Bodrum’la Sohbet

Benim canım ciğerim kuzinim Siyavuş Arkan ellisinden sora emekliliğin tadını çıkarmak ülküsüyle Bodrum’a ricat etti! Benim de çok canımı sıktı ama MSN’den sohbet edip hasret gideriyoruz. Biraz önce TBMM toplantısını heyecanla seyredip AKP’lileri kastederek “aman iyi, bir gol atamadılar? filân deyince başlayıp süren sohbetimizi şöyle bir derleyeyim dedim. Bunu yaparken de, bermutat narsisizmimle, sâdece ona anlattıklarımı yazacağım ama vallahi de billâhi de o sâdece sordu, ben anlattım!Ağabey, sen de pek safsın yâhu, hepimizi oyalıyorlar.

devamı..

Yorumlar (12)

BİR TÜRKÜMÜZ ve TÜRK’ÜMÜZ DAHA YOK MU?

30 senedir fiilen ayrılıkçı Kürt terörüyle uğraşıyoruz. Bu işin kökleri ise 300 sene öncesine kadar uzanıyor. Batı, yâni şimdiki ismiyle AB ve ABD bizi tarihimiz boyunca Kürt ve Ermeni kartıyla vurmuştur. O zamanlar zafer süngünün ucunda idi, şimdi ise mertlik filân kalmadı. Dünyayı Evanjelist ABD ve WASP ile işbirliği yapan Siyonizm işgâl ediyor. Nasıl mı?

devamı..

Yorumlar (9)

TARZANCA ve OLE!

Geçenlerde Avrupa Psikiyatri Kongresi vesilesiyle Madrid’e gittik. Oradan Andalusya’daki (Andalucia) Kordoba (Córdoba) şehrine elektrikli trenle 2 saatte ulaştık. Bu trenler muazzam; 200–250 kilometre sür’atle ve hemen hiç gürültüsüz seyahat edebiliyorsunuz.Kordoba, Kadim Roma İmparatorluğu döneminde Claudius Marcellus tarafından Corduba ismiyle kurulmuş. X. asırda (935 ilâ 1013 arasında) 500.000 kişilik nüfusuyla dünyanın en büyük şehri olduğu rivâyet ediliyor. Şimdilerde ise bu rakam 350.000 civarında. Mezquita diye isimlendirdikleri ve zamanında dünyanın en büyük üçüncü câmii olan mâbed Araplar katledilip, şehir “kurtarıldıktan? sonra (1236) katedrale dönüştürülmüş ve 20.000 kişilik ibâdet kapasitesine sâhip. Minâresini de perişan etmişler (hani şu Pamukçuğun balkonu olduğunu söylediği, temsilî olarak göğe, Allah’a uzanan kısım)!

devamı..

Yorumlar (2)

İNTİHAR

Kazaen ve şuur yerinde değilken tâlihsizlik sonucu olan hâricindeki kendini öldürme eylemlerine “intihar (suicide)” denir. Meselâ sarhoşken şakalaşma diye tabancayı alnına dayayıp mermiyi şakağından sıkmak, uyuşturucu madde etkisi altındayken uçacağını düşünerek altıncı kattan kendini boşluğa bırakmak gibi eylemler gerçek anlamda intiharlar değildir.

devamı..

Yorumlar (1)

KULÜBE HOŞ GELDİNİZ MR. HALÛK BİLGİNER!

12 Şubat 2002’de Hürriyet’in Kelebek ekinin 4. sayfasında Halûk Bilginer’le yapılan bir mülâkat yayınlandı. Mevlüt TEZEL’in sohbetini Sinan ÖZBALKAN’ın fotoğrafları süslüyordu. Esas konu 16 Şubat’ta gösterime girecek olan “Polis” filmiydi. Önce röportajı olduğu gibi aşağıya alacağım (ama Türkçe hatalarını düzelterek), sonra da edecek birkaç sözüm var…

Her insanın içinde bir kaatil var!

