DAHA NE BEKLİYORSUNUZ!

Önce http://www.keremdoksat.com/2008/10/04/acik-ve-net-olarak-kurt-mes%e2%80%99elesi-nasil-halledilir/ yazımı lûtfen bir kere daha okuyunuz.

Şimdi de Faruk Nâfiz Çamlıbel’in (1898–1973) güzel şiirini yâd edelim:

SAN’AT

Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
Bizim diyârımız da bin bir baharı saklar!
Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek
İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar

Sen kubbesinde ince bir mozaik arar da
Gezersin kırk asırlık mâbedin içini
Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda,
Bize heyecan verir bir parça yeşil çini

Sen raksına dalarken için titrer derinden
Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin
Bizimde kalbimizi kımıldatır derinden
Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin 

Fırtınayı andıran orkestra sesleri
Bir ürperiş getirir senin sinirlerine,
Istırap çekenlerin acıklı nefesleri
Bizde geçer en yanık bir musıkî yerine

Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun
Yabancı bir şehirde bir kadın heykelini,
Biz duyarız en büyük zevkini rûhumuzun
Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini…

Başka san’at bilmeyiz karşımızda dururken
Yazılmamış bir destan gibi Anadolumuz
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun… ayrılıyor yolumuz

En son olarak da geçen gün ebediyete intikal eden Fâzıl Hüsnü Dağlarca’nın güzel bir şiirini hatırlayalım:

Üfleme bana anneciğim korkuyorum
Dua edip edip, geceleri.
Hastayım ama ne kadar güzel
Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri.

Niçin böyle örtmüşler üstümü
Çok muntazam, ki bana hüzün verir.
Ağarırken uzak rüzgârlar içinde
Oyuncaklar gibi şehir.

Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum
Ağlıyorsun, nûr gibi.
Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
Duvardaki resimlerle, nasibi.

Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
Büyüyor göllerde kamış.
Fakat değnekten atım nerde
Kardeşim su versin ona, susamış.

Ne mi var bunda? Şu var: Bu memleketi idare ettiğini düşünen Başbakan bu iki şâirin şiirlerini karıştıracak kadar şaşırmış vaziyette. Daha da vahim ve elîm olarak, bütün devlet ricâli de ateşli alkışlarla ayakta helecanlanıyorlar. Demek ki ya bütün bu adamlar câhil, ya durumu idare ediyorlar, ya da ne yapacaklarını bilemiyorlar (ki, son ikisi aynı kapıya çıkıyor). PKK, kendisi hakkında “ona yüz veren hâindir” meâlinde beyanda bulunuyor; bütün dükkânlar kapanıyor, kepenkler iniyor, kontaklar kapanıyor!

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olağanüstü tedbirler altında Diyarbakır’da zar zor konuşabiliyor. Nerede o Devletlû hâli? Hani nerede o fırçalar, hakaretler, “ananı al da gitler”? Onlar yok, çünkü korkuyor!

Çünkü Teröristbaşı’na işkence yapıldığı dedikodusu da çıkarılarak bütün Kürtler Türkiye’nin her yerinde ayaklanıyor. İstanbul’da arabalar kundaklanıyor. Adana’da emniyet güçleri Kürt mahâllelerine girmeyi dahi başaramıyorlar. Güneydoğu’da gene çocuklar öne sürülerek kalkışıyorlar. Sesi titreyen Devletlû kimsenin ciddiye almadığı lâfları ederken, o şehrin tamamında terör var. Bütün cadde ve sokaklarda lâstikler yakılmış, polis nâçar. Van’da içlerinde Ayrılıkçı Kürtçü Parti’nin milletvekili(!) de bulunan on bin kişi Türk Bayrağı olan her yeri taşa tutuyor. Bunlar beşinci gününü dolduruyor, oralarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti filân yok; şimdiden otonomiyi ele alan güruh var!

Peki, muktedir olmayan iktidardakiler ne yapıyor? Türkiye’ye söven, meydan okuyan, “Kerkük Kürt şehridir” diyen Kürt Yahudisi Barzani ile resmen görüşmeye karar veriyorlar; adam da kasıla kasıla “psikolojik duvarı yıktık” diyor.

