Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

M. Kerem DOKSAT

M. Kerem DOKSAT

Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ
5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.
İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.
Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.
Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.
Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.
Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.
53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Seneler önceydi, benim özel hastalarımı yatırdığım yerlerden bir olan, hani insanın “ben de mi yatsam” dediği meşhur yer. Ecdadımızın bize bir eseri.

Kısaca bir tarihçesinden bahsedeyim (1856-2016)

La Paix (huzur veya barış demek) Hastanesi’nin tarihi Kırım Harbi’ne (1854-1856) dayanmaktadır. Tarih, Kırım Harbi’ndeki kahraman askerlerden söz ederken canları pahasına yaralı ve hasta askerlere bakım veren Filles de la Charité rahibelerinden bahsetmeyi unutmuştur. Bu savaş sırasında İstanbul’daki rahibelerin yan ısıra Fransa’dan 255 rahibe daha yaralı ve hasta askerlere bakmak için gönderilmiş ve seyyar hastanelerde görevlendirilmiştir. Şimdilerde onlara Sir derler ve hepsi de dini bütün Katoliklerdir.

Savaşın sonunda ordunun rahibelerin hizmetlerine karşılık Talimhane Hastanesi’ndeki 20 barakayı ve 300 yataklı bir hastaneye yetecek miktarda tıbbî malzemeyi bırakması ile La Paix Hastanesi’nin öncüsü olan ilk faaliyetler başlar. Bir yıl sonra Sultan Abdülmecit, Filles de la Charité rahibelerine Kırım Savaşı’nda ordunun seyyar hastanelerindeki hizmetlerinden ötürü minnet borcunu ödemek ister ama onlara madalya da kabul ettiremez.

Bunun üzerine 19 Nisan 1857’de o zamanlar şehrin dışında kalan Şişli’deki bir araziyi onlara tahsis eder, ek olarak inşaata başlayabilmeleri için yaklaşık 50.000 Frank da bağışta bulunur. Böylece rahibelerin dayandığı temellerin anısına La Paix (barış) adını verdikleri hastanenin inşası başlar. 1858 yılının sonunda La Paix Hastanesi her tür hayır işine kapılarını açar.

Hastaneye hiç bir milliyet ve din farkı gözetmeksizin akıl hastaları ve yetimler kabul edilir. O dönemde kadın hastaları kabul eden tek hastanedir. Başlangıçta bu hastanede yürütülen faaliyetler ikiye ayrılır; gençlerle ilgili olanlar (yetimhane, sınıflar, çırak evleri ve çıraklar, gündüzlü kız sınıfları, Enfants de Marie Birliği) ve hayır işleri (hastalar ve engelliler için akıl hastanesi, göz hastanesi).

Kiliselere bırakılmış bütün çocuklar La Paix yetimhanesine gönderilmeye başlar, arazinin bulunduğu Feriköylüler’in isteği üzerine karma eğitimin yapıldığı sınıflar açılır. Yetimhanede büyüyen çocuklar için çıraklar evi yapılır ve demirciler, marangozlar, terziler, ayakkabıcılar olmak dört atölyede eğitim verilir. Küçük bir dispanser ile çevre halkına poliklinik hizmeti verilir. Harbin ardından fakir ve işsiz kalanlar için her gün yemek dağıtılır, bazıları istihdam edilerek bahçe düzenlenmesi, meyve-sebze ekilmesi, kümes ve ahır hayvanlarının bakımı sağlanır. Hastane 1893-1896 yılları arasında Taksim’deki yeni hastanenin inşaatı bitene kadar Fransız Hastanesi’ne ev sahipliği yapar.

***

Hastanenin akıl hastaları için ilk faaliyetleri kısıtlı imkânlarla 1862 yılında başlar. İlk zamanlar diğer hastalarla bir arada yatırılan akıl hastaları için 1873 yılında sefirinin de desteği ile Fransa İstanbul ilk akıl hastanesi binasının temelleri atılır. 1877 yılında, Abdülhamid’in kız kardeşi Cemile Sultan ile felsefe ve tıp eğitimi görmüş İtalyan asıllı hekim Dr. Luis Mongeri’nin teşebbürleri ile hastanede ilk psikiyatri servisi açılır ve ağırlıklı olarak psikiyatrik hasta kabulüne başlanır.

Dr. Mongeri’den sonra başhekimliğe Levanten Musevi Dr. Castiro getirilir, 1908 yılına kadar görevine devam eden Dr. Castiro’dan sonra Apostolides I. Dünya savaşına kadar başhekimlik yapar. I. Dünya savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti zıt cephelerde savaştığı Fransa’nın toprağı sayılan La Paix Hastanesi’ne el koymuş, Haseki’deki adlî psikiyatrik hastaların yattığı müşahedehane La Paix Hastanesine taşınmış, müşahedehanenin başhekimi olan Mazhar Osman (Uzman) bu kuruma başhekim olarak atanmıştır.


Dr. Medaim Yanık da bizim eski asistanlarımızdandır.

Mazhar Osman’ın başhekimliği döneminde hasta bakımının yanı sıra eğitim faaliyetlerine de önem verilir. Bu büyük hoca yanına asistanlar alarak uzman olarak yetiştirir, çeşitli eğitim toplantıları, konferans ve seminerler düzenleyerek Psikiyatrinin tanınmasına ve hekimler tarafından tercih edilen bir alan olmasına aracılık ederdi.

***

Mondros mütarekesi ile Fransızlar hastaneyi geri alırlar. Ancak, Mazhar Osman Uzman'ın vefat ettiği 1951 yılına kadar La Paix’te de başhekim olarak görevini sürdürmüştür.

 

1951-1973 yılları arasında İhsan Şükrü Aksel bu görevi devralır ve La paix Türkiye’de modern psikiyatri uygulamalarında merkezi bir rol üstlenir. İhsan Şükrü Aksel'i sadece fotoğraflarından tanıyabildim. Tam bir aristokratmış belli ki.

***

Cânan, o zamanlar Sait Joseph’te son sınıftaydı ve ben de doçenttim. Sadece bir Byeaz Ranualt arabam vardı; ona da "şirin" lâkabını takmıştı kızım. Hiç bozulmazdı.

