZI

Saat 09:20 suları, CNN TÜRK’te üç uzman (biri Yiğit Bulut) ekonomik durumu tartışıyorlar.

Merkez Bankası fâiz indirmiş. Dolayısıyla, ümüğümüzün çoktan sıkıldığını, IMF ile anlaşmanın çoktan yapıldığını, canımızın daha çok çok sıkılacağını anlatıyorlar.

Hayatımda para hesabından anlamadım; bu sebeple de çok kazık yedim. Birkaç çok yakın dostum hâriç, herkesten bu konuda nasip aldım.

Buna mukabil, Neslim evimizin Ekonomi Bakanı olduğundan beri (aslında Başbakanı, hâttâ Hükûmeti; ben de sözüm ona son onay makamı olan Cumhurbaşkanlığı’nda oturuyorum, öyle zannediyorum ve işime de geliyor), her gün kur ne âlemde, USD n’oldu, kotasyon nasıl, dar bantta sıkışık seyir n’apıyor, overnightlar nerelerde… Gâyet iyi takip ediyor. Ben anlamıyorum ama anlamış gibi yapıyorum; alfa dominanta da o yakışır zâten.

Ben buradan memleketi ve dünyayı kurtarırken, Neslim de bizim evin ekonomisini gerçekten kurtarıyor. Sülâlemin tamamının sâhip olduğundan fazla parası olan bir “VIP hanımefendi yâhut beyefendi” için özel olarak muayenehâneye gidip gidip de, beş kuruş verilmeyip, ücret talep edince bir de selâmdan kesildiğim, buna benzer pek çok tahsil edilememiş ve asla edilemeyecek helâl paradan mahrum kaldığım hiç de nâdir değil…

Neslim’le evlendiğimizden beri bunlar olmuyor hamdolsun.

Şimdi, hâlâ anlayamadığım birkaç şeyi yazacağım:

1) Bu memleketin hemen her şeyi el-âleme satılmadı mı?

—Evet!

2) Başbakanımız Sayın Devletlû bankaları fırsatçılık yapıp memleketi krize sokmakla itham etti mi?

—Evet!

3) Aynı Başbakanımız Sayın Devletlû, geçen hafta da bütün iş dünyasını aynı şeylerle, “yangına körükle gitmekle, kriz çığırtkanlığı yapmakla” itham etti mi?

—Evet!

4) Aynı Başbakanımız Sayın Devletlû, evvelki hafta “kriz mriz yok, evvel Allah dimdik ayaktayız, elhamdülillah Müslüman’ız” gibi şeyler söylememiş miydi?

—Evet!

5) Bu günkü Hürriyet’teki resme de bakınca açıkça görüldüğü üzere, TIR’larla ev ev, sokak sokak dolaşarak bedava kömür dağıtılıyor mu? Meselâ, sırf İstanbul Vâliliği’ne 118.490 ton kömür yollanmış mı?

—Evet!

6) Buna sadaka denmez mi ve ahlâklıca bir uygulama mıdır?

—Havet!

7) Ankara Belediyesi, doğalgazla ısınan evlere dahi kömür dağıtıyor mu?

—Evet!

8) Dolayısıyla, 6 senedir hep aksi söylenmesine rağmen, gittikçe fakirleşen halkımız tekrar kömür sobasına dönüyor mu?

—Evet!

9) Hava kirliliği, baca kazaları ve boğularak ölümler de bu durumda artacak mı?

—Evet!

10) Can çekişen, perişan hâldeki PKK dün de bir binbaşıyı, iki eri şehit edip, dördünü de yaraladı mı? Mayına basan dört korucu da ağır yaralandı mı?

—Evet!

11) Tıpkı sonradan görme Amerikan zencileri gibi, son beş senede müthiş zenginleşen İslâmî burjuvazi (ne demekse) her şeyin en kocamanından müteşekkil evlerde oturup, altın kaplı helâlarda def-i hâcet eder hâle geldi mi? Hâttâ bunlara özel defileler düzenlenmekte, “showroomlar” teşkil edilmekte mi?

—Evet!

12) Beynin tekâmülü (evrimi) frontal lobda cereyan ederken, bizim kadınlarımızınkini oksipitaldeymiş gibi gösteren şûlebaşı İslâmî burjuvazi (ne demekse) sürekli olarak takıyor mu?

—Evet!

13) Görgü, bilgi, hars ve zarafet timsali olan Memecanlar’ın misafiri bir gazeteci sürekli olarak televizyonda sarhoşluk öforisiyle konuşurken, verdikleri yemekli home-party’de Devletlû’ya da zilzurna whisky kokar vaziyette nasihatler çekti mi?

—Evet!

14) Bizde de çay, kahve, Neskafe, Red ve Blue Label, single veya multi-blend veya isli whisky, votka, cin… var. Pompalı tüfek yok. Bu durum vaziyeti koşul şartları muvacehesinde, dâvet etsek, Devletlû ve âilesi bizim evi de teşrif ederler mi?

—…!

15) Her gün iki makaleyle hem memleketi kurtarıp hem de bütün mahremiyetini, cinsî münasebetlerini ve işret san’atını anlatan, hızını alamayıp haftada iki gün de birileriyle çok anlamlı ve önemli “söyleşiler” yapan, mega-falcılara koca sayfa reklâm çekerek milletin sinirlerini iyice geren ST nihâyet Akşam’ın Yayın Yönetmenliği’nden alınmasına rağmen, hâlâ komik suratlı fotoğraflı köşesinden absürt yazılar yazıyor mu?

—Evet!

16) Başbakanımız Sayın Devletlû’nun fırça atmadan, bağırmadan, aşağılamadan (meselâ en yakın yol arkadaşı, gizli Ergenekon beyni bir gazeteciye “sevsinler seni, yazıklar olsun” filân demeden) tek bir günü yaşayıp yaşatması olası mümkünü mü?

—Havet!

17) Aziz vatanın bütün tersânelerine girilmiş, bütün kaleleri zapt edilmiş, memleketin idâresindekiler müstevlilerle ittihat içinde… midir?

—Asla!

18) Peki, bu ahvâl ve şerâit içerisinde, gittikçe fakirleşen halkın bu hâle gelmesinin müsebbibi ben miyim?

—Yes!

19) Sevgili araştırmacı yazar Psikiyatr Doçent Doktor Erol Göka, her geçen gün seviyesi arş-ı âlâya tırmanmakta olan TRT’de bir güneş gibi parlamakta mıdır, şehitlerimizi kalblerimize gömdüğümüzü ve aşkı anlatıyor mu?

—Evet!

20) Sevgili araştırmacı yazar Psikiyatr Doçent Doktor Mustafa Kemâl Sayar da merhamet sâyesinde bütün sıkıntılarımızı aşabileceğimizi aynı TRT’de müjdelemedi mi?

—Evet!

21) Sevgili araştırmacı yazar Profesör Doktor İbrahim Balcıoğlu, “Psikiyatri Uzmanından İbretli Hayatlar – Yaşanmış Öyküler (Elit Kültür Yayınları, İstanbul / Ağustos 2008, ISBN 978-9944-995-………) kitabında” Selim’i (köyünden bir tanıdığı) şöyle anlatıyor (s. 69): “Selim, haram yememeye, komşuları ile iyi vakit geçirmeye özellikle dikkat ederdi. Selim basit kurnazlıklara tenezzül etmezdi. Selim yaşlanınca beş vakit namaza başladı, vaktini cami’de geçirmeye önem verir oldu. Selim’in insanlarla bir problemi olmadı. Selim’in üç oğlu da hacca gitti ve hepsi de sakal bırakıp beş vakit namaz kıldılar. İçlerinde bir tanesi önceleri tam bir ehl-i dünya idi. Ancak o da hacca gitti, namaza yönünü çevirdi. Selim’in torunlarının çoğu da namaz kılmaktadır. Selim amcanın öldükten sonra hayır dua okuyanlarının sayısı artmıştır. Selim’in torunları arasında hâlâ içen kişiler var. Ancak, biz umuyoruz ki, onlar da en kısa zamanda namaza başlayacaklar, bu kötü alışkanlığı bırakacaklar”.

—Ne güzel!

22) Peki, Sevgili araştırmacı yazar Psikiyatr Profesör Doktor Yankı Yazgan Akşam’da yazmaya devam edecek mi?

—I hope!

23) Mâdem öyle, bundan böyle, karamsarlığa hâcet var mıdır?

—Nayır, nolamaz!

Mâdem öyle, işte böyle…

   ümit, saadet, vakit ve nakit dolu

       yaşama sevincinin bütün yürekleri ısıttığı

          muasır medeniyet seviyesinin üzerine çoktan çıkmış

             aziz ve güzelim Türkiye’mde alnım ak, göğsümü gere gere

                keyifli bir gün geçireceğim alimallah, inşallah, kem gözlerden maazallah

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 20 Kasım 2008 Perşembe

Yorumlar (1)

THE ALTAN BROTHERS

Muhterem pederlerinden mülhem, bayrağı tâ arşa kadar taşıyan The Altan Brothers ekibinden Ahmet olanı şunları yazmış geçenlerde (perişan hâldeki imlâsını düzelttim):

***

Korkuyla parçalanmak…/ Ahmet Altan

Türkiye bitmez tükenmez korku krizleri geçiriyor.

Biz, o kadar uzun zamandır bu krizlerle yaşıyoruz ki artık bunları “normâl” sanmaya başladık, nasıl tuhaf bir hâlet-i rûhiye içinde yaşadığımızı anlayabilmek için başka ülkelere gitmemiz, oradaki insanların doğal davranışlarını görmemiz ve insanlardan yayılan o özgürlük havasını solumamız gerekiyor.

Bu ülke neden böyle bir hastalığa tutuldu?

Neden bütün dünyanın ona düşman olduğuna ve onu “bölmek” istediğine inanıyor?

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri hiç bölünmediğine göre, bu hastalığın başlangıç noktasını Osmanlı’da aramamız gerektiğini anlıyoruz.

Osmanlı’nın işgal ettiği toprakların tümü “asıl sâhipleri” tarafından geri alındı.

Yunanlılar Yunanistan’ı, Bulgarlar Bulgaristan’ı, Sırplar Sırbistan’ı, Macarlar Macaristan’ı, Araplar Arabistan’ı Osmanlı’nın elinden kopardı.

İmparatorluğun parçalanması dediğimiz şey aslında toprakların gerçek sâhiplerine geri dönmesiydi.

Silâhla aldığımız yerleri silâhla koruyamadık.

Zâten bu mümkün değildi.

Tarih boyunca bunu kimse yapamadı.

