Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

BİLİMSEL METODOLOJİ NEDİR?

Bir bilginin (knowledge) bilimsel olabilmesi için nesnel (objective) bilgi olması gerekir.

Bunun için de önce tasvir edilmesi (betimleme: description), sonra târif edilmesi (tanımlama: definition), akabinde ölçülmesi (measurement) ve nihâyette tasnif edilmesi (sınıflama: classification) icap eder. Bu şekilde elde edilen bilginin bir "bir işe yarama potansiyeli" olması gerekir ki üzerinde çalışılmaya değsin.

Bu safhalardan geçmeyen bilgiler ve onların temsil ettiği varlıklar özneldir (subjective), dogmatik vasıflıdır ve bilimin târifi ve metodolojisi dışındadırlar. Bunlar inanç, itikat veya îmân konusudur; değiştirilemez, tartışılamaz çünkü aşağıda anlatacağımız şekilde sınanamazlar. Dinî, metafizik ve mistik bilgiler bu özelliktedir. Bunların bilime enjeksiyonu ancak kaos yaratır.

Daha sonra bu bilgiden hareketle bir ön fikir (assumption: zan) üretilir; yâni "zannedilir". Bu ön fikir mevcut bulgular, teoriler (theory: kuram) ve varsayımlarla mukayese edildikten sonra bir varsayım (hypothesis) ortaya atılır. Bu hipotezi test edip geçerli (valid), güvenilir (reliabl) kılabilmek için bir araştırma deseni (design) inşâ edilir. Eğer bu iş için kullanacağımız gereçler (tool) geçerli ve güvenilir değilse, önce bunlar tasarlanıp geçerlilik ve güvenilirlik analizleri yapılarak kullanılabilir hâle getirilir. Önceden bu aşamalardan geçmiş araçlar mevcut ise tabii ki kullanılabilir.

Araştırmanın geçerliliğini ve güvenilirliğini en önemli olarak belirleyen hususlardan bir tanesi de tarafsızlık (non-biasedness) ilkesidir. Hipotezimizi sınamak istememiz, araştırmamızın veya deneyimizin tarafgir olmasını asla gerektirmez, hâttâ doğrusu olmamasıdır. Bu sebeple de, deseni hazırlarken yanlış pozitif (false positive) veya yanlış negatif (false negative) sonuçlardan bizi koruyacak bütün bulaşıklıklardan (contaminations) arınmış olmalıyızdır. Sonucu bu yönlerde etkileyebilecek bütün hâricî veya dâhilî etkileri olabildiğince asgarîye düşürmemiz gerekir.

Daha sonra araştırma veya deney yapılır. Sonuçlar dünyâca kabûl görmüş istatistiksel analizlerden geçirilir. Bunu yaparken şuûrdışı veya şuûrlu tarafgirlikten kaçınmak için konuya kör (blind) bir istatistikçi tarafından da sonuçlar gözden geçirilir.

Yayın aşamasında, sonuçların anlamlılığı (significance), bunun derecesi ve varsayımın haklılık derecesi tartışılır. Çalışmanın kısıtlılıkları (limitations) varsa (yeterince örneklem olmaması, kaçınılmaz bulaşıklıkların muhtemel etkileri vs.) bunlar dürüstçe belirtilir.

Daha sonra bu yazı güvenilir ve hakemli bir dergiye gönderilir. Hakemlerden gelen eleştiriler sebebiyle gerekirse 5-10 kere gözden geçirilir (revision).

Sonunda da yayınlanır. Buna rağmen ciddi eleştiriler gelebilir ve teyit çalışmaları (replication studies) yapılmadıkça 1. dereceden kanıt (delil) olarak kabûl edilmez.

Buna kanıta (delile) dayalı bilim (evidence based science) denir.

