Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

M. Kerem DOKSAT

M. Kerem DOKSAT

Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ
5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.
İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.
Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.
Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.
Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.
Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.
53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Posted by on in Genel

YALNIZ BİR ADAM

Genç adam sigarasından bir fırt çekti ve epeydir içinde yaşadığı birtakım suçluluk ve yalnızlık duygularından kurtulmak amacıyla, son zamanlarda çok meşhur olan ultra lüks bir gece kulübüne gitmeye karar verdi.

Burasın jet sosyetenin takıldığı ve her şeyin sonsuz sayıda, epey tuzlu da olsa, yapılabildiği bir gece kulübü olduğunu epeydir işitiyordu.

Aslında yalnız sayılmazdı Ceki, Yahudi kökenliydi fakat bütün inançlarını yitirmiş, Agnostizm’le Ateizm arasında ikirciklik yaşar hâle gelmişti.


 

Geceleri ev ofis şeklinde kullandığı evine arada bir ot sarıp kullanıp, bolca da viski içiyordu. Arkadaşları tarafından sevilen, muzip ve oldukça entellektüel bir yapısı olmasına, sık sık davetler almasına rağmen oldukça içine kapanmıştı ve genellikle Klâsik Batı ve Fado Müziği dinleyerek hayaller kumlayı yeğliyordu.

Arada birçoğu Musevi, bir kısmı da Müslüman olan ama kendisi gibi inançlarıyla sorunu olan muhitiyle birlikte oluyor ve dağıtıyorlardı; bazen de küfelik oluyordu.

Borsa spekülâtörlüğü yaparak çok iyi maddî imkânlar sağlamıştı ama bunun çoğunu özel bir yere harcıyordu…

Nihayet ünlü mekâna gitti!

Belli bir ismi de yoktu yerin ve tıklım tıklım doluydu, tanınmış pek çok simaya rastlamak mümkündü.

İçmeye ve çapkınlık etmeye kararlıydı…

Atladı bir taksiye ve kulübe ulaştı. İlk şoku da kapıdaki valelerle korumalardan gördü. Herifler, sırf içeri girebilmesi için, kendisinden 100 TL avanta istediler ve haklı olarak da çok sinirlendi!

Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz, istersem birkaç telefonla buraya polisi ve mâliyeyi çağırıp canınıza okuturum, bu avanta da ne be” diye bağırdı. Yalan da değildi hani!

Ayı gibi adamlar önce şaşırdılar ve bu şımarık, saçları örgülü, en fazla 32 – 33 yaşındaki yuppienin lâfını yutacaklar mıydı yoksa karga tulumba kovacaklar mıydı? Her şeyi marka ve çok klâs bir adamdı karşılarındaki, ilk defa görüyorlardı ve Musevi olduğunu da hemen anlamışlardı tipinden…

Ceki çok ısrarcıydı ve sonunda adamları pes ettirdi. İçeri girip danıştılar, aralarında fısıldaştılar ve “peki, buyurun efendim” dediler. Patronunun da gözü yememişti çünkü kısacık bir araştırmayla, genç adamın güçlü birisi olduğunu anlamışlardı.

***

İçeri girdi ve ilk reaksiyonu irkilerek şaşırmak oldu!

Ortalık Berzah Âlemi gibiydi, kim kime dumduma bir ortam mevcuttu. Tekno bozuntusu müzik denemeyecek bir gürültünün ortasında pek çok kişi alenen ot içiyor, gayler, lezbiyenler ve heteroseksüeller, transvestistler, dönmeler… Her çeşit insan çılgın gibi içiyor, sevişiyor ve kimse de başkasına göz ucuyla bakmıyordu.

Bara gitti ve sek İskoç viskisine iki küçük buz koydurup etrafı kesmeye başladı.

İşte, aradığı hatun karşısından geçiyordu ve tam bir meş’um kadın (femme fatale) karşısından kendisine gülümsemekteydi. En fazla 35 yaşında gösteriyordu ve olağanüstü cazibeli, pek de şuhtu.

Merhaba” dedi usulca yanaşarak, “size bir içki ikram edebilir miyim” diye de ekledi. Kadının tepkisi olağanüstüydü. Kendisini şöyle bir süzdü, “sen buraya çapkınlığa geldin değil mi” dedi.

Ceki afalladı ve “yâni, ne diyeyim, gak guk” derken kadın doğrudan kendisini bir köşeye çekti ve çılgın gibi öpmeye, ayaküstü sevişmeye başladı. Bir yandan da arka arkaya Tekila şatları atıyor, Kent Mentollü sigarasından halkalar çıkarıp, kendisin ağzına üflüyordu. Hani bir gecelik ilişki filân iyiydi de, genç adam bu derecede bir ihtirasa hazır değildi, önce etrafı kolaçan etmeye çalıştı kimseler bakıyor mu diye tek gözle ama kadın çoktan cinselliğin en ileri boyutlarına doğru uçmaya ve kendisini de hazdan hazza sürüklemeye başlamıştı.

Tam elini en mahrem yerlerine atmaya başlamıştı ki “Allah aşkına biraz daha kenarda bir yere mevzilenelim” dedi kadına. Kahkahayı patlattı hatun ve derhal isteğine tâbi oldu; en izbe yere gittiler ve zaten mebzul miktarda bulunan içkiden de, esrardan da, sigaradan da içme devam edip çılgın gibi seviştiler.

Üst tarafları soyunmuştu, kadın da elini onun uzvuna uzattı ve içine aldı onu. Çığlıklar atıyor, sırtını tırnaklarıyla kanatırcasına tırmıklıyor ve burada anlatılamayacak kadar her türlü cinselliği yaşıyor ve yaşatıyordu. On dakika geçmeden ikisi de bağıra bağıra orgazm oldular ve ter içinde kaldılar.

Ceki hem çok memnundu hem de “yâhu ben bir hastalık kapar mıyım, kim bu dilber” diye içinden geçtiriyordu. Ama kadın ultra-lüks giyinmişti ve her tarafından zenginlik, Gusto ve zevk sahibiydi. Çok şıktı ve muhteşem bir şekilde davranıyordu.

Tam bitti gibiyken, kadın “hadi” dedi, “devam, erkeğim, aşkım benim, devam”. Hiç ara vermeden tekrar gidip gelmeye başladılar ve hayret verici bir şekilde 15-20 dakika geçmeden tekrar karşılıklı olarak doruklarda uçtular.

Yeteeer” diye haykırdı Ceki, “haydi konuşalım biraz”!

***

Kadın şuh bir kahkaha attı ve “gel” dedi, “sohbete açığım”.

Kimsin”?

Uff… Benim adım Ceki, tek başıma yaşıyorum ve borsada oynayarak hayatımı kazanıyorum, sen kimsin”?

Benim adım Suzi, aslen yarım kan Ermeni’yim ama Türk’üm işte, ayrı gayrı gözetmem”.

Ben de canım, kökenim Yahudi ama zaten inancım yok, Türk’üm işte… Ne iş yapıyorsun”?

Ben kocamın parasını yiyorum, çocuğum filân da yok ve tatlı hayat yaşayarak ömrümü geçiriyorum”.

Yâni evlisin” diye şaşırdı ve kafası karıştı.

Ne iş bu, korkmuyor musun”?

Yooo, pezevenk zâten sapık, 18 yaşındaki kızıma üzerinde kadın kıyafeti giymiş vaziyette bir orospuyla yakalandı ve hiç oralı olmadı bile, keh keh keh; hem kızımla da tanıştıracağım seni ona da hayat dersi vermeni isterim, mükemmelsin ayol”!

Ceki dehşete düştü ve kekeledi: “Nasıl yâni? Ben senin 18 yaşında kızına neyin dersini vereceğim bu bir. İkincisi de, mâdemki kocan böyle bir adam, neden hâlâ onunla yaşıyorsun, hem de daha tanışalı birkaç saat ya oldu ya da olmadı, değil mi”?

Sen çok fazla saf ve temizsin, kocamın kim olduğunu olduğu söyleyeyim: …. Holding’in CEO’su ve aslında sâhibi Orhun”!

Gözleri fal taşı gibi açıldı genç adamın. Basbayağı bir Mafya üyesi olduğunu yedi âlemin bildiği, uyuşturucudan tutun da silâh kaçakçılığına kadar her şeyi yapan berbat bir adamdı bu.

Ceki panikledi ve “neleri riske ettiğinin farkında mısın be, bu adam ne seni, ne de beni yaşatır”!

Yok be aşkım, sen ilk değilsin ki, bilir bal gibi de, görmezden gelir namussuz. Sıkıysa bir halt yesin, ben onun canına kurum esas, bütün sırlarına vâkıfımdır. Gıkını çıkaramaz”!

Yâni senin daha önce de one night standlerin oldu mu, hastalık filan hani”…

Bende öyle göz var mı yavrum, düzenli olarak kontrole giderim ve merak etme, öyle herkesle de beraber olmam. Senin gözlerinde garip bir hüzün, bir yeis fark edince ve ne kadar yakışıklı olduğunu anlayınca doğrudan üzerine atladım. Yoksa bana ulaşmak için servet teklif edenler, aklarıma kapananlar var. Geçenlerde Koç Holding’den…

Sus, işitmek istemiyorum, gene bir VIP’nin ismini telaffuz edeceksin belli ki. Boş ver.  Bunlar mahrem mevzulardır, hiç girmeyelim lütfen”!

***

Baltayı taşa vurdum” diye geçirdi aklından ve kara kara düşünmeye başladı. Bütün neşesi de, keyfi de kaçmıştı.

Tanyeri neredeyse ağaracaktı ve aşırı ot, karışık içki ve berbat müzikten dolayı da başı fena hâlde ağlamaya başlamıştı. Bir an evvel kadından kurtulmak ve evindeki kutsal yalnızlığına dönüp, banyo yapmak ve kahve içmek istiyordu.

Ben hesabı ödeyeyim, sonra ikimiz de kendi evlerimize gidelim mi Suzi”?

Dur, bu sefer benden olsun. Zâten buranın da kâr ortağıyım lâf aramızda, ufak bir meblağ ile kalkarız. Boş ver”.

Eh, peki… Evine nasıl gideceksin sen”?

Bak aşkım, şu ilerideki 5000 SEL Mercedes bizim, şoför bile Havana purosu içer namussuzum, keh keh keh”!

Şey, şu ‘aşkım’ kelimesin kaldırsak. Her şey çok süratli gelişti, zaten en iyisi bu geceyi olmamış saymak, değil mi”?

***

Ceki, ne kadar büyük bir hata yaptığını daha sonra anlayacaktı!

