Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Genel

Dün akşamüstü, şiddetli bir rüzgâr refakatinde ve ortalık da çok sıcakken gittik Büyükada’ya.

Raffi Ağabey hep çağırır, Mehmet Gönül Tönük de kaç defa ağırlamıştır ikimizi. Mehmet dünya tatlısıdır, ne içki ne de sigara kullanır, ketum ve can bir adamdır. Gönül ise arada tüttürür.

***

İkisi de ciddi travmalar atlatmış dostlardır; aradık ve hemen davet ettiler ama “başka zamana inşallah” dedik.

Gönül hemen aradı, Mehmet ise telefonunu İstanbul’da unutmuş, daha sonra mukabele etti.

***

Daha öce de epey ziyaret etmiştik ama bu seferki vesile bambaşka idi.

Ortalıkta ibadullah, çok fazla Suriyeli Turist vardı ve araba vapuru yerine, Boğaz Gemisiyle seyahat ettik. Halkın tam içindeydik. Bir su için dahi ücret ödeniyor ve ikaz anonsları sürekli olarak kulaklarımızda yankılanıyordu: “Şunu yapmayın, buna dikkat edin, sigara içmeyin” vs.

***

Bu tür şeylere bizim ailemizde pek önem verilir çünkü hayatta pek az akrabamız kaldı.

Bu Suriyelilerin acaba hangisi canlı bomba olabilir” diye geçmedi değil aklımızdan ama gene de tırmandık ve hedefimize ulaştık.

***

Sebebi ziyaretimizin altında yatan neden, hâlen en yaşlı (ihtiyar demek istemiyorum) üyelerinden birini, merhume Nihal Erkutun’un mahdumu, üç fakülte bitirmiş ve Ziyânâme gibi harikulâde bir esere de imza atmış, entellektüel ve Koç Grubu’nda senelerce çalışan, değerli büyüğüm, Ağabeyim ve Kuzenim İlkin Erkutun’u görmekti. Uzun süredir ayrı düşmüştük…

İki nesil bir arada

***

Nihal Teyzem de elimde gitmişti diyebilirim. O zamanlar İlkin Bey bilfiil çalışıyordu ve vefatında bir nörolog meslekdaşımla konsülte etmiş, idrar söktürücülerin de artık işe yaramayacağını söylemiştim.

***

Aklıma İlkin Ağabey’le, Merhum Pederimin tatlı atışmaları geldi sağcılık solculuk konularında. İlkin Ağabey’ehem Koç’ta çalıştınız, hem de solculuk, bu nasıl iş ağabey” diye takıldım ama o takılmış plak gibiydi ve eski günleri anlatıyordu hep…

Birsen Erkutun ve Neslim

***

Yazlık evinde bizi ağırladı, epey de sohbet ettik. Oğlu Oğuzhan çok büyümüştü, Birsen Abla’yı da iyi gördüm; Kızı Aslıhan ve damadı Saruhan da bize refakat etti.

Meğer onlar da TED’liymişler.

***

Oğuzhan eskiden çok iyi piyano çalardı ama şimdi bir yerlerde çalışmaya başlamış. “Hey gidi günler dedim” içimden. Artık ne Rebiî Dayım, ne Muazzez Teyzem, ne de hiç tanımadığım Musa Süreyya Dayım hayattaydı.

İlkin Ağabey epey zayıflamıştı ve birtakım sorunları varı; azıcık unutkanlık başlamıştı.

Her ne kadar yakın akrabam olsa da, Neslim’e de danışarak, ilaçlarını düzenledim ve tedavisini üstlendim.

***

İlkin Ağabey zamanında ud ve piyano da çalardı ve merhum Teyzemin (Nihal Erkutun) vefatında da ben yanında olabilmiştim. Üst Bostancı’daki bir özel hastanede ruhunu teslim etmişti.

