Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Meşhur fıkradır. Kadın psikiyatra gider ve “yatağımın altında bir timsah var” der. Kocası buna kesinlikle inanmamaktadır ama ne yapsın; anlayışla sükût etmektedir. Hekim şaşırır ama “herhalde bu bir hezeyan” diyerek, hastasına bu açıdan yaklaşmanın daha isabetli olacağına karar verir.

Ne de olsa, böylesine hezeyanı olan bir kişiyle “saçmalama” diye münakaşa edilmez.

“Evet, anlıyorum… Bazıları evlerinde gerçekten de timsah besliyorlar ama bu onların habitatına (doğal yaşama alanlarına) uyan bir mekân yahut ortam teşkil edilebilirse daha makul olur, ne dersiniz” diye soruyu geri atar. Amacı içgörü uyandırmak, bir yandan da mecazî mânâda bir mesaj vermektir: “Timsahın Ankara’daki bir karyolanın altında ne işi ola ki”!

 ***

Üstelik şu “petshoplarda” (hayvanatın sergilenerek, ücreti mukabilinde satıldığı dükkânlar) satılan timsahların çoğu ya yavru, ya da genetiğiyle oynanmış minyatür formları. Böyle giderse, birkaç asır sonra bizleri de birileri satabilir (Kadim Yunan ve Roma’da, Ortadoğu kültürlerinde olmadı mı, olmuyor mu sanki? Bakarsınız 1000 sene sonra iyice tekâmül etmiş şempanzeler de bizi satarlar). Bırakın her hayvan kendi sevdiği ortamda hayatiyetini sürdürsün…

***

“Herhâlde evinizde bir korokodil yahut alligatör besleyecek hâliniz yoktur. Bunlar devasa hayvanlar ve derhal insanı yerler. Her ne kadar evrimsel açıdan predatörün (avcı) mönüsünde insanlar ön sırada gelmiyorsa da… Her sene ortalama 1000 Homo Sapiens sapiens’ten biri bu çok gelişmiş sürüngenlerce yenilip, bir de çevrile çevrile boğularak katledildikten sonra, mideye indiriliyor” der.

***

Eh, tabii ki antipsikotik ve biraz da morali düzelsin diye antidepresan bir ilaç başlar. Sonra da Bilişsel Davranışçı Terapiye alabilmek ümidiyle “bir dahaki seansta gelirken, bana her iki büyük timsah alt-türünün ve evlerdeki süs timsahların hayat şartları hakkında birkaç sayfalık doküman hazırlayıp gelin ki, konunun üzerinde uzun vadeli çalışıp, size maruziyet de duyarsızlaştırma terapileri yapayım. Sonra hipnoterapi de eklerim der.

***

Hasta ve kocası “peki Doktor Bey, iyi günler” der ve giderler. Ruh hekiminin keyfi yerindedir çünkü hem çaktırmadan meta-kognisyonla ona zekice bir mecaz yollamış hem de terapinin önünü açmıştır. 

***

Huzur içerisinde ve kendisiyle de iftihar ederek evine gider. Karısına “ne ilginç vakalar geliyor hayatım, etik sınırlar olmasa anlatırdım” der. Karısı gülmeye başlar “tamam da, galiba beni başkasıyla karıştırdın, ben de psikiyatrım yâhu” der.

Ruh hekimi kendine gelir ve ketumiyetine de itimat etiği için, karısı meslekdaşına vakayı özetler.

***

Karısı daha genç ve çok okuyan bir tiptir; azıcık da bilmiş ama iyi niyetli… “Hayatım, biraz erken yüzleştirme (konfrontasyon” yapmamış mısın? Ya hasta veya yakını bu mecazı anlamaz da, gidip internetten araştırır yahut daha da beteri, bir veterinere danışırlarsa” der.

***

Hekim biraz telaşlanır ama daha sonra rahatlar: “Hayatım, buradaki timsah aslında dinamik açıdan bir fallus imagosu ve hastaya bastırılmış cinselliğini ve saldırganlığını da ihsas ettirmiş oldum. Yeterince zeki ve entellektüel insanlar, mesajı almışlardır”.

 ***

Der de, azıcık huzuru kaçmıştır. “Ya bu kadın çılgınlık yapıp da evde timsah besliyorsa, ben ne yaparım” diye tedirgin olur. Sonra da bu gayrı mümkün ve gayrı varit bir düşünce. Nasıl olsa bir sorun çıkmaz deyip, konu hakkındaki son literatürü psikiyatri dergilerinden ve kitaplarından taramaya başlar. Karısı da iştirak eder. PubMed’e “home ve crocodile” yazınca 20 makale çıkar. Hepsinin özetlerini hızla okurlar; korkacak bir şey yoktur!

***

5 gün sonraki randevuya gelen hastalarına durumun nasıl olduğunu sorar, karısı meslekdaşı da yanındadır. “Vallahi, timsah hâlâ yatağın altında artık ben pek aldırış etmiyorum" der hanım; kocası kıpkırmızı ve gergin ama sabırlı bir duygulanımla susmaya devam eder.

***

İlaçların dozunu artırırlar ve “o timsah zamanla çekip gidecek” diye teminat verirler.

***

Bir sonraki randevuya gelmezler ama hastanın kocası telefon eder. Nazik ama bastırılmış bir öfkeyle “bizim eve gelebilir misiniz, ücreti takdim edeceğim” der.

“Aman efendim, bir uğrarız, zaten yakın” diye yola çıkarlar.

Bir bakarlar ki hanımı timsah yemiş kısmen ama acil servise yetiştirmişler!

 ***

Ruh hekimi sorar: “Beyefendi, gerçekten de böyle bir timsah mevcut muydu”?

Hastanın kocası hazin bir tebessümle cevap verir: “Hiçbir zaman olmadı ama belki de karımın beyninin muhayyile gücünü yeterince ciddiye alamadık”, o kadar beynini zorladı ki, varolmayan timsah zuhur etti ve karanlıkta karımı ısırdı. Işığı yaktığımda sadece onu yaralı olarak gördü. Timsah ortada yoktu!

***

Ruh hekimi hüzünlüdür…

“Bunca senedir bu işi yapıyorum, hayal gücünün sonsuzluğunu ve onun organı olan beynin yaratıcı kuvvetinin muhteşem becerilerini yeterince almadım. Muhtemelen bir Dissosiyatif nöbet geçirip kendine zarar verdi. Merak etmeyin” der.

