HEKİM HASTA İLİŞKİLERİ

Her meslekte satanla alan, danışanla danışılan arasında bir ilişki, bu ilişkinin de kendine özgü kuralları, doğruları ve yanlışları vardır. Bu yazımızda psikiyatriyi de kapsayarak, tıbbiye mesleğindeki hekim hasta arasındaki ilişkinin özelliklerini sizlerle paylaşmak isterim.

Hekim kelimesi hikmetten gelir; tıpkı hâkim (yargıç), hakîm (bilge) ve hakem gibi. Hekim, hakîm ve duruma hâkim olmalıdır ama asla yargılamamalı ve ahlâkî hüküm vermemelidir. Özellikle psikiyatrların moralist değil terapist olduklarını unutmamaları gerekir. Teşhis, bir kişide görülen ârızaların, bozuklukların âraz ve belirtilerini dikkatle inceleyip, sonunda bunları hastalık târiflerine uygun olarak sınıflandırabilmek anlamına gelir. Pek çok tıbbî hastalığın mekanizması zâten iyi bilindiğinden, otomatik olarak tedavi veya tedavi tercihleri de ortaya çıkmış olur. Psikiyatrik rahatsızlıkların çoğu klâsik anlamda hastalık kategorisine ulaşmadıkları ve hâlâ büyük ölçüde sendromik düzeyde tasvir, târif ve tasnif edildikleri ve için, bâzı farklılıklar arz eder.

devamı..

Yorumlar

KÜRT SORUNU-1

25. 11. 2006’da dostum ve memleketimizin önde gelen terör uzmanlarından Ercan Çitlioğlu’nun dâvetlisi olarak Bahçeşehir Üniversitesi’nin düzenlediği “Terör Okulu 3″ içerisinde “Küresel Tehdit: Terörizm” başlıklı bir konferans verdim. 250 kişi civarındaki dinleyiciler arasında yüksek lisans talebeleri yanı sıra, komiser ve üstü polisler, yüzbaşı ve üstü subaylar ve devletin önemli kurumlarının hepsinden ileri gelenler vardı. Yakınlarda katıldığım 5. Ulusal Sokak Çocukları Sempozyumu’nda da benzer bir konuşma yapmıştım.

Derste teröristlerin psikolojik özellikleri, terörizmin nasıl geliştiğini ve PKK terörünün nasıl hâricî güçlerin de desteğiyle bu günkü hâle getirildiğini örneklerle anlattım. Oradan cımbızla alınan bâzı lâflarım ânında “dinci” ve “solcu” internet sitelerine KÜRTLERE AĞIR HAKARET diye düştü ve “Kürt düşmanı faşist” olarak damgalandım.

Daha önce de Mülkiyeliler toplantısında aynı muameleye mâruz kaldığım için, katmerli faşist oldum, iyi mi? Ayrıntılara girmeden önce sarih, net iki ifâde: 1) Kesinlikle Kürt düşmanı değilim! Olamam. Bu öncelikle benim millî menfaatlerime ters düşer (anlatacağım), ayrıca da insanlık anlayışımla bağdaşmaz. 2) Faşizme kanımın son damlasına kadar karşıyım!

Haberlerde Kürtler’in nüfus kontrolü yapmayı reddettikleri, kan parası almak için çocuklarını arabaların önüne attıkları, Diyarbakır’da 1991–1992 senelerinde askerlik yaparken buna şâhit olduğum ve bir yüzbaşının çocuk sakat kaldığı için birkaç milyar TL ile kurtulabildiği, ölseydi 10 milyar TL ödemesinin gerekeceği vardı. Bunların hepsi doğru, hâttâ daha neler neler anlattım, aşağıda bahsedeceğim; bir bilim adamı gördüklerini anlatır. Aldığım tepkiler arasında söylediklerime de itiraz edebilen yok, sâdece başlığa bakıp elmekle hakaret edenler, öldürüleceğimi, başıma gelecekleri sıralayanların yanı sıra, hak verenler de var. Küfür ve tehditlerin hâricinde, dikkate aldığım iki mesajı zikredip, yazıma devam edeceğim. Biri ve çok önemli bir konuya parmak basan kendini Dr. Yıldız diye tanıtan birinden, öbürü de derslerimde gördüğü demokrat ve entellektüel kişiliğimle bunu bağdaştıramadığını ifâde eden, beni katı Kemalist olmakla suçlayan Kürt asıllı bir talebemden: «Sayın Doksat… Size haberin çıktığı sitenin adresini gönderiyorum. Samimiyseniz basından cevabınızı, reaksiyonunuzu göreceğiz. Ama artık şunu iyice belleğinize yazmalısınız. Kürt eski Kürt değil. Dünya da çok değişti. Düşmanlık ve aşağılama ile bir yere varılmaz. Bu hem Türk hem de Kürt için geçerli. Bu işi kirli istihbarat örgütü oyunlarına başvurmadan, sivil, demokratik metotlarla toplumun kendi arasında halletmesi mecburidir. Zorla 80 senede ve Kürtlerin en zayıf anlarında becerilmeyen şey bundan sonra mümkün değil. Kürt Ortadoğu’da uyuyan bir devdi ve bu dev tam 30 yıl önce tekrar uyandı. Kabileden milletleşti, eski tarihi, hak ettiği yeri adım adım geri alıyor ve alacak. Saygılar Dr. Yıldız Almanya www.haber3.com

