Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

M. Kerem DOKSAT

M. Kerem DOKSAT

Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ
5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.
İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.
Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.
Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.
Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.
Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.
53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Bu gece sabahladım ve öyle görünüyor ki daha epey gün ter döküp, mesai harcayacağım.

Kitabı çok geniş tutuyorum.

***

İçinde Kişilik Bozuklukları, evrimsel, klinik ve farmakolojik müdahaleler var.

Keza dinler tarihinden, İslam’a fazla dokunmayarak, örnekler de yer alacak. Budizm, Hıristiyanlık, vahiy… yer alacak. Garip zamanlarda yaşıyoruz, ihtiyatlı olmak ve orta yolu fazla zorlamamak lâzım. Aynı şeyi bir gecede kıraat ettiğim Sayın Mario Levi’ninBu oyunda Gitmek Vardı” isimli romanında da gördüm. Bir dönemin baskılarını çok naif ve güzel anlaşılır bir şekilde anlatmış. Okurken bazen irkildim ve epey de güldüm.

Harikulade bir komedi! Neval, Saffet gibi kahramanlar var içinde. Bol da bohem hayat içki ve seks… Tam satacak kıvamda. Son cümlesi: Gelir tabii. Kiminle konuştuğunun hâlâ farkında değil misin? O da sansürlemiş eserini.

***

Böylesine hacimli bir kitabı kendi başıma hazırlamak da işin keyfi tabii ki…

Ne yapalım, kaderimizi kendimiz yazsak da, Karma’da ve var biliyor muyuz?

Bakın Alev gitti. Işıl Ablam da aradı. Onları ziyaret edeceğiz ve epey de seyahat edeceğiz.

***

Bütün mesele gitmeden eser bırakabilmekte. İnsan ömrünün 50.000 seneye çıkarılabileceğine dair sohbetlere katılıyorum. Bu müthiş bir şey!

Daha yapacak çok iş var. Hele kızımı da gördüm ve saçını koklayıp, sarıldım ya!

Bu arada Einstein gene yanılmamış. Yanlışlanabilir mi gene bilmem ama bu A kümesi zat bir kere daha haklı çıktı ve iki Karadelik birleşerek indifa etti. Ortaya çıkan enerjinin bir haddi hesabı yok.

Büyük Patlama Teorisi bir puan daha aldı. Evrim de. Televizyonda Discovery Channel’da harikulade şeyler seyrediyoruz.

Şehit analarının acısını meslek icabı anlayabiliyorum da, acaba bunları yapanlar hiç empati kurup da “bu bizim evladımız olsa ne yapardık” diyorlar mı?

Dilerim benim kitaplarım ve makalelerim de iyice artar, önümüzdeki günlerde yekvücut olarak ayakta dururuz.

Bugünlerde hiçbir şeye güven yok. Sanırım en büyük rehberimiz bilim ve Gazi’nin ruhu olarak kalacak ve dimdik duracağız ayakta.

Bazıları telefonlarıma cevap veriyor, bir kısmı ise sanırım veremiyor.

Onlara da selam ola.

Neydi, çalışmak en büyük ibadet değil miydi?

Hayırlısı olsun, şimdi biraz istirahat etmek gerek benim açımdan.

Herkese sevgim ve saygımla…

Bu arada, Cerrahpaşa’nın yeni Dekanı Prof. Dr. Alaattin Duran. Sevdiğim ve saydığım bir meslekdaşımdır. Arayıp kutladım. Rektörlük ise biraz garip olmuş.

Belki oraya da bir uğrarım.

***

 

Felsefe derslerine başlayacağım ama kimle söylemem, büyüsü bozulmasın. Evde tam bir hengâme hâkim. Kur’ân mealleri, Pubmed’den inenler, makaleler. Yeni Ahit de elimde.

Türkiye'deki Yahudi cemaati epey azalıyor. Onları kaybetmemek elzem. Elbet bir planı vardır erenlerin...

Herkese sevgim ve saygımla…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya –15 Şubat 2016 Pazartesi

1017 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bugün gideriz haftaya uğrarız derken gene yüreğimin içi sızladı.

Uzun zamandır görüşememiştik ama hep Işıl’la irtibat halindeydik.

Bugün akşamüstü haberi geldi ki, Sevgili Kuzinim Alev Yücesoy sessiz sedasız terk edip gitmiş dünyayı.

Sebep de o menfur, hâlâ çaresi doğru dürüst bulunamayan ve insanın isyan edeceği kadar içini sızlatan müziç belâ!

