Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Bugün Neslim’le 10. senemizi dolduruyoruz.


Bu süre boyunca iyi ve kötü günler yaşadık ama hiçbir birimizi kırmadık.

Çok dalgalı günlerimiz olmadı mı, hiç birbirimizi kırmadık mı?

Olmaz mı, gayet tabii ki oldu ama hiç küsmedik ve darılmadık birbirimize.

Bugünlerde de bunları kutlamak şart ve bütün eski kırgınlıkları ve keyifsizlikleri unutmak şart.

Şimdi kucaklaşmak ve öpüşmek zamanıdır ve birbirimize sarılmalıyız milletçe ve ikimiz de.

Maalesef bu akşam Parla Şenol ve Nazar meşgulmüşler, olsun ama hiç sorun değil.

Ege’de de deprem olmuş, ne gam?

Biz Mansurları aradık, bu gece akşam rakı balı yapmak zamanıdır.

Aşkı tazelemek ve bütün eski kırgınlıkları aşmak şart.

Mühim olan insanlık ve insanlarla iyi geçinmektir.

Birtakım kırgınlıklar olmadı mı?

Tabii hâsıl oldu ama bunları aştık. Neslim’le Nurperi, Canım Cânanım da barıştı ve dünürlerimiz var.

Kızım sözlendi Nevzat Özyurt’la ve çok mutlu, neşesi gözlerinden okunuyordu.

Demek ki bıkmamak hayata asılmak lâzım…

Yakında Dostum Nuri Peşkircioğlu’nun düğünü var, onda da gideceğiz. Bakalım kızı gene Adanalı’ya mı vermiş.

Daha Cânan’ın KKTC’de nişanı, İstanbul’da düğünü olacak. Belki de torunum olacak ve hayata asılmaktayız tekrardan.

Sevgili Ulya Selçuk'la da İzmir'de ortalığı karıştıracağız...

Bu arada kimselerle kavgam da kalmadı ve herkesle barışığım.

Şu üç günlük dünyada biraz Epiküryen, azıcık Hedonik takılmak elzem, ne gerek var kırmaya gönülleri?

Belki bu arada İzmir’e de gideceğiz orada da takılacağız.

Yeni düsturumuz çok çalış Neslim, onu takip et Kerem.

Profesörlük kesmez, Neslim’in Doçentliği var ve bakalım Samuray mı yoksa Canım karım mı ipi önce göğüsleyecek.

Gitarımın da bir teli koptu ama yapılacak, daha Doğan Canku ve Rafi Ağabey'le atışacağız.

Kimseleri kırmayın ve gücenmeyin ama fazla da çikolata yemeyin.

Bakınız kızan olur ama hayattan kopmayın.

Bugün ne AKP ne de başka bir şey, amaç eğlenmek. Bir çingeneden gül alıp öpüşmek ve dostlarla kucaklaşmak.

Ayten Erdoğan da bizdeydi geçen gün, bakalım bir şeyler yapacağız.

En önemli şey sevmek ve sevmek, hayatın tadını çıkarmak, gerisi boş ne ayrıntı da nâhoş.

Birazdan çıkacağız, karımı öpeceğim ve Boğaz’da da bir şeyler içeceğiz.

Ne gam kaldı ne de keder, mühim olan aşktır ve saadettir.

Sevenleriniz olduğu sürece varsınız ve akrabalarınız da en önemli şansınız.

Bunların tadını çıkarmak ve sevişip öpüşmek lâzım…

Tabii ki çok özlediklerim var, hele İdil'e hasretim büyük ama eski dost düşman olmaz derler.

Yakında TED Balosu var, başka hoş şeyler de cereyan edecek.40 küsur senelik arkadaşlar halvet olacağız. Koreli bir arkadaşımız dahi gelecekmiş, Murat Duygan organizatör tabii ki!

Şükür ki hepimizin akrabalarının çoğu sağ ve sıhhatte.

İzmir'de Ali Rıza Saysen ve Çınar da var.Telefonunu açmasa da kuzenim benim.

Belki Uğur Dündar'la da akşam çayı içeriz çünkü tayyare öbür gün.

Bu arada, ömür 1000 (bin) seneye çıkacakmış, korkunç bir şey bu! Yarısı makine veya PC, kalanı insan siborglar...

Çok fazla...

O kadar uzun yaşamaktan Allah korusun, sıkılır insan yahu...

Peygamber miyiz biz!

Herkese çok sevgiler.

Saadetle…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 17.04.2015

14 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Tababet, bir bilimden ziyade, bir sanattır ve icabında 24 saat telefonunuzu açık tutmanız gerekebilir. Neslim’inki ve benimkiler öyle…

Psikiyatrinin pratisyen hekimliğini yapıyoruz; bizi çok aşmayan durumlarda dâhilî veya nörolojik tablolara da el atıyoruz.


Bazılarımızın sekreteri vardır, ona müracaat etmeden ulaşamazsınız.

Bazılarımızın sekreteri telefonu açar, bir kısmımızın GSM numarası zaten mevcuttur ve herkes, her an ulaşabilir.

Bir kısmımıza derhal ulaşırsınız, bazılarımıza ise pek zor.

Bunlar çok gerekli ve tabii şeyler ve bugüne kadar bunun zararını görmedik.

İnternet’te dahi cep telefonları yazılı olan bizlerden başka kaç kişi var mı bilemiyoruz.

Bütün bunlar iyi hoş da, USD 2.68 TL olunca garip şeyler de vuku bulmakta.

İnsanlar fakirleşiyor ve satın alma güçleri de düşüyor.

Eskiden zam yapınca, müracaat eden hasta yahut danışan sayısı artardı, şimdilerde bu iş tersine döndü.

Düşünün, 30 yaşlarında dul bir kadın önce birkaç psikiyatra gidiyor ama çare bulamayınca, 2015 senesinde bir cinci hocaya müracaat ediyorlar ailece.

Peki, ne oluyor?

Bu “Hoca Efendi Hazretleri” bir güzel içindeki “üç harfliyi” çıkarmak için kadıncağızı eşek sudan gelinceye kadar dövüyor; hem de falakayla ve 1.000.000.000 TL (eski parayla Bir Milyar TL) alıyor.

Eh, cin çıkıyor mu?


Tabii ki hayır!

Sonra ne oluyor?

Kadıncağız annesiyle birlikte soluğu POLİMED’de alıyor ve pazarlığa başlıyor: “Hocam, mutlaka size devam etmek istiyoruz ama bize indirim yapın”.

Hastanın iyiliği önce gelir diyoruz, Sekreterim Rukiye’ye de danışıyorum ve tekrar bir şarlatanın eline düşmesin diye tenzilat yapıyoruz.

Bu sayede ancak devam edebilecek. Alacağımız ücret çok düşük ve masrafı karşılamaz ama başka da çareleri yok.

