Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

M. Kerem DOKSAT

M. Kerem DOKSAT

Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ
5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.
İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.
Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.
Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.
Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.
Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.
53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Şu aralar ülkemizde ve dünyada cereyan eden ve Dünya’nın yeniden şekillendirildiği bir dönemden geçiyoruz. Ülkemizde kan gövdeyi götürmekte ve resmen olmasa da, fiilen bölünmenin eşiğindeyiz. Tarih de bal gibi tekerrür ediyor.

Bu kitabı geçenlerde aldım. Noam Chomsky, yaşayan en büyük entelektüellerden birisi kuşkusuz. Sanıyorum filozof denmeyi de hak ediyor.

İnkılâp Kitabevi tarafından yayımlanmış. 4. Baskı, İngilizceden tercüme eden: Ömer Çifter. Röportajlar: David Barsamian, Derleyen: Arthur Naiman.

Okurken, ABD’nin dünyayı ve tabii ki bizi nasıl idare ettiğini hayret ve bazen de ibretle müşahede ettim, geniş bir özetini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Eski Ahit peygamberlerinden muadili (eşdeğeri) olan yazar, kendi ülkesinde de onurlandırılmayan bir peygamber olarak (bunlar benim değil, yatımcının sözleri) kabul ediliyormuş. Marks, Lenin, Shakespeare, Aristoteles, İncil (Yeni Ahit), Eflatun ve Sigismund Freud’dan sonra sekizinci sırada geliyormuş.

New York Times dergisi kendisinin yaşayan en büyük entellektüeli olduğunu gönülsüzce de olsa kabul ediyormuş, ancak bunu, siyasî görüşlerini beğenmeyerek yapıyormuş. Ülkesi haricinde büyük bir ilgi gördüğü gibi, dünyanın da en önemli toplum eleştirmeniymiş.  Başka ülkelerde bir medya yıldızı, ABD’nin neresinde konuşma yapsa salonlar dolup taşıyor ama -öte yandan- Amerikan televizyonlarına çok nadiren çıkıyormuş. Kabul edilebilir görüşlerinin olduğu yelpaze onu kapsamaktan çok uzak kalıyormuş.

HAYATI

Avram Noam Chomsky (7 Aralık 1928), Amerikalı aktivist, filolog (dilbilimci), mantıkçı siyasî eleştirmen, tarihçi ve yazar. 7 Aralık 1928’de Philadelphia, Pensilvanya’da dünyayı teşrif ediyor. Çoğu Amerikan Yahudi’si gibi Rus göçmeni William Chomsy’nin oğlu. Massacuthes Teknoloji Enstitüsü’nde dil bilimi profesörü. Kendi ismiyle adlandırdığı Chomsky Hiyerarşisi’ni geliştirmiştir. Dilbilimine olan katkısı Davranışçılık teorisinin eleştirisinde çok etkili olmuş. Ayrıca bilişsel bilimin popülaritesini artırmıştır.

Dilbilimsel çalışmalarının yanı sıra Kuzey Amerika’nın en önemli solcu politikacı entellektüellerinden biri sayılıyor. Vietnam Harbi’nden itibaren itibaren ABD’nin dış ve ekonomik politikalarında Dünya'ca tanınan katı bir eleştirmeni oluyor.

1992 yılında gerçekleşen Sanat ve İnsan Hakları Takdirnamesi’nde, 1980 ve 1992 yılları arasında Dünya'nın en çok alıntı yapılan yaşayan insanı seçiliyor.

Anarko-sendikalizm ve liberter sosyalizmle aynı hizada görülmekte ile liberter sosyalizm ile aynı hizada görmektedir ve Dünya Endüstri İşçileri Vakfı’nın bir üyesi.

Babası İbranice öğretmeniymiş ve Ortaçağ İbranice dil bilgisi üzerine hazırlanan bilimsel bir dergiyi çıkarmaktaymış. İlk eğitimini Philadephia’daki Oak Lane Country Day Okulu’nda ve Central Lisesi’nde almış. 

1940 ila 1945 seneleri arasında New York şehrinin anarşist-sosyalist Yahudi entellektüel cemaatinin çalışmalarıyla haşır neşir olmuş ve Arap-Yahudi işbirliğini gerçekleştirmek için çalışmak üzere İsrail’e göç etmeyi planlamış.

Eğitimine dil bilimi, matematik ve felsefe çalışacağı Pensilvanya Üniversitesi’nde devam etmiş. 1945-19550 yılları arasında Pensilvanya Üniversitesi  öğrencisiymiş ve dil bilimi öğrenimine başlamış.

Bu süre zarfında, Zellig Haris’inYapısal Dil Biliminin Yöntemi” adlı kitabının düzeltmeleri üzerine çalışmış ve onun siyaset üzerine görüşlerine karşı sempati duymaya başlamış. Radikal-deneyci bir filozof olan Nelson Goodman’ın da talebeliğini yapmış. 1951 yılında Goodman’ın Genç Araştırmacı Bursu önerisini kabul ederek Harvard Üniversitesi’ne gitmiş.

1953 yılında, Avrupa’ya seyahat etmiş. Bu gezi sırasında, yapısal dil biliminin işe yaramayacağına karar vermiş. Çünkü lisan oldukça soyut, doğuştan edinilen (İngilizce: generative) bir olguydu. Bundan sonraki çalışmalarının bu olgunun modellenmesi ile ilgili olması gerektiğine karar vermiş. 1955 yılında Pensilvanya Üniversitesi’nden doktora derecesini almış; ancak bu dereceyi elde etmesini sağlayan araştırmaların çoğunu 1951-1955 yılları arasında Harvard Üniversitesi’nde gerçekleştirmiş.

Doktora derecesini almasından bu yana Massacuthes Teknoloji Enstitüsü’nde çalışmaktaymış; şu anda Modern Diller ve Dil bilimi bölümündeki Ferrari P. Ward Başkanlığı görevinde bulunmaktaymış. Noam, 24 Aralık 1949’da (halen Harvard Üniversitesi’nde profesör olan) Carol Schatz ile evlenmiş. Çiftin iki kız ve bir erkek çocukları varmış.

Noam, şöhretini dil bilimi alanında kazanmış. Dilbilimin bazı tarihî ilkelerini İbranice uzmanı olan babası William’dan edinmiş. Aslında, yüksek lisans derecesi için gerçekleştirdiği ilk araştırmaları konuşulmakta olan modern İbranice hakkındaymış. Pek çok başarısının arasında en ünlü olanı, modern mantığa ve matematiksel temellere olan ilgisinden kaynaklanan üretici dil bilgisi (İng. generative grammar) üzerine olan çalışmalarıymış. Bunun sonucunda, bunu üretici dil bilgisini doğal lisanların tanımlamasına uygulamış.

Öğrenci olarak, Noam, Pennslyvania Üniversitesi dil bilimi profesörü olan Zellig Harris’ten oldukça etkilenmiş. Zellis’in siyasî görüşlerine olan sempatisi, onu dil bilimi alanında yüksek lisans eğitimi görmeye yönlendirmiş.

Her zaman siyaset ile ilgilenmiş ve onu dil bilimi alanına çeken şeyin siyaset olduğu söylenir. Sosyalizm ve anarşizme doğru olan siyasî eğilimi, kendi deyişiyle radikal New York Yahudi cemaatinden kaynaklanmaktaymış.

1965’ten beri ABD dış politikasının önde gelen eleştirmenlerinden birisi olmuş. Amerika’nın Vietnam’a karışmasına karşı öne sürülen en önemli argümanlardan kabul edilen Amerikan Gücü ve Yeni Mandarinler makalelerinden oluşan kitabını yayınlamış.

Chomsky, akademik alanda saygı görmüş ve pek çok defa onurlandırılmış. Londra Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi tarafından Onursal Doktorluk ile ödüllendirilen Chomsky, aynı zamanda Dünya’nın birçok yerinde konferanslara davet edilmiş.

1967’de Berkeley'deki California Üniversitesi’nde Beckman Konferansı’nı vermiş. 1969'da ise Oxford Üniversitesi’nde John Locke Konferansı’nı ve Londra Üniversitesi'nde de Sherman Anma Konferası’nı vermiş.

Kasım 2005 ve Haziran 2008 tarihlerinde ABD’den Foreign Policy ve İngiltere’den Prospect dergilerinin internet üzerinden okuyucu anketleri ile oluşturduğu Dünya’nın ilk 100 entellektüeli listelerinde, 2005 yılında 1., 2008 yılında 11. sırada yer almıştır.

Chomsky 7 Aralık 1928’de William Chomsky ve Elsie Simonofsky’nin oğlu olarak Dünya'ya gelmiş. 1945 yılında Pensilvanya Üniversitesi’nde felsefe ve dil bilimi alanında eğitim almaya başlamıştır. Hocaları arasında önde gelen dil bilimciler Zellig S. Haris ve filozof Nelson Goodman’mış.

Chomsky’nin anarşist çalışmaları 1940’lı yıllardan sonra şekillenmeye başlamış. En önemlilerinden birisi İspanya İç Savaşı sırasındaki muhalif anarşist beyanlarıymış.

1950’li yılların başında birkaç yıl Harvard Üniversitesi’nde eğitim almıştır. 1955 yılında ise Pensilvanya Üniversitesi’nde dil bilimi alanında doktora unvanı elde etmiştir. ‘The Logical Structure of Linguistic Theory’ (Dilbilim Teorisinin Mantıksal Yapısı) isimli doktora çalışmasında düşünceleri geliştirmeye yönelik araştırmalar yapmıştır. Bunu 1957 yılında Linguistik alanında en çok tanınan kitabı ‘Syntactic Structures’da (Sentaktik Yapılar) belirtmiştir.

Doktorasından sonra asistan profesörlüğüne atanmıştır. 1961’den sonra Massaschuttes Teknoloji Enstitüsü, Dilbilimi ve Felsefe alanında ordinaryüs olmuş. Bu enstitüyü bitirenlerin çoğunun Ortadoğu’da kritik roller oynadığı hepimizin malumu…

1960’dan bu yana dil bilimi alanındaki çalışmaları Dünya’ca tanınmakta. Bununla birlikte bu alanda en önemli teorisyenlerden birisi olarak kabul edilmektedir. Noam Chomsky, 1949 yılından beri Dilbilimci Carol Chomsky ile evliymiş.

***

Noam Chomsky’nin Dil Bilimine Akademik Etkileri

Noam Chomsky tabii lisanları anlamlarına göre kategorize etmiştir. Kategorize etme eylemini, özel dil ifadelerini meta dil yardımı ile adlandırarak yapmıştır. Meta dilden ayrılarak gelişen gramer sınıfları bir hiyerarşide bölümlere ayrılabilir; bu, günümüzde Chomsky Hiyerarşisi olarak adlandırılır. Chomsky’nin bu çalışmaları dil biliminin temel yapı taşlarını oluşturur. Resmî diller ve Chomsky Hiyerarşisi bilişim evresinde, özellikle Karmaşa Teorisi ve derleyici yapıların oluşumunda, önemli bir rol oynamıştır. Steven Pinker gibi modern araştırmacılar Chomsky’nin yöntemleri üzerine kendi çalışmalarını yürütmüşlerdir.

Alan Turing’inçalışmalarıyla beraber tabii dillerin matematiksel bir bakış açısıyla ulaşılabilir olduğu yapısal bir alan ve biçimlendirme yöntemi meydana getirilirken makine tercümesi esas itibariyle mümkün kılınmıştır.

Doğal dillerin matematiksel olarak formüllendirilmesi işlemi, Bilgisayar Dilbilimi adı altında oluşan yeni araştırma alanının ortaya çıkmasını sağlayan Chomsky, tabii dillerin matematiksel yollarla tanımlandığı teorileri ile Turing’in üretici dönüşümlü gramer teorisinin eksiksiz oluşunun kanıtlanmasından sonra dil bilimciler tarafından eleştirilere maruz kalmış ve bilişsel olarak benimsenmiş.

