Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Genel

BU YAZIYI HERKESİN OKUMASINI İSTERDİM

                                               Vahap Balman – Fuat Yöntemli’den

Niye acayip bir başlık seçtiğimi yazıyı okuyunca sizler de anlayacaksınız.

Tam tamına 48 yıl önce ODTÜ’de daha sonraları Rektör de olan bir hocamız, sıkıldığımızı anlayınca, bizleri rahatlatmak için orijinal konular da anlatırdı.

Bir derste “Garcia’ya Mektup” diye hepimizi etkileyen bir konu anlatmıştı. Uzun meslek hayatım süresince anlattığı matematik bilgileri pek fazla işime yaramadı ama “Garcia’ya Mektup” konusu neredeyse hayatıma yön verdi. Hocamızın derse ara verip yaptığı o kısa konuşmasından bir iş yaparken bahane aramamayı, üzerimize aldığımız görevleri en iyi şekilde yapmayı öğrendik.

***

Hayatım boyunca “Garcia’ya Mektup” konusunu muhtelif yazarların kaleminden de okudum. Ama son defa Başkent Üniversitesi Kültür Yayını olan Bütün Dünya dergisindeki yazıyı okuyunca, bunu okuyucularımla da paylaşmak istedim. Nedense yazının yazarının adını yazmamışlar. Ben yazıyı özetleyerek vermek istedim ama o kadar güzel yazılmış, o kadar usta bir kalemden çıkmış ki, bozarım diye çekindim. Yazıyı aşağıda aynen aktarıyorum. Okuyunca siz de bana hak vereceksiniz.

***

Yeryüzünde birçok şairin, yazarın şiirleri, öyküleri, romanları, yabancı dillere çevrilmiş, kendi ülkesi dışında da yayımlanmıştır ama... Galiba yalnızca bir gazetecinin köşe yazısı birçok yabancı dile çevrilip kendi ülkesi dışında birçok ülkede yüz milyondan fazla yayımlanmıştır. O gazeteci, Elbert Hubbart, o köşe yazısının başlığı ise Garcia’ya Mektup’tur.

Elbert Hubbart’ın bu yazısının yüz yıl boyunca çeşitli ülkelerde yapılan baskısı, yüz milyon adeti aşmıştır. Tüm meslektaşlarına örnek oluşturacak bir olgunluk düzeyindeki bu Amerikalı gazetecinin, Philistine adlı aylık bir derginin 1899 Şubat sayısında yayımlanan bu yazısı, hiçbir olağanüstü özelliği olmayan, sıradan bir çavuşun görev sorumluluğunun öyküsüdür.

Hubbart’ın “Garcia’ya Mektup”undan etkilenen ilk kişi, New York Merkez Demiryolu İşletmesi yöneticilerinden George Deniels oldu. Bu yönetici, Philistine dergisindeki yazıyı Genel Yönetmeni’ne okuduktan sonra ondan, bu yazıyı çoğaltıp tüm demir yolu çalışanlarına dağıtmak için izin istedi. George Deniels istediği izni aldıktan sonra “Garcia’ya Mektup”u beş yüz bin adet bastırdı ve “bu çavuşu örnek alınız” ön yazısıyla işletmenin tüm çalışanlarına dağıttı.

Garcia’ya Mektup’un varlığı, kısa bir süre sonra Rus Demiryolları Genel Yönetmeni Prens Hilakoff’un kulağına ulaştı. New York Merkez Demiryolu işletmesi çalışanlarından birinden sağlanan mektubun bir kopyasını okuduktan sonra Prens Hilakoff, bunun Rusça’ya çevrilmesini ve Rus demir yolu şirketinin tüm çalışanlarına dağıtılmasını emretti.

Garcia’ya Mektup, demir-yolu işçilerinden, Rus ordusu mensuplarının eline geçti. Erler arasında elden ele dolaşan mektubu ordu komutanları okuyunca, mektubun resmileştirilmesine ve tüm ordu mensuplarına dağıtılmasına karar verdiler.

Japonlarla başlayan savaş için cepheye giden Rus askerlerinin tümünün üniformalarının ceplerinde Garcia’ya Mektup’un bir kopyası bulunuyordu. Japonlar, savaşta tutsak aldıkları Rus askerlerinin tümünün ceplerinden çıkan bu mektubu görünce bunu ciddi bir incelemeden geçirdiler. Mektup Japonca’ya çevrildi ve bunun, tutsak alınan tüm Rus askerlerinin ceplerinde bulunduğu haberiyle birlikte Japon İmparatoru’na sunuldu. Mektuptan İmparator da etkilendi ve birer kopyasının Japon Hükumeti’nin tüm üyelerine dağıtılmasını emretti.

Pearl Harbor baskını dâhil, hepsi ABD'nin dümenidir. Tıpkı 11 Eylül saldırıları gibi. Hükümranlığını korumak için, bu ülkenin başındakiler her şeyi yaparlar. O zamanlar, NTV'de canlı yayında, Sayın Celal Pîr'le beraber bunları yorumlamıştık ve bu işin tezgah olabileceğini daha o zaman ima etmişti. Nitekim, kimse Usame bin Ladin'e neden tamamen yasaklı olan hava sahasından sülalesiyle geçme izni verildiğini hâlâ izah edemiyor. Yok adamın penisi küçükmüş de, yok aşağılık kompleksi varmış da ondan İkiz Kuleleri vurdurtmuş; buna çocuk dahi inanmaz!


Tüm Japon bakanlar, Garcia’ya Mektup’u çoğaltıp, kendi bakanlık örgütünde görevli tüm çalışanlara gönderdiler.

***

ABD Deniz Kuvvetleri mensuplarına 1913’de dağıtılan mektubun özel olarak çoğaltılmış kopyaları ise, Birinci Dünya Savaşı’na katılan askerlerin önemli bir bölümünün ceplerinde bulunuyordu. Bunlara uyuşturucu madde verilip, Kamikaze namıyla, geri dönmemek üzere uçuşa yollanırlardı...

Dergide yayımlandığının on dördüncü yılında Garcia’ya Mektup’un resmî olarak çoğaltılan baskısı, kırk milyona ulaşmıştı.

Amerika Birleşik Devletleri ve İspanya arasındaki savaşın bir aşamasında ABD Başkanı, çok acele olarak Küba’daki isyancıların önderi Garcia’ya bir haber göndermek istedi.

Garcia, hangisinde olduğu bilinmeyen onlarca sığınaktan birinde saklanıyordu. Kendisine posta veya telgraf yoluyla ulaşabilmek olanaksızdı.

ABD Başkanı’nın ona, ne denli önemli bir haber göndermek istediğini bilen çevresindekiler, Garcia’ya bir haberin, ancak elden götürülebilecek bir mektupla ulaştırılabileceğini bildirmek zorunda kaldılar.

***

Başkan’ın çaresiz bakışları karşısında cevap, çevresindeki subaylardan birinden geldi.

“Benim birliğimde, Rowan adında bir çavuş vardır” dedi. “Kimsenin nerede olduğunu bilmediği Garcia’yı o bulabilir ve mektubunuzu kendisine ulaştırabilir.”

Bu cevaba Başkan’ın pek aklı yatmamıştı ama, ortada yapılabilecek başka bir şey yoktu.

Rowan çağrıldı. Kendisine, Garcia’ya gönderilecek mektup uzatıldı ve ... “bunu, Garcia’ya teslim edeceksin” denildi.

Rowan mektubu aldı, üniformasının yanındaki deri kesenin içine koydu, kesenin ağzını sıkıca büzdükten sonra, göğsünün üzerine kayışla bağladı. Önce Başkan’a selam verdi, sonra komutanlara, en son da kendi komutanına selam verdi, dışarı çıktı.

Rowan, yola çıktıktan tam dört gün sonra, gecenin karanlığından da yararlanarak, üstü açık bir kayıkla Küba sahilinin açıklarına vardı. Küba’nın balta girmemiş ormanlarına dalıp, gözden kaybolduktan üç hafta sonra, adanın öteki yakasında ortaya çıktı. Ülkesinin düşmanı bir ülkeyi, yürüyerek bir uçtan öteki uca geçti ve Garcia’ya mektubu teslim etti.

Burada size Rowan’ın, Garcia’ya mektubu götürebilmek için ne zorluklar atlattığını, ne tehlikeler geçirdiğini anlatacak değilim. Onun, ne denli kahraman bir asker olduğunu da anlatacak değilim. Yalnızca bir noktayı, hem de çok ihtiyaç duyduğumuz bir noktayı, iyice belirtmek için yazıyorum size tüm bunları.

ABD Başkanı’nın makam odasındaki olayı, ana çizgileriyle bir kez daha gözden geçirelim:

ABD Başkanı Mckinley, Garcia’ya teslim edilmek üzere Rowan’a bir mektup verdi. Ona yalnızca, “Bu mektubu Garcia’ya teslim ediniz” dedi. Rowan mektubu aldı, göğsüne bağladı, selamını verdi ve odadan çıktı.

***

Lütfen dikkat ediniz: Rowan, “Garcia nerede?” diye bir soru sormadı. “Garcia kim?” diye bir soru da sormadı. Yaptığı tek şey, kendisine verilen görevi almak oldu. Zaten kendisinden beklenen, onun da yapması gereken buydu.

Rowan, ülkesindeki her okula heykeli dikilebilecek ve yetişen tüm kuşaklara örnek olarak tanıtılabilecek bir ölümsüz kahramandır. Fakat bugünün gençleri onun kahramanlığından çok, başka bir özelliğini örnek almak zorundadır. Rowan’ın örnek alınması gereken özelliği, verilen görevi sadakatle kabullenmek, o görevi yerine getirebilmek için hemen harekete geçmek ve görevi eksiksiz tamamlayabilmek için tüm enerjilerini bir noktada toplamak disiplinidir.

Özetle, Garcia’ya gönderilecek mektubu almak, hemen götürmek için yola çıkmak ve mektubu Garcia’ya teslim ederek görevi kendisinden beklenildiği güven düzeyinde tamamlamak sorumluluğu ve terbiyesidir.

General Garcia, şimdi yaşamıyor, fakat yeryüzünde başka Garcia’lar var. Ve o Garcia’lara gönderilecek başka mektuplar var.

Çevremize baktığımızda ise, genellikle güçsüz, isteksiz, gönülsüz ve umursamaz kişilerle karşılaşıyoruz. Yönetici olarak görev yaptığınız iş yerinizde, varsayın ki altı yardımcınız var. Bunlardan birini çağırın ve kendisinden şöyle bir istekte bulunun:

“Lütfen benim için ansiklopediye bakıp, Corregio’nun hayatına ilişkin özet bir bilgi hazırlayın.”

Yardımcınız size, “peki efendim” deyip, bu görevi yapmaya hemen gidecek mi?

Boş yere umutlanmayın. Büyük bir olasılıkla böyle bir şey yapmayacak. Donuk bir ifadeyle yüzünüze bakacak ve size, şu sorulardan birini ya da bir kaçını soracaktır:

O kimdir?

“Hangi ansiklopediden bakayım?”

“Fakat bu görev, benim sorumluluk alanıma girmiyor ki efendim...”

Bismarck’ın hayat hikâyesini istemiyorsunuz, değil mi?

“Bunu benden daha kıdemli bir arkadaş yapsa daha iyi olmaz mı, efendim?”

“Hayatı hakkında bilgi istediğiniz bu kişi, halen yaşıyor mu, yoksa ölmüş mü efendim?”

“Acelesi var mı, yoksa elimdeki işi bitirdikten sonra yapsam olur mu?”

“Ben ansiklopediyi bulup getirsem olur mu, yoksa oradaki bilgiyi aynen kopya çekmemi mi istersiniz?”

“Bu kişinin hayatını niçin öğrenmek istiyorsunuz efendim?”

“Onun hayat hikâyesinde neyi vurgulamamı istersiniz?”       

Siz bütün bu soruları büyük bir sabırla yanıtlayıp, kendisinden bu bilgiyi niçin istediğinizi, onun bu bilgiyi nereden, nasıl bulacağını tane tane açıkladıktan sonra bile çalışma arkadaşınız, hiç kuşkum yok, kendi bölümüne gidecek ve kendi yardımcıları arasında Garcia’ya Mektup götürecek bir kişiyi aramaya çalışacaktır.

***

Bir stenograf ilanı için başvuranların onda dokuzu, ne imla kurallarına, ne de noktama işaretlerini kullanmayı bilir. Daha da kötüsü, başvuruda bulunduğu iş için bunların olmazsa olmaz kurallar olduğunu aklına bile getirmez.

Böyle bir kişi, Garcia’ya mektup götürebilir mi?

Benim yüreğim, evde olduğu zaman da, işten uzakta olduğu zaman da işini yapan adamdan yanadır. Garcia’ya götürmesi için kendisine verilen mektubu alıp, cebine koyan, fakat aptalca sorular sormayan adamdan yanadır.

Uygarlık, işte bu çaptaki kişiler için uzun ve biraz da sıkıntılı bir soruşturma dönemidir. O her kentte, kasabada, köyde ve her büroda, mağazada ve fabrika vardır. Dünya, işte bu çaptaki kişilerin sorumluluk bilinci iş terbiyeleriyle ayakta durabiliyor. Tüm insanlık, evrimini biraz daha, biraz daha hızlandırabilmek için, tüm gücüyle, işte bu bilinç ve bu terbiyedeki, bu çaptaki kişiler için haykırıyor:

Garcia’ya mektup götürecek kişilere ihtiyacımız var... Hem de en kısa sürede, her yerde ve her zaman.”

***

Şimdi elimde Taha Akyol’un yazdığı “Ama Hangi Atatürk” kitabı duruyor…

Özgeçmişi kısaca şöyle: Taha Akyol, Abhaz asıllı Türk Gazeteci ve yazar. 1946 yılında Yozgat’ta doğdu. Babası Mustafa, annesi Fatma Akyol’dur. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Yozgat’ta tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Yazarlık mesleğine 1977 yılında Her Gün gazetesinde başladı.


 Acaba Gazi olmasaydı, Taha Bey bunları anlatabilir miydi?

12 Eylül 1980 darbesi öncesinde Milliyetçi Hareket Partisi yönetiminde bulundu. Darbe sonrasında tutuklandı ve uzunca bir süre Mamak Cezaevi’nde yattı. Askeri mahkemede yargılandı ve beraat etti.

Yankı Dergisi’nde, Tercüman, Meydan ve Milliyet gazetelerinde çalıştı. 80'li yılların ortalarından itibaren Türk milliyetçisi çizgiden uzaklaşarak muhafazakârlığa - liberalizme yöneldi. O Tercüman ki, bir zamanlar Ilıcak Ailesi’nin en büyük varlığıydı. Bir dönem liseleri de mevcuttu.

Nazlı Hanım, Demokrat Parti döneminde Nafia (Bayındırlık) sonra da Münakalat (Ulaştırma) Bakanlıkları yapmış olan Muammer Çavuşoğlu’nun kızıdır. Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’ni bitirmiş (1963) ve Lozan Üniversitesi Lozan Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (Ecole de Sciences Sociales et Politiques, 1967) eğitim görmüştür.

1969’da gazetenin esas sahibi olan Kemal Ilıcak’la evlendi, bu evliliğinden iki çocuk annesi oldu. KKTC’de de epey mal varlığı mevcuttur.


Kemal Bey puro içen tam bir patrondu ve Rahmetli Peder’i Filipinler’e yollayıp, vaat ettikleri ücreti ödememişlerdi. Daha sonra oğulları Mehmet Ali Ilıcak bir gazete çıkardı; her gün zam yaparak bu fakir millete televizyon satmayı vaat etti ama çoğu gerçekleşmedi. Galiba Sanyo marka bir televizyondu; hem de en ufak ekranlısından...


Gazeteciliği

Tercüman gazetesinde başyazar oldu. 1988’e kadar aynı grubun ikinci gazetesi olan Bulvar’ın imtiyaz sahipliğini üstlendi. 1992 ile 1994 arasında TRT’de Söz Meclisten İçeri adlı programı yaptı. Tercüman dışında Meydan, Hürriyet, Akşam, Yeni Şafak, Dünden Bugüne Tercüman, Bugün ve Takvim gazetelerinde, sonrasında Sabah gazetesinde yazarlık yapmıştır. 17 Aralık 2013 tarihinde yapılan yolsuzluk operasyonu sonrasında adı yolsuzluk iddialarına karışan bakanların istifa etmesi gerektiğini savunmuş, bir gün sonra fikir ayrılığı gerekçesi ile Sabah gazetesi ile yolları ayrılmıştır. 2014 yılında, sektöre Bugün gazetesine geri dönmüştür.

Siyaset

1999 Türkiye Genel Seçimlerinde Fazilet Partisi’nden İstanbul Milletvekili seçildi. Yemin töreni sırasında İstanbul milletvekili Merve Kavakçı’nın TBMM salonuna türbanlı olarak girmesine koluna girerek eşlik etti; bu bir ilkti, bugünlerin hazırlayıcılarından birisi olmuştu. 22 Haziran 2001’de, Anayasa Mahkemesi’nin Fazilet Partisi’ni kapatılmasına karar verdiği dava sonucunda milletvekilliği düşürüldü ve 5 yıl siyaset yasağı getirildi. 2011 genel seçimlerinde AKP’den milletvekili aday adayı oldu ancak aday gösterilmedi.

***

Ailesi

21. ve 22. Hükumetlerde bakanlık yapmış Muammer Çavuşoğlu’nun kızıdır. Valilik, 29., 31., 32., 39. ve 41. hükumetlerde bakanlık yapmış olan Turhan Kapanlı dayısıdır. İlk eşi Kemal Ilıcak’ı 1993'te kaybeden Ilıcak, işadamı ve siyasetçi Emin Şirin’le kısa süren bir evlilik yaptı. İki çocuk annesidir.

***

Dönelim Taha Bey’e

Siyasi ve iktisadi olarak kendisi tam bir klasik liberal iken, kültür ve dış politika alanında sağ-kanat yaklaşımı benimsemektedir. TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi mütevelli heyeti üyesi olan Akyol hâlen CNN Türk program yapımcısı ve Hürriyet Gazetesinde yazar olarak çalışmaktadır. Taha Akyol evli ve iki çocuk babasıdır. Gazeteci ve yazar Mustafa Akyol’un babasıdır.

Taha Bey, “sol söylemleri sağ lisanına tahvil eden kişi olarak da tanınır”.

***

Kitaptan alıntılar:

Önce künye: Doğan Kitap. 2. Baskı Şubat 2008. Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Tic. AŞ.

Devam edelim:

1877 harbi, Avrupa’nın Plevne ile birlikte bütün Tuna vilayetini ve Rumeli’nin önemli kısmını kaybettiğimiz savaş.

