Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

M. Kerem DOKSAT

M. Kerem DOKSAT

Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ
5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.
İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.
Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.
Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.
Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.
Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.
53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Posted by on in Genel

Mahmut’a çocukluğundan beri Allah’ın insanları cezalandırdığı öğretilmişti. Bu düşünce onu çok rahatsız ediyordu. Karısı Kadriye ise dinini sorgulamaya başladığında dokuz yaşındaydı.

***

Kadriye “bana kader inancı öğretilmişti” diyor. “Öksüz bir çocuk olduğum için, ‘Bunu hak edecek ne yaptım?’ diye düşünüyordum. Geceleri sabaha kadar ağlıyordum. 15 yaşına geldiğimde, dışarıdan belli olmasa da artık inancımı kaybetmiştim.”

***

Peki, siz din hakkında ne düşünüyorsunuz?

***

Birçok ülkede dindar olmadığını söyleyen insanların sayısı giderek artıyor. Bu durum dinlerin geleceği hakkında soru işareti uyandırıyor.

***

Şimdi farklı ülkelerdeki bazı istatistiklere bakalım.

AVUSTRALYA

Anketlere göre nüfusun yaklaşık yüzde 50’si dindar olmadığını söylüyor.

***

Yüzde 10’u ise Ateist olduğunu belirtiyor. 2010 yılında bir din adamı “son 40 yılda” insanların “kitleler halinde Hıristiyan inancını terk ettiğinden” şikâyet etti.

***

FRANSA

Ankete katılanların sadece yüzde 37’si dindar olduğunu söyledi. Geri kalanı dindar değil veya Ateist. The Economist dergisine göre, bir zamanlar Katolikliğin kalesi olan bazı yerler bile “yıkılmak üzere.”

***

İRLANDA

Görünen o ki İrlandalılar toplum olarak dinden uzaklaşıyor. Ankete katılanların yaklaşık yüzde 45’i dindar olmadığını, yüzde 10’u ise Ateist olduğunu ifade etti. Yüzdeye vurulduğunda İrlanda en çok Ateist nüfusa sahip ilk 10 ülkeden biri. Haberlerde de “Katolik İrlanda’nın sonunun geldiğinden” bahsediliyor.

***

JAPONYA

Ankete katılan Japonların sadece yüzde 16’sı dindar olduğunu söyledi. Yüzde 62’si dindar değil veya Ateist.

***

GÜNEY AFRİKA

Ankete göre dindar olduğunu söyleyen Güney Afrikalıların sayısı 2005-2012 yılları arasında yüzde 19 azaldı.

***

TUNUS

2013 yılında, bir ankete katılan Tunusluların yaklaşık yüzde 60’ı artık camiye gitmeyip evde namaz kıldığını belirtti. Bunun nedeni olarak vaazlarda insanların şiddete teşvik edilmesi gösteriliyor.

***

AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ

2005’ten beri dindar olduğunu söyleyen insanların sayısı yüzde 13 azaldı. Ankete katılan her 5 kişiden 1’inin dinle ilgisi yok. 30 yaş altı yetişkinlerde bu oran 3’te 1. Her yıl binlerce kilise kapanıyor.

***

VİETNAM

Ankete göre dindar olduğunu söyleyenlerin sayısı 2005-2012 yılları arasında yüzde 53’ten yüzde 30’a kadar düştü.

Tunus hariç bütün istatistikler Gallup Araştırma Şirketi’nin 2012’de yayımladığı Din ve Ateizm konulu anketten (Global Index of Religion and Atheism) alınmıştır.

***

57 ülkede yapılan anketin sonuçları, dünya nüfusunun yüzde 73’ünden fazlasının görüşlerini temsil ediyor.

***

İnsanlar Neden Dinden Soğuyor?

Bunun çeşitli sebepleri var. Bazı kişiler dinin neden olduğu veya onayladığı şiddet ve terör olaylarından dolayı, bazıları da din adamlarının adı seks skandallarına karıştığı için dinden soğuyor.

***

Ancak birçok insan ilk bakışta göze çarpmayan başka sebeplerden dolayı dinden uzaklaşıyor. Bunlardan üçünü ele alalım.

Refah düzeyi: Bir araştırmada şu sözler yer aldı: “Refah seviyesi arttıkça dindarlık azalıyor” (Global Index of Religion and Atheism). Bu sözler çok önemli, çünkü birçok ülkede insanlar hızla zenginleşiyor. Ekonomi profesörü John V. C. Nye’ye göre bazı yerlerdeki insanlar “iki yüzyıl önce yaşamış en güçlü kıralı bile kıskandıracak bir hayat standardına sahip.”

***

KUTSAL KİTAP NE DİYOR? Yaratıcımızın Sözü, içinde yaşadığımız “son günlerde” birçok kişinin Tanrı ve insanlardan çok, parayı ve zevki seveceğini bildirmişti. Zenginliğin insana verebileceği manevi zararların farkında olan imanlı bir adam Tanrı’ya şöyle dua etmişti: “Ne yoksulluk ne de zenginlik ver.”

***

Peki, bu arzusunun sebebi neydi? Şöyle devam etti: “Tokluk içinde . . . seni inkâr etmeyeyim”

Dinî gelenekler ve ahlak: Pek çok insan, özellikle de gençler din olgusunun gereksiz ve çağ dışı olduğunu düşünüyor. Bazıları ise dine olan güvenini kaybetti.

***

İskoçya Hümanist Derneğinin basın sözcüsü Tim Maguire, yüzyıllar boyunca kiliselerin yaptıklarına değinerek şöyle dedi: “İnsanların kiliselerden uzaklaşmasının nedeni onları artık ahlak konusunda otorite olarak görmemeleri.”

KUTSAL KİTAP NE DİYOR? İsa peygamber, insanlara yanlış bilgiler öğreten din adamları hakkında şöyle demişti: “Onları meyvelerinden tanıyacaksınız. . . . . Her iyi ağaç iyi meyve verir, fakat her çürük ağaç kötü meyve verir”. Dinlerin siyasete karışması ve eşcinsellik gibi Yaratıcımızın nefret ettiği davranışları onaylaması bu ‘kötü meyveye’ birer örnektir.

