Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

M. Kerem DOKSAT

M. Kerem DOKSAT

Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ
5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.
İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.
Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.
Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.
Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.
Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.
53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Posted by on in Genel

Onu senelerce önce tanımıştım ve tam anlamıyla bir çılgın, sevimli bir gitar ustası ve tatlı bir adamdı…

Jimi Hendrix’e benzerdi üslûbu ama onun gibi birtakım alışkanlıkları hiç olmamıştı. Belki arada bir alkol içerdi ve gerçekten de çok güzel gitar çalardı.

***

Ben klasik gitarımla refakat ettiğimde –ki Vivaldi filan tıngırdatırdım, o da ban Rock gitarıyla mukabele ederdim.

***

Kiraladığımız sandallarla Marmara’da dolaşıp birbirimize nazire yapardık. Tam bir çılgındı, ağzıyla veya elleriyle gitarı âdeta yukarı çalar ve hepimizi hayran bırakırdı.

***

Suya girince dahi saçları ıslanmazdı ve beraberce epey muhabbetimiz olurdu. Çok sevimli ve hergele bir kişiydi ve bir gün bir teknede “pick up those Turkish Girls” parçasını terennüm ederken ellerimizde biralarımızla, ben ona  “common boy, you can’t diye kalırdım”

***

Bir seferinde zenci fıstık gibi kıza kur yapmak yerine felsefe anlatınca –ki tam da Güneşin altında ve sıcakta, kızda pek şaşırmıştı.

***

Daha sonra epey ortamda bir araya geldik ve zamanla bağımız koptu ama eminim ki bu sevimli hergele, yani Asım Can gündüz hâlâ bir yerlerde çalıyor ve yarı deli, neşeli hâliyle insanları hayran bırakıyordur ve hâlâ hayattadır.

Bir seferinde "Yunan Adalarına gideceğiz, pasaport hazırlayın" deyince, kahkahadan ne yapacağımızı bilememiştik.

***

Bu çılgının mevcudiyeti tam da kadim topraklarımızda, yâni Sakız Adasında, Yunanistan’da aklıma geldi.

Bu sevim adamın adı Asım Can Gündüz’dür ve eminim ki, yaş almış olsa da, bir yerlerde çalıp insanların saçını başını yolduruyordur.

***

Türkiye’de olanlara karşı hemen herkes o kadar duyarsız ki, burada Selçuk, Zeren, Demet ve Ömür, sirtakiyle takılıyoruz.

***

Tahirler de aynı şeyleri söylemişlerdi.

Şimdi sizi bu sevimli adamla baş başa bırakayım:

 

Gene bizim HCÖ karşımızda...

 *** 

Bu sevimli hergele çok eski bir arkadaşımdır ve nedense diyarı küffarda aklıma düştü.

Mehmet Kerem Doksat - Sakız Adası - Yunanistan 

 

 

111 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Adam çok başarısızdı ama bunu engelleyecek bir şey yapamıyordu.

İyi bir insansı aslında ama nedense üzerine gelinirse mukabele edemiyordu

Temelde garip eğilimleri yoktu diyemeyiz çünkü olay ABD’de geçiyordu.

***

Aslında 25 sene önce ölmüştü ve kimliği meçhuldü. Ne bir belgesi ne de bir hüviyyeti mevcuttu.

***

Otopsiyle kimliğini anlamaya çalıştılar fakat zorlandılar.

Ya Polinezyalıydı ya da ekstazi (güçlü bir uyarıcı madde) kullanmış, ya da enerji içeceği türünden bir şey içmişti.

***

Garip olan Hindistan restoranlarında yasadışı şeylerin çok fazla satılmamasıydı ama yolun tam karşısında, Korsak ismindeki adam onları bekliyordu.

*** ,

İşi gücü yoktu ve çikolata içerisinde satılan bir çeşit zehri memlekete sokmuştu.

Viking kökenli olabilirdi. Pasaportu da yoktu ve sınırı yasadışı yollarla ABD’ye girmişti.

Boston’daydı ve detektif de Tanrı’ya küfreden sakallı bir aramdı (tipik OKB belirtisi).

***

Parmak izlerini almak için adlî tıp yöntemlerini kullanacaklardı ama ellerindeki solüsyon yetersizdi.

Kadın da garipti, diğer bir kadına da ölüm sonrası için otopsi yapılmasını istemekteydi ve sanki önceki hayatını hatırlıyor gibiydi; bir nev’i reenkarnasyon vakası gibiydi ve önceki hayatından bölümleri kısım hatırladı.

***

Kadın bir devlet okulunda tahsil etmekteydi ama detektif Foust’u tutacaktı.

Ağlamaya başladı ve elinde olmadan, yatan kadına baktı. Onu sanki kızı sanıyordu ve bunu itiraf etmesini istiyordu.