Tam evden çıkacaklarken, pek zarif bir adam olan kocası viziteyi verirken ikisinin de kulağına fısıldar: “Ben bu geceyi yanız geçireceğim, hastaneye almadılar. Ya bu timsah bana da saldırırsa” diye endişesini dile getirir.

Telkin, ikna, belki de folie a deux. Ne fark eder?

 ***

Karısı teselli eder; “bir de EEG isteyelim, belki temporo-limbik epilepsi geçirdi” der.

Ruh kekimi “tabii ki hayatım” cevabını verir. 

Sonra eve giderler. Geniz bazalı ve yere yapışık yataklarına tam uzanacakken hekim fırlar.

“Aşkım, odada sanki bir hırıltı mı var, yoksa bana mı öyle geldi diye” haykırır.

 ***

Karısı güler ama o da tedirgin olmuştur: “Bana bak, üzüm üzüme baka baka kararır” der.

O gece kâbuslar içinde geçirirler.

Ya timsah onlara da gelmişse?

Daesin mi yoksa Umwelth mi?

Yoksa Eigenwelth mi?

 ***

Acaba, basitçe bir paranormal fenomen mi? Hani başka bir boyuttan gelen ama tecessüm ederken timsaha istihale olan bir Marslı mı?

Tam da terapide metakognitif süreç başlamışken!

***

Uyandıklarında her tarafları sağlamdır.

Hangi boyuttaydık diye sorarlar kendilerine karı koca

Acaba gerçek olan ne?

Bunun gerisini daha sonra paylaşacağım.

Hepimiz hayal ettiğimiz şeyleri yaratıp onlarla beraber yaşıyor, bir kohabitasyon içinde mi devinip duruyoruz acaba!

Yoksa bu işin içinde beynelmilel güçler mi var?

*** 

Bu aralar beni bir düşüncedir sardı... İktidarda kim olursa olsun, Ruslar bizim tarihî düşmanımız değil mi?

Kalktık tayyarelerini düşürdük.


IŞİD'di değil mi?

Mukabele-i bil misilden de geçtim.

Ya Putin ve Meldeyev doğal gaz vanalarını üç beş günlüğüne kısarlarsa?

Buna da acaba Illuminati mi karışmış olur yaksa amaca yönelik hareket eden, silahla dolaşan, kendinden hiç kimseye güvenmeyen, ilginç yönelimleri olan eski bir KGB ajanı mı?

Ya bir de her tarafta canlı bombalar kendilerini patlatmaya başlarlarsa?

Bunların çoğu akıl hastası değildir, kendilerini inandıkları davaya vermiş adamlardır!

Tarih tekerrür ediyor: Aklıma 11 Eylülde NTV'den yaptığımız canlı yayında Sayın Celâl Pîr'le konuştuklarımız aklıma geliyor.

Hepsi ABD'nin numaraları, "kendi İkiz Kulelerini kendileri vuruyorlar" demiştim de, pek kimseler inanmamıştı.

Bu memleket için üzülüyordum geçen gün aldığım bir haberden sonra moralim düzeldi!  

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 05 Şubat 2016 Cuma

125 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Aziz Dostlar, 

Hepinize güzel bir hafta sonunun ilk sabahından merhaba...

Geçenlerde bir dost meclisinde sohbet ederken, konu Demokratik Almanya’dan açılmıştı. Bu kelimenin veya bu ülkenin adının, yaşı çok ileri olmayanlarda farklı anlamlar ifade ettiğini konuşmuştuk. Ben geceleri; başucumda, böyle bir ülkenin, henüz var olmadığı yıllarda yapılmış, antika bir yerküre gece lambamı yakarak uyuduğumu söylemiştim.  

***

Sonra, 1974 yılında, Federal Almanya’da düzenlenen Dünya Kupası’nda, Federal Almanya’nın, Beckenbauer’li, Gerd Müller’li, Overath’lı kadrosuyla dünya şampiyonu olduğunda; bu ülkeyle yapağı tarihteki tek maçta, Münih Olimpiyat Stadı’nda, hem de bir dünya kupası maçında Demokratik Almanya’ya (DDR) 1-0 yenildiğini anımsadık. Çocukken babama “hangisi gerçek Almanya?” diye sorduğumu; babamın da “her ikisi de…” diye yanıtladığını hatırlıyorum.

gerd müller ile ilgili görsel sonucu

Yıllar 1989’u gösterdiğinde, bir gerçek, bir diğer gerçeği alt etmiş ve soğuk savaş dönemi kapanmıştı. Sonraki yıllarda, batının âdeta, siyasi bütünlüğünün mimarı olan Prusya’ya tarihî borcunu ödemesine tanıklık ettik. Bu konu, daha duvar yıkılmadan iki yıl önce “Der Himmel über Berlin (Berlin Üzerinde Gökyüzü)” adlı nefis bir filmde, gelecekten haberler veriyor; Doğu Berlin’i, monoton, donuk ve yoksul bir atmosferde resmediyordu. Çok iz bırakan bu film, bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor. Sonradan; bu filmin, bir Hollywood uyarlaması da çekildi.

***

İki Almanya birleşikten ve Glasnost – Perestroyka'dan sonra neler oldu; bunların hepsini gördük, yaşadık. Demir Perde'yi ilk yırtan ülke Almanya olduğu için, toplumsal entegrasyon sorunları da buradan başlamış ve çevre ülkelere yayılmıştı. Elbette bu sorunlar, en çabuk ve etkin biçimde, en zengin ve ileri demir perde ülkesi olan, yine bu ülkede çözüldü.

***

Bu sorunları konu alan, “Biz Rüya Görürken (Als wir träumten)” isimli bir Alman filmi izledim. Çok etkileyici değildi; ancak güzel ve iyi filmdi. Yönetmeniyle, senaristiyle, gerçekten saygı duyulacak bir filmin, alçakgönüllü bir bütçeyle yapılabileceğini göstermişler. Disiplinli ve ciddîye alınarak yapılmış bir çalışma. Almanlar bir işi yapınca doğru düzgün yapıyorlar. Filmin linki buradadır.

http://www.turkcealtyazili.com/biz-ruya-gorurken-2015.html

Bu film, ben fakirin anladığı kadarıyla, romantik bir sosyalizm kapitalizm karşıtlığı değerlendirmesi olmuş.