Çok sık hasta yatırıp taburcu ediyordum. Bazen Nurperi de gelirdi (o zamanlar eh hanımıydı, sonradan başarılı bir psikolog oldu) ama Cânan nedense huzur dolu mekânı, verandası altında dolanan akıl hastalarını ve ziyaretçileri görmeyi çok severdi. Ben de o zamanlar gencecik olduğum için, koskoca bahçeyi hızlı adımlarla geçer, sonra da Açık ve Kapalı Servislerdeki hastalarımın vizitlerini yapar; akabinde de tertemiz havasını solur, hemşirelerle ve personelle çay içer, sonra da arabama atlayıp Şişli’deki muayenehaneme giderdim.

Hemen her gün de birkaç televizyon kanalından çağrılır, koşturur dururdum. Hayatım boyunca olduğu gibi! Lamia Hanım isminde bir başhekimi vardı o zamanlar ve kendisi de ilginç bir vakaydı. Kafasına göre istediğini sokmaz, arzu ettiğini kabul ederdi. Bütün politikacıları bilir ama leğende kendini yıkatırdı. Nevi şahsına münhasır, garip bir hekimdi.

***

Nedim Zenbilci ve Cengiz Aslan ağabeyimin hasta gördükleri International Hospital’e gider; beraberce yeni gelen hastalarla ilgilenirdim. Onların uygun gördükleri haslara aküpunktür da yapardım ama hipnoterapi için çok gürültülü olduğu için, konsültasyonun akabinde yolladıkları hastalara bu tedaviyi kendi muayenehanemde tatbik ederdim. 

Opr. Dr. Cengiz Aslan da çok kaliteli ve iyi bir insandır. İstese Özal'ın Doktoru diye kendini tanıtır, profesör de olurdu. Asla tenezzül etmedi. Rahmetli babam da çok severdi, ben de çok sever ve sayarım. Psikiyatriye de çok aşinadır ve iyi bilir.

***

O zamanlar International Hospital'de bir credential commity vardı ve ben de henüz askerden yeni döndüğüm için, orada mı çalışmaya başlasam yoksa Ayhan Hoca cevaz verir de Cerrahpaşa’ya mı dönerim diye mütereddittim.

Ta Adana’dan gelen bir Cerrahi Profesörü International Hospital'deki komitenin başındaydı ve rahmetli babamı nedense hiç sevmezdi, ismi önemli değil. Benim de Cerrahpaşa’dan kararım bir türlü çıkmıyordu.

***

Seneler önceydi, benim özel hastalarımı yatırdığım yerlerden bir olan, hani insanın “ben de mi yatsam” dediği meşhur yer. Ecdadımızın bize bir eseri.

Kısaca bir tarihçesinden bahsedeyim (1856-2016)

La Paix (huzur veya barış demek) Hastanesi’nin tarihi Kırım Harbi’ne (1854-1856) dayanmaktadır. Tarih, Kırım Harbi’ndeki kahraman askerlerden söz ederken canları pahasına yaralı ve hasta askerlere bakım veren Filles de la Charité rahibelerinden bahsetmeyi unutmuştur. Bu savaş sırasında İstanbul’daki rahibelerin yan ısıra Fransa’dan 255 rahibe daha yaralı ve hasta askerlere bakmak için gönderilmiş ve seyyar hastanelerde görevlendirilmiştir. Şimdilerde onlara Sir derler ve hepsi de dini bütün Katoliklerdir.

Savaşın sonunda ordunun rahibelerin hizmetlerine karşılık Talimhane Hastanesi’ndeki 20 barakayı ve 300 yataklı bir hastaneye yetecek miktarda tıbbî malzemeyi bırakması ile La Piz Hastanesi’nin öncüsü olan ilk faaliyetler başlar. Bir yıl sonra Sultan Abdülmecit, Filles de la Charité rahibelerine Kırım Savaşı’nda ordunun seyyar hastanelerindeki hizmetlerinden ötürü minnet borcunu ödemek ister ama onlara madalya da kabul ettiremez. Bunun üzerine 19 Nisan 1857’de o zamanlar şehrin dışında kalan Şişli’deki bir araziyi onlara tahsis eder, ek olarak inşaata başlayabilmeleri için yaklaşık 50.000 Frank da bağışta bulunur. Böylece rahibelerin dayandığı temellerin anısına La Paix (barış) adını verdikleri hastanenin inşası başlar. 1858 yılının sonunda La Paix Hastanesi her tür hayır işine kapılarını açar.

***

Hastaneye hiç bir milliyet ve din farkı gözetmeksizin akıl hastaları ve yetimler kabul edilir. O dönemde kadın hastaları kabul eden tek hastanedir. Başlangıçta bu hastanede yürütülen faaliyetler ikiye ayrılır; gençlerle ilgili olanlar (yetimhane, sınıflar, çırak evleri ve çıraklar, gündüzlü kız sınıfları, Enfants de Marie Birliği) ve hayır işleri (hastalar ve engelliler için akıl hastanesi, göz hastanesi). Kiliselere bırakılmış bütün çocuklar La Paix yetimhanesine gönderilmeye başlar, arazinin bulunduğu Feriköylüler’in isteği üzerine karma eğitimin yapıldığı sınıflar açılır. Yetimhanede büyüyen çocuklar için çıraklar evi yapılır ve demirciler, marangozlar, terziler, ayakkabıcılar olmak dört atölyede eğitim verilir. Küçük bir dispanser ile çevre halkına poliklinik hizmeti verilir. Savaşın ardından fakir ve işsiz kalanlar için her gün yemek dağıtılır, bazıları istihdam edilerek bahçe düzenlenmesi, meyve-sebze ekilmesi, kümes ve ahır hayvanlarının bakımı sağlanır. Hastane 1893-1896 yılları arasında Taksim’deki yeni hastanenin inşaatı bitene kadar Fransız Hastanesi’ne ev sahipliği yapar.

