Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Sevgili Mekâncılar,

Bu sefer muhteşem bir bilim adamından, Atatürk âşığı bir Sümerologdan bahsetmek itiyorum sizlere.

Muazzez İlmiye Çığ

20 Haziran 1914, Bursa’da doğmuş, dünya çapında bir Türk Sümerolog. Ailesi köken olarak Kırımlı göçmenlerden olup babası Kırım’dan Amasya’ya, Merzifon’a, annesi ise Kırım’dan Bursa’ya göçmüş.

Ailesi İzmir'de yaşamaktayken, 15 Mayıs 1919 tarihindeki İzmir’in işgali ardından daha güvenli bir yer olan Çorum’a yerleşmiş.

İlkokula Çorum’da başlamış.

Daha sonra ailece Bursa’ya taşınmışlar.

Bursa’da özel bir okul olan Bizim Mektep’te Fransızca ve keman dersleri almış. 1926’da sınavla Bursa Kız Muallim Mektebi'ne (Bursa Kız Öğretmen Okulu) girmiş.


 

1931 yılında mezun olmuş ve babasının da öğretmenlik yapmakta olduğu Eskişehir’e tayin olmuş.

Eskişehir’de öğretmenlik mesleğini dört buçuk yıl yapmış.

15 Şubat 1936 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Hititoloji bölümüne kaydolmuş. Nazi Almanya’sından Türkiye’ye iltica etmiş olan ve Ankara Üniversitesi’nde dersler veren Prof. Dr. Hans Gustav Guterbock’dan Hitit Dili ve Kültürü derslerini, Prof. Dr. Benno Landsberger’den Sümer ve Akad Dilleri ve Mezopotamya Kültürü derslerini almış.

1940 yılında Ankara Üniversitesinden mezun olduktan sonra, İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi Çiviyazısı Belgeler Arşivine uzman olarak atanmış.

Aynı sene Kemal Çığ ile evlenmiş.

Müzede çalıştığı 31 yıl boyunca Meslekdaşı Hatice Kızılay ve Dr. F. R. Kraus ile birlikte müzenin deposunda bulunan Sümer, Akad ve Hitit lisanlarında yazılmış on binlerce tableti temizleyip, sınıflandırıp numaralandırmış, 74.000 tabletten oluşan çivi yazılı belgeler arşivini oluşturmuş, 3.000 tabletin kopyasını yapıp katalog halinde yayımlamış.

1957’de Münih'teki Oryantalistler Kongresi'ne katıldı. 1960'da Heidelberg Üniversitesi’nde altı aylık bir çalışma yapmış.

1965’de Roma’da sergilenen Hitit Sergisini bu şehirden alarak Londra’ya götürmüş.

1972’de emekliye ayrılmış.

Sümer Çivi Yazısı

Emeklilikten sonra bir süre yurtdışında yaşayan Muazzez İlmiye Çığ, 1988'de Philadelphia’daki Asuroloji Kongresine katılmış.

Prof. Kramer’in History Begins at Sumer adlı kitabını Türkçeye tercüme etmiş ve kitap 1990'da “Tarih Sümer’le Başlar” adıyla Türk Tarih Kurumu tarafından neşredilmiş.

Kitabın çok ilgi görmesi üzerine, 1993’te çocuklara yönelik Zaman Tüneliyle Sümerlere Yolculuk da dâhil, Sümer ve Hitit kültürlerini tanıtan 13 kitap yazmış.

Ödülleri

Adana Tepebağ Rotary Kulübü, Meslek Hizmet Ödülü.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından Fahrî Doktora unvanı, 4 Mayıs 2000.

Osmaniye’nin Çardak Köyü’ndeki Anadolu Kültür Araştırmaları Derneği tarafından “Özgür İnsan Ödülü”, Vatandaşlık Tepkilerim isimli kitabı, Galatasaray Rotary Kulübü tarafından İngilizceye çevrilerek Avrupa ve Amerika'daki üniversite kütüphanelerine dağıtılmış (herhalde o zamanlar kulübe üye değildim ama bizimkiler çok iyi bir hayır hasenat işi yapmışlar doğrusu).

Dava

Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği ve Vatandaşlık Tepkilerim isimli kitaplarında kadınlarda başörtüsünün köklerinin Akadlara dayandığını yazmıştır.

Bu kitapları 2007 yılında kamuoyunda yankı uyandırır.

2007 yılında “Vatandaşlık Tepkilerim” adlı kitabında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçuyla yargılanır ve ilk celsede beraat eder.

Kitapları

Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni”, 1995, Kaynak Yayınları.

Sümerli Ludingirra – “Zaman Tüneliyle Yolculuk”, 1996, Kaynak Yayınları.

İbrahim Peygamber - Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre”, 1997, Kaynak Yayınları.

İnanna’nın Aşkı – Sümer’de İnanç ve Kutsal Evlenme”, 1998, Kaynak Yayınları.

Zaman Tüneliyle Sümer’e Yolculuk”, 1998, Kaynak Yayınları (Genişletilmiş ikinci basım; ilk basım 1993, Kültür Bakanlığı Yayınları).

Hititler ve Hattuşa – İştar’ın Kaleminden”, 2000, Kaynak Yayınları.

Gilgameş - Tarihte İlk Kral Kahraman”, 2000, Kaynak Yayınları.

Ortadoğu Uygarlık Mirası”, 2002, Kaynak Yayınları.

Ortadoğu Uygarlık Mirası 2”, 2003, Kaynak Yayınları.

Sümer Hayvan Masalları”, 2003, Kaynak Yayınları.

Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği”, 2004, Kaynak Yayınları.

Vatandaşlık Tepkilerim”, 2004, Kaynak Yayınları.

Atatürk Düşünüyor”, 2005, Kaynak Yayınları.

Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği”, 2005, Kaynak Yayınları.

Çivi Çiviyi Söker - Muazzez İlmiye Çığ Kitabı”, Serhat Öztürk, 2002, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Sümerlilerde Tufan – Tufan’da Türkler”, 2008, “Kaynak Yayınları”.

***

Ben maalesef kendisiyle hiç tanışamadım ama sadece TV’den seyredebildiğim ve kitaplarından anlayabildiğim kadarıyla, bütün kutsal metinlere saygı duyuyor ama bunların hepsinin insanlarca yazıldığını delillere dayanarak yazıyor.

İbrahim Peygamber (Kaynak Yayınları, 2014, 16. Basım) isimli kitabında hem bu metinleri tetkik etmiş, hem de neden Müslümanlığın başında İsraillilerin yüceltilip, akabinde lânetlenmesine o da hayret etmiş.

Ben de, pek çok Yahudi veya Musevî ahbabı olan bir bilim adamı olarak, bu işe bir türlü akıl erdirememişimdir.

Yazdığı her şeyin hesabını veriyor ve bütün kutsal metinlerin temelde Sümerlere dayandığını iddia ediyor.

Hakikatte de, bir anda ortaya çıkan bu toplumda yazı var, kanalizasyon mevcut ve işlerinde üstün bir medenî seviye yakalanmış.