***

Odaya daldılar ama belli bir ölüm izine rastlayamadılar; uyuşturucu testi yapılacaktı ama kadında ne yaptığını bilememe ve hatırlayamama başlamıştı (deja vu, jamais vu).

***

Bütün bunları yaptıranın bir yaşam koçu mu olduğunu sorgulamaya başladılar ama en iyi koçlar zaten Türkiye’deydi ve “defol git” diyerek kovdular.

***

Birisi iki kere silah çekmiş ve iki mermi sıkmıştı.

Kadının kalbinin iki yönünden vurulmuş olduğunu gördüler.

Merminin nereden geldiği belli değildi ve Jane ismindeki kadın da kimin vurduğunu bulmaya çalışıyordu.

***

Aslında ne yaptığının farkında değildi ve arada televizyon seyrederek kendini oyalıyordu.

***

Zeytinli ağdayla bacaklarının tüylerini aldı, daha güzel olmalıydı.

Aslında çoktan ölmüştü ama bunu anlayabilen yoktu (nihilistik hezeyan) ve kendisinin hapse girip öldürülmeye çalışıldığını zannetti.

***

Oksijen yetmiyor ve sesler işitiyordu (hallüsinasyon) garip şeyler görüyordu ama anlamlandıramıyordu (bizzare illiüzyon). Panikledi ve canı şeker istedi, Kylee ismindeki bir kadından bahsetti.

***

Kocası tatile çıkmadan önce her şeyi CD veya DVD’ye kaydetmek arzusundaydı ve bunların hepsinin Air Force 1 uğruna olduğunu söylüyordu.

***

Kolay değildi kadının ve yakınlarının işi, zincirleri kırarak koştular.

Ölesiye dövüştüler ve garip adam bir Zombi şekline dönüşerek ayağa kalktı.

Ağır şekilde küfretti ve 17. Asırdan kaldığını iddia etti.


 Bir anda ortaya insanları da yiyebilecek kadar kocaman bir köpek çıktı.

Kadın “Ne garezin var, pazarlık erelim ve bana mahrem tıbbî belirtilerini anlat” dedi.

Yüzü bir cadı gibiydi ama bir anda alevlere büründü.

***

“Kimsin sen kim olabilirdin diye bağırdı”, çünkü artık hayalet olmuştu.

Bütün bunları Kitabı Mukaddesle izah etmek üzere bir araya gelip bir seremoni, yeniden nişanlısının bedenine girmeye çalışarak “ben paranoid bir kadınım, büyülü dünyadan geldim” dedi Schneider belirtisi).

***

Akabinde Amerikan pastasıyla dolaşırken, peşlerine sarışın bir büyücü gelerek, “artık barışalım ve evlenelim” dedi.

***

Nora ismindeki sarışın cadı tekrar bedenlendi ve insan suretine büründü; ölmüş kadına evlenme teklif etti.

***

Esmer ve alkolik kadın şarabından içti ve mumları söndürdü.

Adama –ki çoktan mevta olmuştu, cinsel ilişki teklif etti (hezeyan).

Sonra giyindi ve sağ gözü âmâ olan bir adam ortaya çıktı, telepatik gücüyle herkesi kontrol etmeye çalışmaktaydı.

***

Daha sonra ölülerin dirilmesi için diğerkâmca şekilde ilaç almaya başladılar.

Arthur ne olduğunu sordu. Aslında meşhur bir TV yıldızı olduğunu da düşünüyordu (hezeyan).

Sheldon “bağırmamda bir sakınca var mı”? dedi!

Oturup pizza yiyerek erkekliğin anlamını ve Büyük Patlamayı tartışmaya başladılar, biri diğerine “ona taptığımı mı düşünüyorsun” diye sordu; bunu sapıklık olarak niteledi

***

Şefkat göstererek ve hindi yiyerek bu zırvalığı kutlamaya başladılar ama mavi T-Shirtlü adam allerjik bünyeli olduğunu, bunu lise yıllarında kaptığını söyledi.

***

Gene Arthur ortaya çıkmıştı ve özür diledi. Zaman mekân sınırı da aşılarak, uzay bükülmüş, Zombi gencecik bir adam olmuştu ve genç bire kızla evlenerek, arkadaşlık teklif etti.

Yaşlı adam gene insanlaştı ve genç olanla dalga geçmeye başladı. Ona “sen yapayalnız bir tipsin, yatmayı bırak da ayağa kalk” dedi.

***

Kendisinin 73 yaşında ve Mr. Proton olduğunu söyleyerek, bunun mânidar bir tesadüf olduğundan bahsetti. Üstelik bu sefer de medyum olmuştu ve her şeyi biliyor ve anlıyordu.

