Arsiv : Kerem DOKSAT

KARALAMA DEFTERİ

Sayın Doğan Hızlan’ın KARALAMA DEFTERİ diye CNN-TURK’ta yayınlanan güzel bir programı var. Onu seyrediyorum. Yeni romanı olan Destina’yı tanıtmak için konuşurken kimsenin tarih bilmediğini, öğrenenlerin de ömürlerinin bittiğini, kimselere de iltifat etmediğini övüne övüne anlatan “pek mütevâzı” yazarımız Mine G. Kırıkkanat “kimse aynısıyla bilemez” gibilerinden bir lâf ediyor. Bu büyük edibimiz (edibemiz desem yanlış veya seksist olur mu acep; bu yanlış lâfının üzerinde neden durduğumu anlatacağım), aydınımız ve san’at kadınımız “aynısı” denmeyeceğini bilmiyor; aynı denir. Kelimenin menşei “ayn”, ayna da oradan türemiştir.

İnternet’te bu roman şöyle tanıtılmış:

“Bu romanda yazılı herşey doğru, hiçbir şey gerçek değildir.

Henüz yaşanmamış yakın bir geleceği anlattığı Destina’da “Bu romanda yazılı her şey doğru, hiçbir şey gerçek değildir” diyor Mine G. Kırıkkanat.

Bu yakın gelecekte, İstanbul Küresel Yönetişim’in idaresine geçmiş, Türkler de göç ettikleri farklı ülkelerde asimilasyona uğramıştır. Haç ile Hilal’in savaşı sona ermiş, yerini Hıristiyanlığın mezhep çatışması almıştır. Bu savaşın galibini, Roma’nın ilk Hıristiyan imparatoru ve Konstantinopolis’i başkent yaparak Hıristiyanlığa armağan eden Büyük Konstantin’in soyundan gelen bir vârisin bulunması ya da tam tersi ortadan kaldırılması belirleyecektir. Konuya ve bölgeye hâkim olmaları nedeniyle seçilen üç Türk ajan, rüyaların izinden giderek çıktıkları zaman yolculuğunda kıyasıya bir mücadelenin tam ortasında bulacaklardır kendilerini.

Soluk soluğa bir maceranın film kareleri gibi aktığı, müthiş bir hayal gücünün ürünü Destina, okurun elinden bırakamayacağı ve uzun süre etkisinden kurtulamayacağı son derece çarpıcı bir roman.

… Ama gerçek, ergeç doğrulanır”.

Bu tanıtımın bir musahhihe ihtiyacı var. “Her şey” ayrı yazılır; Yönetişim ne demek bilinmez (gelebilecek neolojizmlerin müdrikiyim). Hilal değil Hilâl yazılır. Rüya değil, rûya, galip değil gâlip yazılır. Önceden “ya” kullanılmamışsa, “ya da” denmez. Ergeç değil, er geç diye yazılır. Hayal da hayâl olmalı…

Kitabı henüz okumadım ama Doğan Bey’le yaptıkları sohbetten anlaşılıyor ki, bu yerli Minerva Athena (merak eden internete baksın), verity, reality, truth mefhumlarını birbirine karıştırmış.

Tasavvufta, ezoterik (bâtınî: gizemli) ve mistik ekollerde bu mefhumlar çok tartışılmıştır.

—Gerçek (reality) tamamen izafî ve kişiden kişiye, andan ana, hâlden hâle değişen bir şeydir. Meselâ hallüsinasyon işiten birisi için o ses gerçektir, başkaları için ise gerçek dışıdır. Aynı şeyi çeşitli inançlar, fikir ve kanaâtler için de söyleyebiliriz. Bir Marksist ve diyalektik materyalist için plâzma evren, bir gün (bkz. BİRGÜN Gazetesi) komünizmin geleceği düşünceleri de gerçektir ve bunlara imanla bağlıdırlar; her şeyi de ona göre yorumlarlar. Aynı şey her türlü kesin inançlı için de muteberdir (dinî, itikadî, ideolojik…).

—Verity ise hakikât demektir. Sonsuz gerçekler arasında esas ve doğru olandır. Gerçekler sıklıkla yanlış olabilirler ama hakikât tek ve doğrudur. Tasavvufta Hakikât (büyük harfle yazılır) bizatihî Allah’tır ve doğruyu da o bilir. Bunu insanlar nasiplerince anlarlar; genellikle de yanlış veya eksik anlarlar.

