Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

M. Kerem DOKSAT

M. Kerem DOKSAT

Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ
5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.
İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.
Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.
Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.
Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.
Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.
53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Posted by on in Genel

Hocayı ilk defa asistanlık senelerimde yakinen tanımıştım ama aslında kendisi de uzun süre hocalığımı yaptı.

Adnan Ziyalar Hocamız 1932’de Kalkandelen’de dünyaya gelmişti.

İlk ve orta tahsilini İstanbul okullarında tamamladı. 1950 -1956 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi’nde (Çapa) okumuş ve oradan da mezun olmuştu.


 

1956 - 1958 yılları arasında tabip teğmen olarak vatanî görevini tamamlamıştı… Ben daha yeni doğuyormuşum demek ki.

***

1959 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çapa Psikiyatri Kürsüsünde psikiyatri asistanı olarak göreve başlamıştı. 1962 yılında nöropsikiyatri uzmanlık dalı imtihanında başarılı olarak aynı kürsüde uzman asistan olarak göreve başlamıştı.

Rivayet edilir ki,  ilaç mümessili iken bir gün Cerrahpaşa’ya uğramış. O zamanlar Doçent olan Merhum Ayhan Songar da kendisini şöyle bir süzüp “siz belli ki başarılı bir tabipsiniz, neden bizimle çalışmıyorsunuz” demiş.

O da bu daveti tabii ki reddetmemiş ve ikisi kolları sıvayarak kurmuşlar eski kliniğimi. Biri evden yemek taşırmış, öbürü hastaların çamaşırlarını yıkatırmış. Tam bir işbirliğiyle, hâlen de yerinde duran o iki buçuk katlı köşkü ıslah edip, tam bir bilim yuvasına çevirmişler. Kolay günler değilmiş.

***

Profesör olduktan Ayhan Bey bir yandan arabaları elektrik aksamını da tamir edip ek gelir sağlar, öte yandan muayenehanesine ve Adlî Tıp Kurumu’na koşuştururdu. O zamanları çok iyi hatırlıyorum. İlginç bir ekipti: Dinamik psikiyatriyi pek seven ve Balint gruplarında ara sıra kandırılan Prof. Dr. Koptagel Hanım, onunla neredeyse simbiyotik yaşayan Doç. Dr. Ömer Tunçer (sonradan lentoma geçirdi ama şifa buldu), bir dönem ziyarete sık sık gidip ailece görüşmemize rağmen, kliniğe kabul etmemeyi tercih ettiği Merhum Babam Doç. Dr. Recep Doksat, daha sonra bir dönem Anabilim dalı Başkalığı yapan Merhum Ağabeyim Prof. Dr. Ertaç İlkay, sonradan Profesör olan Müfit Uğur, Prof. Dr. Ruhi Yavuz, 

genç yaşta prostatektomi geçiren Prof. Dr. Turan Ertan, Doğramacı’nın dâhiliye tabipliğini yaptıktan sonra nokta tayiniyle gelen Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu

***

Engin Eker Hoca’nın da hâlâ tam bilemediğim sebeplerle kliniğe geri alındığı günlerdi. Bindir zahmetle Gero-Psikiyatri Bilim dalını kurmuştu. Şimdi gene faal, Nişantaşı’ndaki muayenehanesinde çalışıyor ve kongre düzenliyor.

Kıdemli asistanım ve sınav gözetmenim olan Levent Kayaalp de şimdi muayenehanesinde çalışıyor ve Profesör; Psikanalizle iştigal ediyor.

***

Gene Aziz Dostum ve Meslektaşım Prof. Dr. Reha Bayar da kıdemlimdi.

Vizitleri beraber yapardık. Şimdi hepsi de Profesör olan Neşe Pekpak Kocabaşoğlu, Mine Özmen ve ben Ağrı ve Akupunktur Polikliniğini yürütmüştük 8 sene.

Sonradan epey süte Kliniğin vaka tartışmalarını sürdürdüm; Adlî Tıp Kurumu’nda görev almak istemedim ama Adlî Tıp Enstitüsü’nde iki sene ders verdim. O dönemde KENT TV’de programa çıkıyorduk. En unutamadıklarım arasında da Şafak Pavey’le yaptığımız Parola Şafak programlarıydı: Prof. Dr. Uğur Alacakaptan da, Prof. Dr. Celâl Şengör de, Prof. Dr. Beyazıt Çırakoğlu da, Prof. Dr. Acar Baltaş da… Hep konuğumuz olmuştu.

***

KENT TV kapanınca, bu sefer Çankaya tepelerindeki bir yerden işe devam ettik. Sevgili Tuna Serim hem TV hem de radyo programları yapardı. O dönem Sevgili Dostum, DBE (Davranış Bilimleri Enstitüsü Kurucusu) Emre Konuk da gelmişti. Emre’nin sakin ve şakacı, zaman zaman muzip davranışları da hiç değişmemiştir. Hiç unutmam, Almanya’da felsefe okuduğunu iddia eden ama Almanca bilmeyen bir TV yöneticisi vardı.