***

Gene şarap içmeye başladılar ve adam gene Hintli oldu, genç kadına “içtiğin için utanmalısın” dedi. Kadın “tatlım, içerim, ne olacak yani” dedi.

Hintli asam büyülü bir kolye yaparak, başarısını cep telefonuyla bütün âleme yaydı.

***

Bu esnada bir şeyler yemeye ve içmeye başladılar,  her şeyin sırrını çözdüklerini düşünmeye başladılar.

Titanyum ve Karbonla deney yapmaya karar vererek gene içtiler. Gay tipli Doğulu adam kızlara asılmaya başladı.

***

Adam tekrar Türkleşti ve kadına garip sözler söyleyerek bir taksiye bindi; sonra da küfretmeye başladı ve silahlar çekildi.

***

Bir köpek ortaya çıktı ve dile geldi ve Terrier cinsi köpek konuşu,  canı Ice-Tea istedi ama sahibi ona viski verdi.

Kelp sarhoş olup dile geldi ve dile geldi. Kendisinin çok zeki olduğunu iddia etti ve bir anda imana gelerek tekrar insan olarak, ahlâkî kaidelere göre yaşayacağına yemin etti,

***

Kadınlara düşman oldu ve kadınları baştan çıkarıcı olarak görmeye başlayarak, kan içmeye başladılar ama bir anda uyuşturucu işine tekrar karışarak Tatlı Cadı Samantha oldu ve 1.800.000 USD’a ortak olmayı teklif etti.

Vampir aynaya baktı ama kendini gördü çünkü tekrar 20 Asra dönülmüştü ve bunlar sarımsaktan da korkmayan ve kan içmeyen ama sol ayağı aksayan Satanistlerdi (Sans la Vey’in dini).

***

 Faiz ve ticaret için tartıştılar ve 2014’e dönüldü. Aile terapisine başlandı da, terapist sakallı ve bir garipti. Aniden kar yağmaya başladı ve ağaçlar fallus gibi kocaman oldu.

Paslı bir arabaya bindiler ama ortalık pis kokuyordu.

Yerdeki koliye baktılar, sıradan bir kutu gibiydi klasik yöntemle yazılmış bir mektup vardı: “Günah çıkar” diyordu.

***

Bisiklete binip evlerine doğru yola çıktılar. Her şey mükemmeldi de, kızı sakallı bir rahip karşıladı. Yerler boya doluydu ve kolinin içinde bir sprey dolusu kırmızı boya vardı.

***

Bundan sonrasını yazmayacağım ama tam bir absürdite olduğunun farkındayım.

Vanda İsminde bir Balık filmini seyreder veya bir şekilde olan biteni izlerseniz, gerisini oradan görebilirsiniz.

Bol fuhuş, polis, sigara ve benzeri şeyler var.

Şimdi yatma zamanı, ben de bizimkileri merak etmeye ve Türkiye, İzmir ve bütün vatanım için her şeyin en güzelini dilemeye devam edeceğim.

***

Hoşça kalın, yarın görüşürüz.

Mehmet Kerem Doksat – Çeşme – 24 Temmuz 2015 Cuma

197 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Türkiye’de iş çığırından çıkış durumda ama ben bun değinmeyeceğim. Allah’tan bütün şehitlere rahmet ve kalanlarına baş sağlığı diliyorum.

Sayın Kılıçdaroğlu'nu kendi verdiği cep telefonundan aradım ama cevap veremedi, sanırım çok meşgul..

***


***

Cerrahpaşa’daki anılarıma devam edeceğim ve paylaşımlarımı sürdüreceğim.

Çukurova Tıp Fakültesini bitirdikten sonra nedense Cerrahpaşa çok gözümde büyümüştü ve orada da ilk gittiğim yer Nöroloji rotasyonuydu.

***

Gider gitmez karizmatik, beyaz saçlı, yakışıklı bir Nöroloji Hocası Bekliyordu: Nedim Zenbilci.

Oradayken birtakım ilginç şeyler cereyan etti. Klinikteki Bora Telaferli ve diğer asistanlar Sev-Genç havasındaydılar ve Organik psikiyatriye pek önem vermezlerdi. Caner Amik’ti sanırım; o da Adler’e benzerdi ve kendine göre icatları, keşifleri vardı.

***

Ben bu yeni ortama uyum sağlamakta zorluk çekiyordum. Nörolojidekiler solcu, Psikiyatridekiler sağcı olarak tanınıyordu ve Hayrünnisa Denktaş Hoca (hâlen hayattadır) Nedim Hoca vefat edince onun yerini almıştı ve benim de kabakulak olacağım tutmuştu. Ayhan Hoca'nın bir de solculuk dönemi olmuştur ama benimle beraber mezara gidecektir, yazamam.