ABG’de “Müslümanlar Türkiye’de haklarını koruyamıyorlar, dinlerini yaşayamıyorlar” filân diyen Hâriciye Vekilimiz Baby Face Babacan ise babalar gibi “mühim olan kimlerin muhatap alınacağı” gibi lâflar ediyor, ne demekse… 

***

Ekonomik tsunami vurmaya başlamış, esnaf da, halk da kan ağlıyor. Lokantalar boş! Stagflasyon kapıda!

Türklüğü, Türk’ü savunan hemen herkes Ergenekon hezeyanı ile yargılanacaklar ama olamıyor çünkü davanın görüleceği salon, salon değil mezbaha dönmesi. Hayvan koysan durmaz!

Gözü dönmüş bâzı polisler güpegündüz on beş on altı yaşında delikanlılara bir parkın ortasında “bakalım ne kadar dayanıklısınız” diyerek meydan dayağı çekebiliyorlar.

Kitapçılarda Hz. Marks’ın Kapital kitabı satışı patlıyormuş balonu uçuruluyor. Penisçi ST bile okumaya başlayıp bitiremediğini itiraf etmişti; bizim necip halkımız mı anlayacak bu Yeniçağ dininin kutsal kitabını. Komik mi desem, hazin mi?

Ve Devletlû bir vecize daha yumurtluyor Türk Dil Kurultayı’nda: “Üzülerek ifâde etmek istiyorum ki, dilimiz bugün hoyrat bir saldırıyla yüz yüzedir. Atatürk’ün Nutuk’unu ve Mehmet Âkif’in Safahat’ini bilmeyen nesil yetişiyor, sorumlusu da medyadır”! Bir kere “hoyrat saldırı” değil “hoyratça saldırı” denir; saldırının (hücumun) kendisi hoyrat olamaz, saldırgan hoyrat olur. Millete Türkçe konusunda fırça atarken kendisi Türkçe hatası yapıyor, üstelik İmam Hatip menşeli zât-ı âlîleri… Hele, Nutuk’u okuduysa, kafamı duvara vurmaya hazırım. Faruk Nâfiz Çamlıbel ile Fâzıl Hüsnü Dağlarca’yı karıştıracak kadar entellektüel Devletlûmuz Nutuk’u okumuş ha! O kesimin Gâzi’ye de, Nutuk eserine de nasıl söverek baktıklarını çok iyi bilirim. Güldürmesinler adamı!

Bakın, görün, anlayın Allah aşkına!

Bunlar hiçbir şeye muktedir değil. Devletlû kendi halkına fırça atıp hakaret ederken, memleketin bütün cıvataları gevşemiş, farkında değil yâhut daha hazini, mahsus böyle davranıyor. Yarın ortalık kan gölüne dönecek. Çok az kaldı ve Türkiye’de hiçbir ciddi tedbir de, plân da, strateji de yok! ABG ne emrederse onu yapıyorlar.

Diyarbakır’da Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ürkek ürkek konuşurken adı konmadan fiiliyata geçirilen Olağanüstü Hâl derhâl bütün memlekette tatbik edilmelidir.

Sonuçta, gene istirham ediyorum, http://www.keremdoksat.com/2008/10/04/acik-ve-net-olarak-kurt-mes%e2%80%99elesi-nasil-halledilir/ yazımı lûtfen bir kere daha okuyunuz.

   Dayanılmaz hüzünler içindeyim…

      Hadi biz yarım asrı devirdik; canlarımız, Cânanlarımız ne yapacaklar?

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 21 Ekim 2008 Salı

AŞK HAKKINDA

İngilizce’de love kelimesi bizdeki aşkın karşılığı… “Sevi” diye uydurulan kelimenin bir anlamı yok, “sevgi” ise Türkçe’deki başka bir karşılığı.