***

Ayrıca Kutsal Yazılarda bulunan öğretiler yerine geleneklere ve ayinlere bağlı kalmak da buna örnektir.

İsa öğrencilerine insanların manevi ihtiyaçlarını karşılamalarını öğütlemişti.

***

Ancak bugün pek çok insan bu konuda açlık çekiyor.

Din ve para: Pew Araştırma Merkezine göre çok sayıda insan, dinlerde paraya fazla önem verildiğini düşünüyor. Ayrıca bazı dini liderler, o dine mensup kişilerden farklı olarak lüks içinde yaşıyor.

***

Mesela Almanya’nın bir şehrinde, kiliseye giden pek çok kişi zar zor geçinirken, piskopos zenginlik içinde yaşıyordu. Piskoposun bu hayat tarzı oradaki birçok Katoliği kızdırdı.

***

Başka bir örnek ise Nijerya’dan: GEO dergisinin bir haberine göre “100 milyon insanın günde 1 Euro’dan az bir parayla yaşadığı Nijerya’da, bazı papazların gösterişli hayatı sorun hâline gelmeye başladı.”

 

KUTSAL KİTAP NE DİYOR?

İsa’nın elçisi Pavlus şöyle yazmıştı: “Tanrı’nın sözünün seyyar satıcılığını yapmıyoruz” Birinci yüzyıldaki cemaatte önemli görevleri olsa da, Pavlus başkalarına yük olmamak için çalışarak kendi geçimini sağladı. Onun bu tutumu İsa peygamberin şu emrine itaat ettiğini gösteriyor: “Ücretsiz aldınız, ücretsiz verin” .

***

Bu ilkelerle uyumlu olarak, Yehova’nın Şahitleri de insanlara Kutsal Kitabı öğretirken veya yayın verirken para talep etmezler.

***

İbadet Salonlarında para toplamazlar. Faaliyetleri için gereken para gönüllü bağışlarla karşılanır.

İnsanların Dinden Soğuyacağı Önceden Bildirilmişti

Kısa süre öncesine kadar dinlerin böyle bir duruma düşeceği tahmin bile edilemezdi. Ancak, Yaratıcımız bu durumu önceden Kutsal Kitapta bildirmiştir.

Kutsal Kitap Tanrı’ya sadık kalmayan bütün dinleri “Büyük Babil” diye adlandırır.

***

“Babil” çok uygun bir isimdir, çünkü birçok dinde öğretilen ruhun ölümsüzlüğü, üçleme, büyücülük gibi sahte öğretiler ve uygulamalar eski Babil şehrinden çıkmıştır.

***

Bu şehir sahte dine ve batıl inançlara batmış durumdaydı. Sahte dinler bir yandan Tanrı’ya sadık olduklarını iddia ederken diğer yandan güç ve zenginlik elde etmek için bu dünyanın yöneticileriyle yakın bir ilişki kuruyor.

Kutsal Kitap dinlerin siyasete karışmasını ahlâksızlığa benzetir.

Eski Babil şehrine dönecek olursak, bu şehir Fırat Nehri’nin sularıyla dolu bir hendek tarafından korunuyordu. Bu sular kuruyunca Med Pers ordusu şehri kolaylıkla fethetti Şehir bir gecede ele geçirildi!

***

Kutsal Kitap, bugün Büyük Babil’in de ‘bol sular üzerinde oturduğunu’ ve bu suların sahte dinleri destekleyen milyonlarca insandan oluşan ‘halklar ve topluluklar’ olduğunu söyle. Ayrıca bu sembolik suların kuruyacağını, yani insanların sahte dinlerden desteğini çekeceğini önceden bildirir; bu gelişme Büyük Babil’le temsil edilen sahte dinlerin yakında  gerçekleşecek ani yıkımının habercisidir.

Peki, sahte dinleri kim yok edecek? Ona karşı sevgisi nefrete dönüşecek olan siyasi yöneticiler.

***

Onlar sembolik olarak Büyük Babil’i yağmalayacaklar, yakıp kül edecekler

Eski Babil şehrinin etrafındaki suların çekilmesi insanların sahte dinlerden çıkışını temsil eder.

***

“Ondan Çıkın”

***

Büyük Babil çok yakında yok olacağı için Tanrı bizi sevgiyle şöyle uyarıyor: “Ey halkım, onun günahlarına ortak olmak ve başına gelecek belalardan pay almak istemiyorsanız, ondan çıkın”.

***

Bu sözler, makalenin başında adı geçen Gaffar ve Hediye gibi insana acı veren öğretilerden rahatsız olanlar ve Tanrı’nın onayını kazanmak isteyenler için bir uyarı niteliği taşır.

***

Mahmut Kutsal kitabı incelemeden önce Tanrı’ya sadece korktuğu için itaat ediyordu. Şöyle diyor: “Yehova’nın sevgi Tanrısı olduğunu öğrendiğimde içimi büyük bir huzur kapladı. O kendisine sevgiden dolayı itaat etmemizi istiyor”.

***

Kadriye de öksüz kalmasının kaderinde yazmadığını, yani buna Tanrı’nın neden olmadığını öğrenince huzur buldu. Tanrı’nın insanları kötü şeylerle sınamadığını söyleyen gibi ayetler onu rahatlattı. Kadriye ve Mahmut Kutsal Kitap’taki Hakikat’i benimsediler ve Büyük Babil’den çıktılar.

***

Uyarılara kulak vererek, Tanrı’ya ‘ruhla ve hakikatle tapınmak’ için Büyük Babil’den çıkanlar sahte dinler yok edildiğinde hiçbir zarar görmeyecek.

***

Bu kişiler şu sözlerin gerçekleşeceği günü ümitle bekliyor: “Sular deniz yatağını nasıl kaplıyorsa, Yehova bilgisi de yeryüzünü öyle dolduracak”

***

Evet, sahte dinlerin ve kötü işlerinin sonu kesinlikle gelecek, çünkü Tanrı ‘yalan söyleyemez’. Hakiki din ise sonsuza dek kalacak!