Romalılar da, İspanyollar da, Portekizliler de, İngilizler de, Hollandalılar da, Fransızlar da silâhla aldıkları toprakları sonunda sahiplerine iâde ettiler.

İngiltere ve İspanya dışında kimsenin pek sorunu kalmadı.

İspanya’nın “Bask” bölgesi, İngiltere’nin de “İrlanda” ile yâni “isimleri” yabancı olan bölgeleriyle dertleri vardı, bunları önce silahla çözmeye çalıştılar, olmayınca barışçı bir yol buldular.

Biz niye parçalanmaktan korkuyoruz peki?

Bu korkunun kaynağı ne?

Bizim, “Kuzey Irak” veya “Güneydoğu” gibi coğrafî terimlerle andığımız bölgenin gerçek adının Osmanlı’da “Kürdistan” olması belki.

Değil Güneydoğu’ya, bize âit olmayan Kuzey Irak’a bile “Kürdistan” denmesine tahammül edemiyoruz.

Bir başka ülkenin dışişleri bakanı, bir başka ülkenin topraklarından “Kürdistan” diye söz etse tepki gösteriyoruz.

Tepki göstermek sonucu değiştirmiyor, o bölgenin adı Kürdistan.

Çünkü orada Kürtler yaşıyor.

Sanırım, toplum ve devlet, “bilinçaltında” oranın “başkalarına” âit olduğuna inandığı için o bölgenin de ayrılacağından endişe ediyor (MKD: Romantik çocuk bilinçdışı denmesi gerektiğini bilmiyor).

Bu endişe o boyutta ki, bütün hayatını Türkiye’nin yasaklarla yaşayan bir ülke olmasına adamış bir darbeci bile “eyalet” düzeninden söz etse onu “bölücülükle” suçlayabiliyoruz.

Eyalet düzenine geçersek Kürtler ayrılacak bize göre (MKD: Yok canım, biz hezeyan ediyoruz). Devletler, binlerce yıllık alışkanlıklarıyla toprak kaybetmek istemezler, bunu biliyoruz. Ama hiçbir devletin kendisine âit olmayan toprağı silâhla elinde tutamadığını da biliyoruz.

Bunu bilmemize rağmen sürekli olarak silâhla, baskıyla, yasakla Kürtler’i Türkiye’nin parçası olarak tutmaya çalışıyoruz.

Neredeyse bütün varlığımızı, bütün enerjimizi, dünyayla ilişkilerimizi “Kürtler Türkiye’den ayrılacak” endişesi üzerine inşa ediyoruz.

Bu endişe, Türkiye’ye para, zaman, enerji kaybettiriyor.

Kürtler de Türkler de özgürlüklerinden oluyor (MKD: “Maşallah oğlum Ahmet, sen bu yolda devam et” diyeceğim de, biliyorum ki memleket kendini toparlarsa bu adam gene “dönecektir”).

Sürekli bir gerginlik yaşıyoruz.

Mutsuzluk hayatın her yanına nüfuz ediyor…

Bu “ayrılma” korkusu Türkiye’yle dünyayla arasına giriyor, içerde âdil (MKD: âdilce veya âdilâne olacak) bir hayatı bu korku yüzünden yaratamıyoruz, bu korku yüzünden hukuku zedeliyoruz, bu korku yüzünden devlet kendi yasalarını çiğniyor.

Bu korku bizi mahvediyor.

Bana sorarsanız, “ayrılmanın” yaratacağı herhangi bir kayıp varsa, ondan çok daha fazlasını “ayrılma korkusu” nedeniyle kaybediyoruz.

Bu konuyu da bir türlü açıkça, akıl ve mantık ölçüleri içinde konuşamıyoruz.

Bir toplum, bu çağda böylesine büyük bir korkuyla yaşayamaz.

Bu korkunun bedelini de dünyanın en zengin toplumu bile ödeyemez.

Gerçeğe gözlerimizi yummak yerine artık sorunumuzu açıkça konuşmak daha iyi olacak sanıyorum. Türkiye, Kürtler’in bu devletin ve toplumun parçası olarak kalmasını istiyorsa, bu ülkede Kürtler’le Türkler’in aynı haklara sâhip olmasını sağlaması, Kürtler’in kendini ikinci sınıf vatandaş gibi görmesini engellemesi gerekiyor (MKD: Devletlû’nun ifâdesiyle, “yesinler seni”. Bu memlekette Genelkurmay Başkanı, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakan olan Kürtler’in isimlerini bal gibi biliyor da, salağa yatıyor).

Baskıyı, yasağı ortadan kaldırmalıyız.

Türkiye bütün vatandaşlarına aynı hakları verirse, bu ülkedeki Türkler bilinçaltlarında “biz ülkenin asıl sâhibiyiz, bizden başka herkes bizim kölemizdir” inancını bilincine çıkarıp bu inancın tuhaflığını anlarsa bu sorun çözülür (MKD: Gene “bilinçaltı” saçmalığı).

Korku, korkulan şeyin gerçekleşmesinden daha büyük bedel ödetiyor Türkiye’ye.

En ucuzundan “hâinlik” suçlamalarıyla, bunu görmeyi, bunu tartışmayı engellemek toplumun lehine olmuyor.

Herkesin susmasını istiyoruz.

Susmak gerçeği değiştirmeye yetmiyor.

İnsanlar ölüyor, yasaklarla bütün ülke hapishâneye dönüyor.

Korku, karanlık bir kâbus gibi üzerimize çöküyor.

Bölünme korkusuyla, bölünmenin yaratacağını sandığımız zarardan daha büyük bir zarar yaratıyoruz.

Artık yeter bence.

Her şeyi açıkça konuşalım.

Korkularımız yüzünden işler öyle sarpa sardı ki Evren bile “acaba federasyon mu yapsak” demek zorunda kalıp “hâinlikle” damgalandı.

Korku, korkulandan daha çok zarar verdi bize.

Şimdi korkudan kurtulmanın zamanı.

Bunun, en azından benim bilebildiğim, tek yolu da konuşmak.

Ülkenin geleceğini konuşmanın “ihanet” sayılmayacağını anlamak.

Susmak bizi karanlığa itiyor.

Bölünmeyelim derken gerçeklerin atında ezilerek paramparça olacağız.

Sokağa çıkılamayan şehirler, patlayan suçlar, devlet içinde üste itaatsizlikler, hukuksuzluklarla o korkunç parçalanma da zaten kendini göstermeye başladı.

Bunu istememe hakkına sâhibiz.

Ve istememeliyiz.

***

Değer Erbora da ona şöyle cevap vermiş:

Sayın Ahmet Altan,

“Korkuyla parçalanmak” adı altında bir makale yazmışsınız. Okudum, üzüldüm. Kendim için değil, ülkem için de değil, sizin için üzüldüm (MKD: Bu adam için üzülme be dostum). Bu yaşa, bu şöhrete ulaşıp da dünyanın diline destan olmuş Kurtuluş Savaşımız’ın nedenlerini hâlâ kavrayamamış olmanız, sizin için gerçekten üzücü bir durum.

Diğer ülkelerdeki özgürlük havasını solumamız gerektiğini tavsiye ediyorsunuz. Oralara gidip özgürlük havası soluduğumda alacağım koku, kesinlikle sizinkinden farklı olacaktır. O havayı soluduğumda sizin aksinize ben, bu ülkelerde diğer ülkelerce sınırlanmamış veya yasaklanmamış sanayi ve tarım üretimi sâyesinde var olan ekonomik özgürlüğün kokusunu duyarım. Mâliyesi IMF’ye teslim edilmemiş, boğazına kadar borca batmamış, üretmeden tüketmeye zorlanmayan, borç ödemek bahanesi ile kamu kuruluşlarını üç kuruşa satmayan, göz göre göre bankalarını yabancılara kaptırmayan ülkelerin mâlî özgürlüğünün mis gibi kokusunu içime çekerim.

Tahkim yasaları ile kirlenmemiş hukuk özgürlüğü, kim bilir ne güzel kokar. Askerî alanda özgürlük, silâh ve donanım konusunda başka ülkelere, hâttâ tek bir ülkeye bağlı olmamanın kokusu da çok güzeldir eminim. Oysa sizin özlem duymakta olduğunuz ve güzel olduğunu sandığınız o koku, bu ülkelerde kimine tanınan kimine tanınmayan, o çifte standartlı ifâde özgürlüğünün pis kokusudur. Sayın Altan, bu ülkede ifâde özgürlüğü, hakaret sınırları dışında kalmak koşuluyla sonuna kadar mevcuttur. Alaylı bir şekilde gülümsediğinizi görür gibi oluyorum. Hiç gülümsemeyin çünkü bu gerçeği siz bile çarpıtamazsınız. Bakın, siz bu ülkede istediğiniz gibi yazıyor, konuşuyorsunuz, dokunan yok (MKD: Taraf gazetesi denen paçavrada herkese, her kuruma sürekli hakaret ediliyor).

Düşüncelerinize katılmayan bizler tarafından eleştiriliyorsunuz ama siz yine de özgürce konuşabiliyorsunuz. Oysa o özgür dediğiniz, pek bir özendiğiniz bâzı ülkelerde “Ermeni Soykırımı bir yalandır, Türkler soykırım yapmamıştır” diyeni içeri tıkıyorlar. Siz bu gerçeğin bal gibi de farkındasınız ama nedense dile getirmiyorsunuz. Onun yerine ülkemizin korku hastalığına tutulduğunu söylemeyi yeğliyorsunuz. Bu hastalığın tıptaki adı paranoyadır ve bu hastalığa yakalananlara da paranoyak derler. Bunun bir de tersi var ama. Bu kadar rahatlık ve ilgisizlikten kaynaklanan hastalığa da yine aynı tıpta şizofreni diyorlar. Bilgilerinize sunarım.

Şu, ne kadar tâlihsizce bir cümledir: “Osmanlının işgal ettiği toprakların tümü ‘asıl sâhipleri’ tarafından geri alındı.” Yunanlılar Yunanistan’ı, Bulgarlar Bulgaristan’ı, Sırplar Sırbistan’ı, Macarlar Macaristan’ı, Araplar Arabistan’ı Osmanlı’nın elinden koparmış. İmparatorluğun parçalanması dediğimiz şey aslında toprakların gerçek sâhiplerine geri dönmesiymiş.

Bu satırları yazan, ilkokul mezunu, hayatında tarih okumamış biri olsa anlayacağım ama bu satırlar sizin eğitim seviyenizdeki bir insana hiç yakışmıyor.

