Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

M. Kerem DOKSAT

M. Kerem DOKSAT

Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ
5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.
İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.
Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.
Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.
Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.
Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.
53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Posted by on in Genel

Kendisini bir karakolun önüne bırakmışlardı ve tabii ki bunun hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

Nereden bilebilirdi ki?

Kendi hâlinde, sessiz sedâsız bir bebekti.

Doğru dürüst ağlayamıyordu dahi çünkü henüz ağlamayı bilmiyordu.

Ne adı, ne soyadı, ne de kimliği belliydi.

Mizaç olarak da ürkekti ama bunun da farkında değildi.

Kendisini polis amcalarının karıları ve kızları büyüttü, sütanalığı da yapıp beslediler…

Şirin bir yavrucaktı ama bunun farkında bile değildi.

Eh, bir gün geldi, amcalardan birisinin Doğu görevi geldi çattı.

Herkesin işi gücü yoktu da, ona mı bakacaktı?

Onun kucağında, bunun memesinde, şunun mamasında fink atarken, kendini bir yetiştirme yurdunda buldu.

Eh, orada eğer “ağır abi” ve garip yaklaşımlı çocuklar vardı ve kendisine karşı garip garip şeyler yapıyorlardı. Bir kısmının neden böyle davrandığını da anlayamıyordu çünkü henüz küçücük bir bebekti.

Ne doğru dürüst ağlayabiliyor, ne de “agu gugu” yapabiliyordu.

Kendisine öylesine bir isim uydurdular: Garip.

Soyadı için de kalkıp Oğlan’ı seçtiler.

Artık herkes kendisini Garip Oğlan diye çağıracaktı ve neden, niçin, nasıl böyle bir kadere mahkûm edildiğini de hiç bilemeyecekti.

Garip Oğlan önce bir devlet kreşinde istihdam edildi ve bakıcıları sürekli olarak değişti. Kimselere tam anlamıyla bağlanamadı, güven duyamadı.

Etrafta tek gördüğü kalleşlik, riyakârlık ve fırsatçılıktı.

En yakını bildiği diğer oğlanlar ve kızlar hep orasını burasını elleyip, iğfâl etmeye çalışmaktaydı.

Mukabele etmek istediğinde de dayağı yiyordu ama zamanla kendine özgü savunma taktikleri geliştirdi ve bunların hepsini de televizyonları seyrederek öğrendi.

Diyelim ki birisine ters düşüyor, yüzünün ortasına patik atıyordu ve kendini bir şekilde mutlaka koruyordu.

Bu tepkiler onun doğasında vardı, evrimseldi ve öğrenmesi de icap etmiyordu. İlk hâtıraları da beyninin en derim bölgesinde hıfzedilmekteydi.

Acaba daha ne yapabilirdi?   

Saz çalmayı ilk önce oradayken öğrendi; ustalığını Büyük Halk Ozanı Âşık Veysel’den almıştı.

1087 kez okundu
0

Değerli Dostlar, Sayın Bay ve Bayanlar,

Konuşmama şahsî bir notla başlamama izin verin. Sigmar Gabriel, Frank-Walter Steinmeier ve partim, benden konuşma yapmamı rica ettiklerinde, tam 65 yıl önce eşim Loki ile birlikte SPD Hamburg/Neugraben teşkilâtı için dizlerimiz üzerine çökerek, davet afişleri hazırladığımızı hatırladım. Ancak şunu da itiraf etmeliyim: Parti politikası bakımından yaşım itibariyle zaten ümitsiz bir durumdayım. Uzun bir zamandan beri öncelikle Avrupa’nın kaçınılmaz olan bütünleşmesi çerçevesinde ulusumuzun görevleri ve rolüne büyük önem vermekteyim.


Aynı zamanda, bu kürsüyü, ülkesinde yaşanan derin felâketin ortasında bize ve Avrupa’daki tüm insanlara hukuk devleti ilkesine uygun, liberal ve demokratik bir yönetim konusunda yön verici bir örnek sunan Norveçli komşumuz Jens Stoltenberg paylaşabiliyor olmaktan memnuniyet duymaktayım.

Çok yaşlı bir adam olarak doğal olarak, ister tarihte geriye doğru, ister beklenen geleceğe doğru olsun,  uzun zaman pencereleri şeklinde düşünüyorum. Buna rağmen, geçenlerde tarafıma yöneltilen son derece basit bir soruya net bir cevap veremedi. Wolfgang Thierse bana şunu sormuştu: “Almanya ne zaman artık normâl bir ülke olacaktır?” Bunun üzerine ben şu cevabı verdim: “Yakın bir tarihte Almanya “normâl” bir ülke olmayacaktır”. Zira korkunç, ancak eşitsiz tarihî yükümüz buna engel teşkil etmektedir. Ayrıca, çok küçük ancak çok farklı uluslardan oluşan kıt'amızın ortasında yer alan demografik ve ekonomik ağırlığımız da bir engeldir.

