Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

M. Kerem DOKSAT

M. Kerem DOKSAT

Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ
5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.
İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.
Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.
Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.
Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.
Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.
53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Posted by on in Genel

Bir süre önce emekli olarak ayrıldığım İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeki ve üniversitedeki gelişmeleri hayretle takip etmekteyim.

Önce sıralamaya bir bakalım: Prof. Dr. İsmail Hakkı Baltacıoğlu (1923-1927), Ord. Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp (1927-1934), Ord. Prof. Dr. Cemil Bilsel (1934-1943), Ord. Prof. Dr. Tevfik Sağlam (1943-1946), Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar (1946-1949), Ord. Prof. Dr. Ömer Celal Sarc (1949-1951), Ord. Prof. Dr. Kazım İsmail Gürkan (1951-1953), Ord. Prof. Dr. Fehmi Fırat (1953-1957), Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar (1957-1963), Ord. Prof. Dr. Ömer Celal Sarc (1963-1965), Ord. Prof. Dr. Ekrem Şerif Egeli (1965-1969), Prof. Dr. Nazım Terzioğlu (1969-1974), Prof. Dr. Haluk Alp (1974-1979), Prof. Dr. Cem’i Demiroğlu (1979-1993), Prof. Dr. Bülent Berkarda (1993-1997), Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu (1997-2004),  Prof. Dr. Mesut Parlak (2004-2008), Prof. Dr. Yunus Söylet (2008-2015), Prof. Dr. Mahmut Ak (2015-)


Benim en son yetiştiğim Kemal Bey’di (Berkarda’yı da tanırım, hep gölgede kalıp, Kemal Bey’i ön plana sürmüştü kendi zamanında) ve Ergenekon’dan hapse atılıp da serbest bırakıldıktan sonra bir kere telefonlaşabilmiştik. Kıymetli de önemli bir hocaydı ama evine bağlattığı hattı bahane ederek içeri attılar.

Son üçüyle tanıştım ama Mesut Parlak Bey’i hiç görmedim, Prof. Dr. Yunus Söylet’le de bir seferinde, Sevgili Dostum Prof. Birgül Sönmez’in düğününde karşılaştım nikâh şahidi olarak.

Karısı türbanlı ama aydın bir adama benziyordu. Merhum Adnan Şenses’in de kafası iyiydi ve garip bir şarkı söylemişti hattâ.

Bu işte bir gariplik var…

Makalemin başında da belirttiğim gibi, her türlü demokratik seçimde önce bir teamül yoklaması yapılır ve adaylar propaganda için, belirledikleri anahtar kişilere, kanaat önderlerine ve benzeri lider vasıflı kimselere giderler. Fakülteleri, Anabilim Dallarını, kendilerine destek çakacaklarını tasavvur ettikleri adaylarla temasta bulunurlar.

Daha sonra da bir seçim yapılır ve en yüksek oyu alan kişi, eğer ahlaki bir sorunu yoksa bir skandala adı karışmamışsa yahut başka bir teamüllere ters düşen, temayül olarak da benimsenmiş, geleneklere göre de seçilmiş bir Öğretim Üyesi Rektör seçilir.

YÖK, bu atamayı aynı kıstaslara göre değerlendirir ve adaylardan durumu en iyi olanları, demokratik, Laik, Atatürk ilke ve İnkılaplarına ters düşmeyecek evsafta olanları ele alır, dosyaları tetkik edilir ve jüri tespit edilir.

Akabinde de adayların listesi en yüksek Onay makamı olan Cumhurbaşkanı’na yollanır.

O da, en üst otorite olarak, en liyakati yüksek olanı görevlendirir.

Bu sefer gene bir gariplik oldu ve değerli arkadaşım ve Çapa (İstanbul Tıp) Fakültesi’nden, Değerli Meslekdaşım Psikiyatri Profesörü Raşit Tükel’e ne oldu:

İstanbul Üniversitesi’nde rektörlük seçimleri tamamlandı ve toplam 2 bin 595 oyun kullanıldığı seçimde bu seçimler sonucunda en yüksek oyu Prof. Dr. Raşit Tükel aldı (fark 1202’ye 908).

Ancak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, rektör atamalarını gerçekleştirdi ve İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne Prof. Dr. Mahmut Ak’ı atadı. Raşit Tükel yerine rektörlüğün Mahmut Ak’a verilmesi de tepki topladı tabii.

Özellikle sosyal medyada Recep Tayyip Erdoğan'ın kararı eleştirildi. Raşit Tükel ayrıca İstanbul Üniversitesinde geçen ay yapılan seçimde rektörlük için Prof. Dr. Mahmut Ak, Prof. Dr. Harun Cansız, Prof. Dr. Faruk Erzengin, Prof. Dr. Recep Seymen ve Prof. Dr. Raşit Tükel yarışmıştı.

Bu ikinci hayal kırıklığımız oldu. Eh, 65 yaş gelip de zaruretten (icbar: zorlamadan da öte) emekli olacak. Zaten kırılmıştır sanırım ve bir daha da denemez

Şimdi, bu seçim demokratik midir? Yoksa teokratik midir?