Eleştirilere maruz kalan Chomsky, sözde engellerle kendi dil bilgisi özelliklerini sınırlandırmış. Bu ve Goverment, Binding ve Minimalist Program gibi sonraki gramer teorileri, gerçi kusursuz olarak formüllendirilmemiştir ve birleşmeye dayalı LFG (Lexical Functional Gramer) ve HPSG (Head-Driven Phrase Structure Gramer) teorilerinin yanında Bilgisayar Dilbilimi için hâlâ ikinci derece rol oynamakta.

Noam Chomsky 1965 yılından bu yana Amerika’nın dış politikasını ağır bir şekilde eleştiren sol eğilimli muhaliflerin başında geliyor. Amerika’nın dış politikası üzerine yaptığı konuşma kayıtları hem kitap hem CD olarak çoğaltılmıştır. Bunlardan birisi ‘Label Alternative Tentacles von Jello Biafra’dır.

Chomsky, Edward S. Herman ile birlikte kitle iletişim araçları vasıtasıyla Kapitalist ortamı haberlerle biçimlendirerek, yönetim ve üst tabakanın onları önemsemesinde rol oynayan propaganda modeli üzerine çalışmıştır.

Dilbilimine Olan Katkıları

Chomsky’nin ilk kitabı ‘Syntactic Structures’, onun doktora çalışması olan Logical Structure of Linguistic Theory’nin kısaltılmış, yeniden düzenlenmiş bir özetidir. Bu kitapta Chomsky dönüşümsel gramer teorisini okuyucusuna takdim etmiştir. Bu teoride anlam ifadelerini (kelime, cümle grubu ve cümlelerin) kullanmıştır ve bu ifadelerin yüzeysel metinlerde kurduğu bağlantının, metinlerde soyutsal anlam derinliği yarattığını belirtmiştir (yüzeysel ve anlamsal derinlik yapıları arasındaki açık olarak görünen fark bugün şimdiki benzer teorilerde artık kullanılmamaktadır). Kuralları yapılandırırken, ifadelerin oluşumu ve yorumlanması, deyim yapılarının oluşumunda etki sağlar. Dolayısıyla sonu belli dilbilgisel kurallarla ve sözcüklerle sınırsız sayıda, önceden hiç söylenmemiş cümlecikler oluşturulabilinir. Cümleleri bu şekilde oluşturma yeteneği insanoğlunun doğuştan gelen bir yeteneğidir ve insanoğlunun genetik yapısının belli bir kısmıdır. Bunu da Chomsky ‘Evrensel Dilbilgisi’ olarak adlandırmıştır. Bu bizim biyolojik ve bilişsel bir özelliğimizdir ve bu özelliğimizden tam olarak haberdar değilizdir ve çok azımız bu özelliği bilir.

Chomsky’nin teorileri farklı alanlarda köklü bir şekilde kullanılmıştır. Bâzı yayınları:

1981 Goverment & Bindung (GB)

1992 Minimalistisches Program (MP)

1994 Bare Phrase Structure (BPS)

2001 Derivation By Phase (DBP)

Chomsky’nin 1990’lı yılların başından bu yana yaptığı güncel teorilerden en fazla kullanılan, talep edilen teori ‘Evrensel Dilbilgisi’dir).

Dilbilgisel esaslar dillerde belirlenir ve doğuştan gelen bir yetenekle parametreler vasıtasıyla beyinde kategorize edilir. Bu parametrelere bağlı olarak diller dilbilgisel niteliklerini gösterir ki bunlar artık ek olarak öğrenilmez.

Chomsky’nin çocukların dil öğrenimi ile ilgili araştırmaları da vardır. Bir dil öğrenmeye başlayan bir çocuk, öncelikle dilin sözcüksel yapılarını ve morfemlerini (sentaksla eş anlamlı, anlamlı en küçük lisan parçası) edinir.

Bu noktada bir katkım olacak: Bir evrim-bilimci olarak biliyorum ki bütün bebekler doğuşta aynı fonemlerden oluşan basit bir lisan konuşurlar. Bu sonradan memetik (kültürel) mutasyonla diğer lisanlara doğru evrimleşiyor. Yani unutulan Arketipal lisan epigenetik dönemlerde, tıpkı muazzam bir bilgisayarın donanımına yapılan ek yazılımlarla, yeniden hatırlanarak inkişaf ediyor. Bir nev’î anamnesis

Chomsky’nin yaklaşımları birden çok gözlemlerle beslenmiştir. Ona hayret verici gelen, çocukların dil öğrenme hızıdır. Devamında, Dünya'nın her yerinde çocukların benzer bir şekilde dil öğrendiğini fark etmiştir. Buna bağlı olarak da yine Dünya’nın her yerinde çocukların dil öğrenirken benzer hatalar yaptığını tespit etmiştir.

Chomsky’nin düşünceleri çocuk lisanları üzerine araştırma yapan alanlarda çok büyük bir etkiye sahiptir. Yine bu alanda araştırma yapan bilim insanlarını her ne kadar bazen zıt düşünceler olsa da etkilemiştir.

Üretici Gramer

Chomsky’nin genellikle üretici gramer olarak adlandırılan sözdizimi teorisi, özellikle Amerika Birleşik Devletleri dışında yer alan bilim insanları tarafından tartışılmıştır Chomsky’nin sözdizimsel analizleri son derece soyut ifadelerdir. Bu analizler somut dillerdeki dilbilgisel olan ve olmayan modellerin sınırlarının özenli bir şekilde incelenmesine dayanır. Bunun gibi dilbilgisel hükümler ana lisan konuşucusunda bulunur. Dolayısıyla dil bilimciler ana lisan üzerine yoğunlaşır veya Dünya’da akıcı bir şekilde hüküm süren İngilizce, Fransızca, Almanca, Hollandaca, İtalyanca, Japonca veya Çince gibi lisanlara odaklanırlar. Bazen üretici dil analizleri bir lisan üzerine uygulandığında ve önceden üzerinde çalışılmamışsa, beklenildiğinin tam tersine başarısızlıkla sonuçlanabilir. Yeni bir lisan araştırılırken, Üretici Gramer’in taslağı üzerinde sayısız düzeltmeler yapılabilinir.

Evrensel lisana yönelik (bütün dillerde olan ifadeler) talepler zamanla artmaktadır. Örneğin 1990’lı yıllarda Kayne’nin büyün lisanlarda ortak özne, fiil, nesne düzeninin olması önerisi, 1960’lı yıllarda akla uygun olmayan bir öneriydi. İşlevsel – tipolojik anlayış veya lisan tipolojilerine yönelik görüşler, lisanların çeşitliliğine yönelik araştırmaların odak noktası olmuştur.

Chomsky’nin başlangıcını sağladığı bu teori zamanla yeni araştırmalarla genişletilerek bu metodu takip etmek için ana lisanda araştırmalar yapılmış ve zamanla kullanılan dillerde imgeler bulunmuştur.

Chomsky Hiyerarşisi

Chomsky her ne kadar insan lisanlarını anlamada anahtar kişi olarak görünse de, aslında biçimsel lisanlar üzerindeki çalışmalarıyla tanınmıştır. Onun hiyerarşisi, biçimsel dil bilgisinde oluşan ifade güçlüklerini kategorize eder. Her sınıf, biçimsel dillerde söz öbekleriyle başka cümlecikler oluşturabilir.Chomsky, hiyerarşisinde dilin bazı yönlerinin sınıflandırılması için daha zorlayıcı ve karmaşık gramer yapılarının olması gerektiğini savunmuştur.

Mesela düzenli bir dil, İngilizce morfolojisini (şeklini) tanımlayabiliyorken, İngilizce söz dizimini tanımlamakta yetersiz kalmıştır.

Chomsky Hiyerarşisi dil biliminde teorik bilgiler sağlaması yönünden ön plana çıkması ile beraber şekil benzerliği ve dil bilimindeki bu tür konularla ilgili bilgisayar teorilerinde de büyük önem taşır.

Chomsky’nin Dil Bilimi Teorilerine Karşı Oluşan Görüşler

Chomsky, linguistik alanında görüşleriyle en gözde teorisyen olmasına rağmen, bu alanda yaptığı araştırmalar ve görüşleri ile sürekli eleştiri almıştır. Chomsky’nin görüşlerine alternatif olarak önde gelen dil bilimciler George Lakoff ve Mark Johnson’dur.

Bu iki dil bilimcinin bilişsel dilbilimsel çalışmaları, Chomsky’nin öncülüğünü yaptığı teorilerin ilerlemesinde önemli rol oynamıştır, ancak bazı çizgilerde belirgin bir şekilde Chomsky’nin görüşlerinden uzak kalmıştır. Lakoff ve Johnson özellikle Chomsky’nin teorilerindeki yeni Kartezyenci eklemeleri reddetmişlerdir ve teorilerde ne kadar algı sunulmuşsa da Chomsky’nin tarafında bulunmamayı tercih etmişlerdir.

Konnektivistler (muhalifleri), psikoloji alanında Chomsky’nin teorilerine karşılık olarak yeni fikir hareketleri başlatmışlardır. Ludwig Wittgenstein, Saul Kripke gibi filozoflar Chomsky’nin hümanist idraklere yönelik görüşlerini yalanlamışlar ve bazı kesimleri olumsuz yönde etkilemişlerdir.

Buna benzer olarak filozoflar Chomsky’nin soyut, akılcı görüşlerini görüngüsel, var oluşçu ve yapısal terimlerle kabul etmemişlerdir. Chomsky’e karşı oluşturulan zıt kutupların başında Hubert Dreyfus’dur. Dreyfus yapay zekâ kavramına karşı bitmez tükenmez eleştirileri ile tanınır.

Chomsky’nin Psikolojiye Katkıları

Chomsky’nin dilbilimsel eserleri 20. Yüzyıl’da psikoloji alanındaki gelişmeleri de etkilemiştir. Evrensel Dilbilgisi teorisi, yaşadığı dönemdeki davranışçı teorilere karşı meydan okuma olarak ve çocukların lisanı öğrenme evresi, lisana karşı olan yetisini anlamaya yönelik bir teori olarak kabul edilmiştir.

1959 yılında B. F. Skinner’in kitabı olan Verbal Behaviour’a karşılık bir kitap yazmış ve görüşlerini ortaya koymuştur. Bu kitapta önde gelen davranış bilimcilerden ve linguistik davranışlardan bahsedilmektedir.

Chomsky’nin, Skinner’in çalışmalarına yönelik eleştirileri psikolojide bilişsel olarak bir dönüm noktası olmuştur. Kitabı ‘Cartesianische Linguistik’te (Kartezyenci Linguistik) ve sonraki çalışmalarında Chomsky insanların lisan yetisini anlamaya ve geliştirmeye yönelik çalışmalar yapmış ve bu çalışmalar psikolojinin diğer alanlarında model olarak kullanılmış, geliştirilmiştir. Günümüzde kullanılan çoğu kavram Chomsky’nin öncülüğü sayesinde elde edilmiştir.

Öncelikle burada üç ayrı çekirdek düşünce vardır:

-Birincisinde, Chomsky, aklın bilişsel olduğunu ileri sürmektedir. Bu demek oluyor ki zihinsel durumlar, örneğin kanaat ve şüphe gibi duygular içermektedir. Chomsky’nin görüşünden önce ortaya konulan teorilerde bu tür düşünceler tartışmalarla reddedilmişti. Sebep, etki ve ilişki bağlamında bu tür düşüncelerin boşuna olduğu belirtildi. Örneğin “sen bana X isteyip istemediğimi sorarsan, ben sana Y söyleyeceğim” diyerek bunu somutlaştırmıştır. Burada Chomsky eylemlerin inanç ve bilinçsizlikle yapılmasından çok aklı anlamanın önemine dikkat çekmiştir.

