Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

İyi insanî ve beşerî münasebetlerde bâzı altın kurallar (akaid: olmazsa olmaz esas) vardır:

İyi müşahit (gözlemci) olmak!

Göz temâsını güzel kurmak (bir kaplan gibi),

Empatik davranmak (aynaya bakıp da tersini gören aslan gibi),

Sempatiye kaymamak (mahrem alanı kolayca ihlâl etmemek): Cinsel Yakınlaşma vs. hâriç, o zaman her şey mubahtır.


Vücut ikliminin kurallarını iyi bilmek (beden dili: kynesics, proxemics).


Temel emosyonlara vâkıf olmak: Neşe, Öfke, Kaygı, Endişe (anksiyete) ve Korku.

Bunların iyi derecede, en üst düzey entegrasyon merkezi olan Prefrontal kortekste işlenmemesini müteakip, tam bir iç-gözleme (introspection) ve müşahedeye (dış-gözlem) bağlı olarak, aynalama yaparak konuşmak ve anlaşmak en iyisi (mirroring).

Aynalama doğumda başlayan bir süreç ve ömür boyu muhtacız ona!

***

Sohbette, terapide, günlük hayatta en mühim noktalardan biri de mesafe ayarını iyi tutturmak denebilir: Mahrem Alan 75 ilâ 150 cm, Kişisel Alan 5-10 metre, Sosyal Alan: 10 metre ve ilerisi...

Bunlar diyaloğun da, muhabbetin de, yerine göre işve veya cilvenin de temelidir.

İşve ve cilve de aşka dönüşür birden, tıpkı Büyük Ozan Âşık Veysel'in yazdığı ve şakıdığı gibi:

 

Buradaki Aşk-ı İlâhî ile kul aşkının simgesi değil mi?

Merhumun, Atatürk hayranı olduğunu da bilmeyen yoktur ve o da, en büyük aşka, Kara Toprağa kavuşmuştu; tıpkı Merhume Esin Afşar gibi (kızı hayatta şükür)


Her zaman da Gazi'yi anmıştı:

Ne büyük adamdı.

Bir gün âmâ diye, görmüyor diye karısı terk eder ama o zâten kesede Altın saklamıştır bohçasına; kadın kaçar ama hiç gocunmaz...

Bu da oğlum gibi sevdiğim Mehmet Aziz Göksel'in hâtırası: Onun Muhterem Babasını da rahmetle anıyorum...

Meğer Merhum Pederim'le de aynı nesilde imişler ve aynı hocalardan feyiz almışlar; Itrî ikisinin de ortak değeriydi...

***

Böyleleri artık pek kalmadı da...

Biraz önce Sevgili Oya Şengör'le görüştüm, sağ ve sıhhatteymiş, pek memnun oldum.

Herkes mutazarrır bu dönemde...

***

Bir de şu Osmanlıca konusu var tabii...

Bu bile çok ciddi bir baskıdır bu devirde!

Gene de, eğer bu dönemde uygulanırsa, bir karşı inkılâp olarak karşılanacak ve gereksiz yere polemikler ortaya çıkacaktır. 

Hükûmetin baskısı artarak sürse dahi, zamanın oku asla geriye akmaz ki!

Ha, tabii, bir Itrî, bir Dede Efendi, bir Türk Osmanlı Musikîsi var ki, hiçbir zaman değeri azalmayacak, hâttâ zamanla daha da iyi anlaşılacak...

*** 

Teşhircilir Konusu, yakalandınız Sevgili Cem Bey...

Mütecaviz Coşkun!

***

Bakalım Ankara'da bu sefer Devletlû'ya rastlayabilecek miyiz çünkü bu akşam seyahat var da...

 

Ankara'da Oturmuş en büyük lider! Belki Anıtkabir'e de gideriz çünkü hâlen Yerli Malı Haftası... 

Ama önce Asım Dayım var, ikmetgâhı da Çankaya'da, onunla röportaj yapacağız inşallah.

Hâttâ Başkent Üniversitesi'nden Mehmet Haberal'ı da ziyaret ederiz, eğer anavatanda ise...

Zâten alkol de sıfır, sanırım bol gazoz, ayran ve meyvesuyu içeceğim. Neslim ise serbest bittabi... 

Her neyse. Ecesu ve Yeşim de burnumda tütmekte...

 

163 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Uzunca bir süredir Beykent'te ders veriyoruz ve ikimiz de pek memnunuz. Tabii ki epey yoruluyoruz ve stres de yüksek. 


                                           Ah Sevgili Ertan ah!

Buradaki öğrenciler de çok çalışkan ve azimliler... Derslere girip çıkarken anarşi ve terör olaylarına hiç aldırış etmiyoruz. Her şeyi olduğu gibi kabul ediyoruz.

Taksim'de vuku bulacak her türlü gazlı veya silâhlı eyleme de hazırlıklıyız.

Bu arada tabii ki sıkıntı oluyor.

Gene de ısrarla devam ediyoruz...

Bu arada olabilecek şeylere de hazırlıklıyız.

Ölmek var, dönmek dedik ve öğretim üyeliğine devam edeceğiz. 


Bu arada da Cânan'ı asla ihmâl etmemem ve Neslim'i de sevmem şart...

Tabii ki hep uğraşacağız...

İcabında ölesiye çalışacağız ama yılmayacağız!

Hayat böyle bir oyun işte...

Ha, daha Ankara'da Asım Dayım var, elini öpeceğiz inşallah.

Onu da görüp elini öpeceğiz...

Bu işin daha Ankara'sı var, İzmir ve İstanbul'u var.

Hâtun'un oğlunun askerliği var. O da Bornova'da asker...

Kızımın mürüvveti var, hepsini göreceğiz. Biraz çıtası yüksek. Bakalım ne yapacak...

                                   Benim Kitap Kurdu Yavrum

Bu arada, haftaya TED'den sıra aradaşım ve kadim dostum Murat Duygan ve bizim Muhteşem lâkaplı Devrim Ünal dostumuzla da bir başkent ziyaretimiz olacak inşallah. Hep beraber özel bir şeylere imza atacağız...

Neslim de hep tepemde bu bilgisayara intibak sağlamamda ciddi yardımı olmakta!

Neslim'in Büyük Dedesi!

Şaka şaka, esas böyle bir şey:

 

Nihansın Dideden Pozu

 

O da gene alışveriş yapar.

Öğrenciler pek cevval ve çalışkanlar, onlar için de kolay değil koşuşturmak! İzmir'den de, Doğu'dan da, Batı'dan da... Her yönden ilim ve irfan için çabalıyorlar... Biraz önce Emin Önder'e rastladım ve bir baktım, o da yaşlanmış bencileyin ama Nişantaşı'nda yürüyordu...

***

Dün Adlî Tıp'ta Cinsel Sapmalar dersi verdim.

Başkanı da Prof. Dr. Dursun Kırbaş olmuş, çok severim... 

Gökhan Oral da oradaydı, eskileri andık.

Gamze rahatsızlanmış, üzüldük tabii.

Dün Kadim Dostum Ahmet Fevzi Yüksel'i aradım. Galiba yurtdışındaydı ama gene de konuşabildik. Sanırım bir yanlış anlaşılma olmuş, severim kendisini...


Buraya yeni yazılar da koymam gerek, her ne kadar 15 seneyi aşmış olsa da...

TRT1'de canlı yayındaydım ve Merhum Celâl Bayar'ın Torunu Prof. Dr. Akile Gürsoy ile tanıştım.

"Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı" konusunu konuştuk ve hem Ayhan Hoca'yı, hem Reyhan Songar'ı, hem de Neslihan'ı konuşup, eski günleri andık.

Günler geçiyor hızla ve bu Aziz Vatan için, Millet için daha yapacak çok şeyimiz var...

Dün biraz üşütmüşüz, hapşırdım bu sabah ama olacak o kadar. Ne de olsa yaş 57'yi aştı ama perhize (her mânâda) devam. En azıdan 100-110 kilogramı buluncaya kadar hem de...

Sevgili Zeynep Siva öyle bir diyet verdi ki, ben de ona tam riayet içindeyim...

Geçen gün de çok güzel caz dinlemiştik Moda Deniz Kulubü'nde. Hâttâ YÖK Eski Başkanlarından, Emekli Rektör Prof. Dr. Tunç Erdem ve refikalarıyla da tanıştık. Çok mütevâzıydılar gerçekten. Ben alkolsüz meyve kokteyli içtim, Neslim ise alkollü ve şarap.