—Truth yâni Doğru ise Hakikat’in kendisi ve tecellisidir; tektir, mutlaktır, izafî değildir. Farklı kişilerin doğru zannettikleri kendi gerçeklikleri ile bu Doğru tamamen ayrıdır.

—“gerçek, ergeç doğrulanır” ne demek belli değilDoğrulanma kavramı muhtemelen teyit (confirmation) karşılığında kullanılmış. Buna mukabil, Popper’in Yanlışlanabilirlik İlkesi (Falsifiability Principle) çağdaş bilimin temel düsturudur. Yâni, “gerçek, er geç doğrulanır” cümlesi gerek felsefî, gerek metodolojik, gerekse mistik-ezoterik açılardan anlamsızdır.

Bu pek mütevâzı(!) yazarımız Mine G. Kırıkkanat bakın kendi halkından nasıl bahsetmişti Aydın Doğan’ın marjinal adamlar bu memlekete saldırsınlar diye neşrettiği Radikal gazetesinde: “Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yellemekte, çay demlemekte ve ayaklarında ve salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her 10 metrekarede, bu manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı”.

Bu büyük entelimiz Kürtler’i de pek sever, diğerleri gibi…

***

Türkçe üzerinde seyahate biraz daha devam edelim:

5N 1K programında Cüneyt Bey “Türk dizileri Arap ülkelerine ithâl ediliyor” dedi geçen gün. Eh, tabii, sürekli olarak ithalât yerine içalım, ihracat yerine de dışsatım diye uydurup dayatırsanız, olacağı bu. Koskoca tecrübeli televizyoncu da kalkar ihraç yerine ithâli kullanır!

Bir başka mutat (bâzılarının yazdığı gibi mutad değil) hâle gelmiş hata da “aklıselim olanlar” filân demek. Aklı selim olan yoktur, akl-ı selîm sâhibi yâni sağduyulu olanlar veya olmayanlar vardır; kökü Arapça “akl”dan gelir.

Her dâim” lâfı beni kaşındıran yeni modalardan biri… Dâima tamam da, her dâim diye bir şey yok! Şâyan-ı enteresan kadar absürt (absürt kelimesinin san’at ve edebiyattaki karşılığı Türkçe’de yok; saçma veya anlamsız bunu karşılamıyor, en iyisi aynen kullanmak)!

Bir ünlü tiyatrocu (Metin Akpınarulemâlar dedi; ulemâ, âlimler demek zâten.

Bir başka millî felaket de “tecavüzcü” lâfı. Yâhu (aslında bu da Ya Allah demektir), mütecâviz denir. Tecâvüzcü Coşkun lâfı bir şaka olarak uydurulmuştu, şimdi herkes kullanılıyor.

İki olumludan bir olumsuz veya iki olumsuzdan bir olumlu çıkar. Çok sık olarak “ne filânca böyle ne de falanca böyle değil” deniyor. Yanlış! “Ne filânca böyle ne de falanca böyle” denmeli; Atatürk’lü Alpet reklâmında bunu gene yazmıştım.

Sırf imkân, mümkün, ihtimâl ve muhtemel kelimelerini kullanmamak için olanak, olanaklı, olanaksız, olası her yere girdi. Ama olanaksız kelimesi hem imkânsız hem de muhtemel değil anlamına gelir oldu. “Meselâ örneğin” (bu ikisini birlikte kullanan o kadar sunucu var ki) İngilizce “it is possible but not probable” cümlesini ancak “mümkündür ama muhtemel değildir/muhtemeldir” diye tercüme edebilirsiniz. Yoksa şöyle bir ucûbe gerekebilir: “olasıdır ama olmayasıdır/olasıdır”!

Bir başka gariplik bilhassa Cumhuriyet gazetesinin kullandığı “bilim insanları” tamamlaması… Yâhu, bu erillik veya dişilik taşımaksızın bilim adamı diye söylenir. Buradaki “adam” kelimesi insanı kasteder. Anlamsızlığının sebebini de arz edeyim: Bilim hayvanları, bilim bitkileri denir mi?

Ortalık o kadar kaotik ki, bir psikiyatri hocası lisan konusunda kendi görüşünde olmayanları kınadığını açıkça beyan ediyor.

TRT’de bile “evraklar” deniyor, cinnet geçiriyorum! Yâhu, evrak çoğuldur, varakalar yâni belgeler (dokümanlar) demektir.