Kanser!

Maalesef katılamadım cenazesine, içim daraldı ve ancak şimdi yazabiliyorum. Çok güzel ve hayatı takmayan, güçlü ve tatlı bir kadındı. Arabasına atladığı zaman Bağdat Caddesi’nden uçar giderdi ve güzelliğiyle herkesi hayran bırakırdı kendisine.

Benzini doldurunca arabasına, fırtına gibi eserdi ve gözü kimseleri görmezdi.

Didi Fenerbahçe’nin teknik direktörüydü.

Siyavuş Ağabeyimle dans ettikleri zaman herkes onlara bakardı.

Ailece briç oynarlardı gençken. Daha doğrusu ben anlamazdım ama Selâhattin Dayım, Rezzan Yengem bir araya geldiklerinde en tatlısından muhabbeti paylaşırdık. Sigara da, eğlence de, en şekerinden sohbet de gırla giderdi. Selâhattin Dayım da en son Merhume Teyzem Muazzez Kurtoğlu’nun vefatından sonra, o zarif elleriyle piyano çalarken durmakta hafıza bankamda.

Onu da Amiyotrofik Lateral Skleroz’dan kaybetmiştik.

Seneler geldi geçti, “bugün geleceğiz, yarın uğrayacağız” derken, onlar Suadiye Caddesi’nde kaldılar. Babamı ebediyete yolladığımızda yanımda olanlardan birisi de Rezzan Yengem’di. “istersen bırak, baban artık iyi değil” dediğinde inanmak istememiştim!

Işıl ise koşturmakta setten sete ve vakti dar, biliyorum. Yeniden dişilerde rol almaya başladı ve bu da onu hayata bağlayan en büyük kuvvet, biliyorum.

Hemen Cem’i aradım, o da Asım Dayımı haberdar etti ve ailemiz gene kenetlendi.

Öyle de…

İnsan aradığı zaman iki kelâm laf edeceği ve “ne haber canım benim” diyeceği kişiler azalınca içi daralıyor.

Ünlü oyuncu Işıl Yücesoy’un acı günü, işte hepimizin gideceği yer.


65 yaşında akciğer kanserine yenik düşen Alev Yücesoy’un naaşı Erenköy Galippaşa Camii’nde öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından Ihlamurkuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi.


Bu cami garip bir yer. Benim tarafımdan vefat eden herkes orada toprağa veriliyor ve malum şeyler söyleniyor:

“Merhumeyi nasıl bilirdiniz?

“Hakkınızı helal ediyor musunuz”?

“Ediyoruz, ediyoruz, ediyoruz”.

Bu mutlaka üç kere okunur, din öyle der çünkü.

“Hatun kişi niyetine el Fatiha”…

Bilen Arapça okur, bilmeyen mırıldanır.

Sonra yeşil araba, defin ve daha birçok hengâme!

Ne Cânan gördü onu, ne de Neslim hatırlar ama ben hepsini içim sızlayarak hatırlıyorum.

Allah’ın rahmeti üzerine olsun Alev. Dilerim Alev gibi esersin gittiğin yerde… Güleç, içi yaşama sevinciyle dolu ve ışıl ışıl parlayan gözlerin hiç kapanmadan…

Aklıma geçenlerde aradığım ve 50 küsur seneden sonra karısı da aynı musibetten vefat eden bir büyüğüm geldi.

“Nasılsınız efendim” diye sorduğumda “şu yalnızlık olmasa hiç mühim değil Keremciğim” demişti.

Tekrar Siyavuş Ağabeyimi aradım ve “ne olacak, gitti işte, ne haber” dedi ve gene bizi sordu.

Mutlaka “sana geleceğim ağabeyim” dedim.

Gideceğim, erkek sözü. Siyavuş, ailemizin direğidir…

Uyku tutmadı.

Şimdi de gözlerimde yaşlar var.

Hayat böyle bir şey işte de, kalanlar?

Işıl Abla’mın başarılarla dolu hayatını paylaşmak isterim.

Ankara Devlet Konservatuarı’ndan mezun olan Işıl Yücesoy, 1969 yılında Devlet Tiyatrosu’nda sanat hayatına atıldı. Daha sonra 1975 yılında şarkıcı olarak sahneye çıkmaya başladı. Aynı yıl ilk 45’liği Çalamazsın Mutluluğu basıldı. 1978 yılında kendi firması Orient Plak’ı kuran sanatçı, birçok gece kulübü ve gazinoda sahneye çıktı. Dört adet plağı basılan Yücesoy, 1981’den sonra film ve dizilerde rol almaya başladı. Işıl Yücesoy’un Tanju Cılızoğlu ile olan evliliğinden Meneviş adında bir kızı vardır.