***

Hava çok sıcaktı ve giderken sorun çıkmasa da, gece yarısına kalmamak için o kadar koşturduk ki, anlayamam. Neslim sportmen olduğu için işi kolaydı ama ben epey zorlandım.

***

Yokuş yukarı yürürken zorlandık ve bir süre mola verip, epey su içtik; hele ben kafamdan aşağı boşalttım sürahiyi ve gene tırmandık.

Dönerciler, hediye eşyası satan dükkânlar sımsıkı doluydu ve faytonlar da ardı ardına kalkıyordu. Bilindiği gibi, bütün faytonları Doğu kökenliler tekelleri altına akmıştır burada ve aralarına yabancı sokmazlar.

***

Sonunda –nedense hemen hiç polis de mevcut değildi- ulaştık yazlık evlerine. Caddebostan’daki evlerine de gitmiştim epey gençken, lebi derya idi o zamanlar. Meğer yıkım kararı çıkmış ve ada dışındaki mülkleri de tehlikedeymiş.

***

Ev de, eh sahipliği de mükemmeldi; Dominos’tan pizza ısmarladılar ve az miktarda şarap içtik. Eski günlerden, ailemizin ayrı düşmediği zamanlardan bahsettik ve hattâ birkaç da beste terennüm ettik. Daha doğrusu ben söyledim, onlar da kısmen refakat ettiler…

Ev dört katlı, ikincisine kadar çıktık ve resimler çektik. Epey antika eşya mevcuttu, bir kısmının önünde hep beraber veya ayrı ayrı pozlar verdik.

Bir İtalyan Ailesi gibiydik daracık bahçede. Aklıma Merhum İlker İnal geldi. Bize âdeta vasiyet eder gibi epey şey anlatmıştı vefatından önce ve en son olarak da Tönük’lerin evinde bir araya gelebilmiştik.

***

O arada Neslihan’ın hâlini hatırını sordum, Dragos’taymış ve “mutlaka görüşelim” dedik. Mansur Beyazyürek’siz olmaz diye geçti aklımdan. Neslihan’ın oğlu da psikiyatri peşinde…

Siyavuş Ağabeyimi, Cem Kurdoğlu’nu da aradım, Süleyman Argüner de “alo dedi”, Işıl da iştirak etti sohbete telefondan. Işıl da meme kanseri ameliyatı oldu ve hâlen dizilerde oynamakta. Alev’le ve halamla konuşamadık aceleden…

***

Mete Akyol ile de telefonlaştık o arada ve akşama doğru geleceğini söyledi; biraz muhabbet etmek istiyorduk fakat gerek rutubet, gerekse aşırı sıcak bizi epey yordu.

***

Mete Bey’le ahbaplığımız çok eskiye dayanır.

Ben Milliyet Gazetesi’nde Sağlık Köşesi yazardım bir zamanlar ve akupunkturdan, akü-masaj da diyebileceğimiz, iğnesiz ama çok etkili olan “akupunktur noktalarına uyarım vererek tedaviden” bahsederdim ve bir gün Mete Ağabeyşu başparmak tümseği noktasına bastırınca ağrım geçmezse sana sorarım” diye bana latife etmişti.

Akü Tükendi tam o sırada

Bahsettiği nokta Ho Ku da denen, gerek migrende, gerekse pek çok psikosomatik hastalıkta kullanılan bir noktadır. Bu tür masajı Neslim de çok iyi bilir.

***

Neyse, akşama doğru geldi ve Mehmet Haberal’dan bahsettik, sağ ve sıhhatteymiş, pek memnun olduk. Zaten Bütün Dünya dergisini oluyor ve Kanal B’yi seyrediyoruz arada bir.

 

Cümle kapısının karşısında herkes bir araya geldi ve tekrar bir fotoğraf çektirdik. Bunlar asla geriye dönmeyecek anlardı.

***

Vakit sür'atle ilerlemekteydi ve Güneş batmak üzereydi. Yokuş aşağı yürürken epey zorlamdım ve sonunda yetiştik Feribota.