Sevgili Beyazıt Çırakoğlu şöyle bir bakıp, gülmemek için kendini tutmuştu. Programdaki sorum “beni klonlayabilir misin” olmuştu. Gülüp, "şimdilik bunun için erken olduğunu" anlatmıştı. Emre de “abi, burada tuvalet nerede yaa” diyerek inceden ve tam medenice şekilde gırgırını geçmişti. Hep de öyledir ve çok iyi ve candan bir adamdır. Karısı Emire ile güzel bir çift oluştururlar.

***

Tabii ki yönetmenimiz de çocukluk arkadaşım, can dostum Banu Zorlutuna idi.


Hatta bir düğünde tanışmışlar sanırım ve Ayhan Bey de, Reyhan Hanım’ıRecep, ona iyi bak, ileride karım olacak” demiş. Babam da emanete ihanet etmemiş ve çok iyi muhafaza etmiş. Sonradan da evlenmişler. Tam bir Çerkez güzeliydi…

***

Babam da iki seve fahrî asistanlık yapmış ve bana süt parası yetiştirebilmek için s. Recep Doksat diye gazete köşelerinde makaleler yazmış. Merhume validem ise o dönemlerde Sümerbank’ta çalışır ve içinde ukde olarak kolan Tıbbiye ve Hukuk Fakültesi hülyasını bırakıp, koşuşturur dururdu. O zamanlar on yaş civarıydım ve çok iyi hatırlıyorum. Sonradan bin bir mücadeleyle profesör oldu ama stres, puro ve sigara onu bitirdi, elimde vefat etti!

***

Dönelim dün rahmete kavuşan Adnan Ziyalar’a

Adnan Ziyalar, Kısa bir süre sonra hocası Dr. Ayhan Songar ile beraber yeni kurulmakta olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin bünyesine katıldı.

1968 yılında aynı bilim dalında, Afazi Şizofrenide Konuşma ve Düşünme Bozukluğunun Hanfmann-Kasanin Test Metodu ile Tetkiki başlıklı teziyle, üniversite doçenti unvanlını aldı.

1973 yılında profesörlüğe yükseltildi.

1999 yılına kadar bu görevini sürdürdü ve yaş hâddinden emekli oldu.

41 senelik görev süresinin 17 yılını, bir yandan da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Üniversitesi Edebiyat Psikoloji Bölümü öğrencilerine Adlî Psikiyatri ve Psikoloji dersleri vererek geçirdi.

25 yıl boyunca Adlî Tıp Kurumu Gözlem Dairesinde psikiyatri uzmanı olarak görev yaptı; o dönemlerde kendisiyle çok daha yakınlaştık ve ne kadar mütevazı ama bir o derecede keskin tıbbî birikimi olan bir insan olduğunu müşahede ettim.

***

Yeri geldiğinde, Ayhan Hoca’ya dahi muhalefet edebilen bir onu, bir de gene seneler önce kaybettiğimi Aziz Hocam Nedim Zenbilci’yi bilirim. Doçent olduktan sonra vefat eden ve pek çok edebî esere imza atan Doç Dr.Kriton Dinçmen de o dönemde Adlî Tıp Enstitüsü’nde idi. Şair, edip ve çok velut bir insandı. O da vefat etti çoktan!

***

O zamanlardaki Adlî Tıp Enstitüsü’nün başkanı Prof. Dr. Sevil Atasoy’du ve orayı tam bir Alman disipliniyle yönetiyordu. O dönem verdiğim Cinsel Sapmalar dersine pek çok müracaat oldu. Mert Savrun henüz doçentti ama istikbal vaat ediyordu.

 

Sevil Hoca ve güzel kızı, eskiden paniklerdi ama simdi çok sağlıklı.

Neylan ve sonradan Adlî Tıp Profesörü olacak ama psikiyatriyi de iyi bilen Sevgili Dostum Gökhan Oral da vardı.

Alternatif Sorular diye askıya asılan belgeye hemen herkes epey gülmüştü. Sonra doğrusunu verip, herkesin en az 70 puanla (Neylan 100 almıştı sanırım) geçmesini sağlamıştım.

***

Şimdilerdeki Adlî Tıp Kurumu Başkanı da kadim bir dostum: Prof. Dr. Dursun Kırbaş. Orada da aynı dersi anlattın geçen ay.

***

O aralar, Kadim dostum Profesör Oğuz Polat beni aradı ve “cinsel sapmalar” dersini vermemi istedi. Eh, zaten Cerrahpaşa’da Doçent olduktan sonra en çok anlattığım derslerden birisiydi. Aslında o dönemlerde joker gibiydim. Mesela sonradan Profesör olan Ruhi Yavuz veya hâlâ da vefa ile aradığım pek çok öğretim üyesi oradadır.