16 Şubat’ta vizyona girecek olan “Polis” filminin başrol oyuncusu Halûk Bilginer, Kelebek’e konuştu. “Polis‿in şiddetle beslenen kahramanı Musa Rami’den açılan söz, döndü dolaştı Türkiye’de yaşanan şiddet olaylarına ve Hrant Dink cinayetine dayandı. Bilginer, tıpkı Fedon gibi sarsıcı açıklamalarda bulundu: “Türk toplumu, ırkçı bir toplum. Örneğin ‘Anladıysam Arap olayım’ derken Araplar’a hakaret ettiğimizi düşünüyor muyuz?”

“Polis”, klâsik hikâye anlatım kalıplarından farklı bir dile sâhip. Altı kişilik âilenin katledildiği bir sahnede bile gülüyor insan.

— Evet, “Polis”in normâl izleyicinin pek alışık olmadığı bir anlatımı var. Ama bu o kadar çarpıcı ve güzel bir anlatım ki, ben filmi izleyen herkesin bu farklılıktan etkileneceğini düşünüyorum. Bence “Polis”, seyircinin ezberini bozacak bir film. İzleyicinin alışkın olduğu senaryo akışından çok farklı bir anlatıma sâhip. Ancak bu sıra dışı anlatım asla itici değil, aksine seyirciyi yavaş yavaş içine çekiyor.

—Klâsik dramada izleyici, finâlde kahramanın yaşadıklarıyla bir catharsis (arınma, boşalma) duygusu yaşar. “Polis”te bu duyguyu bulamıyoruz, değil mi?

— Evet, filmin öyle çarpıcı bir finali var ki, izlerken boşalmıyor tam tersine doluyorsunuz.

— Musa Rami ne bir kahraman ne de bir anti-kahraman… Musa Rami kim?

— Musa Rami, tüm çelişkilerini içinde barındıran gerçek bir insan. Filmde anlatılmak istenen şu: Siz ne kadar mücadele etseniz de hiçbir şey istediğiniz gibi olmayabilir. Kahraman görmeye alışkın olan izleyiciler sürekli çöküş yaşayan Musa Rami’yi izlediklerinde acaba ne hissedecekler, çok merak ediyorum. Bir hikâyenin iktidarı sâdece kahramana bırakıldığında o hikâyenin özünü anlamamız mümkün değildir. Meselâ Onur (yönetmen Onur Ünlü) filmin başına  bir Alman düşünürün sözünü koymuş. Şöyle diyor adam: “Gerçeklerle yetinen insanları aklım almıyor.” Ne kadar güzel söylemiş. Gerçek nedir ki? Gerçek artık çok göreceli bir kavram. Doğrusu ben herkese dersini veren, tekdüze bir kahramanı oynamadığım için çok mutluyum.

—Gâliba Onur Bey’in “Çok iyi bildiğimiz şeylerin hiç bilmediğimiz şekilde ilerlemesini istedik” sözü filmi özetliyor.

— Evet, “Polis” filminde hiç ummadığımız şeyler gelişiyor. İzleyici sürekli ters köşeye yatırılıyor.

— Filmde, öykü hüzünlü giderken, araya tüm âilenin pikniğe çıkıp “I Will Survive” şarkısıyla 19 Mayıs hareketlerini yapması gibi absürt sahneler giriyor. Filmin bu mizah anlayışı hakkında ne düşünüyorsunuz?

— Arada izleyiciyi şaşırtmak iyidir. Onur da bunu çok iyi becermiş. Dediğim gibi “Polis” çok farklı bir film. İzleyici bayağı eğlenecek.

— “Polis‿ sanatsal kaygılarına rağmen popülerliği de yakalıyor mu?

— Popülist olmadan popüler olmak ayıp değil. Keşke bu film popüler olsa, aslında olacağına çok inanıyorum. Sanatsallığı ayrı tutmak gibi bir şey olamaz. Çünkü sinema zâten bir san’at. Bugün keşke tiyatro da popüler olsaydı da Hrant Dink öldürülmeseydi.