Aşk bir bağlanmanın (attachment) ifâdesi…

Bu bağlanma insandaki bağlılığa (bondage) da zemin hazırlıyor. Evlât aşkı, karıkoca aşkı, kardeş sevgisi… Hepsi aşkın değişik dışavurumları.

Sâf ve pak hâliyle nesnesiz aşk ezoterik ve mistik öğretilerde bizatihî Tanrı’dır ve O’nun zerresinin zerresi olan bizlerin, O’nun menbâından içtiğimiz sudur. Beatles’ınall you need is love” derken kastettiği şey bu saf ve nesnesiz sevgidir.

Pratikte ise romantik, muhteris, şehvetli, karşılıklı (reciprocal) veya karşılıksız (non-reciprocal) bağlanmalar için de kullanılır: Takım aşkı, vatan aşkı, insanın insana aşkı gibi…

Aşk bâzen bir hastalık hâlinde tezahür edebilir: Erotomani (de Clérambault Sendromu) gibi…

Bâzen de sapkın veya anormâl hâlde karşımıza çıkar: Parafililer, erotolepsi (aşırı seks düşkünlüğü), nimfomani, ensest (fücur) gibi. Bunlar bile kültüre göre çok farklılıklar gösterir.

Aşkı sâdece ihtirasa (passion: tutku) indirgemek büyük hatadır. Beyindeki belli bölgelerin uyarılmasıyla, tamamen üremeye yönelik evrimsel bir refleks hâlinde tezahür eden cinsel çekim en tabiî, en vazgeçilmez hayatta kalma ve neslini sürdürme stratejisidir. NGF, oksitosin, testesteron gibi hormonlar ve nörokimyasal sinyaller üremeye yönelik şehveti uyandırırlar; işin içindeki çekirdek yapılar da evrimsel açıdan en eski ve hızlı çalışanlardır: Amigdala, limbik sistem vs.

Hâlbuki seksüalite sona erdikten sonra da (hem anlık olarak, hem de sürekli olarak) devam eden bağlılık ve bağlanma gerçek aşktır.

Pek çok kültürde ve felsefede aşka dâir pek çok şey yazılıp çizilmiştir.

Bence aşk evrimsel, maddî, manevî, ilâhî ne derseniz deyiniz, diğerkâmca ve “olduğu için olan” bir özdür (essence).

   Yaşadıkça bunu değişik yönlere tevzi ve teveccüh ederiz.

      Bâzen de, hazindir ki, kaybederiz onu!

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 19 Ekim 2008 Pazar

GALİBİYET Mİ, MAĞLÛBİYET Mİ, MAHCUBİYET Mİ?

Bu yazı sâdece Fenerbahçe maçı hakkında.

Bütün aklı başında spor yazarlarının makalelerini, görüşlerini okudum. Kendi nâçizâne fikrimi de eklemek hakkını kendimde buldum çünkü daha önce dediğimin çıktığını gördüm.

Maç boyunca Sarı Kanaryalar sahada filân yoklar. Hele ilk yarıda Kocaelispor da, Fenerbahçe de berbat mı berbat. Bu kadar kötü oynayan (pardon, top dahi oynayamayan) Fenerbahçe’ye biraz yüreklice hücum etseler, kafadan üç beş gol atacaklar ama nedense ürküyorlar.

İkinci yarı da çok farklı değil ama goller var. 68. dakikada galibiyeti yakalayan Sarı Kanaryalar, sanki daha 20 (ki, bu 26 oldu) dakika yokmuş ve çok da güçlüymüşler gibi, maçı ağırdan alıyor. Hâlbuki az risk alıp hücuma devam şart, çünkü rakip senden daha iyi. Buna kim karar verecek? Teknik direktör, yâni Dede!

Dede kenardan bakıyor, anlamaya çalışıyor ne olduğunu da… Bu arada 78. dakikada beraberlik golü geliveriyooor. Teessüriyeti bir garip, muhtemelen yanındakilere “golü kim attı, Galatasaray mı” diye soruyor. Teknik Heyet de üzüntüsünden şaka yaptığını düşünerek bunun aslında Beşiktaş maçı olduğunu söyleyip kara mizaha devam ediyorlar.