Böylece “Avrupa’da ve Avrupa ile Almanya” başlıklı karmaşık konuşmama başlamış durumundayım.

Avrupa Entegrasyonun Saikleri ve Kökenleri

Avrupa’daki 40 ulusal devletin birkaçında – İtalya, Yunanistan ve Almanya gibi – ulus bilinci çok geç ortaya çıkmışsa da, sürekli olarak kanlı savaşlar yaşanmıştır. Avrupa tarihinin bu bölümü – Orta Avrupa’dan bakıldığında – merkez ile periferi arasındaki sonsuz mücadeleler dizisi olarak görülmektedir.

Avrupa’nın merkezinde yer alan devletler ve halklar, zayıf olduklarında periferide yer alan komşuları zayıf durumundaki merkeze saldırmışlardır. En büyük tahribat ve insan kaybı 1618-1648 yılları arasındaki Otuz Yıl Savaşı sırasında meydana gelmiştir. Bu savaş esas itibâriyle Alman topraklarında yaşanmıştır. Almanya o zamanlar yalnızca Almanca konuşulan bölgelerde kullanılan coğrafi bir kavramdan ibaretti. Daha sonra XIV Lui’nin komutasında ve daha sonra Napolyon’un komutasında Fransızlar geldiler. İsveçliler yalnızca bir kez geldiler. İngiliz ve Ruslar ise defalarca geldiler.

Ancak, hânedanlıklar veya devletler Avrupa’nın merkezinde güçlü olduklarında yâhut kendilerini güçlü hissettiklerinde periferiye saldırdılar. Yalnızca Orta Asya ve Kudüs’e değil, aynı zamanda Doğu Prusya ve Baltık devletlerine yönelik Haçlı Savaşlarında buna örnektir. Yakın çağda, Napolyan’a karşı verilen savaşlar ile Bismarck döneminde 1864, 1866, 1870-71 yılında verilen savaşlar da benzer örneklerdir.

Aynı durum, 1914-1945 yılları arasında yaşanan İkinci Otuz Yıl Savaşı için de geçerlidir. Özellikle Hitler’in Nordkap’tan Kafkasya, Girit, Güney Fransa ve Libya-Mısır sınırındaki Tobruk şehrine kadar uzanan saldırıları için de geçerlidir. Avrupa’nın, Almanya’nın provokasyonu sonucu uğradığı felâket Avrupalı Yahudilerin ve Alman ulusal devletinin felaketini de kapsamaktadır.

Daha önce ise Polonyalılar, Baltık ulusları, Çekler, Slovaklar, Avusturyalılar, Macarlar, Slovenler ve HırvatlarAlmanya’nın kaderini paylaşmışlardır. Biz Almanlar diğer ulusların bizim merkezi gücümüz altında acı çekmelerine neden olduk.

Daha 20. Yüzyılın ilk yarısında ulusların bilincinde çok büyük bir rol oynamış olan toprak talepleri ile dil ve sınır anlaşmazlıkları günümüzde fiilen büyük ölçüde anlamsız hale gelmiştir. Her halükarda biz Almanlar için.


Almanya’nın bütün komşu ülkelerinde yaşayan insanlar ve dünyanın her yerinde yaşayan Yahudilerin periferide yer alan ülkelerde Alman işgali sırasında meydana gelen Holokost ve utanç verici suç fiillerini hatırlıyor olmalarının biz Almanlar açısından belirleyici önemi hâiz olduğu düşüncesindeyim. Biz Almanlar, komşularımızın tamamında Almanya’ya karşı daha birçok kuşak boyunca sürecek olan gizli bir şüphenin mevcut olduğunun yeterince bilincinde değiliz.

Dünyaya gelecek olan Alman nesilleri de bu tarihî yükle birlikte yaşamak zorunda kalacaklardır. Bugünkü nesil de şunu unutmamalıdır: Bu şüphe Almanya’nın gelecekteki gelişiminden duyulan ve 1950 yılında Avrupa entegrasyonunun başlatılmasına neden olan şüphedir.

