Hür Tartışma Mekânı

Burada alenen suç veya hakaret içeren, Atatürk ilke ve İnkılâplarına hakaret eden, İnsanlık veya Nefret Suçu ihtiva eden yorumlar veya yazılar konulamaz.

CÂMİ, CEM EVİ, ATATÜRK ve ALEVÎLİK

Posted by on in Genel
  • Yazı boyutu: Daha büyük Daha küçük
  • 4460 kez okundu
  • 0 yorum
  • Bu yazıya abone ol
  • Yazdır

Önce http://www.Alevîweb.com/forum/showthread.php?t=4942 mekânını tıklayalım:

Dün Mustafa Kemâl’in Ankara’ya ilk gelişinin 80. yıldönümüydü… Her yıl beylik kutlamalarla anılan bu günün ayrıntıları artık unutulmaya yüz tuttu. Yıldönümü vesilesiyle hem 80 yıl önce Ankara denilen bu köyden bozma kasabada yaşanan heyecanı hatırlatmak, hem de Mustafa Kemâl’in tam o günlerde Alevîler’le yaptığı çok önemli bir görüşmeyle kendi soyağacına ilişkin bâzı verilere dikkat çekmek istiyorum bugün…

Enver Behnan Şapolyo, Kemâl Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi (1958) adlı kitabında 27 Aralık 1919 günü bütün ayrıntısıyla anlatmıştır.

 

Günlerden Cumartesi’ydi. Hazırlıklar sabahtan başlamış, karşılama için büyük bir konvoy oluşturulmuştu. En önde Seymen alayı yürüyordu. Zeybek kıyâfeti içinde 7 yüz yaya, 3 bin atlı Seymen yola dizilmişti. Bala’dan gelen 50 davulcu ile 30 zurnacı, şamanlar gibi raks ederek çalıyorlardı.

Seymenler’in arkasından Ankara’daki muhtelif tarikatların dervişleri yürüyordu. En fazla müridi olan Nakşibendî dergâhı başta olmak üzere, Sâdi dergâhı, Rufaî, Kadirî dergâhları, Mevlevî dergâhı, Hacı Bayram Veli müritleri, esnaf Ahîleri ve civar köylerden gelen Kızılbaşlar sıraya dizilmişlerdi. Rufaî dervişler, kudüm çalıp, yanaklarında ucu sivri topuzlar, karınlarında kılıçlar saplı olduğu hâlde “ya Rahim, ya Gafur” diye hu çekerek yürüyorlardı. Arkadan esnaf loncaları geliyordu. Kale’yi Atpazarı’nı, Çıkrıkçılar’ı mesken tutmuş keçeciler, bakırcılar, demirciler, pırpıtçılar, semerciler, çıkrıkçılar, nalburlar, tiftikçiler, orakçılar, düvenciler, debağlar, kilciler, kabatuzcular, kasaplar, bahçıvanlar, haffaflar, urgancılar, saraçlar, kundurucular, terziler, sofcular, sokumacılar, esnaf bayrağının arkasından ilerliyorlardı.

Onların ardından, başta Nakşibendî ilk mektebi Ay Melek, Tacettin olmak üzere, Ulucanlar ilk mektepleriyle, Ziraat mektebi, sanayi mektebi ve “Taş Mektep” denilen Ankara sultanîsi de ellerinde bayraklar ve başlarında muallimleriyle ikişerli sıra, alayı takip ediyorlardı.

Bekledikleri heyet tam 3’ü 10 geçe ufukta göründü. Büyük hârpten kalma eski ve boyası dökülmüş 2 otomobil, patlak lâstiklerine paçavralar tıkanmış halde şehre yaklaşıyordu.

O konvoyun serüvenini de Mustafa Kemâl’le Ankara’ya gelen Mazhar Müfit Kansu (Atatürk’le Beraber, 1986) en ince ayrıntısına kadar yazmıştır.

Mustafa Kemâl, yolda Hacıbektaş’a uğrar. Mazhar Müfit’e göre o dönem Anadolu’da bulunan 3-4 milyon kadar Alevî, Hacıbektaş’daki Çelebi Cemalettin Efendi ve dede postu vekili Salih Niyazi Baba’ya bağlıdırlar. Mustafa Kemâl, Alevî cemaâtinî millî mücadeleye katabilmek için onlarla görüşmek ister.

 Aslında -genel olarak pek dillendirilmese de- Mustafa Kemâl, zâten Bektaşîliğe çok yakındır. Doğup büyüdüğü Selânik ve genelde Rumeli bölgesi Bektaşî dergâhlarının yoğun olduğu bir bölgedir. Hüseyin Şekercioğlu’nun Atatürk’ün baba soyu üzerine yaptığı araştırmaya göre (Türk Kültürü Dergisi, Sayı;245) Ali Rızâ Efendi, Anadolu’dan koparılıp Rumeli’ye yerleştirilmiş “Kızılkocalı Türkmenleri” boyundadır. Falih Rıfkı Atay, “Çankaya” kitabında, Kılıçoğlu Hakkı’ya atfen, Mustafa Kemâl’in, Hârbiye yıllarında tatillerde Selânik’e geldiğinde Şeyh Rıfat Efendi’nin tekkesine gidip, dervişler halkası içinde ayinlere katıldığını yazar. Mustafa Kemâl de Nutuk’ta, Selânik’ten arkadaşı olan ABGülkerim Paşa ile telgraflaşmalarını anlatırken Paşa’nın, kendisine “Kutb-ul akrap” yâni “Kutuplar kutbu” diye hitap ettiğini anlatır. Bu Bektaşîliğin en üst derecesi için kullanılan bir terimdir.

Bu mâzinin de katkısıyla olsa gerek, Mustafa Kemâl, Çelebi Cemalettin Efendi ile çok iyi bir diyalog kurar. Şapolyo’ya göre o ziyârette Çelebi’nin oğlu Hamdullah Efendi’nin odasında “âyin-i cem” düzenlenir. Bir “ikrar töreni” ile Mustafa Kemâl’e “kılıç kuşatılır” ve “yola kabûl edilir.” Bu buluşmada Cemalettin Efendi, Kuvayi Millîye’ye tamamen taraftar olduğunu söyler.