-İkincisinde ise Chomsky zamanla gelişen aklın büyük bir kısmının doğuştan gelen bir yetiyle donanımlı olduğunu savunmaktadır. Hiçbir bebek dil bilerek Dünya’ya gelmemiştir, ancak doğuştan gelen bir dil öğrenme yetisiyle doğar ve zamanla bu yeti birkaç dil öğrenme seviyesine yükselir.

Chomsky’nin fikirlerinin burası hâlâ çok tartışma götürür.

Dilbiliminde Chomsky’nin bu tezleri dilbilimsel zekâ olarak da tanımlanır. Psikologlar sonradan bu tezleri dilin farklı alanlarında uygulamaya koymuşlar ve geliştirmişlerdir.

Harvard Üniversitesi’nde psikolog olan Marc Hauser, Chomsky’nin görüşlerini temel alarak insanın dil güdüsüyle beraber benzer olarak ruh güdüsünü de doğuştan kazandığını iddia etmiştir. Yeni doğan birinin aklı bugün tanımlanamaz bir yapraktan başka bir şey değildir.

Chomsky ve onun görüşlerini benimseyen, takip eden bilim insanları uzun bir süre deneye dayalı tezler aracılığıyla ortaya konulan görüşleri reddetmişlerdir. ‘Önceden anlam da olmayan şeyin akılda da olmadığını’ ileri süren tezler insanların doğumdan sonra işlenmemiş bir beyne sahip olduklarını ileri sürmektedir.Son olarak Chomsky birimsellik kavramından aklın bilişsel mimarisi üzerine bâzı kesin şemalar geliştirmiştir. Aklın özel yanılgı sistemleri yığıntılarından bir araya geldiğini savunmuştur. Bu tanımla Chomsky beyindeki her bilginin farklı bilişsel işlemlerle geri geldiğini savunan eski görüşlerden farkını ortaya koymuştur.

Chomsky’nin Siyasî Profili

1960’lı yıllardan itibaren Chomsky Dünya politikalarındaki görüşlerini açıkça ifade etmeye ve yazıya dökmeye başladı. 1964 yılında ilk olarak ABD’nin Vietnam’daki müdahalesine karşı çıkarak politik görüşlerini belirtti. 1969 yılında Vietnam Savaşı’na karşı oluşumların yapılanmasında etkili olan bir yazı dizisi olan derleme şeklindeki kitabı ‘Amerika und die neuen Mandarine’yi (Amerika ve Yeni Mandarin) yayımladı. Bununla beraber Chomsky’nin savaşlara ve Amerika’nın dış politikasına olan karşıt tutumu Küba’da, Haiti’de, Nikaragua’da, Arap – İsrail çatışmalarında, Körfez ve Kosova Savaşları’nda yapılan kıyımı, insan haksızlığı durumunu gözler önüne serdi. Bu tutum ayrıca küreselleşmeye ve yeni oluşan liberalleşme akımlarına da karşı çıkmıştır.

Chomsky bugün dil bilimindeki inkâr edilemez katkılarıyla beraber Amerika’nın dış politikalarında zamanın en önemli muhaliflerinden birisidir ve haksız politik düzenlemelere ve medyanın, yönetimi destekleyen tutumuna her daim karşı çıkmıştır.

Chomsky, kendisinin kişisel görevini aydınlanma ve klasik Liberalizmden kökenini alan geleneksel anarşist olarak tanımlar. Anarşist sendikalarına ve işçi haklarını önemseyen ‘Dünya'nın Endüstri İşçileri’ sendikalarına eğilim göstermiştir ve bu işçi sendikasının bir üyesidir.

Saygın kişilere verdiği ödülleriyle adını duyuran New york Times Book Review’de Chomsky bir kere “Günümüzün önemli entellektüeli’ seçildi.

Noam Chomsky bununla ilgili bir konuşma yaptı: “Alıntı bir yayınevi tarafından yayınlandı, tabii ki insan çok iyi bir şekilde okumalı” der ve sözlerine şöyle devam eder: “Eğer bu çöküntü durumu olmasaydı, insan Amerika’nın dış politikaları ile ilgili saçmalıklar hakkında nasıl yazabilirdi”? Bu eklemeleri kimse asla alıntı yapmaz, ama dürüst olmak gerekirse: ‘O olmasaydı inanıyorum ki yanlış bir şeyler yapardım.’

Chomsky politik yazılarından dolayı ‘Dünya'nın en fazla alıntı yapılan bireyi’ olarak kabul edilmektedir. Ayrıca Dünya üzerindeki kutuplaşma ve küreselleşmelere yönelik eleştirileri ile öncü bir düşünür sayılmaktadır.

Diğer eleştirmenler siyah ve beyaz renklerin oluşturduğu ve baskıların olduğu bir Dünya resmî çizdiği için Chomsky’i acımasız bir şekilde suçlamışlardır. Onlar Amerika ve İsrail’in haksız yere barışı sağladığını öne sürmüşlerdir. Ancak Chomsky her zaman Amerika ve İsrail’in Dünya’ya adalet ve barışı tam olarak sağlamadığını savunmuştur.

2001 yılında Chomsky Dünya’ca bilinen grup olan Rage Against the Machine ile politika konusunda Meksika’da bir röportaj yaptı. Bu röportajın kayıtları Konzert The Battle of Mexico’da DVD ve VHS formatında yayınlandı.

2008 yılında ise Chomsky seçimlerde yeşillerin başkan adayı Ralph Nader’i destekledi. Ayrıca Barack Obama’yı desteklemeyen kesimlerdeki insanları John Mccain’e karşıBarack Obama’ya oy vermeleri için yöneltme çalışmaları yaptı. Tabii ki Chomsky bu davranışları ile anarşist kesimden büyük bir tepki aldı.

Ayrıca, Chomsky, İran ve Türkiye'de Kürt ayrılıkçılığını destekliyor ve üzerinde duruyor.

Chomsky, Türkiye’nin Güneydoğu illerinde süregelen sokağa çıkma yasaklarının ve şiddetin bir an önce son bulmasını talep eden akademisyen ve araştırmacılardan oluşan bir inisiyatif olan Barış İçin Akademisyenler inisiyatifinin bildirisine imza atan 1128 akademisyen arasındadır.

Faurisson Tartışması

1980’li yılların başında Fransa’da bir tartışma ortamı doğdu. Sebep olarak Chomsky’nin 1978 yılında gerçekleşen Yahudi soykırımı ve Fransız edebiyat profesörü Robert Faurisson’nun konuşma özgürlüğünün savunmasını talep etmesi ile ilgili 1979 Sonbaharında Serge Thion’dan gerekçe istemesi görülmektedir. Faurisson 1978 ve 1979 yılında Le Monde’de soykırımda kullanılan gaz ocaklarının varlığını inkâr eden makaleler yayınlamıştı.

Sonrasında iftira ve yabancı ırklara duyulan nefrete çağrı niteliğindeki yazılarından dolayı üç aylık bir cezaya çarptırıldı ve 21.000 Frank değerinde para cezasına mahkûm edildi.

Yahudi soyundan gelen Chomsky, soykırım ile ilgili görüşleri Faurisson’un görüşleri ile zıt olmasına ve Faurisson’un Yahudi düşmanı ve Neonazi olduğunu bilmesine rağmen onun, konuşma özgürlüğü için çaba sarf ettiğini biliyordu. Sonradan Chomsky şunu fark etti ki insan özgür demeçler için bazen ‘en çirkin düşünceler’ için çaba sarf edebilir ve bu yüzyıllık eski bir prensiptir. Aşağıda da kitabından bu düşünce ile ilgili küçük bir kesit verilmiştir.

“Yıllardır, hatta yüzyıllardır, özellikle de söz konusu olan, korkunç fikirler ise, düşüncenin özgürce ifade hakkının hiç şaşmadan sürekli savunulması bir zorunluluktur; özgür ifade hakkını, bunu hiç aramayanlar adına savunmak oldukça kolaydır”.

Chomsky bu cümleleri konuşma özgürlüğü ile ilgili metinlerinde kullanmıştır. Kitabı için önsöz olarak kullanacak herkese serbest kullanım iznini vermiştir. Bu tutumu yeni sansasyonlar yaratmıştır ve Faurisson tarafından kınamalar almıştır. Ayrıca tarihçi Pierre Vidal- Naquet ek olarak Chomsky’i suçlamıştır. Beraberinde Faurisson’u da Chomsky’nin iddialarına saygısız bir şekilde cevap verdiği için suçlamıştır.

Chomsky'nin Almanya’da Kabul Görmesi

Chomsky’nin devletlerarasında olup biten çekişmeler üzerine yazdığı politik yazıları Almanya’da ilk olarak Suhrkamp Yayınları’nda yayınlanmıştır; ancak Chomsky’nin yazıları 1980’li yıllardan itibaren orada bir daha yayınlanmamıştır. Chomsky, 1990’lı yılların sonlarına doğru tekrardan ortaya çıkmak için Almanya’da politika eleştirmeni olarak baskın kültürün ufkundan tamamen ortadan kaybolmuştur. Chomsky, Amerika’da da Avrupa ile kıyaslanabilinir şekilde kabul görmüştür. Küreselleşmeye karşıt hareketleriyle tekrar medyada ilgi çekene ve kitapları bütün Avrupa’da yayımlanana kadar Schwarzer Faden, Dinge Der Zeit gibi bâzı küçük sol gazetelerde yazılar yazmıştır.

Chomsky’nin Dilbilimsel Çalışmaları, özellikle Cartesian dilindeki Wilhelm von Humboldt’a Çağrısı, yayımlanmasının hemen ardından felsefî ve tarihî otoritelerden yoğun eleştiri almıştır.

Chomsky, Dilbilimi çalışmaları ve Amerika’nın dış politikaları üzerine sergilediği muhalif görüşlerin yanı sıra Türkiye’de yayınlanan ve toplatılan “Amerikan Müdahaleciliği” isimli kitabından dolayı Türkiye ile yakın temaslarda bulunarak seminerler vermiştir.

KİTAP

ABD’nin tarihine 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bakmış Chomsky.

Endüstri alanındaki rakiplerimizin çoğu savaş sebebiyle son derecede zayıf düşmüş veya tamamen mahvolmuşken, ABD savaştan çok büyük fayda sağladı. Ulusal sınırlarımız içinde hiçbir saldırıya uğramadık ama Amerikan üretimi üç katına ulaştı. Dünya zenginliğinin %50’sine sahip olduk ve okyanusun her iki tarafına da hâkimdik.

Tavizsizliğin en uç noktasında 68. Ulusal Güvenlik Konseyi Muhtırası gibi belgeler ortaya çıktı.

1949’da Doğu Avrupa’daki casusluğu, Doğu Cephesi’nde Nazi askerî istihbaratının başında bulunan Reinard Gehlen’in yönettiği bir şebekeye devredilmişti.

Bu operasyonlarda, Hitler tarafından kurulmuş olan 1950’lerin ilk seneleri boyunca Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa içerisinde faaliyet göstermeye devam eden ordulara savaş maddesi ve askerî mâlzeme sağlamayı amaçlayan, ABD-Nazi himayesinde bir “gizli ordu” da bulunuyordu.

Kennan en zeki ve aklı başında ABD’li planlamacılardan biriydi ve savaş sonrası dünyanın şekillendirilmesinde önemli bir rol oynuyordu.

Dünya zenginliğinin yaklaşık %50’sine fakat nüfusunun sadece %6.3’üne sahibiz. İnsan hakları, hayat standartlarının yükseltilmesi ve demokratikleşme gibi belirsiz ve gerçekdışı hedefler üzerine konuşmayı bırakmalıyız. Doğrudan güç kavramları üzerinden iş yapacağımız günler çok uzak değil. O günler geldiğinde idealistçe sloganlara ne kadar az takılırsak o kadar iyi olur.

1950’de Latin Amerika büyükelçileri için verilen bir brifingde Kennan, hammaddelerimizi (yani Latin Amerika’nın hammaddelerini korumak) olması gerektiğini söyledi. Hükumetin, halkın refahına karşı doğrudan sorumlu olduğu fikri”.