Hastanenin akıl hastaları için ilk faaliyetleri kısıtlı imkânlarla 1862 yılında başlar. İlk zamanlar diğer hastalarla bir arada yatırılan akıl hastaları için 1873 yılında sefirinin de desteği ile Fransa İstanbul ilk akıl hastanesi binasının temelleri atılır.1877 yılında, Abdülhamid’in kız kardeşi Cemile Sultan ile felsefe ve tıp eğitimi görmüş İtalyan asıllı hekim Dr. Luis Mongeri’nin girişimleri ile hastanede psikiyatri servisi açılır ve ağırlıklı olarak psikiyatrik hasta kabulüne başlanır.

Dr. Mongeri’den sonra başhekimliğe Levanten Musevi Dr. Castiro getirilir, 1908 yılına kadar görevine devam eden Dr. Castiro’dan sonra Apostolides I. Dünya savaşına kadar başhekimlik yapar. I. Dünya savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti zıt cephelerde savaştığı Fransa’nın toprağı sayılan La Paix Hastanesi’ne el koymuş, Haseki’deki adlî psikiyatrik hastaların yattığı müşahedehane La Paix Hastanesine taşınmış, müşahedehanenin başhekimi olan Mazhar Osman (Uzman) bu kuruma başhekim olarak atanmıştır.

Mazhar Osman’ın başhekimliği döneminde hasta bakımının yanı sıra eğitim faaliyetlerine de önem verilir. Mazhar Osman (Uzman) yanına asistanlar alarak uzman olarak yetiştirir, çeşitli eğitim toplantıları, konferans ve seminerler düzenleyerek Psikiyatrinin tanınmasına ve hekimler tarafından tercih edilen bir alan olmasına aracılık eder. O dönemde Freud'dan ve ekolünden hiç bahsedilmez. Tam anlamıyla nöropsikiyatri icra edilir.

Mondros mütarekesi ile Fransızlar hastaneyi geri alırlar. Ancak Mazhar Osman vefat ettiği 1951 yılına kadar La Paix’te de başhekim olarak görevini sürdürmüştür. 1951-1973 yılları arasında İhsan Şükrü Aksel bu görevi sürdürmüş ve La paix Türkiye’de modern psikiyatri uygulamalarında merkezi bir rol üstlenmiştir. Hâlâ de en iyi vakıf hastanelerinden biridir ve ne zaman gitsem, hemen saygıyla karşılar ve "buyurun hocam" derler.

***

Cânan Sait Joseph’te son sınıftaydı ve o zamanlar çok sık hasta yatırıp taburcu ediyordum. Bazen Nurperi de gelirdi ama Cânan nedense huzur dolu mekânı, verandası altında dolanan akıl hastalarını ve ziyaretçileri görmeyi çok severdi. Ben de o zamanlar gencecik olduğum için, koskoca bahçeyi hızlı adımlarla geçer, sonra da Açık ve Kapalı Servislerdeki hastalarımın vizitlerini yapar; akabinde de tertemiz havasını solur, hemşirelerle ve personelle çay içer, sonra da arabama atlayıp Şişli’deki muayenehaneme giderdim.

Orada da epey hasta görüp, Nedim Zenbilci ve Cengiz Aslan ağabeyimin hasta gördükleri International Hospital’e gider; beraberce yeni gelen hastalarla ilgilenirdim. Onların uygun gördükleri haslara aküpunktür da yapardım ama hipnoterapi için çok gürültülü olduğu için, konsültasyonun akabinde yolladıkları hastalara bu tedaviyi kendi muayenehanemde tatbik ederdim. O zamanlar bir credential commity vardı orada ve ben de henüz askerden yeni döndüğüm için, orada mı çalışsam yoksa, Ayhan Hoca cevaz verir de Cerrahpaşa’ya mı dönerim diye tereddütteydim. Ta Adana’dan gelen bir Cerrahi Profesörü ise International Hospital'deki komitenin başındaydı ve rahmetli babamı nedense hiç sevmezdi. Liyakatle ilgili hiçbir eksikliğim olmamasına rağmen, ismi önemli değil, Adana'da gelme bir Genel Cerrahi Profesörü, babamla olan derdini bana yansıttığı için, bu izin çıkmazdı. Üstelik Nefroloji Profesörü Prof. Dr. Ali Gürçay da orada görevliydi ve arada yanına uğrar, halini hatırını sorar, sohbet ederdim.

Benim de Cerrahpaşa’dan kararım bir türlü çıkmıyordu.

***

Bu hengame arasında gene bir gün Cânan’la ikimiz uğradık. Cümle kapısının önünde ağzında pipo olan, temiz ve bakımlı ama kalın camlı gözlüklerinden dolayı duygulanımını bir türlü göremediğim bir adama rastladık. Aslında ben hemen ger gidişimde de görürdüm.

Tenten’deki Dupont karakterine benzeyen, garip ve acayip bir adamdı. Yaşı da anlaşılmıyordu ama 40-50 civarından fazla değildi.

Üzerindeki palto iyi ütülüydü ama kumaşı dökülüyordu; belli ki epey gariban birisiydi. Tecessüsle “kim bu adam yahu” diye bakıyordum ki, yanımıza doğru seğirtti ve “bonjour comment allez-vous madame” demez mi! Tedirgin oldum, kızıma ne dediğini sordum. “Herhalde beni kocaman kadın zannetti, hâl hatır soruyor” dedi arkama sığınarak.

Sen de bir şeyler sorsana diye ricada bulundum.Quel est votre nomdiye sordu (adınız ne).

Biraz daha konuştursana” diye ısrar ettim. Bizimki enfes Fransızcasıyla kim olduğunu, işini, hasta mı yoksa ziyaretçi mi olduğunu ciddi ciddi sorguladı.

Şaşırıp kamıştı kızım; adam Fransızca kelimeler de içeren ama hiçbir şey anlaşılmayan garip bir lisanda konuşuyordu! “Mon nom Mahmut, mais ont-ils me connaissent ici crécerelle. Êtes-vous marié” demez mi! Bu anlaşılıyordu ama sonrasında tamamen kelime salatası ve ne olduğu anlaşılmayan garip bir lisanda motor gibi konuşmaya başladı. Cânan kıkırdadı ve baba bu adam deli mi diye sordu. Ben de güldüm; “sanırım öyle kızım” dedim.