Bunun amacı henüz ayakta duran en eski ilim ve irfan yuvasını da mı yandaş hale getirmek istiyorlar? Bu iş ilk defa olmadı ama beklendiği gibi, yine oldu. İstanbul Üniversitesi Rektörlük seçiminde en çok oyu alan Prof. Raşit Tükel değil, ikinci sıradaki aday Prof. Mahmut Ak, önce YÖK listesinde birinci sıraya çekildi, sonra da Cumhurbaşkanı tarafından rektör olarak atandı. Bu haftanın gündemi çok yoğun ama ben eski bir İstanbul Üniversitesi mensubu olarak, bu konuda yazmak gereği duyuyorum.

AKP, 12 Eylül Rejimine ve onun mahsulü olan YÖK sistemine güya karşı bir siyasî hareket olarak işe başlayıp, bu sistemin suyunu çıkaran bir icraatla bugüne geldi, tıpkı diğer pek çok konuda olduğu gibi. YÖK sistemini toptan ortadan kaldırmak bir yana, AKP’li Cumhurbaşkanları hiç olmazsa sembolik olarak demokrasinin gereğini yapabilir, kanunların verdiği yetkiyi kullanmak yerine, en çok oyu alan adayı rektör atama geleneği oluşturabilirlerdi. Sadece Recep Tayyip Erdoğan değil, şimdilerde kıymete binen eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de bu tür bir girişimde bulunmaktan imtina ettiler, meselelerinin demokrasi değil, kendilerine yakın kadroları kayırmak olduğu baştan belliydi. Kendilerinden önceki benzer uygulamaları mazeret göstermeleri ise tam bir pişkinliktir!

İstanbul Üniversitesi’nde bir önceki seçimlerde eğrisi doğrusuna denk gelmişti, iktidar partisine yakınlığı ile bilinen Prof. Yunus Söylet seçimin galibi oldu ve demokratik olan, hiç olmazsa bu şekilde gerçekleşebildi. Doğrusu, siyasî açıdan başımızın en zorda olduğu dönemlerde, en özgür olunan yer İstanbul Üniversitesi oldu. Prof. Söylet dönemi pek çok arkadaşımız için de, hiç olmazsa öğretim üyeleri için demokratik bir havada geçti. O nedenle, aynı ekolün mensubu olduğunu bildiğimiz Prof. Mahmut Ak’a karşı olumlu bir yaklaşım içindeydik. Dahası, İstanbul Üniversitesi, yapısından dolayı hep Tıp dalından rektörler ile idare edilmişti, Prof. Dr. Mahmut Ak bu açıdan, yâni Sosyal Bilimler dalında olanlar için daha hâlden anlar bir aday görüntüsü veriyordu. Ve dahası, idareciliği döneminde, benim de mensubu olduğum Tıp Fakültesi ile ilişkileri çok iyiydi, idarî görev alan ve kendisi ile siyasî görüşü farklı olan arkadaşlarımızın kanaati de buydu. Yani Prof. Ak’a karşı siyasi görüşlerinden dolayı hiçbir önyargım yok, olamaz. Ama ne olursa olsun, Rektörlük atanma değil, seçilme kriterine uyulması gereken bir mevki olmalı. Hadi, mevcut sistemin ve siyaset dünyasının hâli malum, hiç olmazsa akademisyenler demokratik ilkelere göre davranmalı diye düşünüyorum. Ancak şimdiye kadar seçimin galibi olmadığı hâlde YÖK listesinde öne çıkan hiçbir rektör adayı, atanma öncesi yarıştan çekilme basireti göstermedi. Bakın en vahim olan da bu durum; akademisyeninin demokrasi anlayışı bu yönde olan, yani seçimi kazanmadığı halde atanmayı içine sindiren akademisyenlerle dolu bir ülkede hangi demokrasiden bahsedilebilir?

YÖK’ün de, Cumhurbaşkanı’nın da demokrasiden ne anladığı ortada, peki bu şartlarda atanan rektörler, seçimlere katılan öğretim üyelerinin iradesine saygı göstermeyi hiç düşünmezler mi?

Belli ki düşünmüyorlar, bu tavrın saygınlıklarına gölge düşüreceğini hesaba katmıyorlar. İstanbul Üniversitesi Rektörlük atamasında durum aynen böyle oldu, sonuçta her şey bir yana, Prof. Dr. Ak itibarına gölge düşürdü, ülkemizde demokrasinin geri geri gitmesinde, bir adım da onun katkısı oldu. Artık bir Vakıf Üniversitesi olan Beykent’te görev yapmak durumunda olan bir öğretim üyesi olarak, düşündüklerimi söylemekten imtina etsem, kendime saygımı kaybederdim, bu benim katlanamayacağım bir maliyet. Aynı nedenle, söylediklerimi, politik doğruculuk gereği veya “yasak savmak” nev’inden değil, altını çizerek söylüyorum. Unutmayalım ki, bu noktaya sadece iktidar partisinin “demokrasi anlayışsızlığı” ve icraatları ile değil, tırsıp sesini çıkarmayanların yarattığı demokratik boşluk nedeniyle geldik. Lâfta atıp tutup, mevki, mensubiyet uğruna her türlü pazarlığa girenleri saymıyorum bile.