Çanakkale’de 101 bin şehit kişi şehit düştü, Milyonlarca aç çıplak kayıp verilmiş.

İstanbul işgal altında… Türkiye ve İstanbul ıstırap ve karanlıklar içerisinde.

1912, bütün Rumeli’yi kaybettiğimiz Balkan Harbi… Yahya Kemal’in şehri Üsküp’ü, Mehmet Âkif’in şehri İpek’i, Mustafa Kemal’in şehri Selanik’i (MKD: ben oraya gittim seneler önce, Depresyon Tedavisinde Yenilikler anlatmıştım bir ilaç firmasının davetlisi olarak ve “gardaş” diyen bir Rum’la –ki karısı bir hemşireydi, pekiyi anlaşmıştık), bütün Rumeli’yi kaybetmişiz.

Üç milyon kişi sakatlanmış, yine göç, gene etnik temizlik.

Çanakkale’de 101 bin şehit. Sevgili Dostum Bingür Sönmez’in vurulduğu yer, kendini adadığı dava bölgesi… O kalb cerrahı dostum ki, pek çok can kurtarmış ve artık çelik zırhla dolaşmakta. Zamanında Rebiî Dayım için aradığımda “hemen yolla diyen kardeşim” diyen usta bir cerrah. Hobileri arasında kaval çalmak var ve musiki ile terapi de de üstat. Ne zaman arasam “alo” der.

***

Ayhan da çok şöhret sahibi oldu: Sabancı Vakfı’nın katkılarıyla hazırlanan “Fark Yaratanlar” programının 20 Aralık 2009 tarihindeki konuğu, 1986 yılından beri ihtiyaç duyan kişilere maddi karşılık beklemeden sağlık hizmeti vermek için çalışmalarını sürdüren Dr. Ayhan Tokgöz, İzmit-Gebze’de, üç idealist doktor arkadaşı ile açtıkları Lokman Hekim Sağlık Vakfı Hastanesi’nde hastalar, 50 kuruşa dâhiliye muayenesi yaptırıyor, diş hekimine tedavi oluyor ve her türlü tahlili yaptırabiliyorlar…

Hastalar, aynı zamanda hastanedeki okuma-yazma kursuna da katılabiliyorlar. Vakıf daima garantili bir yatırımdır ve Ayhan da çok akıllıca bir iş yaptı.

Ayrıca hastane bünyesindeki doktorlar, Gebze’deki evleri tek tek dolaşarak maddi ihtiyacı olan kişileri tespit edip, onlara ilaçlarını da bedava veriyorlar. “Modern Robin Hood” olarak da bilinen Dr. Ayhan Tokgöz, İstanbul-Levent’te bulunan polikliniğinin gelirini de Gebze’deki hastanede sağlık hizmeti vermek için kullanıyor.

***

Sağlık hizmetinin yanı sıra Dr. Tokgöz, vakfa gelir yaratmak için geri dönüşebilir katı atıkları toplayarak çevrenin korunmasına da katkı sağlıyor. İstanbul'da okullarda ve iş yerlerinde bulunan Lokman Hekim Vakfı yazılı geri dönüşüm kutuları haftada 2 kez toplanarak ayrıştırılıyor. 19 yıldır Türkiye’de bu faaliyeti sürdüren tek sivil toplum kuruluşu olan vakıfta hala ayda 1 ton katı atık toplanıp ayrıştırılıyor. Bugüne kadar 250 bin ton hurda kâğıt toplandı ve elde edilen parayla 170 bini ücretsiz 420 bin hastaya bakıldı.

TED’den Arkadaşım ve Dostum Sadi’nin Sızmaz’ın bir uzman olarak aldığı ücreti hiç zikretmeyeyim, daha iyi! Üç kız okutuyor İngiltere’de…

***

İnşallah bu sefer kendim için aramam; gerçi Kardiyoloğum İlker Baran da hazır; Aziz ve Dostum Dr. Murat Kınıkoğlu (karısının adı da Canan’dır) da, Prof. Dr. Mehmet Haberal, Sevgili Dostum ve Meslekdaşım Ayhan Tokgöz de arar veya çağrılara cevap verir sanırım. Gerçi aradım ama işitmedi bir kısmı; hafta sonu rehaveti herhalde. Hele Ayhan epey sıkıntı yaşadı, karısı da çok ciddi hastalıklar geçirdi. Nişantaşı’nda komşuyken bile görüşemedik bir türlü. Demin açtı, meğer Çeşme’de tatildeymiş pek çok kişi gibi.

Biraz önce Sevgili Mustafa Bilici ile de konuştuk. İyiymiş, o da bir özel üniversiteye geçmiş. Bir ricamız oldu, hemen kabul etti.

***

Mecburi hizmetimi yaptığım, Hayrettin Dereli’nin rehberliğinde Anıtları gezerken gözlerimin dolduğu bölge: Allah’ı özlediler, akşamına kavuştular yazıtının bulunduğu mevki.

Silahaltına alınan binlerce kişiden sadece birkaçı dönebilmiş ve ortalık perişan. Ermeniler veya daha az sayıda Rum da aynı coğrafyada.

Ağıtlar yakılmakta:

Ölmeden mezara koydular beni

Ooof... Gençliğim eyvah!

***

Millet olarak da hakaretlere maruz kalıyoruz.

Mondros Mütarekesi’nden sonra Paris’te toplanan “barış konferansında” Damat Ferid Paşa’ya cevaben Fransız Başbakanı Clemencau, Türklerin yönetimde kabiliyetsiz bir millet olduğunu söylüyor. Hıristiyanları asıp kesmiş, hâkim olduğu hiçbir yerde medeniyetin yerleşmesine bir ırktır deniyor:

Türk kavmi, idarî işlerde şimdiye kadar maharet gösterememiş ve başarı sağlayamamıştır. Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da Türk’ün fethettiği hiçbir yer yoktur ki, orada maddî mamuriyet durumunun eksikliği, medeni seviyenin düştüğü görülmesin… Türk fethettiği arazide mamuriyet (vazife, görev) sebeplerine getirilememiştir… Hristiyanlar eski Türk hükumetinin emriyle katledilmiştir. Türk Kavminin idare kabiliyeti yoktur…

Öyleyse Anadolu galip devletler tarafından paylaşılmalı, Türklere bırakılacak yerler de Avrupa denetimi altına alınmalıdır. Clemencuau’nun bu uzun nutku, Sevr Antlaşması’nı hazırlayan ideolojik belgelerden biridir.

En Ağır Ceza Türklere

İngiliz Başbakanı Lloyd George da artık “İngiliz İmparatorluğu’nu sarsabilecek” güçte bir “Asyalı Ulusun” varlığını hiçe indirilmesi gerektiğini söylüyor.

***

Harpte oransal olarak en az esir veren, Osmanlı Ordusuydu.

En ağır ceza Türklere verilmeli” diyordu Lloyd George da artık “İngiliz İmparatorluğu’nu sarsabilecek güçte bir “Asyalı Ulus’un” varlığınınım hiçe sayılması hiçe indirilmesi gerektiğini söylüyordu.

Sevr’in bütün özeti, bütün ruhu Lloydd George’un şu cevabında toplanıyordu (18 Ağustos):

Plan bellidir: İngiliz İmparatorluğu’nun can damarı olan Hindistan-Mısır yolunu elde tutmak için Yunanistan’ı bekçi yapmak, bekçilik ücreti olarak da Yunanistan’ı Ege’nin (aslında Akdeniz, bu Rum ağzıdır) iki kıyısına hâkim kılmak, ayrıca Karadeniz’de de bir köprü-başı tutmak.

***

s. 160: 30 Ekim 1918’de Mondronos Mütarekesi imzalandıktan sonra, İngilizler Mütareke hükümlerine aykırı olarak, Musul Vilayetinden başka, 6 Aralık’ta Kilis’i, 17 Aralık’ta Antep’i (MKD: çok gittim zamanında), 22 Şubat 1919’da Maraş’ı ve 24 Mart 1919’da Urfa’yı işgal ediyorlar. (MKD: Hâlâ Musul ve Kerkük petrol yatakları için geçerli kazanılmış hakkımız mevcuttur).

Eski asistanımız, şimdi Profesör olan Dr. Medaim Yanık Urfa’da kariyer yapıp döndü İstanbul’a… Sevgili Dostum Dr. Yaşar Sarıgül’ün de mecburi hizmetini yaptığı yerdir.

***

İngilizler, Türkiye’nin Mütareke ile vazgeçtiği Irak bölgesinin Siirt, Mardin, Urfa ve Diyarbakır’ı da içine aldığını iddia ediyorlar! Fakat Diyarbakır’da bulunan 13. Kolordu Komutanı Vekili Albay Ahmed Cevdet Bey’in sert tepkisi üzerine silahlı çatışmayı göze alamıyorlar. Kürdistan vaadiyle Kürt aşiretlerini teşvik ederek bu siyaseti yürütmek istiyorlar. İstanbul’daki Kürt Teali Cemiyeti’ni, Diyarbakır’daki Kürt Kulübü’nü destekliyorlar. Sivas Kongresi sırasında Mustafa Kemal’i öldürtmek için Elazığ Valisi Ali Galib’i ve Kürt Bedirhabilerinden (bunlar pek çok katliam yapan bir köktenci Kürtçü gruptur) Celadet ve Ali Beyleri görevlendiren, Damat Ferid’le beraber İngilizlerdir.

Böyle bir ortamda Kürtlerin, Kürt aşiret beylerinin ve din ulemasının hangi taraftan seçileceği fevkalade önemli.

Mustafa Kemal Paşa, 14 Haziran 1919’da, Erzurum Kongresi’nden yaklaşık bir buçuk ay önce 15. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa’ya gönderdiği telgrafta “Diyarbekir’deki Kürt Kulübü’nün İngilizlerin teşvikiyle, İngiliz himayesinde bir Kürdistan gayesini güttüğü için” kapatıldığını belirtiyor. “Kürdistan’ın tanınmış beylerinden aldığı telgraflarla bu Kürt Kulübü’nün hiçbir Kürt’ü temsil etmediğini, birkaç serserinin teşebbüsü olduğunu” belirten Mustafa Kemal Paşa, Doğu illerinde Ermenistan kurulması tehlikesini hatırlatarak Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin nahiyelerine varıncaya kadar örgütlenmesini istiyor.

Ben Kürtleri ve hattâ öz bir kardeş olarak tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu cihana Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetleri vasıtasıyla göstermek karar ve azmindeyim” diyor.

Aynı Mustafa Kemal, Musul için gerektiğinde askeri güce başvuracağını da söylüyor.

s. 193: Genel tablo, Doğu’dan koparılmış ama Batı’da henüz sağlam ittifaklar kuramamış Türkiye’nin dış politikadaki yalnızlığını ve içerdeki devrim süreci yaşamanın sorunlarını ortaya koyuyor. Şu kesindir ki, Türkiye Musul’u bütünüyle alamazdı. Bunun temel sebebi, iktisadi ve siyasi güçsüzlüğüdür.

Musul tümüyle alınamazdı, bu kesin ama Türkiye bütün dikkatini Musul’a verebilseydi, daha ustaca bir diplomasi ve zamanlaması iyi ayarlanmış politikalardan petrol payını arttırabilir sınırı biraz Güney’den, düzlük araziden geçirerek Türkiye’nin geleceği için daha kuvvetli bir “Irak Hududu” oluşturabilirdi diye fikir yürütmek mümkün görünüyor…

***

Bu yazıyı çok uzatmayacağım; zaten uzun şeyler pek okunmuyor.

Ama bir şey kesin: Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Kuvayı Milliye ruhunda, uygulamalarında veya antlaşmalarında, hiçbir zaman bir Kürdistan veya Ermenistan imzası atılmamış, attırılmamıştır.

Peki, bundan sonra ne olacak?

Nostradamus değilim ama şu kadarı belli: Daha önce de yazdığım gibi, bölüneceğiz. AKP de seçimi erteleyerek, tek başına muktedir olmak için elinden geleni yapacaktır.

***

Bakın, artık Doğu – Batı değil, Kuzey – Güney kutuplaşması başladı.

Dünyadaki Türk sayısını bir hatırlayalım: Türkiye: 70.000.000, K.K.T.C: 700.000, Azerbaycan:11.000.000, Kazakistan:16.000.000, Türkmenistan: 5.000.000, Kırgızistan:4.000.000, Özbekistan: 27.000.000.

Özerk Türk Devletleri: Doğu Türkistan:100.000.000, Yakutistan: 1.500.000, Gagauzya: 300.000, Kırım: 2.000.000, Tuva: 300.000, Tataristan: 4.000.000, Taymir: 40:000, Hakasya: 500:000, Dağıstan: 2.500.000, Çuvaşistan:1.500.000, Başkurdistan: 4.000.000, Altay: 300:000, Balkar: 100.000.

Ülkeler: (Özerk cumhuriyetleri hâriç). İran: 30.000.000, Rusya: 3.000.000, Almanya: 3.000.000, Fransa: 500.000, Diğer Avrupa ülkeleri: 400.000, Avustralya: 30.000, Moğolistan: 300.000, Afganistan: 9.000.000, Irak: 1.200.000, Suriye: 400.000, Meksika: 35.000.000, Amerika: 35.000.000, Brezilya: 1.500.000, Diğer Kuzey ve Güney Amerika Kıt’ası Toplamı: 7.000.000.

Diğer: Macaristan:7.000.000, Bulgaristan: 5.000.000, İskandinavya: 6.000.000, Mançurya: 30.000.000, Moğolistan: 2.000.000, İç Moğolistan: 16.000.000, İtalya: 50.000.000, Kırmalar: 30.000.000.

TOPLAM = 522.070.000 (2009 Verileri)… Tabii ki bu rakamlar tam doğru olmayabilir.

***

Umudum ve tesellim, bu aziz milletin dünyadan silinmesinin mümkün olamayacağı istikametinde. Bölgemizdeki son gelişmeler açısından da şöyle teselli buluyorum: Nükleer silah kullanmayı kimsenin gözü yemez çünkü bu, bütün Akdeniz Havzası’nın sonu olur.

Üstelik rövanşı da mutlaka mukabil taraftan gelir.

Dilerim hep dimdik ve uluslararası arenada bağrımız ve alnımız açık koruruz varlığımızı.

Dilerim öyle olur!

Sevgim ve Saygımla – Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 28 Ağustos 2015 Cuma

253 kez okundu
0

İnsan hedefe yaklaştıkça daha fazla çabalar. İsteyerek hem de. Daha önce üzerinde ne kadar çalışırsa çalışsın, enerji rezervleri ne kadar kullanılırsa kullansın, fark etmez. Son metrelere girilince kimse işi yarım bırakmaz. Pes etmek mi? Asla! Bu noktada herkes her şeyini bir kez daha ortaya koyar. Hem de sonuna dek. Tıpkı sekste olduğu gibi...

Acı gerçek ise şu: Biz insanlar böyleyiz. Saç diplerimize dek yönlendirilebilir, çeşitli biçimlerde uzaktan kumanda edilebiliriz yahut çoktan otomatik pilota geçmiş durumda olabiliriz. Örneğin bir arkadaşımızı esnerken görür görmez hemen biz de esneriz (MKD: evrimsel açıdan Sosyal Sinyalleşme: Korkacak bir şey yok”).

***

Zor bir karar verdiğimize veya gaipten şeyler duyduğumuzu düşündüğümüzde elimizi, yüzümüzü yıkarız.

Arthur Schopenhauer’ın dediği gibi, “insan yapmak istediklerinde her zaman hürdür ancak ne istediğini seçmekte öyle değildir”.

Harvard Business School Dekanı Nitin Nohria da yıllardır insanı harekete geçiren dürtülerle ilgili araştırmalar yapıyor ve insan davranışlarını dört temel ihtiyacın yönettiğini varsayıyor:

-Bir şeye sahip olma ihtiyacı,

-Bağlanma ihtiyacı,

-Kazandıklarını koruma ihtiyacı

-Dünyayı anlama ihtiyacı.

Özellikle sonuncu ihtiyaç, gittikçe daha karmaşıklaşıp çılgın bir hal alan dünyada bizim için oldukça zorlaşıyor. Peki, hiçbir anlamı olmayan ve çoğunlukla bizi çaresiz ve umutsuz bırakan durumları ne sıklıkta yaşıyoruz?

***

Ya bizi şüpheye sevk eden durumları? Bizi, hemcinslerimizi, yâni kısacası tüm evreni etkileyen durumlardan söz ediyoruz.

Size bu kitapta özellikle Nohria’nın dile getirdiği ihtiyaçlardan dördüncüsünün üzerinde fazlasıyla duracağımıza dair söz veriyoruz.

EVDEN İŞE, İŞTEN EVE AMNEZİSİ (HAFIZA KAYBI)

Evden işe, isten eve gitmek insanı neden hasta ediyor?

Yaşadığımız hayattan zevk almıyorsak bunun pek çok nedeni vardır. Trafik sıkışıklığı bunlardan biridir mesela. Bu, sayısız insanı neredeyse her gün etkiler -evden işe, işten eve giderken. Almanya’da, 2008 yılında evden işe, işten eve gidenlerin tamı tamına %60’ı araba kullanmış, sadece %13’ü otobüse veya trene binmiş.

Çalışanlarının yaklaşık %44’ünün hayallerindeki iş için günlük bir saatin üzerinde, %12’sinin yine iki saatin üzerinde yolculuğu göze aldığı Stepstone’un 2009'da yaptığı bir ankette ortaya çıktı.

Amerikalılar işe gitmek için ortalama 51 dakika harcıyor, Japonlar’da bu süre 90 dakika. Ve bu oran Bangkok’ta doruğa ulaşıyor: Onlar bu iki mesafe arasında, tıka basa dolu caddelerde iki saatte ağır ağır ilerliyorlar.

Sadede gelelim, evden işe, işten eve gitmek hasta ediyor. Ama egzoz gazı yüzünden değil. Sussex Üniversite’sinden İngiliz Stres Araştırmacısı David Lewis 5 yıl boyunca 800 araba sürücüsünün kan basıncı ve kalb atışlarını kaydetti. Daha sonra bu kişilerin değerlerini polisler ve jet pilotlarınınkiyle karşılaştırdı.

Lewisinsanların evden işe, işten eve giderken yaşadıkları stresin düzeyinin savaş pilotlarınınkiyle eşit olduğunu fark etti. Ayrıca deneklerin çoğu yaşadıkları gerginlik nedeniyle her gün gittikleri yolun büyük bir bölümünü artık hatırlayamıyorlardı.

Lewis bu fenomeni “Evden işe, işten eve Amnezisi” olarak adlandırdı.