Can DÜNDAR
Sabah Gazetesi

Can Dündar, ortaya bir bilgi atıp, fazla yoruma girmemiş…

***

Şimdi de http://www.piryolu.com/forum/mustafa-Kemâl-ataturk/1468-ataturk-Alevî-miydi.html mekânına bakalım:

Atatürk/Alevîlik ve Gizlenen Gerçekler… BELGE VE KANITLARLA ATATÜRK ALEVî’DİR.

Resmî anlatıda pek dillendirilmeyen bir gerçek, Mustafa Kemâl’in, Bektaşîliğe yakınlığıdır. Her şeyden önce Atatürk’ün Bektaşîliğe yakınlığı, Yaşadığı Selânik ve genelde Rumeli bölgesindeki Bektaşî dergâhlarının yoğunluğundan kaynaklanır. Acaba Atatürk’ün Bektaşîliğe yakınlığı ve ilgisi sâdece yaşadığı yerdeki Bektaşî nüfusundan mı kaynaklanmakta? Yapılan araştırmalar, Atatürk ve Alevîler arasındaki bağın, sanılanın dışında, ilgi ve sevginin ötesinde olduğunu gösteriyor.

Mustafa Kemâl’in soyu Anadolu’ya dayanmaktadır. Yörük Türkmen kökenlidir. Mustafa Kemâl’in mensup olduğu soya Kızılcalı Türkleri denir. Oğuzların Kızıl Oğuz boyundandır. Kızılca bölüklü, Kızılcaörenli adı da verilir. Selânik’teki kayıtlarındaysa ”Karakocalılar” olarak geçmektedir. Mustafa Kemâl’in sülâlesi olan Kızılcaoğulları, Rumeli Alevîliği’nin Anadolu koludur. Bu kolun anayurdu Tokat–Almus Tozanlı vâdisidir. Bugün burada yaşayanların tümü de Alevî’dir. Bu bölgeye yerleştirilen Yörük Türkmen boyları 1410 yıllarında Tokat, Çorum, Amasya, Sivas ve Reşadiye dolaylarındaki Kızıl Özenliler yurdu olarak bilinen bölgede “Kızıl Ahmetliler Beyliği” adıyla bir beylik kurmuşlardır. Osmanlı Hükümdarlarından II. Murat’ın Amasya Vâlisi Yörgüç Paşa’nın bu beylik üzerine düzenlediği sefer sonucunda beylik ortadan kaldırıldı. Kızıl Ahmetliler beyliği halkının bir kısmı zindanlara doldurularak, dumandan boğdurularak öldürülmüştür. Bir kısmı da Anadolu’nun çeşitli yerlerine dağıtılmıştır. Mustafa Kemâl Atatürk’ün baba soyu, Bu olay sebebiyle Konya’ya yerleşmiştir...

Bundan sonraki tarihî süreç içerisinde, Fatih zamanında Rumeli’nin Türkleştirilmesi sürecinde âile, Konya/Karaman’dan gelerek Manastır Vilâyeti’nin Debre-i Balâ Sancağı’na bağlı Kocacık’a yerleşmişlerdir. Kocacık, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nde Arnavutluk sınırına yakın olan Debre şehrine bağlı bir nâhiyedir. Âile sonradan (muhtemelen 1830′larda) Selânik’e göç etmiştir.

Mustafa Kemâl’in dedesi Kırmızı Hâfız Ahmet’tir. Mustafa Kemâl’in nüfus kaydı “Yörük tâifesinden” diye geçmektedir. Mustafa Kemâl’in babası da nüfus kütüğünde Kızılhafızoğlu Ali Rızâ diye yazılmaktadır. Mustafa Kemâl, on yaşlarında Selânik’teki Kızılbey sokakta bulunan ilkokula yazılmıştır.

Kızıl kelimesi genellikle Alevî Bektaşîlere takılan bir addır. Mustafa Kemâl’in babasının ismi Ali Rızâ’dır. Ali Rızâ, Ehlibeyt soyunun Sekizinci İmam’ın ismidir.

Mustafa Kemâl’in duygu ve düşüncelerinde Nâmık Kemâl’in büyük tesiri söz konusudur. Nâmık Kemâl de bir Bektaşî idi. Yine Bektaşî olan Abdülkerim Paşa’nın Mustafa Kemâl’le yazışmalarında, özel Bektaşî şifreleri kullanmaları onun Bektaşîliği’ne dâir bir delil olarak ileri sürülen bir başka delildir… Zira bu şifreler tarikata girmeyen kimseye verilmezdi.

Nâmık Kemâl

Falih Rıfkı Atay, Çankaya kitabında, Kılıçoğlu Hakkı’ya atfen, Mustafa Kemâl’in, Hârbiye yıllarında tatillerde Selânik’e geldiğinde, Bektaşî Şeyhi Rıfat Efendi’nin tekkesine gidip, dervişler halkası içinde âyinlere katıldığını yazar. 

Falih Rıfkı Atay

Mustafa Kemâl de Nutuk’ta, Selânik’ten arkadaşı olan ABGülkerim Paşa ile telgraflaşmalarını anlatırken Paşa’nın, kendisine “Kutb-ul akrap” yâni “Kutuplar kutbu” diye hitap ettiğini anlatır. Bu Bektaşîliğin en üst derecesi için kullanılan bir terimdir.

Yararlanılan Kaynaklar:

1- Türk Kültürü Dergisi, “Atatürk’ün baba soyu” Sayı; 145.
2- Falih Rıfkı Atay, “Çankaya” .
3- Mazhar Müfit Kansu, Atatürk’le Beraber, 1986.
4- Mete Tuncay, Milliyet sanat sayı:246.s:25.
5- Mustafa Cemil Kılıç, Laik Türkiye İçin Yükselen Alevîlik, s. 193.-204.
6- Cemal Şener, Atatürk ve Alevîler, Ant yayınları, s.14.
7- A. Celâlettin Ulusoy, Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve Alevî – Bektaşî Yolu. S.104.
8- Ankara, Atatürk ve Alevîler, Can Dündar.

Bu yazar, Atatürk’ün Alevî olmasından pek müftehir!

***

Başka fikri olanlar da var bittabi: http://www.ahmetakyol.net/index.php?option=com_content&task=view&id=1144&Itemid=45.