Kadının bir anda haletiruhiyesi değişti ve gözlerini kısarak tıslar gibi konuştu: “Sen beni bir kere düzülüp bırakılacak hafif meşrep bir kolej kızı mı sandın yavrum, dur hele”!

Suzi öfkesini yendi, üstüne başına çekidüzen verip ayağa kalktı, garsona “hesaba yaz” diye sert bir emir verdi ve akabinde şiddetli bir öksürük nöbetine tutuldu. Alenen astım nöbeti geçiriyordu. Hemen çantasından inhalatörünü çıkarıp üç derin nefes aldı ve bol bol su içti.

Tamam, bak ben de yoruldum. Al, şu benim kartvizitim, bütün irtibat numaralarım filân mevcut. Sen de seninkini versene”.

Kısa bir tereddütten sonra Ceki de kartını verdi ama içinden “aman Allah’ım, aramaz inşallah” diye geçiriyordu. Garip, sıra dışı ve acayip bir insandı bu kadın, Ürkmüştü.

Kadını kapıya kadar uğurladı ve o da tam ayrılırken bir anda dudaklarına yapışıp kanatırcasına, ısırarak öptü. Çok canı yanmış ve telaşlanmıştı neydi bu be!

 

Bye Darling, sana kızımın fotoğrafını da whats up’tan yollayacağım, fıstık gibi. İsmi de Meryem, ismi gibi de bakire hâlâ”.

0 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Aslında bütün Kutsal metinleri yazanlar için aynı şeyi söyleyebiliriz de…

Önce hemen anlatayım: İnsanlar!

Kabalcı Yayınevi’nin 2003 senesinde yayımladığı, Richard Elliot Fiedman’ın yazdığı ve Muhammet Tarakçı’nın tercüme ettiği ve 2005’te son şeklinin verildiği kitap bu…


Burada Tevrat’ın (Torah) öyküsü anlatılmakta.

Yahudilerle Türklerin el ele vermesi halinde dünyanın yerinden oynayacağını baştan tekrarlamak isterim.

***

Kitabı mukaddes yazarlarından birisinin (J) diye anılanın kadın olduğunu düşünmüş yazar.

Kitabı aşırı dindar bir Rabbinin ders verdiği sınıfta okumuş birisi de “size katılmıyorum” dediğinde “benim burada yaptığım eleştirel bir bakış yaratmak” dediğinde ise muhatabı geri adım atmış.

Bugüne kadar ulaşan metinlerin de hâlâ erkek tarafından yazıldığını olduğunu anlatmış.

MÖ VIII. Asır’da mı yoksa V. Asır’da mı yazıldığından emin değiliz demiş.

Devamını özetleyeceğim:

“Bir bilim adamı 'yanılmışım' veya 'bilmiyorum' der.

Hristiyanlık ve Yahudilik konusundaki muamma 1000 senedir çözülememiş.

Musa’nın BEŞ KİTABI:

TEKVİN (YARATILIŞ)

LEVİLİLER

SAYILAR (ÇÖLDE SAYIM)

TESNİYE (YASANIN TEKRARI)

Bu kitaplar Pentakök denen 5 kitaptan oluşur.

Yahve (Yhv) Yahudi Tanrısının adıdır. Sonradan yüksek sesle söylenmemesi âdeti gelmiştir ve günah sayılır.

Bu da bir yorumdur aslında…

14. Asır’da Şam’da, ilahiyatçı İspanyol rabisi için Çam deviren İshak” denir.

Onu “Çam deviren” İshak olarak anarlar.

Bununla birlikte, 12. Asır’da iki Cizvit teolog işin aslını söylerler.

15. Asırda Bonfil Metninin “sonraki peygamberlerden” biri olduğu anlatılır.

Benedict Penetria ve Jacgues Jacckues Bonfree, Musa’nın elinden çıkmıştır

Kendilerine ait kelimeler ekledikten sonra, Flaman asıllı bir Katolik olan Andreas konuya el atar.

17. Asır’da İngiliz Filozof Thomas Hebbes bunu dile getirir.

Bazen “bugüne dek” bazen de başka ifade yer alır.

Şeria’nın Doğu yakasında Musa’nın İsrailoğullarına söylediği sözlerdir.

De la Peyree’nin kitabı yasaklanır ve yakılır.

Ona serbest kalması ve Spinoza (şu “Tanrı öldü “diyen ve Frengiden” vefat eden ünlü filozof) konuya el atar.

Aslında Musa’nın beş kitabının hikâyeleri de hep aynıdır.

Yeni kâhinlerin ve D rumuzlu biri ortaya çıkar.

Julius Wellhausen (1844-1918) de aynı kanaattedir.

5 kitabın da bizzat Peygamber tarafından yazıldığı ispatlanamamıştır.

***

İntihal olmasın diye hepsini nakletmek istemiyorum ama bir şey kesin:

İnsan elinden çıkmamış hiçbir şey yok.

Şimdilerde ise enflasyon çok arttı ve her şey kendisini Sultan olarak gören bir adamın elinde.

Sarayı var ve tam bir Tayyibistan oldu ülke.

Peki, bu müstakbel seçimlerden sonra ne başladı: Ramazan!

Acaba gene ortalık kan gölüne mi dönecek ve tekrar mı acemi kasaplar ellerini kollarını kesecek?

Daha vahimi, gittikçe artan enflasyonun, dar gelirlilerin sırtında artan yükün hesabını kim verecek?

Düşünelim bir.

Şimdilerde her şey ateş pahası ve kafalar karışık.

Daha seçimlere epey var ama her tarafta mitingler var.

Enflasyon arttı.

Peki bunu açıklatayan kim?

Gene bir TED Ankara Kolej'li ve AKP'li.

Ali Babacan

Ben kendisini hiç tanımadım ama seçimler hakkındaki kanaatlerimi de tekrar arz edeceğim.

Sanırım yarış CHP ve MHP arasında geçecek.

Musa'nın hayatı:

222 kez okundu
0

Sevgili Mekâncılar,


Aşağıdaki metni Marksist Tutum mekânından kopyalayıp pastaladım...


İşçi sınıfı uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı ağır şartlar altında karşılıyor. Burjuvazinin saldırıları öylesine bir boyut kazandı ki, işçi sınıfı büyük bedeller ödeyerek elde ettiği tarihsel kazanımlarının çoğunu yitirmekle kalmadı, 1800’lü yılların çalışma ve yaşam koşullarına adeta geri döndü.

Bunun en doğrudan, en çıplak hali iş saatlerinin alabildiğine uzatılması, ücretlerin düşürülmesi ve yaşam koşullarının kötüleşmesidir. Başta Çin olmak üzere pek çok ülkede işçi kitlelerinin çalışma ve yaşam koşulları Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu adlı eserinde betimlediği manzaralardan pek de farklı değil artık.

Engels, söz konusu yapıtında emekçi kitlelerin yaşamlarının bir keşmekeşe sürüklendiğinin altını çizer. Çalışma koşulları gerçekten de korkunçtur. Çocuklar da dâhil kadınlar ve erkekler günde 14-16 saat çalışıyor, tek bir odada 50 işçi yatıp kalkıyordu. Çocuklar makine başında yemek yiyemedikleri için bitkin düşüyor ve uzun süre ayakta kaldıklarından ötürü omurgaları kayıyordu. Normal bir iş günü mücadelesinin öyküsünü etraflıca işlediği Kapital’de Marks, makineleşmenin ve modern sanayinin doğuşuyla birlikte, ahlâkın ve doğanın, yaşın ve cinsiyetin, gecenin ve gündüzün bütün sınırları yıkıldı diyerek bu duruma dikkat çekmekteydi. Gece ile gündüzün birbirine karıştığı bu dönemde işçiler sürüklendikleri sefilce koşullar ve aşırı çalışmadan ötürü daha 40 yaşına gelmeden kapitalizmin kurbanları arasında yerlerini alıyorlardı.

İşçi sınıfı ilk dönemler 14-16 saat olan iş gününü 12 saate çekmek için uzun bir savaşım yürüttü. 13 yaş ve daha altı yaşlardaki çocukların günde 12 saat çalışması için yürütülen mücadele bile burjuvaziyi dehşete düşürmüştü.


 Ne düşünüp hissediyor Evren Paşa?

Marks, sadece dört sanayi kolunda iş günü 12 saate indirildiğinde İngiliz sanayisi için sanki kıyamet günü gelmiş gibi, burjuvazinin vaveylayı kopardığına dikkat çeker. Bu yıllarda, çalışma koşullarını düzenleyen ve işçilerin haklarını güvence altına alan bir yasal düzenleme dahi yoktu. Tüm yasalar egemen sınıfların lehine düzenlenmişti. İşçi sınıfının işgününün kısaltılması için verdiği mücadele, burjuva yasaların şekillenmesini de belirlemiştir. Şu çok açık ki, işçi sınıfının en küçük kazanımı dahi, “yüce gönüllü” burjuva politikacıların ve burjuva parlamentoların bir ürünü değildir. Marks’ın da vurguladığı üzere yasaların biçimlenmesi, resmen tanınması ve devlet tarafından ilan edilmesi, sınıfların uzun savaşımlarının sonucu olmuştur.

Örneğin, 1848 Haziran barikatlarında yenilen Fransız işçi sınıfının devrimle birlikte kazandığı 10 saatlik iş günü hakkı elinden alındı ve çıkartılan yeni bir yasayla iş günü 12 saat olarak belirlendi. Benzeri gelişmeler İngiltere’de de yaşandı. İngiliz işçi sınıfı iş günü mücadelesini 12 saatle sınırlandırmamış ve 10 saatlik işgünü talebiyle mücadeleyi sürdürmüştü. Genel oy hakkını ve işçilerin parlamentoya seçilmesini savunan Chartist hareketin ileri sürdüğü taleplerin başında 10 saatlik işgünü bulunuyordu. “Saraylara savaş, kulübelere barış” şiarıyla başlatılan mücadele sonucunda İngiliz işçi sınıfı 10 saatlik iş gününü burjuvaziye kabul ettirdi. 1 Mayıs 1848’de 10 saatlik iş günü yasası yürürlüğe girdiyse de, Avrupa’daki devrimlerin yenilmesinden güç alan burjuvazi yasayı uygulatmadı. Tarihsel deneyim ve bugünkü verili gerçekler tek bir doğruyu öne çıkartıyor: işçi sınıfı haklarını mücadele ederek kazanabilir ve mücadeleyle koruyabilir ancak.