Yunanlılar Yunanistan’ı, Bulgarlar Bulgaristan’ı, Sırplar Sırbistan’ı, Macarlar Macaristan’ı, Araplar Arabistan’ı Osmanlı’nın elinden kendi başına mı koparmışlar? Bir kere “Yunanlı” diye bir şey yoktur. Yunan halkı, Yunanistan’da yaşar. Türkçe dilbilgisi kurallarına göre, ya “Yunan” diyebilirsiniz yâhut Yunanistanlı. Yunanlı diye bir şey yoktur. Dil bilgisi “sıfır”. Tarih ise “eksi” (MKD: nâkıs).

Yunanlar’ın, tarihte Türkler’le yapıp da, kazanmış oldukları tek savaş yoktur; her seferinde bozguna uğramışlardır. Ama her ne hikmetse, savaşı kazandığı halde, masada toprağı kaybeden hep Osmanlı olmuştur. Yunan’ın arkasında İngiliz gücü olmasa mümkün müdür bu, sorarım? Bulgarlar Bulgaristan’ı, Sırplar Sırbistan’ı, Macarlar Macaristan’ı kendi başlarına mı koparmışlardır? Yoksa ikide bir ayaklanıp, doğal olarak da Osmanlı’dan müdahale gördüğünde, “Yetişiiiin! Müslümanlar, din kardeşlerinizi kesiyorlar!” diye yaygara koparıp, Rusya’nın desteğini mi sağlamışlardır? Peki, Rusya, bu desteği babasının hayrına mı vermiştir? Araplar Arabistan’ı kendi çabaları ile mi yoksa İngiliz altınları ile mi Osmanlı’dan koparmışlardır? İngiliz, Fransız, Mezopotamya topraklarında ne arıyordu? Tabii ki, bugün ABD aynı topraklarda ne arıyorsa, onu!

Romalılar da, İspanyollar da, Portekizliler de, İngilizler de, Hollandalılar da, Fransızlar da silâhla aldıkları toprakları sonunda sâhiplerine iâde ettiler ama bir farkla. Onlar o toprakları alırlarken, kimi oraların halkını yok etti, kimi de sonuna kadar sömürdü. O topraklardan çıktığında geride açlık, hastalık, sefâlet ve ölüm bırakarak çıktı. Osmanlı ise silâhla aldığı topraklarda kimsenin diline, dinine, kültürüne dokunmadı; sâdece vergi aldı, o yüzdendir ki Osmanlı topraklarında milliyetçilik kavgaları bu kadar güçlü olabildi. Osmanlı yönetiminde Bulgar, Bulgar olarak; Sırp, Sırp olarak; Arap, Arap olarak kalabildi. Peki ya bir Raundalı’ya, Cezayirli’ye ne oldu?

“Biz niye parçalanmaktan korkuyoruz peki?”

İngiltere ve İspanya neden korkuyorsa, ondan! Üstelik onları bölmeye, içlerindeki halkları kışkırtmaya çalışan da yok.

Osmanlı’da bölgenin adının ne olduğunun hiçbir önemi yok. Önemli olan sömürgeci toplumlara karşı ulu önder Atatürk’ün önderliğinde Türk’ü ile, Kürt’ü ile, Çerkez’i, Lâz’ı, Arnavut’u ile omuz omuza bir kurtuluş savaşı vermiş olmamızdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni birlikte kurmamızdır. Aramızdaki farklılıklar değil, benzerliklerdir. Ama bugün olduğu gibi o gün de vatanını seven kadar, düşmanla işbirliği yapıp, ülkesine ihanet eden vardı. Bugün de benzerliklerimiz yok edilip, farklılıklarımız öne çıkarılmak isteniyor.

“Değil Güneydoğu’ya, bize âit olmayan Kuzey Irak’a bile ‘Kürdistan’ denmesine tahammül edemiyoruz.” Demek öyle, Sayın Altan. Peki, lütfen söyler misiniz Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığı gün, Musul ve Kerkük kimin elindeydi? Antlaşma kurallarına aykırı olarak, ateşkes sonrası hangi ülke tarafından pervâsızca işgal edildi? Lozan Antlaşması’nda çözüme bağlanamayan bu sorun, Birleşmiş Milletler Cemiyetine intikal ettirildiğinde, hangi ülke tarafından, kimlerle işbirliği yapılarak aleyhimize çözümlendi? Efendim? İngiltere mi? Şeyh Sait mi? Sâhi mi? (MKD: ABG askerleri ilk iş olarak nüfus müdürlüğünü basıp Türkmenler’in kayıtlarını yok ettiler, Kerkük Türkmen şehriyken alenen Kürtleştirildi. Ahmet bunları bilmez mi? Bilir ama işine gelmez).

Biz, döndürülen onca dolaptan sonra bu bölgeyi Irak’a bıraktık. Artık ortada bir Irak olmadığına göre… Gördüğünüz gibi, sandığınızın aksine bölgede söz sahibi olmamız için her türlü nedenimiz var. Yıllardır sayısız can alan terör organı burada besleniyor, korunuyor ve palazlanıyor. Hâlâ can almaya devam ediyor. Üstelik adına “Kürdistan” değil, “Güney Kürdistan” deniyor. Sayın Altan, bu ülkenin adı Güney Kürdistan ise, bunun kuzeyi neresi? “Tepki göstermek sonucu değiştirmiyor, o bölgenin adı Kürdistan. Çünkü orada Kürtler yaşıyor.” Orada Türkler de yaşıyor, Sayın Altan. Üstelik bölgedeki Kürt nüfusu arttırabilmek için oluk oluk para dökülecek kadar çok Türk yaşıyor. Cümlenizin devamında, sözüm ona alay ederek yaptığınız “bölücülük suçlaması” edebiyatı da içler acısı. Bizim elimizde içinde bulunduğumuz tehlikenin belgesi olarak, koca bir tarih var; sizin elinizde ne var Sayın Altan?

Ayrılıkçılık bir korku değil, yeni uydurulmuş haritalarla belgelenmiş bir gerçektir. Bu toplumun da sorunu iddia ettiğiniz gibi bölünme korkusu değil, plânlı, programlı, yüksek ödenekli bölme çalışmalarıdır. Bu ülkede Kürtler’in Türkler’le aynı haklara sâhip olmadığını iddia etmek için insanın gözünü, kulağını kaybetmiş olması gerekir. Bir Kürt bugün bir Türk’ün sâhip olduğu her hakka sâhiptir. Meclise bakın, Kürt milletvekillerinin sayısını bir hesaplayın isterseniz. Danışmanları da saymayı unutmayın bu arada (MKD: Ayrılıkçı Kürtçü Parti bir yana, Arap Kürt Partisi yeter). Ancak parmak hesabı ile sayamazsınız, size hesap makinesi gerekir. Bu ülkede bir Kürt milletvekili mi olamıyor, başbakan mı olamıyor, başbakan danışmanı mı, yoksa cumhurbaşkanı mı olamıyor? Giremediği şehirler mi var? Belli mahallelerde toplanıp, aşağılanıyor mu? Okullara, belli yerlere girme, belli iş kollarında çalışma yasağı mı var (MKD: Tersi vâki. Kürtler’in egemenliğindeki hiçbir yerde bir Türk dükkân açamıyor)? Bu toplumun, bu devletin ona sağlamadığı ne var? Bu mu ikinci sınıf vatandaş? Ha, “yüksek makamlara gelen, zengin olan Kürtler hep aşiret reisleri, ağalar, diğerleri yokluk içerisinde” derseniz anlarım. Ama onun da hesabını topluma ya da devlete değil aşiret reislerine sormanız gerekir. Gerek ulu önderimiz Atatürk, gerek İnönü, gerekse Ecevit, zamanında çok uğraştı bu sorun ile ama çözülemedi. Çözülmesi, bâzı şarlatanların işine gelmedi çünkü. Atatürk’ün ölümünden sonra, onun çizgisinden sapılmamış olunsaydı belki çok şey farklı olabilirdi ama olmadı. Câhil bırakılan halk ağası için doğup, ağası için yaşayıp, ağası için çalışıp, ağası için ölmeye devam etti. Asıl bu sorunu konuşmaya ne dersiniz?

Şimdi Kürt halkının biraz geçmişine biraz da özelliklerine bakalım dilerseniz.

—Tarihte hiçbir zaman kendi başına bir devlet olmamış, hep başka ülkelerin egemenliği altında yaşamış (MKD: ve Batı’nın desteğiyle hep arkadan vurmuş).

—Dil özgürlüğünden bahsediliyor. Diline bakıyorsunuz biraz Arapça, biraz Farsça, biraz Türkçe; oluyor sana Kürtçe (MKD: Birbirini anlamayan yedi lisancık var, birini öne çıkardılar).

—Bir alfabesi yok; yazılamıyor. Bunu da mı Türkler engelliyor Sayın Altan?

—Kendilerine âit bir kültürleri yok. En büyük bayramları bile, Türkler’in artık kutlamayı bırakmış oldukları bayram.

Bunlar bir ulus olabilmenin gerekleri ama gelin görün ki, hiç biri tam değil, hiç biri sâdece onlara âit değil. Neyse, bu bizim değil, yoktan bir ulus yaratmaya çalışanların sorunu. Ama olmayan şeyin, özgürlüğünü tanımamakla suçlanmak kabul edilir şey değil. “Biz ülkenin asıl sâhibiyiz, bizden başka herkes bizim kölemizdir” gibi bir inanç da tamamen sizin ve o yoktan ulus yaratmaya çalışanların uydurmasıdır.

Asıl sorun, bâzı ülkelerin yöneticileri ile kendine aydın diyenlerde Sayın Altan. Biliyor musunuz ki, bugün birbirine diş bileyen iki ülkenin halkı, İran ve İsrailliler, Antalya otellerinde aynı çatı altında, hiç sorunsuz bir arada tatil yapıp, huzur içinde, kavgasız, dövüşsüz yaşayabiliyorlar? Bu ne demektir? Bu, gerçekte halkların birbiri ile bir derdi yok demektir. Bâzı ülke yöneticileri ile sözde aydınlar ortalığı karıştırmasalar, bu dünya üzerinde insanlar kardeşçe, huzur içinde yaşayıp gidecekler demektir. Asıl tuhaf olan, bu mümkünken, buna izin verilmemesidir.

Kimsenin susmasını istemiyoruz. Herkes konuşsun ama yalan konuşmasın, gerçekleri saptırarak konuşmasın. Halkın eğitimsizliğinden yararlanmaya çalışarak konuşmasın. Evren “acaba federasyon mu yapsak?” demek zorunda mı kaldı yoksa zorunda mı bırakıldı?

Malûm “bizim oğlan” emekli oldu ama bâzı görevlerin emekliliği yoktur.