Churchill, 1946 yılında Zürich’teki büyük konuşmasında Fransızlara Almanlarla anlaşmaları ve onlarla ortaklaşa bir şekilde Avrupa Birleşik Devletleri kurması çağrısında bulunduğunda, iki saike sâhipti. Bunlardan birincisi Sovyetler Birliği’nin tehdit kaynağı olarak görülmesiydi. İkincisi ise, Almanya’nın büyük bir Batılı birliğe dâhil edilmesiydi. Zira Churchill uzun görüşlü bir kişi olarak Almanya’nın yeniden güçleneceğini tahmin etmişti.

Churchill’in konuşmasından dört yıl sonra 1950 yılında Robert Schuman ve Jean Monnet’in Batı Avrupa’daki ağır sanayinin birleştirilmesine ilişkin Schuman Planı’nı hazırlamaları da aynı saik temeline, Almanya’nın bağlanması temeline dayalıdır. 10 yıl sonra Konrad Adenauer’e barışmak için elini uzatan Charles de Gaulle de aynı saik çerçevesinde hareket etmiştir.

Bütün bunlar, Almanya’nın gelecekte güçlenmesinden duyulan endişeden kaynaklanan gerçekçi yaklaşım doğrultusunda gerçekleşmiştir. 1950-1952 yıllarında Batı Avrupa’daki sınırlı entegrasyonun temelinde, 1849 yılında Avrupa’nın birleşmesi çağrısında bulunmuş olan Victor Hugo’nun idealizmi veya bir başka idealizm yer almıyordu. Avrupa ve Amerika’da o zamanlar görev yapan devlet adamları (George Marshall, Eisenhower, Kennedy, Churchill, Jean Monnet, Adenauer, de Gaulle, Gasperi ve Henri Spaak’ın adlarını anmak istiyorum) Avrupa idealizmi temeline değil, Avrupa tarihine ilişkin bilgilerin temeline dayalı olarak hareket etmişlerdir. Bu devlet adamları, Almanya’nın yer aldığı merkez ile periferi arasındaki mücadelenin devam ettirilmemesi için gerçekçi bir bakış açısıyla hareket etmişlerdir. Avrupa entegrasyonunun kökeninde yatan ve hala taşıyıcı unsur olan bu saiki anlamamış olan bir kişi Avrupa’da hâlihazırda yaşanmakta olan büyük krizin çözülmesi için mutlaka gerekli olan ön şarta sahip değil demektir.

1960’lı, 1970’li ve 1980’li yıllarda, Almanya’nın ekonomik, askeri ve siyasi ağırlığı arttığı ölçüde, Batı Avrupalı devlet adamları Avrupa entegrasyonunu Almanların tekrar güç politikası uygulamaya başlamalarına karşı bir sigorta olarak gördüler. Margaret Thatcher veya Mitterand veya Andreotti’nin 1989-90 yıllarında iki Alman devletinin birleşmesine karşı çıkmalarının nedeni Avrupa kıt'asının merkezinde yer alan güçlü bir Almanya’nın ortaya çıkmasından duyulan endişedir.

Burada, bâzı hâtıralarımı dile getirmek istiyorum...

Monnet’in Pour les Etats-Unis d’Europe” adlı komitesine dâhil olduğum sırada Jean Monnet’i dinlemiştim. 1955 yılıydı. Jean Monnet benim için Avrupa’nın adım adım entegre edilmesine ilişkin konsepti nedeniyle hayatımda tanımış olduğum en uzak görüşlü Fransızlardan biridir.

Ben o zamandan bu yana, idealizm nedeniyle değil, Alman ulusunun stratejik çıkarı nedeniyle Avrupa entegrasyonunun ve Almanya’nın dâhil edilmesinin bir yandaşı oldum ve öyle kaldım. (Bu durum beni o zamanlar büyük saygı duyduğum Parti Genel Başkanı’mla bir tartışmaya girmeme neden olmuştu. Bu tartışma Kurt Schumacher için çok önemsizdi, ancak 30 yaşında savaştan geri dönmüş bir kişi olan benim için çok ciddiye aldığım bir tartışma olmuştu.) Bu tartışma benim 1950’li yıllarda dönemin Polonya Dışişleri Bakanı Rapacki’nin plânlarını kabûl etmeme neden oldu. 1960’lı yılların başında, Batı’nın resmî nükleer stratejik intikam stratejisine karşı bir kitap yazmama neden oldu. Bu strateji o zamanlar olduğu gibi bugün de dahil olduğumuz NATO tarafından güçlü Sovyetler Birliği’nin tehdit edilmesi için kullanılmıştı.