Talebeme cevabım: «Merhaba Evlât, İsmini yazmamışsın ama sana cevap vereceğim, çünkü samimisin. Okuduklarına inanma, arada doğrular da var ama tahrifat bol. Bu günlerde web mekânımda Kürt Sorunu başlıklı bir yazı ile mes’eleyi nasıl gördüğümü anlatacağım: www.keremdoksat.com ve http://www.doksat.com/. Bu arada, Kürtler’in nüfus plânlamasını veya doğum kontrolünü asla yapmadıkları ve “kan parası istedikleri” âdetleri maalesef doğru. Gerçekten bilmiyorsan bir araştır. Ben içinde yaşayarak gördüm. Bu gün haberlerde vardı, Diyarbakır’daki âilelerin ciddi bir kısmı çocuklarını sokaklarda çalıştırıyor ve devlet bununla başa çıkmak için uğraşıyor. Katı Kemalist ne demek bilmiyorum ama Atatürk’ün dediği gibi, “ne mutlu Türk’üm diyene” lâfına bağlıyım; onun en çok ilham aldığı kişinin de aslen Kürt olduğunu hatırlamanı isterim (Ziya Gökalp). Batı, Kürtler’i etnik ayrımcılığa yöneltip sonra harcamak için kullanıyor; bence mes’eleye bu açıdan bir yaklaş. Ben Kürt düşmanı değilim ama maalesef Kürtler’in çoğu Türk düşmanı hâline getirildiler. Bu da zincirleme tepkileri doğuruyor. Bunu önlemek için neler yapılması gerektiğiyle ilgili yapıcı tavsiyelerime ise bu haberlerde kasıtlı olarak yer verilmemiş! Bana cevap vermeni pek istemiyorum çünkü yazındaki saygılı ifâdenin bozulmasını istemem (ne de olsa bu risk var). Anneannem Çerkez, babaannem Etiler’e dayanıyor, soyadım Rumca ama ben Türk’üm. Etno-sentrizmle kavmiyet farkına dikkatini çekmek isterim.»

GERÇEKLER

Önce mes’elenin adını koyalım:

      

