KIBRIS MES’ELESİNE İKİ BAKIŞ: VAMIK VOLKAN VE ENGİN ARDIÇ

Zaman gazetesinden Nuriye akman 15 Haziran 2008’de Prof. Dr. Vamık Volkan’la bir röportaj yapmış, önce onu iktibas ediyorum. Prof. Dr. Vamık Volkan’dan daha önce epey bahsetmiştim, eski yazılarımda göreceksiniz. Bakın neler demiş…

***

—Kıbrıs’ta “tek millet” projesi tutmaz! Ortaya koyduğu psikopolitik teoriler ve dünyanın problemli bölgelerinde barış için yaptığı projeler nedeniyle dört kez Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi. Kırk kitabı, dört yüzü aşkın makalesi, çok sayıda ödülü var. Daha önce “Ölümsüz Atatürk” adlı kitabını heyecanla okuduğum için, Alfa-Everest’ten yeni çıkan “Kıbrıs: Savaş ve Uyum. Çatışan İki Etnik Grubun Psikanalitik Tarihi” adlı kitabını hemen okuyup, hazır İstanbul’dayken onu tanımaya can attım. Kıbrıs mes’elesinin psikolojik boyutlarını anlamak isteyenlere hararetle tavsiye ediyorum.

—Bu kitabı 1979′da yazdınız. Türkçeye çevrilmesi neden 2008′i buldu?

Bu soruyu Türkiye’dekilere sormanız gerek. Türkiye’de beni tanıyan pek yoktur. Son senelerde benim varlığımın farkına vardılar. Şimdi yavaş yavaş kitaplarım çevriliyor. Kıbrıs kitabının Türkiye’de yayınlanmasının tam zamanıydı. Şu anda biliyorsunuz Sayın Talat ile Rum cumhurbaşkanı Hristofyas konuşuyorlar. Yâni yeni bir dönem ortaya çıktı. Çeşitli fikirler var bu konuşmalar içinde. Korkular var aynı zamanda. Geçen sene ben on iki genç ile mülâkat yaptım. On sekiz, yirmi yaşlarında bunlar. Kıbrıs’ta otuz sene önce ne olduğunu bilmiyor bunlar. Şoka girdim önce. Ondan sonra aklım başıma gelince bunun böyle olması bende sürpriz yaratmadı. Çünkü tarihî gerçeği unutturmak için milyonlar harcandı. Sözüm ona gerçeği unutursak, Rumlar’la arkadaş oluruz diye düşünüldü. Oysa psikolojik olarak bu şekilde yapılan anlaşmalar bir yere gitmez. Gerçekçi anlaşmalar yapmak lâzım. Bu nedenle Kıbrıs’ta olan gerçekleri anlatan bir kitabın şu anda basılması çok önemli!

—Geçmiş kuşakların yaşadıklarının gençlere aktarılmasını istemeyenler kimler?

Ben 1956’da Ankara Tıp’tan mezun oldum. O günlerde Türk tabiiyetine geçemezdim. Kıbrıslı Türkler’in Kıbrıs’tan kaçmalarını önlemek için kanun geçmişti. Türk tabiiyetine geçme imkânı olsa ben Türkiye’de kalırdım. Bu olmadığı için Amerika’ya gittim. Amerikan hâriciyesinde bir Kıbrıs masası vardı o zaman. Bu masanın şefi Türkçe biliyordu. Her sene bu adam bana telefon eder, “gel de bir anlat bakalım ne oluyor” derdi. Herhalde bir de Rum arkadaşı vardı. Amerikan hâriciyesinde Kıbrıs mes’elesi konuşulurken duyardım ben. Ve orada bir şeyin farkına vardım. Bir diplomat geliyor bağırıyor. Diyor ki: “Ne biçim insanlar bu Rumlar ve Türkler. Bunlar niye bizim gibi olmuyorlar”? Biliyorsunuz, Amerika’nın doğuşu siz Polonyalısınız, siz Yunanlısınız, ben Türk’üm bir araya geliyoruz, Amerikalı diyoruz kendimize. O modeli istiyorlar. Kıbrıs’ta bir Kıbrıslı milleti yaratmak fikri o zamandan beri vardı. Bu politika üzerinde epey para harcandı. Hâlâ da harcanıyor.

—Kurdukları Kıbrıs Cumhuriyeti yaşamadı ama. Tutmadı.

Kıbrıs çok küçük bir yer. Amerikalı bakıyor halkı Kıbrıslı yapalım problem bitsin! Kıbrıs’taki Rumlar devamlı olarak “biz Yunanlıyız” diyorlardı. Bir günde, kendilerini Kıbrıslı olarak ilân ettiler. Neden? Çünkü Kıbrıslı Milleti olursak bu bir Rum Milleti demektir. Türkler azınlık. Onlar da Kıbrıslı olacak. Ve iki kesimi barıştırmak için belki de iyi niyetle Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar’ı bilhassa çocukları bir araya getirdiler Amerika’da. Oyunlar oynuyorlar bilmem neler. Ondan sonra bunları tekrar Kıbrıs’a getiriyorlar. O zaman çocuklar birbirlerini katiyen göremiyorlar. Bir de sen Rum’la arkadaş olmuşsun. Gelmişsin. Ötekiler Rumlar’ı bilmiyor. Çocuklarda psikolojik problemler oluyordu. İnternet bunu değiştirdi. Şimdi daha kolay iletişim kuruluyor. Bu şekilde bir süreçle NGO’lar geldiler. Ve bir Kıbrıslı millet yetiştirmek gibi bir psikolojik sürece girdiler.

—Annan Plânı oylaması dünyanın kaç bucak olduğunu göstermiş olmalı onlara.

Evet. Annan Plânı reddedildikten sonra daha gerçekçi bir duruma girdi dünya. Kıbrıs’ta iki millet olduğunu gördüler. Derken Papadopulos kaybetti. Ve yeni bir adam geldi. Hristofyas eski komünist. Talat’ın da eski arkadaşı. Beraberlikleri falan var. Geçen hafta Kıbrıs’a gittim. Bir baktım eski Kıbrıslı Milleti ortaya çıkaracağız sevdası yeniden alevlenmiş.

—Talat da bundan yana mı?

Yok, Talat bundan yana değil. Ama baskı altında. Rum tarafı diyor ki iki kesim diye bir şey yok. Bir tek Kıbrıs Cumhuriyeti olacak. Ve bir tek devletimiz olacak. Bu nedenle bu kitabın çıkışının tam zamanı!

“Gençlerin, dede ve nenelerinin yaşadıklarından habersiz olmaları, yâni geçmişin travmalarının kabûl edilip açıkça konuşulmaması birtakım kimlik krizi ve kişilik bölünmeleri yaratabilir” diyorsunuz kitabınızda. Ders kitaplarından bâzı gerçeklerin bilinçli olarak silindiğini bilmiyordum.

Bir ders kitabı var. Düşünün Kıbrıs’ın olayları olurken başta Denktaş var. Denktaş hakkında şunu da düşünseniz, bunu da düşünseniz o size âit bir şey. Fakat tarihin adamı orada. Bu kitabın içinde Denktaş’ın adı geçmiyor. Böyle bir şeyi kabûl ediyor Türk tarafı. Dıştan para veriliyor çünkü hükûmete. 60 bin Dolar mı ne, müthiş bir şey. Hem Rumlar’a, hem Türkler’e diyorlar ki “siz bunları siliniz ki çocuklar büyüdüğünde düşman olmasınlar”. Şimdi bir psikanalist olarak ben buna derim ki enayiliğin daniskası bu.

—Neden?

Çünkü ben psikanalist olarak biliyorum ki bir gerçeği bastırırsanız, o gerçek toprağın altındaki tohum gibi çıkacak. Başka yerlerde çıkacak. Ve iyi çıkmayacak. Fakat buradan çiçek çıkacağını biliyorsanız, çiçeğin ne olduğunu biliyorsanız onun korkusu olmaz. O biliniyor çünkü. Bu bize âit bir çiçek. Kesersiniz, biçersiniz bilmem ne yaparsınız. Yâni gerçeği gömmek, psikolojik olarak çok zararlı… Şimdiden başladı. Çocukların akıllarında karmaşalık var.