Bu fikri savunanların gerçek siyasî görüşleri ne olursa olsun, Amerikalı planlamacılar bunlara komünizm diyorlar.

Wilson diğer yaptıklarının yanında, Haiti’ye ve Dominik Cumhuriyeti’ne giderek de düşünceleri doğrultusunda hareket etmiş oldu. Wilson’un askerleri bu ülkelerde cinayetler işleyip yıkımlar yaptılar. Siyasi düzeni yerle bir ettiler. ABD’li şirketlere hâkimiyet vererek gaddar ve yozlaşmış diktatörlüklere zemin hazırladılar.

Büyük Alan

2. Dünya Savaşı sırasında, Dışişleri Bakanlığı ve Dış İlişkiler Konseyi araştırma grupları, “Büyük Alan” dedikleri savaş sonrası dünya için planlar geliştirdiler. Amerikan ekonomisinin ihtiyaçlarına tâbi kılınacak bir alandı bu.

Yeni Dünya Düzeninin her kısmına özel bir işlev yüklenmişti. Sanayi ülkelerinde, savaş sırasında hünerlerini göstermiş ve şimdi de ABD’nin gözetiminde çalışacak “büyük atölyeler” –Almanya ve Japonya- rehber olacaktı.

Benimsenen yöntem askerî harcama oldu. Serbest ticaret, iktisat bölümleri ve gazete başyazıları için bir devlet desteği düzenlemekti. ABD ekonomisinin beynelmilel rekabete girebilen kısımları en başta devleti malî desteğine dayananlardır. Mesela sermaye ağırlıklı tarım (tarımsal işletme) ileri teknoloji, tıbbî mamuller, biyo-teknoloji vs.

Eğer bir şey pazarlanabilirse özel sektör onu alıyor ve özel kâr sistemi serbest girişim dene şey oluyordu.

Geleneksel Düzeni Geri Getirmek

İşletmenin baskın, işin bölünmüş ve zayıflatılmış olduğu, kalkınma yükünün doğrudan doğruya işçi sınıfının ve fakirlerin omuzlarına yüklendiği geleneksel sağcı düzen geri kazanılmalıydı.

Bunun önündeki başlıca engel antifaşist direnişti. Biz de bütün dünyada bu direnişi bastırdık ve çoğu kez yerlerine faşistleri ve Nazi işbirlikçileri yerleştirdik. Bunun için bazen aşrı şiddet uygulamak gerekti, fakat başka zamanlarda aynı şey seçimleri altüst etmek ve son derecede ihtiyaç duyulan gıdaları da elde tutmak gibi daha yumuşak tedbirlerle yapıldı; bundan pek az bahsedilir.

563 kez okundu
0

Önce Nobel Edebiyat Ödülü konusunda bir ilke imza atan beynelmilel yazarımız Orhan Pamuk’u bir tanıtayım. Ben kendisini Nişantaşı’ndaki Hünkâr Lokantasında gördüm. Pek arkadaşı veya dostu olmayan, münzevî bir adam izlenimi bırakmıştı. Anlayabildiğim kadarıyla ya Yahudi ya da Sabetayist bir aileden geliyor.

Bunun bence hiçbir mahzuru olmadığı gibi, memnun da ediyor çünkü son dönemde böyle muharrirler de, vatandaşlarımız da çok azaldı. Gerek Sabetayistler, gerekse Yahudiler arasında artan bir yurtdışına gitme eğilimi başladı ve çok üzülüyorum. Bu gruplar kültürü taşımayı en iyi bilenler arasındadır. Genellikle de duygularını bastırır ve gülümserler. Birlerce senenin göçebeliğinin ve uğradıkları korkunç soykırımın getirdiği adaptasyonlardır bunlar. Rahşan Ecevit de Sabetayisttir; bir de şu meşhur affı Merhum Bülent Bey’e yaptırtmasaydı!

***

İyi de, Orhan Pamuk’un sonuçlarını gayetle öngörerek, alacağı tepkileri ağzının suları akarak bildiği dikkat çekme maksatlı cümlesi: “Türkiye’de 30.000 Kürt öldürüldü 1 milyon da Ermeni” şeklindedir. Ne gerek vardı kardeşim buna? Bal gibi yalan bu!

Daha önce de caminin şerefesine “balkon”, müezzinin ezan okumasına “zaman”… diyerek ahbabım Prof. Dr. İlber Ortaylı tarafından kendi kültürüne aşina olmadığı tespit edilmişti. Vakit ve zaman farkını müdrik değil herhalde ki aslında Amerikanca düşünüp, pek de doğru olmayan bir Türkçe ile yazıyor. İslam konusundaki birikimi yetersiz... Hâlbuki piyasada İncil de, Kur’ân mealleri de, Tevrat da mevcut. Herhalde pek okumadan, daha çok yazmayı seviyor.

Bu tür tavırlar sergilemeye, “aydınım elitistim, süper yazar, acayip iyi okurum ve yazarım” şeklindeki tarzının kişisel bekası açısından devam da edeceği kesin. Çok yazıyor ve kitapları da bol bol satıyor.

***

Geçenlerde Avrupa ülkelerine, “insan hakları ihlalleri konusunda Türkiye’ye karşı daha sert tavır almaları” çağrısında bulunmuş. Türkiye’de düşünce ve basın özgürlüğüne yönelik baskıların endişe verici olduğunu belirten Pamuk, “kendim için değil ama ülkem için, laik arkadaşlarım için korkuyorum” demiş.

Hollanda Televizyonu’nda yayınlanan “Nieuwsuur” (Haber Saati) adlı programı, kitabı “Kafamda Bir Tuhaflık” üzerine Orhan Pamuk ile bir söyleşi gerçekleştirmiş.

İstanbul’daki bir bozacının öyküsünü anlatan kitabın kahramanı Mevlüt, “ben sadece bozacıyım. Politika okumuş insanların işi. Politikaya karışmam” diyormuş. O eserini henüz okuyamadım ama Türkçeye de iyi derecede vâkıf olmama rağmen, ben bu büyük yazarımızın ne dediğini hiçbir zaman tam anlayamadım!

Basın Özgürlüğü

Pamuk ise kahramanı Mevlüt’ün aksine ülkedeki politikaya ilişkin kaygılarını ve görüşlerini paylaşmış.

Ünlü yazar, Türkiye’de basın özgürlüğüne yönelik baskılara ilişkin gelişmelerin endişe verici olduğunu söylemiş. Türkiye’deki gazetecilerin korku içinde olduğunu söyleyen Pamuk’a göre, özellikle hükumeti eleştirenler işten çıkarılıyor, tehdit ediliyor ve gazeteleri kapatılıyor.

Son yıllarda İslamcı hükumetimiz Liberal yüzünü kaybediyor” diyen Nobel ödüllü yazar, hükumetin giderek otoriter ve baskıcı hâle geldiğini, gazetecileri hapse attığını ve gazeteleri yasakladığını söylemiş.

***

Laik Türkler İçin Korkuyorum

Pamuk, Türkiye’nin geleceğine ilişkin endişelerini şu sözlerle dile getirmiş:

“Kendim için korkmuyorum, ülkem için korkuyorum. Arkadaşlarım için korkuyorum, laik, kültürlü Avrupa yanlısı Türkler için korkuyorum” diyor. Ünlü yazar, Türkiye’deki demokrasi geleceği konusundaki kaygılarına Avrupa’nın destek çıkacağını ümit ediyormuş. Pamuk, AB liderlerine bu konuda kendisine destek olmalarını ve Türkiye’deki demokrasinin onları da ilgilendirdiğini söylemeleri çağrısında bulunmuş. Avrupalı liderlerin insan hakları ve basın özgürlüğü konusunda Türkiye’yi uyarmaları gerektiğine de işaret etmiş.

Mülteci Krizi

Bu sebeple Almanya Başbakanı Angele Merkel ve diğer Avrupalı liderlerin sadece mülteci sorununu değil, Türkiye’deki demokrasi ile ilgili sorunları da dile getirmeleri gerektiğini vurgulamış. Avrupa Birliği’nin mülteci krizini ele alış biçimini de eleştirmiş.

Avrupa’nın kendi etrafında duvarlar örerek, kendi değer yargılarını aşındırdığını savunmuş. Türkiye’nin bu konudaki tutumundan da övgüyle söz ederek, “bu noktada hükumeti hiçbir konuda suçlayamam. Türkiye’nin mültecilere yaklaşımı her türlü övgüyü hak ediyor” demiş.

İşte bu sözler “ne şiş yansın ne de kebap” nevinden değil mi?

Her taraf Suriyeli ve Arap dolu… Suriyeliler aç bî-ilaç, dileniyor ve fuhuş yapıyorlar. Araplara ise en güzel yerler, mekânlar âdeta hediye ediliyor.

***

7 Haziran 1952 doğumlu Orhan Pamuk, tam ismi ile Ferit Orhan Pamuk 2006 senesinde Nobel Ödülünü kazanan en genç kişilerden birisi. Ailesi Kafkas göçü ile Gördes Manisa’ya yerleşmişler. Daha sonrasında ailesiyle Gördes’ten İzmir’e gitmişlerdir. Orhan Pamuk İstanbul’da Nişantaşı semtinde dünyaya gelmiş.

***

Ferit Orhan Pamuk (Haziran 1952, İstanbul) birçok başka edebiyat ödülünün yanı sıra 2006 yılında Nobel Edebiyat kazanarak bu ödülü alan en genç kişilerden biri olmuş. Kitapları altmış üç dile tercüme edilmiş, yüzü aşkın ülkede yayımlanmış ve 13 milyon baskı yaptı. 2006 yılında TIME dergisi tarafından dünyanın en etkili kişisinden biri seçilen Pamuk, Nobel ödülünü alan ilk Türk vatandaşıdır. Yani hiç tahsili olmayan Fethullah Gülen ve onun tahsilli müridesi Elif Şafak kadar etkili bir insan!

Orhan Pamuk, bir süre Taraf gazetesinde makaleler de yazmıştır.

Hayatı

Yazarlığa 1974 yılında başlamış. 1979 yılında ilk romanı olan Karanlık ve Işık ile katıldığı Milliyet Roman Yarışmasında birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaşmış. Bu romanı 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları adıyla yayımlanmış. 1983 yılında bu kitapla Orhan Kemal Roman Ödülüne layık görülmüş.

Pamuk’un daha sonra yazdığı kitaplar da çok sayıda ödül kazanmış durumda. İkinci romanı olan Sessiz Ev 1984 yılında Madaralı Roman Ödülünü kazandı. Bu romanın Fransızca tercümesi de 1991 yılında Prix de la Découverte Européenne ödülüne hak kazandı. 

1985 yılında yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale ile 1990 yılında ABD’de Independent Award for Foreign Fiction ödülünü kazandı ve yurt dışında tanınmaya başlandı.

Orhan Pamuk, 2002 yılında yayımlanan Kar kitabını, Türkiye’nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır. Kar romanı Amerika Birleşik Devletleri'nde 2004 yılında “yılın en iyi 10 kitabından biri” olarak gösterilmiştir. Yıllar geçtikçe Orhan Pamuk’un Türkiye dışındaki ünü artmaya devam etti. 1998 yılında yayımlanan Benim Adım Kırmızı 24 dile çevrildi ve 2003 yılında İrlanda’nın ünlü International IMPAC Dublin Literary Award ödülünü kazanmış.

Romanlarının dışında, yazılarından ve söyleşilerinden seçmelerin ve bir hikâyesinin yer aldığı Öteki Renkler (1999) ve Ömer Kavur’un yönettiği Gizli Yüz adlı filmin senaryosu (1992) vardır. Bu senaryo, 1990 yılında yayımladığı Kara Kitap romanındaki bir bölümden yola çıkılarak yazılmıştır.