Tam o esnada, hastanenin nur yüzlü rahibelerden biri yanımıza geldi ve yarı Fransızca, yarı Türkçe olarak ve adamın beş senedir burada ikamet eden, daha doğrusu terk edilmiş bir Paranoid Şizofreni hastası olduğunu; hep akşamüstü bahçeyi kolaçan edip hiç tanımadığı kişilerle böyle saçma sapan şeyler konuştuğunu anlattı. Ailesi bırakmış gitmiş, ne arayanı ne de soranı varmış! Adı da Mahmut’muş. Bir Fransız askeri ile kim olduğu bilinmeyen bir kadından doğmaymış… Hiç kimsesi de kalmamış hayatta.

İçim burulmuştu. Sempati yapmamalıydım ama insandım ve adamcağıza karşı duyduğum hissi en hafif olarak şöyle tarif edebilirim: Merhamet.

***

Daha sonraki günlerce de hep gördüm, iyi derecede Fransızca bilen birkaç psikiyatr arkadaşımla da “konsülte” ettim (aslında oranın gariban bir sahipsiz ziyaretçisi durumundaydı). Hepsi de böyle bir lisanın dünyanın hiçbir yerinde mevcut olmadığını söylediler.

Hareketleri de hep aynıydı, beş adım ileri, iki adım ileri sekercesine yürüyordu. Piposu da hiç tütmüyordu. Meğer bu da yapılan depo antipsikotik ilaca bağlı akatizi denen yan etkiymiş; fark etmem hiç zor olmamıştı tabii. Dans edip duruyordu adeta.  

Eh, hayatımın ilk ve tek tamamen kendi beyninde uydurduğu bir lisanda konuşan hastasına denk gelmiştim. Esperanto’ya bile benzemediğini söyledi diğer meslekdaşlarım.

İlk defa ağır derecede saçma sapan konuşmayla karakterize olan vaka görmüştüm: Ancak kendisinin anladığı, kelime salatasına bile benzemeyen bir garip acayip lisandı.

***

Şimdiki DSM ve ICD sistemlerinde bu kriterler yok. Ama iyi bir klasik kitap okursanız veya Pubmed’den neologism diye tararsanız, dünya kadar kaynak bulursunuz.

İşte, bugüne kadar tek gördüğüm vaka bu oldu.

Sonra mı?

Bir dahaki gidişimde –ki iki gün sonraydı, ortadan kaybolmuştu. Belki de vefat etmişti.

Bu anımı dün kaybettiğimiz Sevgili Hocam Profesör. Dr. Fevzi Samuk için yazdım. Allah rahmet eylesin. Onun Cerrahpaşa’daki klinikten çıktığını ve La Paix’te hasta yatırdığına hiç rast gelmemiştim.

Seneler sonra Profesör Dr. Müfit Uğur’la bir hastanın konsültasyonu için buluşmuş ve pek de anlaşamamıştık. O hâlâ hasta yatırıyor; bir ara Anabilim Dalı Başkanlığı da yaptı… Şimdiki kim bilemiyorum çünkü epeydir hiç gitmedim. Ben de yatırıyorum tabii.

Cerrahpaşa, muayenehane ve muhtelif televizyon kanalları arasında dolanıp duruyordum. HBB, ATV, Kanal D... hep çağrılırdım. Hiçbir zaman da para talep etmemiştim o zamana kadar.

***

Bu hengâme arasında gene bir gün Cânan’la ikimiz uğradık. Cümle kapısının önünde ağzında pipo olan, temiz ve bakımlı ama kalın camlı gözlüklerinden dolayı duygulanımını bir türlü göremediğim bir adama rastladık. Aslında ben hemen ger gidişimde de görürdüm. Tenten’deki Dupont karakterine benzeyen, garip ve acayip bir adamdı. Yaşı da anlaşılmıyordu ama 40-50 civarından fazla değildi.

Üzerindeki palto iyi ütülüydü ama kumaşı dökülüyordu; belli ki epey gariban birisiydi. Tecessüsle “kim bu adam yahu” diye bakıyordum ki, yanımıza doğru seğirtti ve “bonjour comment allez-vous madame” demez mi! Tedirgin oldum, kızıma ne dediğini sordum. “Herhalde beni kocaman kadın zannetti, hâl hatır soruyor” dedi arkama sığınarak.

Sen de bir şeyler sorsana diye ricada bulundum.Quel est votre nomdiye sordu (adınız ne).

Biraz daha konuştursana” diye ısrar ettim. Bizimki enfes Fransızcasıyla kim olduğunu, işini, hasta mı yoksa ziyaretçi mi olduğunu ciddi ciddi sorguladı.

***

Şaşırıp kamıştı kızım; adam Fransızca kelimeler de içeren ama hiçbir şey anlaşılmayan garip bir lisanda konuşuyordu! “Mon nom Mahmut, mais ont-ils me connaissent ici crécerelle. Êtes-vous marié” demez mi! Bu anlaşılıyordu ama sonrasında tamamen kelime salatası ve ne olduğu anlaşılmayan garip bir lisanda motor gibi konuşmaya başladı. Cânan kıkırdadı ve baba "bu adam deli mi" diye sordu. Ben de güldüm; “sanırım öyle kızım” dedim.

***

Tam o esnada, hastanenin nur yüzlü rahibelerden biri (Sir denir onlara, yukarıda da bahsettiğim gibi) yanımıza geldi ve yarı Fransızca, yarı Türkçe olarak ve adamın beş senedir burada ikamet eden, daha doğrusu terk edilmiş bir Paranoid Şizofreni hastası olduğunu; hep akşamüstü bahçeyi kolaçan edip hiç tanımadığı kişilerle böyle saçma sapan şeyler konuştuğunu anlattı. Ailesi bırakmış gitmiş, ne arayanı ne de soranı varmış! Adı da Mahmut’muş. Bir Fransız askeri ile kim olduğu bilinmeyen bir kadından doğmaymış… Hiç kimsesi de kalmamış hayatta  

İçim burulmuştu. Sempati yapmamalıydım ama insandım ve adamcağıza karşı duyduğum hissi şöyle tarif edebilirim: Merhamet.