Cenâh-ı askeriye bile koordineli hareket ediyor. Koordinasyon “eşgüdüm” diye tutan bir Türkçe karşılık buldu. Ya “eşgüdümlü” denmeli ya da “koordine şekilde”.

Târif etmenin karşılığı tanımlama oldu ya… Bakıyorum bizim asistanlar da dâhil, bütün yeni nesil “hasta bir şikâyet târiflemiyor” demekte! Ne olur, “târif etmiyor” deyin, e mi!

***

Bir gazete genel yayın yönetmeni işine son verdiği yazara “sen sağcısın, pis bir faşistsin” diye gerekçe gösterebiliyor ve kendisinin ise solcu yurtsever olduğunu söylüyor. Bu çok tabii çünkü SD namlı kişi ne Türkiye’yi ne de Türklüğü tanır. Yabancı okullarda tahsil eyleyen, New York’u İstanbul’dan daha iyi bilen, First Class’ta değil de Economy’de uçarsa fenalıklar geçirdiğini yazacak kadar pervâsız, Medyum Memiş’le arkadaş olmakla iftihar eden, kafayı penisle bozmuş bir adam olsa olsa bizim zâten damarlarımızda akan vatanseveri (patriot) anlayabilir ancak! ABG’li garip halkı bağlayabilecek tek değer hükmü budur… Hâlbuki biz henüz farkında olmasak ve unutturulmaya çalışılıyorsa da, zâten milletiz (isteyen ulus desin ama ulusalcılık yeni yasalara göre suç) ve vatanımızı severiz. Davul zurnayla evlâdını askere yollayan kaç millet var sanıyorlar bunlar?

SD gaflet ve dalâlet grubundan; ihanet değil. Onlar zâten belli. Her kim ki Türkiye’ye, Atatürk’e, Türklüğe, TSK’ya söver, yıkıcı şekilde sataşır veya sûret-i Hakk’tan gözüküp çatarsa, onlar üçüncü gruptandır. Bunları Anayasa Mahkemesi’ni son icraatından sonra nasıl ortadan kaldırırız diye düşünen, bunu yaparken de millî irâde kavramının arkasına gizlenenler arasında da bulabilirsiniz. Çok basit bir tarihî hakikati (gerçeği değil) gizlemektedirler: İtalya ve Almanya’da faşizm millî iradeyle iktidara gelip de dünyanın başına belâ olunca teşkil edilmiştir Anayasa Mahkemeleri. Rejimin değiştirilmesi dahi düşünülemeyecek temellerini çoğunluklarına güvenerek değiştirmeye kalkanlara karşı antikordurlar.

Bugünlük son olarak da bâzı hazin gelişmelere azıcık değineyim:

Devletlû kendi halkıyla dalga geçerek “n’apalım, Dolar düşükken sen kazanıyordun, yükselince de bırak o kazansın” diyor, gülerek ve elhamdülillâh ve dahi alimallah bu krizi aşarız diyor; ertesi gün Denizli’de Dolar’a endeksli makine alan Atak Tekstil’in patronu ödeme güçlüğüne düşüp bunalıyor, AKP milletvekili dâhil 20 kişiye “artık ben yokum” diye mesaj çekip, falçeteyle boğazını keserek intihar ediyor. 10 Ekim itibâriyle sıcak para hacmi 13.8 milyar USD eriyip 59.5 milyar USD’ye düşmüş vaziyette fesüpanallah! Canım Devletlûm benim…

Aynı Başbakan arkadan eli silâhlı büyüklerinin kontrolünde devletin emniyet güçlerine taş atan çocukları kastederek “o kadar küçülüp ufaldılar ki, artık küçük çocukları öne sürüyorlar” diye gürlüyor; bu lâfları ettiği Tunceli’de önceden pankartları indirilmiş ve geçici sıkıyönetim hâli ile ancak konuşabiliyor ve malûm gazabıyla “nankörler” diye fırça atıyor. O çocukların şimdiden nasıl Vatan ve Türklük düşmanı olduğunun farkında değil mi?

Tabii ki farkında! Hazin olan da bu zâten…

Milliyetçi Hareketsizlik Partisi Genel Başkanı da, bir gün evvel vatan hâini diyerek hakaret ettiği(!) Başbakan’a, Türk kadınlarının kafalarını ve beyinlerini çarşafa tekrar sokmak için hemencecik köprü uzatıverdi.

Türk İslâm sentezi, değil mi? Nasıl da kurnazsınız, tilki gibi.