Ne de olsa Epiküryen! 

Dün gece de, bir toplantıyı müteakip, güzeller güzeli, primadonna gibi hoş ve câzip olan Çiğdem Tunç'un galası vardı ama sonunu bekleyemedim. Dönüp uyuduk...

Galiba şekeri de, unu da, dondurmayı da tam kesmem icap ediyor!

MADO'ya artık sâdece su veya kahve içmek için uğramamda da çok fayda olacak tabii...

Avşar Kızı da bir dava açmış, iyi mi?


Sevgili Kuzenim Cem Kurdoğlu da sanırım köşeyi dönmekte ama lâkin henüz aramadım...

O Çanakkale'de mukim malûm.


Çanakkale - İstanbul arasında koşturuyor belli ki, ne yapsın: Ekmek parası... 

***

Ankara'da Dayım da beklemekte: Asım Yücesoy. Kendisi hem ressam, hem de bestkeârdır. 

Perşembe - Cuma ders ve tez danışmanlığı var, onlara da devam...

Muayenehâneye de devam ama ne pahasına!

Piyasada kriz olduğu ve artacağı söylentileri dolaşmakta. USD zirve yaptı.

Perakende Günleri de iyi geçti çok...

Binlerce kişiye yeni hipnoz yöntemimi anlattım ve çok başarılı geçti.

Ücreti mukabilinde tabii... 

Bugünlük bu kadar. Yarınki yazıda etkili iletişim anlatacağım...

Herkese Sevgim ve Saygımla...

Mehmet Kerem Doksat - Tarabya - 17.12.2015

367 kez okundu
0

Posted by on in Bilimsel

Bu Sunum Ders İçindir, İlgilenmeyenler Okumayabilir veya Seyretmeyebilir:

Darwinian, Lamarckian: İntibak: Adaptation

Doğal Ayıklanma: Natural Selection

KapsamlıSağlık: Inclusive Fitness  

Genetik Sağlık: Genetic Fitness

Kaynak Tutucu Potansiyel: Resource Holding Potential

Rölatif Kaynak Tutucu Potansiyel: Relative Resource Holding Potential

Karşılıksız Diğerkâmlık: Non-Reciprocal Altruism

Karşılıklı Diğerkâmlık: Reciprocal Altruism


Bağlanma Sistemi: Attachment system

Baskın Heteroseksüel Sistem: Dominant Heterosexual System

Faza Duyarlı Öğrenme – Kazlar & İnsanlar: Imprinting (Phase Sensitive-Epigenetic Learning) - Gooses & HumansEpigenetik Öğrenme


Aşamalı Oluşum İlkesi: Epigenetic Principle


Esas (Evrimsel) Sebep / İllet: Ultimate Cause

Yakın Sebep / İllet: Proximate Cause

Sosyal Mertebe ve Hiyerarşi: Social Rank and Hierarchy

Ritüelistik Grup Aktiviteleri: Ritualistic Group Activities  

Ritüelistik Agonist Davranışlar: Ritualistic Agonist Behaviors

***

Darwin'in Bilmediği:


***

Bu da Benim Yorumum...

***

Dinlerin Evrimi

Bütün bunlar bize her şeyin bir evrimle (tekâmülle) geliştiğini göstermekte...

Tanrı bir mefhumdur (notion), tanrılar ise kavram (concept).


Yunanistan'daki tanrılar...

Bir kısmı tanrı (ilâh), bir kısmı yarı-tanrı, bir kısmı da kısmen insandı.

***

EPİSTEMOLOJİ

Epistemoloji, bilginin (knowledge) tabiatını ve sınırlarını araştıran felsefe dalıdır. Bilginin yapısını, menşeini ve kriterlerini inceler. Duyuların idraki, bilinen nesneyle bi-len arasındaki ilişki, muhtemel bilgi tipleri ve her bir bilginin muhtemel katiyet derecesinin tespiti, hakikatin mahiyeti, varılan sonuçların haklı görülmesinin tabiatını tetkik eder. Epis-temoloji terimi episteme’den (bilgi) ve logos’tan (teori, bilim) gelir.

Epistemoloji için kısa bir târif yapılmak istenirse, “bilgi teorisidir” denilebilir.

Epistemoloji Kadim Greklerde, bilgiyi sorgulayan sofistlerce başlatıldı. Bunlardan Protagoras bir epistemolojik sübjektivistti ve dıştan görülenlerin (görünümler: appearances) bilinebilecek yegâne gerçekler olduğunu ve her bir ferdin bütün şeylerin ölçüsü olduğunu söylüyordu. Mademki bütün bilgi kişinin sübjektif yaşantısına istinat ediyordu ve o kişi de hüküm vermekte yalnızdı, bilgi her fert için izâfî olmaktan öteye geçemezdi.

Sokrat ve Platon, felsefelerinde bu epistemolojik izafiyete karşı çıktılar. Sokrat öncelikle “tarif etme” kavramını izah ederek, bunun, kişilerin izafî kanaatlerinden ziyade, bir şeyin esansiyel karakteristiklerini ortaya koyduğunu söyledi. Bunun yanı sıra, sorgulanan şeyin pek çok farklı cihetlerinin tetkik edilmesi vasıtasıyla birtakım tarifler geliştirilmesi ve bunların arasındaki ortaklıkların araştırılması yöntemini ortaya koydu; sonraları bu yönteme endüksiyon (tümevarım) denmiştir.

Platon da, epistemolojik objektivizm yaklaşımında, bilgi objesinin bilen süjeden bağımsız olduğunu savunarak, sofistlere karşı çıktı. Bilginin çeşitli tanımlarını yaptı ve bilginin idrakten ibaret olması fikrini reddetti. Ona göre, belli bir idrakin meydana gelmesinde rol alan duyum (sensation) sübjektif kalmak mecburiyetindeydi çünkü idrak edenin varoluşuna ve doğasına istinat etmekteydi; hâlbuki, idrak edilen nesne için bu derecede bir bağımlılık söz konusu değildi.

Bilgi ve idrakin yakından bağlantılı olmaları düşüncesi sonraları iki farklı pozisyona yol açtı. Eğer idrakların öznel temsillerden (subjective representations) ibâret olduğu düşünülüyorsa veya kendisi fizik bir nesne olmayan içsel resimler gibi telâkki ediliyorsa, bu bir epistemolojik düalizm anlayışına yol açacaktı.

Bu durumda da, bu zihinsel entiteyle veya idrakle fizik nesne arasındaki münasebetin izahı sorun oluşturuyordu.

Ayrıca, bu çeşitten bir düalizm, her türlü fizik nesneye inanmanın haklılığını zora sokuyordu çünkü zihnin bilebileceği her şeyin sâdece temsillerden ibaret olması fikrini taşıyordu.

Eğer idrakler objektif şeyler ve sübjektif entitelerden ziyâde haricî nesnelerin kısımları olarak telâkki edilirse, o zaman doğrudan ve saf bir realizm ortaya çıkıyordu.

Bu sefer de, farklı gözlemcilerce fizik nesnelerin kalitelerinin çelişkili ve farklı şekilde idrak edilmesi vakıasının altında yatan sebebin, bunun nesnelerin tabiatıyla ilgisinin izahı sorunu gündeme geliyordu.

Birisi bir yola baktığında, onun gittikçe daralarak ufukta birleştiğini görür, aynı yolun öbür ucundaki bir gözlemci ise aynı şeyi tam aksini müşahede eder ama tam zıt istikamette; pekâlâ, gerçek hangisidir?

Platon, Devlet isimli eserinde, bilginin değişmezliği ve bizatihi bir obje olarak gerçekliği olduğu varsayımından hareketle, Formlar Teorisini geliştirdi. Mademki duyum yaşantısı dünyası sürekli olarak değişmektedir, bilginin nesnesi de, gerçek de olamazdı. Mademki bilgi vardır, bilginin nesnesini teşkil eden ve değişmeyen bir başka bilgi âlemi olmalıydı. Sokrates’in tanımlarıyla Formlar veya İdealar olarak isimlendirilen bu âlem sâdece akıl ve muhakeme yoluyla bilinebilir.Platon’a göre, bilgi gerçek inanca “bir açıklamayla haklı gösterilerek” kavuşuyordu. Haklı gösterilme veya izah ise İdealara müracaat edilerek temin ediliyordu.