Marks, işçi sınıfının genel çıkarlarını ifade eden, işçi sınıfını tek bir bayrak altında toplayan, ona bir sınıf hareketi niteliği kazandıran işgününün yasallaştırılması mücadelesinin bu anlamda siyasal bir mücadele olduğuna değinir. Gerçekten de ilk dönemler tek tek şehirlerde, tek tek ülkelerde boy veren daha kısa işgünü mücadelesi 1800’lü yılların son çeyreğine girildiğinde siyasal bir içerik ve uluslararası bir boyut kazanarak genel bir sınıf hareketine dönüşmüştü. Bu siyasallık elbette genel olarak henüz sendikal kapsamda bir siyasallıktı.

20 Ağustos 1866’da Baltimore’da toplanan Ulusal Çalışma Birliği kongresinde Amerikalı işçiler, 8 saatlik çalışma yasasını kabul ettirmenin bir zorunluluk olduğunu karar altına alıyorlardı. Kongre, hedefinin emeği kölelikten kurtarmak olduğunu açıklamıştı: “Bu şanlı sonuca erişene dek bütün gücümüzle çalışmaya kararlıyız”.

İşgünü mücadelesinin uluslararası bir boyuta bürünmesi kendisini I. Enternasyonal’in kararlarında da gösterdi. Aynı yıl içinde, Cenevre Kongresinde I. Enternasyonal, Amerikan işçi sınıfının aldığı karara atıfta bulunuyor ve 8 saatlik işgünü için mücadele kararı alıyordu: “İş gününün sınırlandırılması ön koşuldur, bu sağlanmadan, kurtuluş yolunda atılacak diğer bütün adımlar başarısızlığa mahkûmdur”. İşçi hareketi çeşitli biçimlere bürünerek ve çeşitli evrelerden geçerek ilerledi ve kendisiyle birlikte işgünü mücadelesini de geliştirip şekillendirdi. İşçi sınıfı artık 8 saatlik işgünü talebini ileri sürüyor ama bu sınırda durmuyordu; Sosyalizm için mücadele bayrağını da yükseltmeye başlıyordu. 1870’lerden sonra Amerikan işçi sınıfı mücadele bayrağını Avrupa’daki kardeşlerinden devralıyor, 8 saatlik iş günü ve sosyalizm mücadelesi Amerika’da giderek yükseliyordu.


Marks ve Engels, Avrupa işçi hareketini biçimlendirmeye ve proletaryanın uluslararası örgütlenmesini yaratmaya çalışırken Amerikan işçi hareketini de yakından takip ediyorlardı. Ulusal bir boyut kazanmasa da hemen her grevi, işçi ayaklanmalarını, sendikal ve sosyalist örgütlenmeleri dikkatle izliyor, bu konuda yazılar yazıyor ve Enternasyonal’i Amerika’da etkin kılmaya çalışıyorlardı. Her vesileyle, toplumu karşıt kutuplara bölen bir sınıf mücadelesinin Amerika’da olmayacağını ileri sürenleri eleştiriyor ve sınıf mücadelesinin dinamik yapısına dikkat çekiyorlardı. Nitekim 1860’ların ikinci yarısından sonra peş peşe gelen grevler ve 1 Mayıs 1886 kalkışması sınıf mücadelesinin sert karakterini açığa vurdu. Engels, 1 Mayıs 1886’dan önce hiç kimse hareketin böylesine kısa zamanda öylesine karşı konulmayacak bir güçle patlayacağını, hızla yayılacağını ve Amerikan toplumunu temellerinden sarsacağını tahmin etmemişti diye yazacaktı.

Daha 1860’ta Amerika sınaî üretimde dünya dördüncüsüydü ve 1890’da dünya birinciliğine yükselmişti. 60’lı yıllardan başlayarak sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi hızlanıyor ve dev tekeller sahneye çıkmaya başlıyorlardı. Kapitalizmin bu sıçramalı gelişmesi işçi sınıfının da büyümesine neden oldu. 1880’lerin ortasına doğru sadece sanayi kollarında çalışan işçi sayısı 4-5 milyon civarındaydı. Bu yıllarda çalışan çocuk işçilerin sayısı 1 milyonun üzerindeydi. İşçi sınıfı oldukça ağır koşullar altında, herhangi bir sosyal güvenceden yoksun, sendikasız ve düşük ücretler karşılığında günde 12 saatten fazla çalışıyordu. İşçiler gerçekten de sefilce bir yaşam sürüyorlardı; yaşadıkları evlere ev demek mümkün değildi. Fabrikaların etraflarına veya şehrin dışına kurulu barakalar ya kendilerinin değil ya da ipotekliydi. Hemen tüm işçiler gerekli taksitlerini ödeyemedikleri için bu barakaları da bir süre sonra kaybediyorlardı. En önemlisi de işçiler ağır çalışma koşullarından ötürü erken yaşlarda göçüp gidiyorlardı.

Kapitalist gelişmenin inanılmaz bir tempoyla ilerlediği, köylülerin ve tüm kıtalardan akın akın gelen göçmenlerin işçi sınıfı ordusuna katıldığı, sınıf çelişkilerinin alabildiğine keskinleştiği bu yeni-dünyada güçlü bir sınıf hareketinin ortaya çıkması kaçınılmazdı. 1860’ların ikinci yarısından sonra sınıf mücadelesi yükselmeye, daha baştan sert bir karakter kazanmaya başladı. Ülkenin dört bir yanında çoğunlukla merkezi bir örgütlenmeye dayanmayan, birbirinden kopuk, kendiliğinden patlamalar yaşanıyordu. Amerikan burjuvazisi yükselen mücadele karşısında şaşkınlık içindeydi ve çok sert tepki verdi. Hemen her grev ve direnişe askerler ve polisler saldırıyor, işçilere ateş açılıyor ve her defasında onlarca işçi öldürülüyordu. Burjuvazi bununla da yetinmiyor, grevci işçileri cezalandırmak için kara listeler yayınlıyor ve bu işçilere iş verilmiyordu.

Ama işçi sınıfı durdurulamıyordu. 1877’de Amerikan tarihinde o güne dek görülen en büyük grev patlak verdi. Baltimore ve Ohio demiryolu şirketi, krizi bahane ederek işçilerin ücretlerinden %10 kesinti yapılacağını açıklayınca işçiler greve gittiler; raylar söküldü, lokomotif ve vagonlar depolara kilitlendi. Fakat grev Ohio’da durmadı ve kısa zamanda Batı Virginia, Pennsylvania, New Jersey, Philadelphia’ya da sıçradı. Grev ateşi ülkenin dört bir yanını sarıyor ve işçi kitleleri harekete geçiyordu. Demiryolu işçilerini diğer sektörler ve özellikle kömür madeni işçileri izledi. Grevlerle birlikte her yerde çatışmalar baş gösteriyor, asker ve polis katliamlara girişiyordu. 21 Temmuz günü sadece Pittsburgh’da çıkan çatışmada 10 işçi öldürüldü ve onlarcası da yaralandı. Burjuvazi korkunç bir kin kampanyası başlatmıştı. New York Tribune şöyle yazıyordu: “Onlara birkaç gün silah diyeti verin bakalım, o tür ekmek hoşlarına gidecek mi?”

Chicago Tribune ise “serseri güruha” karşı el bombası kullanılmasını öneriyordu. İşçi sınıfına gözdağı vermek amacıyla 10 maden işçisi, gizli bir örgüte üye oldukları ileri sürülerek ve türlü oyunlar çevrilerek idam edildi. Aynı aşağılık yönteme 1886’da bu kez Chicago işçi önderlerini ipe çekmek için başvurulacaktı.


Bakunin

Demiryolu grevi tüm militan yapısına ve birçok eyalete sıçramasına rağmen güçlü örgütlülüğe sahip olmadığı ve işçiler uzun süre direnemedikleri için çöktü. Grevin çökmesi işçi kitleleri arasında büyük bir moral bozukluğuna neden oldu ve işçi hareketi geçici olarak geri çekildi. Fakat çok geçmeden işçi kitleleri yeniden hareketlenecek, grevler durup durup yeniden başlayacak ve ülkeyi saracaktı. Sınıf mücadelesinin bu militan yapısı işçi örgütlerinin büyümesini de beraberinde getirdi. 1881’de Pittsburgh’da bir araya gelen işçi delegeleri, ABD ve Kanada Örgütlü Meslek Kuruluşları ve İşçi Sendikaları Federasyonu’nu (FOTLU) kurdular. FOTLU 1886’da Amerikan İşçi Federasyonu’na (AFL) dönüşecek ve Amerika’da en büyük sendika haline gelecekti. Esas dikkat çekici gelişme ise Emeğin Şövalyeleri’nin sıçramalı büyümesiydi.

Soylu ve Kutsal Emek Şövalyeleri Tarikatı 1869’da Philadelphia’da tekstil işçileri tarafından kuruldu. Örgüt ilk dönemler tamamen gizli örgütleniyor, örgüte girenler için mistik törenler düzenleniyor ve yemin ettiriliyordu. Engels, bu işçi örgütünü şöyle değerlendiriyordu: “Emeğin Şövalyeleri Amerikan işçi sınıfının bir bütün olarak yarattığı ilk ulusal örgüttür. Kökenleri, tarihleri, eksiklikleri, küçük saçmalıkları, programları ve temel yasaları ne olursa olsun… Amerikan işçi sınıfının bir ürünü olarak karşımızdalar”. Örgüt, diğerlerinden farklı olarak ulusal düzeyde, vasıfsız, siyah derili ve kadın işçileri de örgütlüyordu. Emeğin Şövalyeleri’nin 1878’de 10 bin üyesi vardı; lakin bu sayı 1885’de 110 bine ve sadece bir yıl sonra, 1886’da 700 bine sıçramıştı.

Ancak bu olumlu gelişmeler Amerikan sosyalist hareketinin ve onunla birlikte işçi hareketinin zaaflarını ortadan kaldırmıyordu. Amerikan işçi hareketi siyahlar ile beyazlar, Amerikalı “yerli” beyazlar ile Avrupa’dan ve diğer kıtalardan daha sonra gelen göçmenlerin bölünmüşlüğünün damgasını taşıyordu. Onlarca ulustan işçiler farklı diller konuşuyor ve farklı örgütlenmelere gidiyorlardı. İşçi hareketinin bu şekilde çeşitli ülkeler temelinde ve bununla birlikte siyahlar ile beyazlar olarak bölünmesi işçi sınıfını burjuvazi karşısında güçsüz düşürüyordu. İşçi hareketini kalıba dökecek ve yön tayin edecek bir siyasal önderliğin olmaması büyük eksiklikti. Sosyalist hareket küçük sektlere bölünmüştü ve örgütsel olduğu kadar teorik olarak da dağınık bir durumdaydı ve ne yapacağını bilmiyordu.

