PİRE İÇİN YORGAN YAKILMAZ veya SEVGİYİ KAYBETMEMEK HAKKINDA

Hepimiz insanız, zaman gelir öfkeleniriz; vakit gelir daralırız.

İşte patronumuza ve astlarımıza, sosyal hayatta arkadaşlarımıza, menfaât için yürüttüğümüz irtibatlarda öyle kolay kolay kimseleri harcayamayız, öfkemizi belli edemeyiz…

Değil mi ya, sıkıysa patronunuza posta koyun.

Allah’ına kadar haklı dahi olsanız bile ya kapının önüne konursunuz ya da yıldırma, sindirme ve tâcizle (mobbing deniyor buna) sizi işinizden istifa etmeye zorlayıp, bir de tazminatınızı ödemezler!

Bir hatırlayalım:

DENGELİ, TUTARLI ve İŞLEVSEL KİŞİLİK

Farklı ortam ve hayat alanlarındaki (iş, cemiyet ve mahrem/özel) kimlikleri arasındaki farkları denge içerisinde taşıyabilen, rollerini karıştırmayan ve olgun ego savunma mekanizmalarını kullanan kişilik yapılarıdır.

Tipik davranış örüntüleri (patterns) şöyledir:

  • Esnek, müsamahakâr, başkalarıyla empati (eşduyum, kendilerini başkalarının yerine koyup duygudaşlık yapabilme) kurabilen insanlardır.
  • Farklı fikirlere ve eleştirilmeye (saldırganca ve yıkıcı olmadıkça) açıktırlar. Münâkaşa ederken işi münâzaraya dökmezler, hakikati ararlar ve ikna edilirlerse fikirlerini değiştirebilirler. Yâni sekter ve dogmatik yâhut peşin hükümlü değildirler, tartışmaya açıktırlar.
  • “Mış” gibi davranmazlar, neyseler odurlar ve “tartışmaya her zaman hazırım” deyip, akabinde kesin ve keskin ifâdelerle “bu, böyledir” diye dayatmazlar.
  • Demokrattırlar ve hiç paylaşmadıkları fikirleri, dünyâ görüşlerini tahammülle karşılarlar.
  • Mütevâzıdırlar ama bunu asla abartmazlar, gerektiğinde densizlik edene hâddini bildirmeyi bilirler.
  • Kırmızı noktaları vardır ve bunlara dokunulduğunda gereken tepkileri verirler; yâni esneklikleri sonsuz bir baş eğicilikle (konformizm) karakterize değildir.
  • Fevrîlikten (itkisellik: impulsivite) uzaktırlar.
  • Hayata akçı karacı olarak değil, grinin sonsuz tonları içerisinde bakarlar. Bu sâyede de kolay kolay hiçbir nesneyi (kişi, fikir yahut grup) göklere çıkarmazlar yahut yerin dibine sokmazlar.
  • Ortama ve bağlama (context) göre derin duyguları (hüzün, neş’e vs.) ve transandan rûh hâllerini yaşayabilirler.
  • Güçlerini (entellektüalite, nüfûz, unvan veya mertebe) şahsî veya grup menfaâtlerini öne çıkarıp, başkalarına mâni olmak için kullanmazlar; yâni hakkaniyetli ve dürüstçe davranırlar.
  • İçgörüleri ve geleceği değerlendirme melekeleri yerindedir.
  • Başkalarını kırmaktan, aşağılamaktan yâhut aşağı görmekten özellikle kaçınırlar; insanları oldukları gibi kabûl ederler ve kimseyle “düdük yarışına” girmezler. İnsancıl ve sevecendirler.

Kullandıkları olgunca, sağlıklı ego savunma mekanizmaları şunlardır:

-Diğerkâmlık (altruizm: özgecilik),

-Mizah (aşırı nüktedanlık değil),

-Bilinçden bilinçdışına bastırma (İng. suppression, Fr. refoulemant).

-Sezinleme (antisipasyon),

-Çilecilik (asetizm) (irrasyonel bir tevekkül değil),

-Yüceltme (süblimasyon).