— Gelelim “Şiddete meyyalim vallahi dertten” sözüne… Musa Rami neden şiddete ihtiyaç duyuyor?

— Musa Rami’yi yaşamı ve mesleği şiddete yöneltiyor. Öldürdüğü bir adamın üzerinden 18 kurşun çıkıyor. İlk sahnede mafyanın oğlunu öldürüp eve gömleği kanlı geliyor ve kızı “Ay baba yine üstün başın kan olmuş” diyor. Bir fırıncının nasıl üstünde un varsa Musa Rami’nin üzerinde de kan var.

— Freud’a göre şiddet ruhumuzun önemli bir alanını kapsıyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

— Şiddetin binlerce çeşidi var ama… Sâdece fiziksel değil duygusal şiddet de olabilir. Duygusal şiddete başvuran birçok insan var.

— Sizin de şiddete ihtiyacınız var…

— Benim mi? Benim yok ama ihtiyacı olanlar vardır. Şiddet zayıflık belirtisidir. Güçlü insan gücünü göstermez. Güç, gizli, sâkin ve sessizdir.

— Ben ısrar ediyorum, sizin de şiddete ihtiyacınız var. Nuriye Akman’a verdiğiniz röportajda “Şiddetle ilgili ciddi sorunum var. Okul yıllarında bile kimseyle kavga edemedim” diyorsunuz.

— Ben orada okul yıllarımdan bahsettim. Şiddet bence çocuklukta insanların birbirini tanıma yoludur.

— İlginç! İnsan şiddetle karşısındakiyle nasıl tanışır?

— Şiddet dediğimiz itişme kakışma. Bak böyle itersin arkadaşını. (Halûk Bey eliyle itiyor beni ve tanışıyoruz onunla. Gerçekten ilginç bir duygu)

NEFRETLE YETİŞTİRİLDİK

— Yâni dokunma duygusu mu?

— Evet, ittirmek kaktırmak. Hani arkadaşına “Ne oluyo” falan dersin ya.

— Şiddet içimizde yâni?

— Şiddet her insanda var. Her insanın içinde bir kaatil var.

— Galiba artan şiddet vak’alarını konuşurken de insanın içindeki şiddet duygusunu unutmamak gerekiyor…

— Yok, onu sâdece ruhumuzdaki şiddet duygusuyla açıklayamayız. Bugün yaşananlar çok daha derin mevzular. Toplumumuzda şu anki şiddet ve linç duygusu, Türkiye’nin yakın tarihiyle alâkalı. Toplumumuza geçmişte neler öğretildiğiyle alâkalı.

— Belki de Batı’nın modern yaşamına geçişimizle alâkalı. TRT’nin tek kanallı olduğu, “Perihan Abla‿ dizisi tadında yaşadığımız günlere mi dönsek…

— Şu anda yaşananları “Televizyonda şiddet gösteriliyor, çocuklar şiddete yöneliyor” sözleriyle de açıklayamayız. Şu anda ülkemizde yaşanan şiddet geçmişte toplumumuza bilinçli ve sistematik olarak enjekte edilen öğretilerin sonucudur.

— Peki, bize ne enjekte edildi sistematik olarak?

— Nefret… Sevgiyle değil, nefretle yetiştirildik. Tüm bu yaşanan şiddet, yakın tarihimizde toplumda oluşturulan nefretin eseridir.

— Biraz daha açalım mı bu konuyu?