İşte, bu “gerçek inançla haklı çıkarılabilen temel bilgi” tanımlaması tâ 1960’lara kadar rakip tanımadı.

Aristotle bu “haklı gösterilme yoluyla ulaşılan hakiki inanç” yapısını kabûl etti ama Formlar Teorisini reddetti. Haklı gösterilme yoluyla ulaşmanın duyusal yaşantıyla gerçekleştiğini söyledi.

III. Asır’da Sextus Empricus sofistlerin kuşkuculuğunu gözden geçirerek, bilgi edinmek konusunda Platon’un duyularla idrak konusundaki eleştirisine hak verdiği gibi (duyuların skeptisizmi), Aristotle’nin saf sebebi reddedişini de kabûl etti (sebebin skeptisizmi).

Sonuç ilginçti: Bilgi mümkün değildi!

Görüldüğü gibi, çeşitli epistemolojik tartışmaların özünde iki temel sorunsal yatmaktadır: 1.Bilginin mâhiyeti, kabaca, ne olduğunun açıklanması; 2. Bilgiye nasıl ulaşılacağı

Konuya ikincisi sual bağlamında yaklaşıldığında, mesele metodolojik bir münakaşa hâlini almaktadır. Yâni ortada bir bilgi vardır da, ona nasıl ulaşılacaktır; burada, a priori  olarak bir bilginin varlığı (existence) ve mevcudiyeti (presence) kabûl edilmektedir!

XVI. ilâ XIX. Asırlar arasında daha ziyâde metodolojik tartışmalar yapılmıştır. 

Materyalizm ve İdealizm epistemolojik tartışmalara tutarlı açılımlar getiremiyordu. Matematik ve fizik bilimleri ilerleyip gittikçe artan bir şekilde önem kazandıkça, bunların metodolojileri arasında da rekabet ortaya çıktı.

Matematikte temel bilgi kaynağı saf sebeptir ve istinat ettiği dayanak saf akıl, metodolojik açıdan da rasyonalizmdir.

Fizik bilimlerde ise temel bilgi kaynağı duyusal yaşantılar, metodolojik açıdan da emprisizmdir.

Metodolojiler bilginin sınırlarını tâyin etmekte kullanılıyordu; sâdece kabûl edilen metodolojiyle elde edilebilen veya ondan menşe alan bilgi hakikiydi, bunun hâricindekiler sâdece kanaâtten, hezeyandan veya inançtan ibâretti.

Rene Descartes, Baruch Spinoza ve Leibniz gibi rasyonalistlere göre, kendiliğinden ispatlanmış ve belli olan gerçek aksiyomlara istinat eden bilginin kaynağı da, en son sınanması da dedüksiyonla (tümdengelimle) anlamlandırmadan ibâretti.

Bu yaklaşım bilginin kesinliğini izah ediyor ama hatalı inançların hesabını veremiyordu.

Meselâ, paranoyak bir hastanın tutarlı hezeyanlarını, hele bunun bir “folie impose” hâlinde pek çok kişi tarafından paylaşıldığını düşününüz; bunun örneklerinden yukarıda bahsettik.

John Locke, George Berkeley, David Hume gibi amprisistler ise bilginin duyusal yaşantıdan elde edildiğini ve sınanmasının da bu yolla yapılabileceğini söylüyorlardı; yâni, bir şeyin ne olduğunu bilebilmek ve bunu sınayabilmek için beş duyumuzdan birinin veya birkaçının kullanıldığı deneyler yapılmalıydı.

Onlar da hataların hesabını verebiliyor fakat âlemle ilgili genel-geçer hükümlere var-makta kesinlik sağlayamıyorlardı. Hâttâ Hume’ın kendisi endüksiyon (tümevarım) yöntemini eleştiriyordu: “Mademki olayların illetleri hakkındaki bilgi idrake dayanmak-tadır, idrak de her zaman yanılabilir, hatalı idrakler âdeta istisna değil kaidedir, belli bir illetin (cause) dâima ondan beklenen tesirleri hâsıl etmesi konusunda asla emin olamayız ve bu, en temel bilim kanunları için bile geçerlidir”!

XIX. Asır’da John Stuart Mill, illî (nedensel: causal) ve matematiksel kanunları mâzur gösterebilmek için endüktif (tümevarımsal) yöntemler formüle etmeye gayret etti.

Kant ise bu metodolojilerin açmazlarını aşabilmek için her birinin elemanlarını birleşti-ren bir yaklaşım getirmeye çalıştı: Bir kimse yaşantı dünyası (phenomenon) hakkında kesinlikten bahsedebilirdi çünkü onu kendisi inşa ediyordu ama dünyanın hakikatte ne olduğu hakkında bilgisi olamazdı (noumenon). Mademki bir kimsenin yaşantısı matematiksel ve nedensel (illî) kanunlarla inşa ediliyordu, bu kanunların evrensel uygulamasını yaşantının kanunlarına tatbik etmeye hiç de gerek yoktu.

Kant, Tanrı ve benzeri dinî, metafizik inançları da acımasızca eleştirdi

Kant’tan sonra hem realizm hem de idealizm tekrar gündeme geldi.

Neorealistlerden Moore “şeylerin sâdece ve basitçe göründükleri gibi olduklarını” söyledi. Her şeyin sâdece zihinde var olduğunu düşünen idealistler için, hakikatin anlamı ciddi bir sorun hâline geldi ve hakikatle ilgili bir koherans (tutarlılık, iltisak) teorisi geliştirdiler. Buna göre, Hakikatin standardı daha büyük bir önerme (proposition: kaziye) sistemine istinat eden bir önermenin mantıkî tutarlılığı idi.

Wittgenstein gibi filozoflar bâtıl itikatların, boş inançların da kendi içlerinde tutarlı olabileceğini ifâde ederek bu bakış açısına karşı çıktılar. Wittgenstein hakikati izah etmek için bir tekabüliyet (correspondence) teorisini kabûl etti. Buna göre, hakikat, bir fikir veya önerme ile onun nesnesi arasındaki ilişkiden ibâretti.

Gene de, bu yaklaşımla, dinleri tamamlayıcı vahiyler alan hanımefendi hazretleri gibilerine ne diyeceğiz?

Burada da bir fikir veya önerme ile onun farazî nesnesi arasında ilişki söz konusudur.

Analitik ve linguistik felsefe, fenomenoloji ve pragmatizm gibi felsefe ekolleri de bilginin kaynağı, mâhiyeti konularında epistemolojik tartışmalar gündeme getirdiler.

Agnostiklik akımının zirvesi olan Popper ise hakikatin aslâ bilinemeyeceğini, sâdece faraziyelerde, varsayımlarda bulunulabileceğini ifâde ederek bütün realist, idealist veya materyalist akımlara karşı çıktı.

Platon’un, Hume’ın, Wittgenstein’in, Marx’ın, Freud’un ve daha pek çok mütefekkirin, filozofun öğretilerine ağır tenkitler getirdi. Popper’ın ünlü teist bir sinir-bilimci olan Eccles’la zihin-beden ilişkisi konusundaki son derecede keyifli ve seviyeli tartışmaları unutulmazdır.


Konuya bilim felsefesi açısından bakıldığında, Ortaçağ boyunca Hristiyan dogmatizmi ve yobazlığı altında inleyen Batı Medeniyeti’nin Rönesans ve Reform hareketleriyle zincirlerinden kurtulması sonucunda gelişen pozitivizm düşüncesi, ifrata kaçarak Materyalist bir mâhiyet kazanmıştır.

Ne kadar ironik bir vâkıadır ki, Rönesans ve Reformasyon hareketlerinin filizlenmesinde, hâttâ Protestanlık’ın kurulmasında Haçlı Savaşları boyunca, özellikle de Templiyeler (Order of the Knights Templar)gibi şövalyelik tarikatlarının vâsıtasıyla, Batı’nın Doğu ezoterizmiyle ve İslâm tasavvufuyla tanışmasının büyük rolü olmuştur.

O dönem dünyasında Müslüman bilim adamları gerek fiziksel gerekse teorik bilimlerde büyük icat ve keşifler yapmaktaydılar ve impetusları da İslâm’dı!