öfke kontrolü

Bakın etrafınıza, bu özelliklere sâhip olan, güvenilir ve düzgün kaç kişi bulacaksınız? Yazının tamamını okuyun »

ONUR HAKKINDA

Légion d’honneur (Ordre national de la Légion d’honneur), Napoléon Bonaparte’ın Birinci Konsül iken 19 Mayıs 1802 tarihinde imzaladığı bir kanun ile oluşturulmuş Fransız nişanıdır. 1804 yılın Mayıs’ında Fransa İmparatoru olan Napoléon Bonaparte, Haziran ayından itibâren kişileri ile ödüllendirmeye başlar.

Grand-Croix (Büyük Haç), Grand-Officier (Büyük-Subay), Commandeur (Kumandan), Officier (Subay) ve Chevalier (Şövalye) olmak üzere beş sınıfa ayrılmaktadır.

Bu nizamın Büyük Üstâdı Fransa Cumhuriyeti’nin Başkanı olup, Başbakanı şansölye ve Genel Sekreteri protokolü teşkil eder (hükûmetteki protokol sırasıyla).

Hâlen bu kişiler şunlar:

Büyük Üstâd: Nicolas Sarkozy.

Büyük Şansölye: General Jean-Louis Georgolin (9 Haziran 2010’dan beri).

Genel Sekreter: Luc Fons (2007’den beri).

Yaşar Kemal bu nişanı aldı!

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul GünayYaşar Kemal’in almış olduğu bu nişan sâdece Türkiye’de değil, bütün dünyâda takdir gördüğünün en açık göstergesidir” dedi ve ekledi: “Yaşar Kemal, Nobel Edebiyat Ödülü’ne de aday gösterilen ilk Türk yazardır. 1973’te dünyânın bu en prestijli edebiyat ödülüne aday olan gösterilen Kemal’in bugüne kadar Nobel ile ödüllendirilmemiş olması ise şaşırtıcıdır ve kanımca dünyâ edebiyatı adına da büyük bir eksikliktir. Edebiyatımıza, kültürümüze kazandırdığı başyapıt niteliğindeki eserlerin ve ülkemize yaşattığı gururun daha nice yıllar sürmesi temennisiyle büyük yazarımızı kutluyor, sağlıklı uzun bir ömür diliyorum”.

Legion dHonneurın Grand Officer (Büyük Subay) mertebesiyle şereflendirilen Yaşar Kemal’e nişanı, Legion dHonneur Büyük Şansölyesi Orgeneral Jean-Louis Georgelin takdim etti.

Fransız Sarayı olarak da adlandırılan Fransa’nın İstanbul Konsolosluğu’nda düzenlenen törende konuşan Orgeneral Georgelin, nişanın, Yaşar Kemal’in olağanüstü edebî güzergâhına, bütün eserlerinin içine işlemiş hümanizmaya ve kültürlerin çeşitliliği ile kültürlerarası diyalog hizmetindeki aralıksız hizmetlerine duyulan saygıyı ifâde ettiğini söyledi.

Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Laurent Bili’nin ev sâhipliğinde düzenlenen törende gazeteci, yazar, edebiyatçı ve san’atçıların yanı sıra aralarında Yaşar Kemal’in arkadaşlarının da bulunduğu yaklaşık 200 kişi hazır bulundu. Nişan takdiminin ardından törene katılanlara teşekkür eden Yaşar Kemal, “birçok sanatçı gibi ben de ‘dünyâyı güzellik kurtaracak’ diyorum. San’at, zulmün, şiddetin ve insanca olmayan her davranışın karşısındadır. Umut, insanın sâhip olduğu en büyük değerlerden biridir. Ben hep umudun türküsünü söyledim” dedi.

lejyon yaşar

Yaşar Kemal, daha önce 1983 yılında da Commandeur (Komutan) mertebesiyle Fransız nişanına lâyık görülmüştü.

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, Prof. Dr. Ethem Tolga, İnan Kıraç, Murat Karayalçın, İhsan Doğramacı, Hicri Fişek ve Güler Sabancı da daha önce Fransız nişanına lâyık görülmüştü (Atatürk’ü anlarım da, diğerleri neden acaba; bir düşünün).