Ortalık Mahşer Yeri gibiydi.

***

Rutubet, kalabalık ve son dakikada ite kaka binebildiğimiz Kabataş Motoru.

Her tarafta Arapça konuşan ama iyi niyetli insanlar...

Bir kısmı çağdaş görünümlüydü, bazısı ise başı kapalıydı.

Çocuklarla oynaştım, anlaşabildiğimiz kadar sohbet ettik ve ışıklar denizle buluşurken dönebildik.

***

Cânan sağ sâlim İzmir’e, Çeşme’ye varmıştı.

İndikten sonra da aksilik oldu ve Şoförümüz İbrahim Bey bizi biraz beklettikten sonra alabildi.

Dönerken de aklımda hep şu soru vardı: “Ne olacak bu durum ve acaba neler göreceğiz daha”…

Sonunda Tarabya’ya geldik ve biraz havuza girdik.

Şimdi iki kuru kafa evdeyiz.

***

Bir şeyler yiyecek, TV seyredecek, bol bol okuyacak, “yarına Allah Kerim” diyerek gene işimizin başına döneceğiz.

Aklıma Nuri Peşkircioğlu geldi, Sabri ve Eylül Kurdoğlu geldi. Herkesin birtakım sağlık sorunları mı var acaba?

Sevgili Çiğdem Tunç bize GSM’den gül yollamış. Ne güzel…

***

Bu arada hayat devam ediyor ve komşumuz eski Taekwon docu Zeki’nin küçük kızı Gizem’in nikâh davetiyesi ulaştı. Allah nasip ederse gideceğiz.

***

Şimdi akşam oldu, ezan okunuyor ve her zamanki gibi etkileniyorum yitip giden bir günün ardından.

***

Bu gece bir yatıp uyuyalım da, yarına gene görüşürüz. Ölüm yok ki zaten, sadece Vahdet var ama ulaşabilene… Bunları yazınca da aklıma Ulaş Çamsarı düştü…

ABD’de ikamet eden, çok güzel piyano çalan ve İzmirli bir dâhi...

Ne yapıyor acaba?

Birazdan gece olacak.

Yarına Allah Kerim, kalın sağlıcakla…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 05.09.2015

292 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Eşeysel üremenin mekanizmasını bilen herkes, her insanın kalıtsal yapısının farklı olduğunu bilir. Hattâ aynı anadan ve babadan, hakiki ikiz olmadan meydana gelen çocukların, mutasyon ve crossing-over dediğimiz parça değişimi de olmadan, birbirine tıpa tıp benzeme şansı yine de yüzlerce milyarda (hattâ trilyonlarda) birdir.

***

Bu nedenle, bugüne kadar dünyaya geldiği varsayılan 106 milyar insanın hiçbirinin, saçı, ses tonu, yürüyüşü, gülüşü, deri yapısı, parmak izi tıpa tıp aynı değildir. Dolayısıyla beyin hücrelerinin konumlanması, sinapslaşması (birbirine bağlanması), bilgi yollarının oluşması ve bilgi giriş çıkışını denetleyen, bir çeşit beyin süzgecini oluşturan hipotalamusun formatlanması her bireyde farklıdır.

Bundan çıkarılacak sonuç, dünyada hiç kimse bir başkası ile her zaman bire bir aynı düşünemez, aynı öğrenemez, aynı yorumu yapamaz. Çünkü beyin bilgi yollarının bağlanışı ve hücresel konumlanması herkeste farklıdır.