Neden ağlamaktayım bilemiyorum.

İnkâr mı yoksa hüzün mü?

Acaba hepsi mi?

Hepsi.

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 13 Şubat 2016 Cumartesi 

2361 kez okundu
0

Meşhur fıkradır. Kadın psikiyatra gider ve “yatağımın altında bir timsah var” der. Kocası buna kesinlikle inanmamaktadır ama ne yapsın; anlayışla sükût etmektedir. Hekim şaşırır ama “herhalde bu bir hezeyan” diyerek, hastasına bu açıdan yaklaşmanın daha isabetli olacağına karar verir.

Ne de olsa, böylesine hezeyanı olan bir kişiyle “saçmalama” diye münakaşa edilmez.

“Evet, anlıyorum… Bazıları evlerinde gerçekten de timsah besliyorlar ama bu onların habitatına (doğal yaşama alanlarına) uyan bir mekân yahut ortam teşkil edilebilirse daha makul olur, ne dersiniz” diye soruyu geri atar. Amacı içgörü uyandırmak, bir yandan da mecazî mânâda bir mesaj vermektir: “Timsahın Ankara’daki bir karyolanın altında ne işi ola ki”!

 ***

Üstelik şu “petshoplarda” (hayvanatın sergilenerek, ücreti mukabilinde satıldığı dükkânlar) satılan timsahların çoğu ya yavru, ya da genetiğiyle oynanmış minyatür formları. Böyle giderse, birkaç asır sonra bizleri de birileri satabilir (Kadim Yunan ve Roma’da, Ortadoğu kültürlerinde olmadı mı, olmuyor mu sanki? Bakarsınız 1000 sene sonra iyice tekâmül etmiş şempanzeler de bizi satarlar). Bırakın her hayvan kendi sevdiği ortamda hayatiyetini sürdürsün…

***

“Herhâlde evinizde bir korokodil yahut alligatör besleyecek hâliniz yoktur. Bunlar devasa hayvanlar ve derhal insanı yerler. Her ne kadar evrimsel açıdan predatörün (avcı) mönüsünde insanlar ön sırada gelmiyorsa da… Her sene ortalama 1000 Homo Sapiens sapiens’ten biri bu çok gelişmiş sürüngenlerce yenilip, bir de çevrile çevrile boğularak katledildikten sonra, mideye indiriliyor” der.

***

Eh, tabii ki antipsikotik ve biraz da morali düzelsin diye antidepresan bir ilaç başlar. Sonra da Bilişsel Davranışçı Terapiye alabilmek ümidiyle “bir dahaki seansta gelirken, bana her iki büyük timsah alt-türünün ve evlerdeki süs timsahların hayat şartları hakkında birkaç sayfalık doküman hazırlayıp gelin ki, konunun üzerinde uzun vadeli çalışıp, size maruziyet de duyarsızlaştırma terapileri yapayım. Sonra hipnoterapi de eklerim der.

***

Hasta ve kocası “peki Doktor Bey, iyi günler” der ve giderler. Ruh hekiminin keyfi yerindedir çünkü hem çaktırmadan meta-kognisyonla ona zekice bir mecaz yollamış hem de terapinin önünü açmıştır. 

***

Huzur içerisinde ve kendisiyle de iftihar ederek evine gider. Karısına “ne ilginç vakalar geliyor hayatım, etik sınırlar olmasa anlatırdım” der. Karısı gülmeye başlar “tamam da, galiba beni başkasıyla karıştırdın, ben de psikiyatrım yâhu” der.

Ruh hekimi kendine gelir ve ketumiyetine de itimat etiği için, karısı meslekdaşına vakayı özetler.

***

Karısı daha genç ve çok okuyan bir tiptir; azıcık da bilmiş ama iyi niyetli… “Hayatım, biraz erken yüzleştirme (konfrontasyon” yapmamış mısın? Ya hasta veya yakını bu mecazı anlamaz da, gidip internetten araştırır yahut daha da beteri, bir veterinere danışırlarsa” der.

***

Hekim biraz telaşlanır ama daha sonra rahatlar: “Hayatım, buradaki timsah aslında dinamik açıdan bir fallus imagosu ve hastaya bastırılmış cinselliğini ve saldırganlığını da ihsas ettirmiş oldum. Yeterince zeki ve entellektüel insanlar, mesajı almışlardır”.