***

Bular bir derleme; din nass yani dogmadır ve 5000 küsur dinin hepsinde dogma vardır.

Psikolojik açıdan “birincil süreç düşünceyi” doyurduğu ve Arketiplerin Ortaklaşa Bilinçdışından alınıp yakalanan Arketiplere ulaşmamızı sağladığı için de, kolay kolay ortadan kalkmayacaktır.

***

Nobel kazanan Prof. Dr. Aziz Sancar gibi hem imanı hem evrimi aynı yüreğe sığdıran Atatürkçü aydınlar da hep Dünya’ya gelecektir.

Bilimle, akluhikmetle ve evrimle kalın.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 05 Eylül 2017 Salı

237 kez okundu
0

Posted by on in Genel

TÜRK MİLLETİ’NİN 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI KUTLU OLSUN

 

Doksan beş yıl önce 30 Ağustos 1922’de, Başkumandanlık Meydan Muharebesi ve Dumlupınar Zaferi ile Anadolu’ya yönelik Batılı Haçlı emperyalistlerin Anadolu’yu istilâ ve Türk Milleti’ni yok etme emelleri sonsuza kadar tarihin çöp sepetine gömülmüştür. 

***

Ancak ne hazindir ki, 95 yıl önce yenip, ülkemizden kovduğumuz Batılı emperyalistler, bu yenilgilerinin rövanşını almak için, Türkiye’nin NATO’ya katılmasından itibaren ülkemizin bağımsızlığını yok edecek gizli faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.


***

İşbirlikçi iktidarlar eliyle ve özellikle 1980 Amerikancı-faşist darbe sonrasında yetiştirilen vatan haini-dindar-kindar-katil nesiller, 15 Temmuz 2016 günü ABD+NATO organizasyonu olan kanlı bir isyana kalkışıp, ülkemizi 95 yıl önce tepelediğimiz emperyalistlerin işgaline açık hale getirmeye kalkışmışlardır.

 

***

Bu kalkışma 95 yıl önce olduğu gibi yine “karakteri bağımsızlık olan Türk Milleti’nin” sergilediği “ordu+millet” birlikteliği ile def edilmiştir.

***

Bugün Türk Milleti’nin birliği, Türk Devleti’nin varlığı, Türk vatanının bölünmez bütünlüğü tehdit altındadır. Türk Milleti’nin engin hoşgörüsü altında varlıklarını sürdüren ancak kin ve nefret duygularından sıyrılamayanlar, Türk Ordusuna karşı zehir kusmaya devam etmektedirler.

***

Türk Milleti; azınlıkçılar, vatansız dincilerce teslim alınmaya çalışılmaktadır.

Türk Devleti; Türk düşmanı azınlıkçı kişilerce ve gruplarca sarsılmaktadır. Türk vatanı; teröristlerin açık alanı haline getirilmiştir.

 

Gaflet, dalâlet ve hıyanet içinde olanlarca, Türkiye’nin Türk Milleti’nin vatanı, ülkesi olduğu gerçeği inkâr edilmeye, Tarih bilinci köreltilmeye, Millî devlet tasfiye edilmeye, Türk Milleti bölünmeye, Türk Ordusu küçültülüp, yok edilmeye, Dinî vesayet egemen kılınmaya, Çağdışı ortaçağ Arap hurafeleriyle beyinler yıkanmaya, Bilim ve teknoloji yerine Arap masalları ile gençlik uyuşturulmaya, Türk kahramanları yerine Ortaçağ Arap önderleri ve hayali Amerikan çizgi roman karakterleri kahraman gösterilmeye, hırsızlığın ve yalancılığın ahlâki değerler olarak kabul ettirilmeye çalışılmaktadır.

Din istismar aracı kılınmış, haçlı irtica Ortadoğu’da kan dökmektedir.

 

Türk Milleti’nin tarihte olduğu gibi bugün de, yarın da yapılan saldırılara sessiz kalmadığı ve kalmayacağı, vatanın ve milletin parçalamasına müsaade etmeyeceği bilinmelidir.

 

Gazi Mustafa Kemâl başta olmak üzere, İstiklâl Savaşı’nın kahramanlarını, şehitlerini saygı ve rahmetle, gazilerimizi minnet ve şükranla anarken, Türk Milleti’nin Başkumandanlık Meydan Muharebesi ve Dumlupınar Zaferini ve 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutluyoruz.

***

Ne Mutlu Türk’üm diyene!

Yönetim Kurulu

Millî Merkez

 

İstiklâl Cad. Mısır Apt. No: 163, K: 3, D: 9, Beyoğlu – İSTANBUL

Tel. : 090212 – 292 9810, Faks : 0212 – 292 9811

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.           Face : Millî Merkez Genel Merkezi

 

164 kez okundu
0

Posted by on in Genel

İSTANBUL’UN ÇÖKÜŞÜ

 

Sevgili Mekâncılar,

 

Aşağıdaki yazı internetten elime ulaştı. Yazarı cidden entellektüel bir

kişinin elinden çıkma. Sayın Doğan Kuban.

 

DOĞAN KUBAN ile ilgili görsel sonucu

 

Çelişik gibi görünen bu söz, İstanbul’un birçok alanlarda örnek ve

öncü olduğunu yadsımak için değildir. İstanbul’un başını alıp gitmesi,

ülkeye yayılması gereken çağdaş davranışların, teknolojinin önünü

kesiyor. Halkı ve işverenleri kendine çekip, çağdaş faaliyetlerini

inhisarına alıyor.

 

İstanbul ulaştığı megalopolis boyutlarıyla, ülkenin vücudunun

taşıyamayacağı bir koca kafa haline dönüşen, ekonomik etkinliğin

yurt yüzüne dengeli yayılmasına engel olan ve Anadolu halkının

topraklarını terk ederek ülke tarımını dış dünya pazarına dönmeye

zorlayan ve sonuçta uluslararası sermayenin aşağı düzeyde bir ortağı

olarak fakir halkı tüketici olmaya teşvik eden, giderek Türkiye’nin

sömürülen bir topluma dönüşmesine neden olacak bir emme basma

mekanizması olarak çalışmaktadır.