— Hepimiz ırkçıyız. Türk toplumu, ırkçı bir toplum. Irkçılık bilinçaltımızda var. Bilinçaltımıza çocukluğumuzdan beri ırkçılık işleniyor. Örneğin biz “Anladıysam Arap olayım” derken düşünüyor muyuz ne söylediğimizi ya da ne yaptığımızı? Araplar’a hakaret ediyoruz. Ya da “Çingene hesabı yapma” diyoruz. Birisini aşağılamak için Çingene diyoruz. Yâni Çingeneler’e hakaret ediyoruz. Ya da “Korkak Yahudi” diyoruz. “Ermeni tohumu” diyoruz. “Kürt çalar Çingene oynar” diyoruz. İşte bunlar bizim toplumsal bilinçaltımız. Bu sözler bilinçaltımıza işlenen ırkçılıktır. Eğer kulağımız duyuyorsa ağzımızdan çıkanı, o zaman bu toplumda şiddetin neden hüküm sürdüğünü daha iyi anlarız. Bizim bunlarla mücadele etmemiz lâzım. “Anladıysam Arap olayım” ne demek? Böyle aptalca bir cümle olur mu? “Anladıysam Türk olayım” dersem ne diyeceksin? Hiç düşünmeyiz bunları. İşte bahsettiğim toplumsal bilinçaltı bu. Var olmak için öldürmeyi seçiyorsanız ya da seçtiriyorlarsa size, yapacak bir şey yok. Adamın yapacak bir şeyi yok, gidip adam öldürüp öyle var oluyor. Var olmak için öldürmeyi seçen bir toplum olduk.

— Hrant Dink cinayetinden sonra “Hoşgörü toplumuyuz” sözünün havada kaldığını anladık belki de. Ya da hâlâ farkında değiliz…

— Farkında olmak bir insanlık durumu. Toplum olarak bilinçaltına ne işlenmiş, bunun farkında olacaksın. İnsan olmaya çalışıyorsak farkında olacağız.

— Zeki Demirkubuz’un “Kader” filmini izlediniz mi?

— Hayır izlemedim.

— “Kader”, sizin “Mâsumiyet”teki unutulmaz tiradınızdan yola çıkılarak çekildi ve siz daha bu filmi izlemediniz…

— İzleyemedim. Kaçmaktan kovalamaya vakit yok.

— SİYAD Ödül Töreni’nde de Tarık Akan, ödüle aday filmlerin hiçbirini izlemediğini söyledi. Sizin gibi önemli oyuncular sinemadaki son gelişmeleri merak etmez mi?

— Ben ne zaman izleyeyim ki? Her gece oyunum var. Ben de “Kader”i merak ediyorum. En kısa zamanda izleyeceğim. Bir an önce filmi izleyene ödül mü veriyorlar?

— İzleseydiniz soruma en azından yanıt vermiş olurdunuz.

— O zaman izlediğimde konuşuruz.

— Ağzımın sulanması gerekiyor.

— Senaryonun farklı yerlere gideceğine dair kaygınız olduğunu söylemişsiniz.

— Kesinlikle. Ben senaryoyu okuduktan sonra Onur’la (Ünlü) konuştum. Onur da bu sıra dışı senaryoyu nasıl çekeceğini anlattı. Zâten böylesine güzel senaryo yazan bir yönetmenin kötü film çekeceği hiç aklıma gelmedi. Bu düşüncemde yanılmadığımı gördüm. Çok iyi bir iş çıktı ortaya.

— Sizin gibi usta oyuncular genelde filmografisi sağlam yönetmenlerle çalışır. Oysa “Polis”, Onur Ünlü’nün ilk filmi…

— Benim için bir yönetmenin deneyimli ya da ödüllü olması önemli değil. Önemli olan senaryonun beni heyecanlandırması. Kısacası projeyi gördüğümde ağzımın sulanması gerekiyor.

— Polis, izleyicinin ezberini bozacak.