Atatürk’ün anne ve baba soyunun ayrı ayrı Anadolu’dan Balkanlar’a gittikleri ve Karamanoğulları ile ilgileri bilinmektedir.

İddialara göre:

Atatürk’ün annesinin babası Sofuzâde Feyzullah Efendi’nin kökeni büyük ihtimâlle, Babaî babası Nure Sufî’nin soyuna dayanır.

Diğer yandan Atatürk, baba tarafından da Kızıl Haâız ve Kızılkocalılar yoluyla Anadolu Alevîleri’ne kadar gider. Kızılkocalı Türkmenler, Rumeli Alevîliği’nin kolu olarak bilinir. Atatürk’ün dedesine “Kızıl Hâfız” denmesi ve Zübeyde Hanım’ın babasının Sufi Feyzullah diye tanınması bu bakımdan anlamlıdır. Atatürk’ün babasının adının Ali Rızâ olması da  ilginçtir. Zira Alevîler’ce 8. İmam’ın adı, Ali Rızâ’dır. Bu anlayış ve inanışa göre, dolayısıyla Atatürk’ün anne ve babasının soyu Alevî’dir.” 

Alevîlik, İslâm’da, en belirgin özelliği Hz. Muhammed’in ehl-i beyti ve soyuna, yâni Hz. Ali ve soyuna gösterilen sevgi ve yandaşlık olan siyasal ve itikadî grupların genel adıdır. Bir değerlendirmeye göre, Alevîlik Türk’lerin Orta Asya’daki yaşam biçimleri, kültürleri örf, âdet, gelenek ve görenekleri ile Müslümanlık inancının kaynaşmasından doğmuştur.

Prof. Dr. Fuat Bozkurt’un tesbit ve değerlendirmelerine göre:

“Alevîlik” sözü Hz. Ali’yi sevmek ve saymak anlamındadır. Bilindiği gibi Hz. Ali,  İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in amcası oğlu, damadı ve dördüncü halifedir.

 

Ali yandaşlığı İslâm içinde Peygamber’in ölümünden sonra başlar. Alevîlik, “Ali’yi tutan”, “ Ali’nin yolunda giden”, “Ali’ye bağlanan” gibi anlamlara gelir. Daha sonra bir inanç akımı niteliği kazanır. Belli bir topluluğun görüşlerini dile getiren özel bir kavram olarak anlaşılır. Bugün “ Alevîlik” denince anlaşılması gereken inançtan çok bir yaşama kuralı, yaşayış biçimidir.

Bir başka değerlendirmeye göre de, Alevîlik, Anadolu’ya ve Anadolu’nun Türkmen halkına özgü bir tür İslâm’dır.

Orta Asya’dan gelirken kendi Şamanist inançlarına Hz. Ali taraftarı olmayı da katan göçebe Türkmenler, 13. Yüzyıl’dan i’tibâren Anadolu Selçuklu ve daha sonra Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda önemli pay sâhibi olmuşlar, ne var ki Yavuz Sultan Selim’den (1512-1520)  i’tibâren zaman zaman büyük haksızlıklara uğramışlardı. Baskı politikası sürdürüldü; ölüm cezası veren fermanlar, fetvalar, ülke dışına sürgünler, köy göçürmeler sık sık görülen olaylardı. Bu nedenle olsa gerek, Alevîler, kendilerini sürekli baskı altında tutan Osmanlı Devleti’nden kalan topraklar üzerinde verilen Kurtuluş Savaşı’na gönülden katıldılar.

Osmanlı İmparatorluğu’nda, siyasî bir  ideoloji durumuna gelen ümmetçilik, ulusların ortaya çıkmasını engellemişti. Önemli olan şu veya bu ulustan olmak değil, Müslüman olmaktı. Müslüman olmak büyük bir övgü kaynağıydı. Uluslar sürekli küçümsendi.

Sözgelimi, 16’ncı YY şâirlerinden Ahmedî, Manavgat yöresinde yaşayan Türkmen’leri anlatırken şöyle diyordu:

“Sordular Âdem’e onlar senin neslinden midir? Ol cevap verdi, hâşâ öyle bir şey olsaydı Havva’yı üç tâlâk boşardım”.

Naima, Türkler’den söz ederken “etrak-ı bî-idrak” (idraksiz Türkler) diyordu. Naima tarihinde Türk’ün horlandığına, aşağı görüldüğüne dâir pek çok örnek vardır.

İran’da gelişip büyüyen Şiî hareketi Anadolu’da büyük bir gelişme gösterdiği zaman, Osmanlı ozanlarından biri, Şah İsmail’e şöyle seslenmişti:

“ Taktın da başına murassa pelid
Bî-idrak etraki eyledin mürid”.

Osmanlı ozanı, “avanak” Türkler ile ilişki kurduğu için, Şah İsmail’i küçümsemişti. Türk, Doğu Anadolu’da Kızılbaş, İstanbul’da kaba ve köylü anlamına geliyordu.

Şevket Süreyya Aydemir, Birinci Dünyâ Savaşı sırasında cephede yaşadığı olayı şöyle anlatmıştı:

 

Şevket Süreyya Aydemir

“Biz Türk değil miyiz” diye sorunca, “estağfurullah” diye cevap verenlerin görüşüne göre Türk demek, Kızılbaş demektir. Kızılbaşlığın ise ne demek olduğu bilinmiyordu. Anadolu’da vaktiyle binlerce, on binlerce insan Kızılbaş oldukları için öldürülmüştü. Gerçi bu öldürülenler gerçek saf Türk aşiretler halkı, Oğuz Türk’leriydiler”.

Türk halkını iyi tanıyan Atatürk, Kurtuluş Savaşı’na başlarken, Hacı Bektaş Tekkesi’ne uğramış ve tekkenin son postnişinden destek istemişti.

Atatürk, Alevî cemaâtinden büyük yakınlık gördü. Hâttâ bâzı tekkeler, İstanbul’dan Anadolu’ya kaçmak isteyenlerin saklandıkları ve barındığı yerler olarak kullanıldı.

Kurtuluş Savaşı sırasında oluşturulan Meclis’te, Alevî önderleri yer aldı.