  • Atatürk döneminden sonra Kürt mes’elesi hep göz ardı edilip yok sayılmış mıdır? Evet!
  • 12 Eylül Darbesi ile kardeş kavgası geçici olarak durdurulmuşsa da, sonraki dizi dizi hatalar sebebiyle memleketin canına okunmuş mudur? Evet!
  • Türkiye’de bir Kürt sorunu var mı? Var!
  • Bunu artık herkes kabûl ediyor, nihâyet görüyor mu? Evet!
  • Güneydoğu sınırımızda adı resmen öyle olmasa da, fiilen bir Kürdistan kurulmuş mudur? Evet!
  • Bunun tesisinde en önemli rolü sözüm ona “demokrasi götürmek için” oraya giden Amerikan askerlerinin Türkmenler’in nüfus kayıtlarını yok edip öldürmelerinin, Kürtler’i alenen kayırmasının rolü olmuş mudur ve bu hâlen de aynen sürmekte midir? Evet!
  • Memleketimizin Güneydoğusu’nda internette alenen haritalarla belirlenen bölgelerdeki illerin belediye başkanları alenen kendi petrollerini çıkarabileceklerini, Kürtler ile konfederasyona gidilmesinin doğru olacağını söylüyorlar mı? Evet!
  • Konfederasyonun kaçınılmaz sonucu bölünme midir? Evet!
  • Bütün Batı Âlemi Kürtler’i desteklemekte, Türkler ise kafalarına çuval geçirilmek dâhil, sürekli olarak aşağılanmakta mıdır? Evet!
  • AB’ye giriş süreci masalında da bu konuda alenî dayatmalar var mıdır? Evet!
  • Batı, bütün Türk-Osmanlı tarihi boyunca sürekli olarak Kürtler’i devlet aleyhinde kışkırtıp muhtelif isyanları desteklemiş midir? Evet!
  • Batı, Kürtler’i çok mu sever? Yapmayın Allah aşkına, umurunda değildir. Onlar sâdece menfaatlerine önem verir ve hepimize ikinci sınıf insan gözüyle bakarlar!
  • Turgut Özal isimli bir zat Birinci Körfez Harbi’nde “bir koyup beş alacağız” deyip de bizi Irak’tan başka bu harpten tek zarar eden ülke hâline getirmeyi başarmış(!) mıdır? Evet!
  • Aynı zat, zâhiren ortada fol da yumurta da yokken “Kürtler’le konfederasyon düşünebiliriz” demiş midir? Evet!
  • Bu zat Kürt müydü? Evet!
  • Bu zat bu memlekette cumhurbaşkanı olmuş mudur? Evet!
  • Onun iktidarda olduğu dönemde muazzam miktarlarda teşvik bu bölgeye akıtılmış mıdır? Evet!
  • Bu paralarla atılan temellerin kaçının üzerinde inşaat devam etmiş ve bölgeye hizmet etmiştir? Hemen hiçbirinin!
  • Peki, bu “müteşebbisler” aldıkları paralarla ne yapmışlardır? Çoğu “beyaz işine” veya benzeri yasadışı işlere başlamıştır!
  • Gene o dönemde ilk PKK eylemleri başlamış mıdır? Evet!
  • Bu örgüt hem Marksist hem de etnik ırkçı bir teşkilât mıdır? Evet!
  • Bu örgüt ilk eylemlerinde kimleri öldürmüştür? Kürtler’i!
  • Sonradan türeyen Kürt-İslâm sentezcisi Hizbullah örgütü inanılmaz vahşilikte cinayetler işlemiş midir? Evet!
  • Hâlen patlamaya hazır bir bomba hâlinde Türk – Kürt hizipleşmesi, hâttâ düşmanlığı körüklenmekte midir? Evet!
  • Kürt kalkışması provaları yapılmış mıdır? Evet!
  • Bir iç harp patlarsa bundan Kürtler mi, Türkler mi gâlip çıkacaktır? HİÇ BİRİSİ!
  • Bütün bunlar, olup bitenlerin çok önceden plânlanıp programlandığını gâyet açıkça göstermekte midir? Evet!
  • Peki, kim fayda görecektir bu işten? Beynelmilel emperyalizm, dünyayı yöneten bir avuç ultra-zengin seçkin!
  • Nasıl mı? Anlatayım…
  • DANANIN KUYRUĞU NASIL KOPACAK? ,

Gaziantep’te katıldığım 5. Ulusal Sokak Çocukları Sempozyumu’nda çeşitli illerden gelen hepsi de bilim adamı olan araştırmacıların hepsi ortak olarak şunları ifâde ettiler: 1) Büyük şehirlerin hemen hepsi, büyük çoğunluğu Güneydoğu’dan, özellikle de Diyarbakır’dan gelen bir göç furyasının altındalar; yâni bu insanlar Kürt. 2) Bu âilelerin hiçbiri doğum kontrolüne yanaşmıyor, çoğu çok-eşli ve dokuz on çocuktan aşağı değil nüfusları; daha az olursa yeni eş alıyor erkekler. 3) Bu âilelerin hemen hepsi çocuklarını sokaklarda çalıştırıyorlar ve nasihate, yasal yaptırımlara hiç aldırış etmiyorlar. 4) Bu âilelerin hepsi “hemşerim gettolarında” yaşıyorlar ve oralara çoğu zaman polis, hâttâ jandarma bile giremiyor. Bu âilelerin üyelerinde her türlü suç işlenme oranı muazzam derecede yüksek; çoğunun belli bir geçim kaynağı yok. Bilhassa İstanbul, İzmir, Adana, Mersin başta olmak üzere, bütün şehirlerin çevrelerindeki gecekondularda yaşıyorlar. Temel güvenlik duygusundan mahrum, sevgiyi âdilâne tadarak ve paylaşarak büyümesi imkânsız olan bu çocuklar pek çok fiziksel, cinsel ve sâir travmalara da mâruz kalarak en iyimser olarak hudutta (borderline), çok daha sık olarak antisosyal kişilik örüntüsü geliştirmektedirler.