Hangisinin dersi boş, Ayşe’ye sorar ve hiç düşünmeden girer, tamamen doğaçlama olarak anlatırdım.

***

Adnan Hoca, nöropsikiyatrideki uzmanlık çalışmasına başlamadan önce, 2 sene süreyle Prof. Dr. Besim Turan’ın yanında İstanbul Üniversitesi Patolojik Anatomi kürsüsünde fahrî asistan olarak çalıştı. Sanırım artık tek nöropsikiyatr olarak Haydar Dümen kaldı!

***

Maltepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 2001 yılında başladığı görevini 2007 yılına kadar sürdürdü. Burada yüksek lisans öğrencilerine senelerce Erişkin Psikopatolojisi dersi vermişti.

30 yılı aşkın bir süre Symposium ve Yeni Symposium dergisinin sorumlu müdürlüğünü üstlenmişti.

Şimdilerde bu bayrağı ben Literaür Symposium’un editörü olarak üstlendim; bana tevdi eden de Muhterem lâkaplı Prof. Dr. Fevzi Samuk hocamız olmuştur.

1960 - 1967 yılları arasında Prof. Dr. Ayhan Songar ile beraber Yeşilay dergisinin yayımını sağlamıştır.

Radyo, televizyon ve yazılı basında toplumu ilgilendiren sağlık konularında çok sayıda konuşma yapmış, makale yazmış ve seminerlere katılmıştır. İstanbul ağırlıklı olmak üzere ülke genelinde alkol ve madde bağımlılıkları, öğrenme psikolojisi konularında seminerler; aile içi ilişkiler ve ebeveyn evlat ilişkilerini düzenleme amaçlı konferanslar vermiştir.

Maalesef bunların çoğu kayıtlı değil.

***

Prof. Dr. Adnan Ziyalar 45 yıllık evli, iki çocuk ve iki torun sahibiydi, İngilizce ve Almanca bilmekteydi.

Ben girdiğimde Kliniğe haftada iki veya üç gün uğrar, bir saatte en az 5 ilâ on hasta görür, tekrar muayenehanesine giderdi. Ben de bu sürate şaşardım.

Geriye eserleri kaldı. Kliniğin “sol” tarafının temsilcisiydi ve Ayhan Bey’in biraz dozunu aşan şakalarına he sükunetle ve suhuletle mukabele ederdi.

Allah rahmet eylesin.

***

ESERLERİ

Sosyal Psikiyatri (1999)

Psikiyatrik Semiyoloji ve Medikal Psikoloji (1999)

Psikiyatri Lügati (1981)

Stress ve Depresyon (1986)

Anorexia Nevrosa (1976)

Cinsel Davranış Bozuklukları (2000)

Dilimiz ve Düşüncemiz

Sokma Akıl Para Etmez (2001)

Erişkin Psikopatolojisi (2006)

İşte ölümsüzlük; eserlerinin tamamına yakını evimdeki kütüphanede mevcut…

Son zamanlarda kafama takılan bir şey var…

Ola ki bir gün ben de “boyut değiştirirsem”, bu kadar kitap kim(ler)e yarar diye.

***

Ayrıca, Kızı Neylan da, Ayhan Hoca’nın tek evladı olan Neslihan da çok eski arkadaşızdır. Adeta kopmaz bir üçlüydük eskiden: Neylan, Neslihan ve ben… Çocukluğumuzda hep beraberdik.  

Aradan kaç sene geçti, hiç sormayın!

Altın Yunus Tesisleri’ndeki bir tatilde epey eğlenmiştik. Reyhan Hanım, gözlerini hiç üzerimizden ayırmazdı. Daima kocasını destekleyen ama önüne geçmeyen fakat güçlü kişilikli bir kadın olarak yaşamıştır.  

Buradan, başta Fevzi Hocam olmak üzere, ilgilenen herkese bir davetim var.

Fevzi Hoca bana “Hz. İsa’yla ilgili makale yaz” derdi de, pek anlam veremezdim. Psikiyatrinin bu mevzularla ne alakası ola ki diye tefekkür ederdim…

Ne ileri görüşlüymüş meğer…

İçinde bütün dinî, mistik ve tabii ki bilimsel, epistemolojik bilgileri içeren bir Kişilik Bozuklukları kitabı yazmaktayım. İçinde hemen her şey var: Ezoterizm, din, psikoloji, parapsikoloji, mistisizm vs.

Evrimsel Psikiyatri ve Psikoloji de sırada.

Herkesten yardım istiyorum…

Akşamüstü, Adana’dan Kadim Dostum ve Meslektaşım Prof. Dr. Canan Ersöz’ü aradım. Fırsat bulabilirsem gideceğim.