Osmanlı döneminde gördükleri baskının izleri anılarda yer alan Alevîler, buna karşın Osmanlı’dan köklü bir kopuş anlamına gelen  Cumhuriyet’i benimsediler. Bu benimsemeyi sağlayan en önemli unsurlardan birisi de, Atatürk’ün kendisiydi. Atatürk, hayatı boyunca Alevîler’in desteğini hep arkasında hissetti. Osmanlı yönetimi, Kurtuluş Savaşı’nı başlatan Mustafa Kemâl Paşa’yı ölüme mahkûm ederken Alevîler, Mustafa Kemâl’i kurtarıcı kabûl ettiler.

Atatürk ile Alevîliğin tarihî yaklaşımını değerlendiren farklı görüşlere göre:

Atatürk’ün soyu Kızılcaoğulları, Rumeli Alevîliği’nin Anadolu koludur. Bu kolun anayurdu Tokat-Almus Tozanlı Vâdisi’dir. Bugün, buralarda yaşayanların tümü Alevî’dir. Bu bölge ve çevresinde, 1410 yıllarında Kızıl Ahmetliler Beyliği kurulmuş, bu beylik 2. Murat’ın Amasya Vâlisi Yörgüç Paşa’nın düzenlediği sefer sonunda ortadan kaldırılmış, Türkmenler Anadolu’nun değişik yerlerine dağıtılmışlardı. Bu dağıtılan Kızıl Oğuz Türkmenleri’nin büyük bir bölümü, Fatih Sultan Mehmet zamanında, Selânik, Manastır ve Yanya illerine yerleştirilmişlerdi.

İddiaya göre, Atatürk’ün doğal, toplumsal, fikrî ve itikadî çevresi ile babası Ali Rızâ Efendi de Bektaşî’ydi. Yine iddiaya göre, Bektaşî olan ABGülkerim Paşa, Mustafa Kemâl ile haberleşirken  özel Bektaşî şifreleri kullanmıştı.(Bknz: Mete Tuncay, Milliyet Sanat, Sayı:246, Sayfa 25).

Cemal Şener, Atatürk ve Alevîler isimli çalışmasında diyor ki:

Mustafa Kemâl’in anne ve baba tarafından sülâle köküne bakıldığında, bir yanı ‘Sûfi Nûre’ diye adlandırılan Babailiğe Bektaşîliğe uzanabilirken, bir yandan ise; ‘Kızıl Hâfız’ ve ‘Kızılkocalılar’ yoluyla âdeta Anadolu Kızılbaşları’na giden bir yol olarak görülüyor”.
 
Atatürk ve Alevîler başlıklı yazısında, Can Dündar da, şu tesbitlerde bulunmaktadır:

 “… Ankara’ya hareket eden Mustafa Kemâl, yolda Hacı Bektaş’a uğrar. Mahzar Müfit’e göre o dönem Anadolu’da bulunan 3-4 milyon kadar Alevî, Hacı Bektaş’taki Çelebi Cemalettin Efendi ve dede postu vekili Salih Niyazi Baba’ya bağlıdırlar. Mustafa Kemâl, Alevî cemaatini milli mücadeleye katabilmek için onlarla görüşmek ister. Aslında- genel olarak pek dillendirilmese de- Mustafa Kemâl, zaten Bektaşîliğe çok yakındır. Doğup büyüdüğü Selânik ve genelde Rumeli bölgesi Bektaşî dergâhlarının yoğun olduğu bir bölgedir. Hüseyin Şekercioğlu’nun Atatürk’ün baba soyu üzerine yaptığı araştırmaya göre (Türk Kültürü Dergisi, Sayı:245 ) Ali Rızâ Efendi, Anadolu’dan koparılıp Rumeli’ye yerleştirilmiş Kızıl Kocalı Türkmenleri boyundandır.

Falih Rıfkı Atay, ‘Çankaya’ kitabında, Kılıçoğlu Hakkı’ya atfen, Mustafa Kemâl’in, Hârbiye yıllarında tatillerde Selânik’e geldiğinde Şeyh Rıfat Efendi’nin tekkesine gidip, dervişler halkası içinde ayinlere katıldığını yazar. Mustafa Kemâl de, Nutuk’ta, Selânik’ten arkadaşı olan ABGülkerim Paşa ile telgraflaşmalarını anlatırken Paşa’nın, kendisine ‘ Kutb-ul Akrap’ yâni ‘Kutuplar Kutbu’ diye hitap ettiğini anlatır. Bu Bektaşîliğin en üst derecesi için kullanılan bir terimdir. Bu mâzinin de katkısıyla olsa gerek, Mustafa Kemâl, Çelebi Cemalettin Efendi ile çok iyi bir diyalog kurar”.

Bütün bu anlatılanlar ve iddialardan sonra, şöyle bir değerlendirme yapılabilir:

Oğuzlar’ın Avşar boyundan geldikleri ileri sürülen Karamanlılar’ın boy başkanı, bir Babai dervişi olan Nure Sufî (ö: 1250) idi. Karaman Beyliği’nin (1256-1483) kurucusu da, Nure Sufî’nin oğlu Kerimeddin Karaman Bey’di.  Atatürk’ün anne ve baba soyunun ayrı ayrı Anadolu’dan giden Türkmen-Yörükler ile ilgisi bilinmektedir.

Ancak,  Atatürk’ün annesinin babasının adının Sofuzâde Feyzullah olduğundan hareketle, anne tarafından  Nure Sufî’nin soyuna dayandığı; baba tarafının da Kızıl Hfız ve Kızılkocalılar yoluyla Anadolu Alevîliği’ne bağlandığı, doğruluğu hiçbir şekilde ispatlanamamış bir iddiadır. Varsayımlarla ortaya çıkmak, her şartta insanı yanıltır ve yanlış hükümlere vardırır. Babaîlik, 13. YY’da Anadolu’da Baba İlyas’ın müritlerince başlatılan dinî-siyasî harekettir. Önderlerinin Baba İlyas olduğu kabûl edilirse de, hareketi bir ayaklanmaya dönüştüren onun halifesi Baba İshak’tır. Baba İlyas’ın müritleri Babaî olarak adlandırılmakla birlikte, Babaîlik bir tarikat değildir. Babaîler, kendisinden sonraki yüzyıllarda birçok halk  hareketine esin kaynağı olmuş, farklı kesimlerin farklılıklarını koruyarak bir araya geldiği toplumsal bir harekettir. Alevîler’de 8. İmam’ın adının Ali Rızâ olması, adı her Ali Rızâ olanın Alevî olduğunu  göstermez. Ayrıca, Atatürk’ün âilesinden  günümüze gelenler içinde Ali Rızâ adı da tesbit edilememiştir.