***

Bunun üzerine birkaç hafta istirahat ettim, o dönem çok ilginç şeyler oldu.

***

Ayhan Hoca’nın nüfuzuyla Bakırköy’ün başhekimliğine getirilen bir kişi vardı: Salih Yaşar özden.  Hemen Herkese bağıran, uzun boylu ve zor bir adamdı. Doçentti o zamanlar. Herhalde sağcıdır.

Bir süre Reha Bayar’la benim süpervizörlüğümüzü yaptı ama nedense EKT konusunda anlaşamıyorduk. Kendisine bunu anlatınca, herhâlde Ayhan Hoca’ya nakletmiş. Bir süre kendi başımıza kaldık. Hiç unutmam, Babamın ricası üzerine yatırdığım 50 küsur yaşlarında bir kadın şizofrenisi vakası vardı ve günde 80 mg haloperidole cevap veriyordu. Doz azaltamıyorduk ve yanında ayrıca Akineton'a da (biberiden) gerek kalmıyordu.

***

Daha sonra süpervizörümüz olan Doç. Dr. Engin Eker "biz tecrübeye hürmet ederiz Kerem" dedi.

Salih Bey, Ayhan Hoca'nın nüfuzuyla ve gücüyle Bakırköy’e Başhekim olarak tayin edilmişti.

İyi de, orada da fazla dayanmadı ve birkaç hafta sonra bir gazeteden beni aradılar.

-Hocam. EKT’nin normal bir insana yapılmasının mahzuru var mıdır?

Ben de düşündüm ve “olmaz ama neden ki acaba” diye durdum ve “bir zararı yoktur ama neden veya kime yapılmış ki” diye sordum.

***

O dönemde EKT’yi kafamıza geldiği gibi, herkese uygulayabiliyorduk ama durduk yerde yapılmazdı ki…

Ufak tefek hafıza sorunları veya unutkanlıklar olabilir ama geçer” demiştim.

Meğer Salih Bey bir askere, ceza olarak EKT yaptırmış. Gazetelere sürmanşetten düştü.

***

Aslında EKT hâlâ çok etkili bir yöntemdir ama normal bir insanda bunun ne yeri, ne de gereği bulunabilirdi. Orada sonradan bir ceza aldı mı bilemiyorum ama daha sonra uzun süre Servis şefi olarak kaldı. Psikanalistlere göre ise EKT hâlâ bir ceza yöntemidir!

***

Daha sonra benim eski asistanlarımdan Aslı Bostancı onun asistanı oldu -ki nikâh şâhitliğini yapmıştım, Mood Disorders diye bir çeviri kitap yayımladığını anlatmıştı bana.

Okumamıştım çünkü Mood için ya duygudurum ya da Duygudurum kullanılmalıydı.

Asabi bir adamdı ve sanırım hâlâ da özel üniversitelerde çalışmakta.

En son gene bir Adlî Tıp Kitabı yayımlamış, onu alıp okuyacağım çünkü her kitap önemlidir.

***

İste o dönem iki dâhiyle tanıştım: Meral ve Güneş Kızıltan, Aksel de GATA’dan gelip ekibe eklenmişti.

Güneş pek az konuşan, mütevazı ama çok zeki bir adamdır. Meral’le de Nöroloji AD’da buluşup tanışmışlardı. Bir de kızları vardır. Muayenehane işleri ne oldu tam bilemiyorum ama o kadar titiz ve kılı kırk yararak hasta muayene ederler ki, hastalar bir saatten önce çıkamaz. O zamanlar Uzman olan Yasef Özsarfati de canavar gibi eserdi.

Rivayete göre, bilemem ve vakanüvis değilim, Fevzi Hoca ona azıcık çektirmişti kendisine. Yasef’le de geçenlerde, Berti Dostumun bir davetinde karşılaştık epey sene sonra; o da epey kilo almış. Çok iyi ve kaliteli bir nörologdur.

***

Aksel de sıkıntıdaydı, Psikolog olan Ayşe’den ayrılmıştı ve Eğiticilerin Eğitimi kursları döneminde kısa bir süre sonra ikinci izdivacını Zeynep Oşar’la yapacaktı.

***

Adnan Ziyalar da ilginç bir hocaydı, kliniğe girip çıkması bir olurdu. Merhum Ayhan Hoca ona nâhoş şakalar yapardı ama (karısıyla kızı da (Neylan) ileride Adlî Tıp Kurumunda öğrencim olacaktı) bunu hep hoş görürlerdi. Adnan Ziyalar da hâlâ hayatta. Onu pek tanıyamadım. Kliniğe girip çıkması bir olurdu ve 1 saat zarfında 5-10 hasta görürdü. Çantasını taşımak bir şerefti. Kendisi de Adlî Tıp Kurumundaki görevine öncelik verirdi.