Neslim de refakat eder mi bilemiyorum çünkü şu aralar bir hayli canı sıkkın.

Ben de üzülüyorum tabii ki.

Unutmayalım…

Her nefis ölümü tadacaktır; mutlaka.


Yeter ki Karmik dengeler ve Kader arasında tenakuz olmasın.

Adreslerim: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. , Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. . Her türlü katkıya açığım çünkü oldukça yalnızım…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 25 Ocak 2016 Pazartesi

543 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Herkesin bildiğini tekrarlamak değil amacım.

Bu ülkeye pek çok asker gönderdik, her yaştan ve baştan.

Pek çok da şehit verdik zamanında!


Türk Tugayı (Kod adı: Şimal Yıldızı veya Kutup Yıldızı), Kore Savaşı sırasında 1950’den 1953’e kadar Birleşmiş Milletler Ordusunun komutası altında savaşmış olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir tugayıydı.

İkinci Dünya harbi Soğuk Savaş başlamasıyla Türkiye, uluslararası ortamda kendini yalnız buldu.

Bu savaşta tarafsız kalarak bütünlüğünü Almanya’ya karşı korumuş, ancak savaş sonrasında Sovyetler Birliğinin Doğu Anadolu’da toprak ve Boğazlar’da üs ve ortak savunma talepleriyle karşılaştığı iddia edildi. Böylece Sovyet tehdidine karşı müttefik arayan Türkiye Batı Bloğu'na ve Amerika’ya yaklaşmaya başladı.

Türkiye, NATO’ya girişini hızlandırmak için başlayan Kore Savaşı’na birlikler göndermiştir.

Özellikle sol kesimler tarafından “Türk gencinin kanının Amerika’ya satılması” şeklinde eleştirilen bu davranış, Türkiye ile Batı Bloğu arasındaki yakınlaştırmayı hızlandırmış ve 18 Ağustos 1952’de Türkiye bir NATO üyesi olmuştur. 

*** 

Türkiye Cumhuriyeti, başlangıçta Kore’ye topçu taburu takviyeli bir piyade alayı göndermeyi düşündüğü halde, sonradan bu birliğin bir tugay seviyesinde olmasına karar verdi. Her biri üç taburdan oluşan üç piyade alayı, bir topçu taburu, bir istihkâm bölüğü, bir uçaksavar bataryası, bir ordu donatım bölüğü, bir ulaştırma bölüğü, bir tanksavar takımı ve bir depo bölüğünden oluşuyordu.

***

Gönüllü olanlardan seçilmiş olan bu tugay 259 subay, 18 askerî memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5090 kişiydi. Tugay komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı seçilmişti.

Ankara’da oluşturulan tugay demiryolu ile İskenderun’da aktarıldıktan sonra Amerika’nın tahsis ettiği gemilerle Kore’nin Pusan limanına nakledildi. Burada bekletilmeden Daegu şehrine alınarak kışlaya yerleştirildi.

Taegu’da Türk Tugayı Amerikan malzemesi ile yeniden donatıldı. Eskimiş mâlzemeler ise geri gönderildi. Bu yeni mâlzemeyi kullanmak için eğitiminden geçen tugay 10 Kasım 1950’de cepheye hareket etti.


Önce Seul’un 60-100 Km Kuzeyinde bölgenin emniyet sorumluluğunu üstlenen tugay daha sonra Kunu-ri bölgesine nakledildi.

Kunu-ri Muharebesi

Çin’in savaşa dâhil olmasının ardından Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin cephesi yarılmıştı. ABD Kara Kuvvetleri 9. Kolordusu’nun ihtiyat tugayı olan Türk Tugayı, Kunu-ri bölgesinde direnerek 8 Ordu’nun perişan olmadan çekilmesini sağladı.

Kumyangjang-ni Muharebesi

Türk Tugayı birlikleri, 6 Ocak 1951’de Chonan’da 20 gün ihtiyatta kaldıktan sonra 24 Ocak’ta Chonan’dan hareket ederek Çin Halk Gönüllü Ordusu’nun savunma mevziinin bir kısmını almak üzere saldırıya geçti ve bölgeyi savunan Çin Halk Gönüllü Ordusu 150. Tümeni'ne bağlı 447. ve 448. alayları ile mücadeleye girdi. Başlangıçta üstünlük Çin birliklerindeydi.

***

Ancak silah üstünlüğünü Çinliler elde edememişlerdi. Çinlilerin el bombası sayısı azdı. Türk tugayı Çinlilerden daha fazla el bombasına sahipti. Bunun sebeplerden biri de ABD tarafından silah ve cephane ile desteklenmesiydi.

Savaşın başında mevzilerinde bulunan Çinliler etkili bir şekilde ateş yağdırmaya başladılar.