Bir husus daha var: Alevî inancına göre Hz. Muhammed’den sonra İslâm bozulmuştur; Peygamber’den sonra Hz. Ali’nin halife olması gerekirken, Ebubekir, Ömer, Osman halife olmuşlardır.

Hz. Muhammed’den sonra, Hz. Ömer’in etkisiyle Hz. Ebubekir’e bi’at edilmiş; Hz. Ebubekir, son aylarına yaklaşınca kendi seçimindeki zorluğu hatırlayarak, Hz. Ömer’i vasiyetnâme ile bizzat seçmişti.

İlginçtir, Ali Rızâ Efendi, doğan çocuklarından birine “Ömer” adını vermişti. Atatürk’ün amcası Hâfız Mehmet Efendi, Selânik’te bir mahâlle mektebinde hocalık yapıyordu. Sakalının kırmızı oluşundan dolayı ona “Kırmızı Hâfız” diyorlardı. Sakal renginden dolayı, her halde din ve mezhep belirlenemez. Ayrıca, âilede daha sonra “Kızıl” lâkaplı tanınan kimse yoktur. Atatürk’ün baba soyunun köyü olan Kocacık Köyü de, “Kızıl” adı veya lâkabı kullanılan bir isim değildir. Zübeyde Hanım’ın babasının adı, Sofuzâde Feyzullah Ağa’dır. Sofu: Arapça Şûfi’den gelir. Dinin buyruk ve yasaklarına bütünüyle uyan kimse demektir. Sofuzâde de, “sofuoğlu” anlamına gelen bir kelimedir. Mustafa Kemâl’in Hârbiye yıllarında, tatillerde Selânik’e gittiğinde, bir derviş tekkesinde âyinlere katıldığı duyumunu yazan kişi, Falih Rıfkı Atay’dır.

Atay, bu duyumu şöyle anlatır:

“… Atatürk’ün çocukluğunu  ve gençliğini yakından bilen Kılıçoğlu Hakkı, bana yazdığı mektupta der ki: ‘Âilece pek yakındık. Zübeyde Molla’yı ikinci defa kocaya veren benim kaynatam Şeyh Rıfat Efendi’dir. Mustafa Kemâl tatillerde, Selânik’te sılaya geldiği vakit, büyük kaynatamın tekkesine gelir, âyin günlerinde dervişler halkasına katılarak, huuu huuu diye, kan ter içinde kalıncaya kadar döner dururmuş”.

Kinross da, Mustafa Kemâl’in gençliğinde, bir ara Selânik’te Bektaşî toplântılarına katıldığını, belirtir. Atatürk’ün çocukluk, okul ve askerlik arkadaşları arasında 1881 Selânik doğumlu Salih Bozok, 1882 Selânik doğumlu Nuri Conker, 1882 doğumlu Ali Fuat Cebesoy’un adı önde gelir. Onların anılarında ne kendilerinin, ne de Mustafa Kemâl’in öğrencilik yıllarında tekkeye âyine gittiğine dâir bir ifade vardır. Olayı anlatan Kılıçoğlu Hakkı da, Mustafa Kemâl’i tekkede bizzat görmemiş, ancak eşinin babası Şeyh Rıfat Efendi’nin söylediğini belirtmiştir.

Bu olayı gören de yoktur, duyan da…

Lord Kinross’un dediği gibi, Mustafa Kemâl, öğrenciyken, belki de meraktan bir iki kere böyle bir toplântıya katılmış olabilir. Kim bilir belki de, tekkede neler yapıldığını gördükten sonra, Cumhurbaşkanı olunca, tekkelerin kapatılmasını istemiştir.

Mustafa Kemâl’in, Kurtuluş Savaşı sırasında, Abdülkerim Paşa ile Bektaşî şifresiyle haberleşmesi, ABGülkerim Paşa’nın “Kutb-ul Akrap” deyişinden yola çıkarak, Mustafa Kemâl’in Bektaşîliğin en üst derecesine sahipmiş gibi tanıtılmaya çalışılması, insanı yanıltmaktan başka bir şey değildir. Esasen, Mustafa Kemâl de bu olayı Nutuk’ta ayrıntılarıyla anlatmaktadır, ortada gizli ve anlaşılamayacak bir durum yoktur:

“… Telgrafı yazan zât, Genelkurmay Tuğgeneralleri’nden Abdülkerim Paşa’dır. … Adı geçen rahmetli Abdülkerim Paşa, benim çok eski bir arkadaşımdı. Pek nâmuslu, gayretli, temiz kâlbli bir vatanseverdi. Selânik’te, ben Yüzbaşı o Binbaşı olarak aynı büroda çalışmış, yıllarca özel arkadaşlık etmiştik. Rahmetli’nin tavır ve durumundan, bir tarikata bağlı olduğu anlaşılıyordu.

Bâzı tekkelere devam ettiği de görülmüştür. Ancak, herhangi bir şeyhe bağlılığını bilen yoktur. Çünkü kendisini inançları ve vicdanî  değerlendirmelerinde taşıdığı mânevî derece bakımından “hasret-i evvel, büyük hazret” olarak kabûl eder, kendi dostluk çevresi içinde yer alanlara, kendisince, karşısındakinde gördüğü yeteneğe uygun “hazret, kutup” gibi makamlar verirdi. Bana,“Kutbu’l-Akrap” (Kutupların Kutbu) derdi.

Şimdi açıklayacağım görüşmemizde de bu noktalara tesaâdüf edeceğiz.