***

reenkarnasyon ile ilgili görsel sonucu

Belki canlı dünyasının başlangıcında, evrimleşmenin ilk basamaklarında, ilkel canlılarda (örneğin yassısolucanlarda) bu farklılık çok az olduğu için, aynı mekânı paylaşan ve en önemlisi aynı atadan meydana gelen yavruların belirli duyguları (algıları) paylaşmaları ve birbirlerine iletmeleri beklenebilir. Yapılan bâzı gözlemlerde bir ortamda bu ilkel sayılan canlıların bir bireyi bir olumsuzlukla karşılaştığında (elektrik verilerek canı acıtıldığında), ortaya çıkan impulsu yakınındaki ırkdaşları da algılayabilmektedir.

İlk aşamada bu iletişim kolaylığı (ortaklığı) canlılar için bir avantaj gibi gözükse de ileri aşamalarda av-avcı ilişkisi artınca dezavantaja dönüşmüştür.

Canlılar evrimleşirken, bu senkronizasyon (frekans eşgüdümlemesi) zararlı sonuçlara neden olacağı için, örneğin, bir avcı türün, bir avın ne düşündüğünü sezinlemesinin yaratacağı olumsuz sonuçlar nedeniyle, bağımsız, özgün veya yalıtılmış düşünce teşvik edilmiş ve böylece her canlının düşüncesini saklayabilme durumu ortaya çıkmıştır.

***

Bunu başaramayanlar elenerek ortadan kaldırılmıştır. Çünkü avın kendini belli etmeden avcıdan korunma, saklanma şansı kalmamıştır.

Ancak, aynı bölgede yaşayıp da, aynı kaynaklar üzerinde mücadele etmeyen türler arasında, ortak tehlikeyi birbirine haber veren mekanizmalar kısmen de korunmuştur. Örneğin, bir çayırlıktaki her biri farklı ritimle öten birçok böcek türünün hepsinin birden bir uyarıyla seslerini kesmeleri, hattâ birçok farklı hayvan grubunda (kuş, sürüngen, memeli, böcek vs. olabilir) benzer dayanışmanın görülmesi bu iletişimin bir sonucudur.

***

Buradaki ortaklık impuls tanımadan öte bir gelişim göstererek ses ya da hareket tanıma seviyesine yükseltilmiştir. Aynı ortamda bulunan farklı çekirge türlerinde sesle uyarı veren alarm bantları birbirine benzerdir. İmpuls düzeyinde iletişim konusunda bilgimiz henüz yetersizdir.

***

Böyle bir iletişimin, tür içinde, örneğin bir memeli soyunda veya insan soyunda, özellikle laktojenik hormonların (süt verilmesini sağlayan bir hormon) salgılandığı dönemlerde, ana ile yavru arasındaki iletişimi (bugüne kadar ruhsal iletişim olarak bilinen) güçlendirdiği yâhut sağladığı birçok deneyle bilinmektedir. Örneğin, süt emzirme döneminde, bir fokun yavrusunu ayırıp, onlarca kilometre uzağa götürüp, elektrik akımı vermek sûretiyle işkence ettiğinizde, ananın anında tepki gösterdiğini gözlemleyebileceksiniz.

***

Süt vermekte olan kadınların, yavrularının duygularını okumaktaki gizemi de değişik öykülerle anlatılır; bu durumda olan anaların, çocuklarının sesini almak için, uyku sırasında alarm bandı dediğimiz bir yolu sürekli açık tuttuğunu da değişik gözlemlerle bilmekteyiz. İlginç olanı, bu, sâdece anaya verilmiş doğaüstü bir özellik değildir. Birçok memeli ve kuşun erkek yavrularına, gelişim evrelerinden itibaren laktojenik hormon verilirse, aynı davranışı gösterdikleri gözlenir. Burada iletişimi sağlayan kimyasal maddelerden birini, örneğin ana ile yavru arasındaki iletişimi sağlayan maddelerden birini böylece öğrenmiş oluyoruz.

***

İnsanda Durum Ne?