***

Prof. Dr. Oğuz Polat’la beraber Adlî Tıp Kurumunda da bir süre çalıştık.

Oğuz çok pimpirikliydi ve içerideki ekranlardan her tarafı gözlemleyerek, kuş uçurtulmamacasına çalışıyordu. Arada uğradığımda bile hep gözleri ekranlardaydı.

Onun öncesinde Prof. Dr. Sevil Atasoy da Adlî Tıp Kurumunun Başkanlığını bir süre için yürütmüştü.

***

O dönem Murat, Reha, Murat Dokur ayrılmaz bir üçlüydük ama kader bizi farklı yönlere çekecekti.

Murat ABD’ye gidip eğiğim alıp dönecek ve kongreler düzenlemeye başlayacaktı; o da boşanacaktı.

Güneş bir gün beni kenara çekti ve “dostum, sen burada kalmak istiyor musun” diye sordu”. “Tabii dedim, neden”?

Herkesin gözlerine bak ve tepkilerine göre harekete et, o takdirde işler yoluna girer. Yoksa sıkıntı çekersin”.

Haklıydı… Nurcuların, her Cuma namaza gidenlerin hoca olduğu (Koptagel ve grubu hâriç), asistanların arasında ise uzmanlık kutlamalarında kafa çekeninden, dünyayı takmayanının da bulunduğu bir yerdeydim.

***

Meselâ Dr. Serdar Serdaroğlu tipik bir solcuduydu, sigara ve pipo filan içerdi. Levent Kayaalp –ki o da Ayça Gürdal ile evlenip Psikanalist olacaktı ile araları çok iyiydi. Ayça’nın da ilk kocası Levent Küey’di (o da İzmir’de idi ama şimdi epey yükseldi, İstanbul’da muayenehanesi var. Derler ki Ayça’nın ailesi de sağcıymış ve kliniğe girişi o sayede olmuş.

Mansur Beyazyürek de Ayhan Hoca’nın talebesi olup BRRSH’ne geçenlerdendir, o da muayenehanesinde çalışıyor.

***

Haklıydı çünkü klinikte Musa Tosun Ağabeyim dışında pek anlaşabildiğim kişi yoktu; Fevzi Samuk Hoca, Neşe Pekpak Kocabaşoğlu ve Mine Özmen de öyle anlaşabildiklerimden birisiydi. Mine de ikinci evliliğinde saadeti yakalayacak ve o da ABD’de eğitim alacaktı. Nöroloji’deki –o zamanlar doçent olan- Naci Karaağaç ise pek hızlı hasta görürdü.

Koptagel İlal ve Ömer Tunçer de iyiydiler ama odalarında halvet olur, saatlerce ana oğul gibi sohbet ederlerdi. Kritik oylamanın yapılacağı gün yaklaşıyordu ve Gökhan Oral da klinikteydi…

***

Gene o dönem Ankara’dan nokta tayiniyle ilginç bir Doçent geldi: İbrahim Balcıoğlu.

Kendisine Psikiyatri öğreten Prof. Dr. Yıldırım Beyatlı Doğan’abeyaz” derdi ve şükranlarını korurdu. Ne gariptir ki Yıldırım Ağabey de daha sonra bir beyin damar hastalığı atlatacaktı…

Bulancaklıydı, köy kökenliydi, İhsan Doğramacı’nın özel dâhiliyeciliğini yapmıştı. İnsanları Beyaz, Zenci, Değerli, Değersiz, Önemli Önemsiz diye gruplara ayırırdı. Herkesin Nabzına göre şerbet verirdi.

Ayhan Hoca’nın koruması vardı ve gene Adlî Tıp Kurumunda, hem de Anabilim Dalında çalışırdı…

Hoca’nın favorisi Uzman Dr. Zekeriya Kökrek’ti ve hâlâ Ayhan Songar Akademisi olarak orayı muayenehane olarak kullanmakta.

Bu dönemde İsviçre’den dönen Tarık Yılmaz da bir üniversiteye girdi ve muayenehanesini açtı. Tarık kardeşim kadar çok sevdiğim bir adamdır; bir ABD seyahatinde karısıyla beraber gelip beni ağırlamışlardı. O zamanlar yeni boşanmışlık dönemlerimdi ve epey yalnızdım.