 

Bu kent her zaman bir çekim merkezi olacaktır. Fakat ülkeyi

ekonomik olarak çökertmesine imkân vermemek gerekir.

Günümüzde o sınıra ulaştık.

 

Dünyanın dengesini bozan pek çok neden var. Fakat temel neden

artan nüfustur. Toplumlar arasında bilim, teknoloji ve uygarlık

farkları ne olursa olsun, dünya nüfusunun sürekli artması dünyanın

önündeki en büyük tehlikedir.

 

Bunu izleyen bir de küresel iklim değişikliği var. Dünyanın nüfusu

1800’de bir milyardan, 215 yılda sekiz milyara ulaştı. Üretimin yıllık

artışı bağlamında dünyanın zengin kapitalist şirketlerinin söylemi

ulusal gelirleri artamayan fakir ülkeler için içi boş bir propagandadır.

Türkiye’nin kişi başına geliri aşağı düşüyor.

 

Bugün 1800’deki dünya nüfusu kadar aç var.

 

Nüfus artışının göstergesi işsiz ve açların, nüfusu kalabalık ülkelerde,

büyük kentlere göçüdür. Bunun sanayinin gelişmesiyle ilgili olduğu

bir yalandır. 19. Yüzyılda doğruydu. İşsiz ve topraksız Halkın

Hindistan’da, Güney Amerika’da, Afrika’da büyük kentlere üşüşmesi

açlıktan, sanayileşmeden değil.

 

Çin’de de büyük kent sayısının çok oluşu sanayileşme ile birlikte,

ülkenin olağanüstü nüfus yoğunluğundan.

 

Fakat Türkiye’de kente göç sanayileşme geliştiği için değil,

yapılaşma (inşaat) üretimin en büyük parçası olduğu ve ülke yeteri

kadar sanayileşmediği için oldu. ‘Her şeyi yapan inşaat işçisi’ hâlâ

ekmeğini malzeme taşıyarak yapıyor.

 

1980’den sonra kent nüfusu %70’i geçti. Köyler boşaldı. Tarlalar

toprak oldu. Geleneksel Türk tarımı çöktü.

 

Dünyada nüfusu 20 milyona ulaşmış bir kentin sağlıklı hayatını

gerçekleştirebilen bir planlama yöntemi henüz keşfedilmedi.

 

Batı’nın en kalabalık kentleri olan Londra, New York, Paris’in

nüfusları bugün İstanbul’dan az. İstanbul’un nüfusu 1950’deki bir

milyonun 17-20 katı. İşgal ettiği alan 500.000 nüfuslu İmparatorluk

başkentinin 250 katından fazla.

 

Megalopolis hastalığı sınırsız vahşi kapitalizmle nüfus artışının

karıştığı, çaresiz bir ‘hipertrofi’ olarak çok vurgulanan fakat çare

bulunamayan bir fakir ülke hastalığıdır.

 

Ülke ekonomisinde yarattığı dengesizlik yanında, toplumun en zengin

katlarıyla en fakir katlarını yan yana getirdiği için toplumsal

ayrışmanın da mekânıdır.

 

Hayat imkânları birbirlerinin zıddı olan insanlar birlikte yaşamasalar

bile birbirleriyle dirsek teması içindedirler.

 

Bu, fakir sınıfları iki türlü bilinçlendiriyor: Kentsel çevre,

ulaşamadıkları zenginliğin görüntüsüdür. Öte yandan yaşadıkları

çağın imkânlarını, yüzeysel olsa da, onlara gösteriyor ve öğretiyor.

 

Bu öğrenme tüketme eğilimini arttırıyor ve vahşi kapitalizmin işine

geliyor.

 

Fakat sınıfsal ayrışımın altını çizerek zengin sınıfları bu çelişkileri

saklamak için bir sürü yalan icat etmeye zorluyor. Bu durum onların

statülerini korumalarına yardım belki yardım ediyor, fakat giderek

toplumun ahlak dokusunu bozuyor.

 

Ahlaksız ve dengesiz toplum

 

Toplumsal hipertrofinin sonucu, ahlaksız ve dengesiz toplumdur.

Bu, dünyanın her yanında aynıdır. Dünyanın büyük kentleri

toplumları kanatan yaralardır. Kuşkusuz Lagash veya Karaçi ile Paris

aynı değil.

 

Paris her zaman büyük olan ve örgütlenmesi yüzyılları bulan bir

dünya kenti. Diğerleri, kendi çıkardıkları toz duman arasında boğulan

aglomeralar.

 

Çünkü kaşla göz arasında büyüyüverdiler. İstanbul da bu

sonunculardandır. Kentin sadece 2000 hektarı 550.000 hektar içinde

(yani 225’de biri) tarihi bazı kalıntılar içeriyor.

 

Bir de her gün bozulan eşsiz bir doğal yapısı var.

 

Bu dev kentlerde Batılı gelişmiş kentlerden herhangi bir yöntem ithal

edilemez. Bu, maymuna inci kolye takmaya benzer. Kaldı ki bu

büyük aglomeralar fiziksel planlama ile düzenlenecek yerleşmeler

değildir.

 

Zaten bu büyüklükte planlamanın birkaç yıl içinde gerçekleşmesi de

ekonomik olarak imkânsızdır. İstanbul’da yapılan tıkanan bir dev su

şebekesinin ara sıra birkaç borusunu temizlemek veya değiştirmek

gibidir.

 

Bazen yüz kilometrede birkaç yüz metrelik çiçekli pasajlar olur. Bu,

çölde saksıda çiçek anlamına gelir. Yine de İstanbul’da yapılan akıl

almaz çirkinlikler yanında çiçek bir ferahlama oluyor.

 

Fakat bunu çiçekleri düz duvarlara yerleştirme yöntemi ile

uygulamak evlere şenlik bir uygulamadır. Kargaşanın büyüklüğüne

işaret eder.

 

İstanbul planlanabilir mi?