Sosyalist harekete damgasını basanlar esas olarak Avrupa’dan, özellikle Fransa ve Almanya’dan gelen göçmen devrimcilerdi. Sosyalistler Avrupa’daki devrimci akımları, fikir ayrılıklarını ve örgütsel bölünmüşlükleri de aynen kıtaya taşımışlardı. Enternasyonal’in Amerika’daki şubesi ve oradaki sosyalist partiler içinde Lasalcılık, anarşizm ve Marksizm sürekli çatışma halindeydi. Marx ve Engels, bu bölünmeye bir son verilmesi ve kitlelerle iç içe geçmiş, gelişen sınıf hareketine bir biçim ve yön verebilecek güçlü bir siyasal işçi partisinin yaratılması için büyük çaba gösteriyorlardı. Marks ve Engels 1877 grevini heyecanla karşılamışlardı. 25 Temmuz günü Engels’e yazdığı mektubunda Marks, grevin büyüklüğünün önemini vurguluyor ve grevin ciddi bir işçi partisinin kurulması yolunda bir başlangıç olabileceğine dikkat çekiyordu. Ama arzulanan ne yazık ki gerçekleşmedi.

 

I. Enternasyonal çöktükten sonra, Marks’ın ve Engels’in dava arkadaşları Friedrich Sorge ve Otto Weydemeyer’in temsil ettiği Marksistler ile anarşistler ve Lasalcılar 1876’da bir araya gelerek Sosyalist İşçi Partisini kurmuşlardı. Sosyalist İşçi Partisi ilk yıllarda gerek Amerikan gerekse Alman kökenli işçiler arasında coşkuyla karşılandı. Özellikle 1877’deki büyük grevde sanayi kenti Chicago’da küçümsenmeyecek bir güce ulaştı (Chicago parti liderlerinden biri de Albert Parsons’dı) ve Illinois eyaletindeki grevlerde ciddi bir rol oynadı. Ancak 1880’lere doğru sürtüşmeler ve bölünmelerden ötürü parti, işçi sınıfı içindeki gücünü koruyamadı. 1886’da Lasalcılar partiyi ele geçirdiler ve ileriki yıllarda parti, sosyalistlerin sendikalardan çıkmasını isteyen sekterlerin eline geçti. Böylece Amerikan işçi sınıfı, sınıf mücadelesinin alabildiğine sertleştiği 1886’ya siyasal bir önderlikten yoksun giriyordu.

1 Mayıs’ın doğuşu

İşçi sınıfını tek bayrak altında, tek hedef doğrultusunda yekvücut olarak birleştirecek, kapitalizme karşı mücadelede nişane olacak bir işçi bayramı günü arzusu oldukça eskidir. İşçi-emekçi kitleler o gün geldiğinde her yerde iş bırakarak gösteriler düzenleyip eğlenceler yapacaktı. Bu düşünceden hareketle Avustralya işçi sınıfı, 1856’da 8 saatlik iş günü talebini de içeren bir dizi istemle greve gitti. Avustralyalı işçiler mücadele günü olarak 21 Nisanı seçmişlerdi. Yıllar sonra, işçi bayramı istemine Amerikalı işçiler sahip çıktılar. 18 Mayıs 1882’de New York Merkezi İşçi Sendikası Eylülün ilk pazartesini Emek Günü olarak kabul etti. Gerçekten de o gün geldiğinde binlerce işçi sokaklara çıkmış, kendi istemlerini haykırmış ve eğlenceler düzenlemişlerdi. 1884’de toplanan FOTLU kongresi de Emek Gününü kutlama kararı alıyordu. Fakat kongre çok daha önemli bir karar alıyor ve esasında burjuvaziye kesin uyarı veriyordu. 1 Mayıs 1886’da genel greve gidilecek ve işçiler o günden sonra 8 saatten fazla çalışmayacaklardı. Temel slogan şuydu: sekiz saat çalışma, sekiz saat dinlenme, sekiz saat canımız ne isterse!

1886’ya gelindiğinde Amerika’da mücadele bir kez daha şiddetlenmiş ve grevler ülkeyi baştan aşağıya sarmaya başlamıştı. 1 Mayıs öncesinde tam 190 bin işçi grevdeydi. Militan mücadelenin başını, Amerikan işçi sınıfının kalbi konumundaki Chicago çekiyordu. 1886’da bir yazar Chicago’yu şöyle betimliyordu: kesif bir duman bulutu, yolların, demiryollarının, kanalların kesişmesi, hızla gidip gelen insanlarla dolu sokaklar, Kudretli Dolar'a adanmış bir abide. İşte işçi sınıfı bu dolar abidesini sarsmaya başlıyordu.

Burjuvazi büyük bir kaygı ve korku içindeydi. Bir Amerikan Komünü’nün yolda olduğunu, korkunç ve sınır tanımayan komünizmin Amerika’nın üzerinde kol gezdiğini çığırıyordu burjuvazi. Ekim Devrimi 20. yüzyılda burjuvazi için neyi çağrıştırıyorsa, 19. yüzyılın son çeyreğinde Paris Komünü de burjuvaziye aynı şeyi çağrıştırıyordu: işçi devrimi! Burjuvazi meseleyi gerçekten de kavramış gözüküyordu. Eğer işçi hareketi tez zamanda ezilmezse Amerikan kapitalizmi işçilerin ayakları altında son bulacaktı. Bu nedenle tüm hazırlıklar işçi hareketini bastırmak üzere yapıldı. Askerler ve polisler silahlandırılmış ve gereken plan devreye sokulmuştu.

1 Mayıs sabahı birçok yerde ve özellikle sanayi kentlerinde işçiler iş bırakarak sokaklara çıktılar. Tüm tehditlere ve baskılara rağmen Chicago’da 80 bin, Amerika genelinde ise 350 bin işçi greve çıkmıştı. Burjuva gazeteleri o günü şöyle tasvir ediyorlardı: fabrika bacaları tütmüyor, öylece terk edilmişler, her şey Pazar sabahlarını andırıyor. Ve şöyle devam ediyorlardı: emek bir tür evrensel böcek tarafından sokuldu, çılgınca dans ediyor!

Chicago’da bir devrimci ayaklanma bekleyen burjuvazi, polisi, Pinkertonlar denen paramiliter grupları ve askerleri harekete geçirmiş, keskin nişancılar yüksek binaların çatılarına yerleştirilmiş ve neredeyse tüm kent sarılmıştı. Lakin yığınlar bunlara aldırmadan, ellerinde pankartları ve kırmızı bayraklarıyla meydanlara ilerliyor, işçilerin ellerindeki kırmızı bayraklar mavi gök altında uçsuz bucaksız bir gelincik tarlası gibi dalgalanıyordu. İşçi-emekçi kitleler akşam saatlerine kadar meydanlarda kaldılar; konuşmalar yapıldı ve eğlenceler düzenlendi. Hemen hiçbir olay olmamıştı; ama burjuvazi pusudaydı.


Lenin'in mozolesi, ölümsüz olmuş cani!

3 Mayıs günü McCormick Harvester fabrikasının grevdeki 1400 işçisi grev kırıcıların üzerine yürüdü ve daha grevciler bozgunculara ulaşamadan polis ve Pinkertonlar işçilere saldırdı. Polis işçileri kamçılıyor ve doğrudan üzerlerine ateş açıyordu. Polis kurşunlarına hedef olan altı işçi öldü ve onlarcası da yaralandı. Sanki ölenler işçiler değilmiş, sanki polis işçilere saldırmamış gibi, burjuva gazeteleri büyük bir yaygara kopardılar ve işçi önderlerini doğrudan hedef gösterdiler.

Herald Tribune, kendi uydurduğu yalanları kışkırtıcı bir dille, işçi önderi August Spies’ın ağzındanmış gibi haber yapıyordu: silahlanın ve grev kırıcıları fabrikadan çıkartın!

Chicago işçi önderleri, katliamı protesto etmek ve 8 saatlik iş günü mücadelesini ivmelendirmek için 4 Mayısta, Haymarket meydanında bir miting yapma kararı aldılar. Konuşmacılar Albert Parsons, August Spies ve Samuel Fielden’dı. Konuşmalar yapılmış ve miting dağılmıştı ki, polis işçilerin etrafını sarmaya başladı ve o anda meydana bomba atıldı. Polis korkunç bir saldırı başlattı; “copçu” lakabıyla ünlü emniyet müdürü John Bonfield saldırıları bizzat yönetiyor ve polis işçilerin üzerine kurşun yağdırıyordu. Rastgele açılan ateş sonucu, kurşunların hedefi olan 6 polis ve 10 işçi öldü ve yüzlerce işçi de yaralandı.

Belirli bir planın parçası olarak kentte isyan alarmı verildi; o ana kadar ortalıkta gözükmeyen askerler sirenler çalıyor ve zırhlı araçlar kentin içlerine doğru ilerliyordu. Tüm kent birdenbire asker ve polis tarafından adeta işgal edilmişti. Böylece burjuvazi Chicago’yu komünizmin elinden kurtarıyordu! Burjuva gazeteler şu tür yalan haberlerle yangını körüklüyordu: Belediye Sarayı dinamitlendi!

Chicago’nun yarısı alevler içinde! Washington’daki hükumeti yıkma planları ele geçirildi! Kızıllar ülkeyi yakıp yıkıyorlar! Bu çığırtkanlığı başka korkunç yalanlar da izledi. Polis ardı ardına cephanelikler ele geçirdiğini açıklıyor ve sözüm ona kızıl komploları bertaraf ediyordu.

Chicago’da karşı-devrim başkaldırmıştı. Sendikalar, partiler, sosyal kulüpler basıldı, sosyalist gazeteler kapatıldı ve makineler tahrip edildi. İşçi kitleleri üzerinde çok yönlü bir terör estiriliyor ve onlarca öncü devrimci işçi tutuklanıyordu. Tutuklananlar arasında Albert Parsons ve August Spies da vardı. Burjuvazi işçi hareketini ezmek ve yükselmekte olan devrimci dalgayı kesintiye uğratmak için işçi önderlerini katletmeye karar vermişti. Daha 1 Mayıs günü önde gelen bir burjuva gazetesi The Mail, Parsons ve Spies hakkında şunları yazıyordu: “Bugün gözleriniz onların üzerinde olsun. Gözden kaçırmayın onları. Eğer herhangi bir olay çıkarsa onları kişisel olarak sorumlu tutun. Eğer bir olay çıkarsa, onları bir örnek haline getirin.” Bu gazetede yazılanlar tastamam hayata geçirildi. Yargılama sonucunda yedi işçi önderi, Albert Parsons, August Spies, Louis Lingg, Michael Schwab, George Engel, Samuel Fielden, Adolph Fischer Haymarket’e bomba attıkları suçlamasıyla idama mahkûm edildiler. Oscar Neebe’ye ise 15 yıl ağır hapis cezası verildi. Sonraki aylarda Michael Schwab ve Samuel Fielden’ın cezası müebbete çevrildi ve diğer işçi önderleri 11 Kasım 1887’de idam edildiler.