***

Aklıma birisi geldi…

Jean-Paul Charles Aymard Sartre (21 Haziran 1905, Paris – 15 Nisan 1980, Paris)

Ünlü Fransız yazar ve mütefekkir. Felsefî romanlarının yanı sıra, her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği Varoluşçu Marksizm’in şekillendirmesi ve siyasetteki faâliyetleriyle 20. Asra damgasını vuranlardan birisi. Her şeyden önce bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yalnızca Fransız aydınlarının temsilcisi olmakla kalmamış, özgün bir entellektüel tanımlamasının da temsilcisi olmuştur.

sartre

Babasını ufak yaşta kaybeden Jean-Paul Charles Aymard Sartre, annesinin âilesinin yanında büyüdü. Olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi’nde verdi. Daha sonraki eğitimini Ecole Normale Supérieure’de, İsviçre’deki Fribourg Üniversitesi’nde ve Berlin’deki Fransız Enstitüsü’nde sürdürdü. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı ve 1928′de Simone de Beauvoir’la tanıştı. 2. Dünyâ Savaşı sırasında Almanlar tarafından hapse atılmasının sonrasında Direniş Hareketi’ne katıldı. Sinekler adlı ünlü oyunu bu şartlarda yazıldı ve sahneledi. Aynı şekilde, Varlık ve Hiçlik adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü eseri de bu dönemde yazıldı. 1945 yılında öğretmenliği bıraktı ve Les Temps Modernes adlı edebî-politik dergiyi çıkarmaya başladı. Kitaplarının neredeyse tamamı edebî ve politik sorunları işleyen kuramsal metinler olarak şekillendi. Sartre, savaş sonrası dönemde ise özellikle politik faâliyetleriyle öne çıkmaya başladı. Soğuk Savaş dönemi boyunca birçok eleştirisine rağmen Sovyetler Birliği’ni desteklemiş, Fransa’nın Cezayir’e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkmıştır. Çıkardığı dergi, bu bağlamda yoğun bir etki göstermiştir.

Sartre, 1964 yılında kendisine verilmek istenen Nobel Ödülü’nü geri çevirir. Bunun hem eserlerine hem de politik konumuna zarar vereceğini düşünür. 121′lerin Bildirgesi olarak bilinen bildirgeyi imzalamış ve 1961-1962 yılındaki büyük gösterilere katılmıştır. Ayrıca, 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı’nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russell Mahkemesi’nin de başkanlığını yapmıştır. Politik faâliyetleri giderek yoğunlaşmış ve kendi iç-dönüşümleriyle birlikte şekillenmiştir. 1968 olayları Sartre’ın kendi fikirlerini ve geleneksel entellektüel konumlarını da sorguladığı bir dönem olmuştur. Sovyetler’in Prag’a müdahalesinin ve Fransa’daki öğrenci hareketlerinin üzerine, teorik politik alanı yeniden değerlendirmeye başlamış, 1973′te Liberation’u kurmuştur.

1974 yılında gözleri büyük oranda görmez olur. Bu nedenle politik etkinlikleri yavaşladı, ancak her zaman yine de Batı’nın Doğu üzerindeki baskılarına karşı etkinliklerde bulundu ve insan hakları konusunda her zaman duyarlı oldu. Bu tutumuyla, aydınların yeri ve rolü konusunda hem teorik hem de pratik bir örnek oluşturdu.

Öte yandan siyasî faâliyetinin onun edebî ve felsefî yönünü gölgelediği söylenemez. Her şeyden önce, kendisinden iyi bir edebiyatçı ve filozof olarak söz ettirmeyi başardı. 15 Nisan 1980’de Paris’te öldüğünde geride felsefe ve edebiyat açısından büyük değerde metinler bıraktı.

Nobel Ödülü’nü reddettikten sonra sarf ettiği şu sözler çok mânidardır: “Resmî pâyeleri hep reddettim. Legion d’Honneur’ü de kabûl etmemiştim. Fransız Akademisi’ne de girmedim. Yazar kendisinin bir kuruma dönüştürülmesini reddetmelidir. Bu onur verici bir pâye dahi olsa bunlar şahsî sebeplerim. Ayrıca şu da var: Ben iki kültürün barış içinde bir arada yaşayabilmesi için uğraşıyorum. Elbette çelişki ve çatışma var ve olmalı. Burjuva bir âilede yetiştiğim hâlde sosyalist oldum. Sempatim ondan yanadır. Bir de bu yüzden, bu ödülü verenlerin konumundan dolayı, kabûl edemem”.