ABG Kongresi’nde Kürdistan Haritası açıldı.

Ve…

Bilmem kaçıncı dalgada bilmem kaç kişi daha Ergenekon’dan içeri atıldı!

Zonguldak’ta mâden ocaklarında işçi olarak çalışmak üzere açılan 3000 kişilik kadroya müracaat edenlerin sayısı 37196, bunların 1160’ı üniversite mezunu!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 26 Ekim 2008 Pazar

Yorumlar (12)

Âdeta Bugünü Bilmiş… Hâlimizi Târif Etmiş!

İnternetten posta kutuma hârikulâde bir yazı düştü, aynen koyuyorum. Topkapı’da bu varaka olsun olmasın, hârikulâde…

***

Kanunî Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin âkıbetini hayâl eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı diye derin derin düşünmeye başlar…

Bu gibi soruları çoğu zaman sütkardeşi meşhur âlim Yahya Efendi’ye sorduğundan, bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendi’ye gönderir…

“Sen ilâhî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi hâlde çöker? Osmanoğulları’nın âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” şeklinde mektubunu gönderir.

Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı bir bakıma çok kısa bir bakıma içinden çıkılmaz bir hâl alır:

“Nemelâzım be Sultanım!”

Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mânâ veremez… Yahya Efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar:

“Acaba bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?”

Nihâyet kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir.

Sitem dolu sorusunu tekrar sorar: “Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”

Yahya Efendi duraklar: “Sultanım, sizin sorunuzu ciddiye almamak kaabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.”

“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sâdece nemelâzım be Sultanım demişsiniz. Sanki beni böyle islere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.”

Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu akıl almaz açıklamasını yapar: “Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de nemelâzım deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir…”

Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca Sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlime memleketinin sâhip olduğu için Allah’a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır…

Mektup bugün Topkapı’da sergi hâlindedir.

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 25 Ekim 2008 Cumartesi

Yorumlar (9)

PETEK DİNÇÖZ’LE “ARIM BALIM PETEĞİM” PROGRAMI!

Dün telefonum çaldı, Yeliz isimli cici bici konuşan bir kız aradı. Petek Dinçöz’ün sunduğu bir programa çağırıyordu. Israrla “medyum, cinci, kavga, gürültü var mı; yoksa ben gelmem” dedim. Bana garanti verdi, sebeb-i iştirakim de şizofren bir âile için 10 ilâ 15 dakikalık bilirkişilikti. Programı hiç seyretmemiştim, Petek Dinçöz hakkında da vasat bilgilerim vardı: Vasat bir yetenekle, daha ziyâde vizüel zevke hitaben şarkı söyleyen genç güzel bir kızcağız…

Kabûl ettim. Hay etmez olaydım!

Bir kere, stüdyo Ârâf’ta, ama bulduk. Bekleme odasında sağımda solumda her çeşit insan vardı, panayır yeri gibi…

Sıram geldi, yayın salonuna girdim.

2000’in epey üzerinde televizyon yayınına katıldım, bu kadar kaotik yer görmedim! Matrix’teki Apokaliptik âlem gibi… Ortalık puslu, acayip kalabalık, tribünlerdeki kadınlar ve az sayıda erkekler oynuyor, hopluyor, zıplıyor, bağıra çağıra konuşuyor. Hepsi profesyonel seyirci…

Neyse, bir türkücü, bir tiyatro san’atçısı ve yazar hanımefendi, aralarında benimle beraber oturtulan cingöz bakışlı kısa gri saçlı bir kadın, âmâ bir başka hanım, benim yanımda da ne iş yaptığını bilmediğim bir bey; sıralanıp oturduk.