 

Bu kentler, bir yandan sınırsız bir spekülasyonun doymak bilmez

iştahına sunulmuşken planlanamaz. Tek çare halkın planlı olarak yurt

yüzeyine yeni yaratılacak sanayi merkezlerine, zaman içinde

yerleştirilmesi ve ülkenin ekonomik dengesizliğinin önüne

geçilmesidir.

 

Spekülasyonu engelleyemezsek de, kontrol edilebilir büyüklükte

yerleşmelere transfer ülke ekonomisinin giderek çökmesine engel

olabilir.

 

Büyük kent, insanoğlunun bütün tarihinde kendi yaratıp kontrol

edemediği en büyük deformasyondur. İnsanoğlunun hayatını karartan

bütün kötü insan davranışlarını, pek çoğunu suç diye tanımladığımız

kişisel ve grupsal faaliyetlerin en kolay oluştuğu ortamdır.

 

Medeniyet adına yaratılan bütün olgu ve araçlar büyük kentlerin

bütün bu kötülükleri üretmesine engel olamaz. Bu iyi-kötü

çekişmesinin kentin ortalama fizyonomisindeki verileri o toplumun

medeniyet düzeyini açıklar.

 

Her türlü suç, cinayet, hırsızlık, arsa ve yapı spekülasyonu, kuralsız

davranışlar, eğitim, ulaşım, sanat etkinlikleri, müzeler, planlama, kent

estetiği, yol, kaldırım, kentsel işlevler yeşil alan, konut, adalet, güven,

sağlık, temizlik ve daha pek çok alan kent için bir hayati kalite

standardı tanımlarlar.

 

Bu standart genelde küçük kentlerde yüksek, büyük kentlerde

düşüktür. Berlin veya Amsterdam’da Karaçi, Kahire yahut İstanbul’la

karşılaştırılmayacak kadar yüksektir.

 

İstanbul gibi yarım yüzyılda kontrolsüz bir büyüme gösteren mesela,

örneğin Sao Paolo veya Lagash’da çağdaş hayatın en büyük kargaşa

ve dramları yaşanır.

 

Hayat kırılgandır. İnsanların geleceğe güvenleri azdır. Onun için

megalopolisler medeniyetin ortadan kaldırmaya çalıştığı bütün

kötülükleri içerirler. Büyüklükleri oranında suç yuvalarıdır.

 

İstanbul’u hiçbir planlama boyutu, estetik ve insan davranışı ile

Viyana, Berlin, Stockholm ile karşılaştırmak muhtemel değildir.

 

Çok kez vurguladığım gibi, 80 milyon nüfuslu Almanya’nın en büyük

kenti ve başkenti Berlin’in nüfusu 4 milyondan azdır.

 

Anadolu’ya yeniden yerleşmemiz gerek!

 

***

 

Ben bu fikirlere hak veriyor ama yürekten de katılmak istemiyorum.

 

Ben ve karım hâlâ Türkiye'de çalışıp paramızı kazanıyoruz...

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 24 Ağustos 2017 Perşembe

135 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Başımıza gelen olumsuz olaylara bir tepki olarak ortaya çıkar. Ancak söz

konusu sıkıntının önemli bir kaynağı olayın kendisi ise başka bir kaynağı

da duruma ne şekilde baktığımız, olayları ne şekilde algıladığımız yani

olaylara olan bakış açımızdır ve sonunda ne şekilde idrak ettiğimizdir.

***

Hayata bazen olumlu bazen de olumsuz açıdan bakarız. Söz konusu bakış

açımız baktığımız yerde ne gördüğümüzü etkileyen önemli bir veridir. İçinde

bulunduğumuz şartların olumlu mu olumsuz mu olduğu tabii ki önemlidir.

***

Ancak çeşitli durumlarım olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğunu belirlerken

kullanabileceğimiz tek veri değildir. Çünkü olaylara, durumlara ve genel

olarak hayata ne açıdan baktığımız da orada ne gördüğümüzü belirleyen

verilerden başka bir tanesidir.

 

*** 

Bu verileri değerlendiren, çevremizdeki olayları, durumları yorumlayan, onları

anlamamızı sağlayan ve bakış açımızı oluşturan beynimiz, yani daha genel

olarak bilişşel sistemimizdir.

*** 

Bu bilişsel sistemimiz, şimdiye kadar tecrübe ettiklerimizin oluşturduğumuz

kalıp düşüncelerden ibarettir.

 ***

Bu sefer öncelikle bakış açımızın olayları ve durumları değerlendirmemizi

nasıl etkilediğini değerlendirip, bu bakış açımızın duygu, düşünce ve

davranışlarımızda hangi yollarla ortaya çıktığını göstermek istiyorum, son

olarak da gerçekçi düşünmenin yöntemleri üzerine tavsiyelerde bulunacağım.

***

Olayları ve durumları yorumlayan bilişsel sistemimiz yani beynimizin her an

en doğru ve en gerçekçi yorumu yapmıyor olabilir. Bazen beynimiz de hata

yapar.

 

***

Herhangi bir durumu veya olayı yorumlamamızı sağlayan bilişsel sistemimiz

zaman zaman duruma ilişkin ipuçlarını gerçekte olduğundan farklı

değerlendirip durumu gerçekte olduğundan farklı algılayabilir, sonra da idrak

edebilir.

***

Bilişsel sistemimiz mükemmel değildir. Zaman zaman yorumlama hataları

yapabilir. Bütün bunların üzerine bir de içinde bulunduğumuz

duygudurumunun verileri eklenince bazı durumlarda somut şartları yeterince

nesnel olarak değerlendirememek oldukça doğaldır.

***

Ancak olumlu duygular genel olarak bize çok zarar vermezler.

***

Bu tür duyguların çok fazla etkisinde olduğumuzda, gerçeği, olduğundan bir

parça farklı algılıyor ve idrak ediyor olsak da düşünsel ve fiziksel olarak

gücümüz, enerjimiz yerinde olduğu için durumu hâlâ net olarak

değerlendirebiliriz ve çözüm ihtimallerin üretebilecek halde oluruz.

 

Oysa olumsuz duygular bizi düşünsel ve fiziksel olarak da olumsuz etkiler.