Ancak önceden mevzilendirilen Türk 1. Takımı görünmeden Çinlilerin mevzilerine yaklaşıp el bombası kullanarak Çinlilerin mevzilerini aldı. Çinliler bu bölgedeki mevzileri yeniden ele geçirebilmek için uğraşması sonucu Türk 2. Taburu 185 rakımlı tepeyi ve ardından 156 râkımlı tepeyi süngü hücumuyla aldı. Alay taarruz grubu da rahat bir şekilde Kumyangjang-ni kasabasını aştı.

NEVADA Karakolları

1. Türk Tugayı 16 Kasım 1951’e kadar Kore’de kalarak savaştı ve 2. Değiştirme Tugayı ile değiştirildi. 17 Kasım'da Tümgeneral Tahsin Yazıcı görevini Tuğgeneral Namık Argüç’e devretti. 9 Haziran'da İzmir limanından hareket eden 3. Değiştirme Tugayı 20 Ağustos 1952’de, 4. Değiştirme Tugayı ise 6 Temmuz 1953’te bu görevi devraldı.

241. Piyade Alayı (Alay Komutanı Albay Celal Dora, alay lağvedildikten sonra Tugay komutan yardımcısı)

105. Motorize Sahra Topçu Taburu, üç öbüs bataryası ve bir karargâh takımından ibaretti. Her obüs bataryası altı adet 105 mm toptan ibaretti.

Motorize İstihkâm Bölüğü

Motorize Uçaksavar Bataryası

Taşıt Kamyonu Bölüğü

Motorize Muhabere Takımı

Motorize Tanksavar Takımı

Sıhhiye Takımı

Tamşr ve Bakım Birimi

Askerî bando

Değiştirme Takımı…

Hepsi vardı da, sonuçta ne oldu?

Kayıplar

Kore Savaşı boyunca Türkiye toplam 741 ölü ve 2147 yaralı verdi.

 

Bunların dışında Türk birliklerinden 234 asker esaret içinde ve 175 asker (akıbeti belli olmayan) sayılmıştır.

1. Türk Tugayı’nın toplam kaybı şöyledir: 721 ölü, 2111 yaralı, 175 kayıp, 234 esir (POW) , 298 belirsiz…

Sonraları

1960 yılında 200 kişilik bir bölük gücüne ve 1965 yılında bir manga gücüne düşürüldü. 1971 yılında tamamen geri çekildi!

***

Nükleer silahların kullanılmasının, fiilen hayatın sonunu getireceğini söylemeyen kalmıyor. Einstein da, pek çok büyük adam da bunu açıkça söylemişti.

Eğer Kore büyük güçler arasına girmek istiyorsa, buna ABD cevaz vermez. Japonya’ya reva gördüğü muameleyi reva görür. Mukabebele-i bilmisil kurallarına göre iki Atom bombası atar. 

Ertesi Gün gibi Hollywood şaheserleri(!) boşuna çevrilmedi.

***

Hatırlatayım…

Vietnam’da muvaffak oldular mı?

Pearl Harbor’da kendi gemilerini vurmadılar mı?

***

Beni ilgilen kısmına gelince…

Elbette ki hayattan kalır ama nasıl?

İkiz Kuleleri kim vur(dur)muştu?

Kaç kişi intihar etti sonra.

***

Bol miktarda Travma Sonrası Stres Bozukluğu, daha da fazla gazi ve kolları bacakları kopmuş, perişan olmuş insanlar!

Kendine yabancılaşan insanlar ve parya haline düşmüş garibanlar…

Depresyondan ve perişanlıktan gözünü açamayanlar,

Peki, bu arada, her tarafta dilenen Suriyeliler ve fırsat bulunca etrafı

haraca kesip, darp eden diğer sosyal ve etnik gruplar ne olacak?

Bunun cevabını kimse bilemez!


Dilerim bu ülkeye herkes elbirliğiyle bağlı kalsın ve kimse de bizi bu

belaya bulaştırmaz.

***

Yoksa Kişilik Bozuklukları, Travma Sonrası Stres Bozukluları ve her türlü bedensel ve psikiyatrik hastalık artar.

Biz hâlâ işbirlikçi ve birbirini seven, cami avlusunda veya başka bir mekânda buluşup kaynaşan bir toplumuz.

Birbirimiz, sever ve sayarız ve diğerkâmca (altruist) davranır, karşılıksız veririz.

Bir parkta veya başka bir ortamda kucaklaşırız.

Bu arada, herkes her sözünü tutmayabilir ve ahde vefa da göstermeyebilir.

Ne kadar güçlü arketiplerimiz var ki, ayaktayız.

Son zamanlarda çok tırmanış gösteren olaylardan dolayı Bipolar Bozukluk ve her türlü madde tüketimi (esrar, kokain, LSD, eroin, ortalıktaki nargilelerin içine emdirilmiş maddeler).

Arada içkimizi içer, bazen ara veririz ama hiç rezil olmayız.