İstanbul Üniversitesi (kısaca İÜ), yek sengine tüm Acem mülkünün feda edilebileceği söylenmiş olan İstanbul’daki en büyük devlet üniversitesidir.

18 Kasım 1933'te Türkiye’nin ilk ve tek üniversitesi olarak öğrenim hayatına başlamış olan kurum, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk Avrupa tarzı üniversite olarak kabul edilen Darülfünun’un doğrudan devamıdır. Ayrıca okulun bazı birimleri temelleri İstanbul’un fethinin ertesi günü, 30 Mayıs 1453’te, Fatih Sultan Mehmet’in emriyle kurulan emriyle kurulan Sahn-ı Saman medreselerine kadar dayanır… Bugünkü hali 1933’te tesis edilmiştir.

Hani bu iş Bush’un seçilmesine mi döndü acaba?

Hatırlarsanız, tamamen babasının torpiliyle seçilen bu pek de ilginç kişi için şu laflar kullanılmıştı: “Bush Junior was not electer, he was selected”. Yani güç odağı, kendi istediği adamı seçimlerle tercih ettirip de kendi tercih etmişti.

Prof. Dr. M. Kerem Doksat

Beykent Üniversitesi Psikolojik Bölümü

Emekli İÜ Cerrahpaşa TF Psikiyatri AD Öğretim üyesi

156 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Kayahan da gitti!

Ben kendisini Classis Golf Country Clup’da canlı performansında dinlemiştim.

Sayın Hamoğlu’nu çok sever ve karizmasıyla ve yorumlarındaki hüzünle dikkat çeker çekerdi.

Kocaman bir saati vardı, karısı İpek (gerçekten Berkeley mezunu, bizim HCÖ gibi değil hani) de pek hüzünlüydü ve ona vokalistlik yapardı…

Hep hüzünlüydü şarkıları ve senelerce televizyonda pop müziğinin duayen isimlerin birisi olarak, sanırım kızına da epey üzülerek, tam bir sanatçı duygusallığı içerisinde vatanına hizmet etti.

Atatürk’ü çok severdi ve aldığı en son ödülde de onun resmi vardı.

Hep hüzünlüydü ve bestelerinde ölüm teması da çok yaygındı.


 Bir gece bu kulübün barının etrafında demlenip, şöminenin çıtırtısı arasında azıcık sohbet etmeye imkân buldum.

Kartımı alırken dahi hüzünlüydü ve perseküsyonda da usta olduğu bilinen İskender Paydaş yanındaydı, sapsarı ve uzun saçlarıyla…

Aradan pek uzun seneler geçti ve öğrendim kadarıyla, Classis Golf Oteli şimdilerde iflâs sebebiyle kapanmış ve galiba o muhteşem tesis de boşalmış.

Orada muhtelif ilaç firmalarına, Sabancı Holding de dâhil olmak üzere pek çok kişiye ve kuruma enteraktif eğitimler vermiştim eskiden ve bütün yaz kış demeden her mevsim havuzunda yüzerdik.

Pek çok firmaya “stresle başa çıkma, etkili sunum teknikleri” gibi konularda eğitimler vermiştim.

Sonra Kayahan'ın Hastalığı üç kere nüksetmişti ve bir dönem de teknede yaşamaya başlamıştı.

Muhtemelen de oradaki villalardan birinde alıyorlardı ve epey kalabalıktılar. Âdeta klan hayatı yaşar gibiydiler.

Hepsi de bu pop ilahının ağzına bakıyordu çünkü esas münzevi bir mütefekkir gibiydi, hep düşünceliydi ve hüzünlüydü.

Sanırım aşka âşıktı, nadiren gülümserdi ve bütün eserleri hep hüzün doluydu.

Bir öğrendim ki, hem de KKTC’deyken, bu büyük sanatçı Akciğer Kanseri hastalığı sebebiyle yaklaşık 1 hafta hastanede tedavi olmuştu.

İlk kez 1990 yılında yumuşak doku kanserine yakalanan (sarkom) Kayahan, 2005 yılında 2. kez aynı illetten mustarip olmuştu. 2014 yılında 3. kez hastalığı tekrar eden sanatçı, Akciğer kanseri tedavisi görüyordu.

Sabah saatlerinde hayatını kaybetmiş meğer.

Ölümler gariptir, genellikle ya zeval vaktinde ya da tan yerindeki bulutlar dağılırken vaki olurlar.

Cenazesinde tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden ünlü sanatçıyı dostları alkışlarla uğurlarmış. Kayahan’ın eşi İpek Açar ve sanatçı Nilüfer de düzenlenen tören esnasında gözyaşlarına boğulmuş.

Tedavi gördüğü hastanede hastalığına yenik düşüp Acıbadem Hastanesi’nde 66 yaşında hayata gözlerini yuman Kayahan için ilk tören Cemal Reşit Rey Salonu'nda düzenlenmiş. 

Törene, çok mütevazı ve çilekeş bir kadın izlenimi aldığım bir Hanımefendi olan İpek Açar, kızları Aslı Gönül ve Beste’nin yanı sıra Belediye Başkanı Avukat Murat Hazinedar, Nilüfer, Sezen Aksu, İskender Paydaş, Mirkelam (şu koşan ve Sabancılara damat adayı olan adam), İzzet Öz, Betül Betül Demir, Arif Sağ, Hakan Peker ve çok sayıda seveni katılmış.