Petek dalgın ve gergin, sebebini bilemem. Reklâm bitti, geri sayım başladı ve canlı yayına geçtik. Petek doğrudan şizofreniye girdi, 30 saniye kadar sonra beni hatırlayıp tanıttı; olur o kadar… Böyle durumlarda şâhin kesilip etrafı çok dikkatle tetkik ederim. Sıfır dendiği anda cingöz bakışlı gri kısa saçlı kadın bir anda ağlamaya başladı; âilemde ve muhitimde çok tiyatrocu vardır, epey tecrübeliyim, üstelik işim de psikiyatrlık; bu kadın bal gibi rol yapıyordu. Bu satırları programın kaydını iki kere daha seyrettikten sonra yazıyorum. Kocası şizofrenmiş, sonra alkolik olmuş, sonra da beyin hasarı geçirip evde yatar hâle düşmüş. Tanıtım filminde yatakta yatan bir adamın resmi, cingöz bakışlı gri kısa saçlı kadın ise gözyaşları seller olmuş, ağlıyor, haykırıyor, pes perişan; yan gözle bakıyorum, aynı ton ve şiddetle oturduğu yerde de ağlıyor. Efendim, bunların bir oğlu varmış, o da önce içki içip sonra şizofren olmuş ve sürekli olarak annesini babasını dövüyormuş, bu arada birtakım karanlık işlere de karışmış gâliba ama orası tam anlaşılamıyor. Ben sükûttayım, çevredeki herkes cingöz bakışlı gri kısa saçlı kadına acıyor ve gözyaşları içerisinde suâller soruyorlar. Her suâlde ağlaması küt diye kesilip, çok iyi çalışılmış olduğu belli cevapları takır takır yetiştiriyor, sonra gene seller sular gibi ağlıyor.

Cingöz bakışlı gri kısa saçlı kadının hikâyesi şöyle sürüyor: Artık dayanamayıp oğlunu şikâyet etmiş, daha önceden şizofreni raporu olan delikanlıyı da hapse atıvermişler! Durun, gerisi var, şimdi bu yaptığına çok pişman olan cingöz bakışlı gri kısa saçlı kadın 5400 YTL mi, 4600 YTL mi ne, onu bulursa oğlunu hapisten çıkaracakmış ve yeniden evde dayak yiyeceklermiş. Bu bilgileri verirken de kadıncağız helâk olmakta!

Nihâyet Petek bana dönüp soruyor ne düşündüğümü!

Söylediklerim şöyle: “Bu hikâyede gariplikler var. Bu kadar ağır bir şizofreni, hele raporu da varsa, asla hapse atmazlar, akıl hastânesine yatırırlar; bu bir. Bu hata bir şekilde olmuşsa da, bahsedilen paraya hiç gerek yoktur, basit bir dilekçe ile müracaat yeterlidir; bu da iki”.

Ortalık buz kesiyor; cingöz bakışlı gri kısa saçlı kadın ânında müstehzi bir gülümsemeyle gözlerini dikip “siz beni anlamadınız” diyor ve aynı saçmalıkları tekrarlıyor. Bu arada gittikçe ağlama ve hıçkırıklar crescendo yapıyor. Petek perişan, herkes de öyle. Tekrar lâfa girip paranın ne için gerektiğini sorduğumda kadın bana öfke kusuyor. Duygu sömürüsü Everest’in zirvesinde!

Ben de “bu bir şov, işin içinde başka hesaplar olduğu belli, bu anlatılanlar doğru olamaz” diyorum. Ve… Ayvayı yiyorum.

Petek bana fırça atıyor ve gözü yaşlı bir anneyle böyle konuşamayacağımı haykırıyor! Ben de bunu kendisinden mi öğreneceğimi suâl eyliyorum. Bu arada cingöz bakışlı gri kısa saçlı kadının şovu öyle büyüyor ki, bağıra çağıra şovunu sürdürürken tam dört kişi koluna girip salondan çıkarıyorlar. Seyircilerden birtakım kadınlar bana hakaret ediyor. Petek geri geldiğinde gene beni kınıyor ve konuşturmayacağını söylüyor! Ben de sükûnetimi koruyarak net bir şekilde konuşup söylediklerimin arkasında duruyorum. Petek reklâm arasına giriyor. Hemen kalkıp mikrofonumu çıkarıyorum, “hayatımda böyle terbiyesizlik görmedim” diye söylenerek giderken “terbiyesiz sensin” deniyor, söyleyen kim emin değilim ama muhtemelen Petek. Nitekim bana lâf yetiştirmeye devam ediyor ve “esas siz şov yapıyorsunuz” diye bağırıyor. O anda sinirim geçip gülüyorum ve buna hiç ihtiyacım olmadığını, beni de kendilerinin çağırdığını, verilen sözleri hatırlatıyorum. Petek kayboluyor. O sırada âmâ hanım “hocam, size müteşekkirim, ortalığın aklını başına getirdiniz” diyor ama ânında sağımdan hoş bir genç oğlan gene bana “terbiyesiz, senin yüzünden reklâma geciktik” diye kızıyor; kolumun önünde ve o kadar çıtkırıldım bir şey ki, maazallah, öfkelenip itsem (vursam değil) ölebilir! Öfkelenip azıcık ona dönünce de geri kaçıyor.