***

Daha sonraki günlerce de hep gördüm, iyi derecede Fransızca bilen birkaç psikiyatr arkadaşımla da “konsülte” ettim (aslında oranın gariban bir kulu durumundaydı). Hepsi de böyle bir lisanın dünyanın hiçbir yerinde mevcut olmadığını söylediler.

Hareketleri de hep aynıydı, beş adım ileri, iki adım ileri sekercesine yürüyordu. Piposu da hiç tütmüyordu. Meğer bu da yapılan depo antipsikotik ilaca bağlı akatizi denen yan etkiymiş. Dans edip duruyordu adeta.  

Eh, hayatımın ilk ve tek tamamen kendi beyninde uydurduğu bir lisanda konuşma vakasına denk gelmiştim. Esperanto’ya bile benzemediğini söyledi meslekdaşlarım.

Hayatımın ilk ağır derecede saçma sapan konuşmayla karakterize olan vakası olmuştu: Ancak kendisinin anladığı, kelime salatasına bir benzemeyen bir garip acayip lisandı konuştuğu.

***

Şimdiki DSM ve ICD sistemlerinde bu kıstaslar yok. Ama iyi bir klasik kitap okursanız veya Pubmed’den neologism diye tararsanız, dünya kadar kaynak bulursunuz.

İşte, bugüne kadar tek gördüğüm vaka bu oldu.

Sonra mı?

Bir dahaki gidişimde –ki iki gün sonraydı, ortadan kaybolmuştu. Belki de vefat etmişti.

Bu anımı dün kaybettiğimiz Sevgili Hocam Profesör. Dr. Fevzi Samuk için yazdım. Allah rahmet eylesin. Onun Cerrahpaşa’daki klinikten çıktığını ve La Paix’te hasta yatırdığına hiç rast gelmemiştim.

Seneler sonra Profesör Dr. Müfit Uğur’la kadın bir hastanın konsültasyonu için buluşmuş ve pek de anlaşamamıştık. Bipolar'dı; ben Lityum'u uygun görmemiştim, Müfit hoca ise ısrar etmişti.  

O hâlâ hasta yatırıyor mu bilmem ama ben yatırıyorum, Engin Eker Hoca da…

Hemşireler de, personel de daima cana yakın ve ilgilidirler. 

Sanırım artık hayatta kalan tek nöropsikiyatr da Dr. Haydar Dümen ama o işi tamamen cinsel terapilere döktü ve pek çok kitabı var; sadece kullandığı yöntemler sıra dışıdır.


Vajinismus (Penis Duhul Fobisi) tedavisinde haşlak su buharının üzerine oturtup, bir şeyler sürerek tedavi yapıyor.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 21 Mart 2016 Pazartesi

805 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bir hatırlatmada bulunmak isterim.

Bendeniz Prof. Dr. Kerem Doksat (Psikiyatr ve Psikolog) ve Yardımcı Doçent Dr. Neslim Güvendeğer Doksat (Çocuk Psikiyatri ve Psikolog) yeni muayenehanemizde hizmet vermekteyiz. Bize +90532.3110015 v3 +905335564035 GSM numaralarından her zaman ılaşabilirsiniz.

***

Bu aralar gerek benim ailemin, gerekse aziz vatanımızın tepesinde kötü bulutlar dolaşmakta. Onunla ilgili olarak da bir gazetede (sürpriz olsun) yazılarımı bulacaksınız.

Şimdilik adresimiz: 19 Mayıs Mahallesi, Çoruh Sokak, BNK Ofis, No: 32. Daire: 5, Fulya/Şişli/İstanbul'dur. Telefon numaralarımız aynıdır. (0212 2402421, 212 2401603). 0533 5438004.

Uzman Psikoloğumuz da bizimle.

Paylaşmak istedik.

Selam ve sevgilerimizle...http://www.doksat.com/iletisim.html

***

Bu arada, Evrimsel Psikiyatri ve Evrimsel Açıdan Kişilik Bozuklukları kitaplarımı yakında çıkacak.

Bulamayanlar içinse Psikanaliz Yanılgısı, Neden Siyaset, Neden Düşünce, Ruhumuzdaki Fırtınalar (kapağı bir Bipolar Hasta tarafından çizilmiştir), Psikiyatri Tarihi 1960- 180 kitaplarımı seçkin mağazalarda, orada bulamazsanız çevrim için olarak temin edebilirsiniz.

***

Literatür Symposium dergisi de başarıyla yayın hayatını sürdürmekte.

Makalelerinizi, olgu (vaka fark etmez) sunumlarınızı veya Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. , Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. , adreslerine yollayabilir veya BNK Ofis 19 Mayıs Mahallesi Çoruh Mh. Çoruh Sk. No 32. Kat2 Daire 5 Şişi Fulya adresine yollayınız.

http://www.literatursempozyum.com/ adresinden de yayım kurallarına bakabilirsiniz.

Hemen her konuda ama bilimsel olmak şartıyla ve yayım kurallarına uymak şartıyla makalelerinizi yollayabilirsiniz.  

Bu arada yarın HALK TV’de 21’de Canlı “Yayında Terörün etkilerini ve Zararların”ı canlı yayında paylaşıyor olacağız.


Sevgili Dostum Prof. İlber Ortaylı’nın söylediklerini de dikkatle takip etmenizi tavsiye ederim.

Yakında da Nişantaşında hizmetinizde olacağız.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 16 Mart 2016 Çarşamba

682 kez okundu
0

Bu gece sabahladım ve öyle görünüyor ki daha epey gün ter döküp, mesai harcayacağım.

Kitabı çok geniş tutuyorum.

***

İçinde Kişilik Bozuklukları, evrimsel, klinik ve farmakolojik müdahaleler var.