Dede iyice apatikleşiyor ve burnunu karıştırmaya başlıyor (burası şaka değil vallahi, seyredin bakın). Sonrası mahşer günü gibi, şuûrsuzca saldırıyor Sarı Kanaryalar. Rezil olacaklar çünkü… Sâdece Dede değil, en az beş tânesi de kapının önüne konacak.

Sonra bir hakem şovu başlıyor. Yandan “5 dakika uzatma” geliyor. Geliyor da, Bülent hakemin zaman mefhumu ile kronolojik zamanınki farklı; hâttâ Bülent hakeminki zaman mefhumu değil, mevhumu! Kendim saatimle hesaplıyorum; maç 90+8 dakika sürüyor, Semih’in golü de 90+7’de geliyor. Yılmaz Vural deliye dönüp sahaya yürüyor ve ısrarla hakeme bağırıp çağırıyor, o da kendisini tribüne “şutluyor”. Yılmaz Vural çıldırıyor, duvarları yumrukluyor, küfürler ediyor. Maçın hitamında da hakemi topluca bekliyorlar, herhâlde öpmek için değil. Bülent hakem korkuyor haklı olarak, çıkışın boşaltılmasını istiyor.

Dede maçın sonunda soruyor “Antalyaspor mu kazandı” diye. Şakalar sevince dönüştüğü için Teknik Heyet “yok hocam, Ankaragücü” diyorlar. Dede’nin suratının yarısı seviniyor, yarısı üzülüyor, tıpkı Mona Lisa tablosu gibi…

Yılmaz Vural aslında kendine, kötü yönetimine öfkeli ama fırsatını bulduğu için Bülent hakem’e saldırarak hedef saptırıyor.

Son dakikada gelen mucizevî bir golle galibiyete kavuşan Fenerbahçe, gittikçe Millî Takım gibi oluyor sonuç olarak! Onları Manitu koruyor…

Fakirin mahzunca kanaati odur ki, ne Dede’nin Sarı Kanaryaları’ın galibiyeti zaferdir, ne de Yılmaz Vural’ın takımının mağlûbiyeti hezimet.

İkisi de, olsa olsa, mahcubiyettir. Futbol adına, etik adına, hicap adına…

Bülent hakem mi dediniz?

Gerçekten, ne iş yaptı o?

***

Bakalım maaşı 250.000 YTL mi 300.000 YTL mi olsun tartışmalarından “bunalıp” Ali Şen ağabeyine “ben gideceğim” tegannisini ikinci defadır söyleyen Fatih Terim ne karar verecek. Bence işin sonunun hiç de iyi olmayacağının farkına varmaya başladı, yol yakınken işi bırakmakla tatlı para ve çok sevdiği nüfuzu, havasının arasında bocalıyor.

Görün ki gitmeyecek, gidemeyecek.

İşi, şöhret ister kâzip isterse hakiki olsun, zirvedeyken bırakmak asilliktir. Söven, dövüşen, tepişen insanlar bunu yapamazlar.

Örnek mi dediniz?

Beşiktaş’ın önceki Teknik Direktörü iken Ertuğrul Sağlam’ın öyle icap ettiğini düşünerek nasıl istifa ettiğini bir hatırlayın.

   Beşiktaş, maâlesef hemencecik iyi gitmeye başladı!

      Daha Galatasaray maçına epey var. Haydi bakalım, Cim Bom ne yapacak?

         Ah benim Sarı Kanaryalarım ah…

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 19 Ekim 2008 Pazar

AYNI GAZETEDEN İKİ YAZAR, KİM NEYİN “TARAFI”?