Korku insanı dinç tutar, düşmanla işbirliği yapanlara karşı uyanık kılar. Bizim kurtulmamız gereken “korku” değil “işbirlikçilik”tir. O işbirlikçiler ki; ülkelerini içeriden çürütüp, çökertirler.

O sokağa çıkılamayan şehirler, patlayan suçlar; sakın çökertilen tarım ve sanayimiz, her geçen gün artan işsizliğimiz, bir türlü engel olamadığımız yolsuzluklarımız, gazete ve televizyon programları ile yok edilen ahlâk anlayışımızdan olmasın?

Bunu istememe hakkına sâhibiz.

Ve istememeliyiz.

Değer Erbora
degererbora@gmail.com 

***

Eklenecek fazla bir şey yok.

İstiklâl Marşımız Korkma” diye başlar.

The Altan Brothers’tan Ahmet olanı da, bu yazıya göre, biraz milliyetçi de olmuş zımnen.

Komiklikten öte yâhu…

Sevgili The Altan Brothers, bu memleket ve dünya sizden çok şey bekliyor. Hele böyle sosyal psikolojik tahlillerinize muhtacız, azıcık gülmek için tabii.

Tıpkı eski Ülkücü, yeni köklü sol gelenekten geometrik arkadaşım Hâlit Kakınç gibi; o da bugünkü yazısında lâikliğin tehdit altında olduğunu düşünenlere paranoya teşhisi koymuş, Atatürk milliyetçiliğinin de gerekli olmadığını yazmış. Ah Hâlit ah, ben senin için ne teşhis koyduğumu biliyorum da, pek çok sebepten dolayı açıkça yazamam!

Bu arada, Serdar Akinan da Akşam’a geri döndü ama kafası hâlâ çok karışık ve polise taş attığı için tutuklanan çocuğun ileride PKK’lı olacağını yazmış! Birisi bu beyefendiye EKT mi yaptı ve yan etkilerini mi yaşıyor, yoksa nereye giderse oralı olup bütün ideologyası mı değişiyor!

Son Gâzi Mustafa Şekip Birgöl hakkında ayrıca yazacağım; önce filmini seyredeyim. Mustafa rezaletinden sonra belki içim açılarak ağlarım. Şimdilik Allah’tan rahmet ve O’na dönüş diliyorum kendisine; cennet kesmez onu.

Ne demek mi? Yûnus’u hatırlayalım:

Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç hûri
İsteyene ver sen onu
Bana seni gerek seni

Haydi, bugünlük bu kadar…

   Herkese sevgiler…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 14 Kasım 2008 Cuma

Yorumlar (19)

KİMMİŞ bu OBAMA

Adam ABG Başkanı seçildi, başımız göğe erdi.

   Neredeyse mutluluktan takla atacağız.

      Yâhu, ABG ve “Sistem” bu yeni orta zekâlıyı boşuna seçer mi!

Nihâyet derli toplu iki değerlendirme yazısı elime geçti ve bulmacanın parçaları yerlerine oturmaya başladı.

Önce bana şu siyahî adamın ne olup olmadığını anlatan güzel derlemeleri naklediyorum.

***

Değerli Dostlar,

Posta kutuma bugün Sayın Ali Serdar Bolat tarafından hazırlanmış bir dosya geldi. Önce kendisine çok teşekkür ederim!

Obama ve Ekibi’nden bize ne” diyenler olabilir. Ancak biliyorsunuz ki sevelim sevmeyelim, içinden geçtiğimiz bu zaman diliminde Amerika öksürse dünya krize giriyor.

Ayrıca hem Amerika’da yasayan Türk kökenli dostlarımız ve hem de Türkiye için Obama ve Ekibi’nin uygulayacağı politikalar her zamankinden daha da önemli. Dereyi görmeden paçaları sıvayan, seçim öncesi bu ekibi destekleyen, secimden sonra da bayram havası estiren dostlarımızın isi simdi daha da zor olacak gibi görünüyor. Obama ve Ekibi Türkiye aleyhine olacak, farklı yöntemlerle de olsa, uygulamaları devreye soktukça bizim dostlar ne yapacak merak ediyorum…

Ulus Devlet’i ve Derin Devlet’i yerden yere vuran dostlar aşağıdaki yazıyı bence birkaç defa okumalılar. Amerika’nın hem kendi içinde hem de dünya ölçeğinde uzun yıllara yayılan ulus devleti ve derin devleti nasıl kotardıklarını iyice görsünler

Bizler “Yurtta Barış Dünyada Barış” şiirleri okurken/okutulurken birilerinin bizleri kendi hedeflerine varmak için birer misyoner olarak nasıl kullandıklarını belki  anlarlar… Hem ülkelerin hem de insanların (ve de yöneticilerin) farkında bile olunmadan nasıl devşirildiklerini belki görebilirler…

Saygı ve sevgilerimle.

Atakan Mert

***

Obama’nın 2 yönden takdimi

1) Kenya ayağı: Luo Kabilesi, Soros darbesi, Africom (ABD Ordusu’nun Afrika merkezi)

2) Amerika ayağı: Obama’nın kabinesindeki Kukla Kürt Devleti savaşçıları

1-KENYA AYAĞI

Müslümanlığın Kuzey Afrika’da yayılması

Hz. Muhammed, Mekke’deki baskılar yüzünden 615 tarihinde damadı Osman Affan başkanlığında 11 erkek 4 kadın Müslüman’ı Habeşistan’a yolladı. Habeş Kralı Necaşi Eshame onları iyi karşıladı. Afrika  böylece Medine’den önce İslâm ile tanışmış oldu. 639’da Müslüman Arap Ordusu’nun Mısır’ı almasıyla ve ticaret yoluyla İslâm, Afrika’nın kuzeyinde yayıldı. Araplar da yerli kadınlarla evlendiler. Bu yüzden Kenya’da bu nesilden siyah, beyaz ve melez bebekler dünyaya gelmektedir. Melezlik süreci Amerika’dan çok önce Afrika’da başlamıştı. Arapça ile yerli diller karışarak Arapça “sâhil” anlamına gelen ve Obama âilesinin de konuştuğu Svahili lisanı oluştu.

Obama âilesi Luo Kabilesi mensubu

Obama âilesi, Afrika’nın en büyük tatlı su gölü olan Victoria Gölü çevresinde yaşayan Luo kabilesinden. Luo Kabilesi, bugün Sudan, Uganda, Kongo, Kenya, Tanzanya’ya yayılmış bulunan köklü bir kabile. Kenya’nın yüzde 13’ü Luo kabilesinden. Luo’ların büyük çoğunluğu Hristiyan, çok azı Müslüman.

Luo ve Kikuyu kabilelerinin çatışması

Luolar, Kenya’nın en büyük etnik grubu Kikuyular ile sürekli çatışıyorlar. Kikuyular, Somali’nin güneyindeki Şungvaya’dan gelmişlerdi. Luolar, içlerinde Müslümanlar da olan Kikuyular’a düşmandılar ama nedense Somali’deki siyah renkli Yahudi kabilesi Yabirsler ile çok sıcak ilişkileri vardı. Luolar ile Yabirsler dinsel farklılık olmasına rağmen kız alıp veriyorlardı! Luo kabilesiyle Yabirsler’in ilişkisi eskiye dayanıyordu. Yabirsler Hz. Davud döneminde Somali’ye gelip Luolar ile ilişkiye geçmişlerdi.

Luo Kabilesi Amerikalılar’a zenci köle avlaması için yardım etti

Batı basınında son dönemde yayımlanan haberlere göre, Luolar Afrikalıları Yahudi Yabirsler aracılığıyla köle olarak Amerikalılar’a satmışlardı! Beraber köle ticareti yapmışlar yâni ve bu yüzden Luo Kabilesi, Batı ile oldukça iyi ilişkiler kurmuşlardı. Bu yüzden Afrika kabileleri Luolar’ı pek sevmez.

Barak Hüseyin Obama’nın babası misyoner bursu ile ABD’ye gidip okudu

Luo Kabilesi ile ABD arasındaki bu işbirliği ile ilgili iki olay çok konuşuluyor. Bunlardan birincisi, Obama’nın babasının Amerikalı misyonerin bursuyla ABD’ye gitmesi. İkincisi ise, seçim çalışmaları sırasında Obama hakkında sürekli, “Obama hiç köle olmadı” denilmesi. Bu propaganda ilginçti; sanki Afrika’da yakalanıp Amerika’ya köle olarak getirilmek ayıptı! Luo Kabilesi Amerikalılar’la işbirliği yaptığı için, bu kabileden hiç kimse köle olarak Amerika’ya götürülmemişti. Yâni Obama’nın soyunda köle yoktu.

Kikuyu iktidarı Batı karşıtı ve bağımsızlıkçı idi

Kenya’nın yüzde 13’ünü Luolar, yüzde 22’sini Kikuyular oluşturuyor. Kenya bağımsızlığını kazandığından beri, Batı’nın “totaliter” olarak değerlendirdiği Kikuyular iktidardalar. Sovyetler Birliği’ne dayanarak bağımsız duruş göstermişlerdi.

Kenya’da Yahudi Soros darbesi

27 Kasım 2007 seçimlerinde Kikuyu adayı Mwai Kibaki, Luo adayı ise Raila Dinga idi. Odinga, Barak Obama’nın kuzeni oluyor. Devlet Başkanlığı’nı Kikuyular kazandı. Obama âilesi kaybetti yâni. Ancak Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna’da olanlar (MKD: Hâlen Türkiye’de de olanlar, Ergenekon rezaleti) Kenya’da da tezgâhlandı. Luolar seçime hile karıştırıldığı gerekçesiyle ayaklandı. Ayaklanan Luolar’ın başında, Barak Obama’nın kuzeni olan Turuncu Demokratik Hareketi lideri Odinga vardı. Odinga’nın arkasında ABD vardı, para yardımı ise Yahudi Soros’tan geliyordu.

Luolar ile Kikiyular’ın çatışması sonucu bin kişi öldü, 200 bin kişi yerinden yurdundan oldu. Sonunda Kibaki Devlet Başkanı, Odinga Başbakan yapılarak çatışmalara son verildi.

Soros, ABD seçimlerinde Obama’yı desteklemişti. Obama ile Odinga şimdi Kenya’da Turuncu Devrim’i tamamlama sevdâsında.

Kibaki’nin Devlet Başkanı olması, Amerika’yı huzursuz etmektedir. Soros desteği ile seçilen Obama ile yine Soros desteğinde Kenya Başbakanlığı koltuğuna oturtulan Odinga, şimdi el ele verip Kenya Devlet Başkanlığı’nı da ele geçirerek Turuncu Soros Devrimi’ni tamamlamak, Kenya’yı kayıtsız şartsız ABD’ye bağlamak hayâli içindedirler.