Cenaze töreninde, Kayahan’ın görüntülerin bulunduğu slayt gösterisi izletilmiş.

İpek Hanım ve küçük kızı tören boyunca gözyaşlarına hâkim olamamış.

Nilüfer de Kayahan için uzun süre gözyaşı dökmüş.

Sanatçı dostları kendisinin cenazesinin bulunduğu tabutu, tören alanından alkış eşliğinde çıkarmış.


Nilüfer, çok üzgün olduğunu ve Kayahan’ın 35 yıllık arkadaşı olduğunu söylemiş.

İskender Paydaş, “O ilk günden beri nasıl ahlâklı nasıl dürüst biri olduğunu gördüm. Artısı eksisiyle yaşadı, dolu dolu 3 ömür yaşadı, aramızdan erken ayrıldı. Çok büyük bir sanat bıraktı. Onu taşımak eşi ipek Açar’ın biz öğrencilerin yükümlülüğünde… Ruhen hep aramızda olacak” demiş.

Beşiktaş Belediye Başkanı Av. Murat Hazinedar da “Bir belediye başkanı olarak 1 yıllık belediye başkanlığı hikâyemin en güzel eserini bıraktı: 14 Şubat Sevgililer Gününde olağanüstü eserlerini bizimle paylaştı. Hayatını kaybettiği andan itibaren televizyonlardan izlediniz, olağanüstü bir iz bırakma imkânı verdi. Sevgili Nilüfer’le Sevgili Kayahan’ın buluşmasına hep birlikte tanıklık ettik. “Türkiye’yle dinleyicilerimle helalleşeceğim” diyerek o sahneye çıkabildi. O sahne arkasını tarif etmek mümkün değil. O sahnede çok güzel dakikalar yaşadık” diye konuşmuş.

Kayahan, Teşvikiye Camii’nde kılınan namazını müteakiben Kanlıca Mezarlığı’na defnedilmiş.

Peki, cenaze töreninde kim eksik değilmiş: Devletlû. O da Kur’ân okumuş.

***

Allah kabul etsin ama her zaman her yerde kendisi var!

Âlâ da, neden İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü seçiminde teamüller çiğnendi, neden ve nasıl Raşit Tükel ikinci sıraya kondu?

Başımızda bir padişah var da ulufe mi dağıtmakta?

Neyse, demin Cânan aradı ve bana Avukatlar Gününü hatırlattı, Baro Başkanı’nın bile karakol önünde tartaklandığını söyledi.

Bu mevzuda ayrıca yazacağım ama sanırım AKP artık çökme sinyalleri vermekte…

Sigaradan uzak durun, sen de Nevzat Damat ve Canım Yavrum.

Ha, Cratos Oteli'neki İPEK toplantısı için Prof. Dr. Erdal Işık ve herkese teşekkürler...

Sevgim ve saygımla…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 05.04.2015

 

101 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Değerli Mekâncılar,

Son hadiseler pek vahimdir ve devlet otoritesinin tamamen iflas ettiğinin göstergesidir.

Rehine krizi ancak şiddetle bitirilebilmiş ve iki eylemci alenen infaz edilmiştir: Bu aziz vatan için canının dişine takarak ağır yaralanan savcı kurtarılamamıştır.


İki DHKC (Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi) üyesinin kalkıp İstanbul’un göbeğinde, Çağlayan Adliyesi’nde bir savcıyı makam odasında saatlerce rehin alabilmiştir ve tabii ki bu “eylem” de kanlı bitirilebilmiştir.

İki eylemci öldürülmüş, savcı ise ancak ağır yaralı olarak hastaneye kaldırımmış ama kurtarılamayarak şehit düşmüştür.

Operasyon öncesi birçok görgü tanığı ve gazeteci şiddetli bir patlama duyduğunu aktarırken resmi açıklamada bu patlamadan söz edilmemesi, odadan silah sesleri gelmesi üzerine harekete geçildiğinin belirtilmesi dikkat çekmiştir.

Savcı Mehmet Selim Kiraz, Gezi eylemlerinde polisin gaz fişeğiyle vurularak hayatını kaybeden 15 yaşındaki Berkin Elvan’ın ölümüne ilişkin soruşturmayı yürüten savcıydı. Eylemciler bu yüzden Kiraz’ı hedef almıştı ve temel talepleri Elvan’ın katillerinin açıklanmasıydı.

Hastaneden yapılan açıklamada Mehmet Selim Kiraz’ın hayatını kaybettiği duyuruldu.

Doktorlar, savcı Kiraz’ın hastaneye kalbi durmuş bir şekilde geldiği ve tüm müdahalelere rağmen hayata döndürülemediğini ifade ederek şunları söyledi: “Çok ciddi yaralanmıştı. Ateşli silah yaralanması vardı başından ve vücudundan. Solunumu ve kalbi durmuştu. Ameliyata aldık ama maalesef şehit verdik. Geldiğinde hayatını kaybetmişti. Geri döndürmekte muvaffak olamadık 20.50’de geldi, 21.55’te kaybettik” denmiştir.