Bekleme salonuna dalıp makyajımı sildikten sonra derhâl orayı terk ediyoruz. Sonradan seyrettim, arkamdan dedikodu ettirmiyor katılanlardan ikisi…

***

Merak edip resmî web mekânından araştırıyorum bu hâtun kişiyi. Petek Hanım Kızımız 29 Mayıs 1980’de İzmir’de dünyamızı teşrif etmişler, yâni 28 yaşında. Gene resmî web mekânında tahsilinin ne olduğu yazılmamış. Güzellik kraliçesi olmuş, dizilerde rol almış, şarkıcılık ve sunuculuk yapıyormuş.

25 senedir televizyonda, radyoda pek çok programa katıldım. Sert tartışmalara da katıldım ama böylesine rastlamadım.

Orta zekâlı birisinin dahi şarlatan, en azından gayrı samimi olduğunu anlayabileceği bir şovcuyla birlik olup da, bir bilim adamına hakaret eden, ona saygısızlık eden hiçbir sunucu görmedim. Tahsili, görgüsü ve CV’si muğlâk (öğrendiğime göre lise mezunu dahi değilmiş) 28 yaşında bir kızın, 51 yaşına gelmiş bir psikiyatri profesörüne böyle davranması ilk defa rastladığım bir vahamet!

Şarkıcılığın da, sunuculuğun da, san’atçılığın da bu kadar ucuzlaması memleketimizin anomisinin bir başka göstergesi. STAR TV’de Petek Dinçöz’le Arım Balım Peteğim programını ibret için seyredin diye herkese tavsiye ediyorum.

Ankara’dan arayıp da “Kerem Hocam, ben sizin hayranınızım, çocuğuma ve âileme sizin fikirlerinizi anlatırım. Ne olur öyle yerlerde görmeyelim sizi” diyen hanımefendi içime su serpti ama burukluk sinmedi.

BU ARADA, KANAL T’DE (DIGITURK 51, DİĞERLERİNİ BİLEMİYORUM) SEVGİLİ ÇİĞDEM TUNÇ’LA BERABER HER SALI SAYGI VE SEVGİ DOLU, ÇOK NİTELİKLİ KONUKLARIN GELDİĞİ VE KONULARIN TARTIŞILDIĞI BİR PROGRAM YAPIYORUZ: ÇAY SAATİ. 

   Hepinizi salıları 17:30′da bekliyorum.

      Sunucu nasıl olurmuş görün hem; zarafetiyle, zekâsıyla, kültürüyle, saygısıyla…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 22 Ekim 2008 Çarşamba

Yorumlar (20)

DAHA NE BEKLİYORSUNUZ!

Önce http://www.keremdoksat.com/2008/10/04/acik-ve-net-olarak-kurt-mes%e2%80%99elesi-nasil-halledilir/ yazımı lûtfen bir kere daha okuyunuz.

Şimdi de Faruk Nâfiz Çamlıbel’in (1898–1973) güzel şiirini yâd edelim:

SAN’AT

Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
Bizim diyârımız da bin bir baharı saklar!
Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek
İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar

Sen kubbesinde ince bir mozaik arar da
Gezersin kırk asırlık mâbedin içini
Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda,
Bize heyecan verir bir parça yeşil çini

Sen raksına dalarken için titrer derinden
Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin
Bizimde kalbimizi kımıldatır derinden
Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin 

Fırtınayı andıran orkestra sesleri
Bir ürperiş getirir senin sinirlerine,
Istırap çekenlerin acıklı nefesleri
Bizde geçer en yanık bir musıkî yerine

Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun
Yabancı bir şehirde bir kadın heykelini,
Biz duyarız en büyük zevkini rûhumuzun
Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini…

Başka san’at bilmeyiz karşımızda dururken
Yazılmamış bir destan gibi Anadolumuz
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun… ayrılıyor yolumuz

En son olarak da geçen gün ebediyete intikal eden Fâzıl Hüsnü Dağlarca’nın güzel bir şiirini hatırlayalım:

Üfleme bana anneciğim korkuyorum
Dua edip edip, geceleri.
Hastayım ama ne kadar güzel
Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri.

Niçin böyle örtmüşler üstümü
Çok muntazam, ki bana hüzün verir.
Ağarırken uzak rüzgârlar içinde
Oyuncaklar gibi şehir.

Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum
Ağlıyorsun, nûr gibi.
Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
Duvardaki resimlerle, nasibi.

Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
Büyüyor göllerde kamış.
Fakat değnekten atım nerde
Kardeşim su versin ona, susamış.

Ne mi var bunda? Şu var: Bu memleketi idare ettiğini düşünen Başbakan bu iki şâirin şiirlerini karıştıracak kadar şaşırmış vaziyette. Daha da vahim ve elîm olarak, bütün devlet ricâli de ateşli alkışlarla ayakta helecanlanıyorlar. Demek ki ya bütün bu adamlar câhil, ya durumu idare ediyorlar, ya da ne yapacaklarını bilemiyorlar (ki, son ikisi aynı kapıya çıkıyor). PKK, kendisi hakkında “ona yüz veren hâindir” meâlinde beyanda bulunuyor; bütün dükkânlar kapanıyor, kepenkler iniyor, kontaklar kapanıyor!

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olağanüstü tedbirler altında Diyarbakır’da zar zor konuşabiliyor. Nerede o Devletlû hâli? Hani nerede o fırçalar, hakaretler, “ananı al da gitler”? Onlar yok, çünkü korkuyor!

Çünkü Teröristbaşı’na işkence yapıldığı dedikodusu da çıkarılarak bütün Kürtler Türkiye’nin her yerinde ayaklanıyor. İstanbul’da arabalar kundaklanıyor. Adana’da emniyet güçleri Kürt mahâllelerine girmeyi dahi başaramıyorlar. Güneydoğu’da gene çocuklar öne sürülerek kalkışıyorlar. Sesi titreyen Devletlû kimsenin ciddiye almadığı lâfları ederken, o şehrin tamamında terör var. Bütün cadde ve sokaklarda lâstikler yakılmış, polis nâçar. Van’da içlerinde Ayrılıkçı Kürtçü Parti’nin milletvekili(!) de bulunan on bin kişi Türk Bayrağı olan her yeri taşa tutuyor. Bunlar beşinci gününü dolduruyor, oralarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti filân yok; şimdiden otonomiyi ele alan güruh var!

Peki, muktedir olmayan iktidardakiler ne yapıyor? Türkiye’ye söven, meydan okuyan, “Kerkük Kürt şehridir” diyen Kürt Yahudisi Barzani ile resmen görüşmeye karar veriyorlar; adam da kasıla kasıla “psikolojik duvarı yıktık” diyor.

ABG’de “Müslümanlar Türkiye’de haklarını koruyamıyorlar, dinlerini yaşayamıyorlar” filân diyen Hâriciye Vekilimiz Baby Face Babacan ise babalar gibi “mühim olan kimlerin muhatap alınacağı” gibi lâflar ediyor, ne demekse… 

***

Ekonomik tsunami vurmaya başlamış, esnaf da, halk da kan ağlıyor. Lokantalar boş! Stagflasyon kapıda!

Türklüğü, Türk’ü savunan hemen herkes Ergenekon hezeyanı ile yargılanacaklar ama olamıyor çünkü davanın görüleceği salon, salon değil mezbaha dönmesi. Hayvan koysan durmaz!

Gözü dönmüş bâzı polisler güpegündüz on beş on altı yaşında delikanlılara bir parkın ortasında “bakalım ne kadar dayanıklısınız” diyerek meydan dayağı çekebiliyorlar.

Kitapçılarda Hz. Marks’ın Kapital kitabı satışı patlıyormuş balonu uçuruluyor. Penisçi ST bile okumaya başlayıp bitiremediğini itiraf etmişti; bizim necip halkımız mı anlayacak bu Yeniçağ dininin kutsal kitabını. Komik mi desem, hazin mi?

Ve Devletlû bir vecize daha yumurtluyor Türk Dil Kurultayı’nda: “Üzülerek ifâde etmek istiyorum ki, dilimiz bugün hoyrat bir saldırıyla yüz yüzedir. Atatürk’ün Nutuk’unu ve Mehmet Âkif’in Safahat’ini bilmeyen nesil yetişiyor, sorumlusu da medyadır”! Bir kere “hoyrat saldırı” değil “hoyratça saldırı” denir; saldırının (hücumun) kendisi hoyrat olamaz, saldırgan hoyrat olur. Millete Türkçe konusunda fırça atarken kendisi Türkçe hatası yapıyor, üstelik İmam Hatip menşeli zât-ı âlîleri… Hele, Nutuk’u okuduysa, kafamı duvara vurmaya hazırım. Faruk Nâfiz Çamlıbel ile Fâzıl Hüsnü Dağlarca’yı karıştıracak kadar entellektüel Devletlûmuz Nutuk’u okumuş ha! O kesimin Gâzi’ye de, Nutuk eserine de nasıl söverek baktıklarını çok iyi bilirim. Güldürmesinler adamı!