 ***

Der de, azıcık huzuru kaçmıştır. “Ya bu kadın çılgınlık yapıp da evde timsah besliyorsa, ben ne yaparım” diye tedirgin olur. Sonra da bu gayrı mümkün ve gayrı varit bir düşünce. Nasıl olsa bir sorun çıkmaz deyip, konu hakkındaki son literatürü psikiyatri dergilerinden ve kitaplarından taramaya başlar. Karısı da iştirak eder. PubMed’e “home ve crocodile” yazınca 20 makale çıkar. Hepsinin özetlerini hızla okurlar; korkacak bir şey yoktur!

***

5 gün sonraki randevuya gelen hastalarına durumun nasıl olduğunu sorar, karısı meslekdaşı da yanındadır. “Vallahi, timsah hâlâ yatağın altında artık ben pek aldırış etmiyorum" der hanım; kocası kıpkırmızı ve gergin ama sabırlı bir duygulanımla susmaya devam eder.

***

İlaçların dozunu artırırlar ve “o timsah zamanla çekip gidecek” diye teminat verirler.

***

Bir sonraki randevuya gelmezler ama hastanın kocası telefon eder. Nazik ama bastırılmış bir öfkeyle “bizim eve gelebilir misiniz, ücreti takdim edeceğim” der.

“Aman efendim, bir uğrarız, zaten yakın” diye yola çıkarlar.

Bir bakarlar ki hanımı timsah yemiş kısmen ama acil servise yetiştirmişler!

 ***

Ruh hekimi sorar: “Beyefendi, gerçekten de böyle bir timsah mevcut muydu”?

Hastanın kocası hazin bir tebessümle cevap verir: “Hiçbir zaman olmadı ama belki de karımın beyninin muhayyile gücünü yeterince ciddiye alamadık”, o kadar beynini zorladı ki, varolmayan timsah zuhur etti ve karanlıkta karımı ısırdı. Işığı yaktığımda sadece onu yaralı olarak gördü. Timsah ortada yoktu!

***

Ruh hekimi hüzünlüdür…

“Bunca senedir bu işi yapıyorum, hayal gücünün sonsuzluğunu ve onun organı olan beynin yaratıcı kuvvetinin muhteşem becerilerini yeterince almadım. Muhtemelen bir Dissosiyatif nöbet geçirip kendine zarar verdi. Merak etmeyin” der.

Tam evden çıkacaklarken, pek zarif bir adam olan kocası viziteyi verirken ikisinin de kulağına fısıldar: “Ben bu geceyi yanız geçireceğim, hastaneye almadılar. Ya bu timsah bana da saldırırsa” diye endişesini dile getirir.

Telkin, ikna, belki de folie a deux. Ne fark eder?

 ***

Karısı teselli eder; “bir de EEG isteyelim, belki temporo-limbik epilepsi geçirdi” der.

Ruh kekimi “tabii ki hayatım” cevabını verir. 

Sonra eve giderler. Geniz bazalı ve yere yapışık yataklarına tam uzanacakken hekim fırlar.

“Aşkım, odada sanki bir hırıltı mı var, yoksa bana mı öyle geldi diye” haykırır.

 ***

Karısı güler ama o da tedirgin olmuştur: “Bana bak, üzüm üzüme baka baka kararır” der.

O gece kâbuslar içinde geçirirler.

Ya timsah onlara da gelmişse?

Daesin mi yoksa Umwelth mi?

Yoksa Eigenwelth mi?

 ***

Acaba, basitçe bir paranormal fenomen mi? Hani başka bir boyuttan gelen ama tecessüm ederken timsaha istihale olan bir Marslı mı?

Tam da terapide metakognitif süreç başlamışken!

***

Uyandıklarında her tarafları sağlamdır.

Hangi boyuttaydık diye sorarlar kendilerine karı koca

Acaba gerçek olan ne?

Bunun gerisini daha sonra paylaşacağım.

Hepimiz hayal ettiğimiz şeyleri yaratıp onlarla beraber yaşıyor, bir kohabitasyon içinde mi devinip duruyoruz acaba!

Yoksa bu işin içinde beynelmilel güçler mi var?

*** 

Bu aralar beni bir düşüncedir sardı... İktidarda kim olursa olsun, Ruslar bizim tarihî düşmanımız değil mi?

Kalktık tayyarelerini düşürdük.


IŞİD'di değil mi?