***

Bizim Türk filmlerinin, Batılılar karşısında, senaryo ve kurgu açısından neden yetersiz kaldığını biraz anlıyorum. Türkiye’den belki çok iyi roman, çok iyi müzik niye çıkmıyorsa, iyi film de aynı yüzden çıkmıyor. Birincisi, bir kitap okuyunca, o kitap sanki, yalnızca kendisi için yazılmış da, kapağını kaldırdığı anda içindekiler o kapağın altında zuhûr etmiş sanan cehâlet erbâbının gâbi kültür anlayışı yüzünden çıkmıyor. İkincisi de, belki paragözlülük yüzünden çıkmıyor.

***

Estetik görgü, sakince tartışma geleneği, öz eleştiri, rasyonel kalabilme; bunlar ne yazık ki toplumumuzda, batıyla aynı ringe çıkabilecek düzeyde değil. Bu nedenle, çıkan malın düzeyi, bu ülkedeki tüketiciye yetiyor.

Sinema yapıtlarına bakarsak; ödül toplayan filmler bile, sinema tarihi ve aktüel sinema bilgisi çok derin olmayan, sinemaya yalnızca sevgi ve merak duyan benim gibi bir ortalama izleyiciyi tatmin etmiyor. Derin ve sofistike mesaj verme kaygısı ile, uzadıkça uzayan şizoid sessizlikler; kör kör parmağım gözüne imgeler, simgeler; görgüsüzlüğe varan, izleyicinin çağrışım gücünü küçümseyen bir gösterge fetişizmi; ya da gizem izafe edilme çabasıyla, yerli yersiz ve tuhaf bir şekilde yüze, göze zumlamalar; aslında hiçbir özelliği olmayan ama özgün olması çabasıyla yaratılmaya çalışılmış ölü karakterler; sıkıştığı yerlerde müziğe ya da doğadaki seslere sığınma; tempo düşüklüğü; en çok da, senaryoyu toparlayamayıp,  açık yapıt (opera aperta) tarzında, sözüm ona felsefî bir mesaj ortaya koyduğu zehâbına kapılarak öyküyü, sonuçsuz olarak ortada bırakıp, filmi sonlandırmak; aklıma, kendimi biraz zorlayınca gelen olumsuzluklar oluyor. İstisnalar dışında, bizim piyasamızdaki, kimseyi takmayan havalarda, sözüm ona bağımsız kafalara sahip kadrolardan çıkan avangard kontenjanına giren filmler böyle oluyor. Ondan sonra, bu filmlerin, ilden ayrıksın tipli yönetmenlerine, orada burada ödüller dağıtılıp, iltifatlar yağdırılıyor. Keçinin olmadığı yerde, koyuna Abdurrahman Çelebi derlermiş. Bu da aynı hesap…

Bana göre bu eziklikler ve sanat filmi -ya da bağımsız, ya da iyi mal diyelim-  sinema filmlerindeki nicelikteki yetersizlik, benim birçok noktayı bağladığım gibi, burada da, iletişim kanallarının bir numaralı taşıyıcısı ve ulusal kimliğin tescil araçlarının şampiyonu olan “dil” konusuna gelip bağlanıyor. Elbette, oradan da, ulusal kimlikle olan sorunlu ilişki, ulusal kimliğe, üzeri açık ya da kapalı bir eleştiri ya da, onu yokumsayıcı, küçümseyici, hafife alan bir tavır, filmin etkin taşıyıcısı olan dili, değersizleştiriyor.

İnsan, bazen, yalnızca bir dilin içinde bulunmayı, kısa bir süreliğine de olsa, kendisininkinden başka bir milliyetin içinde bulunmayı merak edebilir. Başka ulusların; ulusal kaygı, düşünce, jestiküler tutum ve davranışlarını anlamak isteyebilir. Başka bir ulusun espri anlayışını, onların da, kendilerinden başka ya da kendi ulusuna nasıl baktığını görmek isteyebilir. İşte bu güdülenmeyle (sâik), bir kişi, birkaç saatliğine de olsa, başka dilden bir filmi izleyebilir. Böyle bir yapıt, yazın (edebiyat) yapıtı olmasa da, dili îtîbâriyle, bir (ya da birkaç) ulusal kimliğe (milliyete) mensuptur. Ben, ne yazık ki, bizim filmlerimizi izlediğimde, benim arzu ettiğim nicelikte, batılı filmlerin (ya da kültürlerin) malzemesi olan dilsel (lenguistik) özgüveni de göremiyorum, bulamıyorum.

***

İki üç satır yukarıdaki, ulusal kimlikle ilişkiye döndüğümüzde; yalnızca sinemada değil, Türkiye’de bugün sanatla uğraşan, hemen bütün kesimlerin, derin bir kimlik yırtılması, dehşetli bir ulusal benlik çöküşü yaşadığını biliyoruz. Çağcıl, asrî ya da çağdaş olma adına, bu insanlar, yapıtlarını, bu düşünce iklimde ortaya koyuyorlar. Ülkemizde zaten, eğitimsiz çoğunluğu oluşturan kesim, ciddi bir propaganda altında, ulusal kimliğin yerine, dînî kimliği ikame etmeye çalışıyor. Demin sözünü ettiğim kesim ise, yine modern dünyaya âit ulusal kimliğin yerine, pre-modern dünyaya ait birtakım etnik kimlikleri koymaya çalışıyor. Etnik bir kimliği yoksa ise, de facto olan ulusal kimliğini reddetmese bile, bunu kendi uğursuzluğu olarak değerlendirip, başka ulusları övüp, kendi ulusal kimliğini, farkında olarak ya da olmayarak aşağılıyor. Yine, bir takım, meslekî, hobiye dayalı, ya da sözüm ona evrensel değerleri, ulusal kimliğiyle yer değiştiriyor.

***

Yalnızca ulusu ilgilendiren, ulusun kaderini ilgilendiren, bir ulusu, bütün ilkel bir takım benlik programlarının ötesinde, başka ulusların çıkarları karşısında birleştiren reddedilmez gerçekler vardır. Ulusallık (milliyet), büyük bir projedir ve büyük projeler de büyük bir inançla gerçekleştirilir. Biz, bu inancın ve özsaygının paramparça olduğu, kapkaranlık bir tünele girdik ve bu tünelden bir türlü çıkamıyoruz.