Bakın, aynı gazetede İlker Başbuğ’un demeciyle ilgili olarak iki yazarın iki makalesi…

Önce Oray Eğin’inki:

Oray Eğin

Yine sızdırılan belgeler, yine Taraf gazeteciliği…

Büyük gazetecilik başarısı mı, yoksa “Bilgi belge sızdırma merkezi”nin Taraf’a bir kıyağı mı? Taraf, Aktütün baskınından önce oraya giden PKK’lıların fotoğraflarını yayınladı. Gazete bunu kendi kendine çekemeyeceğine göre, belli ki birileri vermiş bu fotoğrafları onlara. Zâten Yasemin Çongar, dün NTV’ye konuştuğunda kendilerine servis yapıldığını da itiraf etti: “Bize gelen her belgeyi haber değeri olduğu sürece yayınlamakta sakınca görmüyoruz.”

Bu demek oluyor ki Aktütün’e ilişkin fotoğraflar da Taraf’a servis edilmiş. Onlar da yayın politikasının bir devamı olarak bu fotoğrafları bir kez daha orduya saldırmak için kullanmış.

Ancak ortada çok ilginç bir durum var. Fotoğraflar insansız hava aracı tarafından çekildi. Ama Türkiye bir insansız hava aracına sâhip değil.

Zira Türkiye’de sâdece bir tâne insansız hava aracı var, o da İsrail’den kiralandı ve Batman’da duruyor. Dahası, Türkiye insansız hava aracı almak için İsrail’e her temasa giriştiğinde bu iş bir türlü olamıyor.

Ortada iki ihtimâl var: Ya bu görüntüler Türkiye’nin kiralık aracı tarafından çekildi ya da Amerika veya İsrail’in. Ancak tekrarlıyorum, Türkiye’nin kullandığı insansız hava aracı da aslında İsrail’in malı.

Bir de şu bilgiyi hatırlamakta yarar var: Birinci Cumhuriyet’i yıkmak isteyenlerin amacı Türkiye’yi askerî ve siyasî olarak Amerika ve İsrail’in yörüngesine sokmak; bunu biliyoruz. Askeri devreden çıkarma çabaları da baştan aşağı bu politikanın sonucu.

Dolayısıyla yandaş basında Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne saldıran bütün haberleri de bu eksenden okumak gerekiyor. Bir büyük planın parçası olarak.

O halde Taraf’a bu bilgileri kim sızdırmış oluyor?

Genelkurmay’ın içinde bir köstebek olduğu kesin. Bu av kuşkusuz başlayacaktır. İlker Başbuğ’un açıklamasından bunu anladık.

Başbuğ’un da öfkesi dindikten sonra Taraf’ın bu haberinin ayrıntılarını kamuoyuyla paylaşması şart. Özellikle de görüntüleri sızdıranların kim olduğu afişe edilmelidir: Hangi bağlantılarla temin edilmiştir bu görüntüler? Daha da önemli bu haber doğru mu?

Türk Silahlı Kuvvetleri artık iki savaş veriyor: Hem karada düşmanla çarpışıyor, hem de psikolojik harbin hedefi oluyor.

Ancak bu psikolojik savaşta mücadelenin yönteminin susmak olmadığı ortada. Genelkurmay kendisi aleyhinde yapılan bütün haberlere karşılık sâdece öfkelenerek ve susarak karşılık verirse, bu sadece askeri yıpratmak isteyenlerin işine yarar.

Bu gibi haberleri sızdıranların bizzat Genelkurmay tarafından teşhir edilmesi, psikolojik harbin propaganda bültenlerini zor durumda bırakacaktır.

Unutmamak gerekir ki, bu psikolojik hârbin taktikleri geçmişteki tecrübelere dayanarak çiziliyor. Genelkurmay bugüne kadar hep “kol kırılır yen içinde kalır” politikası izlemişti. Ancak İlker Başbuğ göreve geldiği ilk günden beri şeffaflaşma yönünde çağrılar yapıyor. Bu şeffaflama çağrısını saldırılan muhataplarının teşhir edileceği şeklinde okumak zorundayız.