Tek başına bir saatini yolda geçiren biri, bunu yapmayan biriyle aynı oranda mutlu olmak için %40 daha fazla para kazanmak zorunda”.

***

Bu nedenle Frey ve Stutzer evden ise, isten eve gitmeyi sigara içmekle eşdeğer görüyor: İkisi de mantıksız, sağlıksız ve pahalı -yine de kısıtlanmış ve frenlenmiş insanlardan oluşan orduyu bundan alıkoymak imkansız…

TATİL ETKİSİ

Uzun molalar insanı neden aptallaştırır?

Tatilin ve uzun süre izin yapmanın insanı aptallaştırdığı gerçekten doğru... Öğretmenler bu durumu çok iyi biliyor: Tatilden dönen öğrencilerinde gözlemledikleri öğrenme kaybından söz ederler.

Başarılı Hafıza Bilimci Siegfried Lahrl kısa bir süre önce bir yetişkinin zekâ katsayısının, üç haftalık bir hareketsizlikten sonra 20 puan düştüğünü ortaya koydu. Ortalama öğrenci IQ’su ve sıradan halkın ortalama IQ’su arasındaki farktan çok daha büyük bir kayıp bu.

Zekânız üç günlük alışılmış zihinsel meşguliyetten sonra tekrar eski düzeyine ulaşıyor. Ama bu aynı zamanda şu demek: Deniz kıyısında yaptığı iki haftalık tembellikten sonra ofisine dönen biri sadece bedensel olarak değil, zihinsel olarak da iklime alışmak zorunda.

Temel ilke şu: Günlük yaşamın telaşından sıyrılmak ne kadar uzun sürüyorsa, zekâyı yeniden harekete geçirmek de bir o kadar uzun sürüyor. Bu yüzden ara vermeden bu kitabı (özeti) ara vermeden okumaya devam edelim lütfen!

***

ESNEME ETKİSİ

İnsan hayatı boyunca yaklaşık çeyrek milyon kez esnese de, bu refleks bilimsel olarak sanki hiç araştırılmamış gibidir.

Artık bir insanın günde ortalama sekiz kez esnediği, her birinin beş ilâ on saniye sürdüğü biliniyor.

Erkekler ve kadınlar hemen hemen aynı sıklıkta esniyor. Özellikle sabahları daha sık esnediğimiz rahatlıkla gözlemlenebilir.

Yine monoton geçen çalışmalarda veya sıkıcı metinler okurken de (yoksa şu anda esniyor musunuz?).

Bazı insanlar stresi azaltmak için esniyor. Örneğin olimpiyatlarda yarışan atletler başlama işareti verilmeden önce bunu yapıyorlar (displasman aktivitesi: köşeye sıkışan kedinin yalanması gibi; tabii ki kandaki Oksijen de artıyor).

Tartışmasız olan bir noktaysa esnemenin yalnızca insana özgü olmadığıdır. Birçok hayvan bizim gibi esniyor. En yakın akrabamız olan maymun bizim kadar sık esniyor.Yine atlar, köpekler, kediler, sincaplar, kuşlar, timsahlar, yılanlar hatta balıklar da esniyor. Örneğin Palyaço Balığı, bölgesine izinsiz girildiğinde arka arkaya esneyerek yerini koruyor. Palyaço balığının ağzının kokup kokmadığı bilinmiyor ama korkutucu göründüğü kesin.

İlginç olan başka bir örnekse, köpeklerin kendi aralarında karşılıklı esnemelerine karşın sahiplerinin esnemelerinden etkilenmeleri. Onlar esnediğinde köpeklerin %70’i çoğunlukla bunu tekrarlıyor.

BARNUM ETKİSİ

Yıldız falları ve diğer şarlatanlıklar nasıl işe yarıyor?

Biz insanlar genel ifadeleri kendimizle ilişkilendirmeye meyilliyiz. Âdeta karakter özelliklerinden oluşan bir saman yığınında kendi iğnemizi arar gibiyiz. Bu prensibi günlük hayatta sürekli gözlemlemek mümkündür. Her gün gazete ve dergilerde yayınlanan yıldız fallarını bir düşünün.

İçlerinde neler yok ki?

“Maddî açıdan son zamanlarda bazı küçük tersliklere göğüs germeniz gerekebilir, korkmayın! Çok yakında bu durum düzelecek. İkili ilişkilerde uyumlu saatler sizi bekliyor; aşk yıldızı olması gereken yerde. İş hayatınızda gerçek gücünüzü biraz daha ortaya koymaya bakın ve hedeflerinizden kolayca vazgeçmeyin, bu sorun yaratabilir. Gelecek günlerde sağlığınıza biraz daha özen göstermelisiniz, güce ihtiyacınız olacak. Sağlıksız beslenme, fazla dinlenme ve mümkünse daha fazla uyku gelecekte zinde olmanız için çok önemli”.

Zamanında Dostum Psikolog Acar Baltaş ve ekibi hiç alâkasız fal yorumlarını birbirleriyle karıştırıp, deneklere sunduklarında, hemen hepsi de "aynen beni anlatıyor" cevabını vermişlerdi. Çünkü herkesi memnun edecek, yuvarlak şeyler yazılır fal köşelerinde...

Eee? Bu falın başaklar, aslanlar, boğalar veya kovalar için geçerli olup olmadığını hemen söyleyebilir misiniz?

Veya tesadüfen içinde bulunduğunuz duruma da uyuyor mu? Bu kadar tesadüf olamaz. Bu daha çok, insanların kolay kanabilirliğine ve kendine uygun bir şeyler öğrenme arzusuna yönelik Barnum Etkisi’nin kurnazca bir oyunu. Bu tür basmakalıp şeyler sunulduğunda, siz en iyisi her seferinde kuşkucu davranın ve öylece ikna olmanın çekiciliğine karşı koyun. Tıpkı tezgâhtar kızın size söylediği gibi: “Bu size gerçekten çok yakıştı”!

***

KATARSİS ETKİSİ

Neden ağlıyoruz?

İnsanların ağlama nedenleri bir soğan misali çok katmanlı. Kimi bir yakınını veya dostunu kaybettiği için ağlar, bazısı biten bir ilişki için hıçkırır, yine bir başkası üzücü bir film izlediği için iki gözü iki çeşme ağlar yahut o sırada bir soğanı birkaç kat hafiflettiği için.

Ve elbette müzik de bizi ağlatır. 18. Yüzyılın İtalyan Şairi Filippo Pananti, “bir gözyaşı ruhun dili ve duyguların sesidir” diye fısıldamıştı.

Bilim adamları neredeyse bu kadar uzun bir süredir insanların neden ağladığını bulmaya çalışıyor. Şu ana dek en çok kabul gören teori şu: Ruhumuzun safralarından kurtarmak için ağlıyoruz. Veya da içimizde kaynayan çeşitli duygulardan kurtulmak için.

Yine de psikologlar en azından üzüntü, öfke, endişe veya korkuya karsı adamakıllı ağlanması gerektiğini önerirken, hâlâ Katarsis Etkisi’nden söz ediyorlar. Çünkü bu ruhsal olduğu kadar fiziksel olarak da insana iyi geliyormuş.

Ama bu ne yazık ki tam olarak doğru değil. Gerçi ağlarken güçlü duygulara ifade kazandırdığımız ve onları bir şekilde kanalize ettiğimiz doğru. Ancak yaşadığımız duygu patlaması sırasında etrafımızda ne kadar insan varsa Katarsis Etkisi o kadar azalıyor.

***

Gözyaşları aslında yalan söylemez –ama bunu büyük bir kalabalığın önünde yapan, üzüntüsünün stratejik bir zırlama olarak görülmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Bir koruyuculuk dürtüsü uyandırmak adına olabilir mesela.

O hâlde ağlarken sadece bir tek omuza yaslanmak daha iyidir. Hattâ o zaman gözyaşları insanî ilişkileri de güçlendirebilir.

***

İYİ HİSSET-İYİ DAVRAN FENOMENİ

Keyifli olduğumuzda neden yardıma hazır oluyoruz?

İyi bir şeyler yapan kişi kendini iyi hisseder, taşınırken bir dostuna yardım eden kişi bunu çok iyi bilir. Veya kız arkadaşı aldığı alkolü yeniden dışarı çıkarırken onun saçlarını tutan birisi. Tanrı böyle durumlarda bu merhametli kişilere gülümseyerek bakar ve bunun sonucu hayat insana daha yüce ve soylu görünür. Bunun nedeni içten gelen iyilik halini ödüllendirmek adına evrim tarafından düşünülmüş birkaç biyokimyasal süreçtir.

Düzenli olarak başkalarına yardım eden kişiler topluluktaki diğer üyelere oranla önemli ölçüde sağlıklı ve mutludur.

Yardımseverliğin ve bedensel ve ruhsal sağlığın nedensel ilişkisi aslında karşılıklı olarak da birbirine etki ediyor. Psikologlar şevkli ve motive olmuş kişilerin iyilik etmeye normal veya huysuz olanlardan daha fazla meyilli olmalarını böyle açıklıyor.

***

Bu durum bilimsel olarak “İyi Hisset-İyi Davran” fenomeni olarak biliniyor.

Psikolog David Myers, “yaptığımız çeşitli araştırmalarda, mutlu insanların daha yardımsever (MKD: Diğerkâmlık, altruizm) olduğunu gördük. İnsan hayatıyla ne kadar barışıksa, o kadar fazla empati duyuyor ve çevresine karşı daha paylaşımcı oluyor” diyor.

PRATFALL ETKİSİ

Küçük hatalar insanı neden çekici kılar?

Kusursuz insanı kimse sevmez. Hata yapmamak olsa olsa Tanrı’ya mahsustur. Oysa bu insanlara olağanüstü gelir. Ancak, kelime anlamında…

Elbette, becerikli ve zeki (veya en azından bir süre öyle görünen) biri göze çekici görünür. Ancak kusursuzluğu fazlasıyla sergi1eyen biri sâdece aşağılık duygusu, kıskançlık ve fesat ağları örer.

Bilim adamları kusursuz insanların başkalarına her zaman bembeyaz olan yeleklerinde ancak birkaç leke oluştuğu zaman sempatik göründüğünü henüz 1966 yılında ortaya koymuştur. Mükemmellik basitçe kusursuz olmaktan tamamen farklı bir durumdur.

“Utanç Verici Durumların Ötesinden Gelmek” adlı kitabın yazarı Matthias Nöllke bu konudaki sorularımız hakkında cevap yerine bize şu tepkileri tavsiye etti:

Susmak: Karşınızdaki onu incittiğiniz için öfkeden kudursa bile o anda bir şey söylemeyin. Her türlü savunma sadece durumun nâhoşluğunu daha da arttırır. Kontrolünüzü geri kazanmayı tercih edin.

Özür dilemek: Yerin yarılması ve büyük bir deliğin açılması ancak rüyalarımızda olur. Bu yüzden yaptığınız hatanın üzücü olduğunu kabul edip onun için özür dileyin. Arna bunu yaparken lafı fazla döndürüp dolandırmayın.

Hatayı telafi etmek: Arabanızı park ederken başka bir arabayı mı çizdiniz? Trende kahveyi karşınızda oturan kişinin pantolonuna mı döktünüz? O zaman özür diledikten sonra verdiğiniz zararı sigorta yoluyla ödemeyi veya kuru temizleme ücretini üstlenmeyi teklif edin.

***

MICHELANGELO ETKİSİ

Partnerler neden birbirlerine iyi etki eder?

Kendinizi seviyor musunuz? Yani, olduğunuz gibi? Çoğumuz - narsisistler dışında- bu soruya göğsümüzü gererek olumlu bir cevap vermekte zorlanırız.

Kimimiz daha zayıf olmak, bir başkası adaleli bir bedene sahip olmak ister. Kimi bir eşi olmadığı için mutsuzdur, bir başkası ise o eşe sahip olduğu için.

Hiç kimsenin yaşamı mükemmel değildir.

Hepimizin ulaşamadığı hedef1eri, istekleri, hayalleri vardır.

Yahut en azından kendimizi en iyi hangi yönde geliştireceğimize dair kaba bir tahmini…

Yazar Ödön von Horvath’ın deyişiyle “aslında tamamen farklıyım. Sadece bunu çok seyrek fark ediyorum”.

Bu noktada bir partnerin desteği ve vereceği ilham yardımcı olabilir. Örneğin, Amerikalı Psikolog Stephen Drigotas sevgilileri sanatçılara benzetmeyi seviyor.

Partnerlerin birbirlerine heykeltıraş gibi etki ettiğinden emin. Hayat arkadaşlarını sabırla ve ince bir çalışmayla ideallerindeki tabloya uygun sekle sokuyorlar.

Üstelik diğerinin bu konuda çaba gösterip göstermemesinden bağımsız olarak…

Drigotas, bu fenomene ünlü İtalyan heykeltıraşa dayanarak Michelangelo Etkisi adını verdi.

Michelangelo kendi döneminde heykeltıraşlığı, bir taş bloğun içinde uyuklayan ve gün ışığına çıkmayı bekleyen bir ideal figürü sanatçının o taş bloktan kurtarma süreci olarak tanımlamıştı. Dritogas’a inanılacak olursa, bu mecaz insana da uyarlanabilir. Herkesin aklında kendisiyle ilgili değiştirmek istediği bir şey vardır: Elde etmek istediği bir yetenek veya sahip olmak istediği bir özellik. Şüphesiz bu ideale yaklaşmaya yalnız başına da çabalayabilirsiniz.

Veya da iyi dostlarınızın yardımıyla...

Belki meslekdaşlar da bu konuda oldukça işe yarayabilir. Ama içlerinde Amerikan Northwester Üniversitesi’nden Eli Finkel’in de bulunduğu psikologların ortaya çıkardığı detay şöyle: Kişisel değişime yaklaşma konusunda en iyi yardımı açık arayla eşlerimiz yapıyor.

Şu da unutulmamalı: Önemli olan partnerimizi kendi ideal tablomuza dönüştürmek değil! Daha çok, karşımızdakinin içinde kalmış en iyiyi dışarı çıkarabilmek.

WESTERMARCK ETKİSİ

Neden eski dosttan sevgili olmaz?

Fransız Filozof Jean-Paul Sartre çok önceden önemli bir detayı biliyordu: “Anılar içinden kovulmayacağınız tek cennettir”.

Bizler de buna uygun olarak eski, iyi zamanları fazlasıyla göklere çıkarırız, büyük annemizin lezzetli yemeklerini, geçirdiğimiz güzel yaz tatilini veya da ilk sahip olduğumuz arabamızda hissettiğimiz büyük özgürlüğü hatırlarız (Hafızada seçicilik: Adaptasyon için kötü şeyler filtre edilir, hoş olanlar akılda kalır).

Ne kadar güzeldiler! Ama tüm bunlar ilk aşkımızın kaybolmayan anılarıyla karşılaştırıldığında bir hiçtir.

1921’de “The History of Human Marriage” adlı bir kitap yayımlandı, Westermarck, bu eserinde, dünya çapındaki evlilik benzeri ilişkileri araştırmış olan diğer meslekdaşlarının yüzlerce bilgisini bir araya toplamıştı.

***

Yani örneğin bazı kültürler tek eşliliğe meyilliyken, neden bazıları çok eşliliği benimsiyordu? Nitekim buralarda bu hâlâ var. Batı'da metreslik veya jigololuk olarak sürmekte...

Ancak kitabın devrim niteliğindeki bilgisi başkaydı: “Çocukluklarından beri birlikte olan kişilerin birbirlerine olan ilgileri şaşırtıcı biçimde erotiklikten yoksun” diye yazmıştı Westermarck.

Sebebi şuydu: Birbirlerini akraba gibi görüyorlardı ve bu yüzden ilerleyen zamanlarda cinsel istekleri engelleniyordu.

***

COOLIDGE ETKİSİ

Erkekler neden aldatır?

Erkekler kısa bir zevk ânı için neden bunca şeyi tehlikeye atar?

Buna cevap verebilmek için zamanda 90 yıl geriye gitmemiz gerek-yani 1920’li yıllara…

Dönemin ABD Başkanı Calvin Coolidge bir tavuk çiftliğini ziyaret ettiğinde, sıcak ama pek de kızdırmayan bir yaz günüydü.

Başkanın karısı çiftçiye bu kadar az horozla nasıl fazla yumurta üretildiğini merakla sordu.

Halk diliyle konuşan çiftçi bunun üzerine horozların günde düzinelerce kez “iş” yapmaları gerektiğini açıklayınca başkanın hazır cevap karısı hemen karşılık verdi: “Bunu kocama da söyleyin”.

Ama bu gereksizdi, çünkü Başkan eşinin sivri imâsını anlamış ve karşı atağa geçmişti.

Çiftçiye sordu: “Bir horoz her seferinde aynı tavukla mı birlikte oluyor”?

Çiftçi, “hayır”, dedi, “her horoz birçok tavukla çiftleşebiliyor”. Başkan bunun üzerine şöyle dedi: “Bunu karıma söylesenize”!

Bu hikâyecik çabucak ağızdan ağza yayıldı ve sonunda Coolidge Etkisi adını aldı. Verdiği mesaj şu: Erkeklerin cinsel isteği arada sırada eş değişikliği yaptıklarında yeniden körükleniyor. Veya başka türlü ifade edelim, zaman zaman yaşanan birkaç yatak hikâyesi bir erkeğin hormon seviyesini düzene sokuyor.

Şüphesiz bu, aldatma ve eşler arasında yaşanan ihanet adına kulağa oldukça ucuz bir savunma gibi gelebilir. Ama gerçek bu...

Coolidge Etkisi’nin ardında daha çok biyokimyasal bir açıklama gizli.

Bu teorinin savunucusuna göre aldatmanın nedeni öncelikle Dopamin hormonu. Ne zaman hoş bir deneyim yaşasak, beynin zevk merkezindeki hücreler bu kimyasalı salgılıyor. Dopamin bu nedenle mutluluk hormonu olarak da geçiyor. Etkisi çikolata yemekten, uyuşturucu kullanmaya dek genişliyor -veya- cinsel ilişkiye dek.

***

Vancouver, British Columbia Üniversite’sinden Psikolog Dennis Fiorino bu konuyu daha detaylı öğrenmek istedi ve bir dişiyle çiftleştirdiği erkek sıçanların Dopamin seviyesini ölçtü. Fiorino bütün erkeklerde aynı şeyi gözlemledi: Dişiyle bir süre birlikte olduktan sonra Dopamin değerleri düşüyordu. İsteklerini yitiriyorlardı ve ardından libidoları da düşüyordu.

Fiorino daha sonra kafese yeni bir dişi daha yolladı ve bakın neler oldu; yeni gelen dişi, yorgun fareleri tekrar canlandırmıştı - daha önce gevşemiş olan erkekler ansızın yine harekete geçmişlerdi.