Bunlar arasında sıfır kavramının bulunması, cebirin icadı, astronomik gözlemler, çeşitli matematik teoriler, Türk asıllılardan El Biruni’nin ilk robotları ve otomasyon teknolojisini icadı,İbn-i Hâldun’un ünlü Mukaddime’siyleComte’dan çok önce sosyolojinin temellerini atması, İbn-i Sinâ’nın (Batı kaynaklarında Hippocrates'e, Galenius’a da el veren büyük tıp üstâdı Avicena diye geçer) başta tıp olmak üzere pek çok sahada gerçekleştirdiği muazzam buluşlar gibi niceleri sayılabilir.


BİLİMSEL BİLGİ İLE BİLİMSEL OLMAYAN BİLGİNİN FARKI SORUNU

Batı’da bilimlerin dinden ve felsefeden özerkleşmesi ve özelleşmesi oldukça yeni bir gelişmedir. Bir asırdan kısa bir süre öncesine kadar teorik fizikten “natürel felsefe” diye bahsediliyordu ve ahlâkî veya mânevî felsefe (moral philosophy) ve metafizik felsefeden farkı belirgin değildi. Bir yandan da, bu diyalektik osilasyonun mâkûl bir orta yolda âhenk bulması, yeni bir sentezin yakalanması kaçınılmazdı.

Gerçekten de öyle bir noktaya geldi ki bilim, maddeyi böldükçe,(mikrokozmosa daldıkça) sâdece ve sâdece enerji kalıyor elinizde; aynı şey makrokozmos için zâten geçerli. Mikro ve makro âleme daldıkça klâsik ve diyalektik mantık geçerliliğini yitiriyor, puslu mantık (fuzzy logic) devreye giriyor; psikoloji ve psikiyatride ise bu -bence- zâten böyle...

Doğruluğu büyük ölçüde kabûl gören Big Bang’in niçin ve nasıl olduğu, entropi kanununun olması gerekenin tam aksine, negantropi yönünde işlemesi, ilk yaratılıştan sonra her plânda muazzam bir evrimin süregelmesi…

Bütün bunlar bir ulu yaratıcı, mimar ve yönetici fikrini kaçınılmaz şekilde akla getiriyor ama -öte yandan- sırf sonuç böyle olduğu için her şeyin kozmik olduğu yanılgısına veya yanılsamasına düştüğümüz fikrini de akla getiriyor.

Akılcılıktan çıkıp nakilcilik batağına düşmeden önceki devirlerde (X.-XI. Asırlar), İslâm’ın müsbet ilim için nasıl bir impetus oluşturduğundan biraz önce bahsetmiştik ama, artık, genel olarak İslâm Âlemi’nin hâline bakıldığında, işler hiç de iyi görünmüyor; Buddha heykellerini bombalayanlar, yavaş yavaş boğarak adam öldürme teknikleri geliştirenler gırla gidiyor. Bilimlerin dinlerin yerini almakta yeterli olmadığı, hâttâ eski yobazca eğilimlerin yanı sıra, çok daha sûfî mistik ve dinî akımların gittikçe güçlenerek bütün dünyada gelişmekte olduğuna işâret eden değişmeler var.

Bâzılarının iddia ettikleri gibi bilimler dinlerin yerini mi aldı, yoksa gene başka bâzılarının söylediği gibi, bilim yoluyla Tanrı’ya dönüş çağını mı yaşıyoruz?

Bâtıl itikatlar ve hurafelerle, doğru inançlar(!) ve bilimsel bulgular nasıl anlaşacaklar? Dinin gerçek anlamıyla yobazlığın hudut çizgisi nasıl çizilecek, Eric Hoffer’ın tâbiriyle “kesin inançlıların” elinden nasıl kurtulacağız? Safsatayla “doğru inancın” (yâni doğru bilginin) sınırlarını nasıl bileceğiz?

İdealist, Teist, Deist, Panteist veya Pananteist kozmogoniler, spiritist ve spiritüalist, mistik ve dinî pek çok inanç sistemi kendi içlerinde tutarlı referanslarla hareket ederler.

Dinler de, sosyal psikoloji bağlamında, birer ideolojidirler. Hepsinin kendine göre bir Ulu Yaratıcı fikri vardır ve melekler, cinler, diğer tabiatüstü-mânevî yaratıklarla dolu bir veri-tabanı olan inanç ve referans sistemleri vardır ve kendi içlerinde tutarlıdırlar. Kendi inanç sistemine göre, bir kişideki “ruhsal” bir sorun şeytandan, içine giren bir cinden veya Poltergeist’ten kaynaklanıyor olabilir ve bundan kurtulmak için de bir hoca-ya, mânevî şifacıya, exorcist’e, medyuma veya cinciye gidebilir. Nitekim, en câhilinden en sofistikesine kadar pek çok kişinin bu yollara tevessül ettiklerini biliyoruz.

İnsanın okurken sinirden patlasa mı, gülmekten çatlasa mı karar veremediği, hastaya musallat olmuş cini çıkarmak için cinin(!) nasıl dövüleceğini anlatan kitaplar gırla gidiyor ve bunu yazan hurâfecilere üniversite profesörü televizyon sunucuları iltifat edebiliyorlar!

Bilimsel olmak iddiasıyla bir şey yaparken, o tatbikatın istinat ettiği dayanağın güvenilir ve geçerli olması gerekir. Yâni, bu noktaya kadar bahsettiğimiz bütün epistemolojik tartışmalara ve Heraclitus’un “aynı derede iki kere yıkanamazsınız” ifâdesine rağmen, emprisizm ve pratiklik prensiplerinin müspet ilmin temel taşıdır. Yâni ya doğrudan müşahede (gözlem) yoluyla ya da bir varsayım üzerine bina edilmiş bir teorinin tecrübelerle (deneylerle) ispatı yoluyla elde edilen bilginin defâten ve farklı gözlemcilerce de teyidi söz konusu olduğu zaman, bu bilgi bilimseldir. Bu şekilde elde edilen bilgiye bilim ve felsefede objektif bilgi denir. İlham, sezgi, içe doğma, rüyada görme, vahiy gibi vasıtalarla elde edilen bilgiye ise sübjektif bilgi denir. Objektif bilgi dâima daha yeni ve geçerli, güvenilir bilgilerle çürütülüp değişebilmek özelliğini taşır. Sübjektif bilgi ise dogmatik, nass’a dayanan ve değişmez vasıftadır; ancak, üzerinde tefsirler yapılabilir –ki, bunlar da yeni birer sübjektif bilgi oluştururlar. Objektif bilgide bir kanaât (opinion) konusudur, dâima değişmeye ve ilerlemeye adaydır, sübjektif bilgi ise bir iman (belief) konusudur ve -çoğu zaman- tartışılması bile memnûdur.

Bir başka semantik sorun, Türkiye’de ruh kelimesinin yanlış kullanılmasından kaynaklanıyor. Araplar psikoloji karşılığı olarak “ilm-i rûh” demiyorlar, “ilm-i nefs” terimini kullanıyorlar. Zihin yerine ruh denince, metafizik-dinî mânâda rûhla karışıyor ve ne kadar sözüm ona medyum, şifâcı, “reenkarnasyon terapisti” geçinen varsa, “biz de ruhla uğraşıyoruz, siz de” deyip, kendilerini bizimle meslekdaş, hâttâ bizden üstün görme hakkını nefislerinde buluyorlar. Bâzısı iyice azıtıp, ucuz şöhret sağlamak için bizleri kendileriyle ortak ilân etme cüretinde bile bulunuyorlar. Maâlesef, medyanın bir kısmı da, sırf reyting uğruna, bu şarlatanların televizyonlarda, gazetelerde reklâmlarının yapılmasına âlet oluyor.

Hâlbuki bizim psikoloji ve psikiyatride uğraştığımız şey zihin, yâni psişedir ve bu anlamda rûhun organı da beyindir. Metafizik-dinî anlamdaki rûhun ve cin, melek gibi mânevi varlıkların ne olduklarını bilemeyeceğimiz, onları deney ve gözlem yoluyla ispat veya inkâr edemeyeceğimiz için, bunlar müspet ilmin kullanabileceği bilgiler, doneler değildir.