Masaru Emoto'nun suyun duadan etkilerini anlatan "çalışması" da, duanın kâlb krizinden veya başka bir illetten koruyucu etkisiyle ilgili çalışmaların çoğu da bu sebeple kâzip bilim (sham science) veya yalancı bilim (pseudoscience) düzeyindedir ve itibarlı çevrelerce kaale alınmazlar. Daha çok halkı oyalayan sansasyonlar veya spektaküler oyalamalar hâlinde ortada dolanırlar.

Ve.... Bunca zahmetle elde edilen bilgi daha yayınlandığında eskimiştir ve yeni bilgilerce çürütülecek veya değişecektir.

Bu da Sir Karl Popper''ın ortaya koyduğu yanlışlanabilirlik ilkesinin (falsifaibility principle) vazgeçilmezliğinin bir göstergesidir.

Tabii ki bütün bunlar somut sistemlerle uğraşan doğabilimlerinde, tıpta, biyolojide, jeolojide vs. daha bir geçerlidir. Anlam sistemleriyle uğraşan teorik fizik ve matematik gibi bilimlerde işler daha da karışır ve devreye diyalektik mantık, puslu (fuzzy) mantık ve Heisenberg'in belirsizlik ilkesi girer. Kuantum araştırmalarında ise uçuş serbestçedir ama önce bütün temel bilgilere ileri derecede vâkıf olmayı gerektirir.

Tarih bir bilim midir dersek, daima galiplerin yazdığı bilgiler yumağından bîtaraf hakikati yakalamak çok zordur.

Soykırım "keşifleri", çeşit çeşit icatlar göz önüne alındığında, tarih aslında ideolojidir; dolayısıyla da bilim değil bilgidir. Bu bilginin ne kadar nesnel (objective), ne kadar öznel (subjective) olduğu tam bilinemez.

Peki, psikiyatri bilim midir?

Biyolojik, psikofarmakolojik, sinirbilimsel, deneysel psikolojiden mülhem alt dallarıyla bir bilim dalı olduğu kesindir. Buna karşılık, yanlışlanabilme ilkesine ters düşen ve varsayımlarını a priori doğru kabûl ederek sonuçları ona göre yordayan (prediction) psikanalitik ve sâir teoriler bilimsel değildir; bilimselleşmek için bilimsel olan dallarla işbirliğine giderek doğru iş yapmaktadır. Klinik psikiyatri ise yanlışlanabilme ve gelişebilme ilkelerine uyduğu için bilimseldir.

Parsimoni İlkesi Nedir?

Eskiden "postüladan tasarruf kâidesi" de denen parsimoni (parsimony) ilkesi, "birden fazla kabûl edilebilir izah varsa, en basit olanı en doğrusudur" düsturudur. Bu ilkenin güçlü yanı gereksiz ve fuzûli araştırmaları ve ayrıntıda boğulmayı önlemesi, zayıf yanı ise komorbiditeyi gözardı etmesidir.

Peki, Bir İnsan Hem Bir İnanca (Dinî, İdeolojik veya Mistik) Sâhip Olup, Hem de Bilim Adamı Olamaz mı? 

Tabii ki olabilir. Dünyâda geçmişte ve hâlde bunun pek çok örnekleri mevcuttur. Muhtemelen artarak da olacaktır. Önemli olan sapla samanı karıştırmamayı, bilim adamı kimliğiyle (scientist identity) kendini aşan kimliğini (self-transcendent identity) karıştırmamaktır. Dinî-mistik ritüelik davranışlar tâ hayvanlar aleminden insan türüne kadar devam eden bir süreklilik gösterirler. Kurumsallaşma ve bilinçli inanç (îmân) ise Homo sapiens sapiens''te gerçekleşmiştir. İnsan türü kendini aşmaya muktedir hâttâ mahkûm olan tek türdür. Adam gibi adamlar hem ilmi hem de îmânı aynı yürek ve dimağda taşıyabilirler ve asla ikisinin de mutaassıbı olmazlar.