Yargılama uydurma ve düzmeceden başka bir şey değildi. İleri sürülen delillerin hiçbir tutarlılığı yoktu ve tümü de hemen çürütülmüştü. Mahkeme heyeti büyük patronların yakın dostlarıydı ve taraf olduklarını açıkça ortaya koymuşlardı. Jüri üyelerinin çoğu burjuva sınıfının üyesiydi ve sosyalizmden nefret ettiklerini açıkladıkları için jüriye kabul edilmişlerdi. İdam kararını veren yargıç Gary, 1893’te bir dergiye yazdığı yazıda davayı şöyle değerlendiriyordu: “Verilen idam kararı sanıkların olaya bizzat katılmaları sebebine dayanılarak verilmemiştir.” Burjuvazi yükselen sınıf hareketini durdurmak için açıktan iç savaş başlatmaktan geri durmamıştı. Sınıf savaşımı yükselip de kapitalist düzen tehlikeye girince sözüm ona hukukun üstünlüğü ilkesi ve o “yüce” burjuva demokrasisi fırlatılıp atılmıştı.

August Spies mahkeme salonunda şöyle haykırıyordu: “Eğer bizi asarak tahakküm altındaki milyonların, sefalet içinde çalışan ve kurtuluşu bekleyen milyonların bu hareketini, işçi hareketini ezebileceğinizi umuyorsanız, eğer düşünceniz buysa, o zaman asın bizi! Burada bir kıvılcımı ezeceksiniz, ama şurada burada veya orada, arkanızda ve önünüzde, her yerde alevler yükselecek. Bu gizli bir ateştir. Bunu asla söndüremezsiniz”. Gerçekten de burjuvazi bu gizli ateşi söndüremedi. Amerikan işçi sınıfının çaktığı kıvılcım, o gizli ateşi açığa çıkardı ve dünyanın her köşesinde büyük bir yangına dönüştürdü. 1889’da II. Enternasyonal 1 Mayıs’ı işçi sınıfının birlik mücadele ve dayanışma günü, uluslararası gösteri günü olarak kabul etti.

1890’da başta Amerikan kentleri olmak üzere Londra, Paris, Madrid, Barselona, Valencia, Seville, Lizbon, Kopenhag, Brüksel, Budapeşte, Berlin, Prag, Turin, Cenevre, Lugarno, Varşova, Viyana, Marseille, Reims, Amsterdam, Stockholm, Helsinki gibi büyük şehirlerde ve Küba, Peru ve Şili’de işçiler meydanlara çıktılar.

Engels 1 Mayıs 1890’da şunları yazıyordu: “Bugün ben bu satırları yazarken, Avrupa ve Amerika proletaryası ilk kez tek bir ordu halinde, tek bir bayrak altında ve tek bir acil hedef uğrunda, yani… sekiz saatlik işgününün yasal olarak tanınması uğrunda seferber olmuş, savaş güçlerini denetliyor. Günümüzün soluk kesici görünümü, bütün ülkelerin işçilerinin bugün gerçekten birleşmiş olduklarını bütün ülkelerin kapitalistlerine ve toprak sahiplerine gösterecektir. Keşke Marks şimdi yanımda olsaydı da, bunu kendi gözleriyle görebilseydi!”

1 Mayıs işçi sınıfının sınıfsız bir toplum kurma mücadelesinin bir nişanesidir. 1 Mayıs günü dünyanın dört bir köşesinde işçi kitleleri iş bırakıp meydanlara çıkarlar. Bir anlamıyla 1 Mayıs, Sosyalizm ile Kapitalizmin karşı karşıya gelmesi, sınıfların birbirlerine güçlerini göstermesidir. Yani 1 Mayıs işçi sınıfının gücünü ölçen bir barometredir. Bu bakımdan ve diğer bakımlardan 1 Mayıs günü işçi kitlelerinin iş bırakıp meydanlara akması muazzam bir önem taşıyor. Bu 1 Mayıs’ta da işçi kitleleri birlik, mücadele ve dayanışma için tüm dünyada meydanları dolduracaklar. Bir kez daha işçi kitleleri 1886’da yakılan ateşi büyütmeye çalışacaklar. Ta ki kapitalizmi tamamen yakana dek!

***

Marksizm bir din, ilahı da madde…

Marks iyi niyetli ama sorumsuz bir adamdı ve Bakunin’e de çok kötü kazık atmış, perişan etmişti.

Engels de bu adama bakan bir orta halli burjuvaydı.

Evrime aykırı bir dindir komünizm. Her yerde, her şeyde mertebeleşme ve sınıflaşma, isteseniz de, istemeseniz de hep olmuş ve var olmaya da devam edecek.

Stalin berbattı, Troçki ise saf ve iyi niyetliydi!

Lenin soykırımcı bir katildi, Mao da Türk düşmanı.

Brejnev de sapkın bir adamdı. Küçük kız meraklısıydı. Gürcüydü…

Mekânıma saçma sapan yorumlar yazan mürteci kardeşim…

Sen bilir misin ki o Marks –ki severim fikirlerini ama bir ütopyadır, bir döne Herald Treibune’de yazı yazmanın haricinde beş kuruş kazanmamıştır.

Gene Marks, saçları üzüntüden bembeyaz olup Londra Merkez Kütüphanesinde hemen hiç kimsenin okuyup anlayamadığı Kutsal Kitabı olan Das Capital’i yazarken, çocukları veremden ve yoksulluktan sapır sapır dökülmüşlerdir Soho’da.

Gene o Marks ki, bugünlerde Moskova’ya giderseniz, aktörü satranç oynamakta, heykellerine bakılmamakta ve hâlâ Windows’un eski versiyonuyla iş yapmaktadırlar.

Lenin’in heykeli devrilmiş, üzerinde votka da değil, Efes Pisen birası içip ti-shirtlerini pazarlıyorlar.

Artık orası tam bir Devlet Kapitalisti!

Gördüm…

Gorbaçov’la ilgili yazıma bir bakın!

Bir dönem Katolik, sonra da Mason olduğunu kaçınız bilir?

Dünya bütün dinlerden çok çekti, çekiyor ve çekecek ama ne olur bugün şu güzelim memleketi ve dünyayı tedhişlerle, terörle ve sonu gelmeyecek eylemlerinizle yasa boğmayın.

Zaten t-yeterince tehlike ve bölünme riski var; kısmen vuku buldu bile!

DHKPC, TİKKO ve Marksist bölücüler hâlâ mı bu hülyalarının peşinden gidecekler.

Olacaksanız bari Millî Komünist olun.

Megalomandı ama büyük adamdı: Attilâ İlhan.

Amcam Cemil Meriç...

Daha niceleri. Bizim Halit Kakınç bile öyle oldu.

Wrnesto “Che” Guevara, kısaca Che Guevara veya el Che, (14 Mayıs 1928 - 9 Ekim 1967), Arjantinli Doktor, Küba lideri, ne oldu? Bitti! 

Ben Deniz Gezmiş, Mahir Çayan vs. dönemine yetiştim. Kenan Evren’in büyük vebali vardır “asmayalım da besleyelim mi” deyip, bir soldan bir de sağdan idamlara cevaz vermişti.


Bırakın da şu Cuma gününü barış ve huzur içerisinde geçirelim.

Bundan sonra, sizlere çok önemli bir konuda ilgi vereceğim: Tevrat’ı kim yazdı.

Bekleyin.

Kalın sağlıcakla, aynı ağaçtaki kuşa bakan cesur yürekli Nâzım’ı hatırlayın.

O Atatürk hayranı Türkçüyü.

Ne yazık ki mezarındaki fotoğrafımı kaybettim.

Barış ve Kardeşlik ama Herkese!

 

Ne yazık oldu onlara.

Hele Deniz gezmiş'in Komünizmi en az bilen, karizmatik ve kekeme bir lider olduğunu hatırlayınca...

O dönemdeki rektör kimdi acaba ODTÜ'de?


Mehmet Kerem – Doksat – Tarabya – 01.05.2015 

176 kez okundu
0

Sevgili Türk Milleti,

Mîsâk-ı Millî, Atatürk ve arkadaşlarının çizdikleri ulusal ant demektir. Millî Misak (Günümüz Türkçesi ile Millî Yemin veya da Ulusal Ant), Türk İstiklal Harbi’nin siyasî manifestosu olan altı maddelik bildirinin adıdır.


İstanbul’da toplanan son Osmanlı Mebusan (Vekiller) Meclisi tarafından 28 Ocak 1920’de oy birliği ile kabul edilmiş ve 17 Şubat’ta kamuoyuna açıklanmıştır. Bildiri, I. Dünya Savaşı’nı sona erdirecek olan Barış antlaşmasında Türkiye’nin kabul ettiği asgarî barış şartlarını içerir.


Büyük İsrail'in bir kısmı

Toplantıdan çıkan kararlar arasında, özellikle Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi milletvekillerinin yoğun çabasıyla gizli bir oturumda daha önce Mustafa Kemal Atatürk tarafından hazırlanan Mîsâk-ı Millî’nin kabul edilmesi (28 Ocak 1920) mevcuttur.

Bildiri, Meclis’te Ahd-ı Millî Beyannamesi adıyla kabul edilmiş, ancak daha sonra “Mîsâk-ı Millî” olarak anılmıştır.

Her iki deyim Ulusal Yemin anlamına da gelir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları, büyük ölçüde, Mîsâk-ı Millî ilkeleri doğrultusunda oluşmuştur.

***

Kıbrıs’ta çözüme yönelik müzakereler kapsamında KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile GKRY Lideri Dimitris Hristofyas arasındaki görüşmelere 14 Ekim Pazartesi günü devam edildi. Yaklaşık olarak 2.5 saat süren görüşmelerde mülkiyet konusunun ele alınmasına devam edildi. Liderlerin özel temsilcileri de hafta içinde teknik konular üzerindeki görüşmelerine devam ettiler.