— Onur Ünlü’nün ilk yönetmenlik denemesi olan “Polis” filminin özeti kısaca şöyle: Mesleğinde efsane olmuş cinayet masası polisi Musa Rami (Halûk Bilginer) ünlü mafya âilesi İzmitliler’in küçük oğlunu vurunca hem âilesini hem de kendisini büyük bir tehlikeye atar. Ama belâ vız gelir Musa Rami’ye. Onun derdi, kendisinden 40 yaş küçük üniversite öğrencisi Funda’ya (Özgü Namal) duyduğu büyük aşktır. “Polis”, Halûk Bilginer’in de dediği gibi “izleyicinin ezberini bozacak” bir film. “Polis”, en dramatik sahnede bile izleyiciyi kahkahalarla güldürecek sıra dışı bir mizah anlayışına sahip. Hem dramatik, hem komik, hem romantik hem de aksiyon dolu bir çalışma. Filmin en büyük kozu ise Al Pacino’nun yerli şûbesi Halûk Bilginer. Usta aktör, iki saat boyunca görkemli bir oyunculuk gösterisi sergiliyor. Kısacası bu kült film çok konuşulacak.

NELER DİYOR MR. HALÛK BİLGİNER?

Mr. Halûk Bilginer 1954’te İzmir’de doğmuş. Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü bitirdikten sonra Devlet Tiyatrosu’nda çalışmış. İngiltere’de Londra Müzik ve Drama Sanatları Akademisi bünyesinde 1 yıllık çalışmanın ardından, 1980 ilâ 1993 yılları arasında İngiltere’de TV dizilerinde ve tiyatrolarda oyuncu olarak görev yapmış ve Türkiye’de kendi tiyatrosunu kurduktan sonra (Tiyatro Stüdyosu) birçok oyun sahnelemiş. Ulusal ve Uluslararası Sinema ve Tiyatro ödülünün sâhibi. Yâni, iyi ve düzgün kariyeri olan bir meslek adamı, kalitelikli bir san’atkâr olarak görünüyor!

Bakın bu “adam gibi adamın” dediklerine…

Öncelikle, Freud ve sâir konularda hafif uçmuş; bilinçaltı değil bilinçdışı demeliydi. “Şiddet bence çocuklukta insanların birbirini tanıma yoludur” şeklindeki psikanalitik yorumu bir şâheser (pardon, “başyapıt”). Belli ki kendi nâhoş çocukluk hâtıralarını Musa Rami muhayyel şahsiyetiyle birleştirip, kendi milletine duyduğu öfkeyi “sanatsal” olarak ve bir “kült film”le (ne demekse) boşaltacak. Hele şu ifâde tarihe geçecek kadar muhteşem: “Bugün keşke tiyatro da popüler olsaydı da Hrant Dink öldürülmeseydi”. Ne alâka demeyin, Halûk Bey öyle diyorsa, öyledir.

Bir başka ilginçlik de, her büyük adamda olan ama bu mülâkatta dozunu aşmış olan narsisizm… O da dert değil. Vallahi değil. Yakışıyor… Kendisinden mülhem şeyleri seyretmeye vakit bulamamış; şu ifâdeye bakın: Ben ne zaman izleyeyim ki? Her gece oyunum var. Ben de “Kader”i merak ediyorum. En kısa zamanda izleyeceğim. Bir an önce filmi izleyene ödül mü veriyorlar?

Halûk Bilginer’in i ucuz çıkışlara, halk yardakçısı zırvalıklara asla muhtaç olmaması gerekir. Bir Türk ve bu memlekette yaşıyor, bu milletin ekmeğini yiyor. Dünyanın en ırkçı milletinin topraklarında o kadar zaman kalmış olduğuna göre, ufkunun çok genişlemesi gerekirdi, olamamış. O ülke ki, hâlâ kendini Büyük Britanya zanneder ve kuzinleri ABD ile konsonant hâlde 3. Dünya Harbi’nde başta biz olmak üzere bütün dünyayı kullanır, faşizmin en dik âlâsını dünyaya dayatan insanlarca yönetilir! O memleketin kültüründeki “ötekileri” aşağılayan deyim ve atasözlerini sıralamaya sahifeler, kitaplar yetmez…

Acaba, hele tiyatro gibi kökünden lisanla ve kültürle, folklorla bezenmiş bir san’atı öğrenirken, gaflete mi düştünüz de fark etmedi? Yoksa bir idrak kusuru mu var?