Meselâ, ruhun ölümden sonra başka bir bedende yeniden dünyaya gelmesi demek olan reenkarnasyon mevzuu ne rûh, ne de öte âlem mefhumları objektif bilgi oldukları için, bilimsel bir tartışma konusu teşkil etmez; olsa olsa teolojik bir argümandır, yâni bir inanç konusudur. Hipnozla kişileri geçmiş hayatlarına götürüp, o zamanlarda yaşadıkları olayların bu günkü problemlerinin sebebi olduğu düşüncesiyle, bunları hastaların hâfızalarından silerek tedavi etmek nev’înden uygulamalar da, bilim-dışı, hâttâ tehlikelidir. Nazar değmesi de, ne demek olduğu belirsiz bir kavram olduğu için, bilim dışıdır.

UZLAŞMA NEREDE OLACAK?

Gerçek aydın (münevver; Batı’nın entellektüel kavramı ile münevver -aydın- aynı şey değildir), zâten kendi yolunu bilen, nereden nasıl feyiz alacağını hesaplayabilen, hem akıl hem de iman veya kanaât sahibi olan, hür tefekkürlü kişidir; asla mutaassıp, câhilce kesin inançlı değildir. Gerçek aydın, bu bağlamda, “self service” usûlüyle çalışan bir lokantada irfanı ve fikri hür olarak yaşayan ama vicdan sâhibi olan adamdır. Bu hars sofrasından herkes kendi zevkince, nasibince ve kaderince faydalanır, kendisine sunulan leziz ve çok çeşitli yemeklerden bir kısmını tabağına koyar. Yiyemeyeceği kadar çok alan ziyan eder, doymayan daha fazlasına tâlip olur.

Bu yazıya mesnet olan çok önemli argümana gene bilim bir cevap getiriyor. Evrimsel psikoloji ve psikiyatri açısından semptom ve belirtilerin muhtevâsı değil, işlevselliği önemlidir. Evrim (evolution: tekâmül), basitçe, zaman içerisinde meydana gelen değişiklikler demektir.

Tâ Büyük Patlama’dan canlılar âlemine kadar süren kozmik, en basit prokaryositlerden insana kadar süren biyolojik bir evrimin olduğu hakkında günümüzde hiç bir şüphe yoktur, sâdece bunun neden, niçin ve nasıl cereyan ettiği tartışmalıdır.

“Neden” (nedensellik belirtir) ve “niçin” (sonuçsallık hâttâ teleoloji [ereksellik] belirtir) suâlleri pozitif bilimin epistemolojik ve metodolojik sınırlarını aştığı için metafizik, mistik ve dinsel öğretilerin konusu olagelmiştir. Bütün canlıların aynı 4 adet temel baz ve aynı 20 (aslında 22′ye çıktı bu sayı son buluşlarla) amino asid sekanslarından oluştuğunun, aynı proteinlerin terliksi hayvanlardan insanlara kadar paylaşıldığının ispatlandığı günümüzde evrimin varlığından kimse şüphe etmemektedir; bütün mesele bunun mekanizmasının ne olduğudur.

Bilim adamına düşen görev, inancı ve ideolojisi ne olursa olsun, fenomenlerin doğal mekanizmalarını emprisizm yöntemiyle incelemektir. Bu bağlamda, yukarıda bahsettiğimiz “nasıl” suâlinin hâlen en geçerli cevabı da Neodarwiniyen teoridir, evrimin doğal ayıklanma-elenme ile gerçekleştiğini savunur ve dünyanın en tutucu kurumlarından biri olan Vatikan bile, “Yüce Tanrı’nın rehberliği ile” şerhiyle, Darwin’in fikirlerini kabûllenmiştir.

Konuyu biraz açalım.

Belli bir türün yapısı ne kadar basitse, bireylerinin davranışları da o derecede basit ve stereotipiktir: Bir amip cesetsiz bir ölümle bölünüp iki yeni amibe dönüştükten sonra, yeni bireyler kendi başlarına içgüdüsel olarak hayatlarını sürdürürler. Evrimsel skalada yükseldikçe davranışların kalıtımsal-stereotipik, fıtrî (innate) şartsız refleks mâhiyeti azalmakta ama tamamen ortadan kalkmamakta, öğrenilmiş davranışlar ve şartlı refleks-ler artmaktadır. Memelilerde, bilhassa üst primatlarda insanınkine çok benzeyen model alma tarzındaki öğrenme ön plâna çıkar. Herhangi bir memeli yavrusunun avlanmayı, korunmayı, eş seçip âile kurmayı vs. öğrenmesi için türüne göre aylar ilâ yıllar geçmesi gerekmekte, insana yaklaştıkça bu süre daha da uzamaktadır. İnsanda model almanın yerine büyük ölçüde identifikasyon (özdeşleşme-benimseme) geçer. Evrimde yükseldikçe, toplum tarafından kabûl gören (normal) ve reddedilen (anormal) davranışlar, yakın ilişkiler kurma ve dışlanma gibi, insanoğlunda “ahlâk”, “mâneviyat” veya “din” adlarında iyice kurumsallaşan kalıpların ortaya çıktığı gözlenir.

Kültürel evrimin biyolojik evrimin önüne geçtiği bildiğimiz tek canlı türü biziz, “kendisini ve etrafını farkında olduğunu farkında olan adam” olmak bize özgü bir ayrıcalıktır. Yaklaşık iki yüz bin senedir gezegenimizde yaşayan Homo sapiens sapiens’in neden son on ilâ yedi bin sene içerisinde muazzam bir kültürel sıçrama yaptığı ise hâlâ bir muammadır. İnsanlarda yüzlerce kalıtsal geçişli hastalığın belirgin davranış sapmalarıyla karakterize seyrettiği malûmdur. Öte yandan, hayatın çeşitli evrelerinde yaşananların bireyin biyo-psiko-sosyo-kültürel küre içerisindeki yerinde tâyin edici rolü olduğu da ispatlanmıştır.

Bu iki vakıadan hareketle, davranışlarımızın ve onların sapmalarının, ezcümle psikiyatrik bozuklukların hem natürel, hem nurtürel hem de kültürel yönleri olduğu de facto iddia edilebilir.

Nitekim insan davranışlarını izah etmeye çalışan bütün teoriler bunlardan birine daha çok önem vermiştir.

Sonuç olarak, bizler ne kadar hür bireyleriz? İndirgeyici izahlar yeterli midir? Hareki veya zihinsel, her türlü davranışımızın ne kadarı kalıtımsal bir predeterminasyon içerisinde, ne kadarı nurtürel ve kültürel etkilenmeler sonucunda, ne kadarı da hür tercihimizle (iradeyle) ortaya çıkmaktadır? Aynı mantık silsilesiyle düşünürsek, normâl dışı ve adlî / kriminal davranışların gelişmesinin izahı nedir? Çocuklara cinsel ve fiziksel tâciz gibi davranışlar bütün dünyâda suç, günah ve topluma karşı davranışlar olarak kabûl edilir, hele ensest (fücur) “cinsel istismarın en ağır boyutu” olarak görülür ve hâlen çözümlenmemiş bir insanlık sorunu olarak önemini sürdürmektedir. Hangi bilimsel teori (dogmatik öğreti, yâni sübjektif bilgi değil) çocuklarımızla ve çocuklarla cinsel ilişkiye girmeyi lânetlediğimizin sebebini izah edebilir? Kişinin çevresiyle âhengini bozacak sendromlar psikiyatrik bozukluk olarak düşünülmektedir. Bu karara varırken istinat edilen toplumsal, moral ve etik normların menşeleri ne dir, bunlar bütün kültürler ve insan toplulukları için geçerli midir?

Sağduyunun da işaret ettiği gibi, akıl hastaları ve akıl hastalıkları, normâl ve anormâl davranışlar vardır; tedaviyle de bunların önemli bir kısmı şifa, salâh veya nispeten iyileşme bulmaktadır. O takdirde, insan davranışlarında ve rûh sağlığında normâlle anormâli, sıhhatliyle patolojik olanı ayırt etmek için mevcut paradigmaların yerini alacak veya yeni bir çerçeveyle onların gücünü arttıracak, pekiştirecek başka bir şeylere gerek var!