"En doğrusu, hâlen en doğru bildiğimizi yanlışlayacak yeni varsayımlar yaratmaktır". Sir Karl Popper

"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir". Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk

 Senelerdir bilim adamı olmaya ve editörlük yapmaya gayret eden bendenizden ilgilenenlere bir katkı...

Prof. Dr. Mehmet Kerem DOKSAT

TEŞHİR, ŞİDDET, HİDDET ve TELEVOLE MEDYASI
GENÇLERDE MARKA MERAKI

Related Posts

 

Yorum 2

Already Registered? Login Here
Guest - Özgür on Cumartesi, 09 Şubat 2013 22:13
Saçaklı mantık

Hocam, şu an kullandığımız bilimsel metodolojide varsayımı 1-0 mantığı üzerine inşâ ediyoruz. Yani sınayacağımız bilgi için iki olası sonuç var. Ya olumlu ya da olumsuz. Örneğin bir etken maddenin herhangi bir parametre üzerinde ya etkili olduğu ya da etkili olmadığı hipoteziyle yola çıkıyoruz, araştırma da dolayısıyla bu iki hipotezden birinin doğrulanması ile sonuçlanıyor. Yanlış negatif-pozitif sonuçlardan kaçınmak için mümkün olduğunca kontaminasyonlardan arındırıyoruz çalışmayı. Bence bu noktada büyük sıkıntı var. İşler çok karışıyor. Çünkü o kadar çok kontrol edemediğimiz direkt ya da indirekt faktör var ki; bunların hiçbirini hesaba katmadan (zâten mümkün değil) bir araştırma deseni oluşturuyoruz. Üstelik ölçemediğimiz veya hesaba katamadığımız faktörlerin çalışmamızın sonucunu ne düzeyde etkilediğini bilemiyoruz. Bu noktada aklıma "kelebek etkisi" kavramı geliyor. Zâten aynı konuda, aynı ya da benzer desende yapılmış çalışmalara baktığımızda hem olumlu hem de olumsuz sonuçlara rastlıyoruz. Yâni bir araştırmanın sonucuna göre; o etken madde, ilgili parametre üzerinde ya etkili ya da etkili değil. Ama konuyla ilgili yapılan tüm çalışmaları tedkik eden biri şu sonuca varabilir; bu etken madde bu parametre üzerinde hem etkili hem de değil. Demek ki bu etken madde belli koşullarda etkili, belli koşullarda değil. Ama o koşulları tümüyle kontrol edebilmemiz mümkün mü? Ya da o koşulları yaratan faktörleri tümüyle tespit edebilmemiz mümkün mü? Değil. O zaman bilim, günün imkânlarıyla bir sonraki adıma kadar geçerli gerçekliklere ulaşabilmek için kullandığımız bir araç.
Sir Popper'ın yanlışlanabilirlik ilkesi de bu yüzden elzem. Deney düzeneği üzerindeki hâkimiyetimiz arttıkça deneylerin sonuçları da değişiyor ve öncekiler yanlışlanıyor. Sonsuz parametrenin olduğu evrende hiç bir zaman tam bir hâkimiyet söz konusu olamayacağına göre, yanlışlanabilirlik ilkesi vazgeçilmez görünüyor.
Peki sizce hipotezlerimizin "ya...ya da..." mantığı üzerine kurulması doğru mu? Doğada mantık "hem...hem de..." mantığı değil midir? Yoksa henüz o düzeye erişemedik mi?
Saygılarımla...

MKD: Sanırım yazımda bundan bahsediyorum, tekrar baksanız...
Saygılar.