Araştırmacılar şimdiye dek henüz Dopamin seviyesini yapay olarak frenleyebilmenin çaresini bulamadı. Viagra (sildenafil) zaten yardımcı olmuyor veya az işe yarıyor.

Uyarıcılar sadece cinsel tahrik durumunda etkili oluyor ama yorgunken değil.

Ama madem bir kez başladık, sizleri erkeklerin sadakatsizliğiyle ilgili son derece eğlenceli bir açıklamadan mahrum etmeyelim: Zekâ Katsayısı.

London School of Economics’ten İngiliz Evrim Psikologu Satoshi Kanazawa en azından böyle olduğuna inanıyor.

2010 Mart ayında yayınladığı bir araştırmasının sonucu söyle: Bir erkeğin IQ’su ne kadar yüksekse, eşine o kadar fazla sâdık oluyor.

Evrim psikolojisi bu sonucu şöyle açıklıyor: Akıllı erkekler sâdık çünkü yüksek zekâ genellikle cinsel sadakatin de içinde bulunduğu belli ideallere yöneltiyor.

Bu müthiş! Ah, bir de şu var: Bu arada Kanazawa kadınlarda tek eşlilik ve zekâ arasında bir bağ bulamadı.

ENDOWMENT ETKİSİ (Bahşetme)

Bize ait olan şeyin değerini hemen yükseltiriz.

Bir eşyaya sâhip olur olmaz değeri gözümüzde büyüyüverir. Onu satmaya kalktığımızda ansızın gözden çıkarmış olduğumuz rakamdan fazlasını talep ederiz. Böyle bakıldığında bile yeterince tuhaf bir durum. Ohio Üniversitesi bilim adamlarının ortaya koyduğu gibi, Endowment Etkisi’ni harekete geçirmek için gerçek bir sâhiplik durumu bile gerekli değil. Bir ürüne dokunmuş olmamız yeterli, böylece açgözlülüğümüz hemen artıveriyor.

Bunu açıklayan deneyde katılımcılara ucuz birer kahve kupası verildi. Bir grup kupa on saniye, diğer grup ise 30 saniye boyunca elinde tuttu. Daha sonra kupaları satın alabilecekleri söylendi.

Ortaya çıkan, hiç kimsenin beklemediği bir durumdu: Kupayı elinde daha fazla tutanlar daha fazla ödemek istiyordu. Bir sonraki alışveriş turunuzda planladığınızdan fazlasını harcamak istemiyorsanız, ellerinizi ceplerinizden çıkarmayım ve anne babanızın size çocukken verdiği öğüdü tutun: “Sakın hiçbir şeye dokunma!

BAŞ HARF ETKİSİ

Neden adımızın baş harfini içeren şeyleri tercih ederiz?

Dünya son derece karmaşık bir yer. Beyin araştırmacısı Ernst Poppel her gün yaklaşık 20.000 konuda karar verdiğimizi hesaplamıştı. Çok fazla. Bu sebeple de, insanların yardıma ihtiyacı vardır-muhtemel basit sorularda.

Örnek vermek gerekirse: Alışverişte, soğutucuların olduğu reyonda hangi yoğurdu, peyniri yahut salamı satın alacağını bilemeyen biri ilk harfi kendi ön adıyla örtüşen türde bir ürünü satın alır.

Bilim adamları bu fenomeni Baş Harf Etkisi olarak adlandırıyor.

***

ASİMİLASYON ETKİSİ

Markalar neden baştan çıkarıcıdır?

Madam Tussauds’da ünlülere ait balmumu heykelleri ziyaret edenlerin esere bakıp geçmek yerine sürekli yanlarında fotoğraf çektirmelerinin sebebi nedir?

Şirket patronları ofislerini neden Papa’nın son ziyaretine veya önemli politikacıların yemeklerinde çektirdikleri resimlerle süsler? Spor araba reklamları neden kaputları üzerinde poz veren yarı çıplak bir Amazon olmaksızın yapılmaz?

İlk etapta bu belki sadece zevk içindir, ikincisinde flört, üçüncüsünde ise bir klişedir-her üçü de genelde Uyarlama veya Yansıtma Etkisi denen Asimilasyon Etkisi’yle yapılan bir oyundur.

Bu keşfin kaynağı pazarlama!

Reklamcılar insanların bir eşyayla veya olumlu bir imaja sahip kişilerle birlikte sunulan ürünleri daha iyi bulduklarını saptadılar.

***

Örneğin alımlı bir sarışın bira içen erkeklerin üzerinde ezelden beri nabız yükseltme ve salya akıtma gibi bir etkisi var ki genellikle ilan asılan duvarlarda, tribünlerde veya Tekel bayilerinin yakınlarında karşımıza çıkmalarının sebebi budur.

Yine politikacılar da seçim zamanlarında dikkat çekici bir şekilde kültür, spor veya ekonomi alanında başarılı kişilerle fotoğraf çektirirler. Burada söz konusu olan imaj transferidir.

Başarılı bir ürünün ardından aynı adlı bir ikincisinin hemen piyasaya sürülmesine meslek jargonunda “co-branding” adı verilir. Tıpkı iPod, iPhone, iPad’dan oluşan Apple üçlemesi gibi.

Ardındaki düşünce şudur: Yüz binlerce kişiyi cezbeden şey onları ikinci veya üçüncü kez kasaya çekebilir. Sinikler (kötümser filozoflar) bu prensibi şu slogandan hatırlar: İneği düşüp bayılana dek sağmak gerekir.

Asimilasyon düşüncesi aslında bütün markaların ürünleri ardında gizlidir. Bir kez olumlu bir imajla yüklendiklerinde, etiketin altında sayısız başka reklam hilesi de satışa çıkar, çünkü müşteriler kalite, canlılık veya cazibe gibi belli özellikleri söz konusu marka adıyla özdeşleştirir.

NASIL DÜŞÜNÜYORUZ?

Beynimiz her biri bir başkasıyla 15.000’den fazla sinapsla bağlı olabilen, yaklaşık 100 milyar sinir hücresine sahiptir. Ama yine de asla şuurlu olarak aynı anda bir düşünceden fazlasını düşünemiyoruz

Aslında düşünmek ne anlama geliyor? Schisdikoff’un Philosophiches Wörterbuch’u (Felsefe Sözlüğü) bunu, “tasavvurların, anıların ve kavramların uygulanabilir davranış direktifleri kazanabilmeleri için bir bilgi oluşturduğu süreç” olarak açıklıyor.

İster bir lider, ister bir danışman yahut filozof olalım, fark etmez. Düşüncelerimiz nadiren objektif, çıkarımlarımız çoğunlukla mantıksız. Daha çok içgüdülere, yanılsamalara ve irrasyonel olana itaat ediyorlar.

Örneğin Kaliforniya Üniversitesinden Nöropsikolog Benjamin Libet, beynimizin şuurlu bir hareketten yarım saniye önce hazırlığa başladığını gösterdi. Başka bir deyişle, henüz bir şey üzerinde düşünmeye başlamadan, şuurdışımız bir ilk karara varıyor.

Bu arada Descartes’in ana motifinin “düşünüyorum, öyleyse varım” üzerinden 350 yıl geçti, dünya bazı açılardan hızlı yaşanan bir yer hâline geldi ve bugün sürekli aşırı zihin yüklenmesi tehdidi altındayız.

Ama varoluşçuluk hakkında belki de çok daha önemli olan bir soru şimdiye dek açıklığa kavuşmadı: Eğer varsam, o hâlde ne düşünüyorum (Heiddegger, Jan Gabriel Marcel, Kierkegaard vs.)?

İnsan beyni her saniye en fazla 7 kelime düşünebiliyor.

Sinir impulsları beynimize saatte 274 Km erişiyor.

Duyu organları her saniye beynimize 11 Milyon bilgi iletiyor.

FLYNN ETKİSİ

1980’lerde James Flynn’in genel nüfusun zekâ bölümünde gerçekleştiği senelik 3 puan civarındaki artış. Eğer bu varsayım doğruysa, bir asır öncesinin ortalama insanı bize göre daha geri zekâlı olacak; biz de 100 sene sonrakine göre ileri zekâlı olacağız. Bunun gerçekten IQ artışından mı olduğu, yoksa gerçekten böyle mi cereyan ettiği henüz bilinmiyor. Bu sebeple de zekâ testlerinde kullanılan örneklemlerde, hep yeni normların referans olarak alınması icap ediyor.

***

İnsan gittikçe daha mı zeki oluyor?

Yeni Zelanda, Otago Üniversitesinden Sosyal Bilimci James Flynn 1984’te ardında 18.000 kilometrelik uzun bir yol kat etmiş olan bir mektup aldı.

Mektup Utrecht’ten gönderilmişti (meşhur Parapsikoloji Deneyleri Merkezi).

Flynn’in Hollandalı meslekdaşları ona 18 yaşındaki iki farklı nesil üzerinde yaptıkları zekâ testlerinin sonuçlarını göndermişlerdi.

Testlerden biri seksenli, diğeri ise ellili yıllara aitti. Flynn verileri dikkatle inceleyince oldukça şaşırdı; Seksenli yılların sonuçları ellili yılanınkinden belirgin biçimde daha iyiydi.

Bu iyilik sadece biraz değil, çok daha fazlaydı. Flynn’in merakı uyanmıştı, artık daha fazla veri malzemesi istiyordu. 30 ülkenin verilerini bir araya toplamayı başarmıştı. Karşılaştırmaları her seferinde aynı sonucu veriyordu; toplam zekâ katsayıları her yıl 0.3 puan artırıyordu -her on yılın sonunda üç puanlık bir artış-.

Görüldüğü gibi, insanlık gittikçe zekileşiyordu. Böylece bu fenomenin adı Flynn Etkisi oldu. James Flynn bu küresel zekileşme sürecini öncelikle Endüstri İnkılâbının sonuçlarına bağlıyordu.

Geçen on yıllar boyunca insan daha iyi beslenmiş, daha iyi eğitim imkânlarına kavuşmuştu, yine tıp da ilerlemişti.

Biraz ileri gidilecek olursa, bu artışın nedeni zekâ testi deneklerinin gittikçe daha fazla araştırıp, testlere daha iyi hazırlanmalarına ve böylece kaçınılmaz olarak daha iyi sonuçlar almalarına da dayandırılabilir.

Ancak çok daha belirleyici olan, Flynn Etkisi’nin bir süredir tam tersi yönde işlediğiydi: Geçen zaman içinde daha aptallaşmaya başladık!

***

Oslo Üniversite’sinden Norveçli Psikolog J. Martin Sundet’in araştırmaları en azından bu yönde. Bilim adamı yakın bir zaman önce genç Norveçlilerin 1950 ve 2002 yılları arasındaki IQ değerlerini araştırdı ve şunu saptadı: Değerler doksanlı yıllara dek yükseliyor, sonra tekrar düşüyor. Thomas Teasdale ve David Owen liderliğindeki bir Amerikan-Danimarka araştırma ekibi de aynı sonucu buldu.

DOĞRULAMA EĞİLİMİ

Bir kez yerleşen fikirler neden nadiren değişir?

Objektif olmak aslında nedir? İnsan sadece yaradılışın baş tacı değil, ne yazık ki aynı zamanda kendi gerçekliğini yaratan sivri bir uç: “Dünyayı, vidi vidi, istediğim şekle sokarım!” diye şarkı söyler.

Havari Paulus, İncil’de bile bu konuda insanı uyarmıştı: “Çünkü insan hiç bir şey olmadığı hâlde, bir şey olduğuna inanırsa, kendini kandırıyor demektir”.

Psikologlar iki bin yıl sonra bu gerçeğe bir ad verdi: Doğrulama Eğilimi (Verification).

İngiliz Filozof F. Bacon bunu 1620 yılında şöyle ifade etmişti: “İnsan aklı bir kez bir fikir edindiğimde, bunu doğrulamak ve kendisine uydurmak için her şeyden yararlanır. Bunun karşısına daha sağlam deliller getirilse bile ilk varsayımın üzerindeki otoritesinin azalmaması adına bunu büyük ve zarar verici bir ön-yargıyla reddeder, lânetler veya kurnazlıklarla konu dışına çıkarır”.

***

Bu Kendini Onaylama bilgisi rahatsız edici olabilir ama önemlidir de. Kendimizi kendimizden korumalıyız, özellikle kendimizi sürekli kandırmaktan.

EFOR ETKİSİ

Övülmek, neden bazen zarar verebiliyor?

Methiye ruhu ferahlatır. Alkışın zevk veren lezzetini bir kez tatmış olanlar bunu bilir. Bu şimdi belki kulağa biraz dokunaklı gelebilir. Arna övgü tam da böyle hissettirir: Tatlı, çekici, beğeni dolu.

Amerikalı Psikoloji Profesörü Albert Bandura ayrıntılı araştırmaları sayesinde övülen kişilerin daha motive olduğu (güdülendiğini), daha yüksek hedefler belirlediği hattâ kısmen de olsa performanslarının daha da iyileştiği görüşünde. Kısacası, uygun övgü kalbi ısıtıyor ve taşlaşmış ruhu yumuşatıyor.

Bandura

Ancak bu aynı zamanda en büyük dezavantajdır. Çünkü fazla hoş olduğundan, övgü duymak bağımlılık yapabilir. O zaman övgü yıkıcı bir motivasyon uyuşturucusuna dönüşebilir. Bu da beynin Mezolimbiko-kortikal Ödüllenme Sistemi vasıtasıyla olur (bol Dopamin ve vücudun ürettiği Morfin benzeri maddelerle: Endorfinler, enkefalinler vs.”…

Hattâ bu husus yetişkinlerden daha çok çocuklar için geçerli. Anne babalar elbette çocuklarına gerekli ölçüde özgüven aşılamak istiyor. Bu sebeple onları var güçleriyle övüyorlar.

ÖĞRENME ETKİSİ

Sınava az bir zaman kala ders çalışmak neden daha verimlidir?

Fazla ders çalışmak işe yarıyordu ama sadece sınavdan kısa süre önce... Bilgiyi gerçekten özümsemek isteyen, ek çabaları kendine saklayabilirdi. Ancak bilgiye susamış olan Rohrer ve Pashler bununla tatmin olmamıştı.

Şimdi bilmek istedikleri şuydu: Öğrenme süreçleri arasındaki molalar etkili oluyor muydu, oluyorsa bu nasıl gerçekleşiyordu? Çok geçmeden bunun cevabını da buldular.

Tahmin ettikleri gibi molaların da etkisi vardı.

İkili deneyi tekrarladı ve bu kez beş dakika aralıklarla ders çalışan öğrencileri iki hafta boyunca inceledi. Testlerde en başarılı olanlar, öğrenme süreleri arasında bir gün tatil yapanlardı, hem de testler tatilden on gün sonra yapılsa bile.

Bu öğrenme etkisi kısaca şöyle özetlenebilir: Karmaşık bir konuyu kısa zamanda öğrenmeye çalışanın aklında hiçbir şeykalmıyor. En iyi strateji sürekli molalar vermek ve konuyu iyice sindirmek. Ama öncelikle, ders çalışma süreleri ne kadar uzunsa, arada verilen tatillerin de o kadar uzunolması gerekiyordu. Bu durumda ideale en yakın çözüm, yoğun çalışmak, kitabı bir kenara koymak, tatil yapmak ve sınava yaklaşırken kısa süreli hafızayı tekrar kurcalamaktır. Bu sebepledir ki, hastalarımıza veya danışanlara “son gün ders çalışmayın” deriz.

NASIL ÇALIŞIYORUZ?

Bilim adamları, insan bedeninin mutluluk hormonu Serotonin ve Dopamin salgılayabilmesi için en az 2500 ışık birimi aydınlığa ihtiyacı olduğunu tespit etti.

Güzel bir Pazar gününde bu hiç de sorun olmayabilir, çünkü bize 100.000 birime dek ışık sağlar. Ancak ofislerde durum farklıdır. Normal bir ofis aydınlanmasının ışık gücü ancak 500 birim kadardır. O hâlde ofis elemanlarının tutkulu birer karamsar olmalarına şaşmamalı.

Bu noktada hatırlatayım, fototerapi âletleri Kuzey Avrupa ülkelerindeki Kış Tipi Depresyonda işe yararken, bizde hemen hiç etkili bulunmamıştır. Prof. Dr. Müfit Uğur'un getirdiği cihaz herhalde Cerrahpaşa'da muhafaza ediliyordur.

Bu aleti önce muayenehanesinde kullandı; hemen her alanda ama işe yaramadığını görünce kliniğe verdi. Çok mütedeyyindir aynı zamanda...

Şunu söyleyebilirsiniz: “Ne fark eder, karamsar kişiler sadece gerçekçi kişilerin sevimsiz olanlarıdır!”.

Ancak bu doğru değil. Bu uygulamanın vahim sonuçları var. Kendi kendine küsüp somurtkanlar pek fazla yaratıcı olamaz. Bu durumdaki insanlar, sadece talimatları uygular, kimileri ruhsal olarak çoktan istifa etmiştir, bazıları da keyifsiz olduklarından iş arkadaşlarına kötü davranırlar…

Bununla birlikte çalışma araştırmacıları iş yerindeki ortamın finansal teşvikten çok daha önemli olduğu konusunda hemfikirler. Keyfi yerinde olan elemanlar daha fazla iyileştirici önerilerde bulunuyor, daha iyi adapte oluyor ve hatta daha fazla kazanıyor.

Bir Kuzey Avrupalı çalışan yılda ortalama 212 gününü ofiste geçiriyor.

Çalışanların %34’ü geceleri rüyalarında işlerini görüyor.

Avrupa’da 800.000 çalışan düzenli olarak Performans Yükseltici Haplar alıyor (bunların çoğu off-label dediğimiz, endikasyon dışı ve doğal ürün diye satılan şeyler. Bir kısmı da, bizde Kırmızı Reçeteye tâbi olan metil fenidat gibi ilaçlar)

SU SEBİLİ ETKİSİ

Dedikodu üretkenliği neden artırıyor?

Dedikodu, tıpkı İngiltere’de arabayı sol şeritte kullanmak gibi, iş hayatının bir parçası. Buna katılmayanlar bir çarpışma tehlikesi yaratabilir. Üstelik bunun dedikodunun endişe verici işten çıkarılma dalgası veya yakında beklenen bir müdür değişikliği gibi hayat bilgiler içermesiyle bir ilgisi yok.

Tepesinde 20 litrelik mavi renk damacanası olan bu aletin bir musluğu ve susayanlar için yanı başında karton bardakları var. Bu su sebilleri artık bazı mağazalarda da susayan müşteriler için bedava su dağıtıyor. Ancak Amerika’da daha farklı bir işlevi var. Atlantik’in öte yakasındaki çalışanlar güncel haber alışverişinde bulunmak üzere düzenli olarak bu su sebillerinin başında toplanıyor. Tabii dedikodu için de.

Peki, bu Noktalarda Toplanan Birkaç Kişinin Arasından Neden Mutlaka Dedikodu Kumkumaları da Çıkar?

Bu durum neden her toplumda görülen bir manzaradır?

Basit cevap şu: Çünkü bu işe yarar olmaktan öte bir olgu. Çünkü dedikodu öncelikle iş yerlerinde sosyalleşmeyi sağlayan bir tür yapıştırıcı…

Diyelim ki bir iş yerinde yöneticisiniz ve bir danışman size “toplantıları iptal edin, bırakın insanlar daha sık gevezelik dedikodu yapsın” diyor. Herhalde ilk olarak danışmanın sözleşmesini feshedersiniz. Ama bu çok büyük bir hata olur, çünkü adam haklı ve bu soğukkanlıca tavsiyesi bilim tarafından da oldukça destek görüyor.

Örneğin Massachusetts Institute of Technology’den Prof. Alex “Sandy” Pentland (Sevgili Dostum Prof. Dr. Beyazıt Çırakoğlu sırf çocukları için orayı bırakıp, vatanına dönmüştü. Zamanında çok beraber tez çalışması ve muhabbetimiz oldu ama o da şimdi unutkanlıktan mustaripmiş; GAP bölgesindeki tuza dayanıklı tahıllar geliştirmek için çok gayret göstermişti) başkanlığındaki araştırma ekibi telefon santrali personelinin çalışma arkadaşlarıyla ne kadar süreyle konuştuğunu bu şekilde karşılaştırdı.

 

Büyük Bilim Adamı, Biyolog ve Evrimci Prof. Dr. Beyazıt Çırakoğlu

Bunun için önce bütün elemanlara içlerine gizlice bir telsiz çipi ve mini mikrofon yerleştirilmiş yaka kartları dağıttı. Bilim adamları böylece bu çiplerden (yongalardan) en az iki tanesinin ne zaman, nerede ve hangi sıklıkta karşılaştığı ve konuşmalarının dedikodu yahut işle ilgili şeyler içerip içermediğini mikrofonları aracılığıyla dinleyebildi. Araştırmaların sonuçları ofis içi yapılan dedikoduların bir deliliydi.

***

Çünkü bilinen klişenin aksine, bu eylem, bir zamanların savurganlığından başka her şeydi. Diğerleriyle herhangi bir şey hakkında sık sık koyu sohbetlere dalan bir elemanın üretkenliği kendini işine vermiş olanlardan %15 daha fazlaydı.

Londra Üniversitesi’nden çalışma hayatı alanında Uzman Psikolog Kathryn Waddington da 100 hemşire üzerinde yaptığı araştırmadan sonra, arada bir yapılan küçük dedikodular çalışanların ruhları için âdeta bir merhem niteliğinde olduğu sonucuna vardı. Ayrıca gerginliklerini atmalarına da oldukça yardımcı oluyor. Böylece asıl yapmaları gereken işe daha zinde biçimde devam etmelerini sağlıyor.

ERTELEME ETKİSİ

Neden çok az şeyi kuralına uygun yaparız?

Statik olarak bakıldığında çoğu projenin başlandığı, en iyi düşüncelerin geliştirildiği ve en gözü pek planların başladığı günün adını biliyor musunuz?

Çok doğru: Yarın!

Chicago’daki DePaul Üniversite’sinden Amerikalı Psikolog Joe Ferrari bu alanda lider bir uzman sayılıyor. Psikolog 2006 yılında gerçekleşen International Meeting on the Study of Procrastination’da ortaya koyduğu araştırmaya göre her beş kişiden biri kronik erteleyici. Hangi kıt’ada araştırılırsa araştırılsın, bu sayı sabit, erkeklerde ve kadınlarda durum aynı. Ve hiç de sağlıklı değil.

Her şeyi son dakikaya sıkıştıran birinin mantıklı olarak daha hızlı çalışması gerekir (tabii yetişebiliyorsa).

***

Yan etkisiyse malum, aşırı stres (zorlanma). Windsor Üniversitesinden Kanadalı Psikolog Fuschia Sirois da yine aynı şekilde bu fenomeni işlerini sürekli erteleyenlerin kendilerini çoğu zaman baskı altında hissettikleri, sık hastalandıkları ve hayat tarzlarına çok az dikkatettikleri sonucuna ulaştı.

Bu arada konu kesinlikle medeniyetin modern bir hastalığı değil. Sorun daha çok insanlığın kendisi kadar eski. Cicero bile sürekli ertelemekten şikâyetçiydi (şu “en kötü barış, savaştan iyidir" vecizesinin sahibi olan filozof; mezarından kalkıp ülkemize bir baksa ne derdi acaba).

***

Öğrencilere verilen anketlerin verilerine göre, her iki öğrenciden biri ödevlerinin son teslim tarihini keyfi olarak erteliyor. Ancak teslim tarihi geciktiğinde eleman olarak bundan yakayı kurtarmak kolay değil. Adına boşuna deadline, yani ölüm çizgisi dememişler.

BUKALEMUN ETKİSİ

Bizi taklit eden insanları neden severiz?

İlk anda sempatik bulunmayı kim istemez! Elbette gittiğiniz heryerde ilk anda sayısız kalbi titreten ve arzulu bakışları kendine çeken şu dikkat çekici şanslı tiplerden bulunur.

İki bedava içki arasında karar verebilen ve üstüne üstlük şımarık süs kopekleri gibi aptal bakabilen tiplerden. Diğer herkes ya şanssızdır, makyajsız hakkından gelinemeyecek bir yüzü vardır ya da ağzı kokar. Hayat böyledir işte. Adaletsiz, duyarsız ve nankördür. Buna karşı yapılacak bir şey yoktur. Yoksa var mı? Elbette!

Sempati değerleri üzerinde adamakıllı çalışılabilir. Gerçi bu insanı mutlaka yaşayan en seksî varlık olma noktasına getirmez ama yine de cerrahi yardım olmadan, Bukalemun Etkisi olarak da bilinen ayna tekniğiyle bireysel bir çekim gücü insanı hissedilir biçimde güzelleştirebilir.

Sempati için bir tür biyolojik temel oluşturan sinir hücreleri olduğu bilinmektedir. Bizimle aynı davranışları sergileyen birini izler izlemez bu nöronlar ateşleniyor (ayna nöronlar).

***

Böylece simetrik davranış aynı zamanda bir ilişkinin veya sohbetin aslında ne kadar uyumlu olduğunu gösteren gerçek bir ayna oluşturuyor.

Ancak, Bukalemun Etkisi başka şeylere de yol açıyor. Bizi doğrudan karşımızdaki kişinin çekince yahut korkularını azaltmaya yöneltebiliyor. Ama bunu yaparken çok hassas olmak da gerekiyor. Çünkü uzmanlar, karşımızdaki dostça olmayan insanları yansıtmamak ve taklidini yapmamak gerektiğini önemle vurguluyorlar.

Başka birinin bizden hoşlandığına inandığımızda, o zaman bu kişiye karşı otomatikman daha sıcak ve dostça davranıyoruz. Bu da karşımızdakinin bizden gerçekten daha fazla hoşlanacağı bir etki oluşturuyor.

Tersi durumda ise, bize karsı beslenen sempatiyle ilgili kuşku duyuyorsak veya reddedilmekten korkuyorsak, o zaman kontrollü ve soğuk davranıyoruz ve böylece gerçekten bir reddedilme tehlikesi oluşturuyoruz.

İtiraf etmemiz gerekir ki burada söz konusu olan basit bir nedensellik ilişkisi ama yine neden bazı insanların ilk görüşte sevildiklerini veya sevilmediklerini de açıklayan bir durum. Ve bazılarının neden diğerlerinden daha fazla sevildiğini de.

***

HATALI UZLAŞMA ETKİSİ

Başkalarıyla ilgili neden hep aldanırız?

Hayat her zaman uzlaşıyla geçmez. Özellikle iş hayatında iki farklı görüsün birbiriyle çakışması sık meydana gelen bir durumdur. Bu da kesinlikle mantıklıdır. “İki kişi sürekli aynı fikirdeyse, içlerinden biri gereksizdir” demişti bir zamanlar İngiliz Başbakan Winston Churchill (alkolik ve Türk düşmanıydı ama İngilizlerin hâlâ en büyük millî kahramanıdır). ‘Barış için Atom Bombası’ diyen Einshower’ı da kandırmıştır. Churchill'in Tekrarlayan Ünipolar Majör Depresyonu vardı.

Ve Johann Goethe'nin bu konudaki kısa cümlesi şöyle: “Aynı olan bizi rahatlatır ama karşıt olan üretken yapar.” Ne kadar doğru!

***

Not: Goethe’nin Türk asıllı olduğu iddiası da gündemde! Doğu Batı Divanı eserinde bunu açıkladığı, Filistin’deki Akka Kalesi’ni 1921’de Müslümanların fethetmesini müteakip bu ortaya çıkmış: Kiliseye gitmeyen, Müslümanlarla birlikte namaz kıldığını açıklayan, ünlü eseri Doğu-Batı Divanı’nda Müslüman olduğuna dair iddiaları reddetmediğini yazan Goethe’nin inancına dair bugüne kadar birçok tartışma yapıldı. Dr. Arif Arslan tarafından kaleme alınan İslam-Goethe isimli kitapta ise Goethe’nin soyunun Türklerden geldiği iddia ediliyor. Araştırmacı-Yazar Senail Özkan da Goethe’nin Türk olduğuna dair ortaya atılan iddiaları onaylıyor. Özkan, “Hans Nielsen tarafından kaleme alınan ve çevirisini yaptığım Goethe’nin Damarlarında bir damla Türk Kanı adlı makalede de Goethe’nin Türklerin soyundan geldiğine dair görüşler yer alıyor.” dedi. Arslan’ın Öteki Adam Yayınları’ndan çıkan kitabında verdiği bilgilere göre; Filistin’de Akka kalesini 1291’de Müslümanların fethetmesinin ardından ülkesine dönen Alman şövalyelerden Graf von Lechmotir, Suriye’deyken yaptığı çarpışmalarda Mehmet Sadık Selim adlı bir Selçuklu subayını esir alarak yanında Baden Württemberg’e götürür. Cerrah, hekim, mimar, kendi lisanının yanında Latince ve Arapça da bilen Selim’e kısa zamanda Baden Württemberg bölgesindeki en büyük kont tarafından albaylık rütbesi verilir. Devlet yönetiminde ciddi başarılar gösteren Selim’e Türk kökenli olması dolayısı ile Selim Sultan diye hitap edilir. Goethe’nin bu Selçuklu subayıyla akrabalığı vardır. Goethe’nin soyu, Almanya’daki Selçuklu ailesinden Philip Sultan’a kadar uzanır. Şecerede daha aşağılara inildiğinde karşımıza şu isimler çıkıyor: Johann Sultan ve babası Henrich Sultan. Goethe’nin soyu da Johann Sultan’ın Kızı Anna Sultan tarafından geliyor. Almanya’da bugün bile nüfuzunu koruyan ünlü Soldan Ailesi, Goethe’nin günümüzdeki akrabaları. Almanya’nın çeşitli yerlerine dağılmış ‘Soldan’ adlı mensupları Almanya’da Türk asıllı olmaları ile tanınıyor. Soldan kelimesinin kökü ise Sultan kelimesine dayanıyormuş.

***

Her yerde uyum hüküm sürdüğü takdirde artık hiçbir yaratıcılık olmaz.

Öte yandan, karşıt fikirlere direnç göstermek zordur. Bu ilk olarak sağlıklı bir ego, ikinci olarak pratik gerektirir. Hiç kimse görüşlerinin yanlış olarak deklare edilmesini duymak istemez, daha çok hemen onaylanmak isteriz. Bu kendini aldatmanın adı Hatalı Uzlaşma Etkisi’dir.

Uyum bir yanılsamadır. Gerekçelerimiz ne kadar iyi olursa olsun, fikirlerimiz karşılık bulmadığında her seferinde hayal kırıklığına uğramamalıyız. Bu istisnadır!

Yeni sevgililer çoğunlukla yaşadıkları ilk büyük fikir ayrılığında hatalı uzlaşma etkisi nedeniyle göğün yedinci katından aşağı düşüverir.

Bir eleman yeni tanıştığı ve daha önce kendisine dostça davranan iş arkadaşıyla yasadığı ilk uyuşmazlıkta şaşkına döner. Ve kimileri birbirlerini uzun suredir tanıdıkları hâlde yakın dostlarının neden kendilerinden yana çıkmadığına şaşırır. Başkalarını kendi fikirleriyle baş başa bırakın ve daha çok karşıt görüşleri hesaba katın.

Ayrıca gelecekteki tartışmalarda ünlü Amerikalı gazeteci Herbert Bayard Swope’un esprili sözünü hatırlamak da yararlı olur. Kendisi bir dostuna demişti ki, “Sana bir başarı formülü veremem. Ama nasıl başarısız olunacağını söyleyebilirim; herkesi memnun etmeye çalışarak”.

MARSHMALLOW ETKİSİ

Pes etmek ve başarmak neden iç içedir?

İnanması zor ama insanın hayatta başarılı olup olmayacağı henüz gençlik yıllarında kendini belli ediyor. Arna sosyal statü ve anne babanın genleriyle veya bu yumurcağın ne kadar kurnaz yahut açıkgöz olduğu gibi dünyevi şeylerle değil. Cevap daha çok çocuğun şekerlemelerle başa çıkmak gibi basit şeylerde olduğu gibi, hayatın lotosunu tutturup tutturamayacağında da...

Amerikalı bilim adamları 1960'lı yıllarda bu ilişkiye dikkat çektiler. O dönemde dört yaşındaki çocuklarla dolu bir yuvayı ziyaret edip onlara baştan çıkarıcı bir öneride bulundular.

Çocukların her birine beyaz köpük şekerden yapılmış bir şekerleme olan marshmallow verildi. Çocuklar bunu çabucak yiyebilir -veya da öneriye göre- deney yöneticisi tekrar gelene dek bekleyebilirdi, o zaman ödül olarak ikinci bir marshmallow alabileceklerdi. Çocuklardan bazıları deneyi geçemedi ve hemen şekerleri midelerine indirdi, diğerleri bütün fiziksel ve ruhsal güçleriyle uslu bir şekilde bekledi, şeker köpüğünü kokladı, onunla oynadı, biraz evirip çevirdi ama ısırmaktan kendini alıkoydu ve sonunda çifte şekerle ödüllendirildi.

Ama deney bununla bitmiyordu. Tam 14 yıl sonra aynı öğrenciler tekrar mercek altına alındı.

Ve bakın neler olmuştu?

Sabırlı olanlar özgüvenli, empati kurabilen kişiliklere sahip olmuşlardı, beklenmedik durumlarla başa çıkabiliyor ve onları hedeflerinden uzaklaştıracak olan ödülleri reddedebiliyorlardı.

Şekeri hemen mideye indirenler ise, duygusal olarak tutarsız, değişken, kararsız kişiler olmuşlardı ve okuldaki notları da kötüydü ve bu zekâlarından tamamen bağımsız bir durumdu.

***

Anlaşılan bilim dilinde ödülden feragat da denen ödülü erteleme yeteneği sadece sağlam iradenin bir işareti değil aynı zamanda gerçek bir başarı özelliği gibi görünüyor.

Bu arada Marshmallow Etkisi, sosyo-psikolojinin klasikleri arasına girdi. Deney birçok kez tekrarlandı ve her seferinde aynı sonuç edildi. Ayrıca eski Harvard Profesörlerinden Daniel Goleman doksanlı yılların ortalarında bu deneyle ilgili Emotionale Intelligenz (duygusal zekâ) adında bir çoksatan kitap yayımladı.

Tezi söyle: Yüksek bir zekâ katsayısı, başarı ve hayatta mutlu olmak için kesinlikle bir garanti değil.

Zekâ buna olsa olsa %20’lik bir payla katılıyor. Hayattaki mutlulukta çok daha etkili olan şeyi duygu ve arzularla akıllıca başa çıkabilmektir ve bu gerçekten böyle.

***

Kibriyle kendini hasta eden, öfkeden köpüren yahut arzuyla yanan kişi söyleyecek kelime bulamamakla kalmaz, çoğu zaman berrak bir düşünceye de sâhip olamaz.

***

Değerli Takipçilerim,

Türkiye’nin durumu çok kötü ve “bindik bir alâmete, gidiyoruz kıyamete” hâli var!

Burada daha önce yazdığım, konferanslarda anlattığım her şey çıkıyor ve bana bunların beyhude uğraşlar, çabalar olduğunu düşündürüyor.

Artık TV, radyo ve diğer şeyleri takip etmek istemeyenler çok arttı.

Şu Aziz Vatanın vatandaşları –hep öyleydi de, çok arttı- birkaç gruba ayrıldı:

-Verelim de gitsin diyenler: Silopi, Diyarbakır, Güneydoğu…

Oralarda pek çok bâkir petrol sahası var. Bor mevcut. Ama umurlarında değil!

-Askerlikten yırtmak isteyenler: Kınamıyorum, hattâ mazur görüyorum ama benim ve arkadaşlarımın alnında “enayi” mi yazıyordu?

Rakısını, viskisini içip, oturduğu yerden ahkâm kesenler: Bu memleket parçalanırsa, nereye kaçacaksınız?

***

Son birkaç şey:

Sayın Baykal nasıl olur da cep telefonunu ve cüzdanını arabada unutup soyulur?


Ülkücülüğün kurucusu Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Bey kalkıp AKP’ye geçmiş.

tuğrul türkeş ile ilgili görsel sonucu

Pes!

Nedir bu? Negatif Özdeşleşme-benimseme mi veya başka hesaplar mı mevcut?

Acaba Tuğrul Türkeş ve Ahmet Özal birtakım mahfillere üye olabilirler mi?

Dilerim bulunur bir kurtaracak “bahtı kara mâderi”…

Sevgim ve Saygımla…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 27 Ağustos 2015 Perşembe

200 kez okundu
0

Posted by on in Genel

George Orwell, asıl ismiyle Eric Arthur Blair (d. 25 Haziran 1903 Bihar, ö. 21 Ocak 1950 Londra) 20. Yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen kalemleri arasındadır. 

Bin Dokuzyüz Seksen Dört adlı romanı ve bu romanda yarattığı Big Brother (Büyük Birader) kavramı ile tanınır. Eserlerinde yer alan netlik, zekâ, sosyal adaletsizliğe karşı farkındalık ve totalitarizme  karşı duruşu onun imzası niteliğindedir.