Bu hafta Kıbrıs’a değin yaşanan bir başka önemli gelişme de Yeşilırmak (Limnitis) geçiş noktasının açılması oldu. Açılış törenine, adada temaslar gerçekleştiren Avrupa Komisyonu’nun Genişleme ve Komşuluk Politikası’ndan Sorumlu Üyesi Štefan Füle de iştirak etti.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Alexander Downer konuya ilişkin yaptığı açıklamada, iki liderin bu adayı tekrar bir araya getirebileceği ve Kıbrıs’ı birleştirebileceği umudunun var olduğunu vurguladı. Liderler arasında iki yılı aşkın süredir devam eden görüşmeler sonucunda açılan Yeşilırmak Kapısı, iki taraf arasındaki yedinci geçiş noktası olma özelliğini taşıyor. Bu hafta Kıbrıs’a ilişkin yaşanan bir diğer önemli gelişme ise İngiltere’deki temyiz mahkemesinin, daha önce İngiltere’den KKTC’ye yapılan doğrudan uçuşları yasaklayan mahkeme kararına Kıbrıs Türk Havayolları tarafından yapılan itirazı reddetmesi oldu. İtiraza, Uluslararası Sivil Havacılık kurallarına ve GKRY’nin haklarına aykırı olacağı gerekçesiyle olumsuz cevap verildiği belirtildi.

***

Yakın Tarihi bir hatırlarsak iyi olur

Nikos Sampson (1935 - 9 Mayıs 2001) EOKA-B isimli örgütün lideriydi. Karpaz’ın Vasili (Gelincik) köyünde doğmuştu. Yunanistan’daki Cunta Hükumeti’nin de desteği ile 15 Temmuz 1974'te Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı Rum Millî Muhafız Güçleri ile darbe yaparak “Ulusal Kurtuluş Hükumeti” kurduklarını ve Kıbrıs’ta bir “Yunan Cumhuriyeti” ilan edildiğini açıklamıştı.

Başpiskopos III. Makarios (asıl ismi Mihail Hristodulu Muskos) veya III. Makaryos (d. 13 Ağustos 1913 - ö. 3 Ağustos 1977), Kıbrıs Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu ve bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanıydı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi öngörmüştü. 1946’da papazlığa atandı. 1948’de Kition (Larnaka) Piskoposu, 18 Ekim 1950’de Başpiskopos oldu. Osmanlı egemenliği döneminde Rum Ortodoks topluluğunun yöneticisi sıfatını taşıyan Kıbrıs başpiskoposları, düzenin sağlanmasından ve halkın sorunlarının giderilmesinden sorumlu kişiler olarak önemli siyasi roller üstlenmişlerdi.


 

Makarios, Başpiskopos olduktan sonra, Enosis hareketiyle özdeşleşmeye başladı. İngiliz Hükumetinin Kıbrıs’a özerklik yahut Uluslar Topluluğu üyesi statüsü verilmesi yolundaki tekliflerine olduğu kadar, Türkiye’nin adayı taksim etme yolundaki isteklerine de karşı çıktı.

Şubat 1954’te Yunan başbakanı Aleksandros Papagos ile görüşerek Enosis için Yunanistan’ın desteğini sağladı.

Kısa bir süre sonra Albay Georgios Grivas’ın EOKA’yı (Kıbrıslı Savaşçılar Millî Organizasyonu) kurarak başlattığı silahlı eylemleri perde arkasından yönetmekle suçlanırken, siyasî pazarlığı da sürdürerek 1955-56 yıllarında İngiliz valiyle bir dizi görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerden sonuç alınamaması üzerine Mart 1956’da ayaklanma kışkırtıcılığıyla suçlanarak tutuklandı ve Seyşel Adaları’na sürgüne gönderildi.

Çünkü adada Türk Soykırımı yapmıştı.

Ardından EOKA’nın silahlı eylemleri hızla tırmandı. Adaya dönmesine izin verilen Makarios Şubat 1959’da Enosis isteğinden vazgeçerek uzlaşmaya yanaştı. Sonuçta 13 Aralık 1959’da bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığına seçildi. Yardımcılığına ise Türk toplumundan Fazıl Küçük getirildi.

Millî Marş

Kısa bir süre sonra Anayasanın değiştirilmesi yolundaki isteklerini gündeme getirdi. Aralık 1963’te başlayan Türklere yönelik saldırılar, iki toplum arasındaki çatışmalar ve Yunanistan ile Türkiye'nin sürekli müdahaleleri Makarios yönetimini büyük güçlüklerle karşı karşıya getirdi. Önceleri yalnızca Rum çıkarlarını savunan Makarios, daha sonra amacının iki toplumu bütünleştirmek olduğunu ileri sürdü. Aralık 1967’de Türk toplumunun merkezî yönetimin yetkisi dışında kalan işleri yürütmek için oluşturduğu Kıbrıs Türk Geçici Yönetimi'yle görüşmek zorunda kaldı.

Toplumlararası anlaşmazlıklar sürerken, Şubat 1968’de ikinci bir dönem için yeniden Cumhurbaşkanı seçildi. Anlaşmazlıklara son vermek için başlayan toplumlararası görüşmeler iki toplumun ayrı yetkileri konusunda çıkmaza girdi. 1972 ve 1973’te Kıbrıs’ın öbür piskoposları tarafından istifaya çağrıldı. Ama 1973’te tek aday olarak üçüncü kez Cumhurbaşkanlığına seçildi.

Temmuz 1974’te Kıbrıs Rum Millî Muhafız Birliği'ne bağlı birlikler, Enosis'i gerçekleştirmek amacıyla Yunanistan'daki cunta yönetiminin planladığı bir darbe düzenledi. Makarios Malta’ya, ardından Londra’ya kaçtı. Darbeden birkaç gün sonra, Birleşmiş Milletler genel kurulunda yaptığı konuşmada, Kıbrıs’taki darbeyi Yunan cuntasının yaptığını, garantör ülkeler olan, Türkiye ve İngiltere’nin adaya müdahale etmesi gerektiğini söyledi.

Türkiye, Kıbrıs’a askerî bir müdahalede bulunarak adanın Kuzeyinde ayrı bir Türk devletinin kurulmasını sağladı. Yunanistan’daki askerî cuntanın düşmesinden sonra, Aralık 1974’te Kıbrıs'a dönen Makarios, adanın bölünmemesine yönelik çabalarından bir sonuç alamadan öldü.

Bu gelişmeler üzerine Türkiye Cumhuriyeti garantörlük haklarını kullanarak 20 Temmuz 1974 tarihinde, Kıbrıs Harekâtı’nı gerçekleştirerek EOKA-B’nin ve Nikos Sampson’un faaliyetlerine son verdi.

İşte, o dönemlerde Kıbrıs’ın Atatürk’ü olan Merhum Rauf Denktaş ortaya çıktı.


***

Rauf Raif Denktaş (27 Ocak 1924, Baf - 13 Ocak 2012, Lefkoşa), Kıbrıs Türk’ü, siyasetçi ve yazarı.

Büyük mücadeleyle, EOKA’ya rağmen KKTC’yi kurdular.

Rauf Denktaş 1.5 yaşındayken annesini kaybetti. Babası Hâkim Raif Bey’di.Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul’a  gönderildi. Arnavutköy’deki ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Âti Lisesi’nde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs’a döndü ve 1941 yılında Lefkoşa İngiliz Okulu’ndan.

Mezun olmasının ardından, ciddi alkol sorunları bulunan Fazıl Küçük’ün Halkın Sesi gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Daha sonra bir süre Gazi Mağusa’da tercümanlık, mahkemelerde memurluk ve İngiliz Okulu’nda öğretmenlik yaptı. 1944’te hukuk eğitimi için Lincoln’s Inn’de tahsile devam için İngiltere’ye (Birleşik Krallık) gitti. 1947’de adaya döndü ve avukatlığa başladı. Sonraları savcılığa geçen Denktaş, 1956 yılında başsavcılığa kadar yükseldi.

Mücadele Yılları

27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingde Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptı. Halka ilk hitabını bu vesileyle ve 24 yaşındayken gerçekleştirdi.

Türk cemaatinin iki önemli ismi Faiz Kaynak ve Fazıl Küçük arasında arabulucu rolünü üslenip, toplumun çıkarlarının takipçisi oldu.

Faiz Kaymak’ın teklifi ve Fazıl Küçük’ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu Kongresi’nde başkanlığa seçildi. Savcılık görevinden emeklilik hakkını kazanmasına altı ay kala, Birleşik Krallık yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve cemaat sorunlarıyla uğraşmaya başladı.

1949 yılı yaz aylarında avukatlık yapmaya başladı. Yine aynı yıl Aydın Hanım’la evlendi. 1955'te terörist bir kimliğe bürünen Enosis’le mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön veren Denktaş, 1958 yılında hükumetteki görevinden istifa etti. Arkadaşlarıyla 1 Ağustos 1958’de Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) kurdu.

1958 yılında Rum tedhişçiler Türk köylerine saldırınca, Türkler de bu olayları protesto etti. Zürih-Londra antlaşmaları öncesinde Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, Ankara’ya, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti.

Bu görüşmede Denktaş adaya Türk Askeri gönderilmesi teklifini dile getirdi. 1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile 1960 Antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın hazırlanmasında emeği geçti.

Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi’yle İcra Komitesi Başkanlığı’na seçildi. 16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Magosa Limanı’na ayak bastı.

1963 olaylarından sonra Denktaş temaslarda bulunmak üzere Ankara’ya gitti. Daha sonra bir sandalla Kıbrıs’a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı.

1964 Londra Konferansı’ndan sonra, Makarios  tarafından istenmeyen (persona non grata) adam ilan edildi. Memleketine  girmesi yasaklandı. Gizlice Erenköy’e çıkarak savaşa katıldı. 1967’de adaya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye’ye geri verildi.

1968’de adaya giriş yasağı kaldırıldığından Kıbrıs’a döndü.

Siyaset Dönemi

1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı’na seçildi. 28 Şubat 1973’e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı seçildi. 1974 Kıbrıs Harekâtı’nın ardından 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanını müteakip, Devlet ve Meclis başkanı görevlerini de yürüten Denktaş, Anayasa uyarınca 1976’da yapılan ilk genel seçimlerde Devlet Başkanlığına seçildi.

1981 yılında ikinci kez Devlet Başkanı oldu.

15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanından sonra tekrar Cumhurbaşkanlığına seçildi. 22 Nisan 1990’da yapılan erken seçimde ikinci kez Cumhurbaşkanı oldu.

1995'teki seçimlerde de Cumhurbaşkanı seçildi. 2000 senesindeki seçimlerde %43.67 oranında oy aldı ve seçim ikinci tura kaldı ama ikinci tura kalan diğer aday olan Derviş Eroğlu’nun çekilmesi üzerine seçimden galip olarak çıktı.