Mangal gibi yürek ve harbîlik, değil mi?

Ve kim ne derse desin, hep FransızYazının tamamını okuyun »

CUMÂERTESİLİK

Karl Heinrich Marx’ı takdir ederim, insanlık ve bilhassa Batı tarihine çok isâbetli nüfuz temin ettiği için…

karl-marx

Mihail Aleksandroviç Bakunin’i severim, samimiyetle inandığı ve kansız vaâtle ulaşılacak bir anarşizm-komünizm ütopyasına bağlandığı için.

mikhail+bakunin

Lev Troçki sevimlidir, hâlis ve harbî olduğu için…

Troçki Büyükada'da

Sürgün senelerinde Büyükada’daki evinde…

Lâkin…

Vladimir İlyiç Ulyanov’den (Lenin’den) nefret ederim, bir ütopya uğruna yüz milyonlarca insanın soyunu kırdığı için.

Vladimir Lenin

Josef Stalin’den daha da çok nefret ederim, paranoyak bir kaatil olduğu için.

joseph-stalin

Mao Zedong’u hiç sevmem, komünizm diye yüz milyonlarca insanı aç bırakarak soylarını kırdığı ve Türk düşmanı olduğu için… Yazının tamamını okuyun »

İKİ ÖNEMLİ GELİŞME

Sevgili Mekâncılar,

Bakın http://www.odatv.com/n.php?n=ulusal-tip-gunleri-akp-ve-ttb-karsiti-bir-hareket-1412111200 adresine. Başlık çok mânidar ve hedef gösterici: ULUSAL TIP GÜNLERİ: AKP VE TTB KARŞITI BİR HAREKET.

Akabinde yazılanlarda sorun yok ama başlık ya sinsice ya da sehven ama YANLIŞ olarak yazılmış.

Tamamen demokratik ve iştirakçilerin hangi görüşten olduğunun dahi sorulmadığı bu hasbî hareketi lekeleyip, hedef hâline getirmeye kimsenin hakkı yok!

Farklı görüşten kişiler bir aradaydı, türbanlısı da vardı, mini eteklisi de…

İfâde edilen görüşler arasında hükûmetin tatbikatlarını ve TTB’yi yeren sözler de vardı, yapmayanlar da.

Ayıp ve çok tehlikeli…

Acaba amaçları nedir?

Bizleri Ergenekon’dan içeri attırtmak mı?

Bu kafaya bir şey söylemek isterim:

Gâzi Mustafa Kemâl, Selânik’ten dönenlerdendi, aydan yâhut uyduruk Mu Kıt’ası’ndan mı gelecekti? Öz be öz Türk’tür; http://www.keremdoksat.com/2010/11/24/cami-cem-evi-ataturk-ve-alevilik/ makalemde de anlattığım gibi, Alevî meşrepti hem de…

Orada tanıştığı gayrimüslimlere ve özellikle de Yahudi’lere (Sabetayist olsun, olmasın) pek çok ticarî görev verdiği de vâkıadır çünkü onun (ve bizim) milliyetçilik anlayışımızda ırkçılık, etnik veya dinî ayrımcılık gütmezdi.

Sabetay evi

Sabetay Sevi’nin evi

İşi ehline tevdî ederdi, o devirde de ticareti, para kazanmayı bilenlerin büyük kısmı ya Yahudi, ya Sabetaycı Yahudi, ya Ermeni ya da benzeri milletlerdendi.

Misakı Millî’ye (Ulusal Ant’a) sâdık kalmak şartıyla, kaabiliyeti olan herkesin önünü açtı.

Ne hazindir ki, bu gruplardan bâzı kişiler veya odaklar son zamanlarda onun izine ihanet edip, Kürtçü, Ermeni diasporası üyesi ve Armageddoncu Siyonist güçlerle tevhîd hâlindeler!

baskin-oran-blog

murat-belge

Kardeşlerim, Dostlarım,

Uyanık ve dikkatli olalım.