***

Mine, İsmet Karacan’ın yanında çalışmıştı. Çok büyük bir bilim adamıydı ve NPT tekniğinin mucidiydi. Kendisi de Manik Depresifti (Bipolar) ama tedavi kabul etmiyor, ilaç kullanmamakta ısrar ediyordu ama arada bir Uyku Yoksunluğu Terapisi yaptığını bize Mine anlatırdı. Mine Özmen de ikinci evliliğini yaptı ve Psikanalize de önem veriyor. Çok şekerdir. Oğlu bir gün bacağını tutup “kadınım benim” dediğinde 6 yaşında filandı. Gel de Freud’a hak verme…

***

Onun da, İsmet Hoca’nın da trajikomik bir hikâyesi vardır: İsmet Hoca, çok önemli bir şey olan gece erkeklik organının sertleşmesini ölçme yöntemini geliştiren adamdı. Rahle-i tedrisinden Hakan Kaynak, Erbil Gözükırmızı ve niceleri geçmişti.

ABD’den dönmüştü ve o dönem NP Hospital’den teklif almıştı ama kararsızdı ve lenslerini de takmıştı.

Yâni dünya çapındaki psikiyatrı genç ve güzel bir bankacı kandırmış ve intihar etmişti.

***

En son Mersin’deki bir kongrede gördüm kendisini, pek neşeliydi, muhtemelen de Manik Fazdaydı.

Dünya çapındaki bilim adamı kendini asmıştı ve geri dönmemecesine gitmişti.

***

Sonra bir gün Nedim Hoca’nın vefatının haberini aldım.

Ne Aksel’de, ne de Acar Baltaş ağabeyimde ondan bir görsel kalmış.

***

Daha sonra Alaattin Duran Anabilim Dalı Başkanı oldu ve imam kökenlidir. İyi bir insandır. Sabah gider, gece döner kliniğe.

Ben ayrıldığımda Prof. Dr. Müfit Uğur AB başkanıydı. Bir gün yanlışlıkla alkol içmiş ve epilepsi statusuna girmişti. Robert College’lidir ama çok koyu dindardır ve EKT’yi de çok sever.

Ayrıca anlatırım ileride…

Ayaklarında nalınla kliniği dolaştığı günü unutamıyorum.

***

Ağrı ve Psikiyatri deyince, karşıma iki dev çıktı: Dr. Serdar Erdine ve Aksel Siva.

Serdar Ağabey Çapa’nın algolojisinin mimarıdır ve iddialı, girişimci, Atatürkçü bir aydındır. Kızını da pek severim. Hilton’daki düğününe çağırmıştı.

***

Bu arada karşıma Işık Aydınlı çıkacaktı. Diyarbakır’dayken de, İstanbul’dayken de, emekli olduktan sonra da hep aradığımda onu karşımda buldum.

Çok mütevazı ama bir o kadar aydın bir insandır, hep gülümser. Kocası da, bilhassa onkolojik kanserlerin piri olan Kılıç Aydınlı’dır.

O da az ama öz konuşan bir bilim adamıdır.

***

Geçenlerde öğrendim ki Işık Hanım emekli olmuş.

En son rica ettiğimde annemin anestezisinde yardımcı olmuş ve gene davetim üzerine, şimdi profesör olan Numan Konuk’un Karaelmas Üniversitesindeki konferansına iştirak etmişti.

Numan, eski hocasına ödül verirken...

Algolojiyi anlatmış, ben de Rektörü dâhil, oradaki herkese toplu hipnoz uygulamıştım.

Sonra beni arabamla dönmüştük ve Kılıç Bey karısını en az beş kere aramıştı.

Ben buna aşk derim işte.


***

Meğer Işık Hanım, ablası da hematoloji profesörüdür (Yıldız), bir Karadenizli adam bulup rica etmiş ve bütün AD’nı inşa ettirmiş.

***

Geçen gün telefon ettim, emekliye ayrılmış!

Bu çok büyük bir kayıptır.

Bu kadar genç yaşta ve aydın insanlar emekli olmamalı.

İnşallah Güneş ve Meral’in de muayenehaneleri vardır.

***

Nedim Hoca’nın beraber çalıştığı dönemde, International Hospital’de tanıştığım, “Özal’ın Doktoru” olarak da ünlenen Cengiz Aslan’dan bahsetmek isterim.

***

Cengiz Ağabey istese profesör de olurdu ama tenezzül etmedi, olarak hayatına devam etmekte.

***

O da kendi oğlunun ameliyatını yapma travmasını yaşadı. En son Güneş Taner Bey’in evinde karşılaştık.

***

Birazdan Tahir ve Figen Sümer gelecek.

Haydi, iyi günler şimdilik...

Mehmet Kerem Doksat – Çeşme - 22 Temmuz 2015 Çarşamba

223 kez okundu
0

Posted by on in Genel

3 gündür Çeşme’deyiz. Burası hep İstanbullularla dolu…

Biraz önce Çeşme Sheraton’daydık, tıka basa doluydu ve sıra dışı insanlar da bir aradaydı.

***

Garip kılıklı bir kadın mevcuttu ama kimdir diye sormadık, usulca çıktık.