Kişilik Testlerini istiyoruz, “paramız az, birini yaptıralım mı Hocam” diyorlar!

MMPI ve Rorschach kadar, Demans (Bunama) bataryası ve IQ (zekâ testlerinin de) icabında yapılması gerektiğini vurguluyoruz. Bunları zaten psikologlar yapıyor. Bizim iştigal sahamızda değil…


Hele Uyku Apne Sendromu, Huzursuz Bacak sorunu varsa mutlaka Polisomnografi de yaptırmak, EEG çektirmek şart. İyi donanımlı bir Uyku Laboratuvarında da bu işler birkaç milyarı bulabilir duruma göre (CİPAP aleti, birkaç gece yatma vs.).

Allah’tan bu hastada mevcut değil ama daha önce kullandığı bir nöroleptiğe bağlı olarak hafif Tardif Diskinezi de başlamış.

Hipnoza da hiç yatkın değil. Zaten böyle bir vakada hipnoterapi sadece sıkıntıyı (anksiyeteyi) azaltmakta işe yarayabilir…

Reçeteyi yazıyoruz ve en geç10 gün sonra gelmelerinin elzem olduğunu anlatıyoruz.

Bu sefer de “kontrol mü yoksa gene vizite alacak mısınız” diye sual ediyorlar.

“Efendim, üç beş dakikalık uğramalar hâricinde, bizim meslekte kon trol yoktur ama size mutlaka bir kolaylık sağlayacağız” diyoruz.

Minnetle, şükranla kabul ediyorlar da, aklımıza şu takılıyor: “Bizim emeğimizin karşılığı için bu hesabı yaparken, neden Cinci denen adama bu kadar parayı kaptırdınız”?

Tabii ki bunu sormuyoruz çünkü incinirler.

Garip zamanlarda yaşıyoruz ve bilhassa Devlet Hastanelerinde çok ucuza hasta bakıl(a)mıyor.

Vahşi Kapitalizm terk edinceye kadar ülkeyi, bakalım daha neler göreceğiz.

Rüya tabirleri tabii ki psikiyatride ancak bir derecede yer tutar.

Çoğu da saçma sapan şeylerdir.

Nadiren istiareye yatınca bir şeyler görülür ama bunlar hep sembolik, arketipal imgelerdir.

Tıpkı Ölün Ânı Yaşantıları gibi, bunlardan daha sonra da bahsedeceğim.

Bu aralar serum Lityum Düzeyi sehven yükselmiş olan bir hastamı telefonla takipteyim (ileri yaşına rağmen fazla almış bilmeden).

Dilerim bu karanlık günler geçer ve 2015’te hâlâ Cincilere kimse gitmez…

Herkese Sevgi ve Saygılarımızla…

Neslim & Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 14.04.2015

77 kez okundu
0

Sevgili Mekâncılar,

Sağlık Bakanlığı, televizyon programlarının müdavimi olan ve söyledikleri büyük ilgi gören ünlü isimlerin “sıra dışı” sağlık ve beslenme önerileri üzerine harekete geçmiş. Bakanlık, sağlık ve beslenme konusunda yorum yapanlar için “ekran sertifikası ve akreditasyon” zorunluluğu getirmeye hazırlanıyormuş.


“Kolesterol kalp hastası yapmaz, aksine kolesterolü yüksek olan çok yaşıyor” diyen Prof. Dr. Canan Karatay, tıp endüstrisinin ilaç satmak için hastalık icat ettiğini savunan Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, kendi web sitesindeki özgeçmişinde halk arasında “Türkiye’nin Lokman Hekimi” veya “Bitkilerin Efendisi” olarak tanındığı belirtilen “kozmik bilimci” Ahmet Maranki ve diğerleri...

Uzmanlıklarının yanında, gördükleri rağbetle artık birer “televizyon yıldızı”, sıra dışı önerileriyle de birer ‘tartışma öznesi’ haline geldikleri söylenebilir.

Ancak, “modern tıpçılarla” “gelenekselciler” arasındaki tartışmaların büyümesi ve ekranlarda dile getirilen sıra dışı sağlık-beslenme önerileri üzerine halkın kafasının karıştığını düşünen Sağlık Bakanlığı, çok tartışılacak bir uygulamayı hayata geçirmeye hazırlanıyor.

Sağlığın medyada tartışılmasını “bilimsel temele” oturtmak isteyen bakanlık, özellikle “geleneksel ve tamamlayıcı tıp” konularında televizyonların müdavimi olan ünlü uzmanlara “ekran sertifikası ve akreditasyon” mecburiyeti getirecekmiş.

KALBİ DURDURAN BİTKİLER VAR

Uygulanacak sistemin ayrıntılarını anlatan Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Eyüp Gümüş, sağlıkta bilimsel temele dayanmayan söylemlerden kaçınılması gerektiğini belirterek şunları söyledi: “Ekranlarda birçok isim beslenme konusunda açıklamalar yapıyor". Bunların arasında hiçbir bilimsel kanıta dayanmayanlar var. Deniyor ki, “Kiraz yerseniz prostat kanseri geçer”.


Tamam, da, öyle demekle kanser geçmiyor. Bilmeyen mi kaldı?

"Tavsiye ettikleri bazı bitkilerin fazla alınması sonrasında ölümler bile yaşanabilir. Yahut 'çay yap iç’ diyor. İyi de, çok içildiğinde kalbi durduran bitkiler var”.

Türkiye Halk Sağlığı Kurum Başkanlığı’nın ekranlara çıkan isimlerle ilgili çalışma yapacağını ifade eden Gümüş şöyle devam etti: “Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) bünyesinde, Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Enstitüsü ile Kronik Hastalıklar ve Halk Sağlığı Enstitüsü” açılacak. Ayrıca bir Kalite ve Akreditasyon Enstitüsü kuruyoruz. Özellikle televizyon programlarına çıkan isimlere bakılacak. O isimler geleneksel ve tamamlayıcı tıp alanında tavsiyelerde bulunuyorlarsa, önce çalışmalarını Kalite ve Akreditasyon Enstitüsü’ne göstererek onay alacaklar. Her önüne gelen kalkıp topluma bir şeyler öneremeyecek”.

Kim olursa olsun, bilimselliği ispatlanmamış, sağlıkla ilgili kesinleşmemiş hiçbir bilginin televizyonlarda açıklanmasına izin vermeyeceklerini söyleyen Prof. Dr. Gümüş, “öneride bulunacak uzmanlar, kendi alanlarıyla ilgili bile olsa, önce bize gelip anlatacaklar. Bilimsel verilerini ve delillerini önümüze koyacaklar” dedi.