Eleştirinin başladığı yere gelirsek, sinema, bir sanat dalı olmasının yanında, elbette toplumsal propaganda araçlarından çok etkili bir tanesidir. Bu sanat icra edilirken, ulusal kimlikle olan sorunlar bir kenara bırakılırsa, garip, etnosentrik, felsefî, ideolojik kaygılar, yerini, gerçekçi (realist) bir estetik çabaya bırakacaktır. Şöyle ki, ulusal kimlikle barışık bir sinema, iyi malın da arayışında, sinemacıyı daha serbestleştirecek, özgürleştirecek ve özgün (orijinal) dili aramak, kurguyu ortaya koymak için onu rahatlatacaktır. Sonuç olarak, Batı’daki gibi, avangart sinemanın da izleyici sayısı artacak, izleyicideki kalite beklentisi yükselecektir. O zaman, umuyorum ki; sıkıcı, zorlayıcı tartışmalardan arınmış; güzelduyu (estetik) yetkinliği yüksek yapıtlar ortaya çıkabilecektir. Sinemamıza, böyle bir zevki tadacağımız bir gelecek ve sizlere, iyiliklerle ve güzelliklerle dolu, rahat ve huzur içinde bir hafta sonu dilerim.

Gönlünüz şen olsun.

Mehmet Aziz Göksel – İstanbul – 01 Şubat 2016 Pazartesi

123 kez okundu
0

İlk defa tanıştılar 16 yaşında; ikisi de pek genç ve saftı. Tek bilmedikleri arkadan vurmaktı. Kimseleri incitmemeye özen gösterirlerdi.

Âşık olduklarında henüz genceciktiler. Ne yasaktan anlarlardı, ne de günahtan. Biri henüz delikanlıydı; naif ve kutsiyete ehemmiyet veren.

 

Öbürünün ise patavatsız, küstah ve her ettiği söze küfürle başlayan, ne kadar kendine benzeyen varsa ona perestiş eden ve kimseleri umuruna takmayan bir yapısı vardı. Hani, tam maço denen tarzda davranırdı. Sıklıkla başka kadınlara takılır; sonra döner dolaşır, evdeki yavuklusuna dönerdi. Herkes “hünsa” diye aşağılardı. Bu sebeple de sürekli olarak yer değiştirirdi.

 

***

 

Birisi oraya giderken, öbürü buraya meylederdi. Herkes kolayca ikisini de kandırırdı. Çok saf ve kural tanımaz insanlardı ama birisi ameliyat olarak cinsiyet değiştirdiği için sürekli toplum dışına itiliyorlardı. Yekpare bir kimlik geliştirip, direniyorlardı köhnemiş değer yargılarına ve arada da ahmak kutusuna aval aval bakıp vakit geçiriyorlardı! Son zamanlarda verilen fetvalar ve dayatılan saptırmalar ne kadar makul ve muteberdi?

 

Kadın olup da Pembe Kimliğine kavuşan, hiç istememesine rağmen fuhşa sürüklenmişti. Gelen geçen aşağılıyor ve “sapık” diye damgalıyorlardı.

 

Erkek sık sık derin düşüncele dalar ve karamsarca hayaller kurardı.

 

“Her şey ütopik bu âlemde” diye düşünürdü.

 

***

 

“Gönlüme düşe düşe transseksüel düştü. Evlensem nikâh düşer ama ailem ne der” diye hayıflanırdı.

 

“Cogito ergo sum” dedi kendi kendine. Cevap hâlâ muğlâktı.

 

Akabinde de Latince deyimleri neden ezberlediğini sorguladı:

 

Ab imo pectore: Kalbin derinliklerinden (dürüstlükle).

 

Ab inconvenienti: Uygun olmayan bir şeyden.

 

Ab initio: Başlangıçtan.

 

Ab Jove principium: Jüpiter’le başlayalım.

 

Ab ovo usque ad mala: Yumurtadan elmalara (baştan sona anlamında: Romalıların geleneksel yemek sırasından esinlenerek)

 

Ab uno disce omnes: Bir şeyden her şeyi öğren.

 

Absentem lædit, qui cum ebrio litigat: Sarhoşla kavga eden, yerinde olmayan birini döver.

 

Abusus non tollit usum: Suiistimal düzgün kullanmayı iptal ettirmez.

 

Abyssus abyssum invocat: Uçurum uçurumu çağırır. (Bir hata diğerlerinin doğmasına sebep olur)

 

Accipe Hoc: Bunu al.

 

Acta est fabula: Oyun bitti (Caesar Divi Filius Augustus’un son sözleri)

 

Acta non verba: Hareket, söz değil.

 

Actibus immensis urbs fulget massiliensis: Marsilya şehri, müthiş eylemlerle ışıltı saçıyor.

 

Actio libera in causa: Nedeninde serbest hareket.

 

Ad astra: Yıldızlara doğru

 

Ad augusta per angusta: Doruklara doğru dar yollardan (Başarı kolay kazanılmaz)

 

Ad libitum: Kendi isteğine bağlı olarak (ad lib. olarak kısaltılır)

 

Ad fontes: Kaynaklara doğru

 

Ad gloriam: Zafer için.

 

Ad hoc: Belli bir amaca yönelik.

 

Ad hominem: Bir argümana cevap verirken argümanı eleştirmekten ziyade argümanı yapan kişiye saldırmak.

 

Ad impossibilia nemo tenetur: Hiç kimse yapamayacağı şeyler için söz vermemelidir.

 

Ad majorem Dei gloriam: Tanrı'nın ihtişamlı görkemi için (Haçlıların, Cizvitlerin ve Şikago Üniversitesinin mottosu)

 

Ad kalendas graecas: Grek Kalendas’ta (Kalendaslar Romalı’dır, bu yüzden bu deyim var olmayan bir tarihi belirtir: çıkmaz ayın son çarşambası)

 

Ad litteram: Harfi harfine.

 

Ad multos annos: Nice yıllara!

 

“Ben kimim, neyim ki bunları düşünüyorum” diye iç çekti.

 

“Eser bırakmaktır esas ölümsüzlük” diye tefekkür etti.

 

Sevgilisine son bir kez baktı. O arkasını dönmüş ve gözyaşlarını içine akıtarak oturuyordu. Çok bedbahttı!

 

Ellerini avuçlarının içine aldı, ağlıyordu.

 

Bize bu diyarda hayat hakkı tanımazlar, Aykırıyız çünkü” diye fısıldadı.