2004 yılında BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs Sorununun çözümü için hazırladığı Annan Planı’na muhalefet etti, buna rağmen plan Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilse de, Kıbrıslı Rumların reddetmesi üzerine hayata geçmedi. 17 Nisan 2005’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adaylıktan feragat eden olmayan Denktaş, 24 Nisan'da görevi Mehmet Ali Talat’a devretti.

Sosyal Hayatı

Politika hayatının yanı sıra, aynı zamanda yazar kimliğiyle de önemli bir şahsiyet olan Rauf Denktaş, 1985’in son aylarından bugüne, Yeni Asya Yayınları arasında çıkan kitapları bulunuyor.

Ayrıca Denktaş, çok meraklı bir fotoğrafçı özelliği ile de bilinmekte, fotoğraf makinesini elinden bırakmamaktaydı. Halkın Sesi gazetesinde yazılar yazmakta ve ART isimli televizyon kanalında Pazartesi günleri Denktaş'ın Gündemi adlı, görüşlerini anlattığı programı sunmaktaydı.

Ayrıca Kurtlar Vadisi dizisinde kendisini canlandırarak konuk oyuncu olarak yer almıştır.

Vefatı

8 Ocak gecesi organ yetmezliği teşhisi ile Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırılan Rauf Denktaş, burada 13 Ocak 2012 tarihinde, 88 yaşında vefat etti. Vefatının ardından Türkiye ve KKTC’de ulusal yas ilan edildi. 17 Ocak 2012 günü, yapılan Devlet Töreniyle Lefkoşa’daki Cumhuriyet Parkı’nda defnedildi.

***

Son gidişimde KKTC’nin hâli hiç iyi değildi. Tamamen olmasa da, çoğu özüne yabancılaşmış ve Rum’la tekrar bir araya gelip barış içinde yaşayan bir toplum hâline gelmişti.

Hâlbuki Rum ilk fırsatta onların tekrar soyunu kıracaktır.

Yunanistan fırsat beklemektedir ve Girne’yi geri alma ütopyaları da bakidir.

Halen kumar, birtakım üniversiteler ve tarım-hayvancılık haricinde pek az gelirleri var. Halk fakir ve yabancılaşmış.

Çoğu AKP’nin dümen suyuna girmiş vaziyette.

Ben oraları çok iyi bilirim ve eski karım da Limasol’da nasıl cesetlerin üstünden atladıkları travmasını hâlâ hatırlar.

***

Gelelim Musul Kerkük Davasına

I. Dünya Savaşı’ndan önce Osmanlı hâkimiyetindeki Musul ve çevresi petrol varlığı sebebiyle, İngiltere, Fransa, Almanya arasında rekabet konusu oldu. Bölge, 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması ile Fransa’ya bırakılmıştı. Nisan 1920 San Remo Konferansı’nda Fransa, kendisini Orta Doğu’daki menfaatlerini desteklemesi sebebiyle, Musul bölgesini İngiltere’ye bıraktı.

İngiltere bölgedeki Hıristiyanların güvenliği, İngiliz savaş esirlerine kötü muamele edilmesi gibi sebepler ile Mondros Mütarekesinin 7. maddesine göre Musul’un kendilerine terk edilmesini istediler. Musul’da yerleşik Osmanlı 6. Ordusu Komutanı Ali İhsan Paşa şehri İngilizlere terk etmemek için istifa etti. Yerine gelen Binbaşı Halit Akmansü İstanbul’dan aldığı emri yerine getirerek Musul’u boşalttı. 15 Kasım 1918 tarihinde İngiliz askerleri Musul’a asker çıkarıp işgal ettiler.

Ali İhsan Paşa, Dadaylı Halid Bey ve Birleşik Krallık ve Birleşik Krallık temsilcileri, (Kuzey Irak, Kasım 1918) Mondros Mütarekesi gereğince icabınca İtilaf Devletleri’ne güvenlikleri gereği istedikleri yerleri işgal etme yetkisi tanınıyordu. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığında Musul  ve çevresi henüz Ali İhsan Sabis Paşa komutasındaki Türk birliklerinin idaresindeydi.

Ateşkesten sonra İngilizler, Musul ve Zaho’daki sivil Hıristiyanların topluca öldürüldüğünü iddia ederek Türk birliklerinin Musul’u terk etmesini istediler. 

Ali İhsan Sabis Paşa bu isteği reddetti bu isteği reddetti ancak Suriye cephesinde Yıldırım Orduları grubunun Şam’dan sonra Halep’te de İngilizlere yenilip Adana’ya kadar çekilmesi neticesinde demiryolu ikmal hatlarının kesilmesi üzerine ve İstanbul hükumetinin de bu yolda emir vermesinden sonra Musul’u bırakıp Nusaybin’e kadar çekildi kadar çekildi.

İngiliz askerleri hiçbir direnişle karşılaşmadan Musul’a girdiler. İstanbul’dan benzer bir emir Mustafa Kemal Paşa’ya da Çukurova bölgesini terk etmesi için gelmişse de, Mustafa Kemal Paşa Adana’yı boşaltmamış ve Harbiye Nezaretiyle yaptığı telgraflaşmalarda emrin kanunsuz olduğunu söyleyerek emre direnmişti. Harbiye nezareti, kendisini görevden alıp karargâha çağırdığında ordunun bir kısmı silahlarını halka dağıtarak düşman eline geçmesine mani olmuştu. Bazı silahlar ise, Anadolu’da bir düşman direnişinde kullanılmak üzere Teşkilat-ı Mahsusa elemanları tarafından daha güvenli olan Doğu cephesine taşındı.

Kürdistan Kralı Mahmut Berzenci ve “Özdemir” müfrezesinin girişi

Eylül 1922 – Temmuz 1924 yıllarında Iraklı Kürtler Süleymaniye merkezli yarı bağımsız Kürdistan Krallığı devletini kurmaya teşebbüs ettiler.Şeyh Mahmut Berzenci, Kürdistan Krallığı’nın kralı olarak kendisini ilan etti.

Sevr Antlaşması’ndan sonra, Süleymaniye ile bütün bölge Birleşik Krallık yüksek komiserliğinin denetimi altına girdi. Eylül 1922’de Özdemir müfrezesinin İran’a çekilmesinden sonra, Birleşik Krallık, Şeyh Mahmut Berzenci’yi vali olarak tayin etti.

Şeyh Mahmut Berzenci, Kasım’da tekrardan kendisini Kürdistan Krallığı’nın kralı olarak ilan etti.

Lozan Antlaşması’ndan sonra Birleşik Krallık yüksek komiserliği, Irak'ın bütün bölgelerini birleştirmek isteyince Şeyh Mahmut Berzenci buna karşı çıktı. Mahmut Berzenci ve hükumetin teslim olmaması üzerine, Birleşik Krallık Hava Kuvvetleri Süleymaniye ve çevresini bombaladı ve bölgede çatışmalar meydana geldi.

24 Temmuz 1924’te burası kesin olarak Birleşik Krallık Mezopotamya Mandası’na bağlanmıştır.

“Musul Harekâtı” planı ve Cafer Tayyar Paşa (Eğilmez)

1924 yılında Mustafa Kemal Musul’a asker göndermeyi ve bölgeden İngiliz'leri çıkarmayı planlıyordu. İngilizlerin desteklediği Yunan Ordusu 150-200 bin askerini ve silahlarının %70’ini Anadolu'da bırakarak kaçmıştı. İngiltere’de Lloyd George Hükumeti istifa etmek zorunda kalmıştı ve Musul’da Türk Ordusu karşısında direnmeleri mümkün değildi.

Ancak, Doğu Anadolu’da ilk önce Nasturi daha sonra Şeyh Said isyanları çıktığı için harekât yapılamadı. Musul için hazırlanan kuvvetler çıkan isyanları güçlükle bastırabildi.

Türk-İngiliz İlişkileri

Musul, Mondronos Mütarekesi’nin 7. maddesine dayanılarak 15 Kasım 1918 tarihinde İngiliz Askerleri tarafından işgal edildi. Birinci Dünya Savaşı sonunda Türk Askerlerinin kontrolü altında kalan bir bölge olduğundan, Türkiye Cumhuriyeti, Musul vilayetinin millî sınırları arasında olduğunu açıklamıştı.

Lozan Konferansında Musul konusunda bir karara varılamamış ancak bir yıl sonra İngiltere ve Türkiye arasında görüşmeler ile çözülmesine karar alındı. Konferans başladığı sırada İngiliz askerlerinin işgali altında olmayan bölgelerde bir ayaklanma çıkması üzerine İngiliz Ordu birlikleri Süleymaniye kentini top ateşi altına alarak işgal etti. Türkiye işgali protesto etti. Ayrıca Türkiye, kendisine karşı silahlı saldırıda bulunan Asuri kabileleri İngiltere'nin silahlandırdığını öne sürüyordu.

19 Mayıs 1924 tarihinde Türkiye ve İngiltere arasında İstanbul Konferansı düzenlendi.

Konferansta Türk tarafı Musul’un tarih olarak daima Osmanlı toprağı kaldığını ve Birinci Dünya Savaşı sonunda da bu durumun değişmediğini, vilayetin nüfusunun üçte ikisinin Müslüman Türk ve Kürtlerden oluştuğu bu durumda tarihi, askeri ve etnik gerekçelere göre Musul’un Türkiye sınırları içinde olması gerektiğini savundu.

İngiliz tarafı Türk Devleti’nin isteğini kesinlikle reddetmesi üzerine İstanbul Konferansı dağıldı. Anlaşmazlık, Birleşmiş Milletler’e götürüldü. Burada Türk tarafı İstanbul Konferansındaki tezlerini tekrarladı ve referandum yapılmasını istedi. İngiltere bölge halkının bilinçsiz olduğunu bildirerek plebisit (halkın oyuna başvurma) isteğini de reddetti. Konuyu araştırmak için Milletler Cemiyeti'nde bir komisyon kuruldu ve çözümlenemedi.

***

Şimdi düşünelim…

Eğer basiretli birileri çıkar da hem KKTC’yi hem de Musul-Kerkük bölgesini Türkiye’ye bağlarsa ne olur?

Daha o zamanlarda bazı kadim akrabalarım (ekserisi komünistti) “benim Türkiyeli’ye verilecek gızım yoktur” derlerdi.

Tamam, İsrail Kuzey’de petrol buldu, menfaati var.

En güzel şarap yapılan her taraf Kuzey’de.

En önemlisi de, oralarda bol miktarda petrol ve Bor var.