Her şeyin çaresi var, bir tek mukadderat hâriç.

Onu da kim bilir, bilinmez…

Biz bu zilletten de kurtuluruz, yeter ki araya oyunbozanlar girmesin.

Her şeyin başında da, sonunda da insan var.

İnsan ise bazen beşer olur şaşar, bazen de.

Yeter ki nifak ve kötülük tohumları atılmasın.

Biz bize yeteriz ve kimseyi dışlamaz, hoşgörüyle karşılarız.

Berzahta da, Cennet’te de, Cehennem’de de biz varız; hattâ mevcuduz.

Sıkılmak yok, bıkmak ise en büyük ayıp. En kadim ve mubah ibadet çalışmaktır.

Küsenlere selam ola…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 11 Ocak 2016 Pazartesi

Etiketler: Kore mason savaş
279 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Psikiyatri Akademisi 2016 “İnteraktif Psikiyatri Eğitimi Kongresi (İPEK)” her yıl olduğu gibi 2016 yılında da Nisan ayının başı olan 7-10 Nisan 2016 tarihlerinde İzmir-Çeşme’de ve Çeşme’nin en prestijli otellerinden “Hotel Radison Blue-Çeşme”de yapılacaktır.

Bu sene de “Türk psikiyatrisinin A takımında”yer alan kıdemli ve gelecek vaat eden yetenekli genç öğreticilerimiz, günlük uygulamalarımız için önemli olan konu ve sorunları, akademinin geleneksel ruhuna uygun olarak sizlerin de interaktif katılımınızla, güncel literatür ve deneyimleri ışığında tartışacaklar.

Sizlerden gelen istekler doğrultusunda, bu sene de ülkemizde eğitim ve uygulama eksikliği duyulan çeşitli psikoterapötik yaklaşımlar, ücretsiz kurslar halinde katılımcılara sunulacaktır.

Örneğin Bilişsel-davranışcı tedaviler (Prof. Dr. Aylin YAZICI)

Hipnoterapi (Prof. Dr. Kerem DOKSAT),

Aile terapisi (Prof. Dr. Ünsal SÖYLEMEZOĞLU),

EMDR (Prof. Dr. Abdurrahman ALTINDAĞ),

Cinsel işlev bozuklukları ve terapileri (Prof. Dr. Sultan DOĞAN ve Prof. Dr. Cem İNCESU),

Uyku ve Bozuklukları (Prof. Dr. Murat DEMET) ve Klasik psikanalitik terapi (Doç. Dr. Defne TAMAR GÜROL),

Şema terapi (Uzm. Dr. Alp KARAOSMANOĞLU), Rasyonel emotif terapi (Uz. Dr. S. Olga GÜRİZ).

Öte yandan “Şiirden müziğe duygular” adını verdiğimiz gecenin şiirlerini Prof. Dr. Sunar BİRSÖZ, Prof. Dr. Engin EKER ve Prof. Dr. Ünsal SÖYLEMEZOĞLU’ndan müzik dinletisini ise, yıllardır yaptıkları müzikle gönlümüzde önemli yeri olan müzisyenler “Hurşit YENİGÜN ve Dicle YENİGÜN” ikilisinden dinleyeceğiz.

Yine bu gecede tablet bilgisayar ödüllü geleneksel “Psikiyatristler arası müzik yarışması”nı gerçekleştireceğiz.

Kongreye posterle katılan hekimlerimiz ile firma desteği olmayan hekimlerimizden başvuru sırasına göre ilk 30 kişi, katılım ücreti ödemeksizin (ulaşım giderleri kendilerine ait olmak üzere) sadece konaklama ücreti ödeyerek kongre kaydı yaptırabileceklerdir.

Baharı müjdeleyen papatyalar mevsiminde Alaçatı’sı, Şifne’si, Dalyan’ı ve Ildırı’sıyla Çeşmede buluşmak üzere, düzenleme kurulu adına sevgilerimizle.

Şema terapi (Uzm. Dr. Alp KARAOSMANOĞLU), Rasyonel emotif terapi (Uz. Dr. S. Olga GÜRİZ).

 Öte yandan “Şiirden müziğe duygular” adını verdiğimiz gecenin şiirlerini Prof. Dr. Sunar BİRSÖZ, Prof. Dr. Engin EKER ve Prof. Dr. Ünsal SÖYLEMEZOĞLU’ndan müzik dinletisini ise, yıllardır yaptıkları müzikle gönlümüzde önemli yeri olan müzisyenler “Hurşit YENİGÜN ve Dicle YENİGÜN” ikilisinden dinleyeceğiz.

Yine bu gecede tablet bilgisayar ödüllü geleneksel “Psikiyatristler arası müzik yarışması” gerçekleştireceğiz.