***

Orhan Pamuk, ABD’de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının “Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler” başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri oldu. 2007 Mayıs’ında yapılan 60. Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliği yapmıştır.

Nobel Ödülü

Orhan Pamuk 12 Ekim 2006 tarihinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak kazanan ilk Türk olarak tarihe geçmiştir. Akademi’nin 12 Ekim 2006 günü saat 14:00 civarında yayınladığı, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü “Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan” Orhan Pamuk’a verilmiştir denmiş. Pamuk 7 Aralık 2006’da, İsveç Akademisi’nde Babamın Bavulu başlığı altında hazırladığı Nobel konuşmasını Türkçe yaptı, Türkçe bilmeyen seyirciler ellerindeki tercüme metinden konuşmayı takip etti, birçok televizyon kanalı konuşmasını canlı yayınladı.

Orhan Pamuk ödülünü 10 Aralık 2006’da Stockholm Konser Salonu’nda düzenlenen ödül töreninde İsveç Kralı 16. Carl Gustaf’ın elinden aldı.

***

Romancılığı

Orhan Pamuk'un romancılığı postmoden roman kategorisinde değerlendirilmektedir.

Eleştirmen Yıldız Ecevit,Orhan Pamuk'u Okumakadlı kitabında onun avangard (sanatkârane isyan ve sivil itaatsizlik) romancılığını değerlendirmektedir. Özellikle Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı’dan yola çıkarak bize kendisini ve olayların gelişimini anlatır. Aynı şekilde edebiyat tarihçisi Jale Parla da Don Kişot'tan Günümüze Roman adlı kapsamlı eserinde, Benim Adım Kırmızı’dan hareketle Orhan Pamuk’un eserlerini karşılaştırmalı edebiyat bağlamında irdeler. Parla’ya göre Pamuk, Türk romanının aldığı önemli dönemeçlerin sahibi olan bir yazardır.

Doğu-Batı sorunsalıyla estetik düzeyde hesaplaşmaya yönelen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarlardan biridir. Pamuk, bu sorunsalı kültürel ve felsefi yönleriyle edebiyatına taşımış, özellikle Kara Kitap’ta bu tema bağlamında önemli, çok katmanlı bir edebî metin örneği sergilemiştir.

***

2016 yılında okurlarıyla bir araya gelen Orhan Pamuk, niçin yazdığı sorusuna: “Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum, demek ki mutlu olmak için yazıyorum” diye cevap vermiştir.

Pamuk, bir sohbetinde ise kendi romancılığı için: “Ben edebî ilhama inanıyorum. Bir akşam uyurum, bir sabah kalkarım ki bir roman gelmiş, yukarıdan bana yollanmış. Hop, üç günde yazı yazıp verebilirim” ifadelerini kullanmıştır.

Eleştiriler

Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanması değişik tepkilerle karşılaştı.

Ödülün Pamuk’a Türkiye tarihi ile ilgili demeçleri dolayısıyla verildiği iddiasında bulunuldu- ki, ben de aynı kanaatteyim.

Orhan Pamuk, Nobel ödülünü almadan on ay önce 19 Aralık 2005 Cumhuriyet Gazetesi’nde yayımlanan Erol Manisalı’nın “Orhan Pamuk Nobel’i Garantiledi” başlıklı yazısı Pamuk’un ödülü almasının ardından popülerleşti ve Orhan Pamuk’un Nobel’i hakkındaki olumsuz eleştiriler bu yönde gelişti.

***

TRT’de Banu Avar’ın hazırlayıp sunduğu “Sınırlar Arasında” adlı belgeselin Pamuk’un Nobel ödülünü almasından bir gün sonra yayımlanan bölümünde Pamuk, Nobel ödülleri ve İsveç ile ilgili olumsuz eleştiriler yer aldı.

Demirtaş Ceyhun hazırladığı imza metninde Orhan Pamuk’un kitaplarını “Amerikan patentli postmodern romanlar olarak” adlandırmış ve “Nobel ödülünün Pamuk'a verilmiş bir ücret” olduğunu söylemiştir. 

Basında o zamanki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Orhan Pamuk’u kutlamadığına dikkat çekildi. Ödüle yabancı basından olumsuz eleştiriler de gelmiş, ödülün siyasî sebeplerden dolayı verildiği belirtilmiştir.

Orhan Pamuk’un eserlerinde Atatürk hakkında kullandığı üslup ve yazıları da kimi eleştirilere uğradı.Bir kısım edebiyatçı Orhan Pamuk’un eserlerindeki bazı bölümlerin diğer yazarlara ait başka eserlerden fazlasıyla esinlendiğini savunmakta (intihal de denebilir), özellikle bazı romanlarındaki belli kısımların diğer kitaplardan neredeyse tamamen alıntı olduğunu öne sürmektedir. 

***

O zamanki Hürriyet Yazarı eski ahbabım Murat Bardakçı 26 Mayıs 2002 tarihinde tarihinde belgeleri ile yazarı sahtecilik ve intihal ile suçlamıştır.

Murat Bardakçı’ya göre, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı, hikâyesi ve anlatım şekli ile Amerikalı Yazar Norman Mailer’in Ancient Evenings adlı romanının bir kopyasıdır. Ayrıca suçlamalara göre Orhan Pamuk’un Beyaz Kale adlı romanı Mehmet Fuat Carım’ın Kanuni Devrinde İstanbul isimli eserinden birebir pasajlar içermektedir. Orhan Pamuk günümüze dek bu konuyla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmamıştır.

***

Orhan Pamuk’un Sri Lanka’da düzenlenecek olan Edebiyat Festivaline katılması Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters sans frontières) tarafından eleştirildi. Örgüt, Orhan Pamuk’u ve festivale katılmak isteyen diğer edebiyatçıları Sri Lanka’daki baskıları meşru hale getirmekle suçladı.

Orhan Pamuk Davası

Yazar Orhan Pamuk, Das Magazin adlı haftalık İsviçre dergisine verdiği bir röportajda, “bu topraklarda 30 bin Kürt ve 1 milyon Ermeni öldürüldü. Benden başka kimse bundan bahsetmeye cesaret edemedi” açıklamasında bulununca hakkında TCK’nın 301. maddesinden ‘Türklüğe hakaret’ davası açıldı.

16 Aralık 2005’te ilk duruşması yapılarak ilk duruşması yapılan Pamuk davası Adalet Bakanlığı’ndan beklenen yazı gelmediği için 7 Şubat 2006 tarihine ertelendi. Şişli Asliye Ceza Mahkemesi, bu tür davalar için Adalet Bakanlığı’nın yazılı izninin gerektiğini belirterek izin verilip verilmediğinin sorulması için bakanlığa yazı yazılmasına karar verdi ve duruşmayı da 7 Şubat 2006'ya erteledi. Duruşmanın ertelenmesi kararına AB yetkililerinden tepkiler geldi. Dava günü Şişli Adliyesi önündeki Pamuk ve yabancı yetkililere yönelik protesto gösterileri, Türkiye ve dünya basınında önemli yer tuttu.

AB - Türkiye Karma Parlamento Eş Başkanı Joost Lagendijk “hükümet, Parlamento’ya değişiklik yasası getirebilir. Yapılacak şey budur. Türkiye’nin imajına büyük bir zarar vermiştir. Avrupa’da kötü bir imaj doğmuştur. Ünlü bir yazar hakkında dava açarsanız, dışarıda milliyetçiler bu yazarı dövmek için arabasına saldırırsa, burada ciddi bir sorun vardır” dedi.

AP (Avrupa Parlamentosu) Türkiye Raportörü Camiel Eurlings de, hükümetin yazar Orhan Pamuk davasını düşürmesi gerektiğini belirterek, hükümet reform taahhüdüne sadık kalmalı şeklinde konuştu.

Türkiye ile AB arasında ciddi gerilime neden olan Orhan Pamuk’un hakkındaki dava 22 Ocak 2006 tarihinde düştü.

Adalet Bakanlığı, Şişli İkinci Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderdiği yazıda, Yeni Ceza Yasası gereği izin yetkisi olmadığını hatırlatarak, Pamuk'un yargılanması için Adalet Bakanlığı’nın izin verdiğine ilişkin belge bulunmadığını bildirdi. Mahkeme bu gerekçeyle davanın düşmesine karar verdi.

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'un yeni kitabı “Kırmızı Saçlı Kadın” Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı. Kitapta, 30 yıl öncesinde İstanbul yakınlarındaki bir kasabada geçen aşk hikâyesi anlatılıyor.

1980’lerin ortasında geleneksel usulle kuyu kazan Mahmut Usta ile çırağı “küçük bey” Cem zorlu bir arazide su ararlarken, kasabanın hemen dışındaki sarı çadırda esrarengiz bir tiyatrocu kadın her gece eski masal ve hikâyeleri yeniden anlatmaktadır. Roman, bir yandan genç kahramanın aşk, kıskançlık, sorumluluk ve özgürlük duygularıyla derinden tanışmasını hikâye ederken, diğer yandan medeniyetler üzerinden babalar ve oğullar, “otoriterlik” ve birey olma konularını tartışıyor.

Kırmızı Saçlı Kadın’da okur, Batı’nın ve Doğu’nun iki temel efsanesi Sophokles’in Kral Oidipus’u (babayı öldürmek) ile Firdevsî’nin Rüstem ve Sührab’ıyla (oğulu öldürmek) yeniden karşılaşıyor. Orhan Pamuk’un romanları 63 dile çevrildi ve Türkiye’de 2, dünyada toplam 13 milyon sattı. Pamuk, dünyada edebiyat ve roman sanatı konularında verilen önemli pek çok ödülü kazandı. Benim Adım Kırmızı ve Kar adlı romanları tarihte en çok çevrilen ve en çok okunan Türkçe kitaplar oldu.

***

Orhan Pamuk, 2005’de Prospect Dergisi tarafından dünyanın 100 entellektüeli arasında gösterildi ve 2006 yılında Time Dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçildi. 2008’de aşk, evlilik, dostluk, mutluluk gibi konuları bireysel ve toplumsal boyutlarıyla işlediği Masumiyet Müzesi adlı romanını yayımladı. 2012 yılında İstanbul’da açtığı Masumiyet Müzesi ise Avrupa’nın En İyi Müzesi ödülünü kazandı.

2015’te Ulusal Düşünce (Kanaat) Liderleri İndeksi’ne göre dünyanın en etkili düşünce önderleri arasında dördüncü sırada gösterilen Pamuk’un önceki romanı Kafamda Bir Tuhaflık, 42 dile tecüme edildi.

Kırmızı Saçlı Kadın

Son kitabı Kırmızı Saçlı Kadın’ı aldım ve iki kere okudum.

Önce eki arkadaşım Murat Bardakçı’nın yazısını iktibas edeyim:

“Önce bir-iki haftadan bu yana hemen her yerde, hattâ ATM’lerde bile reklâmı yapılan, bahsi daha açılır açılmaz hayranlık krizlerine girilen ve yüceltile yüceltile göklere çıkartılan bir romandan aynen aldığım şu paragrafı okuyun: “...Bir dönem skandal ve cinayet haberlerini öne çıkaran gazeteleri Oidipus ve Rüstem benzeri hikâyelere çok rastladığım için okudum. İstanbul’da iki çeşit hikâye okur tarafından çok seviliyor, ucuz gazetelerde çok yayımlanıyordu. Birincisi; oğlu askerde, hapiste, uzaktayken babanın, genç ve güzel geliniyle yatması, olayı fark eden oğulun babayı öldürmesiydi. Çok işlenen ve sayısız çeşitlemeleri olan ikinci cins cinayet ise, cinsel açlık içindeki oğulun, bir cinnet anında zorla anasıyla yatmasıydı. Bu oğulların bazıları kendilerini durdurmaya veya cezalandırmaya çalışan babalarını öldürüyordu. Toplum tarafından en çok nefretle karşılanan oğullar bunlardı: Ama toplum onlardan babalarını öldürdükleri için değil, zorla analarıyla yattıkları için nefret ediyor, adlarını bile anmak istemiyordu. Baba katili bu oğulların bazıları bir pisliği temizleyerek nam yapmak isteyen hapishane ağaları, kabadayılar veya kiralık katil adayları tarafından öldürülüyordu. Bu cinayetlere devlet, hapishane yönetimi, gazeteciler, hatta toplum karşı çıkmıyordu...”