Bakın ABG’nin 2. Adamı, 3. Adamı filân gelip gidiyorlar, Devletlû’yla, Genelkurmay Başkanı’yla filân görüşüyorlar; bizi Suriye’yle kapıştıracaklar; sınırda da İran var.

Peki, TSK nerede?

Hapiste!

Fransa’nın Yahudi Başkanı ne yapıyor?

Sarkozy

Bizi aşağılıyor!

***

Bakın, Derin Cüneyt Ülsever neler yazmış:

CuneytUlsever

Erdoğan (AKP)-Cemaât (Hareket) koalisyonu çatırdıyor mu?

Bu günlerde bu konu hararetle tartışılıyor.

Tartışmaları haklı kılan önemli ipuçları var. Ancak, bence en önemli ipucu Fethullah Gülen’in bir insan zaafı olarak kibir ile ilgili olarak 2005 Ağustos’unda Sızıntı Dergisi’nde yazdığı yazının 23 Kasım 2011 tarihinde Zaman Gazetesi’nde yeniden yayınlanmasıdır. Her kerâmeti kendinde bulan insanların giderek içine düştüğü kötü durumu anlatan yazının tekrar basımında kimi kast ettiği açıkça belirtilmemiş ama muhatabın kim olduğunu Süleyman Demirel’in Fırat’taki sağır çobanı bile anlamıştır: Recep Tayyip Erdoğan! Cumhurbaşkanı’nın Şike Yasası’nı veto etmesinin “esas anlamı” yasanın aynen TBMM’den tekrar geçmesi için Erdoğan’ın hasta yatağında gösterdiği özel gayret sâyesinde daha da iyi anlaşılmıştır.

Erdoğan ile Gül arasında yaşanan kayıkçı kavgasından öte siyasal çekişmedir. Topa Bülent Arınç da Cumhurbaşkanı lehine girince Erdoğan-Cemaât arasında bir çekişme olduğu kanaati genel kabûl görmüştür.

Durumu yorumlayan yazarlar iki kutupta toplandılar. Kimi yazarlar bu çekişmenin bir çatlak açacağı fikrini savunurken kimileri de “ikisi de iktidar nimetinden ortak yararlanırken” çatlağın oluşmayacağını savundular. Bence bu analizlerde iki eksik var: 1) Bu safhada tartışılması gereken “çatlak” değil, “uyarıdır”. 2)Koalisyon sâdece AKP ve Cemaât’den oluşmuyor. Türkiye’de her iktidarın gizli bir ortağı vardır: ABD! Tartışmamız gereken koalisyon AKP-Cemaât-ABD koalisyonudur! Türkiye gibi “ikincil” ülkelerde ABD kimin iktidar olacağını tek başına tâyin edemez ama kimin ol(a)mayacağını büyük çapta belirler.

ABD’nin denetleyemeyeceği siyasi güçler ikincil ülkelerde kolay kolay iktidar olamazlar, eğer siyasi güç iktidarda iken denetim elden kaçarsa o güç kolay kolay iktidarda kalmaya devam edemez. Ortadoğu’daki veri şartlar altında AKP ile ABD şu an itibâri ile “Ortadoğu Baharı” yaşıyorlar ama aradan geçen yıllarda AKP, özellikle onun lideri Recep Tayyip Erdoğan hakkında bir yargı ABD’de pekişti. Kendisini şimdilerde “çok seven” çevrelerde” bile Erdoğan öngörülemez/ denetlenemez paftasını çoktan yedi. Erdoğan bugünlerde İran ve Suriye meselesinde ABD’nin tamamen dümen suyunda ama 6 ay öncesi tam ters istikamette idi. Gâliba benim “merdiven altına çekme” öngörüm doğru çıktı, Davutoğlu ve Erdoğan son 6 ayda 180 derece çark ettiler.

