Malûm, Danimarka diye bir ülke var. Bu barışçı ve ABG’ci ülkenin ilginç özellikleri çok fazladır. Meselâ çok zekice kaleme alınmış 1500 sayfalık bir Tapınak Şövalyeleri 2083 Manifestosu yazıp düzenlediği saldırılarla 93 kişiyi öldüren Anders Behring Breivik’i akıl hastası diye akıl hastânesine koymuşlardı.

Aynı Danimarka, Türkiye’nin talebi üzerine, 2004 yılında bölücü ve Kürtçü yayınlar yapan Roj TV hakkında bir soruşturma başlatmıştı. Roj TV’nin, terör örgütü PKK ile bağlantısı olduğu gerekçesiyle Ağustos ayında açılan kapatma davası dün sonuçlandı.
Bugüne kadar 29 duruşma gerçekleştirilen davada iddia makamı, Türkiye’de çeşitli tarih ve zamanlarda PKK, TAK ve HPG’nin gerçekleştirdiği saldırılarda ölen asker, polis, sivil, çocuk ve öğretmenlerin sayılarına değinerek, PKK’nın bir terör örgütü olduğuna dikkat çeker ve Roj TV’nin 1999 yılında İngiltere’de kapatılan Med TV’nin devamı olduğunu savundu. Kopenhag Şehir Mahkemesi, Roj TV’nin kapatılmasına gerek olmadığına hükmetti. Kanala 65 bin Danimarka Kronu para cezası verildi. Yâni terör örgütü olabilir ama mahzuru yoktur!
68 ülkede yayını olan Roj TV ise savunmasını ağırlıklı olarak basın ve ifâde özgürlüğü üzerine kurdu. Roj TV’nin Danimarka’da stüdyosu yok. Ancak, kanal, sâhip olduğu lisansla, 2004’ten beri Kopenhag’dan uydu aracılığıyla 68 ülkede yayın yapıyor.
Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış çok kızdı ve bu kararla ilgili olarak yaptığı basın açıklamasında, “Danimarka yargısının bu kararı tam anlamıyla bir tâlihsizliktir, telâfisi zor bir gaftır. Danimarka yargısının bu kararı terör örgütüne ve Brevik türü ırkçı zihniyetlere cesaret vermiştir. Hem terör örgütünün propagandasını yaptığını kabûl edeceksiniz, hem de böyle bir televizyon kanalını kapatmayacaksınız. Bu bir basiret bağlanmasıdır, tam anlamıyla bir sorumsuzluktur. Bu karar teröre ve terör örgütüne hizmet eden bir karardır. Danimarka yargısının bu kararı terör örgütüne ve Brevik türü ırkçı zihniyetlere cesaret vermiştir. Bu zamana kadar ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ anlayışını fazlasıyla hissettiğimiz Danimarka yargısı, bu kararla yılanı Danimarka halkının evinin içine sokmuştur. Bu karardan en çok etkilenecek olan bizzat Danimarka gençliğidir, Danimarka halkıdır. Bu kararla artık daha fazla Danimarkalı genç, terör örgütünün Avrupa’da saçtığı uyuşturucu zehrine esir olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Bu kararla, terör örgütüyle kucak kucağa yaşamak zorunda bırakılan Danimarka halkı artık daha güvensiz bir ülkede yaşayacaktır. Savcının bu kararı temyiz edeceğini ve üst mahkemenin de bu çelişkili kararı düzelteceğini adaletin ve mantığın tecellisi gereği ümit etmek istiyoruz” dedi.

Sayın Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış çok muzip ve şakacı yönüyle de tanınır. Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı tarafından düzenlenen “Meslekî Eğitimde Yeni Fırsatlar: Leonardo da Vinci Programı’nın Meslekî Hareketliliğe Katkısı” konulu izleme toplantısına katılarak konuşma yapmış ve şunları söylemişti: “Hani bir espri vardır, espri sınırlarını biraz zorlayan bir şeydir, ama halkımızın diline işlemiştir, ‘geçen gün kamyon sürdüm, Leonardo da vinci’ diye. Özellikle gençler arasında çok sık kullanılır. Espridir ama programın önemini ve içeriğini anlatıyor. Çünkü Edirne’deki bir kamyon şoförü de, Afyon’daki bir marangoz da, Bartın’daki bir hâkim de, ya da Ankara’daki bir çırak da bu program sayesinde Avrupa’daki muâdillerini gidip yerinde görebiliyor, bilgi alışverişinde bulunabiliyor”.

Bu haberi ilk okuduğumdan beri bu olağanüstü mizah gücünden dolayı katıla katıla gülmekteyim.
Değil mi ya? Doğduğumdan beri her gün “geçen gün kamyon sürdüm, Leonardo da vinci” diye espri yapıp etrafı da gülmekten kırar geçiririm!
Anlattım Balçiçek İlter’e, o da gülmekten öldü vallahi…

Sevgili Celâl’i aradım, “geçen gün kamyon sürdüm, Leonardo da vinci” dedim. Kahkahadan boğuluyordu vallahi ve “nereden de bulursun böyle hârikulâde esprileri yâhu” diye azıcık soluklanınca sordu. Ne de olsa halktan kopuk bir bilim adamı ama cümle âlemin pek güzel bildiği bu muhteşem espriyi nihâyet öğrendi. Yazının tamamını okuyun »
Bu Yazıyı Paylaşın
Birisi sıraya girenlerin önüne geçmeye kalkar, şöyle tepkiler doğar (kaynak internet):
Klâsik tepki: “Sıraya geç kardeşim”.
Neoklâsik tepki: “Şeker kardeşiim sıraya geçiver”.
Realist tepki: “Sıra var”.
Sürrealist tepki: “Sallandıracaksın bunlardan ikisini Kızılay’da bak bir daha yapabiliyorlar mı”?
Romantik tepki: “Beyefendi galiba sırayı görmediniz”.
Modern tepki: “Efendim, insanımız eğitimsiz. Hâlbuki Avrupa’da”…
Postmodern tepki: “Sırana geç lan ayı”!
Uzlaşımcı tepki: “Acelesi olmasa öne geçmezdi, üzmeyin garibi”…
Devrimci tepki: “Altyapı sorunları çözülmeden halkımız sıraya geçmez. Devrim olunca herkes hizaya gelecek”.
Kaderci tepki: “İki dakika fazla beklesek kıyâmet mi kopar? Kısmetse hepimizin işi görülür”.
Filozofik (skeptik, kuşkucu) tepki: “Ön ve arka kavramları görecelidir. O tarafın ön taraf olduğuna kim karar verdi? Öne geçtiğini zanneden, aslında arkaya geçmiş olabilir”.
Kantçı tepki: “Efendim, idrak edilmeyen şeyler yok demektir. Bakmayın o tarafa, adam yok olur”.
Kötümser varoluşçu tepki: “Herkes bir gün ölecek. Onurlu bir şekilde bekleyin. Bir gün o adam da ölecek”.
İyimser varoluşcu tepki: “Sıkmayın canınızı, şu ânın tadını çıkarmaya çalışın. Bakın ne güzel hayattasınız ve birileri önünüze geçebiliyor”.
Hümanist tepki: “İnsanlık bir bütündür. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için. Dolayısıyla birimiz öne geçince, aslında hepimiz öne geçmiş oluyoruz”.

***
Değişik psikoterapistlerin faklı tepkileri (kaynak bendeniz):
Narsisist terapist
Hasta: Merhaba Doktor Bey, sizden çok sitâyişle bahsettiler, sanırım siz bana bir çıkış yolu göstereceksiniz…
Terapist: Eveeet. Tam da en doğru yerdesiniz. Bakın bana ve ortama, ne kadar büyüleyici değil mi? Her kim benden öyle bahsetmişse bile az söylemiş. Bakın size bugüne kadarki başarılarımı anlatayım. Bla bla bla…
Hasta: Glup!

-
Antisosyal terapist
Hasta: Merhaba Doktor Bey, sizden çok sitâyişle bahsettiler, sanırım siz bana bir çıkış yolu göstereceksiniz…
Terapist: Bakalım neler yapabileceğiz sizin için… Birlikte iş yapabilir, hâttâ milletin gazını bile çıkartırız anasını satayım. O zaman da ne sıkıntınız kalır, ne derdiniz. Bankada ne kadar paranız var?
Hasta: Glup!
-
Borderline terapist
Hasta: Merhaba Doktor Bey, sizden çok sitâyişle bahsettiler, sanırım siz bana bir çıkış yolu göstereceksiniz…
Terapist: Sizde engin ve doyumsuzca azgınlaşmış, dingin olmayan, zengin bir düşleme yetisi ve derin olasılıklar erişimi var. Ayrıca, çok da çekicisiniz hâttâ eriştirilmeye açıksınız. Hadi, şimdi elinizi verin, bir ve tek olalım…
Hasta: Glup!
- Yazının tamamını okuyun »
Bu Yazıyı Paylaşın
Agop Martayan Dilâçar (22 Mayıs 1895 – 12 Eylül 1979), Türk lisanı üzerine uzmanlaşmış Ermeni asıllı Türk dilbilimcidir (filolog). Türk Dil Kurumu’nun da ilk genel sekreteridir.
Mustafa Kemâl Atatürk’ün Türkçe ile ilgili çalışmalarına verdiği katkılardan dolayı Dilâçar soyadını alır (Dilaçar değil). Ermenice ve Türkçe’nin yanında İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Lâtince, Almanca, Rusça ve Bulgarca bilmektedir. 1915 yılında Robert Kolej’den mezun olur. Birinci Dünyâ Savaşı’nda Kafkas cephesinde görev alır. 1919’adan itibâren de Robert Kolej’de İngilizce öğretmeni olarak çalışmaya başlar.
Savaştan sonra, Beyrut’ta bir Ermeni okulunun müdürlüğünü ve Beyrut’ta Ermenice yayınlanan ilk gazete olan Luys (Işık) genel yayın yönetmenliğini üstlenir. Karısı Meline ile birlikte gittiği Sofya’da eski Türk dili ve Uygurca dersleri verir ve ilk kitabını neşreder. 22 Eylül 1932 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda, Mustafa Kemal Atatürk’ün başkanlığında gerçekleştirilen Birinci Türk Dil Konferansı’na İstepan Gurdikyan ve Kevork Simkeşyan ile birlikte dil uzmanı olarak dâvet edilir. Daha sonra çalışma ve araştırmalarını yeni kurulan Türk Dil Derneği’nin başuzmanı ve ilk Genel Sekreteri olarak sürdüren Agop Martayan, 1934’teki Soyadı Kanunu dolayısıyla, Atatürk’ün kendisine Türk Dili’nin gelişimine katkılarından dolayı teklif ettiği Dilâçar soyadını memnuniyetle kabûl eder. Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi çalışmalarıyla, Türk Milleti’nin ve Türk Dili’nin kökenlerinin bulunması konusunda önemli bilgileri ortaya çıkarır. 1936-1951 yılları arasında Ankara Üniversitesi’nde dil-tarih ve Türkoloji dersleri verir ve Türk Dili üzerine önemli çalışmalar yapar. Lâtin harfleri ile yeni Türk abecesinin (alfabesinin) oluşturulması çalışmalarına katılır.
1942-1960 yılları arasında Türk Ansiklopedisi’nin hazırlanması çalışmalarında başdanışmanlık yapar. Türk Dil Derneği’ndeki görevini ve dil çalışmalarını 1979’daki ölümüne kadar sürdürür.

Mustafa Kemâl’e ATATÜRK soyadının verilmesini TBMM’ye teklif eden kişidir. Hâttâ onun imzasının da hazırlayıcısı olduğu söylenir.

Bakın, http://www.rehberim.net/forum/ataturk-kosesi-490/90244-ataturk-ve-agop-martayan.html adresindeki bir hâtırası:
BİR ANI…
Agop Martayan, Robert Kolej’i, New York Bilim Ödülü alarak bitirdiği hafta askere alınmış, yedek subay olarak önce Diyarbakır’a, sonra Kafkas Cephesi’ne gönderilmişti. Büyük kahramanlıklar gösterdiği cephede yaralandı ve madalyayla ödüllendirildi. Daha sonra da, azınlık subaylarına yönelik önlemler çerçevesinde Güney Cephesi’ne gönderildi.
Halep’e asker gözetiminde varan Agop otele giderken yolda tutsak İngiliz askerlerle karşılaştı.
Hint bir albay Agop’a, salçalı yemekleri yiyemediklerini, kendilerine kuru gıdalar verilmesini söyledi ve ondan, bu isteğini Türkçe’ye çevirmesini istedi.
Agop, tutsak Hint albayın bu isteğini yerine getirdikten sonra gittiği otelde gece yarısı, “casusluk yaptığı” suçlamasıyla gözaltına alındı. Yazının tamamını okuyun »
Bu Yazıyı Paylaşın
Anneler, babalar ve bebeklere bakan herkes…
Lûtfen onları dünyâmızı teşrif ettikleri ândan itibâren sevin, hem de çok sevin.
Onlar hep ağlar, ilk aylarda gazları olur, kaka ve çiş yaparlar, sonra da uyurlar.
O kakanın kokusunu akciğerlerinizin en dibine kadar çekin ki beyninizin en derin kısımlarına kazınsın. Çünkü zaman hızla akacaktır ve bir daha o kokuyu hiç duymayacaksınız. Çişini de.
Bakmasanız ölecek kadar çâresizdir onlar ve sevilmeye, okşanmaya, öpülmeye, konuşulmaya (anlamadıklarını sanırsınız ama amigdalada depolarlar her şeyi) en fazla muhtaç oldukları zamandır; kucaklayın onları.

Meme yâhut biberon emdikten sonra gazlarını çıkarırken “GOORK” diye öyle bir ses çıkarırlar ki, ilk defa anababa (ebeveyn) olanlar şaşırırlar. Aman o ânın keyfini çıkarın, videoya çekin, ne yaparsanız yapın. GOORKlarken bâzen kusarlar hâttâ, sakın iğrenmeyin. O kusmuk da bir daha asla geri gelmeyecektir, özleyeceksinizdir. Şefkatle silin güzelim dudaklarını, sonra da öpün, öpün, öpün. Hiç merak etmeyin, onlar bunu asla unutmazlar, bilinçli olarak hatırlamasalar da.
Zâten kaçımız neyi bilinçli olarak hatırlarız veya biliriz ki?
Kafacıklarını omuzlarınıza dayayıp sarıldıkları ânları, ilk defa buruşuk bir suratla gülümser gibi oldukları dönemleri, sizi görünce “e eee” dedikleri zamanları…

Asla unutmayın, tadını çıkarın ve yaşayın, kaydedin. Bu yaşantılar eşsizdir ve size de sevmeyi, karşılıksız diğerkâmlığı öğretirler.
Her sâlisenin, sâniyenin, kısacası ânın lezzetini yaşayın ve yaşatın.
Ve…
Asla karşılık beklemeyin.
Onlar hep alıp hiç vermemeye programlıdırlar.
Anababalarına çektirmeye de…
Çekin, aldırış etmeyin, hep sevgiyle ve güzellikle mukabele edin.
Terbiye etmeyin demiyorum, sâdece hep sevecen ve sonsuz derecede tahammüllü olun.
Çünkü onlar başka türlü kendileri olamazlar, özerklik ve demokratlık rûhu kazanamazlar.
Ve…
Asla, asla, asla bir fiske dahi vurmayın, bağırıp öfke kusmayın.
Onlar bunu da asla unutmazlar, hatırlamasalar da.
Ama siz hatırlarsınız, hatırlamadığınızı zannetseniz de.
Yaşlılık ve düşkünlük günlerinizde kapınızı çalıyor ve size sâhip çıkıyorlarsa sevinin.
Yapmazlarsa da üzülmemeye çalışın ve müsterih iseniz eğer…
Öylesine bir gülümseyin.
Mücellidiniz kendinizdiniz, musallânız da kendiniz değilsiniz de nedir.
Siz ne yapmıştınız ki?
Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 05 Ocak 2012 Perşembe
Bu Yazıyı Paylaşın
Fotoğrafın çekildiği yer:
Silivri’ye 15 Km uzaklıktaki Selimpaşa’daki Devlet Hastânesi’nin Mahkûmlar Koğuşu’nun karşısı.
Fotoğrafın çekildiği tarih ve saat: 31. 12. 2011, saat: 24.00.
Mahkûmlar Koğuşu’nun demir parmaklıklı penceresinin arkasından yeni yıla baktığı görülen kişi:
CHP Zonguldak Milletvekili Prof. Dr. Mehmet Haberal.


Demir parmaklıkların arkasından yeni yıla merhaba!

Daha yakından (zumlayarak) bakalım…
Dünyâ çapında bir cerrah, müteşebbis bir iş adamı ve organizatör.
Hâlâ yargılanmadı, suçu belli değil.
Ha, belli tabii: Atatürkçü olmak!
Aslanım demokrasi…
Pencereden bakıyor.
İnatla da ölmüyor ama…
Çıksa da asla eskisi gibi olamayacak.
Demokrasiyi kastediyorum.
2012 Türkiye’sinin hâli!
Lûtfen bu makaleyi ve resimleri her yöne dağıtın, çok rica ediyorum.
Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 03 Ocak 2012 Salı
Bu Yazıyı Paylaşın