Kalite ve Akreditasyon Enstitüsü’nün bu ay sonu açılacağını ve başkanının atanacağını dile getiren Gümüş, sistemin nasıl işleyeceğini ise şu şekilde anlattı: “Oluşturulacak 20 kişilik bilim kurulu, ekrana çıkacak isimler için standartları belirleyecek. Geleneksel ve tamamlayıcı tıpla ilgili topluma önerilerde bulunacak isimler, varsa bilimsel çalışmasını önce o bilim kuruluna anlatacak. Bilim kurulu çalışmaları inceleyecek, uygun bulursa bu kişilere sertifika verecek.

RTÜK ve medya kuruluşlarıyla da protokol imzalanacak, ekranlara çıkması uygun görülen isimlerin listesi sunulacak. Sertifikası olmayan isimler TV’lerde açıklama yapamayacak. Böylece bilimsel temeli olmayan konularda kamuoyu önünde bilgi vermelerini önleyeceğiz”.

Bu karara göre herkes devletin kontrolü altına girecek ve meselâ Aşk Doktoru iseniz, bu aranmayacak (kendisini çok severim ve tıp doktoru değildir).


Mehmet Coşkundeniz

Kastedilen şey tamamen Tıp Doktoru unvanını alanları kapsayacak ve belki de bize, herkese bir nev’î sertifikasyon uygulayacak.

Peki, bu durumda benim gibi zaten binlerce TV programlarında yer alanlara ne olacak?

Benim de blogumda pek çok sağlık yazısı yer almakta…

Demek ki hepimizi Ankara’da ağırlayacak ve kafalarına göre “çıkabilirsin” yahut “çıkamazsın” diyecekler…

Ankara’ya gidip özel bir vesika alıp da hakkımızda bir nevi blokaj mı uygulanacak?

Şaşırdım doğrusu, acaba bu durumda kimler kabul görecek?

Acaba ben mi çok kuşkucuyum yoksa hükumetin bir bildiği mi var?

Ne dersiniz?

Siz gene de fazla kolesterolden kaçının e mi?

Ayrıca, gerek gebeyken, gerekse değilken, 3 saatlik Şeker Yükleme Testi tatbikatı hâlâ en geçerli Gizli Şeker hastalığını anlama yoludur.

Son zamanlarda AKŞ (Açlık Kan Şekeri) yerine 1 saatlik rastgele TKŞ (Tokluk Kan Şekeri) üzerinde de durulmakta…

Hayırlı Salı Günleri…

Bu arada, bize e-mail gönderen herkese, özellikle de BEYKENT'teki öğrencilerimize bir duyurumuz var: Toplam yedi (7) ayrı bilgisayardan sizlere ulaşmaya gayret ediyoruz ve hangisi derken bazen de şaşırıyoruz.

En iyisi, biz geldiğimizde bizimle doğrudan temas edin...

Bu arada, biz Ermeni Soykırımı yapmadık! Onlar, bilhassa bölücü PKK’lılarla işbirliği yapıp bizi arkan vurdular.

Türklük tarihinde hiçbir Jenosid yoktur, âlicenap milletiz biz

Bakın Arjantin işgal edilirken kılını kıpırdatmayan Papa'nın yaptığına:


Demir Lady, o da öldü gitti!

Sayın Büyük Ruhanî Lider, İngiltere Arjantin'de soykırım yaparken neredeydiniz?

Bu arada, Hilâlsiz Türk Bayrağı da dikildi, sabır!

Mesela ben hem Hipnoz hem de Aküpunktür biliyorum, üstelik hem Psikiyatri hem de Psikoloji Profesörüyüm...

Ekrana çıkmak için de mi vize konuluyor?

Sevgili öğrencilerimiz ve bize e-mail yollayan herkes: En iyisi, biz geldiğimizde bizimle doğrudan temas edin veya lütfen sabırlı olun...

Beykent TV 'yi de seyredebiliyoruz:


Kaygılı Günler - M. Kerem Doksat – Tarabya – 14.04.2015

99 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Canım politika yazmak istemedi ve canım çağlar-ötesi bir dâhiden bahsetmek istedi: ŞARLO

Charlie Chaplin, (16 Nisan 1889, Londra - 25 Aralık 1977), İngiliz sinema yönetmeni, oyuncu ve yazarıydı. Asıl adı Sir Charles Spencer Chaplin olmakla beraber, yarattığı “Şarlo(Charlot) karakteri ile özdeşleşti ve öyle de hatırlandı.

Londra’nın fakir bölgelerinden birinde doğup büyüyen Chaplin, 1913’te gittiği ABD’de sinemaya başlamıştı. 1914’teki ilk filmi Making A Living’in ardından çekilen Kid Auto Races in Venice filminde bol pantolonlu, melon şapkalı, büyük ayakkabılı, sürekli bastonunu çeviren ve sakar hareketleri ile gülünç mizansenler oluşturan “Şarlo” tiplemesini yarattı. Takip eden yıllar içinde aralarında 1917 yapımlı The Immigrant ve The Adventurer gibi filmlerinin de bulunduğu altmıştan fazla kısa filmde oynayarak yeni gelişmekte olan sinemanın da etkisiyle dünya çapında görülmemiş bir üne kavuştu. 1918 yılında çektiği “A Dog’s Life” filmi ile uzun metrajlı filmlere de başlayan Chaplin, Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve D. W. Griffith ile birlikte kurdukları United Artists film şirketinin ortağı olduktan sonra Altına Hücum, Şehir Işıkları, Büyük Diktatör, Asri Zamanlar, Sirk ve Sahne Işıkları gibi başyapıtlara imza attı.

Filmlerinde dönem şartları için imkânsız görülebilen mizansenlere, koreografilere ve akrobatik hareketlere yer veren Chaplin, komedi sinemasının bütün örneklerini sonuna kadar korumakla birlikte, heyecanın ve hareketin asgarî seviyeye çekildiği sahnelerinde ise dramatik yapısını sergileyebilmiştir.

Popülist yaklaşımlara, hiçbir zaman benimsemediği bâzı yönetim biçimlerine ve teknolojiye yönelik ağır eleştirilerini ise yine bu komedi tarzının içinde eritmiş ve sessizce seyirciye ulaştırmayı bilmiştir.

Yarattığı modern palyaço, Şarlo ile dünya üzerinde filmlerinin gösterildiği her ülkede insanların hayranlığını toplamasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlığını reddetmesi sebebiyle bu ülkede kendisine yönelik olarak başlatılan karalama kampanyası; kendisinden bir hayli genç olan kadınlarla yaptığı dört ayrı evlilik, bir dönem kendisine açılan babalık davası, The Immigrant filminde bir ABD memurunu tekmelediği sahne ve son olarak Altına Hücum filmindeki bazı sahnelerin komünizm propagandası olarak yorumlanması gibi olayların etkisiyle Chaplin'in ABD'ye girmesi yasaklandı.

Bunun üzerine karısı ve çocuklarıyla birlikte hayatının sonuna kadar yaşayacağı İsviçre’ye yerleşen Chaplin, ancak 1972 yılında Oscar Özel Ödülü’nü almak için yıllar sonra ABD'ye geri döndü. Takip eden yılda City Lights adlı filme bir kez daha Oscar ödülünü kazanmıştır. 1975 yılında 86 yaşında iken İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth tarafından şövalye unvanına layık görülmüştür.

HAYATI

Charles Chaplin (Şarlo), 16 Nisan 1889’da Londra’nın fakir semtlerinden biri olan East Lane, Walworth'ta doğdu.

Henüz o üç yaşına bile gelmeden ayrılan annesi ve babası müzikhollerde ve çeşitli tiyatrolarda çalışan profesyonel sanatçılardı. Sahne adı Lily Harley olan annesi Hannah Harriet Pedlingham Hill (1865-1928) profesyonel olarak sahneye ilk kez 19 yaşında çıkmıştı. Annesi ve -başka babadan doğma- kardeşi Sydney Chaplin ile birlikte Londra'nın fakir semtlerinde çeşitli evlerde büyüyen Chaplin' in yaşamı ruhsal dengesizlikler yaşayan annesinin durumunun kötüye gitmesi ile zorlaştı. Anne Hannah, 1894'teki bir sahne performansı sırasında sesini kaybetmiş ve hemen ardından yaşadığı ekonomik zorlukların da etkisiyle psikolojik sorunları artmıştı.

Onun bir rehabilitasyon merkezine yatırılmasının ardından çocukları Charlie ve Sydney, metresiyle birlikte yaşayan babaları Charles Chaplin Sr.'nin yanına yollandı. Charlie ve Sydney bu dönemde Kennington Road School’a gönderildiler. Charles Chaplin Sr, henüz 37 yaşındayken üstesinden gelemediği alkolizm nedeniyle, oğlu Charlie henüz on iki yaşındayken, hayatını kaybedecekti. Rehabilitasyon merkezinden çıktıktan kısa bir süre sonra Hannah’ın hastalığı yeniden nüksedince çocuklar bu sefer genel olarak workhouse olarak adlandırılan ve oldukça kötü koşulları ile bilinen bakımevlerinden birine yollandılar. Londra'nın doğusundaki Lambert adlı bölgede bulunan bu bakımevindeki günler annesi ve kardeşinden ayrı kalan ve yaşı bir hayli küçük olan Charlie için hayli güç geçmişti. Chaplin'in Walworth ve Lambert'te geçirdiği bu yoksulluk günleri onda derin izler bırakacak ve ileriki yıllarda filmlerinde seçtiği mekân ve konularda sık sık kendini gösterecekti.

Sydney ve Charlie daha sonra aileden gelme yetenek ve alışkanlığın da etkisiyle tiyatrolarda ve müzikhollerde çalışmaya başladılar. Chaplin ciddi anlamdaki ilk sahne tecrübesini “The Eight Lancashire Lads” adlı grupta çalışırken yaşadı.

Hannah çocukları tarafından ABD’ye götürüldükten yedi yıl sonra 1928’de Hollywood’da vefat etti. Babaları farklı olan Charlie ve Sydney’in, anneleri Hannah üzerinden 1901 doğumlu Wheeler Dryden adlı bir kardeşleri daha vardı. Dryden, annesinin psikiyatrik rahatsızlıkları nedeniyle babası tarafından Hannah'dan uzak tutulmuş ve Kanada'da yetiştirilmişti. 1920 ortalarında annesini görmek için ABD’ye giden Dryden, daha sonraları kardeşleri ile film projelerinde çalışmış ve Chaplin'in asistanlığını yapmıştır.

Sydney Chaplin'in 1906’da dönemin ünlü Fred Karno kumpanyasına katılmasının ardından Chaplin de, 1908'de onu izleyerek bu topluluğa katılmayı başardı. Chaplin gezici Karno kumpanyası ile 1910 - 1912 arasında ABD'de turneye çıktı.

İngiltere'ye dönüşünden sadece beş ay sonra yine Karno ile birlikte 2 Ekim 1912'de yeniden ABD'ye gitti. Bu seferki turda, daha sonra Laurel ve Hardy ikilisinden Stan Laurel'i canlandıracak olan Arthur Stanley Jefferson ile birlikte çalıştı ve aynı odayı paylaştı. Bir süre sonra Stan Laurel İngiltere'ye dönerken, Chaplin ABD'de kaldı ve Karno ile turneye devam etti. 1913'teki bir gösteri sırasında Mack Sennett’ın dikkatini çekince onun sahibi olduğu Keystone Stüdyoları ile bir anlaşma yaparak onun ekibine katıldı. Böylece 2 Şubat 1914'te Henry Lehrman yönetmenliğinde sessiz bir film olan Making a Living adlı tek makaralık filmde rol alarak yeteneğini tam anlamıyla gösterebileceği sinemaya adım atmış oluyordu. Chaplin iddialı tavırları ve bir İngiliz olmasından kaynaklanan “yabancılığı” ve bağımsız karakteri nedeniyle başta Mack Sennett tarafından şüpheyle karşılansa da kısa süre içinde yeteneğini kanıtlayıp yerini sağlamlaştırdı. Keystone ile birlikte çalıştığı bir yıl boyunca 35 filmde rol alan Chaplin hızla ünlü oldu.

Chaplin, 1916’da, Mutual Film Corporation film şirketiyle bir seri komedi yapımı için anlaştı. On sekiz aylık süreçte on iki film imal ettiğibu dönemde yaptığı filmler, sinemanın en etkili komedi filmleri arasında yerini almıştır.

Chaplin, daha sonra, Mutual ile geçirdiği dönemin kariyerindeki en mutlu dönem olduğunu söylemiştir.

1918’de Mutual ile anlaşmalarının sona ermesi üzerine, Chaplin kendi film şirketini kurdu. Sesli film döneminden sonra kendisinin en büyük filmi kabul edilen 1931 yılı yapımlı City Lights (Türkçesi: Şehir Işıkları) filmini yaptı.

Chaplin, filmlerinde her zaman sol görüşe sempati duyduğunu hissettirmiştir. Sessiz filmlerinde “Büyük Depresyona” yer vererek yoksulluğa karşılık Tramp’ın kötü yönetim politikasına gönderme yapmıştır. Modern Times filminde işçilerin ve fakir halkın kötü durumlarına dikkat çekmiştir. "Büyük Diktatör" filmiyle Nazi Almanya’sını çok sert biçimde eleştirmiştir ve o dönem ABD resmî olarak Almanya ile hâlâ barış içinde olması, filmin ABD'de Chaplin'e karşı karalama kampanyası başlatılmasına sebep olmuştur.

Chaplin, hayallerinin ve yaratıcılığının sezgisel boyutta düşünüp de oluşturduğu tüm filmlerin sinema dünyasına yeni heyecanlar katmıştır. Hiçbir zaman ekranın tamamen kapanmasına biranda izin vermemeyi geliştirdi. Filmlerinde diyalogları yazılı olarak farklı bir ekrana geçiş yaparak gösteriyordu ancak teknolojik gelişmelerden yararlanıp bu işin de üstesinden gelmeyi başardı.

Sağlam duruşu 1960’lardan sonra yavaş yavaş bozulmaya başlamıştı, onunla iletişim kurmak güçleşmeye başlamıştı. 1977’de tekerlekli sandalye ile hayatını devam ettiriyordu. Chaplin 1977’nin Noel’inde İsviçre'de uykusunda hayatını kaybetti. 1 Mart 1978'de naaşı küçük bir İsviçreli grup tarafından fidye istenmek üzere kaçırılmaya kalkışıldıysa da hırsızlar amaçlarına ulaşamadan yakalandı. Chaplin'in naaşı 11 hafta sonra Cenevre Gölü’nde 1.8 metre suyun altından çıkartılıp tekrar mezarına defnedildi.

Hani demem o ki, Yahudi olup da değilmiş gibi davranması ona şan ve şöhret sağlamıştı, çok sıkı bir mizah ustasıydı.


Bunu tesadüfen yakaladım, elçiye zeval olmaz!

Toprağı bol olsun…

Hayırlı bir Pazar diliyorum.

Bu arada, röportajlara dikkat bu aralar, yayınlamayabiliyorlar da...

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 12.04.215

98 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Bugün TvEM’de Sevgili Ayşe Özgün’le, canlı yayında bu konuyu tartışacağız, hepinizi beklerim...

***

Bir bakıma pratik olan selfie fotoğrafı çekmek aslında gözüktüğü kadar da kolay değil. Ünlü ünsüz herkesin kendi selfie fotoğrafını paylaştığı bu günlerde, siz de bu tüyolar sayesinde kendi selfie’nizi çekip paylaşın.


Selfie nedir ve nasıl çekilir sorusunun cevabı haberimizde.

Bu finansmanın masrafı yok, avantajı çok!

Selfie: Kendi kendine fotoğraf çekme aslında çok da yeni bir yöntem değil.

Günümüzde Obama’dan, Oscar’lı yıldızlara kadar birçok ünlünün de kapıldığı bu akım, sosyal medyada adeta fotoğraf çılgınlığına dönmüş durumda.

Aslına bakarsanız; Fotoğraf teknolojisi ilk çıktığı andan itibaren insanlar kendi kendine fotoğraf çekmeyi denemiş, fakat ön kamera gibi araçlar bulunmadığı için çok başarılı olamamış ve kendilerini güzel göstermeyi başaramamışlardı.

Belki de 2014 Oscar töreninde, ünlü oyuncu Ellen DeGeneres’in diğer oyuncular ile çektiği selfie pozu geceye damgasını vurmuş ve sosyal medyada paylaşım rekorları kırmış olmasaydı birçoğumuz hala fotoğraf çekilmek için başkalarına ihtiyaç duyuyor olacaktık.

Obama’dan, Oscar’lı yıldızlara kadar birçok ünlünün de kapıldığı bu akım, sosyal medyada adeta fotoğraf çılgınlığına dönmüş durumda.

Siz de sosyal medyada güzel kareler paylaşmak istiyorsanız, iyi bir selfie için nelere dikkat edilmesi gerektiğini okumalısınız.

1) Doğru ışıkta fotoğraf çekilin

Fotoğraf çekimlerinde en önemli şey doğru ışık kullanımıdır.  Işığı karşınıza alacak şekilde çekimler yaparsanız, ışık fotoğrafta size yansız ve daha net bir görüntü sağlamış olursunuz.

2) Kendiniz gibi olun...

Selfie fotoğrafı çekerken yapaylıktan olabildiğince uzaklaşın. Dudak bükme ve anlamsız hareketlerin modası çoktan geçti. O yüzden selfie çekilirken, gülümsemeler veya eğlenceli pozlar fotoğrafınızı renklendirecektir.

3) Doğru açınızı yakalayın

Kameranın açısını değiştirin ve poz verin. En güzel kareyi yakalayana kadar poz verebilirsiniz. Size ufak bir tüyo verecek olursak; kamerayı görüş açısının biraz yukarısında tutarak, hafif sağ ve sol açı ile en iyi çıktığınız eğimi belirleyin ve selfie’nizi çekin.

4) Fotoğraf çekilmeden önce bakım yapın

Bakımlı bir görüntü ile çektiğiniz fotoğraflar, doğal halinizden daha ilgi çekici görünecektir. Makyaj, fönlü saçlar ve özenle takılmış aksesuarlar ile çekmiş olduğunuz fotoğraflar size sosyal medyada daha çok beğeni getirecektir

5) Fotoğraflarınıza photoshop yapın

Selfienizi mükemmelleştirmek için ufak rötuşlar yapın. Kırmızı göz giderici ve ışık düzenleme aracı ile ilk düzenlemenizi yaptıktan sonra, dilerseniz yüzünüzdeki kusurları kapatıp kilonuzu da istediğiniz orana getirebiliyorsunuz. Fakat bu düzenlemeleri yaparken doğal halinizden çok da uzaklaşmamaya dikkat edin.

Ayrıca, dayağı ve nesiller arası hengâmeyi de "kuşak çatışması başlı altında işleyeceğiz"

Kadına Şiddet ve Şaşırtıcı İstatistikler:

Bir ankete katılan kızlı erkekli 173 öğrencinin yüzde 38.7’si "Kadına yönelik şiddeti onayladığını" belirtti. Tıp öğrencilerinin yüzde 28.5'i kadının kendi hatasından dolayı dayak yediğini kabul ederken yüzde 5.3'lük kesim ise dayağın kadına "yararlı" olduğuna inandığını ifade etti. 

Gençlerin yüzde 90.6’sı dayak yiyen kadına yardım edilmesi gerektiğini belirtiyor. Ancak bunların dörtte üçü “kadını döven kişi ceza almasın” diyor.

Sizce dayak mutlaka boşanma nedeni midir?

“Dayak boşanma nedenidir veya 'değildir' diye kesin bir şey söylenemez ama dayak evliliklerde bir defa olmamalı. Çünkü dayak çok ağır bir davranıştır ve bu davranış kabul edildiğinde, buna göz yumulduğunda tamamen meşrulaşmaya başlar. Erkek bunu karşı tarafın kaldırdığını gördüğü zaman; sonrasında şiddet aile içinde devam ediyor. Burada en önemli nokta, şiddete neden olan yan etkenlerdir. Kişinin alkol, madde kullanımı, tepkilerini kontrol etme güçlüğü, bir hastalığı varsa bu da göz önüne alınmalı ve boşanmaya yönelik kararlar ona göre verilmelidir".

Ne tip evliliklerde dayak rutinleşiyor?