—Kimlik karmaşası mı? “Ben kimim” diyor ve cevabı bulamıyor mu?

Tabii tabii. Bu Kıbrıslı işi ortaya çıktı. Eskiden Türk’sün ama Kars’ta yaşıyorsun. Türk’sün ama İstanbul’da yaşıyorsun. Türk’sün ama Lefkoşa’da yaşıyorsun. Şimdi Lefkoşa’da yaşayan Türk Kıbrıslı diyorlar. Kıbrıslı Türk değil. Gazetelerde bile böyle yazılıyor artık.

—“Türk Kıbrıslı” ile “Kıbrıslı Türk” arasında ne fark var?

Çok fark var. Türk Kıbrıslıyım dediğinde, Kıbrıslı olmak daha önemli. Bu Kıbrıslı olma baskısı yavaş yavaş girdi. İkincisi, milliyetçi Türk müsün, yoksa başka türlü Türk müsün?

Okullarda duyduğuma göre kavgalar çıkıyor. Şimdi siz Türkiye’den geliyorsunuz bir üniversiteye gidiyorsunuz. Sen Türkiyeli Türk’sün. Yâni Türk Türkiyeli’sin. Ben Türk Kıbrıslı’yım. Senin grubun var, benim grubum var. Senin grubundaki bir kız ile ben yaklaştım mı kavgalar çıkıyor. Kimlikte bir kargaşalık olmuş.

—Bu kargaşanın kökleri Kıbrıs Türkleri’nin yıllarca abluka altında yaşamaları olabilir mi?

Evet. Kıbrıslı Türkler, 63–71 arasında on bir sene abluka altında yaşadılar. Bu on bir senenin ilk altı senesi aklınızın almayacağı kadar kötüydü. Lefkoşa’nın etrafı BM görevlileriyle çevriliydi. Onun dışında Rumlar vardı. Dünya ile temâsı yoktu Türkler’in. Bir sene değil, bir ay değil, altı ay değil. Altı sene burada yaşıyorsun. Ben 68’de gittim Kıbrıs’a. Türkler bombalayınca açmışlardı birazcık çemberi. Âilem altı sene sonra bu ablukayı geçip havaalanına geldiler. Beni uçaktan aldılar. Bir baktım kimse konuşamıyor. Fısıl fısıl herkes… Hududu geçer geçmez sesleri açıldı. Bu tabiî ki iz bırakıyor.

—Bu izler yavaş yavaş kaybolabilirdi. Fakat 1974′ten sonra bütün dünya ambargo koydu.

Böylece sembolik olarak hudut kalkmadı. Şimdi bu hudut içinde adamlar kumar oynuyor. Nataşalar geliyor. Turistler geliyor, paralar geliyor. Fakat bu mantalite orada. Ben kimim? Türk müyüm, Kıbrıslı mıyım? Milliyetçi Türk müyüm, dinci Türk müyüm? Onu bırakın, beni dünya tanıyor mu? Ama gittiğin zaman millet bağırıyor, çağırıyor. O kadar kızgınlar ki. Kıbrıs’ı bir çöphâne yapmışlar. Ben her gittiğimde ağlıyorum. Lefkoşa’dan Girne’ye giderken gözlerimden yaşlar dökülüyor. Eskiden ağlardım başka türlü ağlardım. Eskiden Türkiye’den, Amerika’dan gelirdim. Uçak alanında havayı içime çeker, bu benim vatanım diye ağlardım. Evime gitmek isterdim. Hemen topraktan çiçekler yetiştirmek isterdim. (Ağlamaklı) Amerika’da topraklar bana âit değil. Orada ben bahçıvanlık yapamam. İmkânı yok. Kıbrıs’a geldiğim gün hemen bahçede bir şey yapıyorum. Bahçe bana âit. Toprağım benim toprağım.

—Ama siz Amerikan vatandaşısınız aynı zamanda.

Bana ne! Benim Amerika’da kocaman bir evim var. Çok büyük bahçem var. Ormanım var canım. Geyiklerim var. Fakat toprağı kazıp da oraya çiçek ekemem. Kıbrıs’a gider gitmez toprağa dokunuyorum. Ve ağlardım ben eskiden. Şimdi başka türlü ağlıyorum. Çöphâne yapmışlar vatanımı. Kızgınlık bu. Bilinmeyen kızgınlık. Ben sana dersem ki otuz sene sen Kıbrıslısın ama dünya seni tanımıyor. Senin kimliğin yok. Bayrağın var ama kimse tanımıyor. Başka bir yer var mı dünyada bu kadar sene ambargo altında yaşasın? Var mı bir tâne göstersinler. Bir Küba var.

—Kendilerini kumara vermeleri de ikinci sınıf vatandaş olmanın öfkesini dışa vurma mı?

Öfke var. Ama üzerinden de para var. Aşağılık duygusu oldu mu dersin ki bana ne. Altı sene ablukada yaşadılar ya, çöpü nereye atacaklar? Çöp içinde yaşadılar. Rumlar, çimento vermiyordu. Çimento verirse ne olur ne olmaz bir şey yaparlar, defans yaparlar filân. O günlere döndüler. Diyorlar ki, at gitsin çöp olsun her yer. Kola içiyor, kutusunu bahçeye atıyor. İşte asıl bunları konuşmak lazım.

—Peki, niye temizlemiyorlar çöpleri?

Şimdi şakalar var. Derler ki Sayın Talat, Lefkoşa ile Girne arasında giderken hep gazete okur arabasında. Onun için hiçbir şeyi görmez.

—Bu kitap halka ve politikacılara ne söylüyor?

Bu kitap diyor ki “geçmişinizi unutmayın”. Geçmişi bilmek demek Rumlar’la barış yapmamak demek değildir. Geçmişi bilirseniz Rumlar’la gerçekçi bir barış yaparsınız. Ben çok barışçı insanım. Beni Nobel Barış Ödülü’ne dört defa aday gösterdiler. Ben her hafta dünyanın bir yerindeyim. Konferanslar veriyorum. Ama barış gerçekçi olmalı.

Kırılan vazoyu yapıştırmak için uğraşmaya gerek yok

—Nedir gerçekçi barış Kıbrıs için?

Kıbrıs, Yunanlılar’la Türkler’in beraber yaşamasının en son yeridir. Savaşlar oldu, ihtilâller oldu, bilmem neler oldu. Kıbrıs’a dokunulmadı. Biz gerçekçi bir çözüm bulursak, Türk-Yunan ilişkileri dünyaya model olabilir. Çünkü Türkler’le Yunanlılar çok yakınlar.

—Kırılan vazoyu yapıştırmaya çalışmak yerine, her parçayı âit olduğu yere verelim diyorsunuz özetle.

Evet. Bu senin tarafın, bu benim tarafım. Bu senin kimliğin, bu benim kimliğim. Sen Rum’sun, ben Türk’üm. Ama aynı adada yaşıyoruz. Sen bu tarafta yaşıyorsun. Ben burada yaşıyorum. Aramızda bir hudut olsun. Ama hudut delikli peynir gibi olsun. Deliklerden gidersin, istediğin zaman “merhaba” dersin. Beraber yemek yersin. Ama evine dönersin. Delikli peynir stratejisi geliştirecek bir politika lâzım. Ama önce ambargoyu kaldırmak lâzım. Ben politikacı olsam, her gittiğim yerde “ayıp size” diye bağırırım Avrupalılar’a. Derim ki “günahı olmayan 200 bin kişiye sen bu kadar psikolojik baskı nasıl yaparsın”? Bu eşeklere bağırmak gerekiyor. Bağırınca “aa” derler sana. Biz Türkler nedense hep efendi görünmek istiyoruz.

***

Engin Ardıç da 21 Temmuz 2008 Pazartesi bir makale yazmış. Onu da ibret vesikası olarak ekliyorum.