Hedef Afrika

Hedef Afrika, bunun için de ilk hedef Kenya. Nasıl Ortadoğu petrolleri için yapılan Büyük Ortadoğu Projesi’nde ilk hedef Kuzey Irak ve ardından Büyük Kürdistan ise, Afrika Petrolleri için de ilk hedef Kenya.

Afrika petrolleri ABD için çok önemli. Çünkü uzun zamandır Çin, sağlam zeminlere basan Afrika politikası uygulamaktadır. Çin’de geçen sene Afrika ülkelerinin katıldığı bir toplantı yapıldı. Çin, Afrika’da kalkınma projelerine yardım etmekte, Batı gibi sömürü şartları içermeyen bu yardımlardan Afrika ülkeleri çok etkilenmektedir. Örneğin Batı’nın “katil” ilân etiği Sudan yönetimi, Çin ile sıkı işbirliği içindedir. Çin, Sudan’dan petrol alıyor (eğer Sudan, Batı sömürüsüne boyun eğse idi, şimdi “katil” değil, “teröristlere karşı savaşan kahraman” olarak el üstünde tutulacaktı). Şimdi ABD’nin amacı, yükselen Çin etkisini kırmak ve Afrika’yı denetim altına almak.

Tayyip Afrika yollarına nasıl düştü

Irak’ta işler kötüleştikçe, Amerika Petrol ve Enerji İşleri Dairesi, 2015 ve sonrası için bir plân yaptı. Bu plâna göre şu anda ABD’nin petrol ihtiyacının %7’sini karşılayan Afrika, ilk fırsatta bu oranı %10’a, 2015’de %20’ye, daha sonra %50’ye çıkaracaktı. Bunun için de Afrika’da Avrupa etkisi ve bilhassa Çin etkisi kırılmalı. ABD, ilk iş olarak Afrikalı Müslümanlar’ı kazanmak için BOP Eşbaşkanı Tayyip Bey’i görevlendirdi. Gazetelerimizin, yazarlarımızın “konsolosluğumuz bile olmayan ülkelerde başbakanın ne işi olur ki” sorularının cevabı işte budur. Fethullah okulları zâten zemini hazırlamak, ABD muhibleri yetiştirmek için çoktan oradaydı. ABD, 2000 yılında 10 milyar Dolar olan Afrika kalkınma yardım bütçesini 2006’da 23 milyar Dolar’a çıkardı ve AIDS mücadelesi için ayrıca 30 milyar Dolar ek ödenek ayırdı.

Africom: ABD Afrika Komuta Birimi

Bu plân tabii ki silâhsız yürümez. ABD, Afrika için bir komuta birimi kurdu: Africom. Africom karargâhı için, Atlas Okyanusu’na kıyısı olan Liberya seçildi. İlerde Afrika’da kurulacak askerî üsler, bu komuta merkezine bağlanacak. Benin, Tanzanya, Ruanda, Gana, Liberya gibi zengin maden ve enerji kaynakları olan ülkeler böylece kontrol altına alınacak.

Tanzanya: ABD petrol hırsızı

Bu niyetlere ilk uyanan Tanzanya, Bush’u “Petrol hırsızı” diye karşıladı. Hardley’in Amerika’nın Afrika ilgisini “Afrika’ya şefkat” olarak yutturmaya çalışması böylece suya düşmüştü. Tanzanya gibi zengin petrol rezervleri olan Benin ve Liberya aydınları ise susturulmuştu.

Obama bunun için seçildi

İşte, Obama bunun için seçildi. Afrika’da Bush’un bir türlü oluşturamadığı sempatinin üstelik antipatiye dönmesine karşı bulunan panzehir Obama oldu. “Amerika’nın Afrikalı Başkanı” muhabbeti ile göz boyama yoluyla Afrika’nın Obama ile fethi gerçekleştirilecek. Yeni dönemde yeni hedef Afrika ve kestaneler Afrika kökenli Obama tarafından ateşten alınacak.

Faydalanılan kaynaklar:
Süha Baykal: “Esmer tenli Obama, zengin beyazların emrinde”. Aydınlık, 9.11.2008

Soner Yalçın, odatv.com, 9.11.2008

2-AMERİKA AYAĞI

Babası Hüseyin Obama Kenyalı, Luo Kabilesi üyesi bir zenci. Müslüman. Misyoner bursu ile Amerika’ya okumaya geliyor, burada beyaz bir Amerikalı Hristiyan kadınla evleniyor. Oğluna Barak Hüseyin adını veriyor. Çocuk çok küçükken karısını terk edip Kenya’ya dönüyor. Obama’yı annesi ve annesinin âilesi yetiştiriyor. Büyük ölçüde bu yüzden Hristiyanlığı seçiyor.

“Amerika’da devrim”, “İhtilâl”, “zenci başkan”, “Müslüman başkan” ambalajıyla ezilen dünyaya sevimli gösterilmeye, bu sâyede Amerika’nın kaybettiği prestij tekrar kazanılmak isteniyor.

Obama, Afrika’nın fethi için özel olarak seçildi. Çünkü Amerika’nın yeni hedefi Afrika!

Dünyanın diğer bölgelerinde de geri adım atmayacak. Esas proje Asya içlerine girmek.

Yeni hedef Afrika demek, eski projelerin ikinci plâna atılması anlamına gelmiyor.

Irak

Obama, Amerikan Ordusu’nun en kısa zamanda Irak’ın kuzeyinde üslenmesini istiyor. Zâten Irak işgalinin esas amacı, Kuzey Irak’ta Kukla Kürt Devleti kurulması idi. Bu, BOP’un uygulanabilmesi için hayatî önemde bir hedeftir. Demek ki Obama, Büyük Ortadoğu Projesi’nden vazgeçmeyecektir.

İran

İran’da Türkler’i, Kürtler’i ve Beluciler’i kışkırtarak bölücü faâliyetleri derinleştirmeyi plânlıyor.

Pakistan

El-Kaide ile mücadele bahanesiyle, Müşerref’in de bertaraf edilmiş olmasından faydalanarak, Amerikancı Pakistan Hükûmeti’nin desteğiyle bu ülkeye asker sokup Pakistan’ın nükleer silâhlarını kontrol altına almak istiyor.

Türkiye düşmanı Başkan Yardımcısı:

Joe Biden yazılıyor. Obama’nın yardımcısı Joe, Türkiye düşmanlığı ile tanınıyor. Türkiye’nin Kıbrıs’ta işgalci olduğunu öne sürüyor. Ermeni soykırımının ABD tarafından resmen tanınması için özel çalışmalar yürütüyor.

Bakan adayı: Irak saldırısının mimarlarından

Colin Powell. Abdullah Gül Dışişleri Bakanı iken Powell ile hizmet sözleşmesi imzalamıştı. Sözleşme maddelerinden biri de Türk Özel Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’tan çekilmesi ve Türk Ordusu’nun Amerika’dan izin almadan sınır ötesi harekât yapmaması idi. Powell bu sûretle hem PKK’yı hem de Barzani yönetimini korumuş oluyordu.

Powell, Bush kabinesinden istifa etmişti.

İstifa nedeni, Amerikan Ordusu’nun Irak’taki yerleşme stratejisini eleştirmesi idi. Mademki ana hedef Kürt Devleti kurulması idi, o hâlde Amerikan Ordusu Irak’ın genelinde değil, âcil olarak kuzeyinde Barzani bölgesinde yerleşmeli idi.

Bakan adayı

Balkan Hızarı Richard Holbrooke. Holbrooke, Yugoslavya’yı parçalayan kışkırtıcı ajan olarak biliniyor. Parçalama yeteneğinden dolayı kendisine “hızar” deniyor. Yeni görevi, Türkiye’yi parçalamak! Holbrooke, etnik ayrımcılığı körükleme konusunda tartışmasız dünyanın en iyi uzmanı olarak biliniyor. Holbrooke’un Türk dostu olduğunun söylenmesi tamamen palavra. Kuzey Irak’a destek raporlarını Amerikan Kongresi’nde en iyi savunan kişi.

Kabine Bakanı (Başbakan) adayı

Siyon Şövalyesi Rahm Israel Emanuel. Bill Clinton’a danışmanlık yapmış. Siyonizm’e en çok hizmet etmiş kişilere verilen “Siyon Şövalyesi” unvanı sâhibi. İsrail’de Filistinliler’e karşı gönüllü olarak savaşmış. Amerika’daki “Zengin Yahudi” lobisinin en güçlü adamı.

Savunma Bakanı’nı Bush’tan devir alıyor

Robert Gates büyük bir ihtimâlle Bush’un Savunma Bakanı koltuğunu koruyacak. Gates, her iki partinin de saygı duyduğu bir isim olması nedeniyle iki partinin işbirliği yapmasında rolü olacak deniyor. Gates, Büyük Ortadoğu Projesi üst düzey yöneticilerinden. O da Powell gibi ABD Ordusu’nun Irak’ta “güvenli bölgeye”, yâni Kuzey Irak’a çekilmesi gerektiğini savunuyor.

CIA Başkanı Mike Hayden.

Mike, seçimin ertesi gününden itibâren her gün Obama’ya brifingler vermeye başladı. Obama’nın koltuğa oturacağı 20 Ocak’a kadar beklemedi. Yâni Başkan yeni ama Amerikan Devleti derin. İşte “devrim, “değişim” ile işbaşı yapacak olan “devrimci” kadro!

“Ohbama” (Yeni Şafak), “Amerikan İhtilâli” (Hürriyet), “Amerika’nın Karaoğlanı” (BirGün), “Demokrasi Güzel Şey” (Sabah), “Bu Sizin de Zaferiniz” (Taraf), “Amerika ‘Değişimi’ Seçti” (Zaman), “Amerikan Rüyası” (Radikal), “Amerika’da Devrim Oldu” (Posta) yalamalıkları altında gizlenen devrimci (!) derin devlet bu.

***

Sonunda beklenen oldu. ABD tarihinde ilk kez, bir siyah başkan seçildi. Obama aslında tam zenci sayılmaz. Beyaz bir anne ile Kenyalı siyahî bir babanın çocuğu olarak doğmuş ve beyaz olan büyükannesi tarafından, beyaz adam kültürü ile büyütülmüş. Amerikan zencilerinin kültürü ile büyük ölçüde eşi Michelle sâyesinde tanışmış.

New Stetsmen onu “dünyayı değiştirebilecek 10 kişiden biri” olarak tanımlıyor. (http://www.newstatesman.com/200510170011).