Neslim de ben de şaşırdık çünkü televizyonumuzda hâlâ enerji var ve hayattayız.

***

Demin Sevgili Selçuk Erbakan geldi ve ortalığı temizledi. O da gerçek bir dost.

***

Hâtun kendini aştı ve tatilin keyfini çıkarıyor.

Her taraf hıncahınç dolu…

***

Bu gece de Hasan ve Zeynep Hanyalı çiftiyle hasret gidereceğiz.

***

Biraz önce gene eve döndük ve KRAL TV’de popüler müzik çalmakta

***

Biraz önce eve vâsıl olduk ve hazırlanıyoruz.

Garip bir şekilde, bu sefer tanıdık kimselere rastlamadık.

***

Nedense taş evlerde, garip binalarda ikamet edenlerin çoğunluğu İstanbullu.

***

Bu arada Fransa’daki yarışlar sürüyor ve bir bisikletçi düştü.

***

Bunlar şimdiki gelişmeler, kalanları daha sonra yazarım ama burada vakit çok zor geçmekte.

***

İçerken sarhoş olan bir kadın canlandırılmakta…

Neslim hazırlanıyor ve ben de memnunum.

Birazdan çıkacağız.

Memlekette ciddi bir maddî kriz varmış anladığım kadarıyla ama kimin umurunda: Baktım da, otelde gene sınıf farkı mevcuttu ve çalışanla işçi ayrı kefelerdedirler…

Her taraf anı dolu…

Bakalım sağ sâlim Sakız Adası’na da gidip kafa çekebilecek miyiz?

Yunanistan cidden berbat durumda ama Avrupa ve ABD nasıl olsa orayı kurtarır.

Bakalım bundan sonra ne olacak?

İstanbul’a karşı patolojik bir hasret gelişti bende: Nostalji.

***

Kraliçe de Nazi çıkmış ya, daha doğrusu oğlu.

kraliçe nazi ile ilgili görsel sonucu

İşte buna çok güldüm. O kadın acaba kaç yaşında ki böylesine bir garabete vesile olsun?

***

Evrimsel Psikiyatri çalışmalarım sürmekte ve yanımdaki kitap da Mark Brüne’nin Evrimsel Psikiyatri Temel Kitabı.

Döner dönmez çalışmalara daha da hız verip, asistanlarla da halvet olmak niyetindeyiz.

***

Şimdi Vikipedi’den alıntı yapacağım:

Pist boyutları ve kullanılan ekipmanlar standartlara uygun olmalıdır. Yol yarışlarında mesafenin uzman bir ölçüm görevlisi tarafından tam olarak belirlenmesi zorunludur.Yol yarışları dışında, rekor kaydı için yarışlar karma olmamalıdır; yalnızca erkek veya da kadın sporcular yarışmalıdır.

Bayrak yarışlarında bütün takım üyeleri aynı ülkenin vatandaşı olmalıdır.Yarışta tavşan atletlerin bulunmasına izin verilmiştir.

Rekorun kabulü için yarışın hemen sonrasında doping testi yapılması zorunludur. Hâlen bu kuralın uygulanmadığı rekor kayıtları mevcuttur. Yarış sonrası testten geçen ancak daha sonra doping yaptığı ortaya çıkan atletlerin dereceleri iptal edilmektedir.

***

200’ye kadar olan koşular ve yatay atlama müsabakalarında, 2.0 m/s’ye kadar rüzgâr desteğine izin verilmiştir.  Rüzgâr hızı tüm yarışmalar boyunca ortalama 2.0 m/s ve en fazla 4.0 m/s olmalıdır. 800 m'ye kadar olan koşularda, fotofinişle tam otomatik zamanlama zorunludur. Herhangi bir râkım  sınırı yoktur. Yüksek râkımda daha az hava direnci olması sebebiyle, Meksika ve Sestriere gibi şehirler kısa koşu ve atlama rekorlarının kırıldığı yerler olmuştu. 

1968 Yaz Olimpiyatları’nda bunun örnekleri görüldü. Yüksekliğin etkisi altındaki dereceler “A” harfiyle etiketlenmiştir. Böylece istatistiklerde “deniz seviyesi” en iyi dereceleri de görülebilmektedir. Uzun mesafe koşularında ise, yükseklik daha az Oksijen anlamına geldiğinden atletler dezavantajlıdır. Yüksek râkımdaki performanslar yine A ile işaretlenmektedir.

Yol şartlarında güzergâhın bir çevrim olması gerekmez ancak başlangıç ve bitiş arasındaki yükseklik düşümü 1:1000 (örneğin 1 m/km)'i geçmemelidir. Yol şartlarında başlangıç ve bitiş noktalarının arasındaki teorik direkt mesafenin, yarış güzergâhının %50'sinden az olmaması gerekir.