***

Moralimiz bozuk olduğunda daha kolay yorulur, kendimizi daha güçsüz

hissederiz. Enerjimiz daha azdır. Durum her ne ise onu düzeltecek çözüm

önerilerini üretmek bile başlı başına bir güç gerektirir, fakat bazen o gücü

içimizde bulamayız. Resmin tamamı yerine olumsuz olan tarafına kilitlenmek,

durumu düzeltmek için düşünme ve çözüm üretme yetimizi kısıtlar zaman

zaman.

***

 

Kendimizi çökkün ve olumsuz hissettiğimiz anlarda aklımızdan da olumsuz

düşünceler geçer. Bunlar akla gelen, o duygu hali sona erdiğinde unutulan

küçük sloganvari küçük cümlelerdir.

***

Genellikle kendimizle ve dünyaya bakış açımızla ilgili tarzımızı yansıtırlar ve

en önemlisi her zaman gerçekçi olmazlar.

***

Mübalağalı, durumu gereğinden fazla kişiselleştiren, çok fazla genelleyici ve

çeşitli gerçeklik saptırmaları ihtiva eden cümleler olabilirler.

***

“Bugün yolda arkadaşım bana selam bile vermeden geçip gitti. Onu kıracak

bir şey yapmış olmalıyım.”

***

“Bu sınav çok kötü geçecek. Ödevlerim de iyi gitmiyor. Ben bu bölümde

okuyacak kadar akıllı biri değilim.”

***

“Bu korkunç bir hata! Bu işi doğru dürüst yapmayı asla öğrenemeyeceğim...”

 

Hatta bazen canımız çok sıkkın olduğunda kendi kendimize, arada bir de olsa

şöyle mırıldanıyor olabiliriz:

 

“Kimse beni sevmiyor.”

“Herkes beni yargılıyor.”

“Elime aldığım her şeyi berbat ediyorum.”

 

***

Veya “çok güçlü olacağım ve kimseden yardım istemeyeceğim”, “bu çarpık

düşüncelere sahip olduğum için aptal sayılırım”.

 

***

Bunlar bizi engelleyen, moralimizi daha da bozup olayları serinkanlılıkla

değerlendirme ve çözüm bulma yollarımızı tıkayan düşüncelerdir.

***

Sıkıntımız arttıkça bu tür olumsuz düşüncelerin sıklığı da artar ve bu tür

düşünceler arttıkça onlara daha fazla inanmaya başlayabiliriz.

***

Hayatımızda olan olaylar hakkında bu tür düşüncelere sahip olmamızın çok

çeşitli sebepleri olabilir.

***

Bazen tesadüfen olumsuz olaylar üst üste gelir ve bizde durumun kötü

gideceğine ilişkin bir izlenim bırakır.

 

***

Daha sonra bunlar sorgulanmaksızın kabul edilen düşünceler haline gelip bizi

engelleyici, çözüm yollarını tıkayıcı bir hal alabilir.

 

İşte bu bir kısır döngü (daire-i fâside) halinde gitgide artan bir olumsuz ruh

halini beraberinde getirebilir. 

***

Düşünce, duygu ve davranışlarımız bir bütün halindedir. Her biri bir diğerini

etkiler. Olumsuz bir duygudurumu içerisinde olduğumuzda aklımızdan geçen

olumsuz düşünceler moralimizin daha da bozulmasına neden olur.

*** 

Moralimizin bozulması ise çoğunlukla durumu düzeltmeye yarayacak yapıcı

davranışlar yerine canımızı sıkan ve durumu bizim için daha da zorlaştıracak

davranışlar içine girmemize sebep olabilir.

***

Ortaya koyduğumuz olumsuz davranışlar bazen olumsuz olayların başımıza

gelmesine de sebep olabilir.

***

Düşünce - Duygu - Davranış

Durum hakkında alternatif düşünceler üretmek aynı durumu daha gerçekçi

değerlendirmeye ve yapıcı davranışlar üretmeye yardımcı oluyor.

***

Bu var olan durumun daha somut ve nesnel bir değerlendirmesini yapmaktır.

Yani bir anlamda resmin tamamını görebilmek için çaba sarf etmektir.

***

Çünkü yoğun duygular içerisinde olduğumuzda nesnel değerlendirme

yapamadığımız zamanlar olabilir, var olan durumu olduğundan çok daha

abartılı olarak yorumluyor olabiliriz. 

***

Kendinizi doyumsuz hissettiğimiz anlarda aşağıdaki yöntemler işimize

yarayabilir:

 

DUYGUYU BELİRLEMEK

İçinde bulunduğumuz duygudurumunu belirlemeye çalışmak.

“Öfkeli veya üzüntülü müyüm?”

“Yoğun bir kaygı mı yaşıyorum?” Bunun için egzersizler yapmak çok önemli.

Her şeyden bağımsız sadece o ana inerek o duyguyu belirlemek, farkındalık

sağlamak, olumsuz düşüncelerden kurtulmak için en büyük adımlardan biridir.


***

DÜŞÜNCELERİ KAYDETMEK

 

Olumsuz düşünceleri mümkün olduğu kadar çabuk bir kenara yazmak

genellikle işe yarar. Çünkü zaman geçtiğinde unutulma ihtimalleri yüksektir.

“O anda aklımdan neler geçiyordu?”

 

Durumun tanımını yapmak olumsuz düşünceleri hatırlamakta çoğunlukla işe

yarar.

 

“O anda neredeydim?” “Ne yapıyordum?” “Yanımda kim(ler) vardı? Bu

insan(lar) benim için ne ifade ediyor?”

***

SORGULAMAK

 

Düşüncelerin gerçekçiliğini sorgulama aşamasıdır. “Bu düşündüklerim ne

kadar gerçekçi?” “Böyle düşünmek bana ne katıyor?” “Bana faydalı

düşünceler mi yoksa daha olumsuz hissetmeme mi yol açıyorlar?”

*** 

ALTERNATİF DÜŞÜNCE GELİŞTİRMEK

 

Daha gerçekçi, faydalı ve duruma uygun düşünceler bulmak.

 

“Daha keyifli olduğum bir anda ne düşünürdüm?”