Mukabele-i bil misilden de geçtim.

Ya Putin ve Meldeyev doğal gaz vanalarını üç beş günlüğüne kısarlarsa?

Buna da acaba Illuminati mi karışmış olur yaksa amaca yönelik hareket eden, silahla dolaşan, kendinden hiç kimseye güvenmeyen, ilginç yönelimleri olan eski bir KGB ajanı mı?

Ya bir de her tarafta canlı bombalar kendilerini patlatmaya başlarlarsa?

Bunların çoğu akıl hastası değildir, kendilerini inandıkları davaya vermiş adamlardır!

Tarih tekerrür ediyor: Aklıma 11 Eylülde NTV'den yaptığımız canlı yayında Sayın Celâl Pîr'le konuştuklarımız aklıma geliyor.

Hepsi ABD'nin numaraları, "kendi İkiz Kulelerini kendileri vuruyorlar" demiştim de, pek kimseler inanmamıştı.

Bu memleket için üzülüyordum geçen gün aldığım bir haberden sonra moralim düzeldi!  

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 05 Şubat 2016 Cuma

716 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Aziz Dostlar, 

Hepinize güzel bir hafta sonunun ilk sabahından merhaba...

Geçenlerde bir dost meclisinde sohbet ederken, konu Demokratik Almanya’dan açılmıştı. Bu kelimenin veya bu ülkenin adının, yaşı çok ileri olmayanlarda farklı anlamlar ifade ettiğini konuşmuştuk. Ben geceleri; başucumda, böyle bir ülkenin, henüz var olmadığı yıllarda yapılmış, antika bir yerküre gece lambamı yakarak uyuduğumu söylemiştim.  

***

Sonra, 1974 yılında, Federal Almanya’da düzenlenen Dünya Kupası’nda, Federal Almanya’nın, Beckenbauer’li, Gerd Müller’li, Overath’lı kadrosuyla dünya şampiyonu olduğunda; bu ülkeyle yapağı tarihteki tek maçta, Münih Olimpiyat Stadı’nda, hem de bir dünya kupası maçında Demokratik Almanya’ya (DDR) 1-0 yenildiğini anımsadık. Çocukken babama “hangisi gerçek Almanya?” diye sorduğumu; babamın da “her ikisi de…” diye yanıtladığını hatırlıyorum.

gerd müller ile ilgili görsel sonucu

Yıllar 1989’u gösterdiğinde, bir gerçek, bir diğer gerçeği alt etmiş ve soğuk savaş dönemi kapanmıştı. Sonraki yıllarda, batının âdeta, siyasi bütünlüğünün mimarı olan Prusya’ya tarihî borcunu ödemesine tanıklık ettik. Bu konu, daha duvar yıkılmadan iki yıl önce “Der Himmel über Berlin (Berlin Üzerinde Gökyüzü)” adlı nefis bir filmde, gelecekten haberler veriyor; Doğu Berlin’i, monoton, donuk ve yoksul bir atmosferde resmediyordu. Çok iz bırakan bu film, bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Sonradan; bu filmin, bir Hollywood uyarlaması da çekildi.

***

İki Almanya birleşikten ve Glasnost – Perestroyka'dan sonra neler oldu; bunların hepsini gördük, yaşadık. Demir Perde'yi ilk yırtan ülke Almanya olduğu için, toplumsal entegrasyon sorunları da buradan başlamış ve çevre ülkelere yayılmıştı. Elbette bu sorunlar, en çabuk ve etkin biçimde, en zengin ve ileri demir perde ülkesi olan, yine bu ülkede çözüldü.

***

Bu sorunları konu alan, “Biz Rüya Görürken (Als wir träumten)” isimli bir Alman filmi izledim. Çok etkileyici değildi; ancak güzel ve iyi filmdi. Yönetmeniyle, senaristiyle, gerçekten saygı duyulacak bir filmin, alçakgönüllü bir bütçeyle yapılabileceğini göstermişler. Disiplinli ve ciddîye alınarak yapılmış bir çalışma. Almanlar bir işi yapınca doğru düzgün yapıyorlar. Filmin linki buradadır.

http://www.turkcealtyazili.com/biz-ruya-gorurken-2015.html

Bu film, ben fakirin anladığı kadarıyla, romantik bir sosyalizm kapitalizm karşıtlığı değerlendirmesi olmuş.