Dünya rekorlarının kırılışına tanıklık etmek, atletizm seyircisinin ilgisini çekmekte, bu sepele atletlerin sponsorları ve Altın Lig ve gibi turnuvaların organizatörleri, rekor kıran atletlere para ödülü vermektedir.

Sırıkla yüksek atlamada verilen rekor ödülleri, atletlerde dünya rekoru büyük farkla geride bırakmak yerine, kabul edilen en küçük miktarda (bir santimetre) geliştirerek, her defasında ödül kazanma fikrini ortaya çıkardı. Bu taktik erkeklerde Sergey Budka, kadınlarda ise Yelena Isinbayeva tarafından uygulandı. Bazı spor yorumcuları, atletlerin bu durum yüzünden yeteneklerinin elverdiği kadar yüksek dereceleri yapmadıkları eleştirisini getirmişti. Sırıkla atlama dışındaki sporlarda ise derecenin tam olarak ayarlanması mümkün olmadığından buna benzer durumlar

Dünya Rekorları

2000 yılı öncesinde, açık alan ve salon yarışmaları için ayrı ayrı rekor kaydı tutulmaktaydı. 2000'de IAAF’ın 260.18a kuralı (eski 260.6a) “dünya rekoru” derecelerinin “açık veya kapalı” herhangi bir tesiste yapılabileceği, şeklinde düzenlendi. Yeni kural geçmişe dönük olarak işletilmedi.

***

Mesela kimse 100 metreyi 5 saniyede koşamaz değil mi?

Yanılıyor muyum?

Mehmet Kerem Doksat – Çeşme - 21 Temmuz 2015 Salı

374 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Kimine göre karşısına zırhsız çıkabildiğiniz kişidir, bazısına göre ise en zor zamanınızda aradığınız insandır.

Bazısı gitarını dost bilir, bir kısmı bir hayvanı, hatta ölüm ânında yanında olabilecek kişiyi.

Pek çok kişi tanıdım, gördüm ve iyi i ilişkiler kurdum, bir kısmıyla darıldık veya ben istemeden gönüllerini kırdım.

Şimdi düşünüyorum da, geçen gün Tahir de sordu, hâlâ İklil’i ve Selma’yı görüyorum rüyalarımda

***

Şimdi Selçuk geldi, buraları budayacaklar.

Siyavuş Ağabeyim pek de iyi durumda değilmiş, Cem Kurtoğlu çok sağlıklı.

Cânan Bodrum’da, Nurperi de Belçika’dan aradı.

Oğuz sağ ve sıhhatte umarım.

İlkin Ağabeyim de sinyal veriyormuş. Dr. Oğuz Tanrıdağ'a gitmiş. Mânidar bir tesadüf!

İclal iyiymiş.

***

Raffi Ağabey de aradı ve Ada’ya davet etti.

Bizim Adanalı Ömer de motosiklet aldı, özenti hergele.

***

Dün Ziya ve Ayşen Nazlı geldiler, muhabbet pek güzeldi ama hep Ertem Baba’yı andık ve Birgül Anne için dua ettik çünkü genel durumu iyi değil.

***

Bize iş yeri ziyaretine de gelenler oldu, onları ağırladık.

Tuncay Filiz de İzmir’de ama Çınar telefonunu açmaz çünkü içine kapanmış.

***

Bir Türkan Teyze vardı, annemin dostuydu, sanırım hâlâ hayattadır, o da nevi şahsına münhasır bir insandı.

***

Barbaros Şansal KKTC’ye gitmiş, oradan girmekte Facebook’a.

Şebnem Bürkev’i görüyorum, kızı kocaman olmuş. Onu ta genceciklerinden beri tanırım ve çok severi. Merhum annesi hastamdı.

***

Hep yanımızda olan ve mecbur kalınca aradığımız bir kişi olmuştu, o da Nil Molinas Mandel.

Çok güzel ve sabırlı bir Onkoloji profesörüdür ama hep çok meşguldür, yüzü hep güler ve pırıl pırıl gülümser.

Eğer kanser olursam, mutlaka arayacağım kişidir. Annemi de o tedavi etmişti.

Başı çok kalabalıktır ama çağırınca bize mutlaka ALO der.

Şimdi biraz yatayım.

Akşam Zeynep ve Hasan Hanyalı ile yemeğe çıkacağız.

Her taraf anı dolu ve her gün “bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” havasındayız çünkü hava da çok sıcak ve ben hâlâ hayattayım.

Sıcaklık 27 derece ve belki yüzmeye de gideriz.

Mehmet Kerem Doksat – Çeşme - 21 Temmuz 2015 Salı

121 kez okundu
0