İşte, davranışların evrimsel köklerini inceleyerek bütün bu kavramları bu açıdan tekrar ele alan evrimsel psikiyatri, böyle bir seçeneği bizlere sunmaktadır. İşittiği sesler ve gördüğü görüntülerin kendisine yüklediği misyona inancı sebebiyle hayatının akışını değiştiren, karizmasıyla da asırlar boyunca milyarlarca kişiyi peşinden sürükleyen bâzı özel kişilere kutsallık atfeden insanoğlu, benzer yaşantılar ve iddialarla ortaya çıkan diğerlerine niçin şizofren veya hezeyanlı bozukluk damgasını vurmaktadır? Bu son derecede kritik, etik, moral ve pratik önemi olan suâle de evrimsel perspektif yeni bir izah getirmektedir:

Hastalığın esas sebebi maladaptasyondur.

Psikiyatrik hastalıkların sınıflandırmasında sosyobiyolojik teori uygulanacak olursa, primer vurgu işlevselliğe yapılır; semptom ve belirtiler (yâni muhteva) ikinci plânda kalır.

Mistik yaşantılarıyla din kuran karizmatik kişilerin öğretileri tarih arenasında toplumsal evrime mağlûp olmayıp ayakta kalabildikleri ve işlevselliklerini korudukları için birer realite olarak karşımızda durmaktadırlar. Velev ki, metodik ve mütemadî bir şekilde transandans yaşamanın (ibâdet etmek, sanatla iştigâl etmek, meditasyona dalmak veya tefelsüf etmek) beynin temporo-limbik bölgelerini, bilhassa da amigdala isimli çekirdeği sürekli uyararak oralarda sinirsel tutuşmaya (kindling), aşırı durumlarda nöbetlere (hızlı nöral boşalmalar; bunlar epilepside de görülür ama her nöbeti epilepsi olarak damgala-yamayız; orgazm gibi yoğun ve zirvedeki rûh hâlleri yaşanırken de bu bölgelerde biyoe-lektrik deşarjlar ortaya çıkar; vahiy ve benzeri ekstatik-mistik yaşantılarda da benzer biyoelektrik deşarjların ortaya çıkması şaşılacak değil, ancak “olmasa garipsenecek” bir durum addedilebilir), bâzı olağanüstü ama patolojik addedilemeyecek dissosiyatif yaşantılara, vecd hâllerine ve psödo-hallüsinasyonlara (dissosiyatif hallüsinasyonlara) sebep olduğu bilinmektedir.

Bunlar dissosiyatif yaşantılardır ama belli bir sonuçsallığa (finality) sâhiptirler; bu sebeple, ben, bunlara assosiyatif dissosiyasyonlar diyorum. Tıpkı büyük yaratıcı san’atçıların yaşadığı gibi. Büyük yaratıcı sanatçılarda, mistiklerde ve benzeri yaratıcı kişilerde duygudurum oynamalarının, depresif ruh hâllerinin, sıra dışı idrak ve düşüncelerin varlığını gösteren pek çok ilmî çalışma mevcuttur. Mistik ve artistik unsurların iç içeliği hemen bütün yaratıcı sanatçılarda, yarattıkları eserlerde dikkati çekmektedir.

Yaratıcılık kavramının hem ilâhî, hem de artistik cepheleri İncil’deki şu cümlelerde ifâde bulur:

“Başlangıçta kelâm (söz) vardı; Ve kelâm Tanrı ile beraberdi, Ve kelâm Tanrı idi” (John i.1, 2)

Demek ki yaratıcılık bir süreklilik (continuum) arz ediyor:

İlâhî yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olamıyor ama hepsini kapsıyor) -› mistik ve artistik yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olabiliyor) -› bilimsel yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olabiliyor) -› Günlük, sıradan yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olabiliyor).

Büyük Patlama’nın hiç olmadığı ve hep olmakta olduğu, hiç bir yerde olmadığı ve her yerde olduğu düşünülürse, sürekli yaratılış ve yaratma var (bilim felsefesi ve her türlü mantık: klâsik, diyalektik, puslu) -› ilâhî yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olamıyor ama hepsini kapsıyor) -› ve bu çember böyle dönüyor

Biyolojik olarak hepimizin beyinlerinde psikiyatrik hastalıklara, saldırganlığa ve suç addettiğimiz davranışlara bizi sürükleyecek modüller, ağlar ta doğuşta mevcuttur. Yâni, şu veya bu yönde sapmaya eğilimli dolu tabancalar olarak dünyâya gelmekteyiz. Bâzen çok dolu olduğu için, bâzen de çevresel zorlayıcılar çok şiddetli olduğu için tabanca patlamaktadır. Bunları dizginleyen bütün üst-yapı kurumları da belli bir nurtürel ve kültürel evrim sonucunda gelişmiş, gökten zembille inmemişlerdir ve uzun bir toplumsal/kültürel evrimle şekillenmişlerdir.

Ensest ve pedofili meselesine dönersek

Eski Mısır’da sâdece Firavun âilesi için enseste “cevaz” verilmesi gibi “kanın safiyetini korumak” amaçlı istisnalar dışında, bu davranış bütün insan cemiyetleri tarafından ayıp, hukuk tarafından suç, dinler tarafından da günah telâkki edilmiştir. Muhtemelen, 7-10 bin sene öncesinden önceki pek uzun kültürel evrim boyunca, tam bir panseksüalite yaşanmaktaydı (belli bir toplumsal harem sistemini koruyan başat erkeğin kontrolü altında olmak üzere, çoğu memelide ve bütün primatlarda böyledir) ama yakın akrabaların çocuklarında sakatlıklar çok görüldüğü ve çocuklarla cinsel ilişki de türün devamını sağlayıcı işleve sahip olmadığı -hâttâ kösteklediği- için, böyle davrananlar doğal ayıklanmaya maruz kaldılar; zamanla bunu yapmamayı toplumsal davranış örüntüsü hâline getiren kabileler ise klanlaşarak totemizme geçtiler. Aynı toteme tapınan bu atalarımız kendi aralarından evlenemedikleri için, başka klanlardan kız almak için onlarla önceleri savaşma, zamanla da karşılıklı diğerkâmlık (özgeciklik) ve işbirliği kurmayı öğrenerek daha da evrimleştiler, hayatta kalma güçleri arttı.

Ama bu “sapıkça” eğilimler genomumuzun bir yerlerinde, disfonksiyonel fakat fırsatını bulunca ortaya çıkan birer davranış modu olarak kaldılar. Yeni yaşama alanını istilâ eden pek çok memeli ve primat türünün, önceki topluluktan kalanları ya kovdukları ya da öldürdükleri (özellikle de dölleyici olan erkek bireyleri, dişileri ise bâzen haremlerine katarlar) bir hakikattir; aynı olgu, hem de XX. Asır’da, insanoğlu tarafından Afrika’da, Avrupa’nın ortasında ve dünyanın gözünün önünde sergilenebilmektedir.

Yaşadıkları zamanlarda delilikle damgalanmaya çalışılan Musa, İsa, Muhammed, Buddha ve pek çok diğeri asırlara vurdukları damga ile kendilerini kabûl ettirmişlerdir; gerisi boş lâf!

Tıpkı inorganik ve biyolojik evrimde olduğu gibi, burada da tâyin edici faktör doğal ayıklanmadır; kültürel evrimde de sağlam ve sıhhatli olanlar ayakta kalacak, bunu başaramayanlar tarih sahnesinde kaybolup gideceklerdir.

Üstelik, yeni teknolojik imkânlar limbik sistem ve amigdalanın daha da yoğun tembihine yol açabilecek, yaratıcılık, dolayısıyla da assosiyatif dissosiyasyonlar yaşanma şansı da artacaktır.

O taktirde, tek yol ihtiyatlı olmak, kültürel evrimin içerisinde yeni öğretilerin ve dinlerin ne olacağına, ne kadar kabûl göreceğine bakmak, ona göre tavır almak.

İhtiyat, ölçü, dikkat ve sabır…

Unutmayalım ki bilim akla yardım eder, yılların ve mücadelelerin yıpratıcı sınavlarından çıkabilme kudreti onu destekler, sevgi ve yaratıcılığın güzelliği onu süsler ve her keder mutlaka bir kurtuluşla sona erer.

