Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Genel

KISSADAN DERS...

Tolstoy’unİnsan Ne İle Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır. Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren gönlü bol biridir. Pahom’a “Sabah Güneş’in doğuşundan batışına kadar kat ettiğin bütün yerler senin fakat Güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin.”

***

Pahom, güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Hâlsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz…

***

Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durur ve “Bir insana işte bu kadar toprak yeter!” der.

***

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur.

***

Ahrette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metasından başka bir şey değildir (Hadid Suresi 20).

***

Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük…

***

Bazı insanların 15-20 yıl boyunca ödemek kaydıyla faizli banka kredisi çekmesi neyin alametidir? Bazen insan ömründen daha çok borç biriktirir. Bazen de elinde olan ama fark etmediği nimetleri hoyratça harcar durur.

Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…

Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir…

***

Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz?

Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, iman dolu bir yüreğin zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız?

Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir eli satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar fakiriz hepimiz.

***

Aldığı maaşı yetiremeyenlere, modayı takip edemeyenlere, evini beğenmeyenlere, mekânı dar bulanlara, daha çok para için, hesabı daha fazla kabartmak için çırpınanlara da yeter toprağın altı. İhtiraslarımız, bitip tükenmeyen arzularımız için, az bir toprağa ihtiyaç var sadece.

Ha gayret, menzile çok az kaldı…

***

Bir zamanlar imamın tekini tanırdım. Trigeminal Nevraljisi vardı ve karbamazepin (Tegretol) verilemediği için ekibimizle beraber aküpunktür yapıp şifa bulmasını sağlamıştık. Şimdi ise orası çok değişmiş maalesef.

Duygudurum dengeleyicisi ilaçların (Lityum hâriç) hemen hepsi epilepsi (sara) için de kullanılır. Lütfen önce "aklınızı" kullanın ve hekiminizin söylediklerine uyun.

***

Neyse, ne mi oldu imama?

Vefat ettiğinde elli beş adet Huri'ye kavuşacağı hayaliyle teselli bulurdu.

Sonradan vefat etti ama eminim ki Cennet'tedir. 

Hiç günahı yoktu ki...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 13 Haziran 2016 Pazartesi

105 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Mekânın takipçileri bu boks denen şeyi spordan kabul etmediğimi bir. Ama bu insan farklıydı. ABD’deki en büyük boksör olmanın yanı sıra, Malcolm X’ten bile daha üstün bir siyasî liderdi.

Muhammed Ali (Cassius Marcellus Clay Jr. 17 Ocak 1942), Amerikalı Müslüman profesyonel boksördü.


Bütün zamanların en iyi boksörü olarak kabul edilen Muhammed Ali, kariyeri boyunca yaptığı maçların yalnızca 5 tanesini kaybetmişti. Müslüman olmadan önceki ismi Cassius Marcellus Clay Jr. olan Muhammed Ali, 17 Ocak 1942’de Kentucky Louisville’de doğmuştu. Afro-Amerikan ve İrlanda kökenliydi. 12 yaşındayken boksla tanışmış ve kısa süre zarfında National AAU ve Altın Eldiven Şampiyonası’nda amatör kayıtlara girer.

***

Gene 1960’ta Roma’da Ağır Hafif sıklette Altın Madalya alarak profesyonel lige dönmüştü. 18 yaşındayken katıldığı Roma Olimpiyatları’nda Altın madalya aldıktan sonra şöhreti giderek artmaya başlar.

1964 yılında 22 yaşındayken, S. Liston’u yenip Dünya Şampiyonu oldu. Bu zaferden sonra dinini değiştirdiğini ve İslam’a geçtiğini açıklar ve çok sevdiği bu spora 1967’den 1970’e kadar ara vermek zorunda kaldı. Yani, din psikolojisindeki Konversiyon tanımına uyuyordu.

***

Savaşmak istemez ve bunu ABD’ye rağmen müdafaa eder. “Vietnamlılar bana hiçbir kötülük yapmadılar ki onlarla savaşayım” diyerek Vietnam Savaşı’na gitmediği için 5 sene hapis ve 10 bin Dolar para cezasına çarptırıldı. Lisansı ve pasaportu elinden alınınca dava süresince maddî sıkıntılar yaşadı ve iflâs ettiğini açıkladı.

***

Ailesinin yardımı ve üniversitelerde para karşılığı yaptığı konuşmalarla geçimini sağladı. 1970’te temyiz davasını kazanıp tekrar boksa döndü. 

***

1971’de Joe Frazier ile Asrın Maçı’na çıkar ve profesyonel boks kariyerinde ilk defa kaybeder. Aslında bu kayıpta hilekârlık yapılmıştır ama kimseler anlamaz.

Uzmanlar üç buçuk sene aradan sonra sadece iki maç yapan Muhammed Ali’nin bu kadar zor bir maça hazır olmadığı görüşünde hemfikirdir.

Fakat o en kısa zamanda tekrar şampiyon olmak istemektedir. Ardından çenesinin kırıldığı maçta Ken Norton’a sayı ile mağlup olunca, kendi ve yakınları dışında birçok kişi kariyerinin bittiğini sanır.

Fakat o azmedip art arda unvan için rakip olan boksörleri teker teker yener; Ken Norton’u da yenip rövanşı alır.

1973’te Joe Frazier ile unvan maçı için anlaşır. Arada sadece Joe Frazier-George Foreman maçı kalmıştır. Frazier sürpriz bir şekilde iki raunda nakavt olur.

***

Ali böylece önce Fraizer ile maç yapıp arkasından da Foreman’la maç ayarlar ve iki maçı da nakavtla kazanır.

Böylece hem kaybettiği unvanını alacak hem de daha bitmediğini gösterecektir.

1974’te Foreman’ın bahisçilerde 7’ye 1 favori olduğu maçta rakibini hiç beklenmedik bir taktik değişikliği ile sekizinci rauntta nakavt edip hak ettiği unvanı Floyd Patterson’dan sonra tekrar elde eden ikinci boksör olur.

1878’de L. Spinks’e mağlup olup, akabinde aynı sene rakibini yenince Dünya Şampiyonluğunu 3 kez elde eden ilk boksör olur.

***

O zamanlar sadece 2 Dünya Boks Federasyonu olması değerini daha da farklı kılıyordu.

2008’de  itibari ile 8 Dünya Boks Federasyonu bulunuyordu. Muhammed Ali’nin faal döneminde en iyi boksörler, unvanı elde edebilmek için, mutlaka karşı karşıya gelirlerdi.

***

Sonradan papaz olacak George Foreman’ın 1994 senesinde 20 sene aradan sonra tekrar Dünya Şampiyonu olması ve unvanını çok kez savunması, o dönemin boksunun birçok ülkede neden Altın 70’li yıllar diye anıldığını bize anlatıyor.

1978’de boksu Şampiyon olarak bıraktı. Akabinde 1984’de Parkinson hastalığına  yakalanmasına rağmen bunu gizleyip büyük para karşılığı iki maç daha yapıp kaybetti.

***

İkisi de o vaktin veya sonrasının Dünya Şampiyonları idi. Profesyonel döneminde sadece 5 kez yenilen, Olimpiyat ve Dünya Şampiyonu olan Muhammed Ali, 36 yaşına kadar bütün şampiyonlar için tek isim olmayı başardı ve 37’si nakavt olmak üzere 56 maç kazandı. Ona sadece bir boksör olarak bakmamak gerekir. Çünkü gücüyle olduğu kadar, kişiliğiyle de hep daha iyisini yapmaya çalışmıştır. 1960 Roma Olimpiyatları’ndan döndükten iki gün sonra bir lokantada sadece beyazlara servis yapıldığını öğrenince, Altın madalyasını Ohio Nehri’ne atmıştı. 1996 Atlanta Olimpiyatları bu madalyanın yerine başka bir Altın madalya kendisine verilmişti.

***

Din olarak önceleri Hristiyanken İslamiyet’i seçmişti ve Vietnam Harbi’ne gitmemişti. Bu durumu şöyle dile getirmiştir: “Benim onlarla sorunum yok”.

Bu sebeple unvanlarına el konuldu ve bokstan uzaklaştırıldı.

Fakat o yılmadı. Bu süre içerisinde üniversiteleri dolaşarak İslamiyet'i anlattı.

 

Malcolm X ile yakın ilişkileri oldu, verimli işlerle uğraştı.

Eşi Lonnie Ali ile beraber, Başkan George Bush (şu “Haçlı Seferi” diyen eski alkolik), Beyaz Saray’daki törende, 9 Kasım 2005 tarihinde Başkanlık Hürriyet Madalyasını aldı.

***

1984 yılında, Muhammed Ali Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagan’ın (kendisi de Parkinson Hastası olan eski aktör) yeniden seçilebilmesi için kendisine destek verdiğini açıkladı.

***

1991 yılında Körfez sırasında Irak’a gitti ve Amerikalı rehinelerin serbest bırakılmasını müzakere etmek amacıyla Saddam Hüseyin ile bir araya geldi. 1996 senesinde Atlanta Georgia’da 1996 Yaz Olimpiyatları’nın ateşini yakma şerefine vardı.

***

17 Kasım 2002 tarihinde, Muhammed Ali, “Barış BM Elçisi” olarak Afganistan’a gitti.

BM özel konuğu olarak üç günlük bir iyi niyet misyonuna ilişkin olarak Kabil’de bulundu. 27 Temmuz 2012 tarihinde Ali, Londra’da, 2012 Yaz Olimpiyatları Açılış Töreni’ndeki Olimpiyat Bayrağını taşır.

Parkinson hastalığından dolayı stadyumda bayrağı taşıyamayacak hâle gelince karısı Lonnie tarafından ayakta durmasına yardımcı oldu.

***

20 Aralık 2014 tarihinde Ali, zatürre  şikâyetine muzdarip hastaneye yatırıldı. Ali bir kez daha Scottsdale, Arizona’da bir konuk evinde tepkisiz bulunduktan sonra idrar yolu iltihabı rahatsızlığı ile 15 Ocak 2015 tarihinde hastaneye yatırılır.

***

Ertesi gün taburcu olur. Muhammed Ali’nin zamanının en iyisi olduğu kabul edilir. 2001 yılında Hollywood tarafından hayatı filme alındı. Ali adlı filmde Muhammed Ali’yi,Will Smith canlandırır.

***

Parkinson Hastalığı yüzünden uzun süre Michigan’daki çiftliğinde gözlerden uzak yaşamayı tercih eden ünlü boksör, ringlerde 20 yıldır ağzından düşürmediği “bütün zamanların en iyisiyim” lâfını ispatlayarak bir efsane olmuştu. Kelebek gibi uçar, arı gibi sokardı.

***

Buna rağmen, 2001 yılındaki 11 Eylül Saldırıları-ki bunları ABD’nin dikkati kendi üzerine çekmek için düzenlediğini artık biliyoruz- üzerine Muhammed Ali, başında New York İtfaiye Müdürlüğü şapkası ile Sıfır Noktası’na giderek destek ve dayanışmasını göstermek gereği duymuş ve şöyle demiştir: Beni asıl inciten, 'İslam' adının bulaştırılması ve 'Müslüman' [adının] bulaştırılması ve sorun çıkarılıp nefret ve şiddete yol açılması. İslam, katil dini değildir. İslam, barış demektir. Evde öylece oturup insanların sorunun kaynağı olarak Müslümanları yaftalamalarına seyirci kalamazdım.

***

Uzun süredir Parkinson hastalığı ile mücadele eden Muhammed Ali 3 Haziran 2016 tarihinde solunum yolu rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeder.

***

Hayatı boyunca hiçbir sokak kavgasına karışmamıştır. Sadece örnek bir sporcu değil, bir centilmenlik abidesidir ve kalbi insanlık sevgisiyle dolu bir liderdir.

***

Ankara’daki siyaset kulisleri “büyük karşılaşmanın” olup olmayacağını tartışırken, bu konudaki ilk somut bilgi Fethullah Gülen’in onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yetkililerinden geldi.

İzmir’den ABD’ye gittiğini bildiğim F. Gülen’in, Pennsylvania’daki ikametgâhından ayrılıp, Muhammed Ali’nin doğduğu eyalet olan Kentucky’deki cenaze törenine katılıp katılmayacağı konusunda Vakıf yetkilileri, davet konusunda kesin bir bilgileri bulunmadığı ancak kendi görüşlerinin “Gülen’in törene katılma şansının hiç olmadığı” bilgisini paylaşmışlar.

***

Merhum Muhammed Ali’nin özdeşim-benimseme nesnesi olarak da kızını kendisinin seçmiş ve onun gibi, kızı da kadın bir boksör olmuş: Hana.

Allah rahmet eylesin. Bir daha onun gibisi gelmez!

Ben ise hâlâ Prof. Yaşar Nuri Öztürk’ü aramaktayım. Dilerim sıhhati yerindedir. Eskiden telefonumu hep açardı…

Eğer o da vefat ederse, memlekette münevver din âlimi çok azalacak!

Dilerim kötü haber gelmesin… 

Mehmet Kerem Doksat – İstanbul - 09 Haziran 2016 Perşembe 

70 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sanırım 1928’de doğmuştu Rahmetli Pederim. Hayatı hep çok çalışıp ekmeğini taştan çıkararak geçmiş; Ankara’da İhsan Doğramacı ve ekibinin komplosundan başarıyla çıkıp, idarî mahkemeyi de kazandıktan sonra Çukurova Tıp Fakültesi’nden istifayı basıp, İstanbul’a avdet ettiğimiz günlerdi.

İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ve Marmara Üniversitesi Spor Akademisi’nde hocalık yapıyor; bir yandan da Nişantaşı’nda, o zamanki Dilberler Mağazası’nın bulunduğu yerde de muayenehanesine gider gelirdi. “Yavrum, herhâlde artık burası beni için son durak, bakalım istikbal nelere gebe” diye mırıldanır; derin tefekkür ve tefelsüfe (felsefî düşünmeye) dalardı. Tecessüsünün hududu yoktu; hemen her konuda okur ama pek az yazardı ve ben de epey sitem ederdim.

***

Her sabah beş on bardak kahve ve çayla ancak ayılır ama robdöşambrını gitmeyi hiç ihmal etmezdi. O zamanlar Uyku Apne Sendromu diye bir şeyi bilmezdik; kanserin de tedavisi –aslında hâlâ pek bir şey yok ya- pek iyi yapılamazdı.

O zamanlarda imkânlar mahduttu (sınırlıydı), Sefa Aparmanı B Blok 2B numaralı evde ikamet ediyorduk ve eve epey sağcı kişi girip çıkıyordu. Kitap satın almak için mutlaka evden inip iki kat aşağı merdivenlerden inmek iptiza (kullanmak) ederdi. Sahaflardan, Bağdat Caddesi’ndeki kitapevlerinden alışveriş yapardık.

***

Henüz 12 Eylül de, 12 Mart da vuku bulmamıştı ve şimdilerde nerede olduklarını hiç bilemediğim, boya ithalatıyla hayatını kazanan Ahmet Bey ve onun önceleri gayet hoş ve modern kıyafetler giyen, sonradan kendini dine vurup tesettüre kapanan Ayşe Hanım isminde bir karısı vardı. Bizim soframızdaki sohbete hemen her gece gelirler ve âhir zamanlarında babamı yalnız bırakmazlardı. Ahmet Bey sık sık büyük paralar kazanmakla övünürdü ama bunu nasıl yaptığını bilemezdik. Muhteris bir adamdı ve güçlü bir şahsiyeti vardı. Sık sık araba değiştirirdi. Sürat meraklısıydı ve gaza bastı mı bizleri mutlaka geçer ve bundan büyük bir haz duyardı. Ben de göz yumardım çünkü Pederimin etrafında çok azalan dost halkasının azalarından ikisi de o ve karısıydı. Oldukça sık Kıbrıs’a giderler ve bol seyahat ederlerdi. Bir de sonradan ilaç mümessili olacak Nevzat sık sık ziyarete gelirdi babamı ve evin abajurlarını temizlerdi

Birinci Boğaz Köprüsü’nün yeni açıldığı zamanlardı. Pek az araba geçerdi üzerinden.

***

Vefatına az bir süre kalmıştı. Hep durgun ve düşünceliydi. Arada birkaç kadeh rakı içer ve ne zaman sabahın ilk ışıkları arzı endam eylese, yoğun bir öksürük kaplardı akciğerlerini. Hâlâ bırakmadığı Marmara purosundan nefes çekip, “Cemil Bey için endişeleniyorum evlâdım, son zamanlarda bir hâller oldu ona. Artık yüzü pek gülmüyor, yüzünü bir hüzün kaplıyor, böyle fenomen adamlarla insan hayatı boyunca ya bir kere, taş çatlasın iki kere tanışır” demişti.

O zamanlar Ümid Meriç Hanımefendi’nin arada bir rakı da içtiği, o davudi ve sevecen sesiyle “günahınız sizin boynunuza efendim; ben hizmette kusurumu esirgemem, istediğinizi içiniz. İcabında arada ben de refakat ederim” dediği ve başının da açık olduğu dönemlerdi. Şimdilerde münzevî bir hayat süren Kuzenim Çınar’la iyi muhabbetleri vardı, Ahmet Özhan da henüz pek gençti. Müptedi bi’at ettikleri Şeyhleriyle de tanışmıştım (Muzaffer Özak) ve pek ilginç bir zattı.

Eyüp’teki dergâhtan kimse eli boş çıkmazdı, Mükeyyifat olarak sadece sigaraya düşkündü ve şeker hastasıydı. Pederimin ise “Allah mü’min kulunu bunatmaz” diye hâlâ anlayamadığım bir takıntısı vardı. O dönemlerde Refet Kayserilioğlu, hâlen de görüştüğüm Kadim Dostum Halit Kakınç ve etrafındaki bir hayran kitlesiyle ruh çağırırlar, Beytî Dost diye bir zat da arada bir zuhur edip ektoplazmayla görünür hâle gelir, gönüllü medyumlar da onun anlattıklarını bize naklederlerdi. Havsalam almadığı için, olup bitenleri öylece seyrederdim. İhsan Eniştem ve Mualla Halam henüz sağ ve sıhhatteydi. İzmir’le İstanbul arasında mekik dokurlardı. Merhum Eniştem İhsan Koloğlu Darüşşafaka’dan yetişip kendini yetiştirmiş ve İzmir’in en sevilen avukatlarından biri olmuştu. Hakîm (bilge) ve münevver bir adamdı.

***

Bostancı’da Şimdilerde 3M Migros hâline gelen Plaj’da demlenirdik. Gündüzleri Mahmut Âli Bey, hep gülümseyen çehresiyle tatlı karısı, annem ve ben hafta sonlarında erkenden toplanıp, o zamanlar kirliliğin mevzuubahis dahi olmadığı sahilden gündüzleri denize girer, geceleri sıkı bir sohbete dalardık. Cemil Meriç Amcamın gözleri çok erken yaşta nurdan mahrum kaldığı için, daha ziyade sahilde oturur ve mütebessim bir çehreyle, görmese de, içimize nüfuz eden gözleriyle bizlere bakardı. Akşamları da benim bahtıma, irşâd olurdum sohbetlerden.

İki kurt köpekleri vardı Mahmut Âli Bey’le Aynur Hanım’ın ve mahdumları da çocuktu henüz. Biri viyolonsel, öbürü de viyola çalardı hatırlamıyorsam. Tipik Fransız aristokrasisi numunesiydiler ve leziz şaraplarını yudumlarken, ben de onlara gitar çalardım. Sonradan ikisi de çoluk çocuğa karıştılar.

***

Altımda bir Maverick marka arabam vardı babamın hediye ettiği; bir bizim eve bir de onların Göztepe’deki mütevazı ikametgâhlarına giderdik. Muhabbet âlâ ve keyif de gani idi. Soframızda pek fazla çeşit olmazdı, mevsim salatası, taze peynir, arada Yeni Rakı ve ev yapımı pilav. Soslar, mevsim meyveleri… Çok şey öğrendim ve ufkum çok gelişti o zamanlarda.

Allah ne verdiyse yerdik ama muhabbet harikulâde idi. Toygar Eniştem de Renault Mais’ten emekli olmuştu ve daktilosunun başına geçer saatlerce TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi’ne sibernetik mevzuunda makale yazar, diğer pek çok kitabını da aynı daktiloda yazardı: Sibernetik, Fizik, Felsefe ve Hipnotizma. El Birunî’yi ilk defa onun kitabından okudum. Ateistti ama Mevlânâ hayranı ve Türkçüydü.

 

Bazen bu iki kafadar tatlı ağız dalaşına girerler ve Yeşim, Murat, Nezahat Halam ve Yakut kahkahalara boğulurduk. Sonradan Yakut Amerika’ya gelin gitti ve çok iyi bir kariyer yaptı City Bank’ta. Evlendiği zat babasından daha yaşlı olduğu için önce çok tereddüt olmuştu ama sonra ailenin bir ferdi oldu çıktı ve nurtopu gibi de çocukları oldu. Murat Akman da dâhidir; en yakın dostu Onur’la takılır ve tam bir Epiküryen hayat yaşardı. Yemeyi de, içmeyi de çok severdi. Bir dönem evden pek çıkmayıp muazzam miktarda kitap kıraat etmişti ve China on-line’ı kuracak kadar da başarılı bir kariyer yaptı. Çapkındı, hiç evlenmedi.

İşte o tadına doyulmaz günlerden birinde, babam bir hanımla tanışmış ve onunla özel bir yakınlık yaşamış meğer. Ben seneler sonra öğrendim. Onun da güzeller güzeli kızına hipnozla bademcik ameliyatı yaptırmış; acısız ve kansız. Toygar Eniştem de telekineziyle bir duvar saatini yerinden oynatıp, yere düşürmeyi başarmış…

İşte bu çok güzel ve asil hanımın adı Ayşe Sakmar’mış meğer ve uzun seneler sonra karşıma başka bir vesileyle çıkacaklarmış. Ben ne bileyim. Sonradan Atâ Bey’le de tanıştık: Dev gibi, zarif bir Beyaz Türk. Dün Sevgili Avukatımız Mine Sakmar uğradı, biraz kaynattık. O da yakında evlenecek, damat adayı da pek yakışıklı.

İşte, o şimdilerde bana sanki maziden de öte, ütopikmiş gibi gelen günlerden birinde ben kalkıp “Cemil Amca, Allah’a inanıyor musunuz” diye sordum. İyi halt etmiştim. Babam celâlle yüzüme baktı; mahcup olup sükut ettim.

Peder “böyle adamlara bu tip şeyler sual edilmez oğlum, görmedin mi nasıl da buhrana soktuğunu” dedi. Ben de teeddüple bir daha ağzımı açmadım.

***

Bir gün haber geldi ki, Cemil Amca rahmete kavuşmuş. Eğer Mahmut Âli Bey kitaplarını Ötüken Yayınevi’nden değil de, “solcu” bir yerden neşrettirmeseydi, bizim entelijensiyamız belki de Cemil Meriç’i lâyıkıyla tanımayacaktı! Türkiye tarihinin az sayıdaki hakiki münevverinden biridir Cemil Amcam.

***

Peyami Safa ortaokulu bitirmişti ama Türkiye tarihine bir Attilâ İlhan’dan daha çok iz bırakmıştır.

Attilâ Bey benim için bir sukut-u hayal (hayal kırıklığı) olmuştur. Defalarca haber bırakmama rağmen beni aramamıştı. Hâlbuki pek çok eserinin altına imzamı atarım! Sadece iflâh olmaz bir komünistti ve aslında o da vatanperver ve Atatürkçü idi. Sayın Banu Avar da onun sanırım eski göz ağrılarından olsa gerek.  Neslim’le evlendikten sonra nihayet Altın Yunus’ta karşılaştığımızda “daha gayret sarf edin genç adam, benimle sohbet ve dostluk etmek istiyorsanız, epey zamana ihtiyacınız var” dedi son derece megalomanca.

***

Peki, ne oldu?

Cemil Meriç hâlâ okudukça keşfedilen bir umman, bir entellektüel ve asla unutulmayacak. Bu her iki solcu münevverin bütün kitaplarını defalarca okudum. Eğer öte âlem varsa –ki ben olduğunu düşünüyorum, orada herhâlde Attilâ Bey, Eflatun’la Sokrates’inki gibi, merhumun önünde oturmuş, “bana biraz daha öğretin efendim” diyordur.

***

Vefatından birkaç ay önce Bülent Vedia Çorak evimize gelip bizi dinine davet ettiğinde dayanamayıp istihza ettikten sonra, yoğun bir öksürük tufanından sonra, Pederim şöyle demişti bana: “Oğlum, hayatta en büyük yalnızlık fikirde yaşanandır. Bir gün gelip beni anlayacaksın; aslında inşallah böyle olmaz ama istikbali maalesef okuyabiliyorum. Beni sağcı bildiler, bilsinler. Bunlar aşılması gereken, kokuşmuş mefhumlar (notions). Sen de kendine çok emek veriyorsun. İleride sen de aynı şeyleri yaşamazsın inşallah”!

***

Oldu be Peder Bey! Medyada yazdıklarımın bir kısmını “halk anlamıyor” diye iade ediyorlar. Bilim lisanı bir felâket oldu. Vak’a filan unutuldu, her şey olguya (vakıa) indirgendi. Hâlen editörlüğünü yaptığım Literatür Symposium hâricinde vak’a kelimesini kabul edecek dergi yok. Yazılarımı gönderebileceğim birkaç dergi var; orada da editörler âdet yazıyorum, adet yapıyorlar! Yakında âlem de alem olacak… Bir de editörlük diye (musahhihlik) diye bir meslek var ya! Bunun eğitimi öğretimi nerede yapılır, hangi otoriteyle “ya… ya da” gibi nüansları “ya da, ya da” diye değiştirirler bir öğrensem daha da içime su serpilecek.

Oralardan seyretmişsinizdir. Geçen gün CNN Türk’te astronomi, astroloji filan konuştuk. İstikbalin paradigmalarından birisinin parapsikoloji olacağını söylediğimde biraz garipsendi. Hâlbuki şimdi PubMed diye bir mecra var. Orada öyle makaleler okuyorum ki, gözlerim yerinden fırlıyor. Medyumluk, telepati, clairvoyance (gözle görülemeyen şeyleri görme kudreti), reenkarnasyon… Gırla gidiyor. Gelen bir “tweette” Şia’da bu inancın olmadığı söylendi ve buna dahi itiraz etmedim.

Bal gibi var ama memlekette cehalet öyle arttı ki, neredeyse kamuoyu kararıyla malumun ilâmı dahi değişecek.

İnşallah şu Emrullah isimli Alevi delikanlısı beni arar da, senin yarım bıraktığın parapsikoloji çalışmalarını devam ettiririm. Neslim ister mi bilmem. Tekrar Nişantaşı’na dönüyoruz; muayenehaneyi geri taşıyoruz yani.

***

Bahsettiğin yalnızlığı yaşar oldum Peder Beyciğim. Lisan erozyonu korkunç. İyi ki vaktinde gitmişsiniz. Çok üzülürdünüz. Eski talebelerinden Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı ile tekrar temasa geçtik.

Prof. Dr. Yaşar Nuri’nin telefonuna hâlâ ulaşamadım ama yakındır. O da kanser geçirdi ve çok ilginç şeyler yaptı. Bulabilirsem bizim evde ağırlayacağım onları.

***

Neyse, siz keyfinize bakın. Herhalde 20-30 seneye kadar görüşürüz. Muhabbeti özledim be Peder Bey. Orada da sofra ve sohbet varsa, ne âlâ yâhu!

Beş tane orijinal kitap yazdım: Psikiyatri Tarihi-1, Psikanaliz Yanılgısı, Ruhumuzdaki Fırtınalar (Bipolar Bozukluk), Neden Siyaset, Neden Psikanaliz, Neden Düşünce diye. Son üçünde göle maya çalmak misali kendi uydurduğum bir imlâ kullandım. Alan ve okuyan pek az. Diğerlerinin de büyük gazetelerdeki tanıtımı olmadı. Bir tek Ruhumuzdaki Fırtınalar için tam iki sene emek harcadım. Meğer seviyesi yüksekmiş; satılıyor satmasına da, bunların hiçbirinden kâr etmedim henüz.

İngilizce’de vakit ve zaman için iki ayrı kelime yok. Şimdi de bunun peşindeyim.

Allah bu millete yeniden bir İstiklâl Marşı yazma bahtsızlığını reva görmesin de…

Bu arada, vahiy ve benzeri fenomenlerin psiko-nöro-fizyolojisini de yazıyorum ama Türkiye hâlen böyle bir kitabı aldıracak gibi değil. Bitirince saklayacağım ve icabında vefatımdan sonra neşredilir diye özenle muhafaza ediyorum.

Gâvurlar bunları çoktan tartışmaya başlamışlar aslında... 


Herkese sevgim ve saygımla – Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 17 Mayıs 2016 Salı

1562 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Geçenlerde Çeşme’mizin özellikle son yıllarda daha da popüler olan bir beldesine gittik. Adı bende saklı, o popüler mahallemizin, popüler sokaklarından birindeki kafeye oturduk. İşletme biraz sâkindi. Gelen afili garson kardeş, son moda kestirdiği saçlarını savura savura menüyü önümüze koyma lütfunda bulundu. Dostlarım menüyü incelerken, garsona hitaben: “kardeşim bana şöyle okkalısından bir sâde kahve yaptırıver” ricasında bulundum. Çocuk yüzüme şöyle “zavallı” dercesine, acıyarak baktı.

Şaşırdım. “Hayrola” deme cesaretini gösterdim. Çocuk bilgiç bilgiç:

 “Beyefendi bizde Türk Kahvesi bulunmaz” demez mi?

Şaşkınlıktan yerimde şöyle bir kıpırdandım.

“Anlayamadım, Türkiye’de yaşayan bizler, ülkemizin tanınmış yörelerinden birindeki kafede, “Türk Kahvesi” bulamıyoruz öyle mi? Peki sizde ne var?”

 “Efendim müessesemizde, menü listemizde de gördüğünüz gibi her türlü kahve çeşidimiz mevcut. Mocha, Espresso macchiato, espresso affogato, espresso freddo, espresso doppio, espresso restresso…

 İtalyan kahvelerinden hoşlanmıyorsanız size Brezilya, Kolombiya, Bolivya, Etiyopya gibi daha birçok ülkenin arabica, robusta kahvelerini önerebilirim. Hatta geçen hafta Papua Yeni Gine’den bir arabica geldi, hmmmm! ağzınıza damağınıza lâyık.  Daha saymakla bitmeyen filtre kafe çeşitlerimiz beğenilerinizi bekliyor.”

 ***

“Sevgili kardeşim, ben kendi ülkemde, doğup büyüdüğüm şehrimin bu güzel yöresinde, şöyle damağımı şaplata şaplata bir sâde Türk kahvesi içmek istiyorum. İşletmenizde neden bu alıştığımız, ana babamızın, atalarımızın içtikleri kahveyi satmıyorsunuz?”

"Soruma verdiği yanıt çok ilginç, çok çarpıcı, çok da düşündürücü idi:

 

“Beyefendi Türk Kahvesi diye bir kahve var mı ki, size onun servisini yapalım?”

 

Buyurun bakalım! Sinirlerime hâkim olmaya çalışarak yanıt verdim: ”Tamam kabul ediyorum, ülkemizde kahve yetişmiyor ama “Türk Kahvesi”, tarihte ilk kez biz Türkler tarafından bulunan bir kahve hazırlama ve pişirme metodunun adı. Kahvemizin kendine has tadı, köpüğü, kokusu, hatta bir sunuluş biçimi var. Bu kahvemizin kendine özgün, dünyaca tanınan kimliğini siz nasıl yok sayarsınız?”

Karşımdaki, hâlâ daha tezini bilgiç pozlarda savunmaya devam ederken bendeniz,  siparişlerini vermeye hazırlanan dostlarıma masadan kalkmalarını işaret edip son cümlemi kullandım ve hep birlikte işletmeden ayrıldık:

 “Komşu işletmeler müşteri ile kaynıyorken, sizin bir iki masa ile idare etmenizi anlıyor gibiyim. Dilerim ve umarım bu mekânda, işletme sahibi başta olmak üzere, senin tutum ve davranışlarını hoş görmeyenler bulunur…”  

142 kez okundu
0

Yusuf Kayıhan Aydoğmuş.  Yusuf Kayıhan Aydoğmuş’un Ölüm İlanı, 19 Temmuz 2015 Pazar. Zeynep Aydoğmuş’un eşi, Mediha ve Yasemin’in babaları, Richard Romney’in kayınpederi...

Prof. Dr. YUSUF KAYIHAN AYDOĞMUŞ 18 Temmuz 2015 günü vefat etmiştir. Cenazesi 20 Temmuz 2015 Pazartesi günü Çapa Tıp Fakültesi’nde saat 10.00’da yapılacak tören ardından Şişli Camii’ndeki öğle namazına müteakip Zincirlikuyu Mezarlığına defnedilecektir.

Kayıhan Hoca mütevazı ama çok dakik çalışan, öğretmeyi ve dinlemeyi pekiyi bilen değerli bir bilim adamıydı. Çapa Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi AD’nın kurucularındandı. İşine çok bağlı ve dürüst bir insandı. Tercüman Gazetesi okur diye bazıları kendisini küçümserdi.

Bir gün bir Çocukluk şizofrenisi vakasını tartışırken “raptusa dikkat” (aniden fırlayıp kendine veya etrafına zarar vermek) diyerek bizi ikaz etmişti.

O zamanlar Sevgili Meslekdaşım Uz. Dr. Meral Berkem (şimdi Profesör tabii ki) üst katta polikliniğe bakardı, biz de “bu Gilles de la Tourette olmasın, Majör Depresyon mu” diye vaka yollardık.

***

Bir gün 9 yaşında bir çocuk getirdiler. Hiç konuşmadığı ama dersleri de çok iyi olduğu için ailesi şaşkındı. Orta sınıftan, orta gelirli, kendi hâllerinde insanlardı. Sevgili Dostum Psikolog Füsun Aygölü’den azıcık da angarya gibi (mesai saati geçmişti) zekâ testi istediğimde, sonuç 160 gelince oradaki herkes şaşırmıştı.

***

 Yakışıklı, büyümüş de küçülmüş edâlı çocuk bana baktı ve “ne konuşayım ki, annem ve babam beni anlamıyorlar ama sizi beğendim” demiş, gülmekten kendimi alıkoyamamıştım. Aileye bir tedavi gerekmediğini, imkânları elverirse bir Yüksek Zekâlılar Okuluna götürmelerini tavsiye etmiştim.

***

Aziz Dostum Uz. Dr. Reha Bayar’la da (o da şimdi profesör) öğlenleri Çapa’nın sosyal tesislerinde yer içer ve sohbet eder, vaka tartışır, dünya gündeminden bahsederdik.

Galiba o da kalbini rektifiye ettirdi bugünlerde.

Sonradan ne olduğunu bilmiyorum ama keyifli günlerdi.

***

Bu arada, öğrendim ki, Merhum Pederimin pek Sevdiği Prof. Dr. Kurban Özuğurlu da Alzheimer Hastası olmuş. O da Çapa’da grup terapileri yapardı ve çok bilge bir adamdı. Solcuydu ama tam bir kuva-yi milliyeciydi.

Kayıhan Hoca’ya Allah’tan rahmet, Kurban Hoca’ya da şifa dileklerimi arz ediyorum.

Gittikçe azalmakta eski nesil, bakalım Türkiye’ye nasıl bir gelecek bırakacağız…

Bu arada, Ramazan geliyor. Lütfen hastalar ilaçlarını bırakmasın ve bilimin rehberliğinden kopmasınlar. Unutmayalım ki hastaya, gebeye ve seferiye oruç farz değildir.


Kaygıyla ve saygıyla!

Prof. Dr. M. Kerem Doksat – Tarabya – 12 Mayıs 2016 Perşembe

216 kez okundu
0