Hayatını kaybeden DHKC militanlarının 1981 doğumlu Bahattin Doğruyol ve İstanbul Üniversitesi öğrencisi Şafak Yayla olduğu açıklanmıştır.

Başsavcı Vekili Orhan Kapıcı ise “Savcımızın şu an hastanede hayatî tehlikesi bulunuyor. Operasyon sırasından iki terörist de öldürüldü. Savcımız ameliyatta, tek dileğim yeniden sağlığına kavuşması” diyebilmiştir.

Saat 21:28’de Selami Altınok silah sesleri duyulduğu için operasyon başlatılmıştır

İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok: Altı saat boyunca bütün güvenlik tedbirlerini aldık. Ancak eylemcilerle telefonla iletişim kurulduğu anda odadan silah sesleri gelmesi üzerine emniyet güçleri operasyon başlatmıştır. Savcı ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmıştır. Şu anda ameliyatta, kendisine acil şifalar diliyorum. Operasyon sonucu iki terörist ise öldürülmüştür.

HKPC’ye yakınlığıyla bilinen Halkın Sesi sitesinin sosyal medya hesabından yapılan açıklamaya göre üç eylemci, vurularak öldürüldüğünü duyurdu. Cumhuriyet’ten Ahmet Şık da üç eylemcinin öldürüldüğünü, savcının ise hastaneye kaldırıldığını belirtti.

20:54’te görgü şahitleri “savcı hastaneye kaldırıldı yaralı” diyebilmişlerdir.

Halkın Sesi TV, üç eylemcinin ağır yaralı olduğunu ve durumlarının ciddi olduğunu, Savcı Kiraz’ın da yaralı olduğunu duyurdu.

DHKPC’ye yakınlığıyla bilinen Halkın Sesi sitesinin sosyal medya hesabından yapılan açıklamaya göre polislerin operasyonun başlamasının ardından Savcı Kiraz, eylemciler tarafından vurulmuştur.

6’ncı kattan bağırtılar gelmiş ve “yat yere” denmiştir.

Zaman gazetesi muhabiri Mürsel Genç, savcının odasının bulunduğu 6’ncı kattan 10-15 el silah sesi geldiğini ve polislerin “Yat yere” diye bağırdığını aktarmıştır.

BBC Türkçe muhabiri Selin Girit, Çağlayan Adliyesi’nde bomba sesi duyulduğunu ve operasyonun başlamış olabileceğini belirtti. BBC Türkçe’den Çağıl Kasapoğlu ise bina içinde bir koşuşturmanın başladığını söyledi. Birçok adliye muhabiri de içeriden silah sesleri geldiğini ve Savcı Kiraz’ın odasından dumanlar yükseldiğini bildirmiştir.

Eylemcilerin talebi kabul edilmiş, polisler adliyeye getirilmiştir.

DHKPC’ye yakınlığıyla bilinen Halkın Sesi sitesinin sosyal medya hesabından yapılan açıklamaya göre, eylemcilerin üç polisin basın açıklaması yapması yönündeki talebi kabul edilmiştir. Savcıyı rehin alan kişilerin Berkin’in katilini olduğunu düşündüğü üç polisin adliyeye getirildiği ifade edilmiştir.

Halkın Hukuk Bürosu’ndan yapılan açıklamada “müzakereyi yürütenler adliye dışına çıkartıldılar. İçeriye müdahale edilebilir” denilmiştir.

19:57’de ise “isimlerin açıklanmasının ardından eylemi bitireceğiz” demişlerdir.

Cumhuriyet’ten Ahmet Şık’a konuşan eylemciler, dosyayı ve kriminal büronun yazılarını incelediklerini ve belgelerde üç polisin kırmızı çerçeve içine alındıklarını söyledi. Raporda öne çıkan G.T. isimli bu polisle birlikte sicil numaraları bilinen diğer iki polisin canlı yayında suçlarını itiraf etmesini isteyen eylemciler, daha sonra eylemlerini bitireceklerini açıklamıştır.

Eylemciler DİHA’ya konuşarak, Berkin Elvan’ın katili olduğunu düşündükleri üç polisin sicil numaralarını kendileriyle görüşen heyete verdiklerini ve görüşmelere devam etmeleri için bu isimlerin yarım saat içinde açıklanması gerektiğini söyledi.

18:53’te eylemciler Sami Elvan’ın isteğini kabul etmemiştir.

Al Jazzera Türk muhabiri Selahattin Günday, Berkin Elvan’ın babası Sami Elvan’ın eylemcilerle telefonla görüştüğünü ve eylemin sonlandırılmasını istediğini bildirdi. Ancak eylemciler Elvan’ın isteğini kabul etmediğini bildirmiştir.


Yine Günday’a göre eylemcilerin “Berkin’i vuran polis getirilsin talebi” müzakerede tıkanıklığa yol açmıştır. Zira savcılık ellerinde bu polise dair kesin bir bilgi olmadığını ifade etmektedir.

18:39’da Halkın Sesi’nin Twitter hesabı da kapatılmıştır.