 

Yanağına bir öpücük kondurdu de meçhule giden merdivenden tırmanmaya başladı…

 

İçinden hep şu geçiyordu: “Psikopat olan kim acaba”?

 

Hasta olsan kendisi mi, sevdiği kadın mı yoksa toplum muydu?

 

Cevabını asla bulamayacağının farkındaydı…

 

Bir hekime mi gitsem” dedi.

 

Bir gün belki yolu bana düşerse mutlaka yardımcı olurum.

 

Homofobikleri sevmem.

 

Çoğu içimizde yaşayan ama pek düzgün sanılan sapkınlardır!

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 30 Ocak 2016 Cumartesi

28 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Hocayı ilk defa asistanlık senelerimde yakinen tanımıştım ama aslında kendisi de uzun süre hocalığımı yaptı.

Adnan Ziyalar Hocamız 1932’de Kalkandelen’de dünyaya gelmişti.

İlk ve orta tahsilini İstanbul okullarında tamamladı. 1950 -1956 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi’nde (Çapa) okumuş ve oradan da mezun olmuştu.


 

1956 - 1958 yılları arasında tabip teğmen olarak vatanî görevini tamamlamıştı… Ben daha yeni doğuyormuşum demek ki.

***

1959 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çapa Psikiyatri Kürsüsünde psikiyatri asistanı olarak göreve başlamıştı. 1962 yılında nöropsikiyatri uzmanlık dalı imtihanında başarılı olarak aynı kürsüde uzman asistan olarak göreve başlamıştı.

Rivayet edilir ki,  ilaç mümessili iken bir gün Cerrahpaşa’ya uğramış. O zamanlar Doçent olan Merhum Ayhan Songar da kendisini şöyle bir süzüp “siz belli ki başarılı bir tabipsiniz, neden bizimle çalışmıyorsunuz” demiş.

O da bu daveti tabii ki reddetmemiş ve ikisi kolları sıvayarak kurmuşlar eski kliniğimi. Biri evden yemek taşırmış, öbürü hastaların çamaşırlarını yıkatırmış. Tam bir işbirliğiyle, hâlen de yerinde duran o iki buçuk katlı köşkü ıslah edip, tam bir bilim yuvasına çevirmişler. Kolay günler değilmiş.

***

Profesör olduktan Ayhan Bey bir yandan arabaları elektrik aksamını da tamir edip ek gelir sağlar, öte yandan muayenehanesine ve Adlî Tıp Kurumu’na koşuştururdu. O zamanları çok iyi hatırlıyorum. İlginç bir ekipti: Dinamik psikiyatriyi pek seven ve Balint gruplarında ara sıra kandırılan Prof. Dr. Koptagel Hanım, onunla neredeyse simbiyotik yaşayan Doç. Dr. Ömer Tunçer (sonradan lentoma geçirdi ama şifa buldu), bir dönem ziyarete sık sık gidip ailece görüşmemize rağmen, kliniğe kabul etmemeyi tercih ettiği Merhum Babam Doç. Dr. Recep Doksat, daha sonra bir dönem Anabilim dalı Başkalığı yapan Merhum Ağabeyim Prof. Dr. Ertaç İlkay, sonradan Profesör olan Müfit Uğur, Prof. Dr. Ruhi Yavuz, 

genç yaşta prostatektomi geçiren Prof. Dr. Turan Ertan, Doğramacı’nın dâhiliye tabipliğini yaptıktan sonra nokta tayiniyle gelen Prof. Dr. İbrahim Balcıoğlu

***

Engin Eker Hoca’nın da hâlâ tam bilemediğim sebeplerle kliniğe geri alındığı günlerdi. Bindir zahmetle Gero-Psikiyatri Bilim dalını kurmuştu. Şimdi gene faal, Nişantaşı’ndaki muayenehanesinde çalışıyor ve kongre düzenliyor.

Kıdemli asistanım ve sınav gözetmenim olan Levent Kayaalp de şimdi muayenehanesinde çalışıyor ve Profesör; Psikanalizle iştigal ediyor.

***

Gene Aziz Dostum ve Meslektaşım Prof. Dr. Reha Bayar da kıdemlimdi.

Vizitleri beraber yapardık. Şimdi hepsi de Profesör olan Neşe Pekpak Kocabaşoğlu, Mine Özmen ve ben Ağrı ve Akupunktur Polikliniğini yürütmüştük 8 sene.

Sonradan epey süte Kliniğin vaka tartışmalarını sürdürdüm; Adlî Tıp Kurumu’nda görev almak istemedim ama Adlî Tıp Enstitüsü’nde iki sene ders verdim. O dönemde KENT TV’de programa çıkıyorduk. En unutamadıklarım arasında da Şafak Pavey’le yaptığımız Parola Şafak programlarıydı: Prof. Dr. Uğur Alacakaptan da, Prof. Dr. Celâl Şengör de, Prof. Dr. Beyazıt Çırakoğlu da, Prof. Dr. Acar Baltaş da… Hep konuğumuz olmuştu.

***

KENT TV kapanınca, bu sefer Çankaya tepelerindeki bir yerden işe devam ettik. Sevgili Tuna Serim hem TV hem de radyo programları yapardı. O dönem Sevgili Dostum, DBE (Davranış Bilimleri Enstitüsü Kurucusu) Emre Konuk da gelmişti. Emre’nin sakin ve şakacı, zaman zaman muzip davranışları da hiç değişmemiştir. Hiç unutmam, Almanya’da felsefe okuduğunu iddia eden ama Almanca bilmeyen bir TV yöneticisi vardı.

Sevgili Beyazıt Çırakoğlu şöyle bir bakıp, gülmemek için kendini tutmuştu. Programdaki sorum “beni klonlayabilir misin” olmuştu. Gülüp, "şimdilik bunun için erken olduğunu" anlatmıştı. Emre de “abi, burada tuvalet nerede yaa” diyerek inceden ve tam medenice şekilde gırgırını geçmişti. Hep de öyledir ve çok iyi ve candan bir adamdır. Karısı Emire ile güzel bir çift oluştururlar.

***

Tabii ki yönetmenimiz de çocukluk arkadaşım, can dostum Banu Zorlutuna idi.