0
Hocam, şu an kullandığımız bilimsel metodolojide varsayımı 1-0 mantığı üzerine inşâ ediyoruz. Yani sınayacağımız bilgi için iki olası sonuç var. [u]Ya[/u] olumlu [u]ya da[/u] olumsuz. Örneğin bir etken maddenin herhangi bir parametre üzerinde ya etkili olduğu ya da etkili olmadığı hipoteziyle yola çıkıyoruz, araştırma da dolayısıyla bu iki hipotezden birinin doğrulanması ile sonuçlanıyor. Yanlış negatif-pozitif sonuçlardan kaçınmak için mümkün olduğunca kontaminasyonlardan arındırıyoruz çalışmayı. Bence bu noktada büyük sıkıntı var. İşler çok karışıyor. Çünkü o kadar çok kontrol edemediğimiz direkt ya da indirekt faktör var ki; bunların hiçbirini hesaba katmadan (zâten mümkün değil) bir araştırma deseni oluşturuyoruz. Üstelik ölçemediğimiz veya hesaba katamadığımız faktörlerin çalışmamızın sonucunu ne düzeyde etkilediğini bilemiyoruz. Bu noktada aklıma "kelebek etkisi" kavramı geliyor. Zâten aynı konuda, aynı ya da benzer desende yapılmış çalışmalara baktığımızda [u]hem[/u] olumlu [u]hem de[/u] olumsuz sonuçlara rastlıyoruz. Yâni bir araştırmanın sonucuna göre; o etken madde, ilgili parametre üzerinde ya etkili ya da etkili değil. Ama konuyla ilgili yapılan tüm çalışmaları tedkik eden biri şu sonuca varabilir; bu etken madde bu parametre üzerinde hem etkili hem de değil. Demek ki bu etken madde belli koşullarda etkili, belli koşullarda değil. Ama o koşulları tümüyle kontrol edebilmemiz mümkün mü? Ya da o koşulları yaratan faktörleri tümüyle tespit edebilmemiz mümkün mü? Değil. O zaman bilim, günün imkânlarıyla bir sonraki adıma kadar geçerli gerçekliklere ulaşabilmek için kullandığımız bir araç. Sir Popper'ın yanlışlanabilirlik ilkesi de bu yüzden elzem. Deney düzeneği üzerindeki hâkimiyetimiz arttıkça deneylerin sonuçları da değişiyor ve öncekiler yanlışlanıyor. Sonsuz parametrenin olduğu evrende hiç bir zaman tam bir hâkimiyet söz konusu olamayacağına göre, yanlışlanabilirlik ilkesi vazgeçilmez görünüyor. Peki sizce hipotezlerimizin "ya...ya da..." mantığı üzerine kurulması doğru mu? Doğada mantık "hem...hem de..." mantığı değil midir? Yoksa henüz o düzeye erişemedik mi? Saygılarımla... MKD: Sanırım yazımda bundan bahsediyorum, tekrar baksanız... Saygılar.
Guest - Özgür on Pazar, 10 Şubat 2013 16:11
Yeni bir metodoloji

Hocam, benim sormak istediğim; günümüzde kullandığımız 1-0 mantığı yerine, saçaklı mantık üzerine kurulu yeni bir bilimsel metodoloji geliştirme gerekliliği hakkında ne düşündüğünüz? Kuantum mekaniğinin, deneyler esnasında gözlemcinin rolü ve ölçme problemleri konusunu gündeme getirmesi ile şu an kullandığımız metodoloji bana çok dar kalıplı ve eksik görünüyor.
Saygılar

MKD: Bunu başaran herhâlde NOBEL alır. Bilmukabele saygılar...

0
Hocam, benim sormak istediğim; günümüzde kullandığımız 1-0 mantığı yerine, saçaklı mantık üzerine kurulu yeni bir bilimsel metodoloji geliştirme gerekliliği hakkında ne düşündüğünüz? Kuantum mekaniğinin, deneyler esnasında gözlemcinin rolü ve ölçme problemleri konusunu gündeme getirmesi ile şu an kullandığımız metodoloji bana çok dar kalıplı ve eksik görünüyor. Saygılar MKD: Bunu başaran herhâlde NOBEL alır. Bilmukabele saygılar...