Eylemi gerçekleştiren DHKC üyelerinin taleplerini paylaşan DHKPC’ye yakın Halkın Sesi’nin Twitter hesabı da askıya alınmıştır.

18:17’de ise polislerin bilgilerini paylaşan Twitter hesabı kapatılmıştır.

Savcıyı rehin alan kişilerden birine ait olduğu tahmin edilen ve Berkin Elvan dosyasındaki şüpheli polislerin bilgi ve fotoğraflarını paylaşan hesap, Twitter tarafından askıya alınmıştır.

Bu arada, Diyarbakır’da Amet (diyorlar ya) Ayrılıkçı Kürtçüler iyice azıtarak, her türlü nümayişi yapmaktaydılar.


Her tarafta Bölücübaşı’nı öven gösterilen yapılıyordu.

Doğu Kürdistan” denebilmiştir.

Bütün bunlar ve isim veremeyeceğim kaynaklardan aldığım istihbarattan öğrendiğim kadarıyla bu bölgede özerkliğin ilan edilmesi ve akabinde de

Diyar-ı Bekir ismi olan halis kadim Türk ve Türkmen şehrinde Kürdistan’ın başkenti ilânı programı hazırlanmaktadır.

Neden bu Alevi delikanlıyla ilgili yasaklar?

Niçin bütün ve terör ve tekrar tekrar twitterda, sosyal medyada engellemeler yapılmaktadır?

Nevroz isimli Kadim Türk ve Kürt bayramı (Yeni Gül: Bahar Şenliği) artık bu hale gelmiştir?

Coşkuyla kutlanan bu şenlikler her yerde hâlen de devam etmektedir.

Peki, kendisini tarihin en büyük sarayını yaptıran Cumhurbaşkanı nerededir?

Ankara’da, Atatürk’ün makamında…

Biz zamanların liberali Yiğit Bulut da şunları söyleyebilmiştir:

Sonra yerli veya yabancı kanallardan şu kutlamalara yer verilmiştir:

Sabahattin Demirtaş şunları söyleyebilmiştir:

Bu iş böyle giderse, pek yakında tamamen Hür ve Bağımsız Kürdistan kurulacaktır.

Kim kârlı çıkacaktır bu işten?

ABD ve oradaki petrolü, Bor’u ve daha nice yeraltı kaynağımızı yutacaktır.

Peki, Sayın Cumhurbaşkanı (artık bıldırcın yumurtasıyla besleniyormuş) ne yapacaktır?

Gene hamasî nutuklar açacak ve 36 etnik gruptan bahsederek herkesi barışa çağıracaktır.

Herkes diktatör derken, kendileri hâlâ Sultanlık peşinde yaşayacaktır.

Ne zamana kadar?

Ne diyordu Kitap: “Her nefis ölümü tadacaktır”.

Hayırlısı ama endişeliyim…

Ben orada 1991-1992’de askerlik yaparken de planlar çoktan hazırdı ve bütün ABD askerleri Kırmançça yâni Kürtçe konuşuyordu.

Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı da neler dedi bakın:


Sevgili Ağabeyim, hangi meali okudunuz, gerçekten de Kur'ân'da hiç saldırganlık telkin eden bir şey yok mu? Yaşar Nuri'ninkinde ve Elmalı'nınkinde var...

Büyük bir Holding’ten temin edilmiş şişme havuzlarda güneş banyosu yapıyorlardı.

O zamanlar da ne tweet ne de cep telefonu mevcuttu.

Endişeliyim ve sanırım artık aşure zedeleniyor ve Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en büyük krizini yaşıyor

Bakalım ve olacak?

Allah hepimize kolaylık, şehitlere de helâllik nasip etsin.

Âmin.

Dilerim barış gelir ve aşure geri gelir yoksa mozaik artık parçalanmak üzere!

Not: Bu videolar da, pek çokları gibi, kısa zaman sonra silinecektir hiç kuşkunuz olmasın, vakit varken göz atın derim...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 02. 04.2015

128 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Aziz Dostum ve Kardeşim gibi sevdiğim, Neslim'in memleketinden Sevgili Ali Rıza Saysen gene beni irşat etti.

Dilerim öyle olsun dostum...

İşte makalesi:

Yine Mart ayının, insana yaşama sevinci veren günleri geldi. Her ne kadar “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” ata sözünde olduğu gibi, soğuk ve kasvetli günler yaşanabiliyorsa da insan artık hayata daha hoş görülü, daha sevecen bakmaya başlıyor.


 

Çünkü İlk Bahar, “Diriliş Mevsimi” olarak tanımlanıyor. Baharın gelişini halkımız, yaşadığı yörenin örf ve âdetlerine göre, farklı etkinliklerle kutluyor. Değişik ülkelerde olduğu gibi Anadolu’muzda da 21 Mart (eski Mart’ın Dokuzu), Nevruz ilkbaharın başlangıcı olarak kabul ediliyor.

Size âcizane bir öneride bulunacağım. Yurdumuzun hangi güzel yöresinde yaşamanız hiç önemli değil, yeter ki içiniz sevinçle dolu olsun… O sabah erkenden, gün doğmadan uyanın. Mâlumunuz erken kalkmak bereket ölçüsü. Atalarımız boşuna” erken kalkan yol alır…” dememişler. Bu davranış,  bütün yıl için başlangıç sayılıyor… O yılın verimli, olumlu, rahat ve bereketli geçeceğine inanılıyor.