Yoksa hepimiz bu psikolojik hârbin ortasında büyük bir kafa karışıklığının esareti altına gireceğiz. Bugün medyada askere yönelik tek yanlı bir yayın var. Paşa’nın da şikâyet ettiği bu. Gazetecilikle de bağdaşmayan bir yöntem. Tepeden inme gazetecilik yapılıyor. Ama Genelkurmay da sessizliğiyle bu tek yanlı haberlerin önüne geçilmesine imkân tanımıyor.

***

Şimdi de 540 derecelik bir dönüşle arkaik ülkücülükten çok eski solcu geleneğe tebenni eden (bu nasıl olur demeyin, belli ki bir [ko]misyonu var) aziz ve muhterem arkadaşım Hâlit Kakınç’ın değerlendirmelerini okuyun:

Halit Kakınç

Başarılar konuşsun!

Yazımı bitirmek üzereydim ki, Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un basın toplantısı yayınlandı (MKD: Hâlitçiğim, böyle yazılarda kısaltma kullanılmaz, Orgeneral diye yazılır). Beyanlarını dinledim. Şaşırdım. Bir Türk Vatandaşı ve bir Medya Mensubu (MKD: Hâlitçiğim, “medya mensubu” olacak, ilkokulda öğretilir bu) olarak bu aşırı sertlik karşısında irkildim. Üzüldüm.

Anlaşılan, Ordu’nun PKK ile mücadelede hedeflerinin doğru olup olmadığı ve askerî usûllere göre yanlış yapılıp yapılmadığına ilişkin soruları dillendirerek sınırlarını aşmışız.

Baskın sırasında Hava Kuvvetleri Komutanı’nın golf oynadığını ve 24 saat sonra haber aldığını öğrenince tepki vermekle, hainlerle aynı safa girmişiz… PKK’ya destek vermişiz.

Sayın Başbuğ’u anlamakta güçlük çekiyorum. Ortada birtakım hatalar varsa, medya sussun ve bunları duyurmasın mı demek istiyor? Bölücükle mücadelenin böyle ilerleyeceğini mi düşünüyor? (MKD: Hâlitçiğim, biliyorum biraz zor anlıyorsun; Genel Kurmay Başkanı’nın tepkisi o hâdiseye dâir değil, 17 şehitlik olana; birkaç kere daha haberlere bak, vallahi sen dahi “kapacaksın”).

Dikkatliyim ve doğru yerdeyim. Sayın Başbuğ’un da Türk Milleti’ne karşı Silahlı (MKD: Hâlitçiğim, “Silâhlı” olacak) Kuvvetler’in PKK karşısındaki başarıları ile konuşmasını bekliyorum… Böyle basın toplantıları ile değil!

***

Fazla yorum yapmayacağım. Türkiye’de “sol” ileriye gitmeyi, vatanı kalkındırmayı ve sosyal adaleti isteyeceğine, Batı’ya perestiş ve hizmet ediyor. “Sağ”da Arap Kürt Partisi, Milliyetçi Hareketsizlik Partisi gibi gruplarla bunlara çanak tutuyor.

   Hâlit ve alenî ABG + AB tarafgirleri, Atatürk Cumhuriyeti’nin bütün düşmanları
      Ben öbür TARAFTAYIM
         Dün Fatih Terim’in takımı bir mahalle takımıyla berabere kaldı
            Beş yeni şehit daha var, şimdi öğrendik!
               Taraf gene TSK’yı yıpratacak haber yapar garanti,
                  Kına mı yakarsınız, ne yaparsınız acaba?

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 16 Ekim 2008 Perşembe

CANLI BOMBA YAKALANDI (MI)

17 şehitten sonra, Diyarbakır’ın ortasında katliam teşebbüsü, şehitler ve birçok yaralı felâketi… Hele o hâmile karısını kurtarırken ruhunu teslim eden güzel ve yiğit adam… Devletin, Emniyet’in ve TSK’nın itibârı zâten topyekûn taarruz altında.

Bir şeyler yapmak lâzım, bir şeyler…

Bir baktık ki, dün önce bir haber bombası patladı!