Yâni saldırganlık, evlâdını araba altına atacak kadar aldırmaz ve çıkarcı olmak, yalancılık, döneklik ve kalleşlik gibi antisosyal özellikler Kürtler’e özgü değil, aynı şartlarda yaşayacak herkes için geçerli olacak davranış örüntüleridir. Daha da açık bir ifâdeyle, Kürtler kanları bozuk olduğundan değil, bu orantısız üreme + feodal yapı + göç + açlık ve cehâlet sonucunda ve kapalı hâlde yaşadıkları için böyle davranmaktadırlar. Aynı şeylere bugün bütün Mısır’da, Hindistan’da ve Afrika’da hazin şekilde rastlanıyor. Açlık ve sefâletle gurur bağdaşmaz!

Şimdi, Almanya’dan yazan Dr. Yıldız’ın söylediklerine bir geri dönelim: “Ama artık şunu iyice belleğinize yazmalısınız. Kürt eski Kürt değil. Dünya da çok değişti. Düşmanlık ve aşağılama ile bir yere varılmaz. Bu hem Türk hem de Kürt için geçerli. Bu işi kirli istihbarat örgütü oyunlarına başvurmadan, sivil, demokratik metotlarla toplumun kendi arasında halletmesi mecburidir. Zorla 80 senede ve Kürtler’in en zayıf anlarında becerilmeyen şey bundan sonra mümkün değil. Kürt Ortadoğu’da uyuyan bir devdi ve bu dev tam 30 yıl önce tekrar uyandı. Kabileden milletleşti, eski tarihi, hak ettiği yeri adım adım geri alıyor ve alacak.”

İşte, müthiş tuzak ve aldatmaca burada! Bu, gayrı mümkün (imkânsızdan da öte olamayacak) bir yanılsama, bir ütopya! Bütün Batı Âlemi neden çullandılar üzerimize dersiniz? Amaç bâkir petrol yataklarını ve geleceğin en önemli sorunsalı olacak suyu kullanmak. İşin bir de dinî yönü var tabii… Kürtlük, hâlâ birbirlerini anlamayan farklı lisanlarla (haydi, lehçe diyelim) konuşan, etnik homojenitesi filân olmayan ve tarihleri boyunca birbirleriyle kavga etmiş bir feodal kabileler topluluğu; 30 senede bu yapılanmadan millet çıkmaz, çıkamaz; tarihte böyle bir vak’a yoktur. Amerika’ya götürüp özel eğitimden geçirip geri yolladıkları bâzı Peşmergeler’i “Kürt aydını” diye yutturuyorlar, siz de millet olduğunuzu sanıyorsunuz. Lâkin inanın ki değilsiniz. Osmanlı’nın parçalanması iki dünya harbine mâl oldu. Bakın, 2. Dünya Harbi’nden sonra cetvelle çizilen sınırlarla kurulan kukla Irak’ın bile düzeni bozulunca ortalık mahşer yerine döndü. Günde ortalama 50 kişi katlediliyor ve bal gibi iç harp başladı. Etrafa sıçraması da an mes’elesi. Dünyadaki ek lâik demokratik İslâm ülkesi olan Türkiye parçalanırsa, 3. Dünya Harbi çıkar; zâten plân da bu! Kürtler’in şimdilerde sırtını dayadıkları Amerika ve Avrupa bir anda çekip giderler. Benim sevgili Kürt kardeşlerim, inanın o zaman sizi Arab’ın, Acem’in ve kalırsa (ki, kalır) Türk’ün elinden kimse kurtaramaz! Hâttâ, palazlandığınızı sanıp da Batı’ya kafa tutarsanız (çünkü Kürdistan diye bir ülke haritada olacak ama aslında tamamen Batı sömürgesi altında soyulan bir ülkeniz olacak, samimi Kürt milliyetçileri de isyan edecek), işinizi en fazla bir haftada bitirirler.