Meselâ, Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni kitabında da (Kaynak Yayınları, 38. Basım, 2015) ünlü Tufan hikâyesini şöyle eleştirmiş (s.62, dipnot): “Tevrat’taki ölçülere göre yapılan Nuh’un Gemisi’nin o kadar çok yolcuyu, hayvanı ve onlara aylarca yetecek yiyecek ve içeceği taşımasına imkân olmadığını, ayrıca, gemide bir pencere olduğunu ve onun da kapalı bulunması ile bu kadar çok canlının havasız yaşayamayacağını, bu yüzden bunların Tanrı bildirisi değil de, uydurma olduğunu” nakille yazacak kadar da yürekli…

Kur’an’daki Levh-i Mahfuz’dan da bahsediyor ve bunun da Zerdüşt Dininden neşet ettiğini öne sürüyor.

18. sayfada A’raf Suresi, ayet 26: “Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Tekva (iman) elbisesi daha hayırlıdır” dendiğini vs. anlatıyor.

Babil Kralı Hammurabi’den bahsederek, nasıl Musa’nın dininin ve Müslümanlığın etkilendiğini özetliyor.

Boşanma kelimesinin Sümerceden geldiğini yazıyor.

Tevrat’ta taşlanma (recim) cezasının yer aldığını, Kur’an’da olmadığını yazıyor. Bunun da Sümer menşeli olduğunu ve terk edildiğini ifade ediyor…

Lut Peygamber Kızıyla Neden Yattı (age. S 96)

Bir peygamberin kızlarıyla yatmış olması efsanesinin bir kutsal kitapta bulunmasına aklı ermiyor.

Hele homoseksüellerle ilgili kısımlarda hayreti artıyor:

Tekvin Bab 18’e göre İbrahim’e Rab, halkı eşcinsellik eden Sodom ve Gomorra (MKD: gonore: belsoğukluğu hastalığının ismi buradan gelir) şehirlerinin mahvedileceğini söylüyor. İbrahim (A’brahman) ise aralarında iyi insanların da bulunduğunu, neden hepsini öldürmeye kalktığını soruyor.

Tanrı da ona 50 iyi kişi bulursa yapmayacağını söylüyor. İbrahim pazarlığı salıyor ve 10 kişide anlaşıyorlar.

Sonunda Tanrı hepsini helâk ediyor!

***

101. sayfadaki Tek Tanrılı Din Kitaplarının Yazılış Öyküsü ise şöyle:

İntihale girmemek için her şeyi iktibas etmeyeceğim ama şuralar çok ilginç:

Kur’an ve Tevrat uzun yıllar arasında yazılmamıştır. Muhammed’in vahiy olarak söylediklerinin küçük bir kısmının kendi zamanındaki taşlar, hurma dalları, kemikler üzerine yazılmış, asıl büyük kısmı da bazı kimseler tarafından ezberlenmiş.

Peygamber vefat ettikten sonra bu hâfızların bir kısmı da harplerde ölmeye başlayınca, hepsi tamamen vefat etmeden toplattırılıp, bir kitap hâline getirilmesine karar verilmiş.

Başta Ebubekir bunu istememiş ve Peygamber zamanında uygulanmayan bir şeyin sonradan yapılmasını hoş görmemiş fakat etrafındakilerin zorlaması üzerine, Halife Ebubekir, Zeyit adındaki birine, Peygamber’in bir karısının sandığında yazılı olarak saklananları getirtmiş.

Ayrıca, ayet olarak, kim biliyorsa gelip söylemesi için haber salmış. Böylece yazılı olanlarla ezberlemiş (hıfzetmiş) olanların söyledikleri bir araya getirilerek iki ayrı kitap hâlinde yazdırılmış.

Bunlar içi kullanılan yazılı mâlzeme de berhava edilmiş.

Ebubekir öldükten sonra yazılan kitaplar Halife Ömer’e geçmiş. O ölünce de Kızı Hafsa almış.

Halife Osman zamanında, yazılan iki kitaptaki vahiyler ve sureler arasındaki farklılıkların bâzı karışıklıklara meydan verdiği anlaşılıyor.

Bunları düzeltmek için bir şura toplanıyor ve hepsi tekrar ele alınıyor. Ezberinde olanlar davet ediliyor ve onların yardımıyla farklılıklar düzeltilmeye çalışıyor. Eksik görüle yerler düzeltilip tamamlanıyor.

Böylece ce bugünkü Kur’an meydana geliyor.

Bu kitaplar yazılırken, ezberlemiş olanı onaylamak için 4 tanık, akabinde 2 tanık istemişler.

Sonuncusunda ise tek bir tanık kâfi görülmüş.

***

İncil (Yeni Ahit) ise tamamen insan mahsulü…

Birtakım mektuplaşmalardan ibaret ve kendi içinde pek çok çelişkiler barındırmakta. İsa’nın çarmıha gerilip gerilmeği de çok su götüren bir argüman.

MİÇ, İsa’nın dirilişi efsanesini de Sümer Tanrıçası İnanna’nın kocası, Çoban Tanrısı Dumuzi’nin cinler tarafından yeraltına götürülürken vurulması, dövülmesine ve yeraltından çıkmasını beklemesine paralel buluyor ve aynı öykünün İsa’ya yakıştırılmış olduğunu vurguluyor.

***

Beni bu kitaplarda (diğerlerini burada zikretmedim) biraz istifhamla (soru işareti) karşıladığım birkaç noktaya değinip, kararı siz okuyuculara bırakmak istemem için yeterli makul sebebim var:

1)    Neden ısrarla Kur’an yazmış ama Kur’ân şeklindeki doğru imlâya yer verilmemiş?

2)    Her şeyin Sümer’lerle başladığını iddia mı etmiş, ben mi yanlış anladım…

3)    Çünkü ilk insanın evrimsel beşiğinin Afrika olduğu artık çok iyi biliniyor!

***

Allah nasip eder de, kendisiyle tartışıp halvet olabilirsek, bütün bunları sormayı çok istiyorum.

Gene de, inanalım, inanmayalım, ilk vahiy “İkra” yâni “oku” idi.

Nitekim Sayın MİÇ da Asur’da veya başka bir yerdeki kutsal aracıların Tanrı ile iletişime geçerken çeşitli şekilde trans hâline girdiklerini vurgulamış (age, s. 18).

Bu da, benim “assosiyatif dissosiasyonlar” teorime uygun düşmekte…

Dilerim kendisiyle dünya gözüyle bir araya gelip, bütün bunları bir konuşuruz ve mübarek ellerinden öper, helâllik isterim.

İnşallah bu Ramazan’da da ortalık kan revan yerine bürünmez ve ibadet adı altındaki kepazeliklere daha az rastlarız.

Akıl, hikmet, güzellik ve bilimin rehberliği…

Bunlar en hakiki mürşittir.

Herkese güzel bir Cuma diliyorum.

Yarın ünlü virtüöz David Russel’ın resitaline gideceğim.