Keza dinler tarihinden, İslam’a fazla dokunmayarak, örnekler de yer alacak. Budizm, Hıristiyanlık, vahiy… yer alacak. Garip zamanlarda yaşıyoruz, ihtiyatlı olmak ve orta yolu fazla zorlamamak lâzım. Aynı şeyi bir gecede kıraat ettiğim Sayın Mario Levi’ninBu oyunda Gitmek Vardı” isimli romanında da gördüm. Bir dönemin baskılarını çok naif ve güzel anlaşılır bir şekilde anlatmış. Okurken bazen irkildim ve epey de güldüm.

Harikulade bir komedi! Neval, Saffet gibi kahramanlar var içinde. Bol da bohem hayat içki ve seks… Tam satacak kıvamda. Son cümlesi: Gelir tabii. Kiminle konuştuğunun hâlâ farkında değil misin? O da sansürlemiş eserini.

***

Böylesine hacimli bir kitabı kendi başıma hazırlamak da işin keyfi tabii ki…

Ne yapalım, kaderimizi kendimiz yazsak da, Karma’da ve var biliyor muyuz?

Bakın Alev gitti. Işıl Ablam da aradı. Onları ziyaret edeceğiz ve epey de seyahat edeceğiz.

***

Bütün mesele gitmeden eser bırakabilmekte. İnsan ömrünün 50.000 seneye çıkarılabileceğine dair sohbetlere katılıyorum. Bu müthiş bir şey!

Daha yapacak çok iş var. Hele kızımı da gördüm ve saçını koklayıp, sarıldım ya!

Bu arada Einstein gene yanılmamış. Yanlışlanabilir mi gene bilmem ama bu A kümesi zat bir kere daha haklı çıktı ve iki Karadelik birleşerek indifa etti. Ortaya çıkan enerjinin bir haddi hesabı yok.

Büyük Patlama Teorisi bir puan daha aldı. Evrim de. Televizyonda Discovery Channel’da harikulade şeyler seyrediyoruz.

Şehit analarının acısını meslek icabı anlayabiliyorum da, acaba bunları yapanlar hiç empati kurup da “bu bizim evladımız olsa ne yapardık” diyorlar mı?

Dilerim benim kitaplarım ve makalelerim de iyice artar, önümüzdeki günlerde yekvücut olarak ayakta dururuz.

Bugünlerde hiçbir şeye güven yok. Sanırım en büyük rehberimiz bilim ve Gazi’nin ruhu olarak kalacak ve dimdik duracağız ayakta.

Bazıları telefonlarıma cevap veriyor, bir kısmı ise sanırım veremiyor.

Onlara da selam ola.

Neydi, çalışmak en büyük ibadet değil miydi?

Hayırlısı olsun, şimdi biraz istirahat etmek gerek benim açımdan.

Herkese sevgim ve saygımla…

Bu arada, Cerrahpaşa’nın yeni Dekanı Prof. Dr. Alaattin Duran. Sevdiğim ve saydığım bir meslekdaşımdır. Arayıp kutladım. Rektörlük ise biraz garip olmuş.

Belki oraya da bir uğrarım.

***

 

Felsefe derslerine başlayacağım ama kimle söylemem, büyüsü bozulmasın. Evde tam bir hengâme hâkim. Kur’ân mealleri, Pubmed’den inenler, makaleler. Yeni Ahit de elimde.

Türkiye'deki Yahudi cemaati epey azalıyor. Onları kaybetmemek elzem. Elbet bir planı vardır erenlerin...

Herkese sevgim ve saygımla…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya –15 Şubat 2016 Pazartesi

1060 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bugün gideriz haftaya uğrarız derken gene yüreğimin içi sızladı.

Uzun zamandır görüşememiştik ama hep Işıl’la irtibat halindeydik.

Bugün akşamüstü haberi geldi ki, Sevgili Kuzinim Alev Yücesoy sessiz sedasız terk edip gitmiş dünyayı.

Sebep de o menfur, hâlâ çaresi doğru dürüst bulunamayan ve insanın isyan edeceği kadar içini sızlatan müziç belâ!

Kanser!

Maalesef katılamadım cenazesine, içim daraldı ve ancak şimdi yazabiliyorum. Çok güzel ve hayatı takmayan, güçlü ve tatlı bir kadındı. Arabasına atladığı zaman Bağdat Caddesi’nden uçar giderdi ve güzelliğiyle herkesi hayran bırakırdı kendisine.

Benzini doldurunca arabasına, fırtına gibi eserdi ve gözü kimseleri görmezdi.

Didi Fenerbahçe’nin teknik direktörüydü.

Siyavuş Ağabeyimle dans ettikleri zaman herkes onlara bakardı.

Ailece briç oynarlardı gençken. Daha doğrusu ben anlamazdım ama Selâhattin Dayım, Rezzan Yengem bir araya geldiklerinde en tatlısından muhabbeti paylaşırdık. Sigara da, eğlence de, en şekerinden sohbet de gırla giderdi. Selâhattin Dayım da en son Merhume Teyzem Muazzez Kurtoğlu’nun vefatından sonra, o zarif elleriyle piyano çalarken durmakta hafıza bankamda.

Onu da Amiyotrofik Lateral Skleroz’dan kaybetmiştik.

Seneler geldi geçti, “bugün geleceğiz, yarın uğrayacağız” derken, onlar Suadiye Caddesi’nde kaldılar. Babamı ebediyete yolladığımızda yanımda olanlardan birisi de Rezzan Yengem’di. “istersen bırak, baban artık iyi değil” dediğinde inanmak istememiştim!

Işıl ise koşturmakta setten sete ve vakti dar, biliyorum. Yeniden dişilerde rol almaya başladı ve bu da onu hayata bağlayan en büyük kuvvet, biliyorum.

Hemen Cem’i aradım, o da Asım Dayımı haberdar etti ve ailemiz gene kenetlendi.

Öyle de…

İnsan aradığı zaman iki kelâm laf edeceği ve “ne haber canım benim” diyeceği kişiler azalınca içi daralıyor.

Ünlü oyuncu Işıl Yücesoy’un acı günü, işte hepimizin gideceği yer.


65 yaşında akciğer kanserine yenik düşen Alev Yücesoy’un naaşı Erenköy Galippaşa Camii’nde öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından Ihlamurkuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.