Bakın, görün, anlayın Allah aşkına!

Bunlar hiçbir şeye muktedir değil. Devletlû kendi halkına fırça atıp hakaret ederken, memleketin bütün cıvataları gevşemiş, farkında değil yâhut daha hazini, mahsus böyle davranıyor. Yarın ortalık kan gölüne dönecek. Çok az kaldı ve Türkiye’de hiçbir ciddi tedbir de, plân da, strateji de yok! ABG ne emrederse onu yapıyorlar.

Diyarbakır’da Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ürkek ürkek konuşurken adı konmadan fiiliyata geçirilen Olağanüstü Hâl derhâl bütün memlekette tatbik edilmelidir.

Sonuçta, gene istirham ediyorum, http://www.keremdoksat.com/2008/10/04/acik-ve-net-olarak-kurt-mes%e2%80%99elesi-nasil-halledilir/ yazımı lûtfen bir kere daha okuyunuz.

   Dayanılmaz hüzünler içindeyim…

      Hadi biz yarım asrı devirdik; canlarımız, Cânanlarımız ne yapacaklar?

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 21 Ekim 2008 Salı

Yorumlar (5)

AŞK HAKKINDA

İngilizce’de love kelimesi bizdeki aşkın karşılığı… “Sevi” diye uydurulan kelimenin bir anlamı yok, “sevgi” ise Türkçe’deki başka bir karşılığı.

Aşk bir bağlanmanın (attachment) ifâdesi…

Bu bağlanma insandaki bağlılığa (bondage) da zemin hazırlıyor. Evlât aşkı, karıkoca aşkı, kardeş sevgisi… Hepsi aşkın değişik dışavurumları.

Sâf ve pak hâliyle nesnesiz aşk ezoterik ve mistik öğretilerde bizatihî Tanrı’dır ve O’nun zerresinin zerresi olan bizlerin, O’nun menbâından içtiğimiz sudur. Beatles’ınall you need is love” derken kastettiği şey bu saf ve nesnesiz sevgidir.

Pratikte ise romantik, muhteris, şehvetli, karşılıklı (reciprocal) veya karşılıksız (non-reciprocal) bağlanmalar için de kullanılır: Takım aşkı, vatan aşkı, insanın insana aşkı gibi…

Aşk bâzen bir hastalık hâlinde tezahür edebilir: Erotomani (de Clérambault Sendromu) gibi…

Bâzen de sapkın veya anormâl hâlde karşımıza çıkar: Parafililer, erotolepsi (aşırı seks düşkünlüğü), nimfomani, ensest (fücur) gibi. Bunlar bile kültüre göre çok farklılıklar gösterir.

Aşkı sâdece ihtirasa (passion: tutku) indirgemek büyük hatadır. Beyindeki belli bölgelerin uyarılmasıyla, tamamen üremeye yönelik evrimsel bir refleks hâlinde tezahür eden cinsel çekim en tabiî, en vazgeçilmez hayatta kalma ve neslini sürdürme stratejisidir. NGF, oksitosin, testesteron gibi hormonlar ve nörokimyasal sinyaller üremeye yönelik şehveti uyandırırlar; işin içindeki çekirdek yapılar da evrimsel açıdan en eski ve hızlı çalışanlardır: Amigdala, limbik sistem vs.

Hâlbuki seksüalite sona erdikten sonra da (hem anlık olarak, hem de sürekli olarak) devam eden bağlılık ve bağlanma gerçek aşktır.

Pek çok kültürde ve felsefede aşka dâir pek çok şey yazılıp çizilmiştir.

Bence aşk evrimsel, maddî, manevî, ilâhî ne derseniz deyiniz, diğerkâmca ve “olduğu için olan” bir özdür (essence). Yaşadıkça bunu değişik yönlere tevzi ve teveccüh ederiz.

   Bâzen de, hazindir ki, kaybederiz onu!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 19 Ekim 2008 Pazar

Yorumlar (8)

64 sayfa : « 1 2 [3] 4 5 6 » ... Son Sayfa »