 Kongreye posterle katılan hekimlerimiz ile firma desteği olmayan hekimlerimizden başvuru sırasına göre ilk 30 kişi, katılım ücreti ödemeksizin (ulaşım giderleri kendilerine ait olmak üzere) sadece konaklama ücreti ödeyerek kongre kaydı yaptırabileceklerdir.

 Baharı müjdeleyen papatyalar mevsiminde Alaçatı’sı, Şifne’si, Dalyan’ı ve Ildırı’sıyla Çeşme’de buluşmak üzere, düzenleme kurulu adına sevgilerimizle. 

Prof. Dr. Erdal IŞIK - Kongre Başkanı

 

228 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bir insanın beynini öbürüne takmak mümkün müdür?

Neden olmasın. Hiç de zor değil ama bunu yapabilecek kapasitede bilimsel veri elimizde mevcut değil.

Bir kere, bütün sinirleri birbirine bağlayacaksınız.

Gereken sinir uçları arasında anastomoz dediğimiz uç uca birleştirme tekniklerini kullanacaksınız.

Arkasında sinir büyümesin sağlatan proteinleri (Nerve growth factors) –ki bunlardan epey var: Büyüme faktörleri, çoğalma ve uyarıcı yeteneğe sahip doğal maddelerdir. Genellikle protein veya hormon yapısındadırlar.

Büyüme faktörleri çeşitli hücresel süreçlerin düzenlenmesinde önemlidir. Büyüme faktörleri genellikle hücreler arası sinyal molekülleri olarak hareket ederler sitokinler ve hormonlar ve hormonlar  hedef  yüzeyindeki özgül bağlanma yerlerine bağlanarak etki ederler.

Genellikle hücre farklılaşması ve olgunlaşması desteklerlerken bu özellikleri farklı büyüme faktörleri arasında değişmektedir. Mesela, kemik hücre farklılaşması teşvik ederken fibroblast büyüme faktörü ve damardan kaynaklanan kan damarı farklılaşmasını uyarır.

Hepsini teker teker mikroskop altında bir araya getirip dikeceksiniz. Hele kafadan çıkan onuncu siniri bağlarken işiniz pek zor olacak çünkü gitmediği yer yoktur: Kulağınızın dış tarafı, kalbiniz, bağırsaklarınız,  yani 10. Sinirin adı Vagus’tur. Anlamı serseri.

***

Kulağınızdan iç organlarınızdan her yere gider ve kalbinizin yavaşlaması, baygınlık geçirmeniz veya sıkılıp bayılmanız gibi belirtilere hep bu sinir yol açar.

Ayrıca kulağımızın tam dış kepçesinde de onun bir dalı yer alır ve buraya bastırınca (tıpkı ana karnındaki yavrular gibi) alınız başınıza gelir ve rahatlarsınız. Akupunktür gibi kadim uygulamalar da bu bölgenin uyarılmasını sağlar.

 

Merak edenlere hatırlatayım, zamanında (Cerrahpaşa'da iken) tam sekiz sene Ağrı ve Aküpunktür Polikliniğini yönettim ve hâlâ da çok iyi bilirim).

 

O zamanlar Aksel Siva ve Serdar Erdine çok iyi işbirliği yapardık ama elimizde “ha deyince” arayacak bir ekip yoktu.

Şimdi ise var ama kim?

Necmettin Pamir? Kıbrıslıdır ve çok iyi bir Beyin Cerrahıdır.

Nerede, ne yapmakta bilemiyorum.

Işık Aydınlı, emekli olmasına rağmen gene gelip ağrıları iyileştirir.

Acaba “Hangi ekibi haberdar eteyim diye kafanıza takılmaz mı”?

Takılır.

Bu sefer de hangi hastaneyi aralayalım diye sakin sakin düşünmek icap eder.

Her şey bu ekibin tam bir uyum içerisinde, tam bir özveriyle çalışmasına bağlı olacaktır.

Gelecek iş küçük cerrahi tekniklerine. En iyi ekibi bulacaksınız ve beyinden vücuda giden sinirlerin hepsini tek tek hep birbirine bağlayacaksınız ve Ahmet’in beynini Ayşe’ye takacaksınız!

Peki, bu durumda hangi kafa kime ait olacak ve bir Kimlik bunalımı, daha da ötesi “ben kimim ve kimin kimliğini, kişiliğini taşıyorum” diye depresyona giren, kimlik karmaşasına girer ve bunalır. Hatta Yabancı El Sendromu ve ağır psikoz tabloları (Şizofreni, Vücudun bir kısmının ihmal ve inkarı, Cluver Bucy Sendromu bile gelişebilir).


O zaman da Sevgili Ağabeyim Cengiz Aslan’ı ararım ve sorarım “Hocam, bu kafayı, öbürününkine takar mısın”?

Büyük bir ihtimalle “risk çok yüksek, beyin dediğin böbrek veya karaciğer gibi değildir ve Barnard zamanındaki gibi kalp nakilleri dahi pek zordu” diyecektir.