***

Bizim Türk filmlerinin, Batılılar karşısında, senaryo ve kurgu açısından neden yetersiz kaldığını biraz anlıyorum. Türkiye’den belki çok iyi roman, çok iyi müzik niye çıkmıyorsa, iyi film de aynı yüzden çıkmıyor. Birincisi, bir kitap okuyunca, o kitap sanki, yalnızca kendisi için yazılmış da, kapağını kaldırdığı anda içindekiler o kapağın altında zuhûr etmiş sanan cehâlet erbâbının gâbi kültür anlayışı yüzünden çıkmıyor. İkincisi de, belki paragözlülük yüzünden çıkmıyor.

***

Estetik görgü, sakince tartışma geleneği, öz eleştiri, rasyonel kalabilme; bunlar ne yazık ki toplumumuzda, batıyla aynı ringe çıkabilecek düzeyde değil. Bu nedenle, çıkan malın düzeyi, bu ülkedeki tüketiciye yetiyor.

Sinema yapıtlarına bakarsak; ödül toplayan filmler bile, sinema tarihi ve aktüel sinema bilgisi çok derin olmayan, sinemaya yalnızca sevgi ve merak duyan benim gibi bir ortalama izleyiciyi tatmin etmiyor. Derin ve sofistike mesaj verme kaygısı ile, uzadıkça uzayan şizoid sessizlikler; kör kör parmağım gözüne imgeler, simgeler; görgüsüzlüğe varan, izleyicinin çağrışım gücünü küçümseyen bir gösterge fetişizmi; ya da gizem izafe edilme çabasıyla, yerli yersiz ve tuhaf bir şekilde yüze, göze zumlamalar; aslında hiçbir özelliği olmayan ama özgün olması çabasıyla yaratılmaya çalışılmış ölü karakterler; sıkıştığı yerlerde müziğe ya da doğadaki seslere sığınma; tempo düşüklüğü; en çok da, senaryoyu toparlayamayıp,  açık yapıt (opera aperta) tarzında, sözüm ona felsefî bir mesaj ortaya koyduğu zehâbına kapılarak öyküyü, sonuçsuz olarak ortada bırakıp, filmi sonlandırmak; aklıma, kendimi biraz zorlayınca gelen olumsuzluklar oluyor. İstisnalar dışında, bizim piyasamızdaki, kimseyi takmayan havalarda, sözüm ona bağımsız kafalara sahip kadrolardan çıkan avangard kontenjanına giren filmler böyle oluyor. Ondan sonra, bu filmlerin, ilden ayrıksın tipli yönetmenlerine, orada burada ödüller dağıtılıp, iltifatlar yağdırılıyor. Keçinin olmadığı yerde, koyuna Abdurrahman Çelebi derlermiş. Bu da aynı hesap…

Bana göre bu eziklikler ve sanat filmi -ya da bağımsız, ya da iyi mal diyelim-  sinema filmlerindeki nicelikteki yetersizlik, benim birçok noktayı bağladığım gibi, burada da, iletişim kanallarının bir numaralı taşıyıcısı ve ulusal kimliğin tescil araçlarının şampiyonu olan “dil” konusuna gelip bağlanıyor. Elbette, oradan da, ulusal kimlikle olan sorunlu ilişki, ulusal kimliğe, üzeri açık ya da kapalı bir eleştiri ya da, onu yokumsayıcı, küçümseyici, hafife alan bir tavır, filmin etkin taşıyıcısı olan dili, değersizleştiriyor.

İnsan, bazen, yalnızca bir dilin içinde bulunmayı, kısa bir süreliğine de olsa, kendisininkinden başka bir milliyetin içinde bulunmayı merak edebilir. Başka ulusların; ulusal kaygı, düşünce, jestiküler tutum ve davranışlarını anlamak isteyebilir. Başka bir ulusun espri anlayışını, onların da, kendilerinden başka ya da kendi ulusuna nasıl baktığını görmek isteyebilir. İşte bu güdülenmeyle (sâik), bir kişi, birkaç saatliğine de olsa, başka dilden bir filmi izleyebilir. Böyle bir yapıt, yazın (edebiyat) yapıtı olmasa da, dili îtîbâriyle, bir (ya da birkaç) ulusal kimliğe (milliyete) mensuptur. Ben, ne yazık ki, bizim filmlerimizi izlediğimde, benim arzu ettiğim nicelikte, batılı filmlerin (ya da kültürlerin) malzemesi olan dilsel (lenguistik) özgüveni de göremiyorum, bulamıyorum.