Önce üzerinde 20 Kg patlayıcı ve muhtelif “düzenekler” bulunan bir “kadın” yakalandı dendi. Sonra gittikçe daha fazla ve hızla istihbar edildik ki, meğer Ezgi kod adlı bu “kadın” (hâlâ televizyonlarda böyle deniyor) iki ay önce Kandil’den eylem için gelmiş, Emniyet de kendisini adım adım takibe almış. Okmeydanı’nda buluştuğu “erkekten” bir çanta teslim alınca üzerlerine atlayıp kıskıvrak yakalayıvermişler.

Hemencecik bunları azmettiren iki PKK’lı da Van’da ele geçirildi. Hiç yüzlerini gizlemeden veya “biji biji” demeden, pek de tıraşlı ve efendi görünüşlü bu iki teröristin gözaltına alınışlarını seyrettik. Meşum “kadını” nedense hiç göremedim.

Bu arada plâstik patlayıcıların ve “düzeneklerin” küllî ağırlığı 8 Kg 800 grama düştü. Olağanüstü güzel ve kılık kıyafet yönetmeliklerine pek uygun bıyıkları ile Cerrahımız ve hitabet dehâsıyla Vâlimiz içimize sular serpen beyanlarda bulundular. Güvenlik “önlemleri” arttırıldı. Herkes pek sevindi.

Hemzaman olarak önde güzel mi güzel iki kızımızın yürüdüğü özel antiterör-timlerinin geçişlerini seyrettik.

Demem o ki, İngilizce’de bir lâf vardır: “2 gud 2 b tru” diye (bu şakacıktan yazılışın doğrusu “too good to be true” şeklindedir); yâni “doğru olamayacak kadar güzel”. Hani, inşallah bunlar hep hakikidir, göz boyama değildir. Çünkü hâlâ hiçbir radikal tedbir almayıp, hem ekonomik hem de içtimaî mes’eleler hakkında kendisini ikaz eden TÜSİAD ve sâir kurumlara fırça atan Devletlûmuz da pek memnun, devlet seviyesinde görüşülerek zımnen resmen tanınmış olacak olan Kuzey Irak Kürt “Yönetimi” ile görüşüleceği için Gülümüz çok sevinçli. Yeni zokalar yutacağız, yolu yapılıyor. İlk “gerçek” eylemde ne yapacaklar merak ediyorum; pardon etmiyorum, aynı şeyler tekrarlanacak.

Bu arada, Serdar Akinan nedense artık Akşam’da hiç yazmıyor; ST ile HK ise coşuyorlar, solculuk yapıyorlar, Marks’ı övüyorlar… Aynı gazetede sado-mazokist çerçeveli ve resmiyle KAMÇI köşesinde pek mühim şeyler yazan Tuğçe Tatari’den öğreniyoruz ki imam hatiplikten sosyeteye zıplayan Ahmet Hakan, Pelin Batu, Zuhâl Olcay ve Zeynep Tunuslu başta olmak üzere, pek çok “sosyetik” hâtunla poligamik takılıyormuş ve çok ayıp ediyormuş!

Bu arada, Adana Yüreğir’de iki Kürt aşireti kapışmış ve çatışmış. Gerginlik sürüyormuş!

İzov ve Bucak aşiretlerinin Şanlıurfa’daki düğününde binlerce USD göklerde uçmuş. Yazık, fakirlikten ne yapacaklarını şaşırdı çocuklar.

***

Dünyada da birtakım şeyler daha oluyor.

Bakın, Amerikalı yatırım uzmanı Dr. Marc Faber bu ayki köşe yazısını nasıl bitirmiş: “Federal Hükûmet bize 600 USD değerinde bir geri ödeme yapıyor. Eğer bunu Wal-Mart’da harcarsak para Çin’e gidecek. Benzin alır isek Araplar’a, bir bilgisayar alırsak Hindistan’a… Sebze ve meyve alırsak Meksika, Honduras(?) ve Guatemala’ya gidecek. Düzgün bir araba alırsak da Almanya’ya… Gereksiz çerçöpe yatırsak Tayvan’a gidecek ve bunların hiç biri Amerikan ekonomisine fayda sağlamayacak. Parayı ülkemizde tutmanın tek yolu fâhişelere ve biraya harcamak, çünkü artık ABD’de üretilen tek şey bunlar. Ben üzerime düşeni yapıyorum”. Nejat Aksel dostumun kulakları çınlasın.