Hatta bir düğünde tanışmışlar sanırım ve Ayhan Bey de, Reyhan Hanım’ıRecep, ona iyi bak, ileride karım olacak” demiş. Babam da emanete ihanet etmemiş ve çok iyi muhafaza etmiş. Sonradan da evlenmişler. Tam bir Çerkez güzeliydi…

***

Babam da iki seve fahrî asistanlık yapmış ve bana süt parası yetiştirebilmek için s. Recep Doksat diye gazete köşelerinde makaleler yazmış. Merhume validem ise o dönemlerde Sümerbank’ta çalışır ve içinde ukde olarak kolan Tıbbiye ve Hukuk Fakültesi hülyasını bırakıp, koşuşturur dururdu. O zamanlar on yaş civarıydım ve çok iyi hatırlıyorum. Sonradan bin bir mücadeleyle profesör oldu ama stres, puro ve sigara onu bitirdi, elimde vefat etti!

***

Dönelim dün rahmete kavuşan Adnan Ziyalar’a

Adnan Ziyalar, Kısa bir süre sonra hocası Dr. Ayhan Songar ile beraber yeni kurulmakta olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin bünyesine katıldı.

1968 yılında aynı bilim dalında, Afazi Şizofrenide Konuşma ve Düşünme Bozukluğunun Hanfmann-Kasanin Test Metodu ile Tetkiki başlıklı teziyle, üniversite doçenti unvanlını aldı.

1973 yılında profesörlüğe yükseltildi.

1999 yılına kadar bu görevini sürdürdü ve yaş hâddinden emekli oldu.

41 senelik görev süresinin 17 yılını, bir yandan da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Üniversitesi Edebiyat Psikoloji Bölümü öğrencilerine Adlî Psikiyatri ve Psikoloji dersleri vererek geçirdi.

25 yıl boyunca Adlî Tıp Kurumu Gözlem Dairesinde psikiyatri uzmanı olarak görev yaptı; o dönemlerde kendisiyle çok daha yakınlaştık ve ne kadar mütevazı ama bir o derecede keskin tıbbî birikimi olan bir insan olduğunu müşahede ettim.

***

Yeri geldiğinde, Ayhan Hoca’ya dahi muhalefet edebilen bir onu, bir de gene seneler önce kaybettiğimi Aziz Hocam Nedim Zenbilci’yi bilirim. Doçent olduktan sonra vefat eden ve pek çok edebî esere imza atan Doç Dr.Kriton Dinçmen de o dönemde Adlî Tıp Enstitüsü’nde idi. Şair, edip ve çok velut bir insandı. O da vefat etti çoktan!

***

O zamanlardaki Adlî Tıp Enstitüsü’nün başkanı Prof. Dr. Sevil Atasoy’du ve orayı tam bir Alman disipliniyle yönetiyordu. O dönem verdiğim Cinsel Sapmalar dersine pek çok müracaat oldu. Mert Savrun henüz doçentti ama istikbal vaat ediyordu.

 

Sevil Hoca ve güzel kızı, eskiden paniklerdi ama simdi çok sağlıklı.

Neylan ve sonradan Adlî Tıp Profesörü olacak ama psikiyatriyi de iyi bilen Sevgili Dostum Gökhan Oral da vardı.

Alternatif Sorular diye askıya asılan belgeye hemen herkes epey gülmüştü. Sonra doğrusunu verip, herkesin en az 70 puanla (Neylan 100 almıştı sanırım) geçmesini sağlamıştım.

***

Şimdilerdeki Adlî Tıp Kurumu Başkanı da kadim bir dostum: Prof. Dr. Dursun Kırbaş. Orada da aynı dersi anlattın geçen ay.

***

O aralar, Kadim dostum Profesör Oğuz Polat beni aradı ve “cinsel sapmalar” dersini vermemi istedi. Eh, zaten Cerrahpaşa’da Doçent olduktan sonra en çok anlattığım derslerden birisiydi. Aslında o dönemlerde joker gibiydim. Mesela sonradan Profesör olan Ruhi Yavuz veya hâlâ da vefa ile aradığım pek çok öğretim üyesi oradadır.

Hangisinin dersi boş, Ayşe’ye sorar ve hiç düşünmeden girer, tamamen doğaçlama olarak anlatırdım.

***

Adnan Hoca, nöropsikiyatrideki uzmanlık çalışmasına başlamadan önce, 2 sene süreyle Prof. Dr. Besim Turan’ın yanında İstanbul Üniversitesi Patolojik Anatomi kürsüsünde fahrî asistan olarak çalıştı. Sanırım artık tek nöropsikiyatr olarak Haydar Dümen kaldı!

***

Maltepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 2001 yılında başladığı görevini 2007 yılına kadar sürdürdü. Burada yüksek lisans öğrencilerine senelerce Erişkin Psikopatolojisi dersi vermişti.

30 yılı aşkın bir süre Symposium ve Yeni Symposium dergisinin sorumlu müdürlüğünü üstlenmişti.

Şimdilerde bu bayrağı ben Literaür Symposium’un editörü olarak üstlendim; bana tevdi eden de Muhterem lâkaplı Prof. Dr. Fevzi Samuk hocamız olmuştur.

1960 - 1967 yılları arasında Prof. Dr. Ayhan Songar ile beraber Yeşilay dergisinin yayımını sağlamıştır.

Radyo, televizyon ve yazılı basında toplumu ilgilendiren sağlık konularında çok sayıda konuşma yapmış, makale yazmış ve seminerlere katılmıştır. İstanbul ağırlıklı olmak üzere ülke genelinde alkol ve madde bağımlılıkları, öğrenme psikolojisi konularında seminerler; aile içi ilişkiler ve ebeveyn evlat ilişkilerini düzenleme amaçlı konferanslar vermiştir.

Maalesef bunların çoğu kayıtlı değil.

***

Prof. Dr. Adnan Ziyalar 45 yıllık evli, iki çocuk ve iki torun sahibiydi, İngilizce ve Almanca bilmekteydi.

Ben girdiğimde Kliniğe haftada iki veya üç gün uğrar, bir saatte en az 5 ilâ on hasta görür, tekrar muayenehanesine giderdi. Ben de bu sürate şaşardım.

Geriye eserleri kaldı. Kliniğin “sol” tarafının temsilcisiydi ve Ayhan Bey’in biraz dozunu aşan şakalarına he sükunetle ve suhuletle mukabele ederdi.

Allah rahmet eylesin.