 

“Güvendiğim bir arkadaşıma bu düşüncemi söylesem bana ne derdi?” “Aynı

şeyi sevdiğim bir arkadaşım bana anlatsa ona ne derdim?” “Ne tür düşünce

hataları yapıyorum?”

***

Düşünce Hataları

Aşırı genellemek

Ya hep ya hiç şeklinde düşünmek (kutuplaştırmak).

Olumsuzlukları büyütmek (olumsuz süzgeç)

Olumluyu geçersiz kılmak

Karşımızdakinin zihnini okumak

Hatalı falcılık yapmak

Duygusal mantık yürütmek

Me’li ma’lı şeklinde düşünmek

Etiketlemek

Kişiselleştirmek

Felâketleştirmek

Olumsuz duygularımızla başa çıkmayı öğrenmek başlangıçta kolay

olmayabilir.

 

***

Çektiğiniz güçlük cesaretinizi kırmasın. Olumsuz düşünceleri yakalamak ve

alternatif fikirler üretmek herhangi bir beceri gibidir. Zaman alır.

***

Düzenli bir şekilde alıştırma yaparak alışkanlık haline gelip zamanla

hızlanabilir.

***

OLUMSUZ DÜŞÜNCELERİNİZE MEYDAN OKUMANIZA

YARDIMCI OLABİLECEK SORULAR

 

Durumu yeterince değerlendirmeden acele sonuçlara mı varıyorum?

Böyle düşünmek beni nasıl etkiliyor?

Bu düşüncenin avantaj ve dezavantajları nelerdir?

Küçük bir olumsuzluğu genel bir doğruymuş gibi mi değerlendiriyorum?

Tek bir olumsuz olaydan hareketle durumun kötü olduğuna ilişkin çıkarımlar

mı yapmaya başlıyorum?

***

Ya hep ya da hiç şeklinde mi düşünüyorum?

Olumlu olan tarafları göz ardı mı ediyorum?

Cevabı olmayan sorular mı soruyorum?

Sadece benim bakış açımın mı doğru olduğunu varsayıyorum?

Durumu ve olayları kabul etmek ve başa çıkmaya çalışmak yerine sadece

söyleniyor muyum?

***

Elimde yeterli veri olmadan karşımdakinin ne düşündüğünü tahmin etmeye mi

çalışıyorum?

 

Olayların olumsuz gideceğine ilişkin peşin hükümlerim mi var?

Gerçeği duygularımdan yola çıkarak mı bulmaya çalışıyorum?

Kendi kendime koyduğum mükemmeliyetçi kuralları gerçek ve değişmez

olgular olarak mı varsayıyorum?

***

Durumumu değiştirmek için elimden bir şey gelmeyeceğine mi inanıyorum?

Benim hatam olmayan bir durumdan dolayı kendimi mi suçluyorum?

Her şeyi çok kişisel olarak mı değerlendiriyorum?

***

Mükemmel olmaya mı çalışıyorum?

Deneyip görmek yerine falcılık mı yapıyorum?

Durumu net olarak görüp değerlendirmeye çalışmak yerine sadece

isimlendirmeye mi çalışıyorum?

***

Bütün bunlardaki ortak amaç farkındalık sağlamak.

***

Yaşadığımız durumu sağlıklı değerlendirebilmemiz için, o an tablonun

tamamına bakarak değerlendirme yapmamız gerekiyor.

***

Bunun için de olabildiğince an’a odaklanmak ve gerçekçi olmayan

düşüncelerimizi sorgulamakta fayda var.

Bir de hepimizin asla unutmaması gereken bir gerçek var:

Eski dostlar düşman olmaz. 60 küsur yaşındayım ve artık hiç kuşkum yok.

Eski dost sizi mutlaka bulur, dostluklar paha biçilmez şeylerdir.

Daha iyi, iyinin düşmanıdır.

Böyle bir dostum bana şöyle demişti: “Dost zaten vardır, muhit ise edinilir”

Dostluklar gül gibidir beslenilmek isterler.

Hep dostlukla, bilimle ve evrimle kalın. 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya- 24 Ağustos 2017

102 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Soru: Yahudilik nedir ve Yahudiler neye inanır?


Cevap: 
Yahudilik nedir ve Yahudi kimdir, nedir? Yahudilik sadece bir din midir? Kültürel bir kimlik mi yoksa sadece bir etnik grup mudur? Yahudiler bir halk grubu mu yoksa bir millet midir? Yahudiler neye inanır, hepsi aynı şeylere inanır mı? 

Soru: “Yahudi” kelimesinin sözlük anlamlarına şunlar dâhildir: “Yahuda oymağının bir üyesi,” “bir İsrailli,” “İ.Ö. 6’cı yüzyıldan İ.S. 1’ci yüzyıla kadar Filistin’de yaşayan bir milletin üyesi,” “Soydan gelme veya Yahudiliği kabul etme yoluyla eski Yahudi halkına ait olan biri” ve “dini Yahudilik olan biri.”

***

Rabinik Yahudiliğe göre Yahudi, annesi Yahudi olan veya Yahudiliğe resmen geçiş yapmış olan biridir. Tevrat (Torah) bu geleneği destekleyen herhangi bir iddiada bulunmadığı halde, bu inanca güvenilirlik kazandırmak için sık sık Levililer 24:10 aktarılır. Bazı hahamlar bunun bireyin gerçekten neye inandığıyla bir alakası olmadığını söyler.

***

Bu hahamlar bize bir Yahudi’nin Yahudi sayılması için Yahudi yasalarını ve geleneklerini yerine getirmesi gerekmediğini söyler. Hatta yukarıdaki yoruma göre, bir Yahudi Tanrı’ya hiç inanmasa da hâlâ Yahudi sayılabilir. 

***

Başka hahamlar bir insan Tevrat’ın ilkelerini izleyip Maimonides’in (ortaçağın en büyük Yahudi bilginlerinden biri olan Haham Moşe ben Maimon) “İmanın On Üç İlkesi”ni kabul etmedikçe Yahudi olamayacağını açıkça bildirir.