Orwell’in hayatı, sonradan yazılarını etkileyecek olan deneyimlerle doludur. Burslu okuduğu Eton Koleji’nden mezun olduktan sonra, o sırada bir İngiliz sömürgesi olan Burma’da yerleşir.

***

Kısa bir süreliğine buranın polis teşkilatında görev yapar. Bu memuriyet döneminde şâhit olduğu merhametsizce uygulamalar, sömürgeciliğe karşı geliştirdiği derin öfkeye katkıda bulunur.

Gençlik döneminde Fransa’da bulunmuş, pek çok meslekte çalışmış, para sıkıntısı gerek yazarlığa başlamadan önce, gerekse ilk eserlerini kaleme aldığı yıllarda yakasını bırakmamıştır.

***

İlk Eserleri

İlk romanı, otobiyografik olup olmadığı hâlen tartışma konusu olan Paris ve Londra'da Beş Parasız eseridir.

1933 yılında yayınlanmış olan bu eserde olaylar, ismi asla zikredilmeyen bir karakterin ağzından aktarılmaktadır. Eserin kahramanı Paris’te İngilizce kursu vermek üzere bulunan, öğrencilerinin dersleri türlü bahanelerle bırakmasından sonra ise işsiz ve meteliksiz kalan genç bir adamdır. Günler boyunca açlık çeken, sokakta sabahlayan, sonunda önce otel mutfağında, ardından da bir restoranın bulaşıkhânesinde iş bulan başkarakter, sonunda zihinsel engelli bir çocuğun eğitmenliğini üstlenerek Londra’ya gider.

Ne var ki talihsizlik ve yokluk, burada da peşini bırakmaz. İşvereni olan ailenin tatile çıktığını öğrenir, onların dönüşünü yersiz yurtsuz bir serseri olarak, yollarda aç bi-ilaç taban teperek, güçsüzlere ayrılmış yatakhanelerde sabahlayarak geçirmeye zorlanır.

***

Avrupa’nın iki büyük başkentini toplumun en alt basamağındaki bir kişinin gözünden betimleyen eserden sonra Burma Günleri (1934) ve pek fazla beğenilmeyen Papazın Kızı (1935) gelir.Orwell’in edebî hayatındaki ikinci kilometre taşı, daha sonra kaleme alacağı Daralma ile pek çok ortak noktası bulunan Keep the Aspidistra Flying (Zambak Solmasın) adlı romandır.

Bu eserde kendisinin de bir parçası olduğu, dar gelirli orta direğin hayatına ayna tutar; bu sınıfa mensup olanların hayatını adım adım kurutup mânâsızlaştıran, umutlarını ve hayallerini teker teker öldüren geçim derdine ve monotoniye isyan eder.

***

1937 yılında, maden işçilerinin hayatına dair bir araştırma olan Wigan Pier Yolu’nu kaleme alır. Ne var ki yazıları, bu tarihten sonra bir süreliğine kesintiye uğrayacaktır; çünkü Güneyde, İspanya’da savaş davulları çalınmaya başlanmıştır.

***

İspanya İç Savaşı ve Orwell

Orwell, İspanya’da darbe girişiminde bulunan, Hitler ve Mussolini’nin de desteğini alan Franco’ya karşı çarpışacak gönüllülere katılarak İspanya'ya gider.

Savaşa dair anılarını daha sonra Katalonya’ya Selam adlı eserinde aktaracaktır.

Orwell’in vefatından ardından evrakı arasında bulunan notlarda İspanya’ya ilk gidişini şu şekilde anlatır: POUM milisine 1936 senesi sonunda katıldım. Bir başkasına değil de, bu milise katılmamın başlıca sebepleri şunlardı: İspanya’ya gitmeye gazete makalelerim için malzeme toplayabilmek amacıyla niyetlenmiştim. Bunun yanı sıra, eğer çarpışmaya değer gibi görünürse, belki de savaşırım diye muğlâk bir düşünce de vardı kafamda. Ne var ki hastalıklı bünyem ve nispeten az sayılabilecek askerî tecrübem hesaba katıldığında, savaşmak hususunda pek bir kuşkuluydum.

Gördükleri karşısında çok etkilenir: Darbecilerle çatışan devrimci örgütler, özellikle de sosyalistler ve Anarko-sosyalistler İspanya’da yepyeni bir düzen kurmuş gibidir. Fuhuş ortadan kaldırılmış, dilenciler sokaklardan çekilmiştir. Piyasadaki pek çok mal ihtiyaç sahiplerine parasız dağıtılmaktadır.

Yeni sistem sosyal hayatın her detayını etkilemektedir: Artık hiç kimse senyör gibi, karşıdaki kişinin üstün olduğunu ima eden sözcükleri telâffuz etmemektedir ve bahşiş bırakmak yasaktır.

Orwell bu sefer de cepheye gider, bir keskin nişancının attığı mermiyle gırtlağından vurulur. Ölümden kıl payı kurtularak cephe gerisine gönderilir ve İspanya’ya ilk geldiğinde gördüğü düzenin tamamen ortadan kaldırılmış olduğuna şahit olur.

Kanaatine göre bu durum sâdece İspanyol burjuvazisinin değil, Avrupa’da zamansız bir sosyal devrim hareketinin başlamasını “faşizme karşı birleşik cephe” politikaları açısından sakıncalı bulan Stalin’in (soykırımcı ve pedofili dâhil, her türlü sapkınlığın bulunduğu lider) de eseridir.

Kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği (SSCB) ile yakın bağları bulunan İspanyol Komünist Partisi bir siyasî temizlik hareketine girişir. POUM (Marksist İşçi Birlik Partisi) yasadışı ilân edilir, yabancı uyruklu birçok asker tutuklanır veya -Orwell gibi- ülkeyi terk etmek zorunda kalır.

Aspidistra

1930’ların İngiltere toplumundaki sınıf atlama hasretini bir kara mizah ile eleştirmektedir. Aspidistra, sınıf atlama özentisi içindeki dar gelirlilerin bir statü simgesi olarak gördükleri, evlerinden eksik etmedikleri çiçeksiz bir zambak türüdür.

Bir reklam ajansında metin yazarlığı yapan Gordon Comstock, Kapitalizmin yutturmacası, aldatması olarak gördüğü reklamcılıktan nefret eder, orta sınıfın boğucu hayatından kaçarak şairliğe soyunur. Bu uğurda sevgilisinden ayrılmayı bile göze alır ama romanın beklenmedik sonunu yine sevgilisi yaratmaktadır.

Hayvan Çiftliği

İspanya’daki “ihanete uğramış devrim” tablosu Orwell’i derinden sarsmıştır. Ancak en meşhur eserleri olan Hayvan Çiftliği’nin ve 1984’ün sırf Stalin'i yermek için kaleme alındığını iddia etmek konuyu haddinden fazla basitleştirmek olacaktır.

***

Orwell yazarlığa başladığı günlerdeki çizgisinden sapmış değildir: Nasıl ki ilk eserleri kendi tecrübelerinden izler taşıyor, ancak her toplumu ve çağı ilgilendiren meseleleri de işliyorsa; savaş sonrası eserleri de yalnızca Franco’nun, Hitler’in, Stalin’in dünyasını değil, bu despotları yaratan hırsları ve budalalığı da taşlamaktadır.

Hayvan Çiftliği bir devrimin trajedisidir. Bu modern fabl (öykünce: sonunda ders verme amacı güden, güldüren, düşündüren ve genellikle manzum öykülerdir. İnsana ait bir özelliğin insan dışında bir varlığa verilmesidir. Fablların kahramanları genellikle hayvanlardır. Ama bu hayvanlar insanlar gibi düşünür, konuşur ve insanlar gibi davranır), kesilmekten, kırpılmaktan, sağılmaktan, dövülmekten gına getirerek zalim sâhiplerine karşı ayaklanan Manor Çiftliği hayvanlarının hikâyesidir.

***

Karakterler son derece sâde ve güçlüdür: Kinik eşek Benjamin, fedakâr at Boxer, akılsız kısrak Mollie, hattâ serçeleri bütün hayvanların kardeş olduğunu söyleyerek pençeleri arasına çekmeyi deneyen kedi bile akıllarda kolayca yer edinen, çok canlı kişiliklerdir.

Hayvanlar, çiftliği geri almayı deneyen insanlara karşı yiğitçe çarpışır, gövdelerini mermilere siper eder; ev sâhibi olmadıkları hâlde çiftliğin zor işlerinin üstesinden gelmeyi, hattâ bir değirmen inşa etmeyi bile başarırlar. Ne yazık ki zaferleri, yöneticiliğe soyunup gitgide insanlaşan domuzların hırsları ve entrikaları tarafından gölgelenmeye mahkûmdur.

Romanın alt başlığı BİR PERİ MASALI’dır.

Küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değildir elbette ama roman, bir masal anlatımıyla yazılmıştır.

Son Seneleri

Orwell’in ömrü, henüz kırk altı yaşındayken noktalanmıştır. Hayvan Çiftliği’nden sonra geniş çaplı bir üne kavuşsa ve maddî sıkıntıları sona erse de, fakirlik günlerinde tutulduğu tüberküloz (verem) hastalığı, hayatının son döneminin büyük bölümünü hastanelerde geçirmesine yol açmıştır.

2. Dünya Harbi boyunca Observer gazetesinde çalışmıştır. 1945 yılında karısını başarısız bir ameliyat sonrasında kaybetmiş, ölümünden kısa bir süre önce yeniden evlenmiştir.

21 Ocak 1950 tarihinde Londra’da hayata veda etmiş, ardında on adet kitap ve sayısız makale bırakmıştır.

Dinî görüşünün ne olduğu tartışmalı ama bir slutokrattı (feminizme önem verirdi) ve sanırım bir Tanrı inancı da vardı.

ABD’li ama Solcuydu üstelik!

Bir dönem CIA’a hizmet ettiği rivayeti de dolanır efsane olarak...

***

Dün bir kanalda Ahmet Özhan’la yapılan bir röportajı seyrettim. İpek Tuzcoğlu ile sohbet ediyorlardı… Hz. Muhammed’i tasvir eden bir filmin hakkında sohbet ettiler. İpek Hanım epey cüretkâr film sahnelerinde rol almış bir oyuncu…

***

Önce kendisiyle taban tabana zıt bir aktrisle, Hale Soygazi’yle yaptığı evlilik, boşanmaları, sonra da yeni bir hayata başlaması…

HAYATI

1960’lı yılların sonlarında İstanbul Belediye Konservatuarı ve Üsküdar Musıkî Cemiyeti’nde müzik eğitimini tamamlamış. İlk profesyonel sahne tecrübesini 1968 yılında Bebek Belediye Gazinosunda yaşamış.

Genç yaşta sahneye çıkan Ahmet Özhan 1970’li ve 1980’li yılların popüler Türk Müziği yorumcusu olarak tanınmış. İlerleyen yıllarda zamanın çeşitli üstadlarından birebir istifadeleri olmuş, bu arada plak çalışmalarının yanı sıra, sinema filmleri, TV dizileri, konserler ve radyo çalışmaları ile pek çok sanatkârane faaliyette yer almış.

***

Ahmet Özhan, popüler ve klasik Türk müziğinin yanı sıra, 80’li yılların başından itibaren tasavvuf müziği çalışmaları ile ülkesinde yeni bir akımın da öncüsü olmuştu.

Sanat hayatı boyunca, Türk Müziğinin popüler ve diğer alanlarında birçok ödül kazanmış, yurt içinde yüzlerce konserle ülke sanatına katkıda bulunmuş ve yine çeşitli ülkelerde katıldığı festivaller ve beş kıt’ada verdiği konserler vermiştir. Özhan, 1998 Yılında “Devlet Sanatçısı) “unvanı almıştır.

1981-1991 yılları arasında TRT İstanbul Radyosu’nda ses sanatçısı olarak görev yapmıştır.

Ahmet Özhan, 1991 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Tarihî Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Tarihî Türk Müziği Topluluğu’nun kuruluşunda yer almış ve o tarihten beri bu topluluğun Kurucu Genel Sanat yönetmenliği görevini sürdürmektedir.

***

Topluluk, çalışmalarını Konya Mevlânâ İhtifalleri’nin (vefat edenleri anma) yanı sıra, İstanbul Festivali gibi faaliyetlerde verdiği klasik ve tasavvuf musikîsi konserleriyle sürdürmektedir. 

Meşk ismini verdiği tasavvuf  albümleri projesinin birincisini 2006 yılında çıkardığı Ramazan İlâhileri albümüyle başlatmıştır. 

Mevlânâ’yı yâd etmek için Konya’da düzenlenen Şeb-i Aruz törenlerine de konuk sanatçı olarak katılmaktadır.

Hâlen Hatice Özhan ile evli olup, Özgül ve Özcan isimlerinde iki çocuk babasıdır.

Ayrıca Saray, Tekirdağ’da sıla sanatçılar sitesinde bir yazlığı vardır.

Müzik Doktorası

Ahmet Özhan'a 7 Nisan 2013 tarihinde Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Senatosu tarafından Çanakkale Konservatuarı’nın teklifi ile fahrî doktora unvanı verilmiştir.

Ahmet Özhan, Üniversitenin bu alanda fahrî doktora verdiği ilk sanatçı olmuştur.

***

Ne alakası var Orwell’le Özhan’ın?

Sayın Ahmet Özhan’ın ilk karısı feministti, en önemlisi bu. Şimdiki ise tam bir Müslüman belli ki…

Ben kendisini ilk defa tekkelerinde gördüm.

Güçlü bir tarikattır.

http://www.haber7.com/unlulerin-dunyasi/haber/830729-cerrahi-tarikatinin-unlu-isimleri-kimler

-Sizden başka ünlü isimler de Cerrahi tarikatına bağlılar. Örneğin, Cem Yılmaz, Mazhar Alanson ve Ali Taran’la o toplantılarda görüşüyor musunuz? 

Çok nadir olarak görüyorum. Ben daha sık gitmeye çalışıyorum, musiki meşki açısından bir görevim var vakıfta. Orada meşklerde bulunma bir nevi hocalık gibi pozisyonum var. Cem’i doğru dürüst hatırlamıyorum, Mazhar’ı çok nadir de olsa ara sıra görürüm. Böyle bir yeri kim paylaşmak istemez ki?

-Yeriniz neredeydi?

Karagümrük’te... 

-Tarikatlara bakış açınız nedir?

Tarikatlar bir ülkenin sosyokültürel yönetim biçimi içersinde belli hassasiyetleri sosyal olarak da algılar. Tarikat aslında birebir ilişkidir. Çoklukla ifade edilecek bir şey değildir. Mesela orada sizin ders aldığınız bir kemal (sâhibi) kişi vardır. Hadise sizinle onun arasındadır, bu toplumsal bir mesele değildir. Birebir içsel yolculuk eğitimidir.

-Türkiye'nin bu mekteplere ihtiyacı var mı?

İnsanın var. Bunu gözleyen bunu arayan dünyanın her yerinde birçok davranış biçimi vardır. Meksika’ya gidin, ister Hindistan’a gidin, nereye gidersiniz gidin insanların bir içsel yolculuk peşinde olduğunu görürsünüz. Bu bir insanın yaradılışında var olan bir ihtiyaçtır. Onun için herkesin iç dizaynını oluşturabilmek ve o doğrultuda hayatı yaşayabilmek, o algı içerisinde olabilmek adına herkese lazım olan içsel bir yolculuktur.

-Sizin fişlenmenizi isteyenlerin kim olduklarını biliyor musunuz?

Ben onlara o konjonktür içerisinde hak veriyorum. Görevini yapan insanlardır. ‘Tekkeler yasak, Ahmet derviş oldu’ diye bir yazı. “Derviş tekkede olur, tekke yasak bu dervişlik nedir, gel bakalım kardeşim sen” dese bir şey icap etmez. “Bu bir algıdır kültürdür”, dedim ben de. Ama kimse kılıma bile dokunmadı. Ne emniyetten, ne kimseden beni tedirgin ettiler. Ben samimiydim, temizdim ve saftım. Arkasında bir politik, ekonomik hiçbir bağlantımın olmadığı o kadar netti ki böyle bir insana kimse bir şey yapmaz. Nitekim yapılmadı da…

-Bir sohbetinizde, “muhteşem eserler üretenler var, ancak insan olarak çok eksikler” derken neyi kastettiniz?

“Bunu ben kendim yaptım, ben okudum, ben besteledim, ben buranın mimari projesini çizdim” derseniz çok da güzel bir iş yapmış olsanız da ‘ben’den dolayı o maksadı ortaya koymaz. Hâlbuki “bir bestekâr var, bir mimar başı var. Biz ona vekâleten, onun bizde tecelli eden esmâsının gücüyle bir takım şeyleri yapıyoruz” dediğimiz zaman onun dili, onun sesi dediğimizde global mânâda anlamlı olur. ‘Ben’ dediğimiz zaman o şirk olur.

-Peki, sanatçılardaki ‘Ben’lik duygusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben onlara kıyamıyorum ya. Onlar benim cici arkadaşlarım. Hiçbirine kıyamam. Hepsi benim canımın parçasıdır. Adnan Şenses hasta, Nilüferciğim de öyle, hepsine Allah şifa versin. Onlar kıymetli insanlardır. Aslında onu kastetmiyorlar. Benim arkadaşlarımla peynir ekmek yeseniz göreceksiniz onların ‘yok’ içinde olduklarını. Ama piyasada rekabet vardır, bu işin bir raconu vardır, o zaman laf olsun diye konuşurlar ama içlerinden başka güzellikler geçer. O arenada öyle konuşurlar, birbirlerine dikkat çekerler, o konuşmalar onlara ekstra iş olarak geri döner.

BENİM TEK DAVAM SEVDAM

-Mal, mülk, para, pul bizim maneviyatımızı kavramamızı ne kadar engelliyor dersiniz?

Eğer malı, mülkü, şanı, şöhreti, sağlığı, şunu, bunu olan şeyleri kendi nefsiniz, kendi bilimsel var. Cenabınızla değerlendiriyorsanız onlar geçicidir, bir gün eliniz boş kalır. Ve bunun sonu perişanlıktır. 

-Sizin böyle bir derdiniz oldu mu?

Hayır, benim mal, mülk peşinde olmak gibi bir derdim olmadı. Benim tek davam sevda. Sevda peşinde bir adamım.

-Kanser hastalığı çok yayıldı. Hem sanat camiasında hem de çevremizde kansere yakalanan birçok insanın olduğunu görüyoruz, sizce bunun nedeni nedir?

Bugünkü sosyal donanımlarımız, yaşam biçimlerimiz, psikolojilerimiz bizi deforme ediyor. Birebir içsel arınışı hayatımıza taşımamız lazım. Âyet-i Kerime’de, “Onlar ki Allah dostlarıdır, onlar da hayıflanmak ve mahsun olmak yoktur” der. Ne yapacağız, Allah’la dost olmanın çarelerine bakacağız. Allah’la dost olunca hastalansan da “Veren O’dur” dersin. Maalesef düne kadar, ‘Allah’ demenin asosyal toplum dışına itilen insan olmakla eşdeğer, baskıcı jakoben bir dönem yaşandı.

(MKD: Ben bu jakoben tavsifinden hoşlanmadım nedense; yâni Ahmet Özhan Bey de mi Atatürk ilke ve inkılâplarına muhalif olmuş acaba)?

***

Şeyhleri Merhum Muzaffer Özak idi ve pek hakîm, nüktedan, sevimli bir zattı. Kaç kere Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları için hayır duası etiğini kendi kulaklarımla işittim.

Ömer Tuğrul İnançer’le sohbet edip meşke başlamaları sonradan oldu. Nedense o zatı hiç sevemedim ben.


Kadınların Çalışmasına Muhalif Olan ama Kızı İyi İşte Çalışan Sufî

Muazzam miktarda sigara içilirdi dergâhta ve ben de kenardan seyretmek üzere epey ayinlerine iştirak etmiştim.

***

Eniştem İhsan Koloğlu (avukat ve münevver bir insandı) ve Karısı Melahat Hanım (coğrafya öğretmeniydi), Babam, Annem, Çınar ve başka tanıdıklar giderdik oraya zaman zaman…

Muzaffer Bey’in pek hoş anıları vardı. Sık sık ABD’ye gidip pek çok Hıristiyan’ı İslam’la şereflendirirlerdi. Şeker Hastası olduğu için de yanakları pembeydi ve şarap içtiğini sananlar olurdu. Tek iptilası sigaraydı aslında.

Bir gün bir ABD’li gazeteci sormuş: “Siz gelip kiliselerimizde ibadetinizi sergiliyor ve pek çok kişiyi İslam’a çekiyorsunuz. Biz gelip sizin dergâhta veya bir câmide aynı şeyi yapmak istesek, müsaade eder miydiniz”?

Ânında cevap şöyle çıkmış: “Biz İsa’yı, Musa’yı peygamber olarak kabul ediyoruz. Siz de Muhammed Efendimizi kabullenin, âmenna”!

Tabii ki muhatabı susup kalmış.

Böyle pek çok anekdotu vardı. Pek güzel ve bilge bir insandı…

O zamanlarda, başlarda Ateist olan ve Peder’e “siz nasıl olup da Allah’a inanıyorsunuz” diye sual eden Ümid Meriç Hanımefendi ile Kuzenim Çınar Koloğlu’nun intisapları da aynı döneme denk düşer.

***

Zaman geçti, Muzaffer Bey de yaşlandı ve rahatsızlandı. Unutkanlıktı en büyük sıkıntısı. Sonra da vefat etti her fâni gibi. Ama maalesef bunu reddedenler, kabul etmek istemeyenler çıktı!

Bence onunla beraber, bu tarikatın da eski keyfi kalmadı.

Baktım da, Ahmet Bey’de de şeker hastalığı başlamış.

Galiba artık tek güvenilir kapı bâki: Alevilik, Bektaşilik ve Mevlevîlik.

Onların hepsi Gazi’yi saygıyla anar ve Cem Ayinlerinde dualarını esirgemezler.

Cem Evlerinin ibadethâne olarak kabul edilmesi iyi bir gelişme.

Herkese Sevgim ve Saygımla…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 25 Ağustos 2015 Salı

69 kez okundu
0

Tatil beldemiz Çeşme’ye giden yerli yabancı turistlerin çoğu, Çeşme Kalesi surlarının hemen dibinde bütün heybetiyle boy gösteren bir heykelin önünde dururlar. En azından o haşmetli heykelin önünden geçerken şöylesine bir göz atarlar. Bazılarımız üzerine bile tırmanır, resim çektirirler. Amaç Çeşme’den bir anı ile ayrılmaktır. Fakat çoğumuz, yanındaki aslanın yelelerini okşayan bu dev yapılı Osmanlı komutanının kim olduğunu bilmez.   

***

Cezayirli Gazi Hasan Paşa, meşhur Osmanlı-Rus Çeşme Deniz Savaşı’nda gösterdiği kahramanlıkla, Kaptan-ı Deryalık (Donanmanın Baş Komutanı)  sıfatını kazanmış bir “levent” ve Sadrazamlığa (Başbakan) kadar yükselmiş bir devlet adamı. Resimde gördüğünüz, evcilleştirdiği aslanı ile birlikte dolaşması, onu daha popüler kılmış.

cezayirli gazi hasan paşa ile ilgili görsel sonucu

Mâlûmunuz Osmanlı donanmasında ve kıyılarında görev yapan asker sınıfına “levent” denirdi. Günümüzde bile aileler erkek çocuklarının "delikanlı, boylu poslu, yiğit, çevik" olmaları dilekleriyle yeni doğan bebeklerine “levent” adını takıyorlar. Levent sözcüğü nereden gelmiş, hiç düşündünüz mü? Fransızca “lever- kalkmak, yükselmek” fiilinden türeyen Levant, Batılılara göre: “Güneşin doğduğu taraf, Doğu Akdeniz” demek. Levanten de Doğu Akdeniz bölgesinde, yâni bizim buralarda yaşayan Avrupalılar demek. Bir de detay; Fransızlar eskiden “Doğu” yönünü hem orient, hem de levant kelimeleriyle tanımlarlarmış.

***

Levant sözcüğü zaman içinde, Doğu Akdeniz kültürünün ve yaşam biçiminin genel adı olarak kullanılmaya başlanmış. Dolayısıyla günümüzde dahi özellikle İzmir’imizde ve diğer bazı şehirlerimizde yüzlerce yıldır varlıklarını sürdüren; içimizden biri olan, öz be öz Türkiyeli sevgili “levanten” hemşehrilerimize Batılılarca verilen bu adlandırma, “Doğulu ” anlamında. İşte yüzyıllardır Avrupa, Doğu Akdeniz bölgesine yerleşen Hıristiyan Avrupalıların yanı sıra Osmanlı denizcilerini de, ‘doğu-doğulu’ anlamında ‘levant-levanten’ diye çağırmaya başlamışlar. Zaman içinde “Levant” sözcüğü, Türkçemize “Levent” olarak geçmiş.

***

Levant, Levanten, Doğu, Doğulu sözcükleri… yanı sıra felsefede bile yerini almış “Ex oriente lux – Işık doğudan yükselir” özdeyişi, beldenizi bambaşka mecralara sürüklüyor. Acaba birçok teknolojik buluş hep Batı’dan mı çıkmış, yoksa insanlık tarihindeki icatlara Doğu’nun, özellikle Müslüman dünyasının da bir katkısı var mıdır?

Günümüzde bilim, teknoloji deyince aklımıza “Batı Dünyası” geliyor: Aristo, Platon, Darwin, Edison, Einstein, Kepler, Newton, Pasteur, Nobel, Röntgen, Galileo, Arşimet, Öklid, Leonardo da Vinci, Copernicus, Francis Bacon, Lavoisier, Faraday, J.Watt ve adını anamadığım binlerce mûcit bilim insanı.

***

Bir de Doğu’ya bakıyorum… Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekirse Müslüman dünyası başta olmak üzere, ilim ve bilimde büyük gelişmeler kaydedilmiş. Özellikle 8. ve 12. Yüzyıllar arasında bilim ışığı, Doğu’dan da doğmaya başlamış. Bütün bu gelişmeleri anlatmaya kalksak, haddimizi ve bize verilen köşe boyutlarını aşmış oluruz. Ama kısaca hatırlatmaya kalktığımızda bilim dünyasına büyük katkılar sağlamış Müslümanlar da görüyoruz. Örnek mi istiyorsunuz, buyurunuz: 

***

Matematikte, cebir ve geometride Harizmî’nin eserleri batıda ders olarak okutulmuş. “Cebir” isminin nereden geldiğini yeni öğrendim: Harizmi’nin “Hisabü’l-Cebr Ve’l-Mukabele” eserinde geçen, “el-cebr” sözcüğü, batı dillerine “algebra” olarak çevrilmiş. “Virgül” deyip geçmeyin. Çok önemli bir noktalama işareti. Mûcîdi, Mesud Bin Mahmud Et-Tabib El Kâşi. Bir başka bilim adamı Cemşid, ondalık sayıları bulmuş; pi sayısını dokuzuncu kesrine kadar hatasız belirlemiş. Matematikte iki sayının toplamının üslü ifâdesinin açılımı olan “Binom Açılımları”nı ilk çözen de kimmiş biliyor musunuz? Bir çoğumuzun şiirlerini duygulanarak okuduğumuz Ömer Hayyam. Günümüzde kullandığımız “Gregoryen Takvimi”nden daha az hata yapan “Celâleddin Takvimi”ni de Hayyam geliştirmiş.

hayyam ile ilgili görsel sonucu

***

İbn-i Sina’yı bütün dünya tanıyor. Batılılar onu Avicenna adıyla çağırıyorlar. Orta Çağ Modern Biliminin kurucusu ve hekimlerin önderi… “Büyük Üstad” sıfatına sahip. Aristo ve Farabi’den sonra üçüncü öğretmen diye anılıyor.

Albert Einstein’dan 1100 yıl önce Batılıların Alkindius adını taktıkları EbuYusuf El-Kindi, İzafiyet-Görelilik Kuramı’nı bulmuş. Nasıl mı? Şu cümleyi kullanarak: “Zaman cismin var olma süresidir. Zaman, mekân ve hareket birbirinden bağımsız değildir. Göğe doğru çıkan bir insan, ağacı küçük görür.”

Tarihe “Aksak” Timur olarak geçen, dördüncü Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid ile Ankara Savaşı’nı gerçekleştiren Timurlenk’in oğlu Uluğ dünyanın güneş çevresindeki dönüşünü 365 gün, 6 saat, 9 dakika ve 6 saniye olarak hesaplamış. Hemen hemen günümüzde ölçüm yapan cihazlar da aynı değerleri buluyorlar.

El Cezerî, İslam'ın altın çağının bilim adamı ve mühendisi. Sibernetik deyince, canlı ve cansız tüm karmaşık sistemlerin denetlenmesi ve yönetilmesini inceleyen bilim dalı olan “Güdüm Bilimi” deyince Bacon’dan, Descartes’tan, Pascal’dan, James Watt’dan çok önce akla geliyor.

Takiyüddin İstanbul’da dünyanın en büyük rasathanesini kurmuş. Kurmasına kurmuş ama büyük bir şanssızlık eseri rasathanesi, Kılıç Ali Paşa tarafından yıktırılmış. Nedenine gelince: meleklerin bacaklarını izlemesin diye! Şu işe bakınız ki meleklerle uğraşan Kılıç Ali Paşa, 1571 ile 1587 yılları arasında 16 yıl Kaptan-ı Derya olarak görev yapmış bir Osmanlı Levendi. Leventler başta olmak üzere Müslüman denizciler, bir zamanlar Akdeniz’i Türk Gölü hâline dönüştürdükleri dönemlerde, açık denizlerde “mesafe ölçümü” konusunda epeyi mesafe kat etmişler. Şu tezada bakar mısınız? Bir levent meleklerin bacakları ile ilgileniyor, diğeri mesafe ölçümü ile…

***

Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Demek istediğim birçok icat Batı’dan çok önce Doğu’da, Müslüman dünyasında yerini almış. Başka bir anlatımla İslam Dünyası, uygarlığa büyük katkılar sağlamış. 

Peki, sonra ne olmuş? Bir zamanlar altın çağını yaşayan “İslam aydınlığı” neden, nasıl, niçin,  kimler tarafından söndürülmüş, hiç düşündünüz mü? Ve işin daha acısı ne biliyor musunuz? İslâm bilim dünyasının bütün teknolojik buluşları bireysel çalışmalarla gerçekleşmiş, ama bir el(!) Bunların yayılıp gelişmesini hep engellemiş. İslâm bilim dünyasının bütün icatlarını Batılılar değerlendirmişler, günümüzde bile değerlendirmeye devam ediyorlar.

Yıllardır Müslüman dünyasında yaşananları gördükçe, “Ex oriente lux” özdeyişinin kaybolup, "Ex oriente lux, ex oxidenta doxa - Işık doğudan yükselir, bilgi Batıdan yükselir" özdeyişinin yerleştiğini mi görüyoruz acaba? Doğru ise ne acı! Cezayirli Gazi Hasan Paşa’nın heykelinin önünden her geçişte lütfen bunları düşününüz.

***

YENİ LİDERLER LÂZIM

Evet, ülkeyi kötü yönettik, çok yanlış işler yaptık, iyice köşeye sıkıştık

ama bu çıkmazdan kurtuluşun bir yolu yok mu?

Seçim yapıyoruz, yeni Meclis’i kuruyoruz ama hükumeti kuramıyoruz bir türlü. Sadece iktidarından değil, muhalefetinden de ümidi kesmek üzereyiz. Savaş kapıya dayandı, içeride terör iyice tırmandı, yine şehit cenazeleri geliyor. Analar yine ağlıyor, bebeler yine yetim kalıyor. Ama biz, koskoca Türk Milleti, sanki hiçbir şey olmamış gibi yönetiliyoruz hâlâ…

***

Seçimden önceki hükumeti işbaşında tutuyoruz. Madem değişmeyecekti, niye seçime gittik ki? Mevcut kabinenin 8 bakanı, son seçimde milletvekili  bile olamadı. Diğer üçü, geçici olarak üç aylığına müsteşarlıktan bakanlığa geçirildi.

Hani tarafsız olma mecburiyeti var ya, kitabına uydurmak için böyle yaptık. Onların tarafsız olabileceğine inanmak mümkün mü acaba?

Kendi kendimizi öyle güzel kandırıyoruz ki, gülmemek mümkün değil.

Son seçimde bu millet yüzde 60 oyu muhalefete vermedi mi? Verdiyse nerede bu muhalefet? Yok kırmızı çizgiydi, yok değişmez şartlardı, yok olmazsa olmazlardı, oyalayıp duruyorlar ülkeyi. Yüzde 40 hâlâ istediği gibi yönetiyor bizi.

Milletvekili bile olmayan Bakanlar, Parlamento dışından atananlar gibi, yemin dahi etmediler Meclis’te.

Şimdi bunların aldığı kararlar ve attıkları imzalar geçerli olur mu?

Göz göre göre dalga geçiliyor bizimle, aptal yerine koyuyorlar hepimizi.

Muhalefetin sesi bile çıkmıyor bunca usulsüzlüğe, Anayasa ve yasalar açıkça çiğneniyor da, itiraz dahi edemiyorlar.

Koalisyon provaları yapmaya, birbirlerini oyalamaya, millî bir görev yapıyorlarmış havasını vermeye odaklanmışlar. Havanda su dövdüklerinin kendileri de farkında ama dostlar alışverişte görsünler işte…

İktidara kızmakla bitmiyor ki işler. Böyle muhalefeti bulan iktidar, elbette aklına eseni yapar. Nitekim yapıyor da…

İçinde bulunduğumuz durumun şakaya gelir tarafı yok. Adını koymuyoruz ama her cephede savaşmaya başladık.

İç ve dış düşmanlarla boğuşuyoruz açıkça. Dünyanın teröristleri, elini kolunu sallayarak dolaşıyor ülkemizde. 2 milyon Suriyeliyi beslemeye mecbur muyuz? Bizden başka aptal yok mu dünyada? Araplar bile sahip çıkmıyorlar onlara. Hani nerede Katar’lar nerede Suudi Arabistan, nerede Kuveyt, nerede Birleşik Arap Emirlikleri? Niye sahip çıkmazlar ki Suriyelilere?

Yanlış dış politikamızın ağır faturasını ödüyoruz şimdi. Askerî harekâtlar, terörle mücadele, dibine kadar israfa devam ve 2 milyonu aşkın yabancının beslenmesi, ekonomimizi de ciddi şekilde tehlikeye düşürdü. Yarın neler getirecek, daha başımıza neler gelecek, kimsenin bildiği yok. Ülkeye korkunç bir karamsarlık hâkim.

Herkes birbirine ne olacağız diye sorup duruyor.

Siyaset mühendisleri erken seçimi işaret ediyor. Daha yeni seçimden çıkmadık mı, niye yine milleti erken seçimle yoralım, niye yine ülkeyi seçim ekonomisine itelim?

Biz 3 ayda bir seçim yapacak kadar zengin miyiz? Hem söyler misiniz, bana, ne değişecek yeni seçimle? Biz kafaları değiştirmedikçe, kaç seçim yaparsak yapalım, sonucu değiştiremeyiz. Bize yorgun, tembel, önünü göremeyen genel başkanlar değil, milleti peşine takıp çağdaşlığa ve ileriye koşturacak yeni liderler lazım. Bölünmüş, parçalanmış, ürkmüş milleti derleyip toplayacak, heyecanlandıracak ve millî şahlanışı devreye sokacak yeni liderler…

***

Biri bizi ve ülkeyi kurtarmalı. Duvara doğru dörtnala koşuyoruz çünkü.

Toprağımıza, bayrağımıza, devletimize doğru dürüst sahip çıkmazsak, geleceğe güvenle bakamayız. Bu sorumsuzluğa, ilgisizliğe ve vurdumduymazlığa devam edersek, kimse bize acımaz. Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur. Bunu hepimiz bilmeli ve buna göre hareket etmeliyiz.

Can Pulak

***

Tarih tekerrür etmezdi ondan ders alınsa, hatırlayalım: Mehmet Akif ERSOY ne demişti (ruhu şâd olsun, nur içinde yatsın)

***

Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masalsı şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

“Tarih’i” “tekerrür” diye tarif ediyorlar: Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

Buradan hareketle çok kritik bir süreçten geçen Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu bir gözden geçirelim istiyorum.

Bu konuda sağlıklı bir değerlendirme yapabilmemiz için de öncelikle bu coğrafyada daha önce neler yaşanmış hafızalarımızı şöyle bir tazeleyelim: Yıl 1911- 1912.

Batılıların “hasta adam” diye tabir ettiği Osmanlı, sömürge arayışı içerisinde olan İtalya ile Trablusgarp savaşını, yıl 1912-1913 büyük devletlerin kışkırtmalarıyla Osmanlı topraklarından kopan Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ’ın, Trablusgarp savaşını fırsat bilip aralarında anlaşarak Osmanlıya karşı savaşmaları ve bu savaşın, birkaç cephede savaşan Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle sonuçlanması.

***

Zaten can çekişen ve bu yenilgilerle daha büyük bir ekonomik çöküntüye giren Osmanlının, birde bu arada patlak veren 1.Dünya Savaşı’na müdahil olması ve koskoca İmparatorluğu büyük bir maceraya sürükleyerek kendi sonunu kendisinin hazırlamış olması.

Burada ilk aklımıza gelen ve gözlerimizi açması gereken çok önemli olan nokta;  ekonomik açıdan çok zor şartlarda olmasına rağmen Osmanlının böyle bir savaşa nasıl ve neden müdahil olduğu gerçeğidir.

***

Buradan hüzünle seyrediyorum olup bitenleri.

Bu vatan kolay kurulmadı ve dilerim her şey iyiye gider. Diyarbakır’daki neler olup bittiğini çok iyi hatırlıyorum Diyarbakır’da olayları yaşadım.

Diyarbakır aslen Diyar-ı Bekîr’den gelir. O zamanlar da çok Doğulu ve kalkışma provaları berbat durumda değildi.

Gene Kürt meselesi vardı ama bu kadar çok şehit cenazesi yoktu.

Gene eylemler vardı ama bu kadar berbat durumda değildi.

En önemlisi de, o zamanlar İnternet de yoktu. 

Mektupla veya telefonla haberleştirdik.

Sevgiler ve saygılar herkese…

Mehmet Kerem Doksat – Çeşme - 21 Ağustos 2015 Cuma

251 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sanat ve psikanaliz arasındaki yoğun ilişkiyi inceleyen ve bu alanda birçok çalışması bulunan ünlü psikoloji duayeni Prof. Dr. Neriman Samurçay, Güzel Sanatlar Fakültesi’nin davetlisi olarak Anadolu Üniversitesi’ndeydi.

16 Kasım Pazartesi günü Kongre Merkezi Kırmızı Salon’da gerçekleştirilen söyleşiye Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zehra Çobanlı’nın yanı sıra GSF öğretim üyeleri ve çok sayıda öğrenci katıldı.

***

Sanat ve psikanaliz arasındaki yakın ilişkiyi eksen alarak yıllardır çeşitli sanat dergilerinde yazılar, denemeler, eleştiriler kaleme alan ve bu yazıların bir bölümünü Sanatta Psikanaliz adlı kitabında derleyen Prof. Dr. Neriman Samurçay, resim sanatını, başlangıçta bir tedavi yöntemi olarak kurulan, bugün artık bilinçdışı kuvvetlerin bir bilimi haline gelen psikanaliz çerçevesinden inceliyor. 

***

Söyleşide sanat ve psikanaliz arasındaki yoğun ilişki doğrultusunda Rorschach kişilik testinden de bahseden Prof. Dr. Neriman Samurçay, uygulanan bu testler doğrultusunda sanat ve psikanaliz arasındaki yakın ilişkiyi merkeze alarak, ressamların iç dünyalarına inilebileceğini vurguladı.

Samurçay, kitabından bahsederken sanatçının kişiliğiyle yapıtın içerikleri arasında bir ilişki kurarak, neden bazı temaların daha önemli yer tuttuğunu anlamaya çalıştığını ifade etti. Yazılarında sanatı ve şiiri yoğun bir şekilde kullandığını belirten Prof. Dr. Neriman Samurçay, resim yapamadığı halde resme aşırı bağlı olduğunu ve resimsiz bir hayatı düşünemediğini söyledi. Söyleşide sanat ve psikanaliz arasındaki bağlantıyı açıklamak için çeşitli şairlerin şiirlerini okuyan ve Ressam Fikri Cantürk’ün eserlerinden örnekler veren Prof. Dr. Neriman Samurçay, psikolojik tedavide ilaç tedavisinin tek başına yetmeyeceğini, ilaç tedavisiyle psikoterapi’nin bir arada yürütülmesi gerektiğini vurguladı. Söyleşi, Prof. Dr. Neriman Samurçay’ın konuşmasını bitirmesinin ardından sorulara cevap verdi.

***

Prof. Dr. Neriman Samurçay 1923 yılında doğmuştu. Türkiye’de psikolojinin duayenlerinden biriydi ve Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin Felsefe bölümünü bitirdikten sonra, doktorasını psikoloji dalında yaptı. Paris’te klinik psikoloji, Rorschach Testi ve benzer projektif testler üzerine ayrıntılı çalışmalar yürütmüştü.

***

1988 yılında, Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde bölüm başkanı oldu ve emekli oluncaya kadar bu görevi sürdürdü.

Samurçay’ın çeşitli bilimsel makalelerinin yanı sıra, sanat dergilerinde ve galeri yayınlarında “sanat ve psikanaliz” eksenli birçok yazısı yayımlandı.

Prof. Dr. Neriman Samurçay’ın Sanatta Psikanaliz adında bir de kitabı bulunuyor.

***

Ben kendisini babam Fransa’da gizlendiğinde tanıştım. Bebek’teki bir dairesinde kalıyorduk. Solcuydu ve yakın aile dostumuzdu. Kocası da epey alkol tüketirdi. Küçücük bir daireydi ve herkesten gizleniyorduk. Arada Toygar Eniştem ve Melahat Halamın evine kaçardık. Tatlı polemikleri olurdu. Çok gülerdik.

***

Küçük Bebek’teki kahve ve çay içerdim ve ufak tefek çapkınlıklarım olurdu.

Bir Afgan Prensesi’yle çıkmıştım, güzel bir kızdı ve bana özel olarak özgün kıyafetleriyle dans ederdi.

Babam da ropdöşambrını giyer, memleket hasretini giderirdi. Çok zor günlerdi. Esaret gibiydi ve ikinci kattaki daracık daire o zamanlar bütün evimizdi.

***

Bir gün Prof. Dr. Fikret Ünsal’ın katledildiği haberi geldi. Meğer Ülkücüler yapmış; öyle dendi. Türk İntikam Tugayından da bahsettiler. Kürt kökenliydi, Cumhuriyet Gazetesi okurdu ama tam bir Atatürkçüydş. Pederin Adana’daki belki de en iyi dostuydu ve eski bir boksör, çok da iyi bir nörologdu. Çok üzülmüştük! Tehditler çoktu ve nereye gitsek telefonla aranıyorduk! Cenazesine bile iştirak edemedik!

***

Profesör Dr. Nermi Uygur kitaplarından birinde Almanlar ile Türkleri karşılaştırırken aşağı yukarı şöyle demişti: “Almancada ‘quatschen’ adlı bir kelime var, gevezelik etmek anlamında kullanılıyor. Türklerin her gün yaptığı ‘quatschen’ için Almanlar terapistlerine para ödüyorlar”. Çok doğru bir saptama. Bu yüzden Almanya hem psikanalizin hem de pek çok terapi yönteminin vatanı sayılır. Masal terapisinden psikodramaya, aile diziminden sinema terapisine kadar…

Yeni okuduğum bir kitap de hem terapi hem de nehir söyleşileri konusundaki ön yargılarımı sarsmayı başardı. Bircan Kırlangıç Şimşek’in Ankara’nın en tanınmış psikologlarından Profesör Neriman Samurçay ile yaptığı 238 sayfalık nehir söyleşi Cumhuriyet ile Büyüyen Kadın okuyucuyu aynı zamanda tarihte kısa bir yolculuğa çıkardığı için de ilgi çekici. 

***

Samurçay, “ben 1923’te Atatürk dünyasına adım atmışım. Cumhuriyet ile birlikte” diyerek başlıyor hikâyesine. Sonra doğduğu kent Denizli’den İzmir’e taşınmışlar. İzmir’de Atatürk’ü İran Şahı ile birlikte üstü açık bir arabada gördüğünü anlatıyor. Arnavutluk göçmeni olan anne ve babasının – ilk çocuk öldükten sonra- ikinci çocuğu Neriman Samurçay.

Babasını çok seviyor ama annesiyle ilişkisi mesafeli. Ankara’daki Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde felsefe okuduktan sonra doktorasını, Türkiye’de -alanı henüz tam olarak tanımlanmamış olsa da- psikolojide yapan Samurçay, Paris’te klinik psikoloji ve bazı yansıtmalı testler üzerinde çalışmalar yürüttü.

Samurçay sanat ve psikoloji arasındaki uyumun Türkiye’deki mimarı sayılır. Eşini hayattaki en büyük şansı olarak anlatan Neriman Samurçay’ın en büyük şanssızlığı ise büyük kızının genç yaşta kansere yenik düşmesi olmuş. Samurçay, hayata öyle sıkı sıkı tutunmuş ki, kendi kanserine hiç yüz vermemişti.

Samurçay’ın 88 yıllık hayatı vefalı dostlarıyla dolu. Samurçay ile söyleşen Bircan Kırlangıç da hem dostu hem öğrencisi. Bu da kitaba ayrı bir tat veriyor. 

***

Bir eleştirmen şöyle yazmış:

Kitapta beni en çok şaşırtan Neriman Samurçay’ın hastalarıyla da dostluk kurması ve her türlü sorunuyla yakından ilgilenmesi. Kitabı okurken Neriman Hoca Almanya’da olsa sırf bu yüzden fazla iş yapamazdı diye düşündüm. Bana unuttuklarımı hatırlattığı için ben de Cumhuriyet ile büyüyen kadın Neriman Samurçay’a çok şey borçluyum. 

***

Evimize girip çıkan, halimizi hatırımızı soran pek azdı.

Gene en çok gelip giden İklil’di. Boğaziçi yerleşkesine gider, sık sık orada kalırdım, kuş bakışı bütün İstanbul’u temaşa ederdik.

Geçen vapurlara bağırıp dalgamızı geçerdik. Murat Akman da oradaydı AFS ile gittiği ABD'den yeni dönmüştü ve çok kitap okurdu. 

Sabir ise henüz sıra kadem basmamıştı; liderdi… Şimdiler de yurt dışında. En son Diyarbakır’da görüşmüştük eski karım ve kızımla.

***

İkinci kattaki evde Peder bazen konyak içer ve Marmara purolarından tüttürür, anılarını anlatırdı.

Bir gün Fransa’da bir Cafeye gitmiş, oturmuş. Sarışın bir âfet de tam karşısında; ne yapsın, “Matmazel, ben size lâyık değilim” demiş.

Elindeki kitabı gören Ermeni kadın yanaşmış ve “Mösyö, Türk müsünüz” diye sormuş.

O da, “evet, nereden anladınız” demiş”. Gülmüş kadın ve “okuduğunuz kitaptan cevabını” vermiş. Sonra da “ikram benden, ne isterseniz” demiş. Babamın bunun akabinde ne yaptığını hâlâ bilemiyorum.

***

Merhum Peder de kısa bir hayat hikâyesi anlatmış. Bunları dinleyen kadın tebessüm etmiş ve “Mösyö, kadin estittiği erkeği sever” demiş kırık Türkçesiyle… Sonra bir şey olmamış; en azından merhum öyle demişti…

***

Zor günlerdi ve annem tek odada yemek pişirirdi. Zaman zaman bir şeyler yemek için değişik semtlere kaçardık ama ne cepte ne de cüzdanda bir şey kalmıştı.

Gönlümüz ise boldu…

***

Bir gün emekli bir albay “delikanlı, arabanızı oraya park edemezsiniz” deyince, “ediyorum işte, sıkıysa gelip kaldırın” demiştim.

Adam kızacağına gülümsemiş ve “tamam o takdirde” cevabını vermişti.

***

12 Eylül’ün sonrasındaki bu zamanlarda terör geçici olarak kontrol altına alınmıştı ama bir Evren Cuntası fenomeni başlamıştı.

Elinde Kur’ânı Kerîm ile köy köy dolaşıyordu ve Menderes’le arkadaşlarını da asmışlardı.

Tek bir kurşun dahi atılmamıştı ve “küçük ABD olacağız” diyen bu zarif adam hayatını kaybetmişti. Serbest Fırka da yeni kurulmuştu.

Celal Bayar’a dokunmamışlardı. Ben sık sık köşklerine giderdim ve bahçede tur atardım.

Neslihan’la dostluğumuz da ta o zamanlarda başlamıştı, hâlâ da sürüyor.

***

İşte o kritik günlerde bizlere  kol kanat germiş ve evinde ağırlamıştı. Son derecede misafirperver ve mütevazı bir insandır kendisi. Gayet entellektüel ve dopdoludur.

 

Belli ki direnmiş onca acıya, kedere ve zorluğa. Kolay değildir bu yaşına kadar ayakta kalmak konuşmak. Fransızcası ve çok iyiydi ve Merhum Emmi Dayıma (Haluk Karamağralı) ve Babama da, 40'ından sonra bu lisanı emekle, sevgiyle öğretmişti. "Bu iki kocaman adama, hele Orta Yaşa gelmişken, öğretmenlik yapmak demek bana nasip olacakmış der" ve gülümserdi..

*** 

Siyavuş da sağlıklıydı ve kendi işini kurmuştu. Merhum Rebiî Dayımla ortaktılar ve bir video satış ofisinde çalışıyorlardı. MALEV'den ayrılmıştı. Fırsat buldukça Maverick marka otomobilimle evlerine gider ve o zamanlar tertemiz olan Marmara Denizinde kayık kiralar ve yüzerdik.

*** 

Daha Biga'da mecburi hizmete gitmemiştim -ki Değerli Meslekdaşım Yankı Yazgan'la orada karşılaşacaktık. Henüz ilk izdivacını yaşamaktaydı.

Cânan ise daha melekle âleminde, doğmayı bekliyordu...


Aslında kökleri orada atılmıştı kızımın ve Hayrettin ve Günay Dereli'yle orada epey yakınlaşmıştık. Arada evlerine gider ve muhabbet ederdik. Nurperi ile araları pek iyiydi, bazen gitar çalıp beraber şarkı türkü söylerdik.

*** 

Hiç unutmam, bir gün İstanbul'a kaçamak yaptım ve annemle babama gittim. O zamanla Sefa Sokak 5 numaralı (Çiftehavuzlar) evdeydiler.

Arada onlar da Bebek'ten kendi evlerine gidiyorlardı. Balkonda oturup sohbet ederdik ama Pederim çok fazla öksürmeye başlamış, âdeta içine kapanmış ve az konuşur bir hâl almıştı. Annem de arada çiçekleri sulamaya gidiyordu; severek ve şarkılar söyleyerek.

*** 

Bir baktım ki, komşu inşaattan birileri taş atıyor aşağıya. Gençtim, sokaktan geçen de pek benziyordu ilk karıma.

Asabileştim; iki katı hızla indim ve karşıdaki inşaata daldım. Kara kuru bir oğlandı karşımdaki. Hafifçe omuzlarından tutup bir de tokat attım ve "sen insanlara, hele kadınlara nasıl taş atarsın" diye bağırdım. Korktu ve arkaya uzattığı kollarıyla "tamam agam, abim" dedi. İnşaatın bekçisi de "Doktor Bey, bunlar laftan anlamıyor, bir şey yapamam, sonra beni de döverler" diye mukabele etti. Sakinleşip eve döndüm.

Sen misin kabadayılık yapan!

Ertesi sabah bir baktım en az 30 kişi aşağıda toplanmışlar ve aralarında yarı Kürtçe, yarı Türkçe konuşarak, ellerinde kesici delici aletleri de almışlar, beni linç etmek için bekliyorlar. Hattâ bir tanesi eve kadar geldi ve Pedere "nerede o, verin bize" dedi. Korkmuştum çünkü bu kadar çok adamla başa çıkamazdım. O zamanlar 80 Kilo kadardım ve çeviktim ama Tae kwon doda bana adam dövmek ve bıçağa karşı savunma yapmak öğretilmemişti. Sokak kavgasını da sevmezdim. Hâlâ öyleyimdir; gerçi birkaç kere zorla bulaşmıştım".

*** 

O zamanlar MİT'te çalışan bir ahbabını aramıştık ve birkaç saat zarfında koyu renk Renault geldi. ... Bey inip onlara bir şeyler söyledi de, dağıldılar. Gene de eve üç gün gizlice girip çıktım.

Bunlar, kadınlara taş atan kişiler Doğuluydu ve o zamanlar bile ânında toparlanıp saldırabiliyorlar ama tek başlarına iken ürkek davranıyorlardı. Allah'tan sağ sâlim kurtulmuştum.

*** 

Biga, Üst Bebek ve Çiftehavuzlar arasındaki turlarım sürdü, hep kaçak durumdaydık. Temel Güven duygumuz zedelenmişti.

Elimizde bavulla oradan buraya gidiyorduk ama umudumuzu kaybetmemiştik.

Sonunda Sıkıyönetim Komutanlığından "Hocam, çalışabilirsiniz" diye haber geldi.

Adana'ya dönemezdik, terör çok kötüydü. Neriman Hoca'ya danışarak, Nişantaşı'ndaki, eski Dilberler Mağazasının üst katındaki muayenehaneyi kiraladık ve oraya yerleştik. Hem hasta görüp, hem de orada ikamet ediyorduk. Muhtelif hekimlerden referansla ve etraftan duyarak hastalar gelmeye başlamıştı. İşler iyiye gidiyordu ama eski bir pratisyen arkadaşı dadandı Pederin. Alkolizmden dönen ender insanlardandı... Şık ve kravatlı, tıraşlı olarak gelip durmadan telefonu meşgul ediyordu. Hiç anlayışlı değildi. Bir de MİT Ajanı dadanmış, her gün şizo-paranoid bir tavırla hepimizi gözetliyordu. Ben aküpunktür ve çaylak psikiyatrlık yapıyordum. Bazen Reha da gelirdi ve hastaları konsülte ederdik.. Hastaların ilaçlarını ayarlıyorduk. Uygun vakalarda ben de, babam da Hipnoz uyguluyorduk.

***

O dönemlerde kolayca EKT de yapıyorduk, hem de anestezisiz. Evlere de gidiyorduk ve bundan da para kazanıyorduk. 

ekt ile ilgili görsel sonucu

Bu dönem sık sık sekreter değiştirmek zorunda kaldık çünkü uluslararası arayanlar, kasadan para yürüten... boldu. Annem tuvalette yemek pişiriyordu; bütün ihtiyaçlarımızı orada gideriyorduk.

Hem fizik muayeneyi, hem de göz dibine bakma işini ben yapıyordum. Bu sayede Nedim Hoca'ya artık hasta yollamıyorduk.

*** 

Neriman Hoca işte böyle bir zamanda yanımızdaydı. Hâlâ hayatta olmasına pek sevindim.

Dilerim bir gün buluşuruz ve sohbet ederiz.

Ve dilerim ben de, o da hayattayken bunu tahakkuk ettiririz. Bu aralar yitip giden çok da...

Mehmet Kerem Doksat - Tarabya - 15.08.2015 

175 kez okundu
0