***

ESERLERİ

Sosyal Psikiyatri (1999)

Psikiyatrik Semiyoloji ve Medikal Psikoloji (1999)

Psikiyatri Lügati (1981)

Stress ve Depresyon (1986)

Anorexia Nevrosa (1976)

Cinsel Davranış Bozuklukları (2000)

Dilimiz ve Düşüncemiz

Sokma Akıl Para Etmez (2001)

Erişkin Psikopatolojisi (2006)

İşte ölümsüzlük; eserlerinin tamamına yakını evimdeki kütüphanede mevcut…

Son zamanlarda kafama takılan bir şey var…

Ola ki bir gün ben de “boyut değiştirirsem”, bu kadar kitap kim(ler)e yarar diye.

***

Ayrıca, Kızı Neylan da, Ayhan Hoca’nın tek evladı olan Neslihan da çok eski arkadaşızdır. Adeta kopmaz bir üçlüydük eskiden: Neylan, Neslihan ve ben… Çocukluğumuzda hep beraberdik.  

Aradan kaç sene geçti, hiç sormayın!

Altın Yunus Tesisleri’ndeki bir tatilde epey eğlenmiştik. Reyhan Hanım, gözlerini hiç üzerimizden ayırmazdı. Daima kocasını destekleyen ama önüne geçmeyen fakat güçlü kişilikli bir kadın olarak yaşamıştır.  

Buradan, başta Fevzi Hocam olmak üzere, ilgilenen herkese bir davetim var.

Fevzi Hoca bana “Hz. İsa’yla ilgili makale yaz” derdi de, pek anlam veremezdim. Psikiyatrinin bu mevzularla ne alakası ola ki diye tefekkür ederdim…

Ne ileri görüşlüymüş meğer…

İçinde bütün dinî, mistik ve tabii ki bilimsel, epistemolojik bilgileri içeren bir Kişilik Bozuklukları kitabı yazmaktayım. İçinde hemen her şey var: Ezoterizm, din, psikoloji, parapsikoloji, mistisizm vs.

Evrimsel Psikiyatri ve Psikoloji de sırada.

Herkesten yardım istiyorum…

Akşamüstü, Adana’dan Kadim Dostum ve Meslektaşım Prof. Dr. Canan Ersöz’ü aradım. Fırsat bulabilirsem gideceğim.

Neslim de refakat eder mi bilemiyorum çünkü şu aralar bir hayli canı sıkkın.

Ben de üzülüyorum tabii ki.

Unutmayalım…

Her nefis ölümü tadacaktır; mutlaka.


Yeter ki Karmik dengeler ve Kader arasında tenakuz olmasın.

Adreslerim: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. , Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. . Her türlü katkıya açığım çünkü oldukça yalnızım…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 25 Ocak 2016 Pazartesi

241 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Herkesin bildiğini tekrarlamak değil amacım.

Bu ülkeye pek çok asker gönderdik, her yaştan ve baştan.

Pek çok da şehit verdik zamanında!


Türk Tugayı (Kod adı: Şimal Yıldızı veya Kutup Yıldızı), Kore Savaşı sırasında 1950’den 1953’e kadar Birleşmiş Milletler Ordusunun komutası altında savaşmış olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir tugayıydı.

İkinci Dünya harbi Soğuk Savaş başlamasıyla Türkiye, uluslararası ortamda kendini yalnız buldu.

Bu savaşta tarafsız kalarak bütünlüğünü Almanya’ya karşı korumuş, ancak savaş sonrasında Sovyetler Birliğinin Doğu Anadolu’da toprak ve Boğazlar’da üs ve ortak savunma talepleriyle karşılaştığı iddia edildi. Böylece Sovyet tehdidine karşı müttefik arayan Türkiye Batı Bloğu'na ve Amerika’ya yaklaşmaya başladı.

Türkiye, NATO’ya girişini hızlandırmak için başlayan Kore Savaşı’na birlikler göndermiştir.

Özellikle sol kesimler tarafından “Türk gencinin kanının Amerika’ya satılması” şeklinde eleştirilen bu davranış, Türkiye ile Batı Bloğu arasındaki yakınlaştırmayı hızlandırmış ve 18 Ağustos 1952’de Türkiye bir NATO üyesi olmuştur. 

*** 

Türkiye Cumhuriyeti, başlangıçta Kore’ye topçu taburu takviyeli bir piyade alayı göndermeyi düşündüğü halde, sonradan bu birliğin bir tugay seviyesinde olmasına karar verdi. Her biri üç taburdan oluşan üç piyade alayı, bir topçu taburu, bir istihkâm bölüğü, bir uçaksavar bataryası, bir ordu donatım bölüğü, bir ulaştırma bölüğü, bir tanksavar takımı ve bir depo bölüğünden oluşuyordu.

***

Gönüllü olanlardan seçilmiş olan bu tugay 259 subay, 18 askerî memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5090 kişiydi. Tugay komutanlığına Tuğgeneral Tahsin Yazıcı seçilmişti.

Ankara’da oluşturulan tugay demiryolu ile İskenderun’da aktarıldıktan sonra Amerika’nın tahsis ettiği gemilerle Kore’nin Pusan limanına nakledildi. Burada bekletilmeden Daegu şehrine alınarak kışlaya yerleştirildi.

Taegu’da Türk Tugayı Amerikan malzemesi ile yeniden donatıldı. Eskimiş mâlzemeler ise geri gönderildi. Bu yeni mâlzemeyi kullanmak için eğitiminden geçen tugay 10 Kasım 1950’de cepheye hareket etti.


Önce Seul’un 60-100 Km Kuzeyinde bölgenin emniyet sorumluluğunu üstlenen tugay daha sonra Kunu-ri bölgesine nakledildi.

Kunu-ri Muharebesi

Çin’in savaşa dâhil olmasının ardından Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin cephesi yarılmıştı. ABD Kara Kuvvetleri 9. Kolordusu’nun ihtiyat tugayı olan Türk Tugayı, Kunu-ri bölgesinde direnerek 8 Ordu’nun perişan olmadan çekilmesini sağladı.

Kumyangjang-ni Muharebesi

Türk Tugayı birlikleri, 6 Ocak 1951’de Chonan’da 20 gün ihtiyatta kaldıktan sonra 24 Ocak’ta Chonan’dan hareket ederek Çin Halk Gönüllü Ordusu’nun savunma mevziinin bir kısmını almak üzere saldırıya geçti ve bölgeyi savunan Çin Halk Gönüllü Ordusu 150. Tümeni'ne bağlı 447. ve 448. alayları ile mücadeleye girdi. Başlangıçta üstünlük Çin birliklerindeydi.