Bu cami garip bir yer. Benim tarafımdan vefat eden herkes orada toprağa veriliyor ve malum şeyler söyleniyor:

“Merhumeyi nasıl bilirdiniz?

“Hakkınızı helal ediyor musunuz”?

“Ediyoruz, ediyoruz, ediyoruz”.

Bu mutlaka üç kere okunur, din öyle der çünkü.

“Hatun kişi niyetine el Fatiha”…

Bilen Arapça okur, bilmeyen mırıldanır.

Sonra yeşil araba, defin ve daha birçok hengâme!

Ne Cânan gördü onu, ne de Neslim hatırlar ama ben hepsini içim sızlayarak hatırlıyorum.

Allah’ın rahmeti üzerine olsun Alev. Dilerim Alev gibi esersin gittiğin yerde… Güleç, içi yaşama sevinciyle dolu ve ışıl ışıl parlayan gözlerin hiç kapanmadan…

Aklıma geçenlerde aradığım ve 50 küsur seneden sonra karısı da aynı musibetten vefat eden bir büyüğüm geldi.

“Nasılsınız efendim” diye sorduğumda “şu yalnızlık olmasa hiç mühim değil Keremciğim” demişti.

Tekrar Siyavuş Ağabeyimi aradım ve “ne olacak, gitti işte, ne haber” dedi ve gene bizi sordu.

Mutlaka “sana geleceğim ağabeyim” dedim.

Gideceğim, erkek sözü. Siyavuş, ailemizin direğidir…

Uyku tutmadı.

Şimdi de gözlerimde yaşlar var.

Hayat böyle bir şey işte de, kalanlar?

Işıl Abla’mın başarılarla dolu hayatını paylaşmak isterim.

Ankara Devlet Konservatuarı’ndan mezun olan Işıl Yücesoy, 1969 yılında Devlet Tiyatrosu’nda sanat hayatına atıldı. Daha sonra 1975 yılında şarkıcı olarak sahneye çıkmaya başladı. Aynı yıl ilk 45’liği Çalamazsın Mutluluğu basıldı. 1978 yılında kendi firması Orient Plak’ı kuran sanatçı, birçok gece kulübü ve gazinoda sahneye çıktı. Dört adet plağı basılan Yücesoy, 1981’den sonra film ve dizilerde rol almaya başladı. Işıl Yücesoy’un Tanju Cılızoğlu ile olan evliliğinden Meneviş adında bir kızı vardır.

Neden ağlamaktayım bilemiyorum.

İnkâr mı yoksa hüzün mü?

Acaba hepsi mi?

Hepsi.

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 13 Şubat 2016 Cumartesi 

2419 kez okundu
0

Meşhur fıkradır. Kadın psikiyatra gider ve “yatağımın altında bir timsah var” der. Kocası buna kesinlikle inanmamaktadır ama ne yapsın; anlayışla sükût etmektedir. Hekim şaşırır ama “herhalde bu bir hezeyan” diyerek, hastasına bu açıdan yaklaşmanın daha isabetli olacağına karar verir.

Ne de olsa, böylesine hezeyanı olan bir kişiyle “saçmalama” diye münakaşa edilmez.

“Evet, anlıyorum… Bazıları evlerinde gerçekten de timsah besliyorlar ama bu onların habitatına (doğal yaşama alanlarına) uyan bir mekân yahut ortam teşkil edilebilirse daha makul olur, ne dersiniz” diye soruyu geri atar. Amacı içgörü uyandırmak, bir yandan da mecazî mânâda bir mesaj vermektir: “Timsahın Ankara’daki bir karyolanın altında ne işi ola ki”!

 ***

Üstelik şu “petshoplarda” (hayvanatın sergilenerek, ücreti mukabilinde satıldığı dükkânlar) satılan timsahların çoğu ya yavru, ya da genetiğiyle oynanmış minyatür formları. Böyle giderse, birkaç asır sonra bizleri de birileri satabilir (Kadim Yunan ve Roma’da, Ortadoğu kültürlerinde olmadı mı, olmuyor mu sanki? Bakarsınız 1000 sene sonra iyice tekâmül etmiş şempanzeler de bizi satarlar). Bırakın her hayvan kendi sevdiği ortamda hayatiyetini sürdürsün…

***

“Herhâlde evinizde bir korokodil yahut alligatör besleyecek hâliniz yoktur. Bunlar devasa hayvanlar ve derhal insanı yerler. Her ne kadar evrimsel açıdan predatörün (avcı) mönüsünde insanlar ön sırada gelmiyorsa da… Her sene ortalama 1000 Homo Sapiens sapiens’ten biri bu çok gelişmiş sürüngenlerce yenilip, bir de çevrile çevrile boğularak katledildikten sonra, mideye indiriliyor” der.

***

Eh, tabii ki antipsikotik ve biraz da morali düzelsin diye antidepresan bir ilaç başlar. Sonra da Bilişsel Davranışçı Terapiye alabilmek ümidiyle “bir dahaki seansta gelirken, bana her iki büyük timsah alt-türünün ve evlerdeki süs timsahların hayat şartları hakkında birkaç sayfalık doküman hazırlayıp gelin ki, konunun üzerinde uzun vadeli çalışıp, size maruziyet de duyarsızlaştırma terapileri yapayım. Sonra hipnoterapi de eklerim der.

***

Hasta ve kocası “peki Doktor Bey, iyi günler” der ve giderler. Ruh hekiminin keyfi yerindedir çünkü hem çaktırmadan meta-kognisyonla ona zekice bir mecaz yollamış hem de terapinin önünü açmıştır. 

***

Huzur içerisinde ve kendisiyle de iftihar ederek evine gider. Karısına “ne ilginç vakalar geliyor hayatım, etik sınırlar olmasa anlatırdım” der. Karısı gülmeye başlar “tamam da, galiba beni başkasıyla karıştırdın, ben de psikiyatrım yâhu” der.

Ruh hekimi kendine gelir ve ketumiyetine de itimat etiği için, karısı meslekdaşına vakayı özetler.