Okuyanın âsâbını lâçka eden, özellikle de “ana-oğul” bahsine gelince artık ikrah ettiren bu ifadeler hangi romanda mı geçiyor?

Başlıktan zaten anlamışsınızdır: Orhan Pamuk’un yere-göğe konamayan son kitabında,“Kırmızı Saçlı Kadın”ın 114. sayfasında!

Tamam, kayınpederin geline tecavüze kalkışması maalesef nadiren de olsa yaşanan hadiselerdir ama bu rezaletlerin haberleri gazetelerde hiçbir şekilde yer almaz ve yayınlanmamalarının başta gelen sebebi de, yazılmalarının kanunen yasak olmasıdır. Üstelik aynı yasak sadece bizde değil, birçok Avrupa ülkesinde de mevcuttur. İsmini vermeyeyim, Avrupa’nın en çok okunan yazarlarından birinin birkaç sene önce yayınladığı kitabında benzer bir hadiseyi değil yazması, üstü kapalı biçimde de olsa ima etmesi yüzünden hapse düşmekten son anda kurtulmuş olduğunu edebiyat çevreleri gayet iyi bilirler.

Hele diğer iddia! Çocuk annesine tecavüz edecek, bunu fark eden babasını öldürecek, sonra hapse düşecek, orada öldürülecek, hadise basına aksedecek, gazetelerin üçüncü sayfalarında çarşaf çarşaf yazılacak ve hemen herkes “herifi gebertmekle aman ne iyi etmişler, ellerine sağlık” diyecekler, İstanbul gazetelerinde bu haberlere sık sık rastlanacak, üstelik okur da bunlara bayılacak!

***

Neredeyse kırk senelik gazeteciyim, ucuz yahut pahalı hiçbir gazetede “oğulun anası ile yatmasını” ve ardından gelen cinayetler zincirini konu alan tek bir haber bile görmedim; üstelik bu hadiselerin “ucuz gazetelerde çok -Nobelli yazar herhalde ‘sık sık’ demek istiyor- yayınlandığına” da hiç tesadüf etmedim!

Gazetelerde böyle bir sapıklıklar silsilesine tesadüf eden varsa buyursun, göstersin!

İlgi çekmek ve romanın kurgusunu güçlendirmek maksadıyla yazılan iğrenç bir hayâlin, yani“anaoğul ilişkisi” ve arkasından gelen cinayetler zinciri palavrasının neticesini hayâl edebiliyor musunuz? Bu roman da senelerdir devam eden bildiğimiz pazarlama çabalarının neticesinde mutlaka yabancı dillere tercüme edilecek, yayınlandığı memleketlerde tabiî ki bol bol reklâmı yapılacak ve yabancı okuyucunun hatırında öncelikle malûm iddia kalacak: Oğulların annelerine tecavüz edip babalarını öldürmelerinin ve hain evlâdın da hapishanede ortadan kaldırılmasının Türkiye’de sık sık rastlanan, sıradan bir hadise olduğu! Başlıkta kullandığım “Çüş” ibaresi için affınızı rica ediyorum... Aslında daha değişik bir başlık düşünmüştüm ama arkadaşlar “Ana-oğul üzerine kurulu böylesine menfur bir hayâlin başlıkta kullanılması bile yakışıksız olur” dediler ve dolayısı ile “Çüş” ile yetinmek zorunda kaldım.

Ama bu “Çüş”ün yanına arzu ederseniz “Yuh”, “Ohaaaa!” vesaire gibi ünlemler de koyabilirsiniz. “Kırmızı Saçlı Kadın”daki bu utanç verici hayâli yorumlamakta zaten bu ünlemler ile daha nice sıfatlar bile kifayetsiz kalır”.

***

Üslûp benim değil, Murat Bardakçı’nın. Gene fazla saldırganca…

Gelelim kitaba…

Bir kere, Kral Oidipus Trajedisi bütün psikoloji ve psikiyatri kitaplarında anlatılır ve Sigismund Freud’un uyarlamasıdır.

Meğer Orhan Bey yazar olmak istemiyormuş ama jeoloji mühendisi ve müteahhit olmuş.

Bir sabah babası eve gelmemiş. Bunu öğleden sonra okuldan dönünce annesi söylemiş. Gözlerinin altı şişmiş, ağlamışmış. Babasının siyasî şubeye götürüldüğünü sanıp çok korkmuş. Yani mutlaka bir işkence bahsi geçmiş.

Saha 17 yaşında olduğu için içkili mekânlara almıyorlarmış ama kırmızı saçlı bir kadına âşık olmuş.

Jules Verne de okurmuş. Edgar Alan Poe da; yaş 17!

38. sayfada malum trajediyi anlatmış.

Kerhâne gibi yerlere uğramış ama hoşlanmamış ve ilk rakısını da bu arada içmiş. S. 130.

Hikâyesini pek dürüstçe anlatmadığını 18. Sayfada okumak mümkün.

Kitabın sonu muğlâk, kadına kavuşuyor mu anlayamadım.

Özeti 17. sayfadan bir iktibasla kesiyorum; Nobel’li yazarın Türkçesine bakın: “ Tekstilci Hayri Bey bu kıraç topraklarda bir kumaş yıkama ve boyama fabrikası kurmak istiyordu. Yurtdışına ihracat büyük konfeksiyoncuların çok talep ettikleri bu iş için bol suya ihtiyaç vardı”! Lisana bakın!

***

Sayın Orhan Pamuk askerlik yapmış mı?

Bu aziz vatanın hangi bölgelerini dolaşmış? Nişantaşı haricinde nerelere gitmiş? Türkiye’yi ve dinleri, felsefeyi ne kadar biliyor? Mitolojiye hâkim mi?

Evli mi, bekâr mı? Aşk hayatı nasıl? Evi nasıl bir yer, kaç kitabı var?

Nobel'den aldığı paraları neye harcıyor?

Bildiklerim çok da, yazmamam daha edeplice olur…

Bilmem başka söze gerek var mı?

Herkese barış ve saadet dolu bir hafta diliyorum…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 10 Temmuz 2016 Pazar

658 kez okundu
0

Posted by on in Genel

KISSADAN DERS...

Tolstoy’unİnsan Ne İle Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır. Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren gönlü bol biridir. Pahom’a “Sabah Güneş’in doğuşundan batışına kadar kat ettiğin bütün yerler senin fakat Güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin.”

***

Pahom, güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Hâlsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz…

***

Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durur ve “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!” der.

***

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur.

***

Ahrette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metasından başka bir şey değildir (Hadid Suresi 20).

***

Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük…

***

Bazı insanların 15-20 yıl boyunca ödemek kaydıyla faizli banka kredisi çekmesi neyin alametidir? Bazen insan ömründen daha çok borç biriktirir. Bazen de elinde olan ama fark etmediği nimetleri hoyratça harcar durur.

Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…

Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir…

***

Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz?

Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, iman dolu bir yüreğin zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız?

Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir eli satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar fakiriz hepimiz.

***

Aldığı maaşı yetiremeyenlere, modayı takip edemeyenlere, evini beğenmeyenlere, mekânı dar bulanlara, daha çok para için, hesabı daha fazla kabartmak için çırpınanlara da yeter toprağın altı. İhtiraslarımız, bitip tükenmeyen arzularımız için, az bir toprağa ihtiyaç var sadece.

Ha gayret, menzile çok az kaldı…

***

Bir zamanlar imamın tekini tanırdım. Trigeminal Nevraljisi vardı ve karbamazepin (Tegretol) verilemediği için ekibimizle beraber aküpunktür yapıp şifa bulmasını sağlamıştık. Şimdi ise orası çok değişmiş maalesef.

Duygudurum dengeleyicisi ilaçların (Lityum hâriç) hemen hepsi epilepsi (sara) için de kullanılır. Lütfen önce "aklınızı" kullanın ve hekiminizin söylediklerine uyun.

***

Neyse, ne mi oldu imama?

Vefat ettiğinde elli beş adet Huri'ye kavuşacağı hayaliyle teselli bulurdu.

Sonradan vefat etti ama eminim ki Cennet'tedir. 

Hiç günahı yoktu ki...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 13 Haziran 2016 Pazartesi

661 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Mekânın takipçileri bu boks denen şeyi spordan kabul etmediğimi bir. Ama bu insan farklıydı. ABD’deki en büyük boksör olmanın yanı sıra, Malcolm X’ten bile daha üstün bir siyasî liderdi.

Muhammed Ali (Cassius Marcellus Clay Jr. 17 Ocak 1942), Amerikalı Müslüman profesyonel boksördü.


Bütün zamanların en iyi boksörü olarak kabul edilen Muhammed Ali, kariyeri boyunca yaptığı maçların yalnızca 5 tanesini kaybetmişti. Müslüman olmadan önceki ismi Cassius Marcellus Clay Jr. olan Muhammed Ali, 17 Ocak 1942’de Kentucky Louisville’de doğmuştu. Afro-Amerikan ve İrlanda kökenliydi. 12 yaşındayken boksla tanışmış ve kısa süre zarfında National AAU ve Altın Eldiven Şampiyonası’nda amatör kayıtlara girer.

***

Gene 1960’ta Roma’da Ağır Hafif sıklette Altın Madalya alarak profesyonel lige dönmüştü. 18 yaşındayken katıldığı Roma Olimpiyatları’nda Altın madalya aldıktan sonra şöhreti giderek artmaya başlar.

1964 yılında 22 yaşındayken, S. Liston’u yenip Dünya Şampiyonu oldu. Bu zaferden sonra dinini değiştirdiğini ve İslam’a geçtiğini açıklar ve çok sevdiği bu spora 1967’den 1970’e kadar ara vermek zorunda kaldı. Yani, din psikolojisindeki Konversiyon tanımına uyuyordu.

***

Savaşmak istemez ve bunu ABD’ye rağmen müdafaa eder. “Vietnamlılar bana hiçbir kötülük yapmadılar ki onlarla savaşayım” diyerek Vietnam Savaşı’na gitmediği için 5 sene hapis ve 10 bin Dolar para cezasına çarptırıldı. Lisansı ve pasaportu elinden alınınca dava süresince maddî sıkıntılar yaşadı ve iflâs ettiğini açıkladı.

***

Ailesinin yardımı ve üniversitelerde para karşılığı yaptığı konuşmalarla geçimini sağladı. 1970’te temyiz davasını kazanıp tekrar boksa döndü. 

***

1971’de Joe Frazier ile Asrın Maçı’na çıkar ve profesyonel boks kariyerinde ilk defa kaybeder. Aslında bu kayıpta hilekârlık yapılmıştır ama kimseler anlamaz.

Uzmanlar üç buçuk sene aradan sonra sadece iki maç yapan Muhammed Ali’nin bu kadar zor bir maça hazır olmadığı görüşünde hemfikirdir.

Fakat o en kısa zamanda tekrar şampiyon olmak istemektedir. Ardından çenesinin kırıldığı maçta Ken Norton’a sayı ile mağlup olunca, kendi ve yakınları dışında birçok kişi kariyerinin bittiğini sanır.

Fakat o azmedip art arda unvan için rakip olan boksörleri teker teker yener; Ken Norton’u da yenip rövanşı alır.

1973’te Joe Frazier ile unvan maçı için anlaşır. Arada sadece Joe Frazier-George Foreman maçı kalmıştır. Frazier sürpriz bir şekilde iki raunda nakavt olur.

***

Ali böylece önce Fraizer ile maç yapıp arkasından da Foreman’la maç ayarlar ve iki maçı da nakavtla kazanır.