***

Ancak silah üstünlüğünü Çinliler elde edememişlerdi. Çinlilerin el bombası sayısı azdı. Türk tugayı Çinlilerden daha fazla el bombasına sahipti. Bunun sebeplerden biri de ABD tarafından silah ve cephane ile desteklenmesiydi.

Savaşın başında mevzilerinde bulunan Çinliler etkili bir şekilde ateş yağdırmaya başladılar.

Ancak önceden mevzilendirilen Türk 1. Takımı görünmeden Çinlilerin mevzilerine yaklaşıp el bombası kullanarak Çinlilerin mevzilerini aldı. Çinliler bu bölgedeki mevzileri yeniden ele geçirebilmek için uğraşması sonucu Türk 2. Taburu 185 rakımlı tepeyi ve ardından 156 râkımlı tepeyi süngü hücumuyla aldı. Alay taarruz grubu da rahat bir şekilde Kumyangjang-ni kasabasını aştı.

NEVADA Karakolları

1. Türk Tugayı 16 Kasım 1951’e kadar Kore’de kalarak savaştı ve 2. Değiştirme Tugayı ile değiştirildi. 17 Kasım'da Tümgeneral Tahsin Yazıcı görevini Tuğgeneral Namık Argüç’e devretti. 9 Haziran'da İzmir limanından hareket eden 3. Değiştirme Tugayı 20 Ağustos 1952’de, 4. Değiştirme Tugayı ise 6 Temmuz 1953’te bu görevi devraldı.

241. Piyade Alayı (Alay Komutanı Albay Celal Dora, alay lağvedildikten sonra Tugay komutan yardımcısı)

105. Motorize Sahra Topçu Taburu, üç öbüs bataryası ve bir karargâh takımından ibaretti. Her obüs bataryası altı adet 105 mm toptan ibaretti.

Motorize İstihkâm Bölüğü

Motorize Uçaksavar Bataryası

Taşıt Kamyonu Bölüğü

Motorize Muhabere Takımı

Motorize Tanksavar Takımı

Sıhhiye Takımı

Tamşr ve Bakım Birimi

Askerî bando

Değiştirme Takımı…

Hepsi vardı da, sonuçta ne oldu?

Kayıplar

Kore Savaşı boyunca Türkiye toplam 741 ölü ve 2147 yaralı verdi.

 

Bunların dışında Türk birliklerinden 234 asker esaret içinde ve 175 asker (akıbeti belli olmayan) sayılmıştır.

1. Türk Tugayı’nın toplam kaybı şöyledir: 721 ölü, 2111 yaralı, 175 kayıp, 234 esir (POW) , 298 belirsiz…

Sonraları

1960 yılında 200 kişilik bir bölük gücüne ve 1965 yılında bir manga gücüne düşürüldü. 1971 yılında tamamen geri çekildi!

***

Nükleer silahların kullanılmasının, fiilen hayatın sonunu getireceğini söylemeyen kalmıyor. Einstein da, pek çok büyük adam da bunu açıkça söylemişti.

Eğer Kore büyük güçler arasına girmek istiyorsa, buna ABD cevaz vermez. Japonya’ya reva gördüğü muameleyi reva görür. Mukabebele-i bilmisil kurallarına göre iki Atom bombası atar. 

Ertesi Gün gibi Hollywood şaheserleri(!) boşuna çevrilmedi.

***

Hatırlatayım…

Vietnam’da muvaffak oldular mı?

Pearl Harbor’da kendi gemilerini vurmadılar mı?

***

Beni ilgilen kısmına gelince…

Elbette ki hayattan kalır ama nasıl?

İkiz Kuleleri kim vur(dur)muştu?

Kaç kişi intihar etti sonra.

***

Bol miktarda Travma Sonrası Stres Bozukluğu, daha da fazla gazi ve kolları bacakları kopmuş, perişan olmuş insanlar!

Kendine yabancılaşan insanlar ve parya haline düşmüş garibanlar…

Depresyondan ve perişanlıktan gözünü açamayanlar,

Peki, bu arada, her tarafta dilenen Suriyeliler ve fırsat bulunca etrafı

haraca kesip, darp eden diğer sosyal ve etnik gruplar ne olacak?

Bunun cevabını kimse bilemez!


Dilerim bu ülkeye herkes elbirliğiyle bağlı kalsın ve kimse de bizi bu

belaya bulaştırmaz.

***

Yoksa Kişilik Bozuklukları, Travma Sonrası Stres Bozukluları ve her türlü bedensel ve psikiyatrik hastalık artar.

Biz hâlâ işbirlikçi ve birbirini seven, cami avlusunda veya başka bir mekânda buluşup kaynaşan bir toplumuz.

Birbirimiz, sever ve sayarız ve diğerkâmca (altruist) davranır, karşılıksız veririz.

Bir parkta veya başka bir ortamda kucaklaşırız.

Bu arada, herkes her sözünü tutmayabilir ve ahde vefa da göstermeyebilir.

Ne kadar güçlü arketiplerimiz var ki, ayaktayız.

Son zamanlarda çok tırmanış gösteren olaylardan dolayı Bipolar Bozukluk ve her türlü madde tüketimi (esrar, kokain, LSD, eroin, ortalıktaki nargilelerin içine emdirilmiş maddeler).

Arada içkimizi içer, bazen ara veririz ama hiç rezil olmayız.

Her şeyin çaresi var, bir tek mukadderat hâriç.

Onu da kim bilir, bilinmez…

Biz bu zilletten de kurtuluruz, yeter ki araya oyunbozanlar girmesin.

Her şeyin başında da, sonunda da insan var.

İnsan ise bazen beşer olur şaşar, bazen de.

Yeter ki nifak ve kötülük tohumları atılmasın.

Biz bize yeteriz ve kimseyi dışlamaz, hoşgörüyle karşılarız.

Berzahta da, Cennet’te de, Cehennem’de de biz varız; hattâ mevcuduz.

Sıkılmak yok, bıkmak ise en büyük ayıp. En kadim ve mubah ibadet çalışmaktır.

Küsenlere selam ola…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 11 Ocak 2016 Pazartesi

Etiketler: Kore mason savaş
131 kez okundu
0