Mehmet Kerem Doksat – Nişantaşı – 01 Eylül 2006

Kaynaklar

1.Adıvar AA., Tarih Boyunca İlim ve Din (Bilim ve Din), 5. Basım, Remzi Kitapevi, İstanbul, Haziran 1994

2.Andreasen NC., Powers PS., Creativity and psychosis: a comparison of cognitive style, Arch Gen Psychiatry 1974; 32:70-73.

3.Andreasen NC., Canter A., Genius and Insanity Revisited: Psychiatric Symptoms and Family History in Creative Writers. In: Life History Research Psychopathology, Wirt R, Winokur G, Roth M, eds. University of Minnesota Press, Minneapolis, 1975, s. 187-210.

4.Andreasen NC., Creativity and psychiatric illness, Psychiatric Annals 1978; 8:113-119.

5.Armstrong K., A History of God, Mandarin Paperbacks, Cox & Wyman Ltd, Reading, Berkshire, UK, 1997.

6.Ateş S., İnsan ve İnsanüstü, Rûh/Melek/Cin/İnsan, Çağdaş İslâm Düşüncesi, Dergâh Yayınları, İstanbul, Ekim 1979.

7.Avicenna,The Canon of Medicine, (English trans. & edt. by Shah M), Naveed Clinic, Karachi, 1966.

8.Baigent M, Leigh R., The Temple and the Lodge, Corgi Books, reprinted, Great Britain, 1993

9.Balcıoğlu İ (ed), Biyolojik, Sosyolojik, Psikolojik Açıdan Şiddet, Yüce Yayım, İstanbul, 2010.

10.Baron-Cohen S., The Maladapted Mind: Classic Readings in Evolutionary Psychopathology, Psychology Press, Hove, UK, 1997.

11.Bayer R., Para-psikoloji Yönünden Reenkarnasyon (Réincarnation) Etüdleri. Adana ve Çevresinde Evvelki Hayatlarını Hatırlayanlar. Spiritüalizm. Aktüalite ve Kritikleri, Özgü Yayınevi, İstanbul, 1965.

12.Bolay SH,Felsefî Doktrinler Sözlüğü 5. Baskı. Akçağ Yayınları, Genel Yayın No:14, Ankara, 1990.

13. Butler AB, Hodos W., Comparative Vertebrate Neuroanatomy – Evolution and Adaptation, Wiley-Liss, New York, 1996

14.Changeux J-P (Acar N, çev), Etiğin Doğal Kökenleri (Fondements Naturel de l’Éthique. Éditions Odile Jacob 1993), Mavi Ada Yayınevi, İstanbul, 2000.

15.Cloninger C, Adolfsson R, Svrakic D., Mapping genes for human personality, Nat Genet 1996; 12:3-4

16.Coşkun A., İslâm’a Göre Sihir, Cin Çarpması Teşhis ve Tedavi Usulleri, 3. Baskı. Enes Kitabevi, İstanbul, 1993.

17.Cresson A., Filozofik Sistemler (Becanaro SJ, çeviren), İstanbul, 1962.

18.Çaycı S.,Rûhçuluğa Göre Kur’an Öğretisi, Rûh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1986.

19.Dawkins R., The Selfish Gene, Oxford University Press, Oxford, 1976.

20.Doksat MK., Dinî ve mistik yaşantıların psikolojisi, Türkiye Günlüğü – İki aylık fikir ve kültür dergisi Mart-Nisan 1997; 45:27-47.

21.Doksat MK., Sevgi ve bilgi hakkında kısa bir hikâye, Türkiye Günlüğü – İki aylık fikir ve kültür dergisi Yaz 1997; 46:120-124.

22. Eliade M., Images and Symbols, Studies in Religious Symbolism, Princeton University Press, Princeton, NJ, 1991.

23. Encyclopedia Britannica, CD-ROM 2.0, Britannica Encyclopedia, Inc, 1996.

24. Encyclopædia Britannica, Vol 12, William Benton (Pub), USA, 1970.

25. Gardner R Jr., Sociobiology and its Applications to Psychiatry. In: Comprehensive Textbook of Psychiatry-VI, 6th Edition, HI Kaplân, BJ Sadock, eds. Williams & Wilkins, Baltimore, 1993.

26. Gardner R Jr.. Sociophysiology as the basic science of psychiatry, Theor Med 1997 Dec; 18(4):335-56.

27. Gençtan E, Çağdaş Yaşam ve Normaldışı Davranışlar, 7. Baskı. Remzi Kitabevi, İstanbul, 1989.

28. Göker L., Türk-İslâm Astronomi Bilginleri ve Gökyüzü Bilgileri, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları: 2742, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi: 742, Araştırma İnceleme Dizisi: 71, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1995.

29. Güzel C.(derleyip çeviren), Sağduyu Filozofu: Popper, Bilim ve Sanat Yayınları, Bilim Felsefesi Tarihi: 3, 1. Basım, Ankara, 1996.

30. Hançerlioğlu O, Felsefe Sözlüğü, Varlık Yayınları, sayı: 1290, İstanbul, Haziran 1967.

31. Hançerlioğlu O, İnanç Sözlüğü, 1. Basım. Büyük Fikir Kitapları Dizisi: 23, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, Mayıs 1975.

32. Hançerlioğlu O, İslâm İnançları Sözlüğü, 1. basım. Büyük Fikir Kitapları Dizisi: 56, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1984.

33. Harris M. (Gümüş MF, çeviren), Yamyamlar ve Krallar – Kültürlerin Kökenleri, İmge Kitabevi, Ankara, 1994.

34. Hoffer E. (Günur E, çeviren), Kesin İnançlılar, 4. Baskı, Akran Yayınları 11, İstanbul, 1988.

35. Hume D. (Tunçay M, çeviren), Din Üstüne, İmge Kitabevi, Ankara, 1995.

36. İbni Hâldun. (Dursun T, çeviren), Mukaddime 1 & 2. Ciltler , Onur Yayınları, Ankara, Nisan 1977 (1. Cilt), Haziran 1989 (2. Cilt).

37. Joseph R., Neuropsychiatry, Neuropsychology, and The Clinical Neurosciences, 2nd Edition. Williams & Wilkins, USA, 1996.

38. İzmirli İH., Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı (Ma’âni-i Kur’an), Eren Yayınları, İstanbul, 1977.

39. Jung CG. (Gürol E, çev.), Psikoloji ve Din, Oluş Yayınları: 5, Bilim Dizisi: 2, 1965.

40. Keklik N, Felsefe, Mukayeseli Temel Bilgiler ve Kaynaklar, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1978.

41. Korkut S, Tüzün B., Ensest olgularının çocuğun konumu ve yasal hakları açısından değerlendirilmesi, Adlî Tıp Dergisi 2001; 15(1):30-36.

42. Lewin R (Özüaydın N, çeviren), Modern İnsanın Kökeni (The Origin of Modern Humans. WH Freeman and Company, New York, 1993), Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, Ankara, 1997.

43. McGuire MT., Troisi A., Darwinian Psychiatry, Oxford University Press, New York, 1997.

44. Meriam-Webster Inc, Meriam-Webster’s Collegiate Dictionary – CD-ROM Deluxe Audio Edition, Version 1.5, 199645. Meriç C, “İdeoloji”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi, 1968’den ayrı basım. İstanbul, 1970.

46. Microsoft Bookshelf 1996-97 Edition, Microsoft Corporation, 199647. Microsoft Bookshelf 98, Reference Library, Microsoft Corporation, 1997.

48. Onbulak S., Analiz – Rûhi Olaylar ve Ölümden Sonrası, Dilek Yayınevi, İstanbul, 1975.

49. Özlem D, Kültür Bilimleri ve Kültür Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1986.

50. Öztürk YN., Kur’an’daki İslâm, 5 Basım. Yeni Boyut, İstanbul, 1993.

51. Öztürk YN., Kur’an’ın Temel Kavramları, 2. Baskı. Yeni Boyut: 9. İstanbul, 1993.

52. Plomin R., Nature and Nurture – An Introduction to Human Behavioral Genetics, Brooks/Cole Publishing Company, Belmont, California, 1990.

53. Polat O., Adlî Tıp, DER Yayınları, İstanbul, 2000.

54. Popper K., Eccles JC., The Self and Its Brain, Routledge, London, 1960.

55. Schildkraut JJ., Miró and the mystical in modern art: problems for research in metapsychiatry, Am J Social Psychiatry 1982; II(4):3-20.

56. Silk J. (Alev M, çeviren), Evrenin Kısa Tarihi (A Short History of the Universe. WH Freeman and Company, New York 1997), Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, Ankara, 1997.

57. Slavney PR., The mind-body problem, epistemology, and psychiatric education, Academic Psychiatry Summer 1993; 17(2):59-66.

58. Spitzer M., The Mind Within the Net – Models of Learning, Thinking, and Acting, Massachusetts Institute of Technology, USA, 1999.

59. Storr A., The Dynamics of Creation, Atheneum, New York, 1985.

60. The Holy Bible, Old and New Testaments, The Gideons International, National Publishing Company, USA, 1987 Edition.

61. Weber A. (Eralp HV, çeviren), Felsefe Tarihi, 5. Basım, Sosyal Yayınları, İstanbul, 1993.

62. Wilson EO., Sociobiology – The Abridged Edition, The Belknuap Press of Harvard University Press, England, 7th printing, 1998.

***

İşte evrim ve ilgili birtakım şeyler...

655 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Değerli Mekâncılar,

İllâki Murphy veya Parkinson mu yasa koyacak?



Ben de kendi yasalarımı koydum:

***

ŞOFÖRLER HAKKINDA

1. Şoför daima haklıdır

2. Şoför hangi şeride geçerse, o açılır

3. Şoförler duyusaldır, kızdırmamak gerekir

4. İdeal şoför evli barklı olandır

5. Şoförün kusuruna bakılmaz

6. Şoför kızarsa küser, sakın kızdırmayınız

7. Şoförü elde tutmak için ona hoş davranınız

8. Şoför giderse perişan olursunuz

7. Şoförgillerele Şoförsevenler denir

9. Şoförünü kaybedene ŞoförKaçtı denir

10. Şoförler huysuzluk yaparsa alttan alınır

11. Şoförün kusuruna bakılmaz

12. Şoförsüz kalan, ecele koşar

13. Şoförler velinimetinizdir, sevin…

13. Eğer alınmışsa, bir şey yapıp kızdırmışsınızdır, idare edin.

14. Şoförler duygusaldır ve sâdıktır, onlara güvenin...

15. Ne Mutlu Şoförüm Diyene (G. Ş. Hİ. Kılıç)

***

Malûm, Sultan Tarlacı da çok iyi bir şofördür...

Nasıl olsa beni çağırmıyorlar!

Etik ve Moralite konularında pîrdir ve tektir!

Bu gece Hayrettin'le de buluşacağım Allah nasip ederse...

O ta Biga'dan geldi ve eski bir arkadaşımdır, iyi ve cesur bir insandır.

Bu arada, benim Ruhumuzdaki Fırtınalar isimli eserim hâlâ çok satmıyor ama en azından borcunu ödedi; bu da iyi haber...

***

 

Acar Baltaş, o da çok iyi araba kullanır ama özel şoförü var şimdilerde...

Acar Ağabey'in şimdi özel rezidans gibi malikânesi var.

Orada bahçe partiler, düzenliyor ve Yankı Yazgan da iyi dostu oldu...

Yankı ile de Biga'da tanışmıştık.

İkimiz de muhteristik ve kaderlerimiz de benzer.

Bâzen tek evlilik yet(e)miyor saadet yolunda.

İkimiz de İstanbullu olduk artık.

Hâttâ en son AB'ın partisinde karşılaştık üç mütevazı kişi.

O zaman pek az şarapla idare etmiştim vaziyeti ve çok güzel mumlar vardı.

O da iyi taşıt kullanır bildiğim kadarıyla...

Bu arada, içkiyi bırakan herkes gibi, uykumda birtakım sorunlar çıkıyor ama Allah râzı olsun, Zeynep Hatun ve Neslim her an yanımdalar!

Aile gibi olduk...

Zeynep Hanım yakında bizimle İzmir'e gelecek oğlunun askerliği için.

***

Dört odaya sıkışacağız ve memleketin dirliği, birliği için dua edeceğiz...


Belki bir konferans daha veririm...

Cin gibi bir politikacıdan önemli mesajlar

Bakarsınız bir millî mutabakat hükûmeti kurulur ve bu güzel ülke de kurtulur!

Gelirken mânidar bir telefon çaldı.

Kim bilir?

Dereyi görmeden paçayı sıvamamak şart! 


Kilolu muyum ne?

***

Beykent'te de çok iş var üstelik.

Çocuklar meraklı...

Buna mukabil, Taksim de riskli ve bizim şoför de risk almayı seven, duygusal bir insan.

Her an olay çıkabilir.

Şimdi gene evimdeyim ve çok düşünmem şart!

İyi Haftalar...

Mehmet Kerem Doksat - Zor Günler - Tarabya 18.11.2014

Etiketler: beykent
307 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Hiç mi hiç bu seneden sonrasının gelebileceğini düşünmemiştim.

El-âlem aya giderken, galiba biz kalacağız yaya!

Bakın şu uzay çalışmalarına ve şaşırın hep birlikte...
Daha dün bir araca misil yolladılar ve güzel mavi planetimiz yeni bir global yıkımdan kurtuldu! 

Bu arada da memlekette neler olmakta, bir bakalım...


Önce içeriden...

***

Memlekette durum iyice karıştı ve ortalık iki zıt kutba ayrıldı: AKP'yi sevenler ve ona topyekûn hakaret edenler (diğer kelimeyi kullanmak istemedim)...

Bu o derecede ciddi bir sorunsal ki, feza mı mühim yoksa eza mı karıştırdık hep birlikte!

Önümüzde pek ciddi bir seçim var ve seçmenler ne yapacaklarını azıcık karıştırdı.

Eğer Ulusal Kanal'da ve Sözcü'de yazılanlar, anlatılanlar doğruysa, bunun bu kadar setr bir üslupla anlatılması bir nevi tıpa etkisi yapıyor.

Malûm, bir şişenin altına vurursanız, o tıpa iyice yerleşir.

Tıpadan kurtulmak için Valsalva Manevrası gerekir ki, şişe rahatlasın...

Muhalefetin en akıllıcasını Artı1 TV yapıyor. İnceden lâf sokmalarla, uzun vâdede yıpratma politikası güdüyorlar ve daha bitirici ama uzun zaman alır.

Bu arada, artık Banu Avar Hanımefendiye de hak verir oldum çünkü eğer bahsettiği eğitim ocakları bir açılırsa, içeri ne kadar tarikat, Menzil veya hurafeci varsa dalacak.

Yâni, Hasan Âli Yücel'in mefkûresi olan Eğitim Enstitüleri bu devirde kurulamaz, kurulmamalı...

Peki, en son olarak ABD'yi Müslümanların keşfettiğini ve Peru'ya da câmi yapılmasıının şık olacağını bildiren iktidarla başa kim çıkabilir?

CHP, MHP, Anadolu Partisi, HEPAR?

***

Pamukoğlu Paşa'yı tanıyorum; çok cevval ve atak ama tek başına yeter mi?

İstişareyi sevmiyor...


Emine Tarhan Hanımefendi parti kurdu da, bu gene hükûmete yaramaz mı?

Tabii ki yarar ve bir çeşit olumsuz çekiştirmeyle, sağdaki reyler artabilir.

Peki, kim ne yapabilir?

Kaçınılmaz olarak tırmanan iç gerginlik sonucunda, bilhassa Karadeniz'den taşınan teçhizatla Alperenler ve Ülkücüler ayaklanıp, Kürtleri katletmeye kalkarsa -ki eli kulağındadır, buna hangi millî veya beynelmilel güç "dur" diyecek?

Ordu kaldı mı?

Polis yeter mi?

Jandarmanın gücü ne!

Bu güzel memleketi PKK'ya mı bırakacağız?

***

Eğer şişenin tıpasını arkadan veya altına vurarak kontrol etmeye çalışırsanız, o da iyice oturur ve hiç çıkmaz.

Demek ki, daha sıkı kontrol için şişeyi sarsmamak düzgün şekilde kullanmak icap ediyor...Her neyse, şimdi TÜYAP'Taki Kitap Fuarı'na gitme vakti.

Sevgili İlhan Marangoz merak etmiştir...

Hayırlı Pazarlar...

M. Kerem Doksat - Karanlık Günler - Tarabya - 16.11.2104

 

170 kez okundu
0