Bush’un geçtiğimiz son sekiz yılı bütün dünya insanları için tam bir karabasandı ve “durmak yok, yola devam” diyeceklerinden korkuyorduk. Hele Sarah Pelin’in tabloya girmesi bu kaygıyı gerçek bir kâbus haline dönüştürmüştü. Çünkü neokonların izlediği yol, net bir şekilde askerî hesaplaşmaya doğru gidiyordu. O nedenle 4 Kasım’da sonuçlar açıklandığında pek çokları gibi ben de rahat bir soluk aldım.

Amerikalı seçmenin önünde iki seçenek vardı: Obama ve McCain, ve onların tercihi bütün dünyayı etkileyecek bir seçimdi. Biz dünyanın geri kalan insanları, bizim adımıza da yapılmakta olan bu seçimin izleyicileriydik yalnızca.

Aslında Obama’nın seçileceği büyük ölçüde belliydi. Rakibi yaşlı ve yorgun, soluğu tükenmiş, üstelik herkesin bıktığı, kelimenin tam anlamıyla gına getirmiş olan Bush’un devamı niteliğindeydi. Kriz de üstüne tuz biber ekti. Obama ise genç, dinamik ve karizmatik bir görüntü sergiliyordu. Özlenen ve beklenen değişiklikleri yapabilecek biri…

Temel basın ve yayın organları da onu destekleyici şekilde haberler veriyordu. Rakibinden çok daha fazla para yatırmıştı kampanyaya. Şu ana kadar bildiğimiz 495 milyar Dolar. Rakibinin en az dört katı (http://www.opensecrets.org/pres08/expend.php?cycle=2008&cid=n00009638)! Bush’un batan bankerleri kurtarmak için başlangıçta istediği paranın (700 milyar) üçte ikisi!

Peki, âileden kalan önemli bir mal varlığı olmayan genç bir avukat, bu kadar parayı nereden bulmuştu?

Amerika’nın yönetim biçiminin en iyi tanımı ne cumhuriyettir, ne krallık, ne de oligarşi. Onu en iyi “sinarşi” diye târif edebiliriz. Yâni, gerçek yöneticiler perde arkasındadır. Perde önünde görülen aktörler, onların isteklerini hayata geçirmeye memurdurlar. Peki, perde arkasında kimler var? Aklıma doğal olarak, önce “piyasa sihirbazı” Corç Soros geldi. Ağ üzerinde kısa bir araştırma sonucu bulduklarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Aslında Soros, Obama’yı daha 2004’de mimlemişti. Bundan iki yıl sonra, 4 Aralık 2006’da Obama, Soros’u Manhattan’daki bürosunda ziyaret etti. Bir saat görüştükten sonra Soros, Obama’yı, yan odada bekleyen  bir avuç plütokrata sundu. Bunların arasında en önemlileri İsviçre’nin UBS bankasının Amerika’daki temsilcisi Robert Wolf ve yüksek riskli fon (hedge fund) menajeri Orin Kramer idi. Birkaç hafta sonra Obama adaylığını açıkladı.

Rockefellerler’in Muhafaza Seçmenler Ligi (League of Conservation Voters) ön seçimlerdeki TV reklâmlarının sponsorluğunu “yükselen yıldız” temasını kullanarak yaptı.

Obama’nın seçim kampanyasını finanse edenler arasında Jim Torrey, Brian Mathis, Jamie Rubin, Edgar Bronfman, Jr. Gluckstern gibi isimler bulunuyordu. Bundan sonra Soros’la Obama’nın ilginç bir tangosuna tanık olduk. Şöyle ki, önce Soros, aşırı sağcı İsrail lobisi AIPAC’ı eleştirdi. Sonra Obama, Soros’u Hamas’a destek olmakla suçladı. Gûya böylece Şoroş’tan uzaklaşmıştı. Ama gerçekte, ikisi arasındaki sıkı fıkı ilişki devam etti. Son olarak bu yılın 4 Temmuz’unda Obama AIPAC’da yaptığı konuşmayla tavrını kuşkuya yer bırakmayacak şekilde belirledi. Bu konuşmanın metnini http://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=91150432 adresinde okuyabilirsiniz.

Peki, Obama’nın mâlî krize getireceği çözüm nedir? Obama seçim kampanyasının mâlî danışmanı Austan Goolsbee, koyu bir Friedman ekolu ekonomisttir. Kurukafa ve Kemikler adlı gizli örgütün üyesidir (Skull & Bones, Bush’un da içinde olduğu gizli örgüt.) Friedman ekonomisini anlamak için, Reagan, Thatcher, Özal ve 24 Ocak kararları aklınıza gelsin. Obama’nın “ben onun sözünü dinlerim” dediği Warren Buffet, dünyanın en zengin adamı. Bu yıl Forbes dergisi Buffet’ı, Bill Gates’in önüne koydu. Obama’nın mâliye bakanı olarak seçebileceği isimler arasında ise Timothy Geithner, Lawrence Summers ve Paul Volcker’ın isimleri geçiyor.

Timothy Geithner, New York Federal Reserve Bank Başkanı, CFR’in uluslararası ekonomi danışmanı olarak görev yapmış, Otuzlar Grubu G30 olarak bilinen ve dünya ekonomisinin önde gelen bankerlerinden oluşan grubun üyesi.

Larry Summers, Clinton yönetiminde de mâliye bakanlığı yapmış; gelişmiş ülkelerin çevreyi kirleten teknolojileri gelişmekte olan ülkelere ihraç etmeleri gerektiğini, bu ülkelerde ücretler daha düşük olduğu için, çevre kirliliği sonucu hastalanan ve ölenlerin ekonomiye daha düşüğe mâl olacağını söylemiş bir Harvard profesörü. 1990’larda Rusya’nın özelleşme projesinin, borsasının mimarı ve Rus kamu iktisadî teşekküllerinin yok pahasına satılmasını sağlamış olan Andrei Shleifer’in hocası.

Paul Volcker ise oldukça tanıdık bir isim. Carter tarafından ABD Merkez Bankası (Federal Reserve) Başkanlığı’na artanmış, Reagan döneminde de bu görevini sürdürmüş, uyguladığı politikalarla ABD’de enflasyonun belini kırmış ama aynı zamanda yüksek fâiz oranları ile inşaat ve tarım sektörlerine büyük darbe vurmuş, 1930’lardan beri görülmemiş düzeyde işsizliğe yol açmış birisi.

Bu isimler, Obama’nın seçim zaferinden sonar yaptığı konuşmada “bâzı kararlarım hoşunuza gitmeyecek” demesini kısmen açıklıyor.

Fakat Obama’nın arkasındaki en önemli güçlerden birisinin, belki de en önemlisinin ise Brzezinski olduğu söyleniyor. Aslında bunu Obama da açık açık söylüyor. Zbigniew, Brzezinski’den “bir numaralı dış politika danışmanım” diye söz ediyor.

Kimdir Brzezinski?

Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) başkanı, Trilateral komisyonunun kilit üyelerinden biri; Carter yönetiminin Afganistan politikasının mimarı. Geçenlerde oynayan Charlie Wilson’un Savaşı filmini seyrettiyseniz, bu politikanın Taliban’ın ortaya çıkmasında nasıl rol oynadığını görürsünüz.

Trilateral komisyonu nedir diye soracak olursanız, kendi anlatımlarıyla “karışık bir dünya ortamında Batı kapitalizminin çıkarlarını korumak için, Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya’nın yönetici kadroları arasında bir işbirliği kurmaya yönelik bir komisyondur”.

Profesör Zbigniev Brzezinski 1970’de “İki Çağ Arasında” (Between Two Ages) adlı bir kitap yayınladı. David Rockefeller, bu kitabı okuduktan sonra, Brzezinski’yi Columbia Üniversitesi’ndeki kürsüsünden ayrılıp, Trilateral komisyonunun kurucusu ve başkanı olmaya ikna etti. Bu komisyonun plânları, 1971’de Rockefeller’in Pocantico Hills’deki meşhur malikânesinde gerçekleşti. Rockefeller bu projeyi 1972′de Bilderbergler’in Belçika’daki toplantısında takdim etti.

Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya sacayağının üç bacağına göreceli olarak bu komisyona Trilateral denmişti. Trilateral komisyonun amacı, kamu politikalarını yönlendirmek ve dünyada dengeyi sağlamaktı. (Trilateralism: The Trilateral Commission and Elite Planning for World Management, Editör Holly Sklar, South End Press, 1980; ayrıca The New World Order Under Clinton: Establishment Insiders and Political Deceit, Eric Barger, The Christian World Report, Mayıs 1993, s. 7.)

MSNBC kanalının ağ sayfasında “Brzezinski’nin Obama’yı desteklemesi, Amerika’nın dış politikasında radikal bir değişikliği beklememiz gerektiği anlamına geliyor” diye yazıyor. Başka bir deyişle, Brzezinski ve onun temsil ettiği neoliberallerin, goril gibi göğsünü yumruklamaktan başka bir şey yapmayan neokonlara sabrı tükenmiştir.

Brzezinski, Los Angeles Times editörü Nathan Gardels ile yaptığı bir söyleşide, “bu neokonların çözüm teklifleri ki İsrail’de de buna benzer şeyler önerenler var, Amerika’nın ve son tahlilde İsrail’in, mahvına yol açacaktır. Ortadoğu nüfusunun büyük kısmının Amerika aleyhine dönmesine yol açacaklar. Irak’tan alınan ders ortada! Bu neokon politikalarını izlemeye devam edersek, Amerika bölgeden kovulacak ve bu durum, İsrail için de sonun başlangıcı olacak”.

İşte bütün bunlar, Obama’nın seçilmesinden neler umabileceğimizi açıklıyor. Bununla birlikte, şurasını da tekrar söylemeliyim ki, bu seçimlerde ABD ve dünyanın önünde iki seçenek vardı vee bunlardan birisinin seçilmesi istenmişti. Obama gerçekten de seçimlerde vahşi ve saldırgan kapitalizmin karşısında. Soğukkanlı ve aklıselim sâhibi bir kapitalizmi temsil ediyordu ve ötekiler kazansaydı, dünya en kısa zamanda mahva doğru gidebilirdi. Çünkü gözü kara bir şekilde önce İran’a, sonra Rusya’ya ve Çin’e saldırmaktan çekinmeyeceklerini açık açık belirtmekten çekinmemişlerdi. “Putin’in gözlerine bakınca üç harf görüyorum K-G-B” diyen McCain seçilseydi Putin’in karşısında pek fazla manevra alanı kalmayacaktı. HAARP tesislerini eyaletinde bulunduran Sarah Palin de öyle.