Bilgisayarda bir bilgiyi saklamak istersek ona bir kod koyarak bir yere koyarız. Bu kodu bilen onu açabilir. Beyin de kendine özgü bilgileri saklamak için kodlama geliştirmiştir. Örneğin görme için 60-70 kadar kodlanmış bölge vardır. Bunların her biri için farklı bir kod kullanılır. EFEMERAY denen bir tarama aletiyle bu bölgelerin işlevini tanıyabiliyoruz. Bu aletle taramada beyinde 10.000 kadar bu şekilde kodlanmış bölge bulunmaktadır (SC TV (18.10.2014)

Bu kodlanmış bölgeyi açabilir miyiz?

Bu yolla beyinlerde manipülasyon yapılabilir. Tehlike burada yatmaktadır. Gerekli algoritmayı geliştirdiniz mi gerisi kolay. Alfa dalgaları aktive edici, teta dalgaları rahatlatıcı etki yapmaktadır.

Okçuluk sporunda başarılı bir kişinin beyni bu yolla hekleniyor, orada bulunan amatör okçulara yükleniyor. Amatör sporcular, kas gücü yeterli olduğu sürece usta okçunun tüm becerisini gösteriyorlar.

Aynı hekleme ile renkli karelerde oluşmuş bir tabloyu, heklenen kişinin sadece gri ve beyaz, siyah görmesi sağlanabilmiştir.

Hipnoz bir çeşit heklemedir.

***

Hakiki ikizler bize çok şey öğretiyor

Bu konudaki en değerli gözlemler, hakiki (tek yumurta) ikizlerden gelmektedir. Bunların, birbirlerinin duygularını tam olarak okudukları, çok değişik gözlemlerle ders kitaplarına dahi geçmiştir. Bu kitabın yazarının, tanıdığı iki hakiki ikiz üzerindeki bir gözlemi, konunun anlaşılması bakımından önemli ipuçları vermektedir.

Lisede aynı sınıfta okuyan bu ikizlerden biri sosyal bilimlere, diğeri de fen bilimlerine ilgi duymaktadır.

Fen bilimlerine yoğunlaşmış olan, örneğin, tarih sözlüsü için tahtaya kalktığı zaman, diğer ikiz, sırada tarih kitabını açarak okumaya veya söylenecekleri aklından geçirmeye başlayınca, tahtadaki bir hoparlör gibi, aynı şeyleri söylemeye başlıyor; durduğu zaman da aynı yerde duraklıyor. Diğer ikiz matematik sözlüsü için tahtaya kalktığı zaman da, sıradaki matematik çözmeye başlıyor, tahtadaki de bir teleks gibi, yazma işlemine aynen devam ediyor. Bugün bu ikizlerden biri uzun zamandan beri Kanada’da yaşamaktadır. Bu kitap yazılırken, Türkiye’de yaşayan ikiz, görünürde hiçbir neden veya olumsuz şey olmaksızın, bir gece karın ağrılarıyla uyanıp, sağa sola kusuyor ve âdete çırpınıyor.

***

Sabahleyin, Kanada’ya telefon edince, ikizinin besin zehirlenmesinden dolayı karın ağrılarıyla ve kusmayla hastaneye kaldırıldığını öğreniyor. Bu kardeşler için şunu söyleyebiliriz: Aynı beyinsel işletim ve okuma sistemi; ancak ayrı iki bellek, yâni iki ayrı birey...

***

Bellek oluşumunun mekanizması

Bilginin birikimi, yâni bellek nasıl oluyor sorusuna, en basit yanıtı, öğrenme yeteneğini kazanan ilk canlı grubundan Planaria denen bir yassısolucan üzerinde yapılan araştırmalar açıklık getirmektedir. Bu solucanlar, aynı anda ışık ve elektrik akımı verilerek koşullandırılabilirler. Örneğin kırmızı ışık besin verileceğini, mavi ışık ise cereyana tutulacağını işaret etmiş olsun. Şartlandırılmamış solucan, bu ışıklara anlamlı bir tepki göstermez. Şartlandırılmış solucanın ise vücudu ezilip, bir sıvı hