Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Bilimsel

Sevgili Mekâncılar,

Obsesif bir insanı daha kapıdan girmeden tanıyabilirsiniz.

Giysileri çok özenle hazırlanmıştır, her tarafı düzenlerken, tertipler ve ayakkabılarını, her şeyi özenle kontrol eder.

Üstüne başını özenle tertipli olarak tutar ve kendisini simetromaniden uzak tutar.

Her şeyi çok düzenlidir.

Üstüne başına çok dikkat eder ve aşırı tertipli, düzenli ve mükemmeliyetçidir.

***

Daha kapıdan girerken orayı burayı kontrol eder ve her şeyin kendi bildiği gibi olması konusunda çok ısrarlıdır.

Eleştiriye hiç tahammülü yoktur ve hemen karşı çıkar.

Ellerini en az üç beş kere yıkar ve bunu yaparken de  ikazlara asla aldırış etmez.

Özbakımı çok yüksektir ve kendine de aşırı güvenir.

Çok kontrollü ve eleştireldir.

Farklı düşünenlere tahammülü pek azdır.

Defalarca dönüp dolaşıp kılığını, kıyafetini kontrol eder.

Çok fazla titiz ve tertipli olmanın karşılığında bol eleştiriye muhatap olur ve bâzen de çok kırılgan olur.

Kendisine "her şey böylesine tertipli olunamaz ki derseniz, "hâla mı bunları söylüyorsun" diyerek bozulur.

Onun için su âdeta mukaddestir.

Sürekli olarak ellerini yıkar ve kendini bundan alıkoyamaz.

Ameliyat olması icap ediyorsa, bunu yüzlerce kere sorgular ve hep etrafına sorar, bir türlü emin olamaz.

"Rejim yapmak mı yoksa bıçak mı" diye takar.

Mental kompülsiyonlara da en az obsesyonlar kadar sık rastlanır..

Böyle vak'alarda hastalar Deli Dumrul gibi olur ve aynı şeyi yüzlerce kere sorgulayabilir.

Almanya'dan dönen bir takıntılı tanıyorum. Oradaki bir "dostu ameliyat olmazsan en fazla 10 sene yaşarsın" dedi ve adamcağız ne yapacağını şaşırdı.

İşte bu de bir nev'î perseverasyondur.

Bu arada, Çok Sevgili Dostum Plastik Cerrah Dr. Yaşar Sarıgül'e ve dünya tatlısı karısı Semra Hanım'a bize Berlin'de yaşattıklar güzel günler için de müteşekkirim.

Benzeri bir durum da bu aralar benim başımda desem, pek de yalan olmaz.

Acaba bir diyetisyene mi gitsem yoksa bıçak altona mı yatsam şeklinde bir ambivalans içimi kavuruyor.

Bir yandan Beykent'teki sevgili öğrencilerime yetişmem şart, öte yandan da tez danışmanlıkları, dersler faryap sürmekte ve Neslim de, ben de biraz mütereddidiz.

Zeynep Hatun da benim ameliyat olmamdan yana, Neslim "yapmasan iyi olur" diyerek tatlılıkla ikaz etmekte.

Eh, Taksim'deki derslere, Rektörümüzün de delaletiyle, "bomba atılsa devam etmemiz" Allah'ın emri adeta.

Berlin'deki ev sahipleri sırasında, "dost acı söyler" meselini bize çok iyi hatırlattılar.

Peki, gitara mı dönsem...

Çok sevdiğim eski asistanım Pınar Koçak ve arkadaşları da spora ve diyete devam etmemi salık verdiler. 

Dün gece de bizi Nusret'in Yeri'nde ağladılar.

Pek sofistike olan bu bu mekânda az yeyip az içmek konusundaki, telkinlerini benimle paylaştılar.

Bu lokanta hakkında birkaç şey...

Çok kalabalık ve baştan çıkarıcı et kokusuna insan fena hâlde tav oluyor ve yedikçe daha çok yeyesi geliyor.

Etleri hafif çiğ servis yapıyorlar, bu da insanı baştan çıkartmak için kifayetli.

Müzik sesi biraz abartılı, Osmanlı bıyıklı garsonlar her an tepemizdeler ve hiçbir şeyi  esirgemiyorlar.

Dünya çapında EBOLA ve MERS alarmı var.

Eğer THY olmasa buraya gelemezdik ve Lufthansa dâhil bütün hava yolları grevdeydi zaten...

Bu akşam da ders var ama önce kaç kişi var demeden muayenehane gitmek şart. 

Bunu Sevgili Kızım Cânan'a da danışmam icap edecek, bugünlerde buluşacağız.

Tabii, bu aralar ortalık da pek karışık ve Sevgili Şoförümüz İbrahim Kılıç da beni azami derecede koruyor. ne yapsın...

Kendisi profesyonelce başımı önde eğdiriyor ve çok iyimser bir adam.

"Korkma Hocamboş ver Hocam" diyerek bizi pek güldürmekte maşallah...

Pek güzel iki kızı var: Merve ve Gökçe.

Merve şimdi Koç Üniversitesinde üst düzey yönetici oldu.

Hayatım boyuca sırf karanlık ve yüksek yerlerden korkmama rağmen, meğer bende de ameliyat fobisi varmış.

Vallahi bilmezdim.

Risk yok mu?

Tabii ki çok yüksek ama korkunun da ecele çaresi yok ki...

Bu arada, Sevgili Cüneyt Özdemir "yok" dedi ama, burkalılar her yerde!

Yâni rejim tehlikede...

Hem memleketin, hem de benim!

Zor Zamanlar - Tarabya - 23.10.2014- Perşembe

Etiketler: burka
79 kez okundu
0

İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞI VE LÂİKLİK

Türkiye’de iki Atatürk vardır:

Biri, bizim Atatürk'ümüzdür, öteki onların Atatürk'üdür.

Bizim Atatürk'ümüz, söylemeye gerek yok, ışığından hepimizin yararlandığı, gönlümüzdeki ve beynimizdeki Atatürk’tür. Özetle… Medeniyet rotamızın kutup yıldızı Atatürk’tür.

Onların Atatürk'ü ise, onun değil yaptıklarını, görüşlerini dinlemek, öğrenmek anlamak istemeyen, Atatürk adının geçtiği her yerde kulaklarını kapayan ve Atatürk’ün adını bile duymak istemeyen bir kesimin gözündeki Atatürk’tür.

Atatürk, bu kesimi oluşturan bireylerin beyinlerine girememiş,  onların bu talihsizliklerinin doğal sonucu olarak, kafalarında da yer edinememiştir.

Görüşümüzü, kısa yoldan ve en çıplak kelimelerle açıklayalım:

Türkiye’de sevilen ve yolundan gidilen bir Atatürk vardır; bu Atatürk’ün yanı sıra, bir de, belirli bir kesim tarafından da olsa, kendisinden nefret edilen ve düşman gibi görülen bir Atatürk daha vardır.

***

Neden olabilir, nasıl olabilir bu? En yüzeysel tanımıyla Atatürk, vatanımızı işgalci düşmanlar elinde parçalanmaktan kurtarmış bir komutandır.  Bu ulusun ulusal onuruna ve bireylerinin kişisel namusuna toz dahi kondurtmamış bir kahramandır.

Böyle bir adamdan nefret edilir mi, edilebilir mi? Böyle bir adama düşman gözüyle bakılır mı, bakılabilir mi?

Mustafa Kemal’i reddeden kesimin kimliklerini de, adreslerini de biliyoruz. Kimsenin kuşkusu yok: Onlar, ister siyasal, ister parasal açılardan olsun, kişisel çıkarları için halkı aldatmaktan çekinmeyen,

***

Halkın samimi dinî inancını kişisel çıkarları uğruna, ellerinde istekleri gibi evirip çevirip kullanan,  üstelik bu dolandırıcılığı halkı aldatmak pahasına yapan bireylerin oluşturdukları bir kesimdir.

Kim bilir, onlar belki de çok iyi tanıdıkları için karşıdırlar Atatürk’e

Türk halkı Arapça’yı bilmediğini için dinini, Allah’ın kitabından kendi dilinde okuyamayıp, anlayamamıştır. Bu nedenle dinsel bilgi açısından köyünde, kasabasında, kimsesiz, yalnız, çaresiz kalmıştır. Arapça bildiğini ileri süren, çevresini, kendisinin bir ulema, bir din bilgini, din adamı olduğuna inandırabilen, din adamı görünümlü, fakat özünde kendileri birer din cahili olan kişiler, Türk halkının bu bilgi noksanlığından ve susuzluğundan kendi kişisel çıkarları için yararlanmışlardır.

Dilimize bir deyim olarak da yerleşen “Arapça değil mi, uydur uydur söyle” sözünü, kuldan utanmadan, halktan sıkılmadan, Allah’tan korkmadan dinsel konuda harekete geçirmişlerdir. Kendi uydurdukları hurafeleri, yalanları “Kur’ân’da yer alıyor, bir Allah kelâmıdır” diyerek câhil halka din olarak, sözüm ona öğretmekten çekinmemişlerdir.

Bu konudaki yüzlerce belgeden iki tanesini sunmak isterim size.

Önce, Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” kitabından iki sayfalık bir bölüm okuyacağım:

“Suyu Arayan Adam”

Şevket Süreyya Aydemir

Yaz sonuna doğru, alayın makineli tüfek bölüğüne geçtim. Bu bölük o sıralarda ihtiyatta olduğu için, askerleri siper dışında ve başka cephelerden de tanımak imkânı buldum. Meselâ bizim bu makineli bölüğünde, İstanbullu bir başçavuştan başka okuma yazma bilen hiç kimse yoktu. Daha ilk derste belli oldu ki, bu bölükte, hangi dinden olduğumuzu doğru dürüst ve kati olarak bilen kimse de yoktur.

Derse başlarken İstanbullu başçavuşa dersi sadece dinlemesini, sual ve cevaplara katılmamasını söyledim. Sonra da askerlere:

“Bizim dinimiz nedir? Biz hangi dindeniz?” dedim. Hep birden:

“Elhamdü-l-illâh Müslümanız” diye cevap vereceklerini sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Cevaplar birbirine karıştı. Kimisi «İmam-ı âzam dinindeniz» dedi.

Kimisi «Hazreti Ali dinindeniz» dedi. Kimisi de hiçbir din tâyin edemedi. Arada:

“İslâmız” diyenler de çıktı ama “Peygamberimiz kimdir?” deyince, onlar da pusulayı şaşırdılar. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı.  Hâttâ bir tanesi, “Peygamberimiz Enver paşadır” dedi.

İçlerinden peygamberimizin adını duymuş olan birkaç tanesine de:

“Peygamberimiz sağ mı? Ölü mü?” deyince iş tekrar çatallaştı.

Herkes ağzına kolay gelen cevabı veriyordu.

Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce, diğer tarafın da kolayca hemen o tarafa kaydığı görülüyordu.

“Peygamberimiz sağdır” diyenlere, “O halde peygamber hangi şehirde oturur?” diye sordum.

Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul’da, Şam’da yâhut Mekke’de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tâyin edemeyenler daha çoktu.

“Peygamber ölmüştür” diyetlere de,  “Peygamberimiz ne kadar zaman evvel öldü?” dediğim zaman bu sefer onlar şaşırdılar.

Yüz sene evvel, beş yüz sene evvel, bin sene evvel diye gelişi güzel cevap verenler oluyordu. Fakat çoğu, hiçbir vakit tâyin edemiyorlardı. Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de din ahkâmını ve ibadetleri doğru dürüst bilen hiç kimse çıkmadı.

Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu.

Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Fakat onların da hiçbiri, namaz sûrelerini yanlışsız okuyamadılar ve daha garibi niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar.

Sonra,  “Köyünde câmi olanlar ayağa kalksın” dedim.

Vakıa köylerinde cami olan birkaç kişi kalktı. Fakat onlar da, bayramlarda, cumalarda ve âdet yerini bulsun diye camiye gitmişlerdi. Köylerinde mektep olan ise, bir tek kişi çıkmadı. Bazı câmili köylerde, câmi odasında küçük çocuklara imam tarafından kuran ezberlettirilmeye çalışıldığını görmüşlerdi ama içlerinde usulü dairesinde ve ayrı bir köy mektebi gören kimse yoktu. İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydiler. Biz Anadolu köylüsünü dindar ve müteassıp bilirdik. Hâlbuki bu gördüklerim sadece câhildiler.

Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual ve cevaplarda anlaşıldı ki bu askerler, yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.

“Biz hangi milletteniz?” deyince her kafadan bir ses çıktı:

“Biz Türk değil miyiz?” deyince de hemen:

“Estağfurullah?” diye karşılık verdiler.

Türklüğü kabul etmiyorlardı. Hâlbuki biz Türk’tük. Bu ordu Türk ordusu idi ve Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi. Fakat ne çare ki bu «Biz Türk değil miyiz?» diye sorunca «estağfurullah» diye cevap verenlerin görüşüne göre Türk demek Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu ama onu herhalde kötü bir şey sayıyorlardı. Yahut belki de aslında kendileri de Kızılbaş oldukları halde böyle görünüyorlardı.

Anadolu’da vaktiyle, binlerce, on binlerce insan Kızılbaş oldukları için öldürülmüşlerdi. Vakıa bu öldürülenler, hakiki, saf Türk aşiretler halkı, Oğuz Türkleri idiler. Fakat ne var ki korku hâlâ yaşıyordu...

Dininde ve milliyetinde mutabık bulunmayan bu bölük, sonradan dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanı ve onun vekilini de bilmemektedir. Hele iş vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı.

Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yâhut da bütün bilgiler, müphem, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı.

Bölüğü yakından tanıdıkça daha garip şeylerle de karşılaşıyordum.

Ben ilk adımda askerlerimi dindar ve müteassıp zannetmiştim. Fakat onlar câhildiler...

 Şimdi de, dönemin Diyanet İşleri’nden Sorumlu Devlet Bakanı Hıfzı Oğuz Bekata’nın, 19 Ağustos 1962 tarihli Yeni Sabah gazetesinin birinci sayfasında manşet olarak yayımlanan bir demecini, hayır bir feryadını, okuyacağım:

Türkiye’de 60 bin din adamından 55 bininin hiç tahsili yok.”

***

Mustafa Kemal Atatürk, üzerine toz kondurtmadığı Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra, onun muhafaza ve müdafaasını Türk gençliğine birinci vazifesi olarak emanet ve emrederken gösterdiği özenin ve ileri görüşlülüğün aynını, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurarken de kendi göstermiş ve... Cumhuriyeti laiklik ilkesi üzerinde kurmayı, bu kez kendinin birinci vazifesi olarak kabul etmiş,  kendinin birinci vazifesi olarak yerine getirmiştir.

Bu birinci vazifesini yerine getirirken onun gösterdiği özeninin doğal sonucu olarak Laiklik, kendine özgü sağlamlık ve dokunulamazlık özelliğiyle yalnızca Cumhuriyetimizin değil, Devlet'imizin yapısında da “ilelebed yaşayacaktır” güveninin güvencesini oluşturmuştur.

Atatürk’ün bu konudaki görüşünü en yalın bir biçimde ifade ettiği bir karşılıklı konuşmayı aksettirmek istiyorum.

Bu karşılıklı konuşma, Atatürk ile kendisini ziyarete gelen dönemin İran Şahı Rıza arasında geçmiştir:

Rıza Şah: Biraderim! Yarın memlekete dönüyorum. Ziyaretim çok yararlı oldu. Burada gördüğüm yeniliklerin çoğunu orada uygulayacağım.

Atatürk: Çok memnun oldum. Kardeşiz. Komşuyuz. Birbirimize benzersek iyi olur. Yalnız din adamlarına, yani sizin ahundlarınıza (Şii imamlarınıza) nasıl davranacaksınız?

Rıza Şah: Onlara dokunmayacağım. Bu konuda bir şey yapmayacağım. Onlar beni destekliyor. İyi geçiniyoruz.

Atatürk: Unutmayın ki toplumda köklü değişiklikler yapmak isteyen her lider, yobazlarla meydan muharebesi vermeye ve bunu kazanmaya mecburdur. Öyle yapılmazsa, on, yirmi, belki elli yıl sonra din namına hareket ettiğini iddia eden biri çıkar, her şeyi alt üst eder.

600 yıllık hayatının büyük bir döneminde teokratik bir düzenle yönetilen ve bir dönemden sonra başındaki padişahın da bu nedenle, halife olarak tanındığı Osmanlı İmparatorluğu'nun ardından, lâik Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurabilmek için Mustafa Kemal, ilk adımda, hilafetin kaldırılmasını sağlamıştır. Cumhuriyet’in ilanından 9 ay önce, 17 Ocak 1923’de İzmit’te bir basın toplantısı düzenledi.

İstanbul gazetelerinin ileri gelen 12 yazarını davet etti ve onlara, “Hilâfetin istikbali konusunda ne düşünüyorsunuz?” diye sordu.

Hepsinin cevabı malûmdu:

“İstanbul, bir İslâm kültür merkezi olsun.”

Mustafa Kemal önce sakin bir ses tonuyla tüm konuşmacılara yanıldıklarını söyledi, sonra kendine özgü kararlılığıyla şöyle haykırdı: “Hilafet kökünden ilga’ edilmelidir.”

Gerçekte bu cümle, bir toplantıda, kürsüdeki bir konuşmacının açıkladığı kişisel bir görüşün ifadesinin çok ötelerinde bir anlam yüklüydü.

Bu cümle, bir savaş alanında, cephenin en ön safında, bir eliyle atının dizginlerini kavrayan, öteki elindeki kılıcıyla savaş alanını işaret ederek yeni bir savaş başlattığını bildiren komutanın, arkasındaki aydınlar ordusuna verdiği ilk hücum emriydi:

“Hilafet kökünden ilga’ edilmelidir.”

Türkiye’nin İkinci Kurtuluş Savaşı, 17 Ocak 1923 tarihinde İzmit’te, Komutan Mustafa Kemal Paşa’nın, ordularına verdiği bu hücum emriyle başlamıştır.

Birinci Kurtuluş Savaşında Türk Vatanını işgalci düşmanın egemenliğinden kurtaran Gazi Mustafa Kemal Paşa, o gün başlattığı İkinci Kurtuluş Savaşında ise bu kez Türk milletini, yıllardır din câhili halkın beyinlerini işgal eden hurafeci, çıkarcı, sahte ve sahtekâr dincilerin egemenliğinden kurtarmıştır.

İkinci Kurtuluş Savaşımız, birinci Kurtuluş Savaşı’mızı tamamlayan “Tüm Kurtuluşumuzun öteki yarısıdır ve en az, Birinci Kurtuluş Savaşımızın yüceliğinde bir değere sâhiptir”.

Birinci Kurtuluş Savaşımız sonunda, üzerinde yepyeni bir devlet kurduğumuz tertemiz bir vatan toprağına sahip olduk; İkinci Kurtuluş Savaşımız sonunda ise, bu tertemiz vatanda oluşturduğumuz devletin, tertemiz beyinli milletini oluşturduk.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti” kavramı, ifadesi ve anlamı, bu iki kurtuluş savaşımız sonunda kazandığımız iki ayrı zaferimizin oluşturduğu bir bütünlüktür.

Bir elmanın iki yarısı işleviyle bütünleşerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni oluşturan bu iki zaferimizden birincisinin “kod adı” Lozan’dır, ikincisinin “kod adı” Lâikliktir.

Nedendir bilinmez veya çok iyi bilinir, bu ülke öğrencilerine “laiklik” kavramının anlamı, “Din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrı tutulması” yüzeysel ifadesiyle öğretilmiştir.

Oysa “din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrı tutulmaları” konusu, bir buz dağı görkemiyle örnekleyeceğimiz lâikliğin, su üstünde görünen 1/9 oranındaki bölümünden daha derin değildir.

9/9’luk bütünlüğüyle laikliğin eksiksiz anlamı, kökleri tarihin yüzyıllarca derinliğine uzanan “İnanç” ile “Düşünce” arasındaki savaşta, “insanlığın kazandığı zaferdir”.

1000’li yılların başında İmam Gazzali’nin “Felsefenin Tutarsızlığı” adlı kitabının yayımlanmasıyla ilan edilen bir “meydan okuma”, iki yüz yıl kadar sonra İbn-i Rüşt’ün “Felsefenin Tutarsızlığının Tutarsızlığı” kitabının yayımıyla bir savaşa dönüşmüştür.

İmam Gazzali “insanı”, tâbi olan, itiraz etmeyen, özetle düşüncesini eyleme dönüştürmeyen bir varlık olarak nitelemiştir. Dönemin yönetici kişileri tarafından benimsenen bu görüş sonunda insanların düşünmeleri suç olarak kabul edilmiş, insan giderek, düşüncesiyle hareket eden insan kimliğinden uzaklaştırılarak, kendine söyleneni yapmakla yükümlü bir robota dönüştürülmüştür.

Bu dönemde “insan”, kimliğinin nedeni olan beynini kullanmak yerine, kendini “insan kimliğinden” uzaklaştıran “beynini kullandırmak” durumunda kalmıştır.

İbn-i Rüşt’ün bu görüşe karşı çıkması üzerine Gazzali’nin başlattığı “meydan okuma”, giderek “inanç ve düşünce” arasında bir savaşa dönüşmüş, daha sonra Avrupa’ya sıçrayarak “Şark Cephesinden” sonra “Batı Cephesi’ni” de karanlığı altına almıştır. İnsanlar ve insanlık, işte bu dönemde bir insanlık suçu işlediklerinin farkında olmadıkları bir aymazlıkla, büyük bir karanlığın içine sürüklenmiştir. Tarihte “Orta çağ Karanlığı” damgasıyla anılan bu çağda insanların katıksız inançları,  saygın sanılan kişiler tarafından, kendi kişisel güçlerini egemen kılmak amacıyla kullanılmıştır. Tanrısal güce sahip olduklarını ileri süren ve toplumun siyasal yönetimini de ellerine geçiren bu karanlık çağ önderleri, insanın "düşünme" gücünü karanlığa iterek, onu insan yapan insansal özelliğinden yoksun bırakmışlardır.

Bu dönemde beyin, yalnızca söylenenleri dinleyen ve yapması istenenleri uygulayan bir bellek deposuna dönüştürülmüş, beynin insanı insan yapan düşünce üretici özelliği işlevsiz duruma getirilmiş, insanca düşünme yeteneğinin kullanılması gereksiz, hâttâ suç sayılmıştır.

NOTLAR:

Orta Çağ karanlığından örnekler ve Rönesans’a giden yoldaki “kıvılcımlar”

         •        Martin Luther (1450)

         •        Gutenberg

         •        Galile, Kopernik 1630)

         •        Portekiz Kraliçesi Isabella (1450)

         •        Ve… Rönesans…

         •        Amerika’ya göçlerle sıçrayan Rönesans kıvılcımları

         •        Amerika’nın Bağımsızlık Beyannamesi (1776)

         •        Bu görüşlerin Avrupa’ya sıçraması

         •        Fransız İhtilâli İnsanlık ve Yurttaşlık Beyannamesi (1789)

         •        Avrupa’nın bu siyasal iklimi zaman ve mekân sınırlarını aştı

         •        Yaklaşıl 150 yıl sonra, Anadolu’daki randevusuna yetişti.

         •        Anadolu’da bu fikirleri, Mustafa Kemal bekliyordu.

Mustafa Kemal önce, vatanı “temizledi.”

Biz onun bu hareketine “Kurtuluş Savaşı” diyoruz.

Aslında o hareket, “Birinci Kurtuluş Savaşı” idi.

17 Ocak 1923’de Mustafa Kemal, İkinci Kurtuluş Savaşı’mızı başlattı.

Bu savaş aslında, Avrupa’nın çeşitli cephelerinde, çeşitli dönemlerinde verilen düşünce ve inanç arasındaki meydan savaşlarının şimdi de Türkiye cephesinde başlatılan yeni bir savaşıydı.

Medenî ve çağdaş bir Batı devleti ancak, düşünebilen insanlardan oluşan aydınlık insanlardan oluşan bir milletle kurulabilirdi.

İzmit’teki basın toplantısında yalnızca ikinci kurtuluş savaşımızı başlatmakla yetinmedi, asıl görevleri halkı bilgilendirmek, uyandırmak ve uyarmak olan gazetecileri kendi uyardı, onlara hilafetin ne olduğunu ve ne olmadığını anlattı:

Bir bölüm okuyayım o toplantının zabıtlarından:

“Müstemlekeci devletlerin hiç vazgeçemedikleri usûl, Müslüman memleketlerini taassup zincirinde bağlı tutmak, böylece göz açmalarını, hak ve hürriyet aramalarını önlemektir. Bize de, yarın paylaşacakları bir sömürge gözüyle baktıkları için, yıllardan beri bizi, üç yüz milyon Müslümanın halifeliği sözüyle oyalamışlar, böylece ulusumuzu taassup baskısı altında tutmaya uğraşmışlardır. Hâlbuki bu üç yüz milyonluk dayanışma iddiasının hiçbir esasa dayanmadığı, dünya savaşında emperyalist devletlerin Müslüman uyruklarını, düşman sıfatıyla her cephede karşımızda görmemizle ve Almanların tesiriyle ilan ettiğimiz mukaddes cihadın hiçbir netice vermemesiyle belli olmuştur.

Biz halifeliği kaldırdığımız zaman sömürgeci ve emperyalist devletler, 'Bizi tehdit eden bir tehlike ortadan kalktı. Müslüman birliği sistemi sarsıntıya uğradı' diye sevinmeyeceklerdir.

Tam tersi, 'Bize, Müslüman memleketlerini uyuşuk bir durumda tutmak imkânı veren bir vasıta, elimizden kaçtı' diye dövüneceklerdir, bize karşı hatta hücuma geçeceklerdir."

Mustafa Kemal, bu örnekte de yanılmadı.

3 Mart 1924 tarihinde hilafet kaldırıldığında Batı basını, bir koro düzeniyle şu şarkıyı söylemeye başlamıştı:

“Bu ne gaflettir! Türkler, hilâfetin etrafındaki kutsal birliği elden kaçırıyorlar”...

Gerçekte Türkler, hilâfetin etrafındaki kutsal birliği elden kaçırmıyorlardı. Gerçekte Türkler, yüzyıllardır üzerlerinde tutulan baskıdan ve içine itildikleri uyuşukluktan, çevik ve onurlu bir sıçrayışla silkiniyorlar, uygar dünyanın, uygar bireyleri olarak, yüzlerini o uygar dünyaya döndürüyorlar, gözlerini o uygar dünyaya açıyorlardı.

Aynı anda da, çıkarcı din adamlarının karanlıklara gömdüğü Avrupa’yı, tarihte yer alan adıyla, orta çağ karanlığından kurtarıp, aydınlığa kazandıran Jacques de Molay’lerin, Galileo’ların, Martin Luther’lerin, Kopernik’lerin, hâttâ gerçeği görmesine karşın, kiliseden korkusu nedeniyle bunu açıklayamayan Portekiz Kraliçesi’nin dışa vuramadığı intikamını da bir kez daha alıyordu.

Türkler, düşünce ve inanç arasındaki savaşın burada, Türkiye cephesinde, Mustafa Kemal’in önderliğinde yürütülen bu son cephesinde…

O güne değin kendini bireysel olarak kul, topluluk olarak ümmet olarak kabullenmiş bir halk, bu savaş sonunda çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin aydınlık Türk milleti kimliği yansı sıra, “insanı insan yapan” beyinsel üretimine, düşünce yeteneğine kavuşan aydınlık Türkiye'nin aydınlık insanları, düşünen insanları olarak dünyada ve tarihteki yerlerine kavuşuyorlardı.

Lâiklik, ilköğretim okullarında öğretildiği yüzeysel anlamıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması kavramının çok çok derinlerinde, insanın insan olma üstünlüğüne saygılı, işte böylesi evrensel bir işlev ve anlam da içermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti, Hilafeti kaldırıp, sınır dışı ettiği 3 Mart 1924 tarihinin aynı saatinin, ayni dakikasında ise bir de, kendini laiklik uygarlığına götürecek yolun kapısını da açmış oluyordu.

Siyasal nedenlerle birkaç yıl sonra ulaşılan o laiklik ki, kendisine ulaşılır ulaşılmaz işlevine başlıyor, birbirini izleyen devrimleri, bir mitoloji kahramanı örneği sırtına yükleyerek, dayanılacak sağlamlıktaki temel taşı ve güvenilir koruyuculuktaki çatı kimlikleriyle devletimizin yapısındaki vazgeçilemez yerini alıyordu.

Yüce Atatürk’ün, Cumhuriyet’in dokuz ay öncesinden başlattığı ve Cumhuriyet’in hemen sonrası hedefine ulaştırdığı bu ikinci kurtuluş savaşımızın başarı ödülü, ulusumuzun özgeçmişinin göğsünde bir insanlık ve uygarlık atılımının zafer madalyası olarak parlayan laikliktir.

Birinci Kurtuluş Savaşımızın sonunda Türk vatanının işgalci düşmanın egemenliğinden temizlenmesi ne denli ulusal övünç ve gururumuz ise, ikinci kurtuluş savaşımızın sonunda Türk Milleti’nin beyninin, sahte dincilerin egemenliğinden kurtarılması ve insanı insan yapan özelliğine kavuşturulması da o denli övünç ve gururumuzdur.

Vatanımıza yeniden sahip çıkabilmemizle eş değerde olan düşünen bir ulusa ve düşünen bireylere yeniden sahip çıkabilmemizi sağlayan laiklik,  dünyanın bu coğrafyasındaki karanlığa da son vererek, dünyanın bu köşesini de aydınlığa kavuşturan insanî evrime katkısıyla da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapısındaki vazgeçilemez, dokunulamaz, “olmazsa olmaz” varlığını her zaman koruyacaktır.

Millî ve insanî dileğimiz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hep bu yapıda olması, hep bu yapıda kalmasıdır...

Millî ve insanî kararımız ise, ulusal ve insanî yeminimizin, millî ve insanî şeref sözümüzün bir kez daha, bin kez daha tekrarıdır:

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hep bu yapıda olacaktır, hep bu yapıda kalacaktır...”

Bu kararımız, bu yeminimiz ve bu şeref sözümüz, böyle biline, böyle anlaşıla, böyle uygulana, her zamanda ve her mekânda, Doğu’dan Batı’ya, Kuzey’den Güney’e

Mete Akyol Ağabeyime şükranla...

Mehmet Kerem Doksat - Karanlık Günler - 12.10.2014 

247 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Daha önce de pek çok bayram idrak ettim ama hiç bu kadar dehşet verici tablo görmemiştim.

Daha önce de bayramlar yaşadık, gördük kutladık ama ilk defa bu güzel memleketin bu derecede ağır muhasara altına alındığına şâhit oldum.

Bu seferki belânın adresi Işid idi.

 

Felâkete dikiz! Her milletten adam var burada...

Nitekim, Türkiye'de burka giymenin Arabizme hizmet edeceğini söyleyince, CNN Türk'teki canlı yayında, pek çok sebepten dolayı pek sevdiğim genç bir gazeteci olan Cüneyt Özdemir Bey benimle aynı düşüncede olmadığını  söyleyince, Kanal A TV'de "profesörden şoke edici sözler" diye pat diye gündeme oturdum, iyi mi! 

Hâlbuki bu gidişin sonun Türkiye'de, tamamen millî şuurunuzu tahrip edebilecek bir boyut kazandığını anlatabilmekti amacım.


Pek merak ediyorum, bu genç adam ve daha pek çok kalemşor acaba gidişatın farkındalar mı?

Diyelim ki her gün küçülen, pilotların istifa ettiği ve USD'nin 3TL civarına çıktığı böyle bir devirde, ya Devletimiz ve TSK bu gayrinizami çatışan orduyla başa çıkamazsa, bunun sonu ne olur acaba? 

Bakın ne diyor sakallı adam:


Ne olacak bu işin sonu?

***

Biliyoruz ki hiçbir şey durup dururken ortaya çıkmaz, eşyanın tabiatına aykırı, değil mi?

Tabii ki insan haklarına göre isteyen istediğini giyebilir, bu itiraz etmek kabil değil.

Eğer bu ortam ve patlayan etnik kalkışmalar sürerse memleketi nasıl kurtarırız bilemiyorum!

Yaygın olarak sokağa çıkma yasakları, Işid'in önlememeyen ilerlemesi, sokaktaki olayların gittikçe artarsa ve yurtçapında sıkıyönetime varabilecek tedbirler alınmasi icap ederse ve hâlâ bu ülkede 36 çeşit etnik kimlik oraya buraya saldırırsa ve her tarafa komünizm ve benzeri ütopyalar için saldırılırsa bunun sonu ne olur! 7 milyona yakın işsizlkle nereye varılabilir?

MEB hâlâ takviye kurslarla, 20 Ekim'den sonra devletin istediği kıvamda öğrenci yetiştirilip, at yarışı içine sokulacaksa, Özgür Suriye Ordusu istediği yere saldıracaksa, ne yapılacak?

Birleşmiş Milletler sanki günümüzde bir işe yarıyor da, Bayram tam da sona erken açılan bölücülük bayrakları ile nerelere varılacak?

İlber Hoca da reklâmlarda, ona çok yakışıyor bu muhabbet dolu üslûbu ve içimize biraz olsun serin sular serpilmekte,

Devlet, kendi vatandaşlarına tuzak kurar mı?

Acaba e-ticarete bu kadar hız verilirse, acaba daha kaç yuva yıkılacak?

8 ayda 46 milyar TL harcanmış...

Eğer İran'daki gibi bir rejim Türkiye'de de yerleşirse, muta nikâhı gelirse, 9 yaşındaki kızlara evlenme izi çıkarsa, bunu önleyecek hangi güç var?

Önümüzdeki üç yılda enflasyon daha da artarsa...

Ekonomideki bu büyüme vatandaşın cebine yansıyacak mı?

İç savaşla dış olanın farkı kalmayacak.

Bâzı iddialara göre en az beş ilâ on milyon kişi ölecek denmiyor mu? Kimin söylediği bende saklıdır. 

Demin Genç Dostum MM cebime mesaj yolladı, endişelenmesin.

Unutmadan, genç meslekdaşım Mahir Yeşildağ'ın, Mir Mustafa ismindeki yavruları aramıza gelmiş.

Allah analı babalı büyütsün. Haber vermek inceliğini gösterdi mesaj atarak...

***

16 kişi ölmüş, bunun hesabını kim verecek?

Yarın TBMM'de de silâh patlarsa, memleketteki iç dayanışma hâlâ sürebilecek mi?

Bu gidişin sonu sâdece sokağa çıkma yasaklarıyla önlenebilecek mi?

Acaba Diyarbakır'da ortaya çıkan eylemler, tıpkı dün İstanbul'da olduğu gibi, gemi azıya alırsa?

Bu güzel memleket HDP'lilere bırakılacak mı?

Ata'nın büstleri gene kırılacak mı?

Bugünkü konjonktür bir Ortadoğu Bataklığı ile çözülebilir mi?

Kobani'yi acaba koruyor muyuz yoksa onlar bize mi hücum ediyorlar?

Artık kim vatandaş, kim yandaş, bilen var mı?

Sayın Ahmet Davutoğlu'nun başkanlığındaki hükûmetimiz olağanüstü gündemle toplanıp da, bu sorunlara çare bulabilecek mi?

"Hassas ve duyarlı" olmak ne demek ve hâlâ Kürt perestişkârlığı yapılmıyor mu?

Acaba hâlâ AKP mi yoksa Ak Parti mi?

Korku ve dehşet ortamı yaratılıyorsa, bunun müsebbibi acaba Fethullah ve adamları mı?

Kobani'de 500 kişiye varan katliamı yapan bu acayip örgüt-Devletin arkasındaki güç kimlerdir?

Dünyanın beş bir yönünde, ABG'de (Amerika Birleşik Güçleri) dahi bayraklarımız indiriliyor, senelik izin de iptâl.

Her yerde polis dolu!

Herkesin başına Süperego niyetine birer polis dahi dikilse, bu ateş söner mi?

Neden herkes Sözcü'ye geçmekte?

Diğer medya mensuplarının korktuğu nedir?

Otogarlar felâket ve meselâ Avustralya'daki bir transseksüel aşçı, karısını bir güzel pişirip yemiş!

Acaba o da mı Müslümandı?

Namaz kılıyor muydu ve konu komşu da nasiplendi mi?

İşte kurbanın son kurbanı...


 ***

Adana'dan çok iyi tanıdığım Fatih Hoca bile duygulanmış:


Yakışır Hocam, hedef çok daha ilerisi, bilirim seni....

***

MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri işin sırrını açıklamaya çalışılıyor ama Didem Hanım onu konuşmaktan alıkoyamıyor.

Şimdi STAR gazetesinden arayıp Leonard Cohen'in 80'inden sonra sigaraya başlamasının mekanizmasını sordular.

En berbat bağımlığın sigara olduğunu, bu iki kadim milletin, yâni Türkler'in ve Yahudilerin ne kadar çok ortak tarafı olduğunu anlattım ve bu rol modelliğinin benim bile aklımı çelebileceğini anlattım.


İki dost millet

Hâlâ İstanbul'un gövdesinde it kopuk çok fazladır denebiliyor ve silâhlı adamlar 31 kişiyi öldürebiliyor...

Bunun birkaç adım sorası bir Millî Mutabakat Hükûmeti kurulması şart değil mi?

Yoksa darmadağın oluruz ve mevcut kadrolar bununla başa çıkamaz!

Mehmet Kerem Doksat - Tarabya - Zor Zamanlar 10.10.2014

222 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bâzı insanlar dünyaya korkmak, çekinmek, incinmemek için gelirler.

Şimdi bunlardan birkaç örnek vermek istiyorum (isim ve soyadları tamamen tesadüfîdir):

Ayşe, 28 yaşında ve aşırı mahcup bir genç kadın.

Bana geldiğinde henüz evli değildi.

İstenen bir çocuk idi, Ahmet ve Fatma'nın kızı olarak dünyaya gelmişti.

Aşırı mütevâzı ve ürkek huyundan dolayı hep dikkat çekiyordu.

Klinik muayenesinde göz temâsından kaçındığı mesafeli olduğu dikkat çekiyordu.

Zekâsı gayet parlaktı ve 126 IQ ile âdeta "ben çok zekiyim" dercesine gülümsüyordu.

Cep telefonundaki adres ve numara adedini saymasını istediğimde, bunun yüzlerce olduğunu fark etti ve bu da ona çok iyi geldi...

Hûri gibi bir kadındı.

Rorscahch ve MMPI testlerinde sâdece kuvvetli nörotik belirtiler, ebeveyne aşırı itaat ve sıkıntılı bir tablo çıkmıştı.

Entellektüalizasyon, reaksiyon formasyonel ve bastırma gibi üst düzey, Nörotik Ego Savunmaları kullandığı dikkatimi çekmişti.

549 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bugünden itibaren, 

Hiç tanışmadığım Kayserili bir iş adamından gelen mektupları paylaşmak istiyorum.

Yazacaklarım tamamen onun şahsî görüşleridir.

Geçen gün bana bir mektup yolladı, e-mail de ekliydi.

Adı Mahmut Kazına ve 70 yaşını çoktan aşmış.

Beni epeydir takip ediyormuş ne kadar milliyetçi, Atatürkçü ve samimi birisi olduğuma kanaat getirmiş..

Bundan sonra burada nakledeceklerim tamamen onun fikirlerinden ibarettir.

İlk mektubunda önce kendini uzun uzun anlatmış.

Fabrikasını Kayseri'de kurmuş ve o derecede kendine güvenen bir şahsiyet ki, Amerikalı bir iş adamı olan Alfred Sexman'a meydan okumuş.

***

Bu Alfred denen kişi Amerika'da kurduğu şirket sayesinde bütün dünyaya meydan okumuş ve ilk defa sexman yağını piyasaya sürmüş ve bu sayede milyarlarca USD'lik kâr ele eder olmuş.

Mahmut  Bey de ona nispet etmiş ve kimseden müdana-ası da kalmamış ve gözünü karartıp ihracata başlamış.

Eh. bu cür'etinin karşılığını da çok büyük kârlar elde ederek bulmuş.

Memleket meselelerine de hiç yabancı kalmamış ve içerisinde bulunduğumuz hâl-i pür melâli de gözü kara bir şekilde gözler önüne sorar hâle gelmiş.

689 kez okundu
0