Böyle biri “biyolojik” bakımdan Yahudi olduğu halde Yahudilik’le gerçek bir bağlantısı yoktur. 

***

Kutsal Kitap’ın ilk beş kitabı olan Tevrat’ta (Torah), Yaratılış 14:13, ilk Yahudi kabul edilen Avram’ın bir “İbrani” olarak tanımlandığını öğretir.

“Yahudi” ismi, Yakup’un on iki oğlundan biri ve İsrail’in on iki oymağından biri olan Yahuda isminden gelir.

***

Belli ki, “Yahudi” ismi ilk önce, Yahuda oymağının üyeleri olanlardan söz etmek için kullanılıyordu ama Süleyman’ın hükümdarlığından sonra krallık ikiye bölündüğünde (1 Krallar 12) bu terim, Yahuda, Benyamin ve Levi oymaklarını da içeren Yahuda krallığındaki herkesten söz etmek için kullanıldı.

Günümüzde birçok insan, Yahudi’nin ilk on iki oymağın hangisinden olursa olsun, fiziksel olarak İbrahim, İshak ve Yakup’un soyundan gelen herkes olduğuna inanır. 

***

Soru: Peki, Yahudiler neye inanır ve Yahudiliğin temel ilkeleri nelerdir?

Günümüzde dünyada Yahudiliğin beş ana biçimi veya mezhebi vardır. Bunlar mezhepler, Ortodoks, Muhafazakâr, Reformcu, Yeniden Yapılandırıcı ve Hümanist’tir. Her grubun inançları ve gerektirdikleri birbirinden dramatik bir biçimde farklıdır ancak Yahudiliğin geleneksel inançları şöyle özetleyebiliriz: 

***

Tanrı var olan her şeyin yaratıcısıdır, Tanrı birdir, bedensizdir ve evrenin mutlak yöneticisi olarak sadece O’na tapınılmalıdır. 

İbrani Kutsal Kitap’ının ilk beş kitabı Tanrı tarafından Musa’ya vahiy yoluyla indirilmiştir. Bunlar gelecekte değiştirilmeyecekler ve bunlara hiçbir şey eklenmeyecektir. 

Tanrı, Yahudi halkıyla peygamberler aracılığıyla iletişim kurar. 

Tanrı, insanların faaliyetlerini yönetir; onları yaptıkları iyi işlerden ötürü ödüllendirir ve kötülerinden ötürü cezalandırır. 

Hıristiyanlar, Yahudiler’le aynı Kutsal Kitap’a inandıkları halde, inançlarında büyük farklılıklar vardır. Yahudiler genel olarak hareketler ve davranışları en önemli sayar; inançların davranışlardan kaynaklandığına inanır.

Bu düşünce, inanca en büyük önemi veren ve davranışların bu inançtan kaynaklandığına inanan muhafazakâr Hıristiyanların görüşleriyle çelişkilidir. 

***

Yahudi inancı, Hıristiyanlığın özgün günah kavramını (bütün insanların Âdem’le Havva’nın Aden Bahçesi’nde Tanrı’nın talimatlarına itaatsizlik ettiklerinde işledikleri günahı miras aldığı inancını) kabul etmez. 

Yahudilik, Tanrı’nın yaratıkları olarak dünyada ve dünyadaki insanlarda iyiliğin var olduğunu savunur. 

Yahudi inanlılar mitsvot (ilâhi buyrukları) yerine getirerek hayatlarını kutsallaştırıp Tanrı’ya daha çok yaklaşabilirler. 

Aracı olarak bir kurtarıcıya ihtiyaç da yoktur, kurtarıcı da yoktur. 

Levililer ve diğer kitaplarda bulunan 613 buyruk, Yahudi hayatının her yönünü düzenler. Mısır’dan Çıkış 20:1-17 ve Yasa’nın Tekrarı 5:6-21’de bildirilen On Emir, Yasa’nın kısa bir özetidir. 

***

Tanrı’nın mesh edilmişi anlamına gelen Mesih, gelecekte gelecek ve Yahudiler’i bir kez daha İsrail diyarına toplayacaktır.

O sırada ölüler toplu halde dirilecektir.

İ.S. 70 yılında Romalılar tarafından yok edilen Yeruşalim’deki (Kudüs) Tapınak yeniden inşa edilecektir. 

***

İsa Mesih hakkındaki görüşler büyük bir çeşitlilik gösterir. Bazıları O’nu büyük bir ahlak öğretmeni, diğerleri ise sahte bir peygamber veya Hıristiyanlığın bir putu olarak görürler.

Yahudiliğin bazı mezhepleri, bir putun ismini söylemek yasak olduğundan İsa’nın ismini bile söylemezler.

***

Yahudiler’den sık sık Tanrı’nın seçilmiş halkı olarak söz edilir. Bu onların herhangi bir şekilde başka gruplardan üstün oldukları anlamına gelmez ama büyük ölçüde doğrudur; çünkü dünyanın büyük bir kısmını onlar yönetirler.

Mısır’dan Çıkış 19:5 gibi Kutsal Kitap ayetleri sadece Tanrı’nın Tevrat’ı almaları ve etüt etmeleri, bir tek Tanrı’ya tapmaları, Şabat gününde dinlenmeleri ve bayramları kutlamaları için İsrail’i seçtiğini bildirir.

Yahudiler başkalarından daha iyi olmaları üzere değil, sadece Yahudi olmayan milletlere bir ışık ve bütün milletlere bir bereket olmak üzere seçildiler. 

13. yaşına gelen erkek Yahudiler özel bir törenle kutsanır.

Bugünlerde vefat eden Jerry Louis de bir Yahudi idi ve çok büyük bir komedyendi.

Son zamanlarda sayıları gittikçe azalmakta, neden acaba?

Tanrı’dan en büyük dileğim, aşure diye tasvir ettiğim Türk Yahudilerinin artık bu memleketi terk etmemeleri.

Dilerim öyle olur ve barış, sevgi, paylaşım içinde bir arada yaşamaya devam ederiz.

Şalom, selam, bilim…

Hepsi aynı kapıya çıkmıyor mu?

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 22 Ağustos 2017 Salı

261 kez okundu
0