Ne oldu da bu ikili 6 ay öncesine dek söylediklerinin tersini söyler oldular, bunu bize zaman öğretecek! Çark etmesine ettiler ama galiba açık ve sert bir uyarı alması gerektiğini düşünenler de var! Hoca’nın Zaman’daki makalesine, Gül’ün İngiltere ziyâreti sonrası vetosuna, Arınç’ın bi’at konusunda kestiği ahkâma bir de bu gözle bakın!

AKP-Cemaât-ABD Koalisyonu iki ayrı koalisyonun birleşmesi ile kuruldu. AKP-ABD Koalisyonu, ABD-Cemaât Koalisyonu!

Zamanında birbirinden hiç hoşnut olmayan unsurlar ortak menfaatler çerçevesinde birleştiler! Ama zaman zaman birisi “hâddini” aşıyor! Önemle, Gülen Hoca’nın “kibir” yazısı üçlü koalisyonun ikili ayağında (Cemaât+ABD) oluşan bu kaygıyı/duyguyu açığa çıkarıyor. “Sen kerameti kendinden menkûl sanmaya başladın, ama seni orada tutan gücün diğer iki ayağı da biziz”! “Böbürlenme padişahım, senden büyük Allah var”! Mesaj, sâdece Erdoğan’a da değil, Davutoğlu da kendi payına düşenleri doğru okumalı! Ama “şimdilik” kimse kimsenin ayağını kaydırmaya niyetli değil. Önümüzdeki dönemde mesajın doğru okunup okunmadığı sınanacak!

recep_tayyip_erdogan

Bu arada aklıma takılan bir konuyu da gündeme getirmek isterim. Bir yıl önce Kasım 2010’da Wikileaks yayınladığı bir belgede zamanın ABD Büyükelçisi’nin (Eric Edelman) Erdoğan’ın İsviçre’de 8 ayrı hesabı olduğunu 2004’de Washington’a bildirdiğini ilan etti! Böyle bir belgenin varlığı ABD tarafından reddedilmedi ama “dost ülkeleri üzdüğü için ABD üzüldü”. Wikileaks belgelerinde ismi geçen hiçbir ABD Büyükelçisi ABD yönetimi tarafından ne kınandı, ne de herhangi bir uyarı cezası ile karşılaştı, ne de görevinden oldu. Erdoğan duruma çok kızdı ve nasıl bir tepki vereceğini tâyin etmek üzere hemen bir Komisyon oluşturdu. Aradan 1 yıl geçti, Komisyon’un nasıl bir karar aldığı, ABD’ye, söz konusu Büyükelçi’ye, Wikileaks yönetimine nasıl bir tavır alındığı, kimlerin mahkemeye verildiği hâlâ bir açıklık kazanmadı. Sanki her şey unutuldu.

eric-edelman-ust

Fragmatör ve Terminatör Eric Edelman

Hâlbuki zamanında Deniz Baykal için de böyle münasebetsiz bir iddiada bulunulmuş, Baykal ânında İsviçre bankaları ile temâsa geçerek bir gün içinde hiçbir İsviçre Bankası’nda hesabı olmadığını belgelemişti. Erdoğan ile ilgili münasebetsiz iddia ortaya çıkınca ben de kendisine hemen İsviçre Merkez Bankası nezdinde harekete geçmesini salık vermiştim. O ise “işi” Komisyon’a havale etmişti! Komisyon bir yıl içinde ne gibi kararlar aldı, ne gibi uygulamalara girdi, bir bilen varsa lütfen beni aydınlatsın!

***

Bakın, dün Banu Avar neler yazmış (sırf mason cemiyeti üyesi olduğum için sürekli olarak benden uzak duran mütefekkiremiz):

TARİHİYLE YÜZLEŞECEK’ BAŞKA BİRİLERİNİ BULUN!

Dersim fırtınası esti 2 hafta boyunca. Burada… Tüm ekranlarda… Ve yazılı basında! Başbakan kendi adına “katliamdan dolayı” ÖZÜR bile diledi…

“Ermeni katliamı” için düzenlenen özür kampanyalarını da, Pontus ve Süryani “soykırım” iddiaları takip etmişti… Tüm bunlar için ÖZÜR DİLENMELİYDİ… Türkiye büyük bir milletti… Tarihiyle yüzleşmekten mi çekinecekti!