Avrupa Birliği Gereklidir

De Gaulle ve Pompidou 1960’lı yıllar ile 1970’li yılların başlarında Almanya’yı dâhil etmek için Avrupa entegrasyonunu ilerlettiler. Ancak kendi devletlerini ne pahasına olursa olsun dâhil etmek istediler. Giscard d’Estaing ile benim aramdaki karşılıklı iyi anlayış Fransa ile Almanya arasında bir işbirliği döneminin başlatılmasını ve Avrupa entegrasyonunun ilerletilmesini mümkün kıldı. Bu dönem 1990 yılı ilkbaharından sonra Mitterand ve Kohl tarafından başarılı bir şekilde devam ettirildi. Avrupa topluluğunun üye sayısı 1950/1952 yılından 1991 yılına kadar adım adım 6 üyeden 12 üyeye çıkarıldı.

O zamanlar AB Komisyonu Başkanı olan Jacques Delors tarafından gerçekleştirilen kapsamlı ön çalışmalar sayesinde Mitterand ve Kohl 1991 yılında Maastricht’te ortak para pirimi Avro’yu oluşturdular. Yeni para birim bundan on yıl sonra 2001 yılında kullanılmaya başlandı. Bunda Fransa’nın aşırı güçlü Almanya’dan, bir diğer ifadeyle aşırı güçlü Alman Mark’ından duyduğu endişe rol oynadı.

Avro, aradan geçen zaman içinde, dünya ekonomisinin ikinci önemli para birimi hâline geldi. Bu Avrupa para birimi içeride ve dışarıda Amerikan Doları’ndan daha istikrarlı bir durumdadır. Aynı zamanda Alman Markı’nın son on yılındaki istikrarından daha istikrarlıdır. “Avro krizi” hakkında yazılan çizilenler medyanın, gazetecilerin ve politikacıların düşüncesizce saçmalamalarından başka bir şey değildir.

Ancak, dünya, 1991-1992 yılındaki Maastricht Anlaşması’ndan sonra devasa bir şekilde değişmiştir. Doğu Avrupa’daki ulusların özgürlüğüne kavuşmasına ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüne şahit olduk. Çin, Hindistan, Brezilya ve diğer “üçüncü dünya” olarak adlandırılmış olan “gelişmekte olan ülkelerin” yükselişi fenomenine şahit oluyoruz. Aynı zamanda dünyanın büyük bir bölümündeki reel ekonomiler “küreselleştiler”. Bir diğer ifâdeyle, dünyanın neredeyse bütün devletleri birbirine bağımlı hâle geldiler. Özellikle küresel mâli piyasalardaki aktörler tamamen kontrol dışı bir güce sâhip oldular.

Ancak, aynı zamanda ve neredeyse hiç hissettirmeksizin, dünya nüfusu 7 milyara yükseldi. Ben doğduğum sırada dünya nüfusu 2 milyardı. Bütün bu devasa değişiklikler Avrupa halkları, devletleri ve onların refahını çok büyük ölçüde etkiledi.

465 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Hani insanın basiretinin bağlandığı, şaşırıp kaldığı ve kendisine arkadan hançer saplandığını hissettiği zamanlar olur ya…

Hani apışıp kalma derecesinde şaşırdığınız şeyler cereyan eder ya…

35 senelik bir mecmuanın (Türkiye’nin en eskisidir) aynının, sizden bağımsız olarak ve gıyabınızda elinizden alındığını istihbar ederseniz şaşırırsınız ya.

Ahde vefa denen şeyin ne olup olmadığını sorgularsınız tam o dönemlerde!

2001’den beri başarıyla yürüttüğünüz editörlüğe “paralel” bir yapılanmanın ortak olduğunu, ortada fol da yumurta da yokken aynı isimde bir dergiye tahvil yoluyla neşriyata başlayacağını neredeyse kargalardan işitip şaşırırsınız ya…

Acaba bunca senedir neden birkaç kişi hâricinde kimse makale yollamadı” diye düşünmez misiniz o takdirde?

Muhterem” lâkaplı Fevzi Samuk hocamızın ricasını emir telâkki ederek, Yeni Symposium dergisinin editörlüğünü üstlenmemi müteakip, “davranış bilimleri” ibaresini de ekleyerek, her konuya açık bir bilişsel ve bilimsel kaynak olması için, ismini Literatür Symposium şeklinde değiştirmiştim ve kendimden pek emin bir şekilde uluslararası en nitelikli mecralara taşınması için gayret sarf ettim…

536 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Önce şu metni bir seyredelim:


Türkçesi güzel mi?

Hayır...