İntibalarımı yazarım…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 22 Mayıs 2015 Cuma

102 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

EMDR, Shapiro tarafından 1987’de geliştirilen ve oldukça da pahalı bir eğitim süreci gerektiren bir yöntem. Genellikle iki veya üç aşamalı bir eğitim süreci var. Hâlbuki aynı etkiyi Ericksonian Soft Hypnosis (Silik Hipnoz) yöntemiyle de elde etmek mümkün.

Shapiro

Bakın, Eski Asistanım ve Meslekdaşım Doç. Dr. Adnan Çoban bu yöntemi nasıl özetlemiş:

EMDR Terapisi Travma Sonrası Stres Bozukluğunun (TSSB) tedavisinde etkili midir?


EMDR Terapisi başka hangi problem türlerinde kullanılmaktadır?

EMDR Terapisinin etkileri kalıcı mıdır?

EMDR Terapisinin bu kadar etkili olmasına katkıda bulunan etkenler nelerdir? Diğer yöntemlerden farkı nedir?

EMDR Terapisinde göz hareketleri mutlaka gerekli midir?

EMDR Terapisinde kullanılan çift taraflı uyarımın nasıl bir faydası vardır?

EMDR Terapisinin yan etkileri nelerdir?

EMDR Terapisine kaç seans devam etmek gerekiyor?

EMDR Terapisinde hatıraları ele almaya başlamadan önce kaç seans yapılmaktadır?

EMDR terapisi hipnoza benziyor mu? Benzerlikleri ve farklılıkları nedir?

Travmatik hatıralarımdaki rahatsızlığımı aynen geçmişteki yoğunluktaki gibi tekrar yaşayacak mıyım?

EMDR terapisi konusunda bir uzman arayışına girdiğimde nelere dikkat etmeliyim?

EMDR terapisi Travma Sonrası Stres Bozukluğunun (TSSB) tedavisinde etkili midir?

Evet!

TSSB’nin psikoterapötik olarak tedavi edilmesi ile ilgili en çok araştırma yapılan yöntem EMDR’dir. Travmatik olayların yeniden yaşanıyor gibi canlı hissedilmesi, olayı hatırlatan durumlardan ve düşüncelerden kaçınma çabası, suçluluk vb. olumsuz düşünceler, olayı hatırlayınca bedensel olarak hissedilen sıkıntılar şeklindeki TSSB semptomlarında EMDR ile kısa sürede etkili sonuçlar alındığı birçok araştırmada ispatlanmıştır.

EMDR terapisi başka hangi problem türlerinde kullanılmaktadır?

EMDR terapisinin TSSB yanında çocuk, ergen ve yetişkinlerde birçok farklı problem türünde de iyi sonuçlar verdiği görülmüştür. Aşağıdaki problem türleri EMDR terapisinin sıklıkla kullanıldığı sorun alanlarıdır:

Tüm Travmatik Yaşantılar (Cinsel Taciz, Tecavüz, Fiziksel Şiddet, Psikolojik Şiddet, Olumsuz Çocukluk Deneyimleri, Doğal Âfetler, Aldatılma, Aldatma, Terk Edilme vb.)

Kompleks/Çoklu Travma ve Buna Bağlı Kişilik Sorunları

Depresyon

Kaygı Bozuklukları (Panik bozukluğu, Yaygın Kaygı Bozukluğu, Obsesif Kompulsif Bozukluk vb.)

Fobiler ve Korkular (Sosyal Fobi, Yükseklik Korkusu, Uçak Korkusu, Agorafobi vb.)

Uzun Süren Yas

Kendilik Değeri ve Özgüven Problemleri

Performans Kaygısı (Sınav Kaygısı vb.)

Performans Geliştirme (Örneğin, spor, sahne sanatları vb. performans gerektiren konular)

Öfke ve Stres Yönetimi

Psikolojik Kökenli Fiziksel Rahatsızlıklar (Kronik Baş Ağrısı, Fibromiyalji vb.)

Kilo Kontrolü ve Yeme Bozuklukları

Beden Algısı Bozuklukları

EMDR terapisinin etkileri kalıcı mıdır?

EMDR terapisinin bitiminden itibaren danışanların 3, 4, 9, 15 ay ve 5 yıl sonra mevcut durumlarının incelendiği araştırmalarda birçok danışanın terapide elde ettikleri faydaları koruduğu görülmüştür. Diğer bütün terapi yöntemlerinde olduğu gibi EMDR terapisinde de elde edilen kazanımların kalıcılığı konusunda birçok faktör devreye girmektedir.

Terapinin terapist tarafından iyi bir şekilde yürütülmesi, danışana faydalı olabilecek uygun hedeflerin seçilerek zamanın en iyi şekilde değerlendirilmesi, terapist danışan arasında uyumlu bir ilişki olması, terapinin uzunluğu, danışanın terapiden elde ettiği kazanımları ve öğrendiği becerileri hayata geçirme konusunda çaba göstermesi vb. birçok faktörün terapinin verimliğinde payı bulunmaktadır.

EMDR terapisinin bu kadar etkili olmasına katkıda bulunan etkenler nelerdir? Diğer yöntemlerden farkı nedir?

EMDR birçok psikoterapi yöntemini sistematik bir alt yapı içerisinde kapsayan karmaşık bir terapi yaklaşımıdır. EMDR terapisinde psikodinamik, bilişsel davranışçı, yaşantısal, fizyolojik ve etkileşimsel terapi yaklaşımlarından yöntemler kullanılmaktadır. Bu çeşitlilik EMDR’nin en önemli avantajlarından birisidir. Terapi sürecinde sadece düşüncelere odaklanılmamakta, duygular, bedensel hisler ve bağlantılı anılar gibi birçok boyutta ele alınmaktadır.

EMDR terapisi ele alınan hatıra ile ilgili düşünceler, duygular ve bedensel hisler üzerinde doğrudan bir çalışma yürütülerek daha faydalı ve adaptif bilgilerle yeni bağlantılar yapılmasını sağlamaktadır.  Bunun sağlanabilmesi için EMDR’de aşağıdaki etkenler önemli bir role sahiptir:

1. Hâtıranın parçaları ile bağ kurulması: Olayla ilgili görüntüler, olumsuz düşünceler ve bedensel hislere aynı anda odaklanılıyorken travmatik anı ele alınmaktadır.

2. Farkındalık: Travmatik anıyı ele alırken danışandan istenen sadece aklına ne gelirse “izlemesi”, ‘fark etmesi” ve “ne geliyorsa buna izin vermesidir”. Karmaşık bir düşünce sürecine girmek için kendisini zorlamaması istenir.

3. Serbest çağrışım: Bilgi işleme sırasında danışandan yeni farkındalıklara, bağlantılara, duygulara, görüntülere ve aklına başka ne gelirse bunlara dikkatini vermesi istenir. Yönlendirici olmayan bu yaklaşım sayesinde hedeflenen hâtıra ile bağlantılı ancak farkında olunmayan rahatsızlık verici anılara ulaşabilme ve böylece bunları ele alabilme imkânı doğmaktadır.