Dr. Gökhan Sayram

***

Bakın neler dönüyor…

Dick de babalar gibi ortada.

Yahudilik’le akraba Luo kabilesi mensubu Müslüman bir babanın terk edip gittiği, Hristiyan ananın yetiştirdiği asil siyahînin bu travması ve yaşadıkları onu nasıl etkilemiştir?

Bu Soros denen adamın, DDD’nin ve ABG’nin dört sene önce yarattığı bu sözüm ona yeni ilâh dünyaya bakın ne işler edecek!

Bu arada, Fethullah Gülen cemaâti Kürtçe, Türkçe ve Amerikanca tedrisat yapan yeni bir üniversite kurdu Irak’ta.

   Hayırlara vesile olsun

      Allah Soros’u da, Fethullah’ı da, ST’u da, HK’ı da başımızdan eksik etmesin.

         Âmin!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 12 Kasım 2008 Çarşamba

Yorumlar (9)

İNSANÎ ile BEŞERÎ FARKI ve MUSTAFA

Güzelim Türkçemiz’de menşei ne olursa olsun, çok yakın ama farklı anlamlarda kullanılan iki kelime vardır: Beşerî ve insanî. İkisi de “insana dâir” demekse de, önemli bir nüans (küçük farklılık) mevcuttur.

İnsanî derken “humanitarian” anlamına yakın bir şey kastedilir. Bir kişinin iyi, faydalı, hayırlı ve güzel yanları, yönleri demektir. Meselâ “çok insan bir adamdır” tasviri tek başına kullanılır ve o kişinin iyi, doğru dürüst biri olduğunu anlatır. Bir memlekette tabiî bir âfet vuku bulduğunda insanî yardımda bulunulur. Sevgi, şefkat, merhamet, aşk, fedakârlık, cefakârlık, vefakârlık gibi şeyler insanî özelliklerdir.

Beşerî derken de kişinin nefsanî, hoş olmayan, güzel kaçmayan, hâttâ kötü tarafları kastedilir. Asabîlik, fevrîlik, işrete (alkole) ve şehvete düşkünlük, kumarbazlık, uluorta gaz çıkarmak, korkaklık, salya sümük ağlamak, kibirli olmak, geçimsiz ve yalnız olmak, kindarlık, diktatörlük, gibi şeyleri buraya katabiliriz. “Beşer yaşar da, şaşar da” atasözü buna güzel bir örnektir. Beşerî zaaf denir ama insanî zaaf denmez; insanî çirkinlik denmez ama beşerî ayıp denir. Son zamanlardaki insanlık ayıbı gibi kullanımlar da bu anlamdadır; insanî ayıp demiyorlar.

Mustafa filmindeki bize “insanî yön” diye abartılarak ve çarptırılarak dayatılmaya, yutturulmaya çalışılan şey, olsa olsa, Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün beşerî zaafları veya yönü olabilir.

İşte, bu noktada da mühim bir kırmızı nokta vardır: Tarihe mâl olmuş, milyonların sevgisini ve saygısını, minnetini kazanmış şahsiyetlerden bahsederken “edep yâhû” ilkesi önem kazanır.

Bu deyiş Ahilik’te, tasavvufta ve genel ahlâkta “terbiye ve hürmet, edep ya Allah” anlamındadır.

Memlekette anomi hâkimken, etnik bölücülük ve kaos her tarafı sarmışken, edepsizce bir filme Gâzi’yi beşerî açıdan ele alan ve san’at değeri de, belgesellik kıymeti de nâkıs olan bir filmi çekip sinemalarda oynatmanın ancak sûiniyetle izahı mümkündür, gerisi boş lâf.

Biraz iktibasta bulunalım…

***

Ateş Akaydın’ın İsyanı

Sayın Can Dündar,

Ben Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde yüksek lisans  yapmakta olan bir öğrenciyim. Adım Ateş Akaydın.

Atatürk ile ilgili yaptığınız belgeseli üzülerek soyluyorum hiç beğenmedim. Özetle belgeselde rahatsız olduğum konular şunlar:

Öncelikle, Vahdettin’in Atatürk’ü bilinçli olarak vatanı kurtarması için Samsun’a gönderdiği konusundaki iddia hâlen tartışılan, temelsiz ve acık söyleyeyim, Fethullah taraftarları ve Osmanlı sevdalıları tarafından sıklıkla dile getirilen bir görüştür. Böyle bir konuya belgeselinizin son derece taraflı yaklaşması kanımca çok üzücüdür. Bilakis, Vahdettin, Atatürk için tutuklama ve idam kararı çıkartılmasına ön ayak olmuş biridir.

İkinci olarak, Mustafa Kemal’i Atatürk yapan ve en büyük savaşlardan biri Çanakkale Harbi’ne son derece az yer verilirken, Atatürk’ün özel hayatına, özellikle Madame Corinne’e yazdığı mektuplara gereksiz derecede çok yer verilmiştir.

Belgeselinizde Atatürk’ün yüksek ideâlleri ve amaçları etrafında şekillenmek yerine, Atatürk’ün aldığı - ve kanımca alınması Cumhuriyetimiz için hayatî zorunluluk teşkil eden - kimi kararları Atatürk’ün kişiliğine zarar verecek şekilde kullanmanız kabûl edilemez. Özellikle Atatürk’ün Ankara Meclisi’nin açılması sırasında takiyye yaptığını ima eder şekildeki açıklamalarınız, Atatürk’ün Lenin kozunu oynadığını dile getirirken üstüne vura vura Müslüman ve komünist yoldaşlarım şeklinde ifâdelerin geçtiği gazete kupürlerine özellikle yer vermeniz, üslûp açısından çok üzücüdür ve kullandığınız ifâdeler de Atatürk’ümüzü dinsiz bir komünist gibi göstermektedir. Bu olaylar ile ilgili gerçekler ve yöntemler ayırt edilebilir şekilde ve düzgün bir üslûp ile sunulabilirdi ama siz bundan gördüğüm kadarıyla kaçınmışsınız.

Atatürk’ün not defterindeki, kendisinin iktidara  gelmesi hâlinde bir darbe ile ve zorla sistemi baştan aşağıya değiştireceği konusundaki ifâdelerin pek çok kere vurgulanmış olması, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın liderleri ve silâh arkadaşlarını idama göndermiş olması veya onları bastırmış olması, Mussolini’nin ressamına bir portresini yaptırmış olmasına ve ressamın yorumlarına özellikle yer verilmesi ve Avrupa’da kimi gazeteler tarafından bir diktatör olarak nitelendirilmesine özellikle yer verilmiş olması bence Atatürk’ün kişiliğine hakarettir. Yine aynı dönemdeki gazeteler Atatürk’ün dünya tarihinde bin yılda bir görülen bir dâhi olduğunu beyan etmektedir. Ve sizin çalışmanız, Atatürk’ün bütün dünyanın kabûl ettiği bir dâhi ve gerçek bir lider olduğunu âdeta saklamak ister biçimde seçilmiş gazete kupürleriyle doludur. Bunlar Atatürkümüz’ü sanki bir diktatör gibi göstermektedir! Size soruyorum sayın Dündar, siz şeriatla ve faşizmle yönetilen bir ülkede Cumhuriyet’i getirmeyi başaran, kadınları sosyal hayata katan, nerdeyse hiç okuma yazma bilmeyen bir halkı 10 sene gibi kısa bir surede okuma yazma bilir hâle getiren kaç tâne diktatör gördünüz? Medeniyet için gerekli yol ve yordamları lûtfen diktatörlükle karıştırmayınız. Siz Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın irticaî faâliyetlerinden bahsettiniz mi? Kubilay olayından ve Atatürk’e gönlünü vermiş diğer Kemalistler’den bahsettiniz mi? Gerçekten bir diktatörlük ve faşizm örneği görmek istiyorsanız lûtfen bir İran’a bakin bir Mısır’a bakin, Afganistan’a, Pakistan’a bakın. Ve hâttâ hâttâ özellikle AKP iktidarıyla birlikte son dönem Türkiye’sine bakın.

Hele hele Türkiye’mizde Ergenekon gibi eşi kara çarşaflı ve kendisi imam hatipli olan ve adı yolsuzluklara bulaşmış bir savcının yönettiği bir dava varken, Atatürkçü düşünce derneğinin üyeleri, profesörler, emekli komutanlar, Cumhuriyet gazetesi yazarları, Cumhuriyet mitinglerini organize edenler, Cumhuriyet’le yaşıt olan insanlar ve halkın bilinçlenmesine gerçekten yardım eden insanlar haklarındaki suçlama bile netlik kazanmadan ve onlara bildirilmeden tutuklanırken, cezaevlerinde ölüme terk edilirken ve DARBECİLİKLE suçlanırken, sizin çıkıp da Atatürk’e DARBECİ demeniz iğrenç ve acıklı bir benzetme olsa gerek!

Türkiye’nin her gün PKK terörü yüzünden şehit verdiği günümüzde, ülke iç savaşın ve bölünmenin eşiğine gelmişken, o kadar saçmalıkla doldurduğunuz belgeselinizin arasında sanki çok gerek varmış gibi ‘Atatürk de Kürtler’e Özerklik verilmesi ile ilgili konuşmuştu’ gibi ifâdeler kullanıyor olmanız yangına benzinle gitmek demek değil de nedir sayın Dündar? Sizin belgeseliniz vizyona girdiği sırada farkında mısınız ki mecliste DTP’liler güzelim ülkemi 25 parçaya bölebilmek için uğraşmaktaydı?

Atatürk’ün günde bir şişe rakı bitiren, sarhoş ve yalnız bir adam olarak nitelenmiş olması ve devletin önemli mes’elelerinin tartışıldığı ve Cumhuriyet’in coşkusunun yaşandığı Atatürk’ün sofrasının bayağı ve sıkıcı olarak gösterilmesi de ayrı bir konu…

Sayın Süreyya Ciliv’in ve Turkcell’in sponsorluğunuzu yapmaktan vazgeçmiş olmasına şaşmamak gerek. Zâten bu karar bile nasıl bir manzara ile karşılaşacağımızı işin en başından haber vermişti. Zâten size olsa olsa ‘Bizim Üniversitemizde Atatürk’ü bile eleştirebilirsiniz’ diyen vakıf üniversiteleri sponsor olabilirdi ve oldu (MKD: Yâhu, Hâlitçiğim, Bilgi Üniversitesi neden kaçırdı bu şerefi, belki Fethoş Belgeseli’ne katılırsınız).