Şiddetin başlangıcı her zaman dayakla olmaz. Psikolojik bir baskıyla başlar, arkadan ekonomik şiddet gelir ve ondan sonra dayak başlar. Evlilik başladığı andan itibaren önce çiftler arasında birbirlerine uyguladıkları baskılar ortaya çıkar. Bunlar her zaman dayak olmuyor. Önce özgürlüğün kısıtlanmasına çalışılıyor. 'Onunla görüşme, bununla görüşme, para harcama' gibi… Bu tip durumlardan sonra şiddet, en son kademe olarak ortaya çıkıyor. O nedenle biz 'şiddet' denince ilk önce dayağı değil; ekonomik, sosyal ve psikolojik şiddeti görüyoruz. En sonunda, fiziki şiddet de zaten ne yazık ki geliyor. Alkol, madde ve şiddetin olduğu ailelerde dayağa çok sık rastlıyoruz.

Evlilikte ilk yıla dikkat!

Bir çift arasında, dayağın hazmedilip sonra evliliğin normal temposunda sürdürülmesi mümkün mü?

- Mümkün. Eğer bu dayak şiddet yanlı bir psikolojik probleme bağlıysa olabilir. Dayak atan kişi psikolojik problemini çözümleyebilir, kendini değiştirirse arkadan evliliklerin düşünülenin aksine iyi gittiğini görüyoruz. İnsanlar zannediyorlar ki dayak söz konusu olduysa boşanmaları gerekir. Ama öyle olmuyor, kişi yardım alıyor ya da almıyor, yaşadığı yalnızlıktan ciddi bir ders alıyor ama yine de dediğimiz bir kez olmalı. Tekrar söylemek istiyorum ki: dayak bir kez tahammül edilebilir. Dayağı atan kişi, o andan sonra değişmesi gerektiğini kabullenip psikolojik yardım alırsa evlilikler sürebilir.

Dayak yiyen taraf, dayak atan tarafı teşvik etmiş olabilir mi?

- Olabilir. Karşındaki insanı suça teşvik etmek, açık vermesini sağlamak amacıyla da bazen istemli ya da istemsiz başvurulduğunu görüyoruz. Bunu bilerek yapanlar var. Kadın ya da erkek; karşısındakine o kadar dolu ailesine ispatlayabileceği bir kanıt yakalamak uğruna, karşısındakini buna zorlayabiliyor.

Boşanma dönemlerinde dayak olayı alenen ortaya çıkıyor sizce bunun nedeni nedir?

- Boşanma dönemi iki tarafın birbirine bağırıp çağırdığı dönemdir ve artık tamamen kontrolden çıkılan bir dönem…

Evliliğin dayak açısından en tehlikeli dönemleri ne zaman?

- Bunları da en yoğun evliliğin ilk birinci yılı ve çocuk olduktan sonra ilk iki yıl şiddet açısından en tehlikeli yıllar. İlk bir yıl çok şiddetlidir. Bebek bile kurtarmıyor, daha kötü olabiliyor. Çocuğun doğumuyla birlikte evin içinde çok farklı bir trafik başlıyor. Anneanneler, babaanneler, evin içindeki kadına karışmalar, kadının önceliği bebeği, erkek gereken önemin verilmediğini düşünüyor, cinsel soğumanın en yoğun olduğu dönem başlıyor. Bu sırada eve giren aile büyükleri, gece uykusuzlukları derken dayak daha çok ortaya çıkabiliyor.

Çok aşk veya sevgi sebebiyle dayak atmak mümkün mü?

- Sevdiğin bir şeye zarar vermek tamamen aykırı bir durum… Böyle bir savunma: sadece çok kötü bir savunma mekanizması olabilir.

Cinsel şiddet de yaygın

Büyük aşklar, büyük kinler ve atılan yumruklarla nasıl bitiyor?

- Evin içindeki sevgi kolaylıkla şiddetli öfkeye dönüşebilir. Borderline Kişilik Bozuklukları ağır Antisosyal Kişilik Bozuklukları burada çok önemli. Bu tip eşlerle yapılan evliliklerde her zaman bir tehlike vardır. Borderline'lar bir anda göklere çıkartırlar. “Sana taptım, senin gibi kadın görmedimleri” bir süre sonra “Allah belanı versin’e dönebilir.

Sizce kadınlar dayak yediklerini neden anlatmaya başladılar?

- Önceden dayağa karşı hassasiyet o kadar çok yoktu. Eskiden 'o senin kocandır döver de sever de' düşünceleri vardı. Ama insan kaderinin dayak yemek olmadığını artık öğrendik. Eskiden polis karakollarında aile mahkemeleri kurulur 'olur böyle şeyler' diye gönderirdi, şimdi kabullenmiyor.

Dayağın eğitimle ilgisi var mı, son dönemdeki haberlerden görüyoruz. Pek çok diploması bulunan insanlar da dayakçılar arasına katılıyor?


- Sosyoekonomik seviyesi yüksek ailelerde şiddet görülüyor, hiçbir şekilde dışarı yansımayacağını düşünüyorlar. 'Bu nasılsa dışarıya yansımaz' diyorlar. Diplomalar dayağı engellemiyor. Ancak son dönemde yaşananlar insanlara örnek oluyor. Aileler belki bunları deşifre ettikleri için acı çekiyorlar ama topluma son derece olumlu mesajlar veriyorlar. Kadınlar artık itiraf etmekten çekiniyor erkek de deşifre korkusuyla tepkilerine daha çok hakim olmaya başlayacaklar. Üzeri çok örtülüyor ama evliliklerde cinsel şiddet de son derece yaygın. Sosyokültürel seviye düşünce aile içinde cinsel şiddeti de görüyoruz.

Şiddet ortaya çıktığında ne yapmalı, ilk tokattan sonraki tepki ne olmalı, siz hastalarınıza neler öneriyorsunuz?

- Bulunduğunuz ortamı bir süreliğine 'terk edin' diyorum. Hayatınızı koruyun diyorum. Ölmemeye çalışın diyorum. Şiddetin nereye gideceği bilinemez. O an değil ama daha sonra orayı kesin terk etmelerini öneriyorum. O anda çok tehlikelidir. İlk şiddet anından sonra büyük tepkiler vermek doğru değildir, karşısındakinin sakinleşmesini beklemesi gerekli. Ertesi sabah güvendiği, tanıdığı, sevdiği kişilerin yanına gidip kendine süre tanımalıdır. Erkekler dayak olayının ardından sevişmek isteyebilirler. Maalesef o tip kişilik yapısı gösteren erkeğin doğasında olan bir şey. Her şeyi oldu, bitti ve kapandı diye düşünmeye çalışıyor. Ama kadın orada çok aşağılanıyor, erkek ise bunu görmüyor. Kadının da barıştığını zannediyor.

Tokattan sonra hemen evi terk mi etmeli?