Obama ve Bush ne yapıyorlar acaba?

***

Dünya Tabipleri Birliği (WMA), Türkiye’nin Ermeniler’e soykırım yaptığını savunuyor. Tıp Kurumu, Sağlık Bakanlığı ve TTB’nin girişimde bulunması gerektiğini belirtti. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 85 ülkedeki sağlık örgütlerinin üye olduğu WMA, Ermeni soykırımı iddialarını destekliyor. Resmî internet sitesindeki “Ayın Ülkesi” bölümünde üye ülkelerden Ermenistan tanıtılırken, Türkiye’de 1914–1918 yılları arasında “1.5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğü” ve “Ermeniler’e soykırım yapıldığı” alenen yazılıyor; inanmayan baksın: http://www.wma.net/e/members/countryofthemonth.htm. Ermenistan hakkında tarihi bilgilerle birlikte “Ermeni soykırımına” ilişkin de şu ifâdelere yer veriliyor: “Türkiye’de Ermeni soykırımında 1.5 milyon Ermeni’nin 1914–1918 yılları arasında öldürülmesinin ardından çok sayıda Ermeni dünyanın her tarafına dağıldı”.

Soykırım iddialarının yanı sıra, Ermenistan’ın Azerbaycan’ı işgalini de meşrûlaştıran ifâdelerin bulunduğu tanıtımda, Yukarı Karabağ’ın işgali hakkında da “Ermeniler 1987’de Yukarı Karabağ bölgesine dönmek için harekete geçmeye başladı. 1992 ve 1993 yıllarında Ermenistan ve Azerbaycan arasında savaş sürdü. Ermenistan Nisan 1993′te avantajlı duruma geldi” deniliyor.

Türk Tıp Kurumu Genel Sekreteri Dr. Ali Rıza Üçer yaptığı açıklamada, söz konusu tanıtımın aylardır yayınlandığına dikkat çekiyor. WMA’nın 2004 yılında da terörist başı Abdullah Öcalan’ı “Türkiye’de zor durumda olan yegâne hasta” olarak ilân ettiğini hatırlatan Üçer, Sağlık Bakanlığı ve Türk Tabipleri Birliği’nin bu yazının web sayfasından çıkartılması için girişimde bulunması gerektiğini söylüyor ve “bu sağlanamadığı takdirde Türk Tabipleri Birliği’nin WMA’dan ayrılması gerekmektedir” diyor.

Haydi, benim Devletlûm, haydi benim Gülüm,

Târumar edin oraları, insan içine çıkamasınlar. Öylesine ki, WMA hey’et-i umumiyesi topluca istifa edip, din-i İslâm’a tebenni etsinler.

Tamam mı, devam mı?

***

Saat 20:00, şu anda SKYTURK’te Gürkan Hacır ile Şimdiki Zaman Programı’nda, Kadir Mısıroğlu ahlâksız Atatürkçüler’in kendisini nasıl haksız yere cezalandırdıklarını anlatıyor. Birinci Cumhuriyet’in hatalarını bağıra çağıra bizlere anlatıyor. Prof. Yalçın Küçük’ünsağcı” versiyonu! Üslûp da, takke de, hülle de, gülle de neredeyse aynı. Ah Sevgili Erol Göka, “dinî ağırlıklı yayınlar yapan bir kanal” şeklinde bahsettim diye dinci dediğimi sanıp da ne kızmıştın bana!

Efendim, şimdi köşkümdeki golf odasında simülatörle oynamaya gidiyorum.

   Orada Blue Label yudumlanıp, Wall Street Journal filân okuyacağım.

      Sonra da, Dr. Marc Faber’in tatbikatı üzerinde derin derin düşüneceğim.

Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 12 Ekim 2008 Pazar