Sonuç olarak ben bu belgeseli izledikten sonra sizi gerçekten çok ayıpladım. Siz benim eskiden tanıdığım Can Dündar olmaktan cıkmışsınız. Bu yapım kanımca sâdece iki maksatla yapılmış olabilir diye düşünüyorum. Ya siz Cumhuriyet’in ve Kemalizm’in ilkelerine ters düşüp Fethullahçılar’ın, yobazların ve bölücülerin ekmeğine yağ sürer bir hâle geldiniz ya da entellektüel anlamda Türkiye’de vatan sevdâsını, Atatürk sevdâsını yitirmiş kimi san’atçılar ve yazarlar gibi doğru bilinen ve kabul edilen değerlere radikal ve uygunsuz bir şekilde ters düşüyor olmanın san’at olduğunu düşünmeye başladınız. Şahsen ben Türkiye’nin ikinci bir Orhan Pamuk’a ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum.

Şâyet size Atatürk’ümüze diktatör diyen O Avrupa’dan veya o Amerika’dan birkaç ay içinde ‘Mustafa’dan ötürü ödüller yağmaya başlarsa lûtfen bu dediklerimi hatırlayınız ve özellikle Şevket Süreyya Aydemir’in “Tek Adam’ını” Atatürk’ün Nutuk’unu tekrar ve bu sefer anlayarak okuyunuz ve Mustafa’ya Atatürk demeyi öğreniniz!

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Ateş Akaydın

***

Benim eksantrik eski Ülkücü ve Türkçü, yeni köklü solcu ve Bilgi’li arkadaşım Hâlit Kakınç gripten dolayı filme gidememiş ama 14 yaşındaki oğlu filmi seyrettikten sonra Atatürk’ü daha çok sevmiş (Yâhu Hâlit, Allah [cc] senden râzı olsun, sâyende çok gülüyorum)! Aynı gazeteden (Akşam’daki) köşesinde Oray Eğin 11 Kasım 2008’de şöyle yazdı:

Paragöz, Romantik ve Sanki Çocuk Kandırıyor

Can Dündar’ın “Mustafa”sında öne çıkan iki nokta var. Biri Sovyetler Birliği’nden alınan üç kasa altın. Diğeri de Savarona yatının 1 milyon 200 bine alınması. Tarihe baktığımızda Sovyetler’in yardımının sadece altınlarla sınırlı olmadığını anlayabiliriz, ama belgeselci özel olarak bu kısmı cımbızlamış. Özel olarak parayı vurguluyor yani. Tıpkı Savarona yatının fiyatı gibi. “Yat alındı” demiyor, fiyatının altını çiziyor. Ne demek istiyor olabilir? Dönem için çok mu lüks, çok mu pahalı?

Bir belgeselde tarihsel gerçekleri ancak kafası sadece paraya çalışan bu yöne çekebilir.

Can Dündar’a paragöz demem de boşuna değil. Beyni sadece paraya çalıştığı için yaptığı işler de bu vurgudan bağımsız olamıyor, bunu anladım.

AĞLAYAN ÇOCUĞU AKLAMA KAMPANYASI

Ama ağlayan çocuk her zaman kandıracak birilerini buluyor. Dün, beyhude bir aklama kampanyasının devamı olarak Ayşe Arman ağırlamış romantik paragözü. Pek çoğu bana cevaplardan oluşan bu röportajda, tarih konusundaki bilgisiyle tanınmayan Ayşe Arman’ın bu zaafından yararlanıp filmini temize çıkarmaya çalışmış Dündar. Sonra da “Benim kafam paraya basmaz” gibilerinden bir şey demiş.

Kahkahayı patlattım.

Doğru! Para işlerini karısı Dilek Dündar hâllediyor. Beraber kurdukları şirketin bütün hesapları iyi bir hesapçı olan Dilek Dündar üzerinden gidiyor, bu şirketin iş yapması içinse vitrin olarak Can Dündar kullanılıyor. Kadife sesi ve ağlayan çocuk suratıyla, sempatik sempatik işadamlarının önüne gidiyor, köşesinde bir şeyler çiziktiriyor, iş bağlıyor. Daha sonra Dilek Dündar tarafından fatura yollanıyor.

Medyada çokça dile getirilen bir iddiaya göre, Diyarbakır Belediyesi’nin tanıtım işlerini de bu şirket yürütüyor ve bağlantıyı kuran bizzat Can Dündar.

GARİH BELGESELİNE 250 BİN DOLAR ÇEKTİ

Hadi onu geçelim, çok kısa süre önce sembolik bir Üzeyir Garih belgeseli yapması için ona giden Alarko’culara 250 bin dolar fiyat çekip, komplike bir bütçe çıkartan da Can Dündar’ın şirketiydi. Çok pahalı bulunduğu için ondan vazgeçildi ve Nebil Özgentürk’e bu iş verildi.

Dikkatimi çeken şeylerden biri de Can Dündar’ın edindiği yeni üslûp. Üçüncü sınıf magazin figürü gibi konuşmuş. Neredeyse Sibel Can gibi, bütün söylemleri herkesi kandırmak üzerine kurulu insanlar gibi cümleleri var: “Beni linç ediyorlar, üzgünüm, ağlıyorum” gibi duygu sömürüsü yapan cümleler de sıkıştırılmış araya. (Ekranda, kırmızı çerçevelerin ardından süzülen gözyaşları ve hıçkırıklar da rating yapardı, en kısa zamanda bir haber bülteninde ağlamasını tavsiye ediyorum.)

Yine çocuk kandırır gibi aktardığı olaylardan biri şu: Said-i Nursî belgeseli. Diyor ki “Fethullah Gülen’den para almadım.”

Herhalde Hocaefendi kalkıp da elinde bavulla Ankara’daki Dilek Dündar’ın ofisine gidip para getirecek değil.

Meğerse bizim romantik tüccar Said-i Nursî’ye kendi kendine merak salmış.

Kime anlatıyor, kimin bunlara inanacağını düşünüyor acaba? Bütün bir kariyer motivasyonu para üzerine kurulu biri hiçbir şeye kendi kendine merak salmaz ki.

‘TAHSİLÂT’I DİLEK DÜNDAR YAPACAK

Bu belgesel de, Can Dündar’ın bütün diğer belgeselleri gibi parası bastırılarak çektirilecek ve o İkinci Cumhuriyetçi yazıları, Fethullahçı Ali Babacan’ı yıkama yağlamalarının karşılığını nakit olarak alacak bizim romantik.

Paraya kafası basmayan Can Dündar yerine de Dilek Dündar tahsil edecek bu belgeselin gelirlerini de.

Tabii Can Dündar’ın sözleri kandırabildiğine mânâlı. Kandırabildiği kadar da kandırsın. Nâçizâne bir tavsiyem, kendini kandırmasın.

***

Şimdi de sahtekârlıktan ve dolandırıcılıktan mahkûm olmuş, üniversiteyi bitirememiş Mehmet Ali Birand namlı kalemin yazdıklarına bakalım:

Gençlerimizi de kendimize benzetmişiz!

Abbas Güçlü’nün Genç Bakış’ını izlerken gençlerimizi de kendimize benzettiğimizi görmek içimi sızlattı. Gençlere de tabulara tapınmayı öğrettik. Onlar da sorgulamadan, klişelere sarılıyorlar. Oysa insan üniversitelilerden kalıpları kıran, yerleşik fikirlere karşı çıkan yepyeni açılımlar bekliyor.

Abbas Güçlü’nin GENÇ BAKIŞ’ı bu hafta rekor kırdı. Zaten daima ilgi  toplayan bir programdır, ancak bu hafta Can Dündar’ın ünlü MUSTAFA filmini tartıştırdığı için, daha da bir heyecanlıydı.

Bu film hakkındaki görüşlerimi defalarca yazdığım için, burada tekrarlamayacağım. Beni asıl üzen, bazı öğrencilerin sloganlardan öteye geçemeyen, artık çiğnene çiğnene bıkkınlık getirmiş görüşleri tekrarlamalarıydı. Hani nerede o genç adamın farklı bakışı? Programı izlerken, o acı gerçek bir daha karşıma çıktı. Gençlerimize de, kendimiz gibi, tabulara tapınmayı öğretiyoruz.

Üniversite dediğiniz nedir (MKD: Yâhu, okumadığın şeyin ne olduğunu hangi yüzle anlatacaksın be adam)?

Gençlerin nasıl olmalarını istersiniz (MKD: Aman senin gibi olmasınlar)?

Babalarından, annelerinden daha ileri ve farklı bakan, başka bir dünyanın mensubu olmalarını arzulamaz mısınız?

Nerede… Bizim kuşağımızın küçük birer kopyası konumundalar. Gazete manşetleriyle cümle kuran, bâzı yazarların kullandığı klişelerle konuşan bir gençlik.

Allahtan (MKD: “Allah’tan” denir ama MAB ne bilsin) Can Dündar sinirlenmedi  ve mütevazi (MKD: CD paralelmiş) yaklaşımıyla gençlere amacını çok iyi anlattı. Onlara âdeta vizyon dersi verdi. Yine de, gecenin geç saatlerinde  televizyonu kaparken içim sızlamadı, değil.

Mehmet Ali Birand

Eh, benim canavar gibi genç dostum Seblâ Kutsal hiç durur mu, 12’den vurmuş MAB’ın alnına:

Seblâ’dan,

Sayın Birand kendisini de Atatürkçü çağdaşlarının içine katıp “gençleri kendimize benzettik” demiş. Biz, Atatürkçü gençler, eski Atatürkçü kuşağa benziyoruz, bu konuda haklı ama kendisini bu “az gelişmiş” sınıftan ayırmalı bence. O bizden çok farklı, çok daha başarılı! Biz, eski kuşağa benzeyen gençler olarak, Birand gibi “fileto” bireyler olamadığımızdan lüp diye yutulamayız. Kılçıklarımız var. Bu sebepten, “mütevâzi” ile “mütevâzı” arasındaki farkı bu yaşımızda biliyor olsak bile, kendileri kadar iyi paralar kazanıp, her hafta sonunu bir Avrupa başkentinde geçiremeyeceğimiz aşikârdır

***

İmdi ve şimdi, insanî hislerle Can Dündar’ı da, Mehmet Ali Birand ve benzeri mahlûkatı da öpüyorum, beşerî duygularımla ne yapmak istediğimi yazmayayım daha iyi!

   Hele hayvanî yönüm bir ortaya çıkarsa…
      Ne siz sorun, ne ben yazayım, ne de tahayyül edeyim.
         En iyisi bu gece sevgili kardeşim Tâhir’lerde et mangal ve rakı.
            Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ü anar, şerefine kadeh kaldırıp dua da ederiz.

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 11 Kasım 2008 Salı

Yorumlar (7)

64 sayfa : [1] 2 3 4 » ... Son Sayfa »