SONUÇ

Ben Kürt düşmanı değil, tam aksine dostuyum. Bu duygusallıktan ziyâde menfaate dayalı ama Diyarbakır’da tanışıp hâlâ görüştüğüm aklı başında Kürtler var; zâten okumuş, olaylara geniş perspektiften bakabilen Kürtler ayrımcılık filân istemiyorlar. Eğer size aşılanan düşmanlığı bırakırsanız, nüfus kontrolüne bir zahmet başlayıp Ortaçağ’dan Yeni Çağ’a geçerseniz ve dostluğu elden bırakmazsanız, siz de biz de dünyaya karşı tek yumruk hâlinde ayakta kalırız. Bunun tek yolu da etnik milliyetçiliği bırakıp, topyekûn eğitim seferberliğine yönelerek cehâlet canavarını öldürmek, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde sırt sırta, omuz omuza yaşayabilmektir. O konferansın sonunda da bunları söyledim ama provokatörler hiç bahsetmediler. Haydi, canlar, Kürdümüz’le, Lâzımız’la, Dadaşımız’la ve daha nice etnik gruptan kardeşler Türklük altında bir olalım. Biz kendi aramızda nasıl olursa hâlleşiriz, bu memleketi emperyalizme kurban etmeyelim!

Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat - 29 Kasım 2006 Çarşamba

Yorumlar (149)

Bir Cümlede 4 Hata: Nobelli Yazarımız!

Adana Seyhan’da düzenlenen bir konferansta konuşma yapan Prof. Dr. İlber Ortaylı, NOBEL ödüllü Orhan Pamukiçin ilginç bir tesbitte bulundu. Ortaylı, bir dinleyicinin Pamuk’la ilgili sorusu üzerine şunları söyledi.

—Kaleme aldığı bir eserde şöyle bir ifâde geçiyor: “İmam ikindi namazı saatinde caminin balkonuna çıkarak ikindi ezanını okudu.” Bu toplumun gerçeklerini, inançlarını bilen her insan bilir ki, bir kere namazın saati olmaz, vakti olur. Saat ayrı, vakit ayrı bir kavramdır. Câmilerde balkon yoktur, minârenin şerefesi vardır. Ezanı da imam okumaz, müezzin okur, o da şerefeye çıkmaz, içeriden okur. Bu örnekle de sâbittir ki kişiler kendi içinden çıktıkları toplumu bilmeden bir şeyler yapmaya çalıştıklarında doğru şeyler yapmazlar, yapamazlar.”

devamı..

Yorumlar (23)

GÜRBÜZİTE ve OBEZİTE: HEM BEDENSEL HEM DE RUHSAL BİR HASTALIK

Hayatı boyunca sık sık hastalanan, sabahları erken kalkamayan, 1649 yılında, zamanın İsveç Kraliçesi Christina’nın davetiyle Stockholm’e yerleşen bir adam vardı. Kraliçenin, kendisinin uyanık olmaya hiç alışık olmadığı sabah beşte yaptırdığı dersler ve soğuk iklim yüzünden İsveç’e gelişinin birkaç ay sonra, 11 Şubat 1650’de zaatüreden dolayı hayata veda eden bu adamın, yâni René Descartes’in felsefeye de, bilime de büyük etkileri olmuştur. Descartes’e göre ruh fizikî değildir ve farklı bir varlıktır; bu sebeple vücuttan ayrı olarak tasavvur edilebilir. Rûh kavramı biçimde “şuûr, zihin” gibi kavramlarla iç içedir. Rûh, içimizdeki “düşünen bir şey”dir. Aklî yeteneğe sâhip olan rûh, çakışan psikolojik bağlantılar sâyesinde zihinsel aktivite gösterebilmekte, fakat bu onun için de bir “gereklilik” arz etmemektedir; psişik yapı ve bunu oluşturan fiziksel organ ve kavramlar ve hâttâ vücut olmaksızın var olabilir, düşünebilir. Râhun bütünlüğü herhangi bir fizikî engel veya yetersizlik sebebiyle bozulmaz. Bu râh-beden ikiliği anlayışına Kartezyen düalizm denmiştir.

devamı..

Yorumlar (4)

TERAPÖTİK İTTİFAK ve İLİŞKİ

Terapötik ilişki ruh sağlığı çalışanının becerileri ile ilgili bir konu olmaktan ziyâde, ruh sağlığı çalışanlarının ve hastanın tutumları ve aralarındaki ilişkiyle ilgilidir. Bu ilişki, iletişim ve güveni sağlayan güvenli bir ortam yaratılmasına bağlı olarak ortaya çıkarsa ittifak tesis edilir.
• Ruh sağlığı çalışanı için hasta, hastanın iyiliği için ortaklaşa çalışırlarsa ittifak kurulmuş olur. Teropötik ilişki sağlık çalışanı ve hastanın ilk buluştuğu andan itibâren başlar.

devamı..

Yorumlar

58 sayfa : « ilk Sayfa ... « 40 41 42 [43] 44 45 46 » ... Son Sayfa »