Batı batarken tüm kartlarını ortaya serdi.

Dışarıdan Türkiye KUŞATILIRKEN, içerdeki işbirlikçiler “tarihle yüzleşme” senaryosunun aktörleri… Bu milletin rûhu çökertilmeli… Avrasya’nın kilidini kırmak için küresel çete çok çabalıyor: Yavaş adımlarla ilerliyor, sinsice ve temkinli! Yazının tamamını okuyun »

İKİ KONGREDEN HÂTIRALAR

Sevgili Mekâncılar,

Neslim’le beraber iki kongreye gittik.

Zekâsı ve sosyal dehâsıyla dâima hayranlık duyduğum aziz dostum Prof. Dr. İ. Hamit Hancı’nın olağanüstü temposu ve çalışkanlığıyla gerçekleşti her ikisi de.

İlki 18-20 Kasım 2011’de Burdur’da Mehmet Âkif Ersoy Üniversitesi’nin ev sâhipliğinde yapılan 8. Anadolu Adlî Bilimler Kongresi idi. NeslimÇocuk ve Gençlerde Duygudurum Bozukluklarının Adlî Boyutu”, ben de “Duygudurum Bozukluklarının Adlî Boyutu” konuşmalarımızı yaptık panelde.

***

İkincisi 10-11 Aralık arasında 2011 Antalya’da düzenlenen Dr. Hikmet Boran 2. Ulusal Tıp Günleri (2. UTG) idi.

Onun da ilk gün programı şöyleydi:

Düzenleyenler

Antalya Tabip Odası-Antalya Diş Hekimleri Odası

KONGRE MERKEZİ

Antalya Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi Uygulama Oteli

Varlık Mahallesi 100. Yıl Caddesi Müze Arkası ANTALYA

ulusaltipgunleri@gmail.com  

http://ulusaltipgunleri.com/

www.twitter.com/ulusaltip

Katılım ücretsizdir

Eş Başkanlar: Prof. Dr. Recep Akdur, Uz. Dr. Selçuk Koçlar

Sempozyum Sekretaryası: Prof. Dr. İ. Hamit Hancı, Uz. Dr. M. Ozan Uzkut, Uz. Dr. Levent Demir.

PROGRAM

10 Aralık 2011

9.00 -9.30 Açılış Konuşmaları

9.30-10.00 Açılış Konferansı

Dr. Hikmet Boran. Yrd. Doç. Dr. Namık Kemal Kurt. Maltepe Ünv. Tıp Fak. Tıp Tarihi ve Etik AD.

10.00-10.15 ARA

10.15-12.30  Prof. Dr. Refik Saydam Cumhuriyet, Tıp ve Türk Dili Oturumu.

10.15-11.15 1. Bölüm

Oturum Başkanı: Prof. Dr. Gülşen Yakupoğulları. Akdeniz Ünv. Tıp Fak.

Konuşmacılar

Tıpta Türk Dili. Yrd. Doç. Dr. Burcu İlkay Karaman. Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi

Türkçe Bilim Dili. Prof. Dr. Bektaş Açıkgöz. Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Önceki Rektörü.

Nasıl Duyarsızlaştırıldık, Amerikanca da Nasıl Bilim Yayıncılığının Kölesi Hâline Getirildi: Emperyalizmin Son Hamlesi! Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat

Batı Tıbbında Etnik Ayrımcılık. Uz. Dr. Ceyhun İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri

Bu arada, tedrisatta Arapça dersi genelgesi düştü elime!

2ug1 (59)

2ug1 (66)

2ug1 (68)

2ug1 (70)

2ug1 (71)

2ug1 (72)

2ug1 (82)

2ug1 (83)

2utg (106)

2utg (107)

2utg (108)

Sevgili Hamit Hancı ve biz…

***

Her iki toplantı da tamamen ücretsizdi ve herkes masârifini cebinden karşılıyordu.

Şeref duyarak gittik, vazifemizi yapıp döndük.

   Vatanımızla, milletimizle gurur duyarak…

      Atamızı ve andımızı gururla anarak…

         Ve yarınlara ümitle bakarak…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 16 Aralık 2011 Cuma