- O an olmaz, o an çekip gitmek karşı tarafın daha çok hiddetlenmesine yol açabilir. Kadının o an ilk yapacağı hayatını korumaktır. Sonra mutlaka o ortamdan uzaklaşmalı. Ardından ne yapacağını oturup düşünmeli. O insanın alkol ya da madde sorunu varsa tedavi edilmeye yanaşması gerekir. Kadın şiddetten sonra ayrılmaya karar verirse zaten şiddet gösteren kişi tehdit eder, ki bu tehdit genellikle 'çocuğu vermeyeceğim' olur. Kadın bu durumda daha da ağır örseleniyor. Bu bir kadına verilebilecek en büyük acılardan biridir. Bir kadının canını koparırsan o da her şeyi yapabilir.

Dayak yiyen kadının şiddetle karşılık vermesi acaba karşı tarafı caydırır mı?

- Tam tersi. O psikoloji içinde dayak yiyen kadının tepki vermesi kavgayı çok daha inanılmaz yerlere götürebilir. Şiddet gösteren insana karşı, kadının durmasını istiyoruz. Doğal olarak kabul etmemiz gereken erkeğin kas gücüdür. O an gösterdiği tepki tamamen mantıksızdır. O anda mantıklı hareket etmesi beklenemez, yalnızca yatışmasını sağlamak için kadının mümkün olduğunda kendisini bir yere atması gerekir. En doğru olanı kaçmak ve yardım istemektir.

Alkol kullanımı ortalığı alevlendiriyor

Alkol kullanımı olduğunda neden dayak da artıyor. İnsanın doğasında olan saldırganlık mı açığa çıkıyor?

- Alkolle birlikte muhakeme yeteneği bozuluyor. Karşı tarafın bunu hak ettiği düşünülüyor. Kolay kolay ayık kafayla karısını dövemeyecek biri bile, o an rahatlıkla şiddet uyguluyor. Daha sonra da büyük bir pişmanlık duyuluyor ve alkolün etkisi geçince; duyduğu pişmanlık nedeniyle şiddet olayının kolay tamir edilebileceğine inanıyor. Kapanmadığını gördükçe daha garip, daha tuhaf yollara başvuruyor ve olaylar daha da alevleniyor.

Eşine dayak atan kadınlar da var

Peki, hiç karısının dayağından yakınan bir adama rastladınız mı?

- Çok nadir olarak rastladım. Belki bin tanede bir tane çıkıyor. Ama bunların da çok ele alınıp incelenmesi doğru değil. Bilimsel olarak bir manası yok. Bu nadir ve özel bir durumdur.

Türkiye'de şiddete karşı maruz kalan kadınlarla ilgili istatistikler Mor Çatı tarafından yayınlandı. Türkiye'deki şiddet tablosuna açıklık getiren unsurlar, bu yazıda tek tek ele alınacaktır. Ayrıca şiddetin türleri; yani fiziksel, cinsel, sözel, duygusal ve ekonomik şiddet de incelenecektir. 

Şiddette Maruz Kalan Kadınların Özellikleri 

Fiziksel şiddete uğrayan kadınların özellikleri şöyledir: 

Evli, ortalama 30 yaşlarında, iki çocuklu, bir bölümü evlenmek uğruna eğitimini ve mesleki kariyerini bırakmış, çalıştığı işten ayrılmış, eğitim düzeyi üniversite ile okur-yazarlık arasında olan, büyük bölümünün mesleklerini "ev kadını" olarak tanımladığı ve sosyal güvencesi olmayan. 

Yukarıda bahsedilen özelliklerden ortaya çıkan kritik sonuçlar ise: 

Evliliğin şiddete açık bir kapı olduğu… Şiddetin yalnızca alt eğitim düzeyindeki kadınlara uygulandığına dair toplumdaki yaygın inancın doğru olmadığı. 

Şiddette Hoşgörü 

Şiddet içeren ilk davranış genellikle evliliğin ilk günlerinde başlıyor. Ancak evlilik öncesinde, sevgililik veya nişanlılık döneminde şiddete uğrayanlar da var. Kadınlar, bu davranışları, nişanlının ya da sevgilinin açıklamasına dayanarak "çok sevmesine ve sevdiği için kıskanmasına" bağlamışlar, erkeğin, şiddet içeren tutumunu yinelemeyeceğini ummuş ve hoş görmüşler. "Bir daha olmaz" sözüne inanarak, şiddetin belirtilerini tanıyacak bilince erişmediklerinden şiddet uygulayan erkekle evlenmişler. Eşin her şiddet davranışından sonra "değişme sözü" vermesi, şiddet ilişkisinin sürmesinin nedenlerinden biri olarak görülebilir. 

Fiziksel Şiddet 

1. Fiziksel Şiddet Yöntemleri ve Kullanılan Aletler 

Kadınlara yönelik şiddet, yaygın olarak sanıldığı gibi, yalnızca tokat, itme ve el kol bükme hareketleriyle uygulanmıyor. Kullandıkları alete bakıp da erkeklerin bu konudaki "yaratıcılıklarına" şaşırmamak elde değil. Erkekler, şiddet uygularken, başlıca iki yöntem kullanıyorlar; kendi bedenlerini ve aletler.   

Kendi Bedeniyle - Bunlar hangi şiddet içeren davranışları kapsamakta? Yumruk, tekme, tokat, iterek yere düşürdükten sonra tekmelemek, kafa atma, boğazını sıkarak nefessiz bırakma, el kol bükme, yere veya duvara fırlatma, kadınların kafasının duvara çarptırılması, bedeninde sigara söndürmek, saç çekme, yolma veya saçından tutup yerlerde sürükleme, ısırma ve tükürme. 

Alet Kullanarak - Şiddete uğrayan her iki kadından biri bir alet kullanılarak dövülüyor. Kullanılan aletler nelerdir? Sopa, demir, değnek, odun, oklava, çubuk, zincir, soba maşası, çekiç, kemer, hortum, elektrik kablosu, ip, urgan, kırbaç, kızdırılmış aletler (soba maşası, demir parçası, ütü), kaynar su, "eline ne geçirirse" (ağır olan her türlü meyve, sebze, ev eşyası gibi), kadınları bağlayarak dövme, dayaktan sonra kadınları bir yere kitleyip günlerce aç, susuz bırakma, bıçak, silah, keser, balta, makas, jilet, kırık şişe ve çatal. 

Bedendeki İzler 

Şişmiş yüz, kapanmış gözler, bedenlerinde ameliyat gerektirecek derinlikte yaralar, çok sayıda kesik ve çürük, söndürülmüş sigara, kızgın ütü ve maşa izleri, ısırıklar ve kafa travması Mor Çatı'ya başvuran kadınlarda görülmüştür. 

Cinsel Şiddet 

Fiziksel şiddete uğrayan kadınların büyük bölümü cinsel şiddete de uğruyor. Kadınların çoğu dayaktan sonra zorla cinsel ilişki ve ters ilişki kurmaya zorlanıyor, itiraz ettiklerinde ise, tecavüz ediliyorlar. 