Bütün dünya tepemize üşüşse ne yaparlar, hepimizi mi öldürürler?

Siz bakmayın ABD’deki birkaç yüz Türk’ün eylemlerine, çoğu Türkçe bile bilmez.


Kuzenlerim var, babaları ağabeyim sayılır ama oğlanlar (maşallah kocaman da herifler) Türkçe konuşamazlar, AmerikanGlish bilirler ama çok milliyetçidirler!

Doğal bir uçak gemisi gibi duran, jeo-tektonik açıdan da Anadolu’nun parçası olan bu Anayurt parçasını bize katıversek ne olur hani?

Bakmayın İsrail’in demokratlığına…

Orada da tutucu olanlarla demokratlar arasında neredeyse iç savaş var.


Kimse bir şey yapamaz.

AKP, MHP, CHP veya hep düşündüğüm Millî Mutabakat Hükumeti bunu er geç yapmak mecburiyetindedir…

Yoksa hele mukadder İstanbul depremi de ilave olursa, Türkiye darmadağın olur.


Unutmayalım, devletler arasında dostluk değil, menfaatler söz konusudur.

Kürt-Ermeni-Süryani, herkes kardeş olsun ama önce biz yasal haklarımız koruyalım.

Aksi takdirde bizler perişan oluruz.

Önce biz ilhak edelim ki, Rum gene soykırım yapmasın.


Bütün bunlar için çok iyi istihbarat, karşı istihbarat ve Atatürk'ün Hatay'a yaptığı gibi, topsuz tüfeksiz, referandumla bu işi hâlletmek hiç de zor olmaz.

Rauf Denktaş’ın ruhuna el-Fatiha…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 29.04.2015

294 kez okundu
0

Posted by on in Genel

İlgilenenler İçindir,

Psikoterapi, bireylerin duygusal ve davranışsal sorunlarının çözümünü, ruh sağlıklarının geliştirilmesi ve korunmasını amaçlayan tekniklerin genel adıdır. Psikoterapi her zaman sadece tek tek bireyleri konu almaz, zaman zaman incelenen bir ailenin tamamının etkileşimsel meseleleri, zaman zamansa incelenen bir çiftin birbiriyle olan ilişkisindeki bazı sorunların ruh sağlığı temelindeki kökleri olabilir. Ruh-zihin sağlığına dair sorunların psikolojik, sosyolojik veya somatik (bedensel) boyutları olabilir. Buradaki ruhun metafizik bir şey değil, beynin işlevleri olduğunu ısrarla vurgulamak isterim.


Terim, psiko (psyche’den) ve terapi (Tarabya ile akraba) formlarından oluşur ki, psiko Yunanca psukhē “ruh, zihin”den, terapi ise Yunanca therapeia “iyileştirmeden” türemiştir.

Psikoterapi, daha olgun ve uygun bir ruhsal denge sağlamak amacı doğrultusunda zihinsel ve duygusal bozukluk gösteren hastalarla düşünce ve duygu alışverişi kurularak yürütülen bir tedavi bilim ve sanatıdır.


 

Psikiyatrlar, Klinik Psikologlar, Psikolojik Danışmanlar ve Sosyal Hizmet Uzmanları psikoterapi yaparlar.

Yaşam koçlarının yaptıkları, önüne gelen kişi veya benzeri metafizik kökenli uygulamalar psikoterapi değildir!

Çok genel bir başlık altında söylemek gerekirse, duygusal çatışmaları çözümleyen, bu çatışmalardan doğan kaygı ve gerginlikleri, çökkünlükleri azaltan, ruhsal uyum düzeyini artıran, kişilerarası ilişkileri daha olgunlaştıran tüm teknik ve yöntemlere psikoterapi denilebilir.

Psikoterapi sürecinde terapist ile danışan / hasta arasında kurulan ilişki temel alınarak danışanın yaşadığı sorunlar üzerinde çalışılır. Sadece psikolojik rahatsızlık yaşayan kişiler değil, hayatının herhangi bir alanında tıkanıklık yaşadığını hisseden ve hayatını daha anlamlı bir şekilde sürdürmek isteyen herkes psikoterapi sürecine girebilir.

Psikoterapi, terapistin danışan adına neyin doğru olduğuna karar vermesi yahut nasıl değişeceğini söylemesi değildir.

Psikoterapist kendi kuramsal bilgilerini ve uygulama becerilerini kullanarak danışanın / hastanın kendisini tanıması, hayatına dair farkındalıklar yaşaması, daha sağlıklı ilişkiler kurması ve yeni çözüm yolları geliştirebilmesi için danışana ışık tutar.

Psikoterapi Türleri

Bütüncül Psikoterapi: Tüm psikoterapi tekniklerinin hangi hastaya ne zaman uygulanacağını ve bütünü izah etmeye yönelik bu terapi yöntemi farklı teknikleri entegre etmeyi sağlar. Esneklik sağlayan bu model evrensel uygulamalar için de uygundur ve pratiktir.

Dinamik Psikoterapi: Dinamik psikoterapi, yapıtaşı olarak Freud’un klasik Dürtü Kuramı ve sonrasında da, Ego Psikolojisi, Nesne İlişkileri, Kendilik Psikolojisi gibi diğer dinamik ekollerle devam etmiştir. Bu ekoller; psikopatolojilerin temelinde kişinin 0-6 yaş arasındaki dönemde yaşadıklarının olduğunu savunur ve Hipnoz, Serbest Çağrışım ve Rüyalar yoluyla bunları irdeler.


Son olarak KKTC'de verdiğim kurstan, herkesten izin alınmıştır.

Bilişsel Psikoterapi: Bilginin işlenmesi sürecinde temel kabullerdeki hatalardan kaynaklanan işlevi olmayan şematik kavramlar, zamanla olumsuz otomatik düşüncelere dönüşür. Sonuçta ortaya çıkan düşünsel, duygulanım ve davranış bozukluklarının tedavisi bilişsel psikoterapinin alanına girmektedir. Kognitif (Bilişsel) terapi olarak da adlandırılmaktadır. Şema Terapisi, Düşünsel Duygulanımcı davranış terapisi de bilişsel terapiden kaynaklanmıştır

Davranışçı Psikoterapi: Davranışta otomatik modelleme gibi öğrenmeler sonucunda ortaya çıkan bozukluklarda; duyarsızlaştırma, ödüllendirme gibi çeşitli teknikler yoluyla davranış değişikliği veya davranışın frekansında azalma gibi sonuçlar sağlamaya yönelik terapilerdir.

Bilişsel - Davranışçı: Klinik uygulamalar ve gözlemler psikoterapi süreci içinde, bilişsel-davranışçı yöntemlerin bir arada kullanılmasının etkili sonuçlar ortaya çıkarttığını olarak göstermektedir. Günümüzde sıklıkla bu iki metot bir arada kullanılmaktadır.

Varoluşçu Psikoterapi: Varoluşçu psikoterapi de önemli olan şimdi ve burada kavramlarıdır. Varoluşçular varolma yolunda kişinin en çok üzerinde durduğu 5 soruyu temel alarak bunlar yoluyla psikoterapiyi yapılandırmışlardır

Sistemik Psikoterapi: Palo Alto’dan Paul Watzlawick ve arkadaşlarının 1970’lerde geliştirdiği, matematik sistem teorileri, iletişim teorileri ve aile dizin çalışmalarının temelini oluşturduğu, 10-15 seans süreli ve bir ekip tarafından uygulanan psikoterapi yöntemidir.

Geştalt Psikoterapi Yaklaşımı: 1940’larda yıllarda Fritz Perls, Laura Perls ve Paul Goodman tarafından geliştirilmiş bir psikoterapi yaklaşımıdır. Geştalt kelimesi Almanca’da kendine özgü bir bütünlüğü olan şekil, örüntü anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım, her bireyin, doğuştan var olan potansiyellerini açığa çıkarabilme dürtüsüne sahip olduğu görüşünü benimser. Bireyin kendi özelliklerini ve potansiyelini fark edip, buna sahip çıkabilmesini ve kendisini gerçekleştirmesini amaçlar.

Hümanistik Psikoterapi: İnsanı öne çıkararak yapılan bir uygulamadır.

Kısa Psikoterapi: Genellikle gelip geçici ve süratli müdahale gereken durumlarda uygulanılır.

Krize Müdahale Terapisi: Bir hayat olayı yaşandığında, derhal yapılacak şeyleri kapsar.

Eşler Terapisi: Çiftlerin sorunları irdelenir.

Cinsel Terapiler: Cinsel işlev bozukluklarını ve uyum sorunlarını iyileştirmekte kullanılırlar…

Grup Terapisi: Herhangi bir yöntemin grup hâlinde tatbiki.

***

Aslında 400’den fazla psikoterapi bildirilmiştir ve ABD’den Türk kökenli Prof. Dr. Bayram (Byram) Karasu’nun da belirttiği gibi, bir aşama ve ustalıktan sonra, herkes kendi terapi stilini geliştirir. Hattâ işin içine spirituality yâni ruhanilik, hattâ çok ihtimamla din bile karışabilir ama kimin elinde: Bir üstadın tecrübesinde...


Günümüzde Bahailik’ten esinlenen Pozitif Psikoterapi’den tutun da, Mevlânâ Rahatlama Terapisi, homoseksüellerde Onarım Terapisi gibi birçok şey eklenmiştir.

***

Lâfı uzatmadan, hipnoz da dâhil, konuşarak yapılan bütün tedaviler telkine (suggestion) dayanır ve başka türlü şeylere bu isim verilmez.

Feng Shui, NLP gibi şeyler tarikatlar hâlinde yapılan uygulamalardır, terapi değildirler..

***

Son zamanlarda “bana veya hastama yeterince terapi yapılmamış” diyenleri gördükçe aklımıza bu geliyor.

Lâfla peynir gemisi yürümez” derler, doğrudur. Tabii ki basitçe nasihatten, sırtını sıvazlayarak “merak etme geçer” demeye kadar her şey terapi oldu ama şu bir olgu ki, psikiyatrik hastalıkların / bozuklukların %90’ından fazlasında diğer başta İlaç (Farmakoterapi) olmak üzere, EKT gibi, rTMS gibi bedensel terapi yöntemlerinin de tatbik edilmesi şarttır.

***

Hani demem o ki, doğru teşhis ve tedavide psikoterapiler tabii ki önemlidir ama sadece diğer bedensel yöntemler de ustaca beraber tatbik edilirse…

Hiçbir yöntem bir panacea yâni her şeye iyi gelen bir mucize değil!

Terapinin ne olup olmadığını iyi anlamamız dileğiyle…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 28.04.2015

193 kez okundu
0