… 27/28 Eylül 1919 gecesi, gece yarısına bir saat kala telgraf başında… karşı karşıya geldik… Abdülkerim Paşa, Sivas’ta Mustafa Kemâl Paşa Hazretleri’ne adresini yazdırdı ve ‘Paşa’ya söyleyiniz anlar; Hazret-i Evvel karşınızdadır’ sözlerini bir çeşit parola gibi ilâve etti. … Cevabımda, ben de: ‘Abdülkerim Paşa Hazretleri’ne Kutbu’l-Akrap deyiniz anlar’ diye başladım“.

Bu ifâdelerden Atatürk’ün her hangi bir tarikata bağlı ve  her hangi bir tarikatta her hangi bir rütbeye sâhip olmadığı, anlaşılmaktadır. Zâten Atatürk de bunu kabûl etmiyor. Anlatılan, ABGülkerim Paşa’nın sevdiklerine, kendisince bir pâye verdiğidir. Atatürk’ün baba soyunun köyü Kocacık’ta ve Kocacık Köyü’nden Türkiye’ye gelenler içinde, Atatürk’ün anne ve baba soyundan günümüze gelenler içinde, bilindiği kadarıyla Alevî yoktur.

Ama olabilirdi de…

İnsanın inancı, kendi öz benliğinde yaşar.

Kimsenin  buna karışmaya ve bunu irdelemeye hakkı yoktur. İnsanın inancının üstü nasıl bir örtü ile örtülürse örtülsün, tüm insanlar etnik  kökeni ne  olursa olsun, aynı değerdedir.

Atatürk’ün dinî davranış ritüelleri içinde Alevî davranış modeli yoktu. Örneğin, Atatürk’ün okul hayatında, namaz ayrı bir yer işgâl ediyordu. Oysa günde beş kez kılınması gereken ve İslâm’ın beş ana şartından biri sayılan namaz, Alevîler’ce kılınmaz.

Ali Fuat Cebesoy diyor ki: “Hârp Okulu’nda, istisnasız olarak her gün beş vakit cemaâtle namaz kılmak için padişahın irâdesi vardı”.

Ayrıca, Atatürk’ün, Sultan Vahideddin ile Cuma namazlarından sonra görüştüğü; 7 Şubat 1923 günü Balıkesir Zağnospaşa  Câmii’nde namazdan sonra minbere çıkarak  hutbe söylediği, biliniyor.

Atatürk’ün muhafızı Çavuş Ali Metin’in, Prof. Dr. Naci Bor’a anlattığına göre, Atatürk Kurtuluş Savaşı yıllarında ve onu takip eden Cumhuriyet  döneminin başlangıç yıllarında, Cuma namazlarını mutlaka bir câmiye giderek kılarmış. Günlük vakit namazlarından kıldığı da olurmuş.

Ancak, Cumhuriyet’in ilânından sonra, devrin Başbakanı, Cumhurbaşkanı Atatürk’e, Cuma namazına gittiği bir gün câmide öldürüleceğine dâir ihbar aldıklarını söyledikten sonra, Atatürk, emniyet mülahazasıyla Cuma namazı için câmiye gitmez olmuş.

Değerlendirmeye göre Atatürk Alevî değildir ama Alevîler’den gördüğü desteği hiçbir zaman unutmamıştır.

Alevîler’de de Atatürk sevgisi bir başkadır. Bugün Anadolu’da  güler yüzlü, sıcakkanlı  insanların evlerinde bir şey hemen dikkati çeker:  Evin bir köşesinde bir saz, duvarda asılı Hazreti Ali’nin resmi ve hemen yanında da Mustafa Kemâl’in bir portresi…

Bu sosyal olgu, Hacı Bektaş’tan Kazdağı’ndaki Tahtacı Köyü’ne, Toroslar’daki Yörük çadırından  Anadolu’nun en ücra yerlerindeki mezralara kadar böyledir.

Ahmet Akyol

1 Mart 2006

Belli ki Sayın Ahmet Akyol ise, tamamen aynı mahreçlere binâen, Sevgili Atatürk’üne Alevîliği hiç yakıştırmak istemiyor; Alevî-Bektaşî dergâhına inisiye edilmesini ciddiye almıyor ve pek basit bir realiteyi de göz ardı ediyor: Padişah iradesi varken, Hârp Okulu’nda sıkıysa namaza durma, bu bir…

İkincisi, Cuma namazına da giden pek çok Alevî’yi en azından ben tanıyorum!

 

Ulu Önder’in nüfus kâğıdı.

***

TC Devleti’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı mekânında ise bakın neler yazılı (http://www.kultur.gov.tr/TR/belge/1-5246/ataturk-ve-bektasi-babalari.html):

ATATÜRK VE BEKTAŞÎ BABALARI

Bu akşam yine Çankaya Köşkü’ne vazifeye dâvet edildik. Hâfız Yaşar Okur idâresinde, Sentûrî Zühtü Bardakoğlu, Kemânî Mehmet Rıza, Udî Şevki, Hânende Abdülhalik ve benden kurulu bir hey’etle köşke vardık.

ATATÜRK, henüz yemek salonuna geçmemişler. Holde bulunan davetliler arasında iki yabancı sîmâ dikkati çekiyor. Birisi sakallı ve zarif görünüşlü. Öteki gence, biraz şişmanca ve bıyıklı bir zât. O sırada Ankara’da bıyık ve sakal modası olmadığı için bu iki zâtın hâlleri ve bilhassa giydikleri smokinlerin eyreti olduğu belli. ATA’nın hususi tabibi Râgıp Bey’le konuşuyorlar. Resmî davetlerde, frak veya smokin giyildiği gecelerde, bize daha önce bilgi verilir, biz de ona göre elbise giyerdik. Öteki dâvetliler de günlük elbiselerle geldiklerine göre, bu iki zâtın yabancı oldukları hâllerinden anlaşılıyor.

Biraz sonra ATATÜRK’ün huzuruna girdik. Bu iki şahıs ATA’ya takdim edilince, sakallının Çamlıca bektaşî dergâhı şeyhi Ali Nutkî Dede, ötekinin Kilitbahir Bektaşî Şeyhi Haydar Naki Dede olduğunu öğrenmiş olduk. Meğer ATATÜRK’ün hususi tabibi Râgıp Bey ile babaların dostluğu varmış. Bir gün ATATÜRK’le konuşurlarken, söz Bektaşîliğe intikal etmiş. Râgıp Bey babaları tanıdığı için ve bunlardan Ali Nutki Baba’nın hoşsohbet ve Haydar Baba’nın Galatasaray Sultanîsi (Lisesi) mezunu olup, şâir de olduğundan bahsedince, ATA bunları tanımak arzusunun izhar etmişler, bu vesileyle ile babalar Ankara’ya dâvet edilmişler.