Dolayısıyla bendeniz, gün doğmadan kalkıp, kendimi doğanın kucağına atmayı planlıyorum. Sevgili dostum Süleyman Aksu, doğup büyüdüğü köy olan İzmir Torbalı’ya bağlı Karakuyu’ya gitmemizi önermişti. Kısmetse, bendenizin de unutulmaz anıları bulunan o güzel yöreye gidip, tabiat ile haşır neşir olmayı düşünüyorum. Belki de o yörenin birkaç göreneği ile karşılaşır ve göneniriz. 

Ülkemizin değişik yerlerinde, değişik gelenek-görenekler uygulanıyor. Örneğin bazı yörelerde sabah ekmek pişiren kadınlar, hamurun içine bir tane mavi boncuk atıyorlar. Ekmekteki mavi boncuk kime düşerse o kişi, yılın şanslı ve uğurlu kişisi kabul ve ilân ediliyor.

Bir başka yörede “Mart Dokuzu’ndan” bir gün önce köyün gençleri ellerinde darbukalarla köyü bir baştan öbür başa kapı kapı dolaşıp, mâniler okuyorlar. Kapısı çalınan evin sahipleri, kapılarına gelen gençlere değişik, fakat genellikle yiyecek türünde hediyeler veriyorlar. Ardından gençler köyün meydanında toplanıp, bir meydan ateşi yakıyor ve etrafında eğlenceler düzenliyorlar.

Çeşme’mizde de 26-29 Mart 2015 tarihleri arasında Çeşme Belediyesi’nin 6. kez düzenleyeceği Ot Festivali de bu etkinliklerden. Bilenler bilir… Ana tema bu yıl da “Ebegümeci” imiş. İdrak ettiğimiz yıllarda “En fazla ot toplama” ,“En güzel otlu yemeği yapma” yarışmaları gibi aktiviteler festivale damgasını vurmuş; katılanları bambaşka bir dünyaya götürmüştü. Umarım ve dilerim ki geleneksel hâle dönüşen bu etkinlikler bu yıl da sorunsuz tamamlanır; yerli yabancı insanlarımız doğa ile baş başa olmanın hazzına, keyfine varırlar; gönülleri neş’e ve sevinç ile dolar.

Urla’mızda da benzer etkinlik, Urla Belediyesi’nin katkılarıyla, birkaç senedir Mart ayında gerçekleştiriliyor. Bu faaliyet de sağlam şekilde ve gelenekselleşme yolunda ilerliyor. Eh! Urla’ya kadar gitmişken, yörenin meşhur ve leziz katmerinden tatmanızı âcizane öneriyorum. 

Bütün bunların amacı, hemen hemen unutulmaya yüz tutmuş “Mart Dokuzu” geleneğini devam ettirmek; bazı yörelerde de yeniden canlandırmak sevgili okur.

Yalnız Ege’mizin değil, fakat Türkiye’mizin dört bir köşesinde yaşayan sevgili vatandaşlarımız hepinize sesleniyorum: Bulunduğunuz yörenin iklim şartlarının müsaadesi nispetinde hasır çantalarınızı, sepetlerinizi yanınıza alınız; elinizde ot bıçağınız kendinizi doğaya teslim ediniz. Unutulmaya yüz tutmuş otları keşfetmek amacıyla harekete geçiniz. Toprağın, tabiatın ve güneşin karışımı ile ortalığı sarmış bulunan kokuyu, o “Yaradılış Aromasını”, beş duyunuzu da devreye sokarak özümleyiniz.

Göreceksiniz ki, uzun süren bir hastalıktan kurtulup, iyileşmiş ve hayata yeniden doğmuş gibi hissedeceksiniz kendinizi. İçinizi bir sükûnet kaplayacak… Yaşamaya, insanları yeniden sevmeye başlayacaksınız. Böylece ağaçlar çiçek açtığında, çiçeklere su yürümesi gibi, damarlarınıza taze ve temiz kanın yürüdüğünü hissedeceksiniz.

Hadi durmayın!

Çimlere bulanın, ağaçlara sarılın. Böylece içinizde, insanlığa karşı engellenemez bir sevgi patlaması yaratın. Göreceksiniz ki, "Bir daha aramayacağım” dediğiniz insanı arayıp, “ben seni özledim…” deyivereceksiniz. “Bu haberleri artık dinlemek istemiyorum… Patronun fırçalarını! Artık duymak istemiyorum…

Şu politikacının hareketlerini artık tasvip etmiyorum” gibi düşüncelerinizden arınacaksınız; yaşama daha gerçekçi, daha aklıselim ile bakacaksınız.

Bahar, yalnız insanlar için değil, bütün varlıklar için diriliş ve coşkunun ifadesi sevgili dostum. Tarih boyunca bu ifadeyi en güzel dillendiren ulusumuzun “Mart Dokuzu” ve “Nevruz Bayramı” sonsuza kadar kutlu olsun... Bu milleti kimse bölmesin, bölemesin ülkemizi hiçbir dâhili ve haricî bedhah (kötü yürekli) parçalayamasın. Dilerim öyle olsun.