Barnard’ı örnek verecektir belki de… Tabii ki artık işler eskisi gibi de değil, üstelik kadavradan da aydınlatılmış rıza formu almak bir başka dert.

 Christian Barnard

Cengiz Ağabey de artık International Hospital’de çalışmıyor. Konsülte edecek eski hocalar da teker teker vefat etmekte. 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 06 Ocak 2016 Çarşamba

675 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bir insanın beynini öbürüne takmak mümkün müdür?

Neden olmasın. Hiç de zor değil ama bunu yapabilecek kapasitede bilimsel veri elimizde mevcut değil.

Bir kere, bütün sinirleri birbirine bağlayacaksınız.

Gereken sinir uçları arasında anastomoz dediğimiz uç uca birleştirme tekniklerini kullanacaksınız.

Arkasında sinir büyümesin sağlatan proteinleri (Nerve growth factors) –ki bunlardan epey var: Büyüme faktörleri, çoğalma ve uyarıcı yeteneğe sahip doğal maddelerdir. Genellikle protein veya hormon yapısındadırlar.

Büyüme faktörleri çeşitli hücresel süreçlerin düzenlenmesinde önemlidir. Büyüme faktörleri genellikle hücreler arası sinyal molekülleri olarak hareket ederler sitokinler ve hormonlar ve hormonlar  hedef  yüzeyindeki özgül bağlanma yerlerine bağlanarak etki ederler.

Genellikle hücre farklılaşması ve olgunlaşması desteklerlerken bu özellikleri farklı büyüme faktörleri arasında değişmektedir. Mesela, kemik hücre farklılaşması teşvik ederken fibroblast büyüme faktörü ve damardan kaynaklanan kan damarı farklılaşmasını uyarır.

Hepsini teker teker mikroskop altında bir araya getirip dikeceksiniz. Hele kafadan çıkan onuncu siniri bağlarken işiniz pek zor olacak çünkü gitmediği yer yoktur: Kulağınızın dış tarafı, kalbiniz, bağırsaklarınız,  yani 10. Sinirin adı Vagus’tur. Anlamı serseri.

Kulağınızdan iç organlarınızdan her yere gider ve kalbinizin yavaşlaması, baygınlık geçirmeniz veya sıkılıp bayılmanız gibi belirtilere hep bu sinir yol açar.

Ayrıca kulağımızın tam dış kepçesinde de onun bir dalı yer alır ve buraya bastırınca (tıpkı ana karnındaki yavrular gibi) alınız başınıza gelir ve rahatlarsınız. Akupunktür gibi kadim uygulamalar da bu bölgenin uyarılmasını sağlar (merak edenlere, zamanında tam sekiz sene Ağrı ve Aküpunktür Polikliniğini yönettim ve hâlâ da çok iyi bilirim).

O zamanlar Aksel Siva ve Serdar Erdine çok iyi işbirliği yapardık ama elimizde “ha deyince” arayacak bir ekip yoktu.

Şimdi ise var ama kim?

Necmettin Pamir?

Nerede, ne yapmakta bilemiyorum.

Işık Aydınlı, emekli olmasına rağmen gene gelip ağrıları iyileştirir.

Acaba “Hangi ekibi haberdar eteyim diye kafanıza takılmaz mı”?

Takılır.

Bu sefer de hangi hastaneyi aralayalım diye sakin sakin düşünmek icap eder.

Her şey bu ekibin tam bir uyum içerisinde, tam bir özveriyle çalışmasına bağlı olacaktır.

Gelecek iş küçük cerrahi tekniklerine. En iyi ekibi bulacaksınız ve beyinden vücuda giden sinirlerin hepsini tek tek hep birbirine bağlayacaksınız ve Ahmet’in beynini Ayşe’ye takacaksınız!

Peki, bu durumda hangi kafa kime ait olacak ve bir Kimlik bunalımı, daha da ötesi “ben kimim ve kimin kimliğini, kişiliğini taşıyorum” diye depresyona giren, kimlik karmaşasına girer ve bunalır.

O zaman da Sevgili Ağabeyim Cengiz Aslan’ı ararım ve sorarım “Hocam, bu kafayı, öbürününkine takar mısın”?

Büyük bir ihtimalle “risk çok yüksek Beyin dediğin böbrek veya karaciğer gibi değildir ve zamanındaki gibi kalp nakilleri dahi pek zor” diyecektir.

Barnard’ı örnek verecektir belki de… Tabii ki artık işler eskisi gibi de değil, üstelik kadavradan da aydınlatılmış rıza formu almak bir başka dert.

Cengiz Ağabey de artık International Hospital’de çalışmıyor. Konsülte edecek eski hocalar da teker teker vefat etmekte.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 06 Ocak 2016 Çarşamba

0 kez okundu
0