ATATÜRK, babalara, sofrada kendilerine yakın bir yer gösterdiler. Saza başladık, birkaç eser çaldıktan sonra, ATATÜRK, Ali Nutki Baba’ya hitab ederek:

- Bektaşî tarikatının hususiyetleri nelerdir? Diye sordular. Ali Nutki Baba:

- Yüzlerce sene evvel kurulan bir sosyete hayatıdır, o devirlerde taassup yüzünden kadınlı erkekli bir toplântı yaparak yemek içmek kaabil olmadığından, tarikat nâmı altında, bugünkü sosyete hayatımızı Hacı Bektaş o günlerde kurmuştur, dedi.

ATATÜRK bu sefer de Haydar Naki Baba’ya hitab ederek:

- Bu sosyetenin hususiyetleri nelerdir? Diye sordu.

Haydar Baba:

- Bektaşî tarikatına mensup canlar (tarikatın üyeleri) haftanın belli günlerinde tekkeye gelirler, akşamüzeri babanın etrafında halkla olurlar. Babanın karşısına rastlayan köşede en yaşlı ve eski bacı (kadın üye) başkanlığında kadınlar otururlar ve önlerindeki sofradan, edep ve erkân dâhilinde yerler içerler. Bu âlem, musikî, şiir ve nükteli sözlerle devam eder.

Bu cevapların ATATÜRK’ü tatmin etmediği yüzünden anlaşılıyordu:

- Bir sâkî meselesi varmış, bu nedir?

- Sâkî, Bektaşî sofralarının en mühim uzvudur. Bektaşîler rakıyı kapalı kadehle içerler, yâni rakının mukdarını göstermezler ve herkes aynı kadehten içmeye mecburdur. Bu kadehi elden ele devrettiren sâkî ile Baba arasında devamlı bir bağlantı vardır. Canlar arasında biraz sarhoşluk belirtisi gösterene, Baba’nın bir işâreti üzerine ya boş kadeh, ya da pek az rakı konmuş kadeh verilir. Tarikatın adâbına göre, can buna itiraz edemez. Sabaha kadar aynı neş’e ve samimiyet içinde sohbet devam eder.

ATATÜRK:

- Musikî, şiir ve nükteden bahsettiniz, bunlardan birer parça lûtfedin de dinleyelim.

Bu emir üzerine babalar, bizim de bildiğimiz: Eşref oğlu al haberi Arı biziz, gül bizdedir – Biz o Mevlâ’nın kuluyuz – Cümle din iman bizdedir, güfteli nefesi okudular.

Paşa memnun oldu ve biz fasıla devam ettik.

Bir ara: “Kaçma mecbûrundan ey âhûy-i vahşi ülfet et” güfteli şarkıya girdik. Daha birinci satırını okumuştuk ki, ATA, Ali Nutkî Baba’ya dönerek:

- Nur Baba kitabiyle, bu şarkı sizin hususi hayatınızı tasvir yazılmıştır, diyorlar, doğru mudur? Diye sordu. Ali Nutkî Baba:

- Efendim, Yakup Kadri Bey’in bir şakası olacak. Fakıyrın hayatı, dost ve müridleri arasında pek sâde geçerdi, hele dergâhlar kapandıktan sonra, büsbütün sâkin hayat geçiriyorum, dedi.

ATATÜRK; orada bulunan adamlardan birine:

- Yakup Kadri Bey’i dâvet ediniz, gelsinler, emrini verdi.

 

Yakup Kadri Bey

Yarım saat sonra, Yakup Kadri Bey toplântıya katılmış oldu. Ali Nutkî Baba’yı görünce şaşırdı.

Birçok şarkı ve gazel okundu. Gecenin yarısını çoktan geçmiştik. ATATÜRK, Yakup Kadri Bey’e: Yazdığınız Nurbaba romanı Ali Nutkî Baba’yı müteessir etmiş zannederim. Fakat müteessir olmakta haksızdırlar. Sizin gibi büyük bir edîbin yazacağı bir kitaba, keşke benim hayatım da süje ittihaz edilseydi, ben buna kızmaz, bilâkis iftihar ederdim.

ATATÜRK’ün bu lâtif ve ince sözleri, hazır bulunanları minnettar bıraktı ve meclis bu güzel hava içinde dağıldı.

Eklenme Tarihi: 25.07.2005 | Güncellenme Tarihi: 06.08.2005

***

Sevgili Mekâncılar,

Post-modern (global dahi değil) ve absürt bir şekilde “Hz. Muhammed Türk müydü” tartışmalarının yapıldığı bir devirdeyiz (ilgili makalelerime bakınız; zâten YB da buna inanan kayınpederi eskide bırakmış!

Buna mukabil, Cemevi Arapça cem (toplântı) kelimesiyle Türkçe ev’in nikâhından doğmuştur! Câmi ise tamamen Arapça’dır ve tamamen aynı anlamı taşır! Birincisini özbeöz Türk olan Alevîler kullanır, öbürünü Sünnîler.

Mescit (Mescid) kelimesi ise yine Arapça’daki secd(e)’den türeyip secdeye varılan yer, ibâdet yeri demektir. İspanya’daki İslâm Medeniyeti Endülüsler’den miras kalan ve câmi demek olan ‘mezquita’ kelimesinin ‘mescid’den geldiği çok açık olup, İngilizce’de de bundan dolayı câmiye ‘mosque’ denmektedir. Zaman içinde bu dinî mimarilerde küçüklere mescit, büyüklere câmi denilmiştir. Büyük câmilere selâtin câmileri denir. Üstü açık yerlere namazgâh denilmiştir.

Alevî-Bektaşî kültürü, tamamen Türklüğün İslâm’ı kabûlünün memetik mahsûlleridir.

Ne de güzeldirler!