***

Sömürgemiz Kıbrıs

Talat ile Hristofyas anlaşmak üzereler… Kıbrıs, eşit haklara sâhip iki eyâletli bir devlet olacak (yâni KKTC, KKTE’ye dönüşecek), sonra da “üniter devlet” olma yönünde adım atılacak, bir Birleşik Kıbrıs ortaya çıkacak.

Yâni, Kıbrıslı soydaşımız bizden çok önce cebine Avrupa pasaportunu koyacak. Bizden daha iyi yaşayacak.

Hiç de “kan ağladığı” falan yok Aydın Doğan’ın adamlarının yazdıkları gibi, tam tersine neredeyse zil takıp oynayacak!

Kıbrıslı Türk memnun, Rum memnun, ABD memnun, AB memnun, bizim hükûmet de memnun.
Memnun olmayanlar, bürokratlarımız. Bir de, “başbakan Kıbrıs’ı satıyor” diyebilmek için yanıp tutuşan “Aydın Doğan tayfası”

Son günlerde, “Kıbrıs gitti gidiyor” şeklinde yayın yapıyorlar.

Kıbrıs’ta çözüm sağlamak “Atatürkçülüğe aykırıymış”

Misak-ı Millî sınırları içinde olmayan, Atatürk’ün örneğin bir Hatay gibi “geri almayı” hiçbir zaman aklına bile getirmediği Kıbrıs, Osmanlı’nın yüz otuz yıl önce gözden çıkardığı ve bir daha da dönüp bakmadığı Kıbrıs, Lausanne’da İsmet Paşa’nın hiç ilgilenmediği Kıbrıs, birdenbire “bizim” oldu.

Çünkü oraya “aldık” gözüyle baktık hep… Böyle bakınca da, şimdi çözüme ulaşma ve bu kamburdan hayırlısıyla kurtulma girişimi, “vermek” gibi görünür! Sanki Edirne ya da Ardahan elden gidiyor ha! Kıbrıslı Türk’ün “kendi kaderini tâyin hakkına” da asla saygı göstermezsin bu durumda, ille sen karar vereceksin ne olacağına… Daha doğrusu, kuyrukçuluk ettiğin bürokrasi verecek, Talat da kim oluyormuş, “Lefkoşa vâlimiz” gibi bir şey…

Buradan hareketle başbakana istediğin hakareti edersin, hâttâ iyice zıvanadan çıkıp “bunlar Anıtkabir’i de alışveriş merkezi yaparlar vallahi” diye tatlı tatlı saçmalarsın… Orduyu da gıdıklamış olursun, yazdığın yazı, 27 Mayıs darbesi öncesinde Behçet Kemal Çağlar’ın döktürdüğü berbat manzumelere döner.

Bırak, Kıbrıs gidiyor diye, onun gerçek sâhibi olduğunu düşünen bürokrat, örneğin emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ ağlasın, sen niçin ağlıyorsun? Kıbrıs’tan senin ne çıkarın var? Avrupa Birliği çatısı altında artık bir “Rum mezalimi”, bir “Türk katliamı” düşünülemeyeceğine göre, yeni bir Grivas, yeni bir Sampson, yeni bir Gizikis çıkamayacağına göre, bırak oraya yatırım yapmış olan Ergenekon örgütü ağlasın, sana ne? Kuzey Kıbrıs üzerinden kaçakçılık mı yürütüyordun da şimdi avantan kesilecek? Sen bir garip bordro mahkûmusun yâhu, Aydın Doğan’ın gönlünden kaç para koparsa onunla geçineceksin, sana ne uluslararası ticaretten?

Yoksa sana da “bahçe içinde müstakil ev” mi verdiler de şimdi Rumlar gelip geri alırlar ya da tazminat isterler diye korkuyorsun?

Sen otur güzel güzel Atatürk ticareti” yap, başbakana giydir, mitinglere katıl, bayrak salla, sonra “aaa, başı örtülüler de aynı bayrağı kullanıyorlarmış” diye şaşır, “CHP seçimi kazanacak” diye yalan yaz, senden daha fazla para kazanan meslekdaşlarını kıskan, hâttâ çalışma arkadaşlarını onların aleyhine kışkırtmaya çalış…

Yâni, anladığın işlere bak!

Dünya konjonktürünün geldiği bu noktada, artık hiçbir zaman gerçekleşemeyecek muhayyel bir Yunan saldırısını, “güneyden yani yumuşak karnımızdan gelecek bir darbeyi” de, bırak bununla görevli ve yükümlü olanlar düşünsünler, sana ne? Antalya’da yazlığın, Mersin’de iş hanın mı var?

Hem Avrupa Birliği’ne girmek için kapıları aşındıracaksın, hem de “ileride birliğin üyelerinden biriyle savaşırsak lâzım olur” diye Kıbrıs’ı “tutmak” isteyeceksin, yok böyle jeostrateji!

İstersen bir de Putin’e sor bakalım ne diyor? İttifak kuracaktınız ya…

***

ŞİMDİ YORUMLAR

Vamık Bey’e hep ihtiyatla, hâttâ şüpheyle bakmışımdır. Bir insanın ABD’de en üst düzey danışman olabilmesi için mutlaka CIA’de görevli veya CIA tarafından “iyi hâl kâğıdı” verilmiş olması gerektiğini herkes bilir. Gâliba yaşlanmanın ve gittikçe daha fazla ihtiyar olmanın verdiği, getirdiği tekâmül ve tekemmül içerisinde, köklerine gittikçe artan bir şekilde rücu ediyor.

Terbiyeyi elden bırakıp da onun gibi olmamak için küfretmeyeceğim ama Engin Ardıç (EA) namlı gazetecinin yazdığı saçmalıkların ekserisinin cevabı Vamık Bey’le yapılan mülâkatta var. Yâni Birleşik Kıbrıs’ın neden olamayacağı

Olmayanları ben ekleyeyim:

—Allah’ı da kitabı da para olduğu için her şeye o gözle bakan EA (meslekdaşları için ettiği lâflara bir daha bakın), Atatürk’ün örneğin bir Hatay gibi “geri almayı” hiçbir zaman aklına bile getirmediği Kıbrıs derken mugalâta yapıyor. O zamanki konjonktür icap ettirse idi, hiç şüphe yok ki bu yapılırdı; velev ki, Gâzi’nin bu mes’eleyi düşündüğüne ama daha fazla şartları zorlamamak zaruretinden dolayı gündeme getirmediğine dâir epey istihbarat var; merak edenler Rauf Denktaş’ın sohbetlerine, hâtıratına baksınlar. O zamanlar istikbâlin göklerde olduğu yeni fark ediliyordu.

—Lausanne’da İsmet Paşa’nın hiç ilgilenmediği Kıbrıs zâten beş para etmez bu devlet adamcağızının hatalarından sâdece bir tânesidir!

—“Osmanlı’nın yüz otuz yıl önce gözden çıkardığı ve bir daha da dönüp bakmadığı Kıbrıs” lâfları da külliyen yalan! Osmanlı, çöküş döneminde, daha nice yerleri kaybetti. Bu bir gösterge veya kıstas mı ki!

Sanki Edirne ya da Ardahan elden gidiyor ha demiş EA. Hiç farkı olmadığını göremeyecek kadar basiretsiz. Tabiî bir uçak gemisi olarak orada duran Kıbrıs’ın Türkleri başka bir millete mi mensup! Özlerine yabancılaştırılmışlarsa, lüzum eden eğitim ve öğretimle hâfızaları tâzelenir.

—“Dünya konjonktürünün geldiği bu noktada, artık hiçbir zaman gerçekleşemeyecek muhayyel bir Yunan saldırısını” tahayyül edemeyecek kadar budala birisine lâf anlatılabilir mi? Yunanistan neden deli gibi silâhlanıyor, yazımı hatırlarsınız…

—Evet, Talat Lefkoşa vâlimizdir. Eğer Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye ilhakı sağlanamazsa, Delikli Peynir stratejisi geliştirecek bir politika sonucunda da, Lefkoşa temsilcimiz ve fahri vâlimiz olur.

—Kıbrıs’tan senin ne çıkarın var? Avrupa Birliği çatısı altında artık bir “Rum mezalimi”, bir “Türk katliamı” düşünülemeyeceğine göre, yeni bir Grivas, yeni bir Sampson, yeni bir Gizikis çıkamayacağına göre, bırak oraya yatırım yapmış olan Ergenekon örgütü ağlasın, sana ne?

İşte burada ne zekâsının ne de entellektüel birikiminin izah edemeyeceği kadar zırvalıyor EA.

Türkiye’nin Kıbrıs’taki çıkarlarını bilmez mi? Bilir.

Hâlen süren Türk katliamlarını işitmemiş midir? İşitmiştir.

13 sene önce 8 bin Bosnalı yetişkin ve erkek çocuğun öldürüldüğü Srebrenitsa katliamını bilmez mi? Bilir.

İşte, 250 binden fazla insanın öldüğünün tahmin edildiği ve 1.8 milyon kişinin evlerinden sürüldüğü Bosna Savaşı’nın bitmesinden sonra uluslararası savaş suçları mahkemesi Bosnalı Müslümanlar’a ve Hırvatlar’a karşı savaş suçu işlediği gerekçesiyle Karadziç’i resmen suçladı. Bosna’da on binlerce kişinin öldüğü şiddet olaylarını organize etmekle suçlanan “Tilki” lâkaplı Karadziç, eski Yugoslavya Federasyonu’nda işlenen savaş suçlarını yargılamak için kurulan BM’ye bağlı uluslararası savaş suçları mahkemesinin en çok arananlar listesinin de başında bulunuyordu ve nihâyet yakalandı. Bunları bilmez mi? Bilir.

Bunlara çağdaş ve medenî Avrupa’nın seyirci kaldığını bilmez mi? Bilir.

Batı önce azmettirir, sonra katlettirir, akabinde de bir günah keçisini tarlaya sürer. Bunu bilmez mi? Bilir.

Fırsatını buldukları anda da bütün Türkler’i berhava edeceklerdir. Bilmez mi? Bal gibi bilir.

Peki, EA ve benzeri yaratıklar neden böyle yaparlar?

Bakın, yazısında sürekli olarak paradan, mâlikâneden, çıkarlardan bahsetmesi zâten bunun cevabıdır; transfer olduğu gazetedeki sebeb-i mevcudiyeti de öyle: PARA, GÜÇ ve NÜFUZ.

Gazeteci olmayan bâzı homonguluslar da aynı tâifedendir.

Bu arada, olağanüstü transfer ücretiyle bu web mekânı da Doğan Grubu’na iltihak etmiştir ama vaziyet çakılmasın diye, neşriyata aynı tevâzu içerisinde ve aynı üslûpla devam edilecektir.

   umbara abdala habda kim
      umbara abdala habda kim
           umbara abdala habda kim…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 22 Temmuz 2008 Salı

Yorumlar (5)

GİRİT’İN HAZİN HİKÂYESİ ve KIBRIS

Hürriyet’ten Tufan Türenç’in yazısını naklediyorum…

***

AŞAĞIDA okuyacağınız yazıyı ben 2003 Aralık ayında yazdım. O zaman da Kıbrıs’ta endişe verici gelişmeler vardı. Şimdi de oluyor.

Talat ile Rum lider Hristofyas yayınladıkları ortak bildiride “Gelecekteki Birleşik Kıbrıs’ta tek egemenlik ve tek vatandaşlık konularında ilke anlaşmasına vardıklarını” açıkladılar.

“Tek Egemenlik, tek vatandaşlık” Türkler’in Rum egemenliğini kabûl etmesi demektir.

Tarih aynı oyunların Girit’te de oynandığını yazıyor. Okuyalım:

“Girit, Muğla kıyılarına 180 kilometre uzaklıktadır. Önce Bizanslılar’ın egemenliğinde olan ada, 823 yılında Araplar’ın eline geçti. 961 yılında ise yeniden Bizanslılar’ın oldu.

Daha sonra adayı Cenevizliler ele geçirdi ve 15 kilo altına Venedikliler’e sattı.

1645’te Osmanlılar adayı fethetme harekâtına girişti. 24 yıl süren kanlı savaşlardan sonra ada Osmanlı egemenliğine geçti.

Türkler’in adayı alması Rumlar tarafından büyük bir sevinçle karşılandı.

Venedikliler’in kapattığı Ortodoks kiliseleri hemen açıldı.

Türkiye’den getirilen çiftçi, esnaf âileler yerleştirildi, camiler, medreseler, köprüler, kütüphâneler, çeşmeler yapıldı.

Bu özgür ortam nedeniyle çok sayıda Yunan da adaya gelip yerleşti.

1760 yılında adada 200 bin Müslüman’a karşı 60 bin Hıristiyan yaşıyordu.

Girit’teki ilk isyan 1770’te patladı. Ondan sonra da aralıklarla sürdü.

1821’de başlayan Yunan isyanı 1825’te bastırıldı ama 1830’da Batılı devletlerin zorlamasıyla bağımsız Yunanistan kuruldu. Hemen ardından da Girit’te ayaklanma çıktı.

Bu isyan bastırıldı ancak Rumlar 1841 ve 1859’da yeniden ayaklandı.

Türkler’e yönelik katliamlar başladı. Bunların en büyüğü ve kanlısı 1866 yılının 16 Ağustosu’nda Selino Kasabası’nda oldu.

Binlerce Türk katledildi. Ama Batı bu katliamları görmezden geldi.

Bundan cesaret alan ada Rumları 2 Eylül 1866’da “Enosis” ilân ettiler ve Girit’in Yunanistan’a bağlandığını açıkladılar.

Bu sırada adada 16 tabur Türk askeri bulunmasına rağmen Osmanlı Devleti hiçbir şey yapamadı.

Katliamlar, Yunan Albay Koreneos önderliğinde aralıksız sürdü.

Sonunda baskılara dayanamayan Osmanlılar, Girit’e özerklik vermeyi kabûl etti ama Rumlar bunu reddetti.

Batılı ülkelerin yoğun baskısıyla bu özerklik daha da genişletildi.

Ardından bir Yunan vâli atandı. Böylece adada Osmanlı egemenliği fiilen sona ermiş oldu.
1909’a gelindiğinde sallantıda olan Osmanlı İmparatorluğu Girit’i düşünecek hâlde değildi.
O günlerde Avusturya Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini açıkladı. Osmanlı Devleti buna da sesini çıkaramadı.

Bunu fırsat bilen Girit Rumları adanın Yunanistan’a ilhak edildiğini açıkladı. Yunanistan da adayı topraklarına kattığını dünyaya duyurdu.

Bu karar Türk toplumunda büyük infiâl uyandırdı. Heyecanlı ama hüzün dolu gösteriler yapıldı.

Sonuçta ada milyonlarca insanın “Girit bizim canımız, feda olsun kanımız” feryatları arasında 1909’da Yunanistan’ın oldu.

Bugün adada tek bir Türk bile yaşamamaktadır.”

İşte Girit’in hüzünlü öyküsü böyle.

Kıbrıs şimdi nereye geldi?

Talat’la Hristofyas el sıkışıp “Tek egemenlik, tek vatandaşlık” diyor.

Kıbrıs’a 9 bakanla çıkarma yapan Erdoğan ise “İki halk, siyasî eşitlik, iki kurucu devlet” diyor.

***

Bakın, Cumhuriyet’ten Ali Sirmen de ne yazmış:

***

‘Aaa, Ergenekon’a Bak!’ Arada Kıbrıs Uçsun

İlginç, hem de çok ilginç günler yaşıyoruz. Kamuoyu nefesini tutmuş iki olayı izliyor: Cumhuriyet Yargıtay Başsavcısı’nın AKP için Anayasa Mahkemesi’nde açtığı kapatma davasıyla iddianâmesi İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verilmiş olan Ergenekon soruşturması.

Gazetelere bakıyoruz, AKP ile ilgili kapatma davasının ne zaman, nasıl sonuçlanabileceğini ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris’ten, Ergenekon soruşturmasının nasıl gelişeceğini, nasıl genişletileceğini de, CIA’ya yakınlığıyla tanınan, Washington’daki görevini ve eşini bırakıp Türkiye’ye gelerek, bu konu üzerinde çalışmaya başlayan kulağı delik gazeteciden öğreniyoruz.

Hep yazdık; Türkiye’de yürütülmekte olan sivil darbeden ve Türkiye’nin yaşamsal çıkarlarını ilgilendiren konulardan dikkatleri başka yerlere çekmek için türlü oyunlar oynanıyor, Ergenekon da bunlardan biri.

Emekli büyükelçi, CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ, önceki gün (16.07.08) TBMM’de yaptığı konuşmada bu noktaya dikkati çekiyor, Türk halkının dikkatlerinin 1 Temmuz’da Ergenekon davası bağlamında emekli orgenerallerin tutuklanmasına odaklanmışken Kıbrıs’ta çok önemli bir gelişmenin olduğunu vurguluyordu.

Sayın Elekdağ’ın kamuoyunda da, basında da gereğince dikkat çekmediğini belirttiği önemli gelişme Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Dimitri Hristofyas ile KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın “gelecekteki Birleşik Kıbrıs’ta tek egemenlik ve tek vatandaşlık konularında ilke anlaşmasına varmış olmalarıydı”.

Elekdağ, TBMM’de yaptığı konuşmasında şunları söylüyor:

“…Bundan sonraki müzakerelerin bu köklü ve kapsayıcı nitelikteki ‘tek egemenlik – tek vatandaşlık ilkesi’ üzerine bina edilmesinin sâdece tek bir sonucu olabilir. Bu da KKTC’nin Kıbrıs devletini temsil eden Rum yönetimine eklemlenmesi ve Kıbrıs Türk halkının Rum hâkimiyeti altına sokularak azınlık hüviyyetine indirgenmesidir.

Tabiatıyla böyle bir durumda, Kıbrıs’tan Türk askeri çıkacak ve Garanti Anlaşması geçersiz sayılacaktır.

Kısacası bu durum Türk Milleti’nin 1974’ten bu yana Kıbrıs uğruna katlandığı tüm fedakârlıklar karşılığında elde etmiş olduğu kazanımların bir kalemde yok olmasına ve aynı zamanda Türkiye’nin güneyindeki yaşamsal önemdeki bir stratejik ikmâl yolunun da kuşatılmasına yol açacaktır…”

İşin ilginç yönü de, AKP hükûmetinin 1 Temmuz açıklaması doğrultusunda herhangi bir açıklama yapmamış olmasıdır.

Sayın Elekdağ Dışişleri Bakanlığı’nın web sitesinde de bu konuda hiçbir resmî yorum bulunmadığını belirttikten sonra şunları ekliyor:

“Sâdece bâzı gazetelere Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın ‘Cumhurbaşkanı Talat’a güvenimiz tamdır’ demeci yansımıştır.”

Görülüyor ki, Talat Hristofyas ile anlaşırken tek başına hareket etmemiş, hükûmetin de desteğini almayı unutmamıştır.

Durum vahimdir ve onu daha da vahim kılan, kamuoyunun bu sırada başka konularla ilgilendiği için yaşamsal gelişmeye yeterince ilgi gösterememiş olmasıdır.

Ergenekon olayının en önemli yönlerinden biri budur.

Kamuoyuna bu olay hedef olarak gösterilmekte, arada da en önemli konularda, kimsenin dikkatini çekmeyen, eğer çekmiş olsaydı, mutlaka tepki gösterecek olan adımlar atılmaktadır.

Âmiyane bir oyun.

“Aaaa bak bak, Ergenekon’a bak!” diye halk uyutulurken birileri de o arada, başka bir terâneyi mırıldanmakta:

“Uçtu uçtu, Kıbrıs uçtu!”

Gerçi CHP milletvekili Elekdağ konuyu Meclis’e getirerek hem hükûmeti hem de kamuoyunu uyararak, hem ulusal görevinin hem de muhalefet işlevinin gereğini yapmıştır.

Ama şu sıralarda ulusal görevi yerine getirmek, ulusal çıkarları savunmak, moda değildir. Ulusalcılar, 1. Meclis’in tersine bu Meclis’te muhalefettedirler.

Ayrıca bırakın bir yana ulusalcılığın moda olmamasını, üstüne üstlük ulusalcılık artık bir suçtur da…

Ne dersiniz, yarın öbür gün Şükrü Elekdağ’ın adı da, eski Washington muhabirinin haberleri içinde geçer mi?

***

Bu arada, Silopi’de PKK’lı teröristlerle çıkan çatışmada Jandarma Komando Astsubay Onur Barbak yaralı hâliyle saatlerce çatılşıyor, köylülere kendilerini korumalarını söylüyor ve…

Şehit düşüyor. 27 yaşında, karısı Onur Bakbak’la çektirdikleri güzellik dolu fotoğraf hâtıra kalıyor.

Aynı saatlerde TBMM’deki Ayrılıkçı Kürtçü Parti alenen “Biji Sayın Apo” diyerek kongre yapıyor ve İstiklâl Marşı filân okunmuyor.

Devletlû ise herkesi ziyaret ediyor, Rauf Denktaş hâriç.

Buralarda ise bâzı homonguluslar “Kıbrıs yerinde duruyor, tay tay bile etmiyor” gibilerinden lâflar ediyor. Agos Gazetesi yazarı Sevan Nişanyan karısı Müjde’yle kavga ederken tepesinden bok boşaltıyor, o da 300.000 YTL’lik tazminat davası açıyor. Ceyla Gölcüklü sevgilisi Zeki Tanyeri ile 10 gündür Türkbükü Maça Kızı Otel’de ve geçenlerde çok uzun süre güneşlenince, güneş de onu çarpıyor.

Merak ediyorum, gerçekten bunların hesabı sorulmayacak mı?

Neyin mi?

Anlayın canım!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 21 Temmuz 2008 Pazartesi

Yorumlar

KIBRIS da GİDİYOR!

http://www.keremdoksat.com/2008/07/10/abg-abg%e2%80%99yi-vurdu-olan-bizim-cocuklara-oldu/ yazımda

Bu arada, çok yakında Kıbrıs’ta da çok kötü şeyler olacak.

     Yazacağım.

demiştim…

Sayın Oktay Ekşi fakire hâcet bırakmayan bir makale yazmış bugün:

***

KIBRIS’taki Türkler ya da “bağımsız ve özgür” bir ulus gibi yaşamanın onurunu 34 yıldır taşıyan Türkler kan ağlıyor.

Hem de Rum mezaliminden kurtuluşlarının 34’üncü yıldönümü olan 20 Temmuz 2008’de!

Çünkü Rum’a satılmanın ve tekrar esir düşmenin korkusu egemen Kıbrıs’ta.

İnanılır gibi değil ama olay tam da Rauf Denktaş’ın yıllardır haykırmasına rağmen kimseye işittiremediği gibi yani Osmanlı ordularının 1897’de Yunanlıları yenmesine rağmen o dönemin “Büyük Devletleri”nin yâni İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın baskısıyla her şeyin tersine dönmesine benziyor:

O zaman Osmanlı’nın önce yenik Yunan Ordusu komutanı Prens Yorgi’yi “Girit Valiliği”ne getirmesini sağladılar. O ayrılınca ancak Atina’nın tâyin edeceği yeni vâliyi tanıyacaklarını ilân ettiler. Böylece Girit önce fiilen Yunanistan’a bağlanmış oldu, sonra da adanın ipi çekildi, bitti (MKD notu: O zamana kadar 250.000 Türk’e mukabil 50.000 Rum yaşardı Girit’te; şimdilerde Türk yok). Neden bunları söylediğimizi en iyi CHP İstanbul Milletvekili Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ önceki gece TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmadan öğrenebilirsiniz. Mutlaka okuyunuz. Elekdağ’ın dediklerine gelmeden anımsatalım:

Bilindiği gibi bir süredir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Güney Rum kesimi Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas arasında, “Kıbrıs sorununun çözümünü” amaçlayan görüşmeler yapılıyor.

Bugüne kadar hem Türkiye’nin hem de KKTC’nin savunduğu tez şu idi:

“Çözüm ancak adada iki bağımsız ve egemen devletin var olduğu ve bunların kurucu devletler olarak egemenliklerini ortak bir yapıya vermekleri sûretiyle, iki halklı, iki kurucu devletin eşit siyasî statüde olacakları bir yapı kabûl edilirse sağlanabilir.”

Türkiye ayrıca 1960 tarihli “Garanti ve İttifak Antlaşmalarının yürürlükte kalmasını” istemekteydi. Çünkü Slobodan Miloseviç’in Bosna-Hersek’teki Müslüman halka 1992–1995 arasında yaptığı “etnik temizleme”nin bin beterini Makarios liderliğindeki Rumlar, 1955’ten 1974’e kadar Kıbrıs Türkleri’ne karşı uygulamışlardı. Bunu önlemenin yolu, garanti antlaşmalarının verdiği yetkiyle adada Türk askerinin bulunmasıydı.

(İlginçtir, Girit’i Yunanistan’a bağlama kampanyasının başladığı 1878’den ilk sonucun alındığı 1898’e kadar aynı şeyler Girit’te yaşanmış ama orada Osmanlı askeri kalmadığı için ada gitmişti.)

Şükrü Elekdağ önceki gece Meclis’te, Talat’la Hristofyas arasında yapılan son görüşme ardından 1 Temmuz günü yayınlanan ortak bildiride, “iki liderin gelecekteki Birleşik Kıbrıs’ta tek egemenlik ve tek vatandaşlık konularında ilke anlaşmasına vardıklarının” açıklandığına dikkat çekti:

“Tek egemenlik ve tek vatandaşlık kavramı esas alınarak yapılacak müzakereler sâdece üniter bir devlet yapısı doğurur ki, bu da KKTC’nin bir eyâlet olarak Kıbrıs Rum devletine yamanması ve Kıbrıs Türkleri’nin azınlık statüsüne indirgenmeleri demektir.

Bu durumda yeni bir Girit olayının yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Bu gelişmenin bir sonucu da Türk askerinin adadan çekilmesi, Garanti antlaşmasının son bulmasıdır.”

Görüldüğü gibi Kıbrıs da “babalar gibi” satışa çıktı.

Bugün Kıbrıs Türklerinin kurtuluş bayramına katılan Sayın Başbakan acaba ne buyuruyor?

***

Söyleyeyim Sayın Oktay Ekşi, demin televizyonda seyrettim.

Devletlû, artık iyice gemi azıya almış külhanbeyi “üslûbuyla” “kimse sakın düşünmesin ki, Kıbrıs Türkleri azınlık veya esir olacaktır” filân diye…

Bugüne kadar böyle başlayan cümlelerde söylediklerinin hepsinin aksi gerçekleşti.

Geçen gün de gene celâlli celâlli “ne krizi yâhu, şu kadar yüz bin araba satılmış” diyebiliyordu Başbakanımız(!).

Heyhat!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 20 Temmuz 2008

Yorumlar (1)

ABDULLAH ÖCALAN’IN BASIN AÇIKLAMASI!

Agarta-Ergenekon Suç Örgütü mensupları diye içeri atılan emekli generalinden gazetecisine kadar pek çok kişi avukatları dâhil kimselerle görüştürülmezken, balla börekle beslenen, üstelik PKK’nın Svastika’yla (Naziler’in tersine çevirerek simgeleştirdiği gamalı haç) veya Osiris’le filân bir tarihî bağlantısının da olup olmadığı şimdilik bilinmeyen birisi var: Abdullah Öcalan.

Sayın Antonio di Pietro ve adamları bu işe de bir el atsalar, vallahi Sirius UFO Uzay Bilimleri araştırma Merkezi Başkanı, değerli âlim Hakan Akdoğan’la el ele vererek PKK’nın aslında bu yıldızdan gelenlerce kurulduğunu da ortaya koyarlar.

Hele bir de Evrensel Birleşim Merkezi Derneği ve Dünya Kardeşlik Birliği Mevlânâ Yüce Vakfı’nın peygamberi Zeliha Bülent Çorak’la da işbirliği kurarlarsa (nasıl olsa asrın en büyük fikir adamı olan Fethullah Efendi Hazretleri de peygamber, bu aralar peygamber enflasyonu var) neler bulurlar. Zeliha Bülent Çorak “dünyalıların pozitif enerji yaymasını sağlamak” amacıyla uzaylılar tarafından seçildiğini, önceki hayatında Mevlânâ olduğunu öne süren yazdığı “fasikül’de” (sonradan Bilgi Kitabı’na dönüştü bu şâheser, bende var) ise peygamberlik konumunu bir derece daha yükselten dişi peygamberimiz. Kendisinin yazdığı ve kutsal kitap olarak kabûl edilen “fasikül’deki” bâzı dikkat çekici bölümler şöyle: “Zamanınızda sizlere irşad görevlileri gönderilmiştir. Onları sizlere dünya isimleri ile nakledelim: Musa, İsa, Hz. Muhammed, Atatürk. Bunlar direkt enkarneleridir. Yâni sizin tâbirinizle konuşalım, direkt uzaylılardır” (Fasikül 24/Sayfa 216). “Bugüne kadar ‘O’ diye tanıdığınız Allah benim. Evet şaşırmayın. Şu an ben de bedenli olarak Beta Nova’da yaşamaktayım. Omega boyutundaki Uhud Dağı’nda yaşayan büyükbaba benim fermanlarımı dağdan evrenlere, kâinatlara yansıtmaktadır. İsa O’nun oğludur. Buradaki cinsel üretim bedensel değil, düşseldir” (Fasikül 46/Sayfa 451). Işık Kitabı’nda Allahlığın da bir tekâmül seviyesi olduğu, inisiye edilmiş seçkinlerin yakınlarda bizi mahvedecek olan foton kuşağına yakalandığımızda kromozomlarının değişeceği, boylarının uzayacağı ve evrimin tekâmülü sürecinde huzurla yaşayacaklarını filân söylüyor. Vallahi atmıyorum; hem Bilgi Kitabı hem de ismi bende mahfuz bir başka tefsir kitabında bunlar alenen yazılmış. Eh, Atatürk de uzaylı ve Agarta’ya meraklıydı; bence aslında Öcalan’la da akrabalar ve Öcalan da uzaylı ve direkt enkarne! Nitekim bunun fark edileceğinden endişe ederek neler söylemiş, birazdan okuyacaksınız.

Sezgilerim ve alfa kanalından gelen vahiylerim diyor ki (eyvah, bende de başladı, hemen aripiprazol alıp akatizikleşmeliyim; psikozum düzelmese de yerimde duramamaktan aklım başıma gelir), aslında Öcalan da bedenli olarak Beta Nova’da yaşamakta olan, Omega boyutundaki Uhud Dağı’nda yaşayan büyükbaba târikiyle fermanlarını evrenlere, kâinatlara yansıtan ve düşsel üretim yapan Şey’in oğludur. Sirius’un da bu işte parmağı vardır ve sırrını değerli âlim Hakan Akdoğan mutlaka bilir.

    umbara abdala habda kim, umbara abdala habda kim, umbara abdala habda kim…

***

Biraz kendime geldim ve yeryüzüne indim… Uf, ne mystical experience idi yâhû!

İmralı hakkında biraz bilgi vereyim önce…

Adanın Osmanlı dönemindeki adı Emirali, Mudanya kazasına bağlı bir nâhiyeydi. 1913 yılında adada 250 hâne, bir okul, üç manastır vardı ve tamamı Rumlar’dan oluşan 1200 kişilik nüfusa sâhipti. Adanın Rumca adı Kalolimnos’tu. Soğan tarımı ve balıkçılık yapılır, yetiştirilen soğanlar İstanbul’a satılırdı. Sebze yetiştirilmediği için adalıların başlıca gıdasını balık oluştururdu. Lozan Antlaşması’ndan sonra nüfus mübâdelesi ile ada tamamen boşaldı ve Cumhuriyet döneminde de üzerine cezaevi kuruldu.

Günümüzde üzerinde yerleşim birimi bulunmamakla birlikte, yüzölçümü bakımından Marmara Adası’ndan sonra ikinci büyük ada. Eskiden Deniz Kuvvetleri idaresindeyken, şimdi İmralı Cezaevi’ne ev sâhipliği yapıyor. Demokrat Parti dönemi başbakanı Adnan Menderes, dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve mâliye bakanı Hasan Polatkan burada idam edilmişler. Adadaki mahkûmların çalıştığı ziraî işletmelerin mamûlleri İstanbul ve diğer şehirlerde satılırmış zamanında.

Şimdilerde ise ömür boyu hapis (idam midam yok ya artık) cezasına çarptırılan PKK Elebaşı Terörist Abdullah Öcalan İmralı Cezaevi’ni teşrif ediyor. Zât-ı âlilerinin adaya naklinden önce diğer mahkûmlar Sabun ve Konserve Fabrikası gibi fabrikalarda çalışır ve belli de bir ücret alırlarmış. Öcalan’ın teşrifiyle adadaki diğer mahkûmlar tahliye edilmiş.

Maşallah, adamın bir eli balda, öbür eli yağda…

Özel muamele ve ihtimam görüyor.

Avukatları diye gelip giden birtakım kişiler sâyesinde örgütünü yönetiyor.

***

Bakın http://www.haberler.com/ocalan-ergenekoncu-pasalar-benimle-gorustu-haberi/ adresinde ne haber var:

İmralı’da tutuklu bulunan terör örgütü PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan, avukatları aracılığıyla yaptığı açıklamada, Ergenekon operasyonu kapsamında cezaevine konulan generallerin kendisiyle görüştüğünü ileri sürdü.

Teröristbaşı Öcalan, generallerle arasında geçen muhabbetleri de açıklarken, kendisiyle Genelkurmay eski Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun adamlarının görüştüğünü ileri sürdü.

Avukatlarıyla yaptığı haftalık görüşmede (MKD: bu “haftalık görüşmelerde” börek, çay ve ev yapımı kanepeler yiyip içiyor ve gergef de örüyorlarmış duyduğuma göre), Ergenekon operasyonuna değinen Öcalan, ulusalcı grupla Mustafa Kemal Atatürk’ün bile baş edemediğini savundu. Öcalan, “1930’larda etrafını kuşatarak etkisizleştirdiler, Mustafa Kemal bunlara teslim oldu, cumhuriyetçileri tasfiye ettiler. Amerika ile birlikte Ergenekon’un geçmişi 1950’lere dayanıyor. Ergenekon aslında tasfiye edilmedi, kadroları değiştiriliyor. Ulusalcılar tasfiye ediliyor, yerlerine daha profesyonel bir kadro getiriliyor. Amerika her iki grubu da çatıştırıyor” iddiasında bulundu.

“Ergenekon’un DHKP-C, İBDA-C, Hizbullah ve PKK bağlantıları tartışılıyor yâni bütün örgütlere sızma yapıldığı tartışılıyor” diyen Öcalan, operasyon kapsamında tutuklanan emekli Orgeneral Hurşit Tolon ve birkaç komutanın kendisiyle görüştüğünü savundu. Genelkurmay eski Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun adamlarının da kendisiyle görüştüğünü savunan Öcalan, “beni ve PKK’yı Ergenekon’la ilişkilendiriyorlar. Bununla ne amaçlanıyor. Tutuklanan generallerin İmralı ile bir şekilde ilgileri olmuştu, Hurşit Tolon ve birkaçı bir dönem burada komutanlık yaptılar. Bunlar İmralı’yla ilişkiye geçerek neyi yapmak istemişler, hedefleri neydi buna bakmak lâzım? Ergenekon’u bizimle ilişkilendirmeye çalışıyorlar. Bunlar, boş iddialardan ibâret. Benim ismimi kirletmeye çalışıyorlar” dedi.

İmralı’ya geldiğinde komutanların gelip kendisiyle görüştüğünü belirten Öcalan, şöyle devam etti: “Kıvrıkoğlu’nun adamları da vardı. Ben onlara, ‘Siz benimle böyle konuşuyorsunuz ama gücünüz var mı’ diye sorduğumda, ‘Gücümüz var ki böyle konuşuyoruz’ diyorlardı. Ben onlara da ‘Beni bu şekilde kullanamayacaklarını, beni bu şekilde kandıramayacaklarını’ söylüyordum. Ben, ‘Ya kendilerini kandırıyorlar ya da beni kandırmaya çalışıyorlar’ diye düşünüyordum. Zaman gösterdi ki bunlar kendilerini kandırmışlar. Nitekim bunların hepsi tasfiye edildi”.

Öcalan, “Hilmi Özkök’ü de zehirlemeye çalıştıkları söyleniyor. İki ekip var. Bunlar arasındaki çatışmadır bu. Bu operasyonla Kemalistleri mi tasfiye ediyorlar. Aslında konu bu değil. Amerika her iki grubu da çatıştırıyor” iddiasında bulundu.

***

Yaaa!

Yazının başında bahsettiklerimde haklı mıyım, değil miyim?

Bir tek aklımın almadığı husus şu idi: Suçlulukları kesinlikle ispatlanmamış Ergenekonzedeler ne avukatlarıyla, ne yakınlarıyla görüşebiliyor; sebep de soruşturmanın selâmeti.

İyi, peki de…

Suçu sâbit olan, her gün uçaklarımızın teröristlerini vurabilmek için milyonlarca Dolarlık harcama ile uçtukları, şunu bunu dağa çıkaran, hemen ger gün şehitlerimizin kanını döken PKK’nın tescilli başkanı ve yöneticisine bu ayrıcalık neden tanınmakta?

Sonunda cevabı bulup rahatladım: Öcalan da uzaylı ve direkt bir enkarne ve tabii ki ölümsüz. Bu sebepledir ki, teta kanalından gelen çok gizli sinyâllerle korunmakta ve bizim fâniler buna bir çâre bulamamakta. ABG de, AB de kandırmaca!

Bu arada, Medyaradar’ın haberine göre, Akşam Gazetesi yönetimi, Ergenekon İddianâmesi’nde adı geçen ve davanın tutuklu sanıklarından Zekeriya Öztürk ile cezaevinde evlenen köşe yazarı Güler Kömürcü’nün işine son vermiş ve izinde iken bu karar kendisine tebliğ edilmiş. Onun kanalı ârızalı bu aralar, FM ile idâre etmeye kalkınca böyle oldu tabii!

    umbara abdala habda kim

        umbara abdala habda kim
            umbara abdala habda kim
                umbara abdala habda kim

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 20 Temmuz 2008 Pazar

Yorumlar (3)

KISACA BİR YAZI

Günlerdir bekliyorum…

Bir PKK’lı öldüğünde, bir bölücü veya TC düşmanının başına en ufak bir şey geldiğinde kimi romantikçe, kimi öfkeyle ama mutlaka bu devletin aleyhine yazılar döşenen, demeçler veren entel, AB’den veya ABG’den maaş alan, eski komünist ama şimdi liberal geçinen, bütün mütareke medyasında her gün seyrüsefer eyleyen kalemşorlardan bâri tek bir tânesi Ergenekon Soruşturması namlı garabet sebebiyle 13 ay içerde kalıp sonunda rahmete kavuşan, cenazesi gazetecilerin verdiği parayla kaldırılabilen “örgüt kasasının” arkasından eleştirel iki lâf etsin veya bir şeyler yazsın

Yok!

Tık yok!

İnsan hakları bunlardan sorulur.

İkinci, üçüncü cumhuriyetler peşindedirler.

Çok Bilgi’lidirler.

Ama konu aleni bir insanlık trajedisi olduğunda dahi, arkasında ABG, AB ve benzerlerinin desteği olmayınca, nutukları tutuluyor.

İkinci bir trajedi de hep birlikte bastırınca kısmen önlendi. Asuman şimdilik serbest ama iki ay zarfında karaciğer nakli yapılmazsa kaybedilecek. Çünkü vücudunda 30 litreden fazla sıvı (buna asit [ascites] denir tıpta; asidden farklı ve periton boşluğunda sıvı birikmesi demektir) biriktikten sonra nihâyet tedavi imkânı tanındı. Bu arada, gizli tanık koruma kanunu yaklaşık 6 ay önce yasalaştı ancak yürürlüğe girmesi 6 ay sonra olacaktı ve bu süre 5 Temmuz 2008 günü bitiyordu. Yâni yasa 5 Temmuz 2008 günü yürürlüğe girmiş oldu. CHP tarafından, antidemokratik olduğu belirtilerek anayasa mahkemesine gidildi. Konu hâlen yüksek mahkemede, takdir yüce yargının da…

İddianâme için 15 ay beklenip yeni yasanın yürürlüğe girdiği 5 Temmuz 2008 tarihinden sonra mahkemeye sunulması tesâdüf mü? Eğer tesâdüf değilse, savcı gizli tanıkları devreye sokabilmek niçin 15 ay bekledi. Tutuklananlar ölmüş, siroz olmuş, kimin umurunda?

***

Bu arada, batmış Mu ve Atlantis kıt’alarından çıkıp tevhit etmiş seçkinlerden oluşan 7000 senelik bir örgütün Himalâyalar’dan bilmem nerelere 2000 kilometrelik dehlizler kazarak oluşturdukları grup hezeyanlarına istinaden bir iddianâme çıktı ki, pîr çıktı. Bunu kaleme alanlar (tek kişinin başarabileceği iş değil) yazdıklarına gerçekte inanıyorlarsa vaziyet pek vahim, yok bilhassa yazıyorlarsa, çok daha vahim.

Bu efsanevî ve gayrı mantıkî “örgütlere” bir dönem merak saranlar arasında Hitler ve Atatürk de vardır çünkü! Ayrıca, masonlar da bu efsânelerle çok ilgilenir; tıpkı bütün dinler ve okültizm tarihiyle ilgilendikleri gibi ve hâlen yasal olarak çalışan benim bildiğim yegâne ezoterik cemiyettir. Bakın iş nerelere çekiliyor ve çekilecek…

Ânında Süleyman Yahya (bunların soyadları hep Yahya oluyor [Hârun da var ya], zımnen kastedilen Vaftizci Yahya tabii, yâni yeni peygamber muştucusu) –sıkı durunŞamanist ve Marksist bir örgüt olan Ergenekon hakkında iki senede yazılmış 1300 sayfalık muazzam bir eseri müjdeledi: ERGENEKON: MASONLUĞUN KILICI! Akabinde de Adnan Hoca (Adnan Oktar, yâni Hârun Yahya) lâkaplı kişi Savcı Öz’ün masonlarla ilgili araştırmalarını sürdürdüğünü söyledi bir basın toplantısında. Yâhu, nereden biliyor? Atıyorsa sorun değil ama ya gerçekten bunlar işbirliği içinde iseler? Düşünmesi dahi kötü!

Üstelik iki senede hazırlanan bu eserin(!) yazarları, 13 aylık Ergenekon’dan önceden haberdar mıymış?

Bu arada bütün bilgilerin Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan olan Taraf filân gibi gazetelere doğrudan savcılıkça sızdırıldığını Hürriyet’ten Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi dahi yazdı! Bu gazetenin içyüzünü Fatih Altaylı anlattı zâten:

—Önce ben sordum, “Taraf’ın finansman kaynağı kim?” diye. Sonra Genelkurmay Başkanı aynı soruyu tekrarladı. Yanıt yerine hassas kalblerin yazarı Ahmet Altan’dan küfür geldi. Soruyu tekrarladım, basit bir yanıt istiyorum diye. Musluk sesi geldi, “Tısss” diye. Mâdem o yanıt vermiyor, yanıtın en azından bir bölümünü ben vereyim. Taraf isimli mevkutenin masraflarının büyük bölümü Çalık Grubu, daha doğrusu Vakıfbank ve Halkbank tarafından finanse edilen Turkuvaz Medya tarafından karşılanıyor. Yâni sizin, benim, devletin parasından. Taraf gazetesi, Çalık’a âit Sabah gazetesinin matbaalarında basılıyor. Kâğıdı, mürekkebi bu grup tarafından karşılanıyor. Dağıtımı yine aynı grup tarafından yapılıyor. Taraf Gazetesi, bütün bu işler için Çalık Grubu’na daha beş kuruş ödemedi. Masrafları Çalık Grubu yapıyor, karşılığında Taraf’tan 1 yıl vâdeli çek alıyor. Taraf’ın günde 150 bin gazete bastırdığı raporlarda görünüyor. Bu gazetelerin tânesi 30 kuruşa mâl olsa, günde 45 bin lira kağıt ve baskı parası var. Buna yazı işleri harcamaları dâhil değil. Sâdece bu mâliyet ayda 1,5 milyon YTL. Dağıtım mâliyetini de ekleyince bu rakam hemen hemen 2 milyon YTL. Yılda 24 milyon YTL. Taraf bu harcamalar için “Çek” veriyor. Teneşir vâde. Bu durum TMSF yönetiminden beri sürüyor. Çalık Grubu Sabah’ı devraldığı zaman Medya Grup Başkanı Serhat Albayrak bu durum bir rapor hâlinde sunuluyor. Zâten mâlî sıkıntıda olan gruba bunun da büyük bir yük getirdiği söyleniyor. Taraf’ın finans kaynaklarından biri bu. Yaptığı hizmete oranla bence düşük bir mâliyet.—

***

Artık sisler dağıldı, gölgeler yok oldu ve resim netleşti:

Bu memlekette bilhassa ABG emriyle işlenen veya işletilen bütün cinayetler, fâili meçhûl katiller, kimliği belirsiz kaatiller, Cumhuriyet gazetesinin saldırıya uğramasından tutun da, Sivas katliamına kadar her şeyin suçlusu, en azından sorumlusu olarak birileri ilân edilmeye hazırlanılıyor.

Yakında Hür Masonlar veya Özgür Masonlar Dernekleribasılıp”, meselâ 7690 sayfalık yeni bir iddianâme hazırlanıncaya kadar zâten çoğu ileri yaştaki üç beş üstad da mahpusta Hakk’a kavuşursa

Ne mi olur?

Sistem, yâni vahşi kapitalizm ve onun dayattırıcısı emperyalizm bütün bu insanlık suçlarının azmettiricisini ve fâillerini topluca ilân etmiş olur, dosyalar kapatılır.

Bizim millet de bunlara inanır, inandırılır.

***

Bu arada, nasıl meşgûl edildiğimizi, alttan alta dinci (dindar değil) yapılanmanın ne boyutlara geldiğini gösteren bir haber:

Diyanet İşleri Başkanlığı, Selefî inancına yakın bir cemaâtin işgâl ettiği İstanbul Fatih İlçesi’nde bulunan Efdalzâde Câmii’ni kurtarmak için harekete geçince kıyamet kopmuş; ataması yapılan imamın çalışmaları engellenmiş. Belli ki Efdalzâde Câmii, Cemaâtzede Câmii’ne dönüşmüş.

19 Temmuz 2008’de memleketin hâline bakın: Fethullahçılar cemaâti, Selefîler cemaâti, şunlar cemaâti, bunlar cemaâti… Ortalık bunlara bırakılmış.

The Economist de şöyle yazmış: “Üst düzey bir AKP’li demiş ki Devletlû hiçbir tavsiye ve tenkidi kabûl etmiyor. Bir tirana dönüştü”!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 19 Temmuz 2008 Cumartesi

Yorumlar (1)

53 sayfa : « 1 [2] 3 4 5 » ... Son Sayfa »