***

İki üç satır yukarıdaki, ulusal kimlikle ilişkiye döndüğümüzde; yalnızca sinemada değil, Türkiye’de bugün sanatla uğraşan, hemen bütün kesimlerin, derin bir kimlik yırtılması, dehşetli bir ulusal benlik çöküşü yaşadığını biliyoruz. Çağcıl, asrî ya da çağdaş olma adına, bu insanlar, yapıtlarını, bu düşünce iklimde ortaya koyuyorlar. Ülkemizde zaten, eğitimsiz çoğunluğu oluşturan kesim, ciddi bir propaganda altında, ulusal kimliğin yerine, dînî kimliği ikame etmeye çalışıyor. Demin sözünü ettiğim kesim ise, yine modern dünyaya âit ulusal kimliğin yerine, pre-modern dünyaya ait birtakım etnik kimlikleri koymaya çalışıyor. Etnik bir kimliği yoksa ise, de facto olan ulusal kimliğini reddetmese bile, bunu kendi uğursuzluğu olarak değerlendirip, başka ulusları övüp, kendi ulusal kimliğini, farkında olarak ya da olmayarak aşağılıyor. Yine, bir takım, meslekî, hobiye dayalı, ya da sözüm ona evrensel değerleri, ulusal kimliğiyle yer değiştiriyor.

***

Yalnızca ulusu ilgilendiren, ulusun kaderini ilgilendiren, bir ulusu, bütün ilkel bir takım benlik programlarının ötesinde, başka ulusların çıkarları karşısında birleştiren reddedilmez gerçekler vardır. Ulusallık (milliyet), büyük bir projedir ve büyük projeler de büyük bir inançla gerçekleştirilir. Biz, bu inancın ve özsaygının paramparça olduğu, kapkaranlık bir tünele girdik ve bu tünelden bir türlü çıkamıyoruz.

Eleştirinin başladığı yere gelirsek, sinema, bir sanat dalı olmasının yanında, elbette toplumsal propaganda araçlarından çok etkili bir tanesidir. Bu sanat icra edilirken, ulusal kimlikle olan sorunlar bir kenara bırakılırsa, garip, etnosentrik, felsefî, ideolojik kaygılar, yerini, gerçekçi (realist) bir estetik çabaya bırakacaktır. Şöyle ki, ulusal kimlikle barışık bir sinema, iyi malın da arayışında, sinemacıyı daha serbestleştirecek, özgürleştirecek ve özgün (orijinal) dili aramak, kurguyu ortaya koymak için onu rahatlatacaktır. Sonuç olarak, Batı’daki gibi, avangart sinemanın da izleyici sayısı artacak, izleyicideki kalite beklentisi yükselecektir. O zaman, umuyorum ki; sıkıcı, zorlayıcı tartışmalardan arınmış; güzelduyu (estetik) yetkinliği yüksek yapıtlar ortaya çıkabilecektir. Sinemamıza, böyle bir zevki tadacağımız bir gelecek ve sizlere, iyiliklerle ve güzelliklerle dolu, rahat ve huzur içinde bir hafta sonu dilerim.

Gönlünüz şen olsun.

Mehmet Aziz Göksel – İstanbul – 01 Şubat 2016 Pazartesi

401 kez okundu
0

İlk defa tanıştılar 16 yaşında; ikisi de pek genç ve saftı. Tek bilmedikleri arkadan vurmaktı. Kimseleri incitmemeye özen gösterirlerdi.

Âşık olduklarında henüz genceciktiler. Ne yasaktan anlarlardı, ne de günahtan. Biri henüz delikanlıydı; naif ve kutsiyete ehemmiyet veren.

 

Öbürünün ise patavatsız, küstah ve her ettiği söze küfürle başlayan, ne kadar kendine benzeyen varsa ona perestiş eden ve kimseleri umuruna takmayan bir yapısı vardı. Hani, tam maço denen tarzda davranırdı. Sıklıkla başka kadınlara takılır; sonra döner dolaşır, evdeki yavuklusuna dönerdi. Herkes “hünsa” diye aşağılardı. Bu sebeple de sürekli olarak yer değiştirirdi.

 

***

 

Birisi oraya giderken, öbürü buraya meylederdi. Herkes kolayca ikisini de kandırırdı. Çok saf ve kural tanımaz insanlardı ama birisi ameliyat olarak cinsiyet değiştirdiği için sürekli toplum dışına itiliyorlardı. Yekpare bir kimlik geliştirip, direniyorlardı köhnemiş değer yargılarına ve arada da ahmak kutusuna aval aval bakıp vakit geçiriyorlardı! Son zamanlarda verilen fetvalar ve dayatılan saptırmalar ne kadar makul ve muteberdi?