Herhangi bir cisimle, kadının cinsel organına saldırıda bulunmak da kadına yönelik cinsel şiddet türlerinden. Şiddet uygulayan bazı erkekler süpürge sapı, mısır, salatalık, şişe vb. cisimleri vajinaya sokmak yoluyla kadına işkence yapıyorlar. 

Evlilikte Tecavüz - Dayaktan sonra her üç kadından ikisine koca tarafından tecavüz ediliyor, her altı kadından biriyle zorla (anal ilişki) ters ilişkide bulunuluyor. Kadınlar, kocanın ters ilişki teklifini kabul etmediklerinde, çok yoğun bir biçimde şiddete uğruyorlar. 

Fuhşa Zorlamak - Kocaların kendi seçtikleri başka erkeklerle karılarının cinsel ilişkiye girme talebi ve talepleri kabul edilmediğinde, dayaktan sonra erkeklerin tecavüzüne uğraması da sanıldığı kadar nadir rastlanan durum değildir. 

Tecavüz Sonucu Evlilikler - Kaçırılarak tecavüze uğrayan ve ailesinin zoruyla evlendirilen kadınlar da var. Bu da kısacası ömür boyu cinsel tacize yol açmaktadır. Aileler, "bekâreti bozulan", başkasına "satamayacaklarını" düşündükleri kızlarını zorla, hatta döverek, eve kilitleyerek tecavüzcü ile evlenmeye zorluyorlar. Tecavüzün travmasıyla cinsel isteksizlik duyan eşine, fiziksel şiddet uygulayarak tecavüz etmeye devam ediyor. Mütecaviz erkek, cezalandırılmak yerine, ailenin zoruyla mağdur durumdaki kızla evlendirilerek ödüllendiriliyor ve bu kadına ömür boyu, dayakla tecavüz etme hakkını elde ediyor. 

Sözel Şiddet 

Sözel şiddet, her şeyden önce kadınların, özgüvenlerini yok etmeyi amaçlayan çok etkin bir saldırı yöntemi. Şiddet uygulayan erkekler, bu silahı iyi tanıyor ve çok iyi kullanıyorlar. Sözel şiddet, aşağılama, küfür ve hakaretin yanı sıra, bazen kadına takılan aşağılayıcı bir isimle, bazen de kadının önem verdiği şeylerle, kadının bedeniyle, dış görünüşüyle alay edilerek sürdürülüyor. 

Duygusal Şiddet 

Erkek egemenliğinin sürdürülmesinin temel aracı olarak duygusal şiddet tüm kadınların farklı derecelerde maruz kaldığı bir şiddet türüdür. Küçümseme, korkutma, isim takma, hayati bir önem taşıdığını sezdikleri nesne veya kişiyi uzaklaştırma/zarar vermekle kadını tehdit etme, duygusal şiddetin alanına giren yöntemlerdir. 

Ekonomik Şiddet 

Şiddete uğrayan her üç kadından ikisine, aynı zamanda ekonomik şiddet de uygulanıyor. Kadının çalışmasına izin vermeyip veya maddi imkanı daha geniş olduğu halde, kadına çok kısıtlı para vererek ondan evin geçiminde mucizeler beklemek, gerçekleştiremeyince de bunu başarısızlık olarak adlandırmak fiziksel şiddet uygulayan erkeklerin hemen hemen tümünün başvurduğu yöntemlerden biri. 

Çalışan kadının kazandığı paranın tümünü elinden alan erkekler çoğunlukta. Ayrıca, evin ve kadının gelirini yalnızca kendisi için harcayan (özellikle kumar oynayanlar), evle ilgili tüm maddi bilgileri eşinden saklayan, mal ve mülklerin sadece kendi üzerinde olmasını sağlayan, eşlerini çocuklarıyla sık sık evde terk eden ve evin giderleriyle hiçbir sorumluluk almayan erkekler de böylece ekonomik şiddet uygulamış oluyorlar. 

Şiddete Uğrayan Kadınların Ruhsal Durumları 

Had safhada korku. 

Ürkeklik, sessizlik ve çekingenlik. 

Eşinden korktuğunda başlayan titreme krizi. 

Uykusuzluk. 

Bitkinlik, halsizlik, seslere karşı aşırı tepki. 

Baş dönmesi, ayakta duramama. 

Unutkanlık. 

İrkilme, çarpıntı, öfke patlamaları. 

Aşırı yorgunluk. 

Umutsuzluk. 

Sık sık çarpıntı hissi. 

Kendini suçlama. 

Perdeleri açma korkusu. 

Yalnız sokağa çıkamama. 

Geleceğe yönelik plan yapamama. 

Güvensizlik, düzgün cümleler kurmakta zorlanma. 

Yalnızlık hissine kapılma. 

Konuşurken gözle iletişim kuramama. 

Solgunluk, bezginlik. 

Sık sık ağlama krizleri. 

Hayata karşı ümitsizlik. 

Şiddet Uygulayanlar Nasıl Erkekler 

Şiddet uygulayan erkeklerin, yalnızca, "hasta ruhlu ve alkolik" olduğunu düşünenler büyük hata yapmış olurlar. Hepsi normal, bildik, tanıdık biçimde davranan erkekler. Çoğunlukla kadınlar şiddet uygulayan kocalarını "dışarıda melek" olarak tanımlıyorlar. Hatta bazıları, bu nedenle ailesine ve dostlarına, şiddete uğradığını söyleyemediğini, kendisine inanmayacaklarından emin olduğunu ifade ederler. 

Alkol kullanımı şiddeti iki yönlü etkiliyor. Alkollü olduklarında erkekler, daha "rahat ve fütursuzca" şiddet uygulayabiliyorlar ve şiddeti alkolün arkasına sığınarak açıklayabiliyorlar. Ancak, alkol şiddetin kaynağı değil erkeklerin kullandığı bir araçtır. 

Şiddet uygulayan erkeklerin yaşları, 16-78 arasında değişiyor. 

Bu tarz erkeklerin büyük bölümünün gelir getiren bir işi var. Gelir getiren faaliyetleri olanların büyük bir grup oluşturması, toplumun şiddet uygulayanların "işşiz, bir baltaya sap olamamış" erkekler olduğuna dair ön yargısını geçersiz kılıyor. 

Şiddet uygulayanlar mühendis, doktor, mali müşavir ve sanatçılar; döviz bürosundan lokantaya, pazarcılıktan market işletmeciliğine, tesisatçılıktan marangozluğa, küçük imalatçıya kadar çok değişik işte çalışan, esnaflar, polis, bekçi, zabıta gibi kamu kesiminde çalışanlar, büro elemanları, inşaatçılar, muhasebeciler; her meslek grubundan ve her kesimden erkekler.

M. Kerem Doksat – Tarabya – 09.04.2015

116 kez okundu
0