***

Karısı daha genç ve çok okuyan bir tiptir; azıcık da bilmiş ama iyi niyetli… “Hayatım, biraz erken yüzleştirme (konfrontasyon” yapmamış mısın? Ya hasta veya yakını bu mecazı anlamaz da, gidip internetten araştırır yahut daha da beteri, bir veterinere danışırlarsa” der.

***

Hekim biraz telaşlanır ama daha sonra rahatlar: “Hayatım, buradaki timsah aslında dinamik açıdan bir fallus imagosu ve hastaya bastırılmış cinselliğini ve saldırganlığını da ihsas ettirmiş oldum. Yeterince zeki ve entellektüel insanlar, mesajı almışlardır”.

 ***

Der de, azıcık huzuru kaçmıştır. “Ya bu kadın çılgınlık yapıp da evde timsah besliyorsa, ben ne yaparım” diye tedirgin olur. Sonra da bu gayrı mümkün ve gayrı varit bir düşünce. Nasıl olsa bir sorun çıkmaz deyip, konu hakkındaki son literatürü psikiyatri dergilerinden ve kitaplarından taramaya başlar. Karısı da iştirak eder. PubMed’e “home ve crocodile” yazınca 20 makale çıkar. Hepsinin özetlerini hızla okurlar; korkacak bir şey yoktur!

***

5 gün sonraki randevuya gelen hastalarına durumun nasıl olduğunu sorar, karısı meslekdaşı da yanındadır. “Vallahi, timsah hâlâ yatağın altında artık ben pek aldırış etmiyorum" der hanım; kocası kıpkırmızı ve gergin ama sabırlı bir duygulanımla susmaya devam eder.

***

İlaçların dozunu artırırlar ve “o timsah zamanla çekip gidecek” diye teminat verirler.

***

Bir sonraki randevuya gelmezler ama hastanın kocası telefon eder. Nazik ama bastırılmış bir öfkeyle “bizim eve gelebilir misiniz, ücreti takdim edeceğim” der.

“Aman efendim, bir uğrarız, zaten yakın” diye yola çıkarlar.

Bir bakarlar ki hanımı timsah yemiş kısmen ama acil servise yetiştirmişler!

 ***

Ruh hekimi sorar: “Beyefendi, gerçekten de böyle bir timsah mevcut muydu”?

Hastanın kocası hazin bir tebessümle cevap verir: “Hiçbir zaman olmadı ama belki de karımın beyninin muhayyile gücünü yeterince ciddiye alamadık”, o kadar beynini zorladı ki, varolmayan timsah zuhur etti ve karanlıkta karımı ısırdı. Işığı yaktığımda sadece onu yaralı olarak gördü. Timsah ortada yoktu!

***

Ruh hekimi hüzünlüdür…

“Bunca senedir bu işi yapıyorum, hayal gücünün sonsuzluğunu ve onun organı olan beynin yaratıcı kuvvetinin muhteşem becerilerini yeterince almadım. Muhtemelen bir Dissosiyatif nöbet geçirip kendine zarar verdi. Merak etmeyin” der.

Tam evden çıkacaklarken, pek zarif bir adam olan kocası viziteyi verirken ikisinin de kulağına fısıldar: “Ben bu geceyi yanız geçireceğim, hastaneye almadılar. Ya bu timsah bana da saldırırsa” diye endişesini dile getirir.

Telkin, ikna, belki de folie a deux. Ne fark eder?

 ***

Karısı teselli eder; “bir de EEG isteyelim, belki temporo-limbik epilepsi geçirdi” der.

Ruh kekimi “tabii ki hayatım” cevabını verir. 

Sonra eve giderler. Geniz bazalı ve yere yapışık yataklarına tam uzanacakken hekim fırlar.

“Aşkım, odada sanki bir hırıltı mı var, yoksa bana mı öyle geldi diye” haykırır.

 ***

Karısı güler ama o da tedirgin olmuştur: “Bana bak, üzüm üzüme baka baka kararır” der.

O gece kâbuslar içinde geçirirler.

Ya timsah onlara da gelmişse?

Daesin mi yoksa Umwelth mi?

Yoksa Eigenwelth mi?

 ***

Acaba, basitçe bir paranormal fenomen mi? Hani başka bir boyuttan gelen ama tecessüm ederken timsaha istihale olan bir Marslı mı?

Tam da terapide metakognitif süreç başlamışken!

***

Uyandıklarında her tarafları sağlamdır.

Hangi boyuttaydık diye sorarlar kendilerine karı koca

Acaba gerçek olan ne?

Bunun gerisini daha sonra paylaşacağım.

Hepimiz hayal ettiğimiz şeyleri yaratıp onlarla beraber yaşıyor, bir kohabitasyon içinde mi devinip duruyoruz acaba!

Yoksa bu işin içinde beynelmilel güçler mi var?

*** 

Bu aralar beni bir düşüncedir sardı... İktidarda kim olursa olsun, Ruslar bizim tarihî düşmanımız değil mi?

Kalktık tayyarelerini düşürdük.


IŞİD'di değil mi?

Mukabele-i bil misilden de geçtim.

Ya Putin ve Meldeyev doğal gaz vanalarını üç beş günlüğüne kısarlarsa?

Buna da acaba Illuminati mi karışmış olur yaksa amaca yönelik hareket eden, silahla dolaşan, kendinden hiç kimseye güvenmeyen, ilginç yönelimleri olan eski bir KGB ajanı mı?

Ya bir de her tarafta canlı bombalar kendilerini patlatmaya başlarlarsa?

Bunların çoğu akıl hastası değildir, kendilerini inandıkları davaya vermiş adamlardır!

Tarih tekerrür ediyor: Aklıma 11 Eylülde NTV'den yaptığımız canlı yayında Sayın Celâl Pîr'le konuştuklarımız aklıma geliyor.

Hepsi ABD'nin numaraları, "kendi İkiz Kulelerini kendileri vuruyorlar" demiştim de, pek kimseler inanmamıştı.

Bu memleket için üzülüyordum geçen gün aldığım bir haberden sonra moralim düzeldi!  

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 05 Şubat 2016 Cuma

794 kez okundu
0