 

Kadın olup da Pembe Kimliğine kavuşan, hiç istememesine rağmen fuhşa sürüklenmişti. Gelen geçen aşağılıyor ve “sapık” diye damgalıyorlardı.

 

Erkek sık sık derin düşüncele dalar ve karamsarca hayaller kurardı.

 

“Her şey ütopik bu âlemde” diye düşünürdü.

 

***

 

“Gönlüme düşe düşe transseksüel düştü. Evlensem nikâh düşer ama ailem ne der” diye hayıflanırdı.

 

“Cogito ergo sum” dedi kendi kendine. Cevap hâlâ muğlâktı.

 

Akabinde de Latince deyimleri neden ezberlediğini sorguladı:

 

Ab imo pectore: Kalbin derinliklerinden (dürüstlükle).

 

Ab inconvenienti: Uygun olmayan bir şeyden.

 

Ab initio: Başlangıçtan.

 

Ab Jove principium: Jüpiter’le başlayalım.

 

Ab ovo usque ad mala: Yumurtadan elmalara (baştan sona anlamında: Romalıların geleneksel yemek sırasından esinlenerek)

 

Ab uno disce omnes: Bir şeyden her şeyi öğren.

 

Absentem lædit, qui cum ebrio litigat: Sarhoşla kavga eden, yerinde olmayan birini döver.

 

Abusus non tollit usum: Suiistimal düzgün kullanmayı iptal ettirmez.

 

Abyssus abyssum invocat: Uçurum uçurumu çağırır. (Bir hata diğerlerinin doğmasına sebep olur)

 

Accipe Hoc: Bunu al.

 

Acta est fabula: Oyun bitti (Caesar Divi Filius Augustus’un son sözleri)

 

Acta non verba: Hareket, söz değil.

 

Actibus immensis urbs fulget massiliensis: Marsilya şehri, müthiş eylemlerle ışıltı saçıyor.

 

Actio libera in causa: Nedeninde serbest hareket.

 

Ad astra: Yıldızlara doğru

 

Ad augusta per angusta: Doruklara doğru dar yollardan (Başarı kolay kazanılmaz)

 

Ad libitum: Kendi isteğine bağlı olarak (ad lib. olarak kısaltılır)

 

Ad fontes: Kaynaklara doğru

 

Ad gloriam: Zafer için.

 

Ad hoc: Belli bir amaca yönelik.

 

Ad hominem: Bir argümana cevap verirken argümanı eleştirmekten ziyade argümanı yapan kişiye saldırmak.

 

Ad impossibilia nemo tenetur: Hiç kimse yapamayacağı şeyler için söz vermemelidir.

 

Ad majorem Dei gloriam: Tanrı'nın ihtişamlı görkemi için (Haçlıların, Cizvitlerin ve Şikago Üniversitesinin mottosu)

 

Ad kalendas graecas: Grek Kalendas’ta (Kalendaslar Romalı’dır, bu yüzden bu deyim var olmayan bir tarihi belirtir: çıkmaz ayın son çarşambası)

 

Ad litteram: Harfi harfine.

 

Ad multos annos: Nice yıllara!

 

“Ben kimim, neyim ki bunları düşünüyorum” diye iç çekti.

 

“Eser bırakmaktır esas ölümsüzlük” diye tefekkür etti.

 

Sevgilisine son bir kez baktı. O arkasını dönmüş ve gözyaşlarını içine akıtarak oturuyordu. Çok bedbahttı!

 

Ellerini avuçlarının içine aldı, ağlıyordu.

 

Bize bu diyarda hayat hakkı tanımazlar, Aykırıyız çünkü” diye fısıldadı.

 

Yanağına bir öpücük kondurdu de meçhule giden merdivenden tırmanmaya başladı…

 

İçinden hep şu geçiyordu: “Psikopat olan kim acaba”?

 

Hasta olsan kendisi mi, sevdiği kadın mı yoksa toplum muydu?

 

Cevabını asla bulamayacağının farkındaydı…

 

Bir hekime mi gitsem” dedi.

 

Bir gün belki yolu bana düşerse mutlaka yardımcı olurum.

 

Homofobikleri sevmem.

 

Çoğu içimizde yaşayan ama pek düzgün sanılan sapkınlardır!

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 30 Ocak 2016 Cumartesi

236 kez okundu
0