Çünkü, güzel bir lisanla ifade edilecekse, "ya" dedikten sonra "ya da" gelmeli.

Bir de şunu seyredelim:


Buradaki ana tema belli. 

Lâiklik.

O duruş kalbin, yüreğin ve gönlün üzerine yemin etmek demek. Başka bir anlamı yok! 


Bu da yeni hâli.

Peki, bu tıbbın tanrısı ne zaman yaşamış ve Müslüman mı imiş?

884 kez okundu
0

Posted by on in Genel

TOPLUMSAL BARIŞ < > UYGAR TÜRKİYE ( TB < > UT ) Projesi 

--------------------------------------      GENEL TANITIM      --------------------------------------

TÜRKİYECİ  (ORTAK vatanımızı, milletimizi, değerlerimizi, çıkarlarımızı ve

geleceğimizi koruyup geliştiren bir düşünce ve eylem akımı, bir yaşam tarzı.          

Bir şemsiye kavram ; Vatanseverlik + Irkçı olmayan Milliyetçilik). YENİLİKÇİ.

Türkiye için her zaman yaşamsal önemde; Milli krizleri önleyici ve çözücü.                  

Akılcı, yapıcı ve kalıcı. Partilerden, İdeolojik, Etnik ve Dini gruplardan BAĞIMSIZ.

Ama, o gruplarla, Kamusal ve Özel Kurumlarla ve STK'larla işbirliğine açık.

EŞİT VATANDAŞLIK çerçevesinde AYRIMCILIK ve AYRICALIK içermeyen.

Bütün vatandaşları kucaklayan, onları şiddetten uzak durmaya ve

UYGAR TÜRKİYE için Önyargısız İletişim+Uzlaşma+İşbirliği ( İUİ )’ne davet eden. BARIŞÇI bir Sivil Toplum ve Sosyal Sorumluluk Projesi ; www.uygarturkiye.org   

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------

BU PROJE NE ZAMAN ve NEDEN GELİŞTİRİLDİ?  . . .  BUGÜN DE GEREKLİ Mİ?

TOPLUMSAL BARIŞ<>UYGAR TÜRKİYE ( TB<>UT ) projesini başlattığımız 2009’da Güneydoğu Anadolu’da yaşanan “Kardeş Kavgası” tüm vatandaşları üzüyordu. Ama, hiçbir kamusal veya özel kurumun elinde “Toplumsal Barış”ı sağlayacak bir proje yoktu. Aradan geçen yıllardan sonra bugün de -kamuoyu ile paylaşılmış ve vatandaşların çoğunluğunun aklına yatan- bir proje hiçbir  kurumun elinde yok. Ayrıca, millet olarak Güneydoğu Anadolu’da yaşadığımız çok yönlü, çok büyük ve çok acı kayıplarımız da artarak devam ediyor. 

Dolayısıyla, gerçekçi, akılcı, yapıcı ve birleştirici yaklaşımlarla tüm vatandaşları 

kucaklayan ve onları Toplumsal Barış için İletişim+Uzlaşma+İşbirliği  kurmaya  davet eden TB<>UT projemize duyulan gereksinim de artarak devam ediyor.

TB<>UT PROJESİNİN KISA, ORTA ve UZUN VADELİ HEDEFLERİ NELERDİR ?

Kısa vadede, toplumun kavgalı kesimlerinin barıştırılması ile “Toplumsal Barış”ın sağlanması hedefleniyor ( Bu aşamada, tüm vatandaşlar "ORTAK Değerlerimiz, Çıkarlarımız ve Geleceğimiz" konularında bilgilendirilip bilinçlendirilecek ).

Orta vadede, "Toplumsal Yaralar"ın sarılması ile vatandaşların kaynaştırılması,

Uzun vadede ise, yaşam ve alt yapı standartları sürekli olarak iyileşen bir ülke,

kısacası, “Uygar Türkiye (UT)" hedefleniyor.

TB<>UT PROJESİ İLE TOPLUMA HANGİ ANA MESAJLAR VERİLİYOR ?

Türkiye’nin 2009’daki (2013’de pek farklı olmayan) durumu şöyle özetlenebilir;

Yıllar boyu yaşanan olaylar milletimizi ve vatanımızı  bölünmenin eşiğine getirmişken, çok az sayıda bölücü bir grubun sesi çok çıkarken, toplumun çok büyük bir kısmının sesi pek çıkmıyordu. Ortada bu tehlikeli gidişi durduracak, “Toplumsal Barış”ı sağlayacak bir proje yoktu.

546 kez okundu
0