Arada bir “yâhu Alevî doğsaymışım” diye düşündüğüm dahi olmuştur ama ne fark eder ki, bütün sahih yollar O’na çıkıyor…

Kat’î ve inkâr edilemez bir vâkıa varsa, o da Gâzi Mustafa Kemâl Atatürk’ün en azından Alevî-meşrep olduğudur.

Yakın dünyâ tarihinin en şık giyinen ve en inkılâpçı lideri

Yoksa lâikliği, demokrasiyi ve inkılâpları nasıl yapar, o güzelim demleri nasıl tadar ve tattırırdı?

Türkiye’de mezhebinin Alevî olduğunu söyleyenlerin 20 milyonu geçtiğine inananlar var, gerçek bu değil. KONDA’nın 2006 araştırmasına göre Türkiye yetişkinlerinin, seçmen nüfusun yüzde 4 ilâ 6’sı kadarı mezhebinin Alevî olduğunu söylemektedir; bu da 2 ilâ 3 milyon seçmen demektir. Mezhebini söylemek istemeyenleri abartarak dikkate alsanız ve araştırma verilerini esnetip yukarı çekseniz de bu sayı, Alevî siyâset adamlarının sandıkları düzeye çıkmaz.

Alevî’lerin yüzde 20 çevresinde oranı şimdilik Zaza ve Kürt. Etnik sebepler, bağımsız adayların mevcudiyeti, mahallî şartlar, âileye bağlı tercihler sebebiyle Alevî’lerin hepsi aynı siyasî eğilime bağlı davranmazlar ve oy vermezler. Şimdiye kadar, çeşitli araştırmalarda, Alevî’lerin yüzde 55 ilâ 70 çevresinde oranının CHP’ye oy verdikleri tesbit edilmiş…

Şimdi anladınız mı ısrarla neden cemevlerini ibâdethâne statüsünde kabûl etmemekte direndiklerini?

Neden Hasan Sabbah Dağı’ndaki Bilmemne Kilisesi’ni ibâdete açıyorsun da, Alevî’lerin cemevlerini yok sayıyorsun!

Neden?

Neden?

Neden?

Onları da bölüp, iyice Kürtleşmelerini bekliyorlar da ondan!

   Medyadaki propagandaya bir bakın: Türklük olmasın da, ne olursa olsun.

      Kılıçdaroğlu hakkında yazdıklarımı bâzı kalın kafataslılar belki şimdi daha iyi anlar!

        Şimdi de onları asimile edip birbirlerine düşürmek için uğraşıyorlar!

            Hâlâ anlatamadıysam, kendime korteks enjeksiyonu yaptıracağım…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 24 Kasım 2010 Çarşamba

0
Mehmet Kerem Doksat’ın ÖZGEÇMİŞİ

5 Ağustos 1957’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Nöropsikiyatri Profesörü Recep Doksat’tı. Annesi Sümerbank'ta şeflikten emekli olmuştu.

İlkokulu Erzincan’da başlayıp Ankara’da bitirdi. Orta öğrenimini TED Ankara Koleji (Hazırlık-Lise 1 sonu) ve Özel Adana Koleji’nde (Lise 2-3) tamamladı.

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Biga’da mecburî hizmetini yaptı. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda uzmanlık eğitimini tamamladı. Diyarbakır’da askerliği (1991-1992: 1. Körfez Hârbi dönemi) müteâkip, Cerrahpaşa’ya döndü. 1993 yılında doçent, 1999 yılında profesör oldu.

Meslekî olarak yayınlanmış altı telif kitabı, ondan fazla kitapta bölüm yazarlığı, yurt içi ve dışında yayınlanmış 100’ün üstünde makalesi mevcuttur. İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Türkçe ve İngilizce bölümlerinde ders vermiştir. İÜ Adlî Tıp Enstitüsü’nde 3 sene Cinsel Sapmalar dersi vermiş, Marmara Üniversitesi İngilizce Diş Hekimliği Fakültesi’nde 7 sene hocalık yapmıştır. Cerrahpaşa'da kurduğu Ağrı ve Akupunktur Polikliniği Türkiye'de bir ilktir ve sekiz sene hizmet vermiştir. Uluslararası sitasyonlu Yeni/New Symposium (davranış bilimleri, psikiyatri ve nöroloji) dergisinin editörü, sekiz bilimsel derginin de ko-editörü olup, 10 küsur derginin de danışma kurulundadır. Yurt içi ve dışındaki muhtelif bilimsel platformlarda binin üzerinde konferans vermiş, panel ve kurs eğitimlerine katılmıştır.

Türk(iye) Psikiyatri Derneği, Ağrı Derneği başta olmak üzere pek çok meslekî derneğe üyedir. American Psychiatric Association, International Psycogeriatric Association, International Society of Bipolar Disorders ve ASCAP üyesidir. Kliniğinin Duygudurum Bozuklukları Birimi’nin kurucusu ve yöneticisi olmuştur.

Bilimsel çalışmaları klinik psikiyatri, biyolojik psikiyatri, psikofarmakoloji, duygudurum bozuklukları, hipnoterapi, “psikiyatri ve inanç sistemleri”, “dil ve psikiyatri” konularında odaklanmıştır. “Ağrı ve psikiyatri” konusunda Türkiye’de kurucu rolü olmuştur; “Evrimsel Psikiyatri’yi” de ilk defa Türkiye’ye tanıtan bilim adamıdır.

Fenerbahçe Spor Kulübü, Büyük Kulüp, Moda Deniz Kulübü, Levent Tenis Kulübü ve Klassis Golf and Country Club Silivri üyesidir.

53 yaşındayken, son politik baskılardan bıktığından dolayı üniversiteden emekliye ayrılmış olup, hâlen POLİMED Psikiyatri Merkezi’nde Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Neslim G. Doksat’la beraber “Beşikten Üçüncü Bahara Ruh Sağlığı” düsturuyla hizmet vermekteler… Yakınlarda intisap ettiği Beykent Üniversitesi'nde de Psikoloji Bölümü'nde Psikoloji Profesörü olarak kariyerine devam etmektedir. Neslim G. Doksat da aynı fakültede Yardımcı Doçent olmuştur.

Yorum

  • Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. İlk yazan siz olun.

Yorumunuzu bırakın

Misafir Cuma, 31 Ekim 2014