4. Tekrarlı bir şekilde hatıraya dönmek ve onun canlılığını kaybetmesi: EMDR terapisindeki kısa süreli yüzleştirmeler sayesinde rahatsız edici içsel süreçlerin etkisi azalmaya başlamakta ve böylece kişi anıyı hatırladığında daha rahat olmaktadır. Bunun temelinde kişinin artık hatırayı çaresizce bastırmak yerine içsel dünyasının kontrolünü eline almaya başlaması yatmaktadır.

5. Göz hareketleri veya diğer türdeki çift taraflı uyarım yöntemleri: Çift taraflı uyarımın yöntemi ile beynin doğal iyileştirme süreçleri aktive edilir.

EMDR terapisinde göz hareketleri mutlaka gerekli midir?

Göz hareketleri veya diğer türdeki çift taraflı uyarım yöntemleri EMDR terapisinin önemli bir parçası olsa da, çift taraflı uyarımın yanında EMDR terapisinde mutlaka gerekli olan birçok farklı müdahale vardır. EMDR terapisi karmaşık bir yaklaşımdır ve terapinin etkililiğinde birçok etken rol oynamaktadır. Göz hareketleri (veya diğer türdeki çift taraflı uyarım yöntemleri) içsel sıkıntıya odaklanılırken, dikkati aynı anda dışarıda tutmayı sağlamaktadır. Dikkatin aynı anda hem içsel süreçlere hem de dışarıya verilmesi EMDR terapisinin etkinliğinin önemli unsurlarından birisidir.

EMDR terapisinde kullanılan çift taraflı uyarımın nasıl bir faydası vardır?

Çift taraflı uyarımın neden işe yaradığı ile ilgili birçok farklı görüş ortaya konulmuş ve bu konuda birçok araştırma yapılmaktadır. Çift taraflı uyarım ile beynin genel olarak mantıkla ilişkili bölümü olan sol bölümü ve duygular ile ilişkili sağ bölümü arasında bilgi iletiminin daha verimli hale getirilmesi, güvende olunduğuna yönelik doğal bir refleks mekanizmasının harekete geçirilmesi, olumsuz duygu hâli tetiklendiğinde bu hali ortadan kaldırmaya yarayan dışsal bir uyarım olması ve böylece rahatlama sağlanması, hâfızanın çeşitli bölümlerini aktive ederek olumlu bilgilere ulaşılmasının sağlanması, dikkatin bir bölümünün şimdiki zamanda tutulmasını sağlayarak travmatik hâtıralarla yüzleşilmesinin mümkün hâle gelmesi şeklinde çeşitli açıklamalar bulunmaktadır.

EMDR terapisinin yan etkileri nelerdir?

Diğer terapi yaklaşımlarında olduğu gibi EMDR terapisinde de bazı kişilerde kısa bir dönem için sıkıntı düzeyinde artış olabilir.

1. Rahatsız edici ve işlemlenmesi tamamlanmamış deneyimler hatırlanabilir,

2. Bâzı danışanlar terapi seansı sırasında yoğun bir duygulanım ve bedensel hisler yaşayabilir.

3. Terapi seansı sonrasında ele alınan durum/anı üzerindeki beynin bilgi işleme süreci devam edebilir ve bu yüzden rüyalar, yeni hatırlanan anılar vb. olabilir.

EMDR terapisi konusunda yetkin olan bir terapist gözetiminde ilerlendiğinde yukarıdaki durumlar herhangi bir problem yaratmamaktadır. EMDR terapisinin ilk aşamaları öncelikle duygu kontrol yöntemlerinin öğrenilmesi olduğundan dolayı danışanlar rahatsız edici duyguları konusunda neler yapabileceklerini bilmektedirler.

EMDR terapisine kaç seans devam etmek gerekiyor?

Terapi sürecinde yürütülecek seans sayısı problem türüne ve danışanın yaşam öyküsüne bağlı olarak değişmektedir. Bunun yanında EMDR terapisinin uzunluğu ile ilgili yapılan araştırmaların sonuçlarına göre terapi alan kişilerin %80-90′ı için tek bir travmatik hatırasını ele alıp sindirebilmek ve hatırlandığında rahatsızlık vermeyen bir noktaya getirebilmek için 1-3 seans yeterli olmaktadır. Bir anıyı ele almak benzer türdeki üzerinde çalışılmamış anıları da olumlu yönde etkilediğinden dolayı EMDR terapisinde geçmişteki her bir olumsuz deneyimi tek tek çalışmak gerekmemektedir. Terapinin uzunluğu, üzerinde mutlaka çalışılması gereken anıların sayısına ve kişinin ilerleme hızına göre önceden açık bir şekilde planlanmaktadır. Genel olarak EMDR terapisinin kısa süreli bir terapi yaklaşımı olduğu söylenebilir.

EMDR terapisinde hâtıraları ele almaya başlamadan önce kaç seans yapılmaktadır?

Anıları ele almaya başlamak için duygu kontrolü yöntemlerini öğrenmeyi içeren bir hazırlık dönemi gerekmektedir. Bu dönemin ne kadar süreceği danışanın “kendi kendisini rahatlatabilme” becerisine ve bu konudaki öğrenilen yöntemlerin uygulanma durumuna bağlı olarak değişmektedir. Terapist gevşeme yöntemlerini hazırlık aşamasında danışana öğretir. Danışanlar genelde bir ya da iki seans sonrasında anıları işlemeye başlamaya hazır hale gelmektedir.

EMDR terapisi hipnoza benziyor mu? Benzerlikleri ve farklılıkları nedir?

EMDR terapisi hipnozdan farklı bir terapi yöntemidir. Hipnoz uygulaması sırasında kişinin gevşemiş bir zihinsel duruma geçmesi -trans hali- gerekmektedir. Kişinin dikkatinin önemli bir bölümünün içsel dünyasına odaklanması amaçlanır ve kişi belirli telkinlerle yönlendirilir. EMDR terapisinde ise kişi gerçeklikle sürekli bağ halindedir. Hipnozdaki gibi bir trans haline girilmemektedir. Hattâ bilinçli olarak olumsuz duygular geldiğinde bunları yaşamak ve böylece çözümlenmesini sağlamak üzerine odaklanılır. Terapist danışanı telkinlerle yönlendirmez. EMDR terapisinde kişi her şeyin bilincindedir ve anıyı işleme sırasında istediği zaman ara verebilmektedir.

Travmatik anılarımdaki rahatsızlığımı aynen geçmişteki yoğunluktaki gibi tekrar yaşayacak mıyım?

Birçok kişi deneyimlerinin sadece küçük bir kısmının farkındadır, bazıları da hisleriyle daha çok bağ kurabilmektedir. Diğer birçok terapi yaklaşımının aksine EMDR terapisi alan danışanlardan travmatik anılarının hissettirdiği rahatsızlıklarını seansta uzun süre boyunca yoğun bir şekilde yaşamaları istenmez. EMDR terapisi sırasında yüksek düzeyde bir rahatsızlık hissi olduğunda bu sadece birkaç dakika sürer ve sonrasında hızla rahatlama sağlanır. Bu rahatsızlık hissi kendi kendine hızlı bir şekilde gerçekleşmiyorsa hızlı bir rahatlamayı sağlamak için eğitim almış olan EMDR terapistinin uygulayabileceği birçok yöntem bulunmaktadır. Danışanın kendisi de terapinin hazırlık aşamasında rahatsızlık hissi karşısında kendisini kısa süre içinde rahatlatabilecek teknikler konusunda eğitilmiştir.

***

 

Milton Erickson

Silik Hipnoz dediğimiz ve bilincin neredeyse tamamen açık olduğu yöntemde ise gene aynı şekilde göz hareketlerini yaptırıyorum ve yukarıda bahsedilen hemen her klinik sorunda başarılı cevap alıyorum.

Danışanın / hastanın bilincinin açık olması da, ayrıca bir avantaj sergiliyor.

Bugüne kadar yüzlerce hastada bu yöntemi uyguladım ve çalışmalarımı hakemli dergilerde yayın hâlinde de bilim dünyasıyla paylaşacağım.

Bu arada, Hipnoz Kurslarımız da devam ediyor.


Bütün katılımcıların yazılı izni alınmıştır

19 Mayıs Ulusal Egemenlik ve Gençlik Bayramımız kutlu olsun.

Sevgim ve saygımla...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 19.05.2015

Etiketler: hipnoz psikoterapi
128 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Bu Pazar ve tatil günü, size nasıl kurulup bugünler geldiğimizi ve nasıl dimdik ayakta durduğumuzu özetle anlatmak istiyorum.

Bu gece de dışarı çıkacağız ama önce hikâyemizi özetleyelim.


Müessesemiz ilk kurulurken Normal Yasal Yoldan faaliyete geçti.

Kurucularımız arasında Diş Hekimi ve bir de Dâhiliye Doçenti vardı.

Diş hekiminin faaliyeti ve etik anlayışı azıcık garipti ve 6. karısını alırken zor kurtuldum. 

***

Daha sonda Dâhiliye Doçenti (ismi Osman'dı) vefat etti, içe kapalı bir adamdı ve nedense pek hasta tutamamıştı, sanırım bir Doğu ilinde silahıyla kendini vurarak öldü gitti.

Her ne kadar birkaç sekreter değiştiyse de, çoğu evladımız gibiydi.

Biri evlendi ayrıldı, diğeri çok narin yapılıydı (Tek Çizgi rumuzlu) ve biri de ruhsal olarak çökkün idi, yükü kaldıramadı, depresyona kapıldı.

 En son olarak sekreterimiz Rukiye bize katıldı ve kızı Defnesu da neredeyse elimize doğdu ve çocuğuz gibi olur.

Pek çok psikolog da bizden eğitim aldı veya bizimle çalıştı. Bunlar arasında en unutamadığım ise Ayşe Onursal ve Pınar Güleşçi’dir.

Pınar’la hâlâ dost olduğumuzdan eminim çünkü Sayın Hasan Güleşçi’nin sofrasında da yemek yemenin keyfini tattım, hattâ düğününe de gittim ve gene TED’den bir devre arkadaşımla evlenip, soyadı Maro oldu.

Hejan Epözdemir ve pek çok diğeri da bizden eğitim aldı, süpervizyon verdim ve vermeye de devam ediyorum zaten.

İkisi de çok asil ve güzel insanlardı. Sanırım Ayşe sonradan birkaç çocuk daha yapıp kendi dünyasına gitti.

Şimdiki kadromuzda ise –ki, Gülümser Genç Yerlitürk’ü hiç unutamam, gene bir genç psikolog var: Güler.

O da çıtı pıtı ve görevine âşık bir kız…

Ne zaman arasak koşar gelir ve testleri hassasiyetle yapar.

Gencecik ve pırıl pırıl, MMPI ve RORSCHACH testlerimizi o yapıyor. 

***

Birkaç şoför değiştirdik. Birisi Doğu kökenli ve kavgacıydı, diğerine de Kara Murat demiştik çünkü o zamanki Jaguar’ımı perişan etmişti.

İlk şoförümüz bizi çok güldürürdü ve bir gün “Hocam, hâmile bir martının yumurtası arabanızın üzerine düştü” diyerek bizi kahkahaya boğmuştu; meğer arada ot sarıp içer ve arabayla da etrafta tur aratmış hergele.

 Ne zaman gazeteye ilân versek o gene gelir ve aday olur.

***

Yardımcı eleman konusunda da komik şeyler vardı. Daha Şişli’deyken –ki Adliye tam karşımızdaydı, Çorumlu bu köylü tam Şark kafasıyla bana kazık atar, “Hocam, verdiğiniz taksi parasını cebime attı, iyi mi” derdi.

Sonra Sevgili Canan İri’nin Babası işe girdi, çok mütevazı bir adamdır ve arabayı azıcık sert kullanırdı, yolumuzu ayırdık ama her zaman görüşürüz.

Sonra da şimdiki durumumuz ortaya çıktı: Bol hasta ve/veya danışan, Neslim’in Çocuk ve Ergen Psikiyatrı + Psikologu, benim de Duble Psikoloji ve Psikiyatri Profesörü olmam çok işimize yarıyor.

***

Sanırım telefonların İnternette bile mevcut olan çok az çiftten sayılırız.

Yerimiz de Çağrı Büfe’nin üst katındadır: Sorak Ap. 2/4 Nişantaşı İstanbul.

Son zamanlarda Eski Eşim’le de (Nurperi Gürson) hasta alışverişimiz başladı ve hipnoz, KDT gibi konularda eğitimler, eğitimler düzenliyoruz.

Artık Kadim Dostum Adil Nevresoğlu’nun ortaklığına da gerek kalmadı, Müdür ve idareci benim, ortağım da Neslim.

Anlayacağınız POLİMED 15 senedir ayakta ve güler yüzlü elemanlarıyla 7/24 hizmetinizde.

Bu anlattıklarımda özellikle birtakım isimleri gizledim ve meseleyi özetledim.

Ölümler ve komalar çok arttı, onun da telâşı bindi.

Dün Sevgili Pınar Afşar’la da konuştuk, eski günleri hatırlayıp yâd ettik Esin’i ve Oktay Sinanoğlu’nu. 

Dilerim hep neşeli, şen şakrak kalalım ve hep mutlu olalım.

Siyavuş sanırım daha iyi, her şey daha da güzel olacak.

Daha Cânan’ın mürüvvetini göreceğiz ve KKTC’ye gideceğiz hep beraber.

Herkesi bekleriz.

Bu arada, geçmiş Anneler Gününüz de kutlu olsun.

Dilerim vatanımız ve milletimiz de, biz de hep dimdik ayakta duralım ve ilâhi gün çok geç gelsin.

Dilerim herkes için öyle osun.

Sevgi ve saygılarımla…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 17.05.2015

53 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Şu anda akşam yemeğinde Diyarbakır Karpuzu yemekteyim ve Metin Şentürk orada, Sevgili Gülgûn Feyman (en güzel Türkçe konuşan kadındır ve yakın arkadaşımdır) da canlı yayında.

gülgün feyman ile ilgili görsel sonucu


Metin Bey’e birkaç kere tesadüf ettim, iyi bir gösteri adamıdır ama gözleri görmez. Acaba bu sevimli adam milletvekili seçilirse ne olur?

Neden hiçbir AKP adayı bu programa katılmamış?

Kamu vicdanına soruyorum, kendi özrüyle dalga geçebilmek de bir olgunluktur, mizahtır, helâl olsun.

Bilmiyordum siyasete kendini verdiğini ve Erzurum’da gençliğinin geçtiğini.

Burası 15 senesini doldurdu ve tek başıma ataktayım.

Lehçe-i Lûgat-i Osmani’yi de çok iyi bilir, Öztürkçe’yi de, vatanın her şeyini de…

Atatürkçüdür ve Lâiklikten asla taviz vermez.

***

Dün Berti Erbeş’le yemek yedik, Yahudi’dir ama tam bir Atatürkçüdür.

O bile oyunu kime vereceğin şaşırmış.

Kanal 7’den CNN TÜRK’e terfi eden Ahmet Hakan’ın yönettiği tartışma pek az kavgayla sürmekteyse eğer, bunu büyük ölçüde şu sıralarda ağızdan düşmeyen Mütedeyyinlik ve Dindarlık arasındaki birkaç şeye değinmek istiyorum:

Mütedeyyin, “dinine yürekten bağlı olan insan” demek, dindar ise “kolunu kesse inancından dönmeyecek kadar koyu derecede bir dünya görüşünün sahibi veya esiri” olan kişi anlamında kullanılmakta…

Ben Tanrı’ya inanıyorum ama ne mütedeyyinim ne de dindar! Sadece inanırım, hepsi o kadar.

Mehmet Aslan’ın babasını iyi tanırım ve ne zaman arasam telefonunu açar. Oğlu da “paranoyadan” bahsediyor ve ulusal durumumuzu pek güzel teşhis etmiş.

Eğer bir ülkede din sömürüsü yapılıyorsa, her zaman, her ortamda Atatürk ilke ve inkılaplarından ısrarla vazgeçilmiyorsa,

Bir Garo Paylan hâlâ aday olabiliyorsa, Özcan Purçu bir Çingeneyken (Roman yâni Pakistan’dan bütün dünyaya yayılmış insanla), oradaysa ama çocuklarının hepsinin isimi Türkçe ise,

Ne Ermeni ve Rum ne de Kürt demeden, her tarafta pankartlar açılabiliyorsa,

Hâlâ can çıkmamışsa ve memleketin dirayeti için çabalayanlar varsa,

Sünnîliğin Merkezi durumuna tenzil edilmiş Diyanet’in Başkanı o otomobili iade edebilmişse.

Demek ki ümit vardır!

Orcan Purçu annesinin ne babasının ne iş yaptığını tevazu ile hiç kendini göklere çıkartmadan veya duygularla oynamadan propaganda yapabiliyorsa, bu memlekette 36 etnik gruptan, hattâ belki daha fazlasından oluşan bir aşure ciddi kavgalar olmadan ayakta durabiliyorsa

Devletlû, Çingeneleri de perişan etti, evlerini yıktırttı, hatalıysam düzeltin.

Konulara akıl-hikmet, güzellik ve bilimin kuvvetiyle yaklaşılmadan meseleler halledilemez.

***

Bakın, Nepal’in Doğusunda, Everest Dağı yakınında meydana gelen 7,3 büyüklüğündeki yeni depremde en az 29 kişinin öldüğü bildiriliyor. 25 Nisa’daki büyük depremde en fazla kayıp veren, Katmandu’nun Doğusundaki Sindhupalchowk bölgesinde yine ölümler olduğu belirtiliyor.

Nepal Hükûmeti, ülkenin 75 bölgesinden 31'ini etkileyen depremde 1006 kişinin de yaralandığını açıkladı.

Yer sarsıntısı, Nepal’e komşu ülkelerden Hindistan’ın başkenti Delhi ve Bangladeş’in başkenti Dakka’da da hissedilmiş.

Ben Yeni Delhi’yi gördüm: İnsanlar sokakta doğar ve ölürler ve İnek onlar için âdeta tanrı, bir tabudur.

Yamyamlar ve Krallar kitabında bunlar çok güzel anlatılır.

Domuz İslâm’da haramdır çünkü Ortadoğu’daki domuzlar pistir, kendi kakalarını yerler ve trişinöz taşırlar

Hâlbuki Kuzey Avrupa’da bacon diye çok lezzetle yenmek üzere satılır.

Parası olana İstanbul’da da mevcut…

***

Hindistan’da binaların yıkılması sonucu en az 5 kişinin öldüğünü haberlerde mevcut.

Çin’e bağlı Tibet’te de düşen kayaların bir kişinin ölümüne yol açtığı bildirildi.

Nepal’de, Namche Bazar Kenti çevresini vuran depremin merkezinin başkent Katmandu’nun 83 kilometre Doğusunda, Çin sınırı yakınındaki bir kırsal alanda olduğu anlatıldı.

ABD Jeolojik Araştırma Kurumu depremin 18,5 kilometre derinlikte meydana geldiğini duyurdu.

İstanbul’u iki büyük depremin beklediğini söyleyen bilim adamları, her an kırılma yaşanabileceği uyarısında bulunuyor.

İstanbul kıyılarına 8 Km açıktaki Adalar fayında 250 yıllık enerji birikti, her an kırılma yaşanabilir Alarm Boğaziçi, İTÜ ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nden bilim insanları Marmara Denizi’ndeki fayları incelemiş.

Kuzey Anadolu Fayı’nın Adalar kolunda 7 büyüklüğünde bir deprem bekleniyor. 100 yıldır sessiz olan Tekirdağ-Şarköy-Çanakkale hattındaki fay da 6’lık deprem için alarm veriyor.

EN BÜYÜK TEHLİKE ADALAR HATTINDA

Bilim adamlarının 20 yıllık fay ölçümlerine göre en yıkıcı deprem İstanbul’un 8 kilometre açığındaki Adalar kolu üzerinde ve en az 7 büyüklüğünde olacak deniyor.

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi’nden Prof. Dr. Semih Ergintav, İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi’nden Doç. Dr. Ziyadin Çakır ve Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nden Doç. Dr. Uğur Doğan’ın yaptığı araştırma, İstanbulluları bekleyen tehlikeyi gözler önüne serdi:

Üç uzmanın yaklaşık 25 yıldır izlediği 100’ün üstünde istasyonun bulunduğu MAGNET (Marmara Bölgesi Sürekli GPS Gözlem Ağı) sayesinde faylar üzerindeki gerilmeler doğrudan gözlendi. Kuzey Anadolu Fayı’nın Marmara Denizi içinde kalan her bir fayı kol boyunca analiz edildi. Bulgular en sıcak noktanın İstanbul kıyılarından 8 Km açıktaki Adalar kolu olduğunu gösterdi.

Son depremin 250 yıl önce (1776’da 7 büyüklüğünde) yaşandığı fayda yıllık 10-15 mm. dolayında deformasyon biriktiği tespit edildi. Yaklaşık 3 metrelik deformasyon birikiminin, büyüklüğü 7 veya üzeri şiddette bir depreme neden olmasının kaçınılmaz olduğu belirtildi. Uzmanlar şanslıysak biriken bu gerilmenin birden fazla depremle ortadan kalkmasının mümkün olduğunu söyledi.

BİR İYİ BİR KÖTÜ HABER”

Araştırmayı yapan ekipten Prof. Dr. Semih Ergintav “en tehlikeli nokta Çınarcık’ın İzmit Körfezi ile başlayan tarafıyla çukurluğun bittiği Küçükçekmece açıkları arasında sonlanan yer. Çınarcık Çukurluğu tek bir fay özelliği de gösterebilir veya da birçok küçük fay da kırılabilir. İstanbul’a bir iyi bir de kötü haberimiz var diyoruz.

Normalde bin sene hiç deprem olmadığı için her an kırılabilir denen Çınarcık Çukurluğu sonrasındaki yerin (Orta Marmara Fayı) gerilme artışı göstermeme ihtimali var.

Bu iyi haber…

Ancak, Çınarcık Çukurluğu İstanbul’a daha yakın, bu da kötü haber.

Çınarlık Çukurluğundan geçen birden fazla fayın üzerinde gerilme artışı var. 8 Km. uzaklıkta bir fay, İstanbul’da binaları, kötü bölgeleri çok fazla etkiler” demiş.

***

TEKİRDAĞ VE BATISI DA ALARM VERİYOR

Artık TEKEL pek kalmadı ama hâlâ Tekirdağ Rakısının damıtılmışı çok lezzetlidir.

Araştırmadaki bir diğer tehlikeli bölge ise yıllık 20 mm. yamulma birikimi olan ve yaklaşık 100 yıldır önemli bir depremin yaşanmadığı Tekirdağ ve Batısındaki Şarköy’den Çanakkale’ye doğru uzanan Ganos bölgesiymiş.

En güzel şarap ve rakı imalatının yapıldığı bölgeler bunlar…

Bölgedeki birikimin 2 metrelik bir atıma neden olabilecek 7 şiddetinin üzerinde büyüklükte bir depremi üretebilecek potansiyelde olduğu tespit edilmiş.

Adalar’ın Batısından Tekirdağ’a kadar uzanan ve deprem tehlikesi en yüksek olarak tanımlanan bölgede sürpriz bir şekilde anlamlı bir deformasyon birikimine rastlanmadı. Ancak sismolojik çalışmalar bu kısımda baskın olan davranışın krip hareketi (hareket ettiği için enerji boşaltan fay) olduğu ve bu bölgenin Marmara’da en az deprem tehlikesi içeren bölge olduğu görüldü.

MARMARA DENİZİYLE İLGİLİ BÜTÜN YAYINLAR ÇÜRÜMÜŞTÜR

Öte yandan konuyla ilgili açıklama yapan İstanbul Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği'nden Prof. Dr. Şener Üşümezsoy farklı iddialarda bulunmuş: “Marmara Denizi’yle ilgili tüm yayınlar çürümüştür. 1999’dan sonra 180 km’lik fay bir seferde kırılacak 7.8-8.1’lik deprem olacak dendi. Yeşilköy’den Gaziköy’e kadar olan 10 km’lik fay kırılabilir, 7.5 şiddetinde deprem olacak tezleri de çürüdü. Yaklaşık 50 km. uzunluğundaki Çınarcık Çukurluğu’ndaki büyük deprem 1894’te 7.4 büyüklüğünde oldu ve gerginliğini boşalttı. Yeni bir deprem için en az 250 yıl gerekir. Ama aynı kırılma Körfez’de 6 metrelik atım yaptı. Onun için bu fayda hiç bir stres yok. 1912’de kırılan diğer fay (Tekirdağ-Ganos fayı) yeniden kırılma için çok uzun süre bekleyecektir. Orta sırtta Arminjo’nun 50 km. dediği, bence yaklaşık 30 Km.’lik fay da 6.5’tan yukarı deprem yapmaz” demiş.

İşte, mütedeyyin bir insan için bunlar İlâhî ikazlardır, benim için ise mânidar tesadüflerdir ama bu âlemde her şeyin bir anlamı olduğunu, hiçbir şeyin boşuna vuku bulmadığına inanırım.

***

Benim en çok güvendiğim bilim adamı Celâl Şengör’dür ve ne demişti hatırlayalım: “Bu deprem olduğunda, Türkiye Cumhuriyeti fiilen biter”.

Benim mütevâzı bloğum, internetteki hosting ücretini ödediğim sürece ayakta kalır ama ölüm kapıyı çaldığında bir süre sonra siber-alanda kaybolur.

Mesela bugün Birgül Annemiz ve Siyavuş Arkanabim” komadalar.

Kuzinim Işıl Yücesoy’u, aradım çok üzüldü.

***

Siyasete hepimiz şuradan veya bulaşmak zaruretindeyiz, mecbur olmasak da.

Zeki Alasya Öte Âleme göç ettiğinde haber olur ama sıradan birisi gittiğinde gazete köşesinde kalır.


Cüneyt Bey'in dil sürçmesi de ilginçmiş! 

Ama eğer bu seçimlerde hayırlı bir sonuç çıkmazsa, hele “aman kokup bulaşmayayım” diyerek rey kullanılmazsa…

Deprem de olursa –ki olacak…

Ayakta ne kalacak?

Orta Anadolu’da bir Küçük Türkistan, esir alınmış Türklük ve perişan olmuş bir vatan.

Daha önceki makalelerimde bölünme planlarından dem vurmuştum, gene de yazacağım.

Ama öldüğüm zaman bile Cumhuriyetin temel ilkelerine sâdık kalacağım.

Bu arada, program bitmeden yazımı bitireceğim: Malumu ilâma devam.

Bugün Kürtçe TV var, daha ne istiyorsunuz?

Allah selâmet versin…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 13.05.2015

259 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekân,

Bugün seninle dertleşmek istiyorum.

Burayı hâlâ kaç kişi takip ediyor bilemiyorum ama bazı şeylere farklı bakar oldum artık.


Bir kere, Neslim son zamanlarda çok asabî ve bu da çok tabii, kolay değil annesinin ölümcül bir hastalığa yakalanmış olması ama neden çikolata yememe ambargo koyduğunu bilemiyorum.

***

Ayrıca, yakın bir akrabamın nasıl olup da “ruhumu Şeytan’a sattığımı” söylediğini hiç anlayabilmiş değilim. Biz o kadar yakınız ki, yarın evine gittiğimde (Halam da gidici gibi) yüz yüze bakacağız, nasıl olacak bu?

Acaba içinde boğulduğu viski mi buna yol açtı yoksa şuurunu mu kaybetmişti bilemiyorum ama ben hiç Şeytan görmedir.

Ayrıca hep Allah’a inandım çünkü ne olduğunu bilmiyorum.

Eğer görseydim zaten inanmazdım.

Hani demem o ki, ben imansız değilim ama hepsi o kadar.

Dinleri epey tetkik ettim ve hepsinde “dışlayıcı” ve “ötekileştirici” yönler keşfettim.

Neden Allah hep kendi yarattığı Musevileri dışlasın Kitapta öyle yazıyor (YNÖ ve Elmalılı mealleri)?

Niçin kalkıp homoseksüelleri cezalandırsın veya benzeri söylemler hep tekrarlansın? Saçmalığın dik âlâsı bu.

Merhum Elizabeth Köbler Ross şu safhalardan bahseder:

1)    "Şok ve inkâr"

4)    “Neden ben” safhası

" "Çökkünlük safhası"

3)    Pazarlık (msl. Tarı ile)

5)    İçine kapanma ve teslimiyet…


Ben bunların hepsini zaten babam ve annem ruhlarını teslim ederken yaşadım ve herkesin de deneyimleyeceğini biliyorum çünkü herkes fâni, kazık çakan yok.

***

Son hastalıktan sonra da iyice fark ettim ki, herkes o zaman geldiğinde yapayalnız kalıyor.

Peki, neden hayatta en sevdiklerimizi incitiyoruz?

Niçin beş kuruşluk ömrümüzde, hem de hiç gerek yokken ona buna üzücü lâflar edip birbirimizi kırıyoruz?

Ben hep ölümü kendime yakın hissettim ve daha babama ilk kanser teşhisi konduğundan yâni taze bir asistanken öldüm.

Dün Zeki Alasya ölürken öldüm.

Buraya yazdıklarımın fazla ağdalı bir lisan olduğunu söyleyenlerden dolayı hep ölüyorum.

Jaguar’ımı yenilemem sorgulandığında öldüm. Bu benim statüm için gerekiyordu ama bazı şeyleri kaçırmışım belli ki…

Hep sevmeye ve vermeye gayret ettim ve çalıştım.

Siyavuş Ağabeyim hiç iyi değil, onun için üzülürken ölüyorum, komaya girmiş, İffoş aradı demin.

İlkin Ağabeyim galiba iyi değil, o da benim için ölüm.

Bütün ölümler hep erkendir derler…

Ben hep bu dünyayı terk etmeye hazır yaşadım.

Zaten bir köşe yazarlığım veya herhangi bir dergide magazin gazeteciliği yapmıyorum.

İlk Kurşun’a makale gönderdiğimde artık neşretmiyorlar, canları sağ olsun.

Sözcü’ye yolladıklarım da yayımlanmadı.

Bir zamanlar benden makale isteyen … Grubu’nun dergisi de bir yazımı kabul etmedi.

İçkiyi ölçülü tadarım, esrar, kokain veya eroin kullanmam.

Sigarayı bırakalı çok sene oldu ve hiç de canım çekmiyor.

Peki, gofretten ne olur?

Metabolizmam bozulur herhâlde.

İyi de, ben şişmanlamayı istemedim ki, bu aralar fazla iştahım açık sadece, ne yapayım.

İntihar mı edeyim yoksa ötanazi mi yapayım?

Canım çikolata çekiyor yahu…

Padişah rumuzlu akrabam (pisi pisi Üstünbal) kanser, Işıl memesini aldırmış, Asım Dayım çok yaşlanmış.

Âhir ömrümde fazladan çikolata yesem ne olur?

Çikolata radyoaktif bir silâh mıdır?

Nedir bu çektiğim çile?

Neden bu ambargo, kavrayamadım…

Kibir beni terk edeli çok oldu, ukalâlığım bile kalmadı.

Simdi düşünüyorum da, herkes zaten bu dünyadan gidecek ve ölecek.

Ruh var mı yok mu hiç bilmiyorum (nane ruhu vardır meselâ) ama eğer bir Öte Âlem varsa, sanırım Cennet’e giderim sanırım.

Bilerek veya isteyerek kimseye kötülük yapmadım.

Kırılanlar oldu belki ama bu kadar herkeste olmaz mı, olur!

Ölmeden önce İdil’e sarılmak, hayata pozitif bakmak isterim.

***

Zaten eğer bana bir şey olursa, artık Cânan ve Neslim’in araları çok iyi, nasıl olsa hâlleşirler kendi aralarında.

Bu aralar fazla vefat eden oldu ve meslekdaşlarımdan da öbür tarafa giden fazla…

Acele giden ecele gider derler ama henüz ayaktayım ve şimdilik sağlığım yerinde.

Demem o ki, yolun ucuna gelmeden önce birbirimizi kırmayalım.

Âhirete bir gidince dönüş yok.

***

Çocukluğum parapsikoloji deneyleri ve ruh çağırma seanslarıyla geçti.

Ne gelen gördüm ne de giden. Ektoplazma çıkışına şâhit olmadım.

Ne Hûrilere ne de Gılmanlara inanırım.

Tek bildiğim, vefat ettin mi gidersin ve geri dönüşün yoktur.

Bir tek rüyalar kalır geriye…

Onlarda da istersen görürsün, arzu etmezsen giderler ölmüşlerin.

Demem o ki, yaşım 57’yi geçti, birbirimizi incitmeyelim ve bir daha da kırmayalım.

Bu tek yönlü bir bilettir ve geri dönüşü yoktur.

Söz var başı yakar, lâf var gölü yıkar.

Şu sıralar karpuz çıktı.

Bir tane yedim, o bile karbohidratlı, açlıktan ölsem mi hani?

Neyse, şimdi sessizce üst kata çıkıp biraz uzanayım.

Hâtun gelir birazdan, ona naz yapayım hiç olmazsa.

Bu arada, yarın Sayın Doğu Perinçek teşrif edecek.

Heyecanlıyım ama acaba nasıl bir hizmetim olabilir, bilemiyorum.

Şimdilik bu kadar, belki kahvaltıda bir şeyler yerim.

Bu arada, Sevgili Meslekdaşım Hüsnü Uçar’ın Çocuklarda Cinsellikle ilgili kitabı çok güzel. Sevgili Armağan da katkıda bulunmuş.

Herkese tavsiye ederim.

Merhum Pederimin Hz. İbrahim Kompleksi fikrini de zikretmiş.

Cinselliği Diyalektik Materyalist perspektiften ele almış.

Bugün Salı, bakalım Mevlâm ne gösterecek?

Sevgiler saygılar herkese.

Dilerim herkes gerçekten kardeş olur ve geri dönecek lâflar sarf eder.

Dilerim her şeye rağmen bu vatan bölünmez, karpuz gibi ortadan kalkmaz.

Herkese günaydın.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 12.05.2015

406 kez okundu
0