Ali Rıza Saysen - Çeşme - 2015 

108 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Bugünkü elektrik kesintisi başlangıçta neredeyse ülkenin tamamını kaplamıştı ve ciddi bir güven bunalımı yaşadık.

Televizyonlardan yayınlanan görüntüler de çok vahimdi: Marmaray’da, taksilerde, metrobüslerde sıkışıp kalan ve bir yere gidemeyen insanlarla doluydu her taraf ve tam anlamıyla panik yaşantı.

Eminim ki Klostrofobisi (kapalı yer korkusu) yahut Agorafobisi olanalar hiç kuşku duymuyorum ki Panik Atakları yaşadılar, en azından şiddetli sıkıntılar çekildi.


Önce Doğu illerinden haberler geldi ve Van’da sorun yoktu ama bütün Batı bölgelerinde sadece jeneratörler çalışıyordu.

Bizim evimizde de jeneratör, bilgisayarlarda USP (kesintisiz güç kaynakları) vardı, onlarda aklımız kalmadı.

Muayenehanede zaten tek bir randevu vermiştik bugün ama mühim de bir röportajımız vardı, ona yetiştik.

Şoförümüz arabayı kullanırken hem tedirgin hem de gergindi ve bunun müsebbipleri hakkında pek de iyi şeyler söylemedi.

Neyse, ne zamanki Nişantaşı’na vasıl olduk, baktık orada sâdece asansör değil her şey çalışıyordu ama tek fazlı bir cereyan mevcuttu (normalde trifazik olması icap ediyordu). Binerken biraz tedirgin olduk ama ikinci kata çıkmaya gücü yetti yaşlı asansörümüzün.

Üstelik yasak olmasına rağmen, gene birtakım ırgatlar üst katlara çimento, tahta ve benzeri şeyleri taşıyorlardı.

Neyse, sekreterimiz de yerindeydi, park yeri de münhaldi.

O sayede vasıl olduk ofisimize.

Hastalar birkaç taneye çıkınca hem zaman darlığı hem de vakit azlığı yüzünden işimizi ancak yapabildik.

Zaten Marmaray’da düşük evsafla malzeme alındığı ve hemen her tarafından deniz suyu sızıntıları olduğunu duymuştuk ve bu sebeple de hiç binmedik ama gerek Neslim, gerekse bizim Zeynep Hanım (yardımcımız) sıklıkla metro (yeraltı treni) kullanıyorlar, onlar açısından içim huzursuz oldu.

İzmir’deki dostlarımızı aradık, onlar da aynı şeyden müştekiydi.

Kısa bir süreliğine İnternet erişimi durdu ve gerekli güncellemleri de bilgisayarlar olsun, artık çok ufacık hâle gelen cep telefonlarımız da birkaç saat gerçekleştiremedi…

Sonradan bunun terör hadisesi mi yoksa bir tesadüfî bir vaka mı olduğu tartışması başladı.

Başka büyük bir balon da, İzmir’deki Bornova semtinden ABD’ye gönderilen ve artık Müslüman olduğunu öğrendiğim Fethullah Gülen’in Mason olduğu şeklinde ortaya çıktı.

Bu âlemde imkânsız diye bir şey kalmadığını bildiğim için, içimden güldüm.

Bu kadar koyu dindar olan bir insanın, dünyanın en büyük laiklik ve/veya sekülerlik mahfili olarak tanınan bir yerde bu kişinin ne yeri olabilir diye merak ettim.

Meğer Hocaefendi, hâlâ çökertilemeyen Paralel Yapı aracılığıyla, bu teşkilatı öven mesajlar vermiş. Zaten cevap belliydi (nasıl da sevgi dolu):


Neyse, ben de evdeki cihazlara kafayı takmıştım ve eğer kesinti sürerse bizim BNS Tarabya Evleri’ndeki jeneratörün de mazotu tükenirse ne yapacağımı düşünerek sıkıntıya düştüm.

Böyle kesintiler, hele yurt çapında, endüstri inkılâbını geçirmiş ve moderniteyi yakalayabilmiş ülkelerde “ender-i nâdirat” denen türdendir.

Aklıma ABD yapımı “Where were you when the lights went off: Işıklar kesildiğinde neredeydin” filmi geldi.

Sanırım bir kere olmuştu ve çok seyredilen bir Hollywood şaheseri çevrilmişti.


Neyse, işimiz tamamlayıp dönünceye kadar sistemi toparladılar ama herkeste bir korku olmadı da değil…

Mutlaka deposu dolu bir jeneratörünüz ve kolay tükenmeyen bataryalardan yapılmış güç kaynakları ile mücehhez bir yerde ikamet edin…

Sonunda onarım yapıldı, biz de kendi mütevazı mekânımıza, yâni evimizde

Huzurla oturup televizyondan dünyayı seyrediyoruz.

Aman huzurunuzu bozmayın ve kış bitmeden de patlamış mısır yemekten uzak kalmayın.

Hayırlı bir Salı diliyorum…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 31.03.2015 

97 kez okundu
0