Böylece hem kaybettiği unvanını alacak hem de daha bitmediğini gösterecektir.

1974’te Foreman’ın bahisçilerde 7’ye 1 favori olduğu maçta rakibini hiç beklenmedik bir taktik değişikliği ile sekizinci rauntta nakavt edip hak ettiği unvanı Floyd Patterson’dan sonra tekrar elde eden ikinci boksör olur.

1878’de L. Spinks’e mağlup olup, akabinde aynı sene rakibini yenince Dünya Şampiyonluğunu 3 kez elde eden ilk boksör olur.

***

O zamanlar sadece 2 Dünya Boks Federasyonu olması değerini daha da farklı kılıyordu.

2008’de  itibari ile 8 Dünya Boks Federasyonu bulunuyordu. Muhammed Ali’nin faal döneminde en iyi boksörler, unvanı elde edebilmek için, mutlaka karşı karşıya gelirlerdi.

***

Sonradan papaz olacak George Foreman’ın 1994 senesinde 20 sene aradan sonra tekrar Dünya Şampiyonu olması ve unvanını çok kez savunması, o dönemin boksunun birçok ülkede neden Altın 70’li yıllar diye anıldığını bize anlatıyor.

1978’de boksu Şampiyon olarak bıraktı. Akabinde 1984’de Parkinson hastalığına  yakalanmasına rağmen bunu gizleyip büyük para karşılığı iki maç daha yapıp kaybetti.

***

İkisi de o vaktin veya sonrasının Dünya Şampiyonları idi. Profesyonel döneminde sadece 5 kez yenilen, Olimpiyat ve Dünya Şampiyonu olan Muhammed Ali, 36 yaşına kadar bütün şampiyonlar için tek isim olmayı başardı ve 37’si nakavt olmak üzere 56 maç kazandı. Ona sadece bir boksör olarak bakmamak gerekir. Çünkü gücüyle olduğu kadar, kişiliğiyle de hep daha iyisini yapmaya çalışmıştır. 1960 Roma Olimpiyatları’ndan döndükten iki gün sonra bir lokantada sadece beyazlara servis yapıldığını öğrenince, Altın madalyasını Ohio Nehri’ne atmıştı. 1996 Atlanta Olimpiyatları bu madalyanın yerine başka bir Altın madalya kendisine verilmişti.

***

Din olarak önceleri Hristiyanken İslamiyet’i seçmişti ve Vietnam Harbi’ne gitmemişti. Bu durumu şöyle dile getirmiştir: “Benim onlarla sorunum yok”.

Bu sebeple unvanlarına el konuldu ve bokstan uzaklaştırıldı.

Fakat o yılmadı. Bu süre içerisinde üniversiteleri dolaşarak İslamiyet'i anlattı.

 

Malcolm X ile yakın ilişkileri oldu, verimli işlerle uğraştı.

Eşi Lonnie Ali ile beraber, Başkan George Bush (şu “Haçlı Seferi” diyen eski alkolik), Beyaz Saray’daki törende, 9 Kasım 2005 tarihinde Başkanlık Hürriyet Madalyasını aldı.

***

1984 yılında, Muhammed Ali Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagan’ın (kendisi de Parkinson Hastası olan eski aktör) yeniden seçilebilmesi için kendisine destek verdiğini açıkladı.

***

1991 yılında Körfez sırasında Irak’a gitti ve Amerikalı rehinelerin serbest bırakılmasını müzakere etmek amacıyla Saddam Hüseyin ile bir araya geldi. 1996 senesinde Atlanta Georgia’da 1996 Yaz Olimpiyatları’nın ateşini yakma şerefine vardı.

***

17 Kasım 2002 tarihinde, Muhammed Ali, “Barış BM Elçisi” olarak Afganistan’a gitti.

BM özel konuğu olarak üç günlük bir iyi niyet misyonuna ilişkin olarak Kabil’de bulundu. 27 Temmuz 2012 tarihinde Ali, Londra’da, 2012 Yaz Olimpiyatları Açılış Töreni’ndeki Olimpiyat Bayrağını taşır.

Parkinson hastalığından dolayı stadyumda bayrağı taşıyamayacak hâle gelince karısı Lonnie tarafından ayakta durmasına yardımcı oldu.

***

20 Aralık 2014 tarihinde Ali, zatürre  şikâyetine muzdarip hastaneye yatırıldı. Ali bir kez daha Scottsdale, Arizona’da bir konuk evinde tepkisiz bulunduktan sonra idrar yolu iltihabı rahatsızlığı ile 15 Ocak 2015 tarihinde hastaneye yatırılır.

***

Ertesi gün taburcu olur. Muhammed Ali’nin zamanının en iyisi olduğu kabul edilir. 2001 yılında Hollywood tarafından hayatı filme alındı. Ali adlı filmde Muhammed Ali’yi,Will Smith canlandırır.

***

Parkinson Hastalığı yüzünden uzun süre Michigan’daki çiftliğinde gözlerden uzak yaşamayı tercih eden ünlü boksör, ringlerde 20 yıldır ağzından düşürmediği “bütün zamanların en iyisiyim” lâfını ispatlayarak bir efsane olmuştu. Kelebek gibi uçar, arı gibi sokardı.

***

Buna rağmen, 2001 yılındaki 11 Eylül Saldırıları-ki bunları ABD’nin dikkati kendi üzerine çekmek için düzenlediğini artık biliyoruz- üzerine Muhammed Ali, başında New York İtfaiye Müdürlüğü şapkası ile Sıfır Noktası’na giderek destek ve dayanışmasını göstermek gereği duymuş ve şöyle demiştir: Beni asıl inciten, 'İslam' adının bulaştırılması ve 'Müslüman' [adının] bulaştırılması ve sorun çıkarılıp nefret ve şiddete yol açılması. İslam, katil dini değildir. İslam, barış demektir. Evde öylece oturup insanların sorunun kaynağı olarak Müslümanları yaftalamalarına seyirci kalamazdım.

***

Uzun süredir Parkinson hastalığı ile mücadele eden Muhammed Ali 3 Haziran 2016 tarihinde solunum yolu rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeder.

***

Hayatı boyunca hiçbir sokak kavgasına karışmamıştır. Sadece örnek bir sporcu değil, bir centilmenlik abidesidir ve kalbi insanlık sevgisiyle dolu bir liderdir.

***

Ankara’daki siyaset kulisleri “büyük karşılaşmanın” olup olmayacağını tartışırken, bu konudaki ilk somut bilgi Fethullah Gülen’in onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yetkililerinden geldi.

İzmir’den ABD’ye gittiğini bildiğim F. Gülen’in, Pennsylvania’daki ikametgâhından ayrılıp, Muhammed Ali’nin doğduğu eyalet olan Kentucky’deki cenaze törenine katılıp katılmayacağı konusunda Vakıf yetkilileri, davet konusunda kesin bir bilgileri bulunmadığı ancak kendi görüşlerinin “Gülen’in törene katılma şansının hiç olmadığı” bilgisini paylaşmışlar.

***

Merhum Muhammed Ali’nin özdeşim-benimseme nesnesi olarak da kızını kendisinin seçmiş ve onun gibi, kızı da kadın bir boksör olmuş: Hana.

Allah rahmet eylesin. Bir daha onun gibisi gelmez!

Ben ise hâlâ Prof. Yaşar Nuri Öztürk’ü aramaktayım. Dilerim sıhhati yerindedir. Eskiden telefonumu hep açardı…

Eğer o da vefat ederse, memlekette münevver din âlimi çok azalacak!

Dilerim kötü haber gelmesin… 

Mehmet Kerem Doksat – İstanbul - 09 Haziran 2016 Perşembe 

382 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sanırım 1928’de doğmuştu Rahmetli Pederim. Hayatı hep çok çalışıp ekmeğini taştan çıkararak geçmiş; Ankara’da İhsan Doğramacı ve ekibinin komplosundan başarıyla çıkıp, idarî mahkemeyi de kazandıktan sonra Çukurova Tıp Fakültesi’nden istifayı basıp, İstanbul’a avdet ettiğimiz günlerdi.

İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ve Marmara Üniversitesi Spor Akademisi’nde hocalık yapıyor; bir yandan da Nişantaşı’nda, o zamanki Dilberler Mağazası’nın bulunduğu yerde de muayenehanesine gider gelirdi. “Yavrum, herhâlde artık burası beni için son durak, bakalım istikbal nelere gebe” diye mırıldanır; derin tefekkür ve tefelsüfe (felsefî düşünmeye) dalardı. Tecessüsünün hududu yoktu; hemen her konuda okur ama pek az yazardı ve ben de epey sitem ederdim.

***

Her sabah beş on bardak kahve ve çayla ancak ayılır ama robdöşambrını gitmeyi hiç ihmal etmezdi. O zamanlar Uyku Apne Sendromu diye bir şeyi bilmezdik; kanserin de tedavisi –aslında hâlâ pek bir şey yok ya- pek iyi yapılamazdı.

O zamanlarda imkânlar mahduttu (sınırlıydı), Sefa Aparmanı B Blok 2B numaralı evde ikamet ediyorduk ve eve epey sağcı kişi girip çıkıyordu. Kitap satın almak için mutlaka evden inip iki kat aşağı merdivenlerden inmek iptiza (kullanmak) ederdi. Sahaflardan, Bağdat Caddesi’ndeki kitapevlerinden alışveriş yapardık.

***

Henüz 12 Eylül de, 12 Mart da vuku bulmamıştı ve şimdilerde nerede olduklarını hiç bilemediğim, boya ithalatıyla hayatını kazanan Ahmet Bey ve onun önceleri gayet hoş ve modern kıyafetler giyen, sonradan kendini dine vurup tesettüre kapanan Ayşe Hanım isminde bir karısı vardı. Bizim soframızdaki sohbete hemen her gece gelirler ve âhir zamanlarında babamı yalnız bırakmazlardı. Ahmet Bey sık sık büyük paralar kazanmakla övünürdü ama bunu nasıl yaptığını bilemezdik. Muhteris bir adamdı ve güçlü bir şahsiyeti vardı. Sık sık araba değiştirirdi. Sürat meraklısıydı ve gaza bastı mı bizleri mutlaka geçer ve bundan büyük bir haz duyardı. Ben de göz yumardım çünkü Pederimin etrafında çok azalan dost halkasının azalarından ikisi de o ve karısıydı. Oldukça sık Kıbrıs’a giderler ve bol seyahat ederlerdi. Bir de sonradan ilaç mümessili olacak Nevzat sık sık ziyarete gelirdi babamı ve evin abajurlarını temizlerdi

Birinci Boğaz Köprüsü’nün yeni açıldığı zamanlardı. Pek az araba geçerdi üzerinden.

***

Vefatına az bir süre kalmıştı. Hep durgun ve düşünceliydi. Arada birkaç kadeh rakı içer ve ne zaman sabahın ilk ışıkları arzı endam eylese, yoğun bir öksürük kaplardı akciğerlerini. Hâlâ bırakmadığı Marmara purosundan nefes çekip, “Cemil Bey için endişeleniyorum evlâdım, son zamanlarda bir hâller oldu ona. Artık yüzü pek gülmüyor, yüzünü bir hüzün kaplıyor, böyle fenomen adamlarla insan hayatı boyunca ya bir kere, taş çatlasın iki kere tanışır” demişti.

O zamanlar Ümid Meriç Hanımefendi’nin arada bir rakı da içtiği, o davudi ve sevecen sesiyle “günahınız sizin boynunuza efendim; ben hizmette kusurumu esirgemem, istediğinizi içiniz. İcabında arada ben de refakat ederim” dediği ve başının da açık olduğu dönemlerdi. Şimdilerde münzevî bir hayat süren Kuzenim Çınar’la iyi muhabbetleri vardı, Ahmet Özhan da henüz pek gençti. Müptedi bi’at ettikleri Şeyhleriyle de tanışmıştım (Muzaffer Özak) ve pek ilginç bir zattı.

Eyüp’teki dergâhtan kimse eli boş çıkmazdı, Mükeyyifat olarak sadece sigaraya düşkündü ve şeker hastasıydı. Pederimin ise “Allah mü’min kulunu bunatmaz” diye hâlâ anlayamadığım bir takıntısı vardı. O dönemlerde Refet Kayserilioğlu, hâlen de görüştüğüm Kadim Dostum Halit Kakınç ve etrafındaki bir hayran kitlesiyle ruh çağırırlar, Beytî Dost diye bir zat da arada bir zuhur edip ektoplazmayla görünür hâle gelir, gönüllü medyumlar da onun anlattıklarını bize naklederlerdi. Havsalam almadığı için, olup bitenleri öylece seyrederdim. İhsan Eniştem ve Mualla Halam henüz sağ ve sıhhatteydi. İzmir’le İstanbul arasında mekik dokurlardı. Merhum Eniştem İhsan Koloğlu Darüşşafaka’dan yetişip kendini yetiştirmiş ve İzmir’in en sevilen avukatlarından biri olmuştu. Hakîm (bilge) ve münevver bir adamdı.

***

Bostancı’da Şimdilerde 3M Migros hâline gelen Plaj’da demlenirdik. Gündüzleri Mahmut Âli Bey, hep gülümseyen çehresiyle tatlı karısı, annem ve ben hafta sonlarında erkenden toplanıp, o zamanlar kirliliğin mevzuubahis dahi olmadığı sahilden gündüzleri denize girer, geceleri sıkı bir sohbete dalardık. Cemil Meriç Amcamın gözleri çok erken yaşta nurdan mahrum kaldığı için, daha ziyade sahilde oturur ve mütebessim bir çehreyle, görmese de, içimize nüfuz eden gözleriyle bizlere bakardı. Akşamları da benim bahtıma, irşâd olurdum sohbetlerden.

İki kurt köpekleri vardı Mahmut Âli Bey’le Aynur Hanım’ın ve mahdumları da çocuktu henüz. Biri viyolonsel, öbürü de viyola çalardı hatırlamıyorsam. Tipik Fransız aristokrasisi numunesiydiler ve leziz şaraplarını yudumlarken, ben de onlara gitar çalardım. Sonradan ikisi de çoluk çocuğa karıştılar.

***

Altımda bir Maverick marka arabam vardı babamın hediye ettiği; bir bizim eve bir de onların Göztepe’deki mütevazı ikametgâhlarına giderdik. Muhabbet âlâ ve keyif de gani idi. Soframızda pek fazla çeşit olmazdı, mevsim salatası, taze peynir, arada Yeni Rakı ve ev yapımı pilav. Soslar, mevsim meyveleri… Çok şey öğrendim ve ufkum çok gelişti o zamanlarda.

Allah ne verdiyse yerdik ama muhabbet harikulâde idi. Toygar Eniştem de Renault Mais’ten emekli olmuştu ve daktilosunun başına geçer saatlerce TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi’ne sibernetik mevzuunda makale yazar, diğer pek çok kitabını da aynı daktiloda yazardı: Sibernetik, Fizik, Felsefe ve Hipnotizma. El Birunî’yi ilk defa onun kitabından okudum. Ateistti ama Mevlânâ hayranı ve Türkçüydü.

 

Bazen bu iki kafadar tatlı ağız dalaşına girerler ve Yeşim, Murat, Nezahat Halam ve Yakut kahkahalara boğulurduk. Sonradan Yakut Amerika’ya gelin gitti ve çok iyi bir kariyer yaptı City Bank’ta. Evlendiği zat babasından daha yaşlı olduğu için önce çok tereddüt olmuştu ama sonra ailenin bir ferdi oldu çıktı ve nurtopu gibi de çocukları oldu. Murat Akman da dâhidir; en yakın dostu Onur’la takılır ve tam bir Epiküryen hayat yaşardı. Yemeyi de, içmeyi de çok severdi. Bir dönem evden pek çıkmayıp muazzam miktarda kitap kıraat etmişti ve China on-line’ı kuracak kadar da başarılı bir kariyer yaptı. Çapkındı, hiç evlenmedi.

İşte o tadına doyulmaz günlerden birinde, babam bir hanımla tanışmış ve onunla özel bir yakınlık yaşamış meğer. Ben seneler sonra öğrendim. Onun da güzeller güzeli kızına hipnozla bademcik ameliyatı yaptırmış; acısız ve kansız. Toygar Eniştem de telekineziyle bir duvar saatini yerinden oynatıp, yere düşürmeyi başarmış…

İşte bu çok güzel ve asil hanımın adı Ayşe Sakmar’mış meğer ve uzun seneler sonra karşıma başka bir vesileyle çıkacaklarmış. Ben ne bileyim. Sonradan Atâ Bey’le de tanıştık: Dev gibi, zarif bir Beyaz Türk. Dün Sevgili Avukatımız Mine Sakmar uğradı, biraz kaynattık. O da yakında evlenecek, damat adayı da pek yakışıklı.

İşte, o şimdilerde bana sanki maziden de öte, ütopikmiş gibi gelen günlerden birinde ben kalkıp “Cemil Amca, Allah’a inanıyor musunuz” diye sordum. İyi halt etmiştim. Babam celâlle yüzüme baktı; mahcup olup sükut ettim.

Peder “böyle adamlara bu tip şeyler sual edilmez oğlum, görmedin mi nasıl da buhrana soktuğunu” dedi. Ben de teeddüple bir daha ağzımı açmadım.

***

Bir gün haber geldi ki, Cemil Amca rahmete kavuşmuş. Eğer Mahmut Âli Bey kitaplarını Ötüken Yayınevi’nden değil de, “solcu” bir yerden neşrettirmeseydi, bizim entelijensiyamız belki de Cemil Meriç’i lâyıkıyla tanımayacaktı! Türkiye tarihinin az sayıdaki hakiki münevverinden biridir Cemil Amcam.

***

Peyami Safa ortaokulu bitirmişti ama Türkiye tarihine bir Attilâ İlhan’dan daha çok iz bırakmıştır.

Attilâ Bey benim için bir sukut-u hayal (hayal kırıklığı) olmuştur. Defalarca haber bırakmama rağmen beni aramamıştı. Hâlbuki pek çok eserinin altına imzamı atarım! Sadece iflâh olmaz bir komünistti ve aslında o da vatanperver ve Atatürkçü idi. Sayın Banu Avar da onun sanırım eski göz ağrılarından olsa gerek.  Neslim’le evlendikten sonra nihayet Altın Yunus’ta karşılaştığımızda “daha gayret sarf edin genç adam, benimle sohbet ve dostluk etmek istiyorsanız, epey zamana ihtiyacınız var” dedi son derece megalomanca.

***

Peki, ne oldu?

Cemil Meriç hâlâ okudukça keşfedilen bir umman, bir entellektüel ve asla unutulmayacak. Bu her iki solcu münevverin bütün kitaplarını defalarca okudum. Eğer öte âlem varsa –ki ben olduğunu düşünüyorum, orada herhâlde Attilâ Bey, Eflatun’la Sokrates’inki gibi, merhumun önünde oturmuş, “bana biraz daha öğretin efendim” diyordur.

***

Vefatından birkaç ay önce Bülent Vedia Çorak evimize gelip bizi dinine davet ettiğinde dayanamayıp istihza ettikten sonra, yoğun bir öksürük tufanından sonra, Pederim şöyle demişti bana: “Oğlum, hayatta en büyük yalnızlık fikirde yaşanandır. Bir gün gelip beni anlayacaksın; aslında inşallah böyle olmaz ama istikbali maalesef okuyabiliyorum. Beni sağcı bildiler, bilsinler. Bunlar aşılması gereken, kokuşmuş mefhumlar (notions). Sen de kendine çok emek veriyorsun. İleride sen de aynı şeyleri yaşamazsın inşallah”!

***

Oldu be Peder Bey! Medyada yazdıklarımın bir kısmını “halk anlamıyor” diye iade ediyorlar. Bilim lisanı bir felâket oldu. Vak’a filan unutuldu, her şey olguya (vakıa) indirgendi. Hâlen editörlüğünü yaptığım Literatür Symposium hâricinde vak’a kelimesini kabul edecek dergi yok. Yazılarımı gönderebileceğim birkaç dergi var; orada da editörler âdet yazıyorum, adet yapıyorlar! Yakında âlem de alem olacak… Bir de editörlük diye (musahhihlik) diye bir meslek var ya! Bunun eğitimi öğretimi nerede yapılır, hangi otoriteyle “ya… ya da” gibi nüansları “ya da, ya da” diye değiştirirler bir öğrensem daha da içime su serpilecek.

Oralardan seyretmişsinizdir. Geçen gün CNN Türk’te astronomi, astroloji filan konuştuk. İstikbalin paradigmalarından birisinin parapsikoloji olacağını söylediğimde biraz garipsendi. Hâlbuki şimdi PubMed diye bir mecra var. Orada öyle makaleler okuyorum ki, gözlerim yerinden fırlıyor. Medyumluk, telepati, clairvoyance (gözle görülemeyen şeyleri görme kudreti), reenkarnasyon… Gırla gidiyor. Gelen bir “tweette” Şia’da bu inancın olmadığı söylendi ve buna dahi itiraz etmedim.

Bal gibi var ama memlekette cehalet öyle arttı ki, neredeyse kamuoyu kararıyla malumun ilâmı dahi değişecek.

İnşallah şu Emrullah isimli Alevi delikanlısı beni arar da, senin yarım bıraktığın parapsikoloji çalışmalarını devam ettiririm. Neslim ister mi bilmem. Tekrar Nişantaşı’na dönüyoruz; muayenehaneyi geri taşıyoruz yani.

***

Bahsettiğin yalnızlığı yaşar oldum Peder Beyciğim. Lisan erozyonu korkunç. İyi ki vaktinde gitmişsiniz. Çok üzülürdünüz. Eski talebelerinden Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı ile tekrar temasa geçtik.

Prof. Dr. Yaşar Nuri’nin telefonuna hâlâ ulaşamadım ama yakındır. O da kanser geçirdi ve çok ilginç şeyler yaptı. Bulabilirsem bizim evde ağırlayacağım onları.

***

Neyse, siz keyfinize bakın. Herhalde 20-30 seneye kadar görüşürüz. Muhabbeti özledim be Peder Bey. Orada da sofra ve sohbet varsa, ne âlâ yâhu!

Beş tane orijinal kitap yazdım: Psikiyatri Tarihi-1, Psikanaliz Yanılgısı, Ruhumuzdaki Fırtınalar (Bipolar Bozukluk), Neden Siyaset, Neden Psikanaliz, Neden Düşünce diye. Son üçünde göle maya çalmak misali kendi uydurduğum bir imlâ kullandım. Alan ve okuyan pek az. Diğerlerinin de büyük gazetelerdeki tanıtımı olmadı. Bir tek Ruhumuzdaki Fırtınalar için tam iki sene emek harcadım. Meğer seviyesi yüksekmiş; satılıyor satmasına da, bunların hiçbirinden kâr etmedim henüz.

İngilizce’de vakit ve zaman için iki ayrı kelime yok. Şimdi de bunun peşindeyim.

Allah bu millete yeniden bir İstiklâl Marşı yazma bahtsızlığını reva görmesin de…

Bu arada, vahiy ve benzeri fenomenlerin psiko-nöro-fizyolojisini de yazıyorum ama Türkiye hâlen böyle bir kitabı aldıracak gibi değil. Bitirince saklayacağım ve icabında vefatımdan sonra neşredilir diye özenle muhafaza ediyorum.

Gâvurlar bunları çoktan tartışmaya başlamışlar aslında... 


Herkese sevgim ve saygımla – Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 17 Mayıs 2016 Salı

2005 kez okundu
0