“Anladıysam Arap olayım”, “Çingene hesabı yapma”, “Korkak Yahudi”, “Ermeni tohumu”, “Kürt çalar Çingene oynar” gibi ifâdeler ırkçılığın değil, değişik etnik grupların davranışlarının, tarzlarının folklora yansımış hâlidir. Bin küsur sene önceden beri komşu olan, sonra da aynı devlet içerisinde asgarî kavga, âzamî sûlh içerisinde yaşamış akvâmın (kavimlerin) birbirleri hakkındaki intibâlarıdır bunlar. Her harsta (kültürde), kabilede, millette ve medeniyette de benzerleri mebzûl miktarda mevcuttur. Bütün Avrupa ülkelerinde diğerleriyle ilgili benzeri ifâdelere rastlarsınız.

Acem Kürdî, Kürdilî Hicazkâr, Muhayyer Kürdî, Acemaşırân ve nice makamlar ırkçı olduğumuz için mi yaratılmıştı? Osmanlı’da Ak Budun ve Kara Budun neydi, bilir misiniz? Ve daha neler neler… Belli ki içinde yüzdüğü harsın farkında değil: O mâhiler ki deryâ içredur deryâyı bilmezler misâli… Özüne yabancılaşmış.

Şöyle buyurmuş:

— Nefret… Sevgiyle değil, nefretle yetiştirildik. Tüm bu yaşanan şiddet, yakın tarihimizde toplumda oluşturulan nefretin eseridir.

Muhteşem bir tesbit ve sahih! Ama akabinde ettiği lâflar beni onun gerçekten de bir entellektüel olduğunuz fikrinden uzaklaştırdı. Bu nefretin tohumlarını bilhassa son 30 senede arasaydı isabet tamdı ama kalkıp uluslaşmaya en çok muhtaç olduğumuz bir zamanda, bütün Türkler’e teşmil etmiş. “Just on time” yâni!

Ayıp ettiniz, Türk’e sövmek, Türklüğü aşağılamak modasına uydunuz. Bir de tiyatrosunu yapacaksınız. Helâl olsun. Belki de bir Nobel kaparsınız.

Bunu gafletten yaptıysanız, câhilsiniz!

Dalâletten yaptıysanız, onca tahsil ve terbiye fezâya uçmuş demek ki…

Yok, eğer hıyânet içerisinde konuştuysanız, bunun doğru olması ihtimâlini dahi tasavvur etmek istemiyorum.

Sizi Murat Belge ve benzeri küffar arasında tahayyül edemiyorum, etmek de istemiyorum! Varoluşunuzu belgelemek için bu rezâlete ihtiyacınız mı var?

Hele hele, Hrant Dink cinayetinin beynelmilel emperyalizmin aşağılık bir oyunu olduğunu göremiyorsanız, biraz tefekkür ediniz, düşününüz, sağa sola bakınız… Türkiye üzerinde oynanan aşağılıkça oyunlara bir bakınız…

Ve düşününüz!

Bir de buyurmuşsunuz: “Gerçek nedir ki? Gerçek artık çok göreceli bir kavram. Doğrusu ben herkese dersini veren, tekdüze bir kahramanı oynamadığım için çok mutluyum.”

Bravo! Bakın, eminim ki mükemmel olan İngilizceniz için size dört anahtar kelime:

—    Gerçek (Reality)

—    Hakikât (Verity)

—    Doğru (Truth)

—    Epistemoloji (Epistemology)

Ben, her şeye rağmen, sizin bütün faâliyetinizi saygı ve takdirle (san’atınızla ilgili olarak) takip ediyor olacağım…

Mehmet Kerem Doksat – İstanbul - 28 Şubat 2007 Çarşamba

Yorumlar (7)

58 sayfa : « ilk Sayfa ... « 38 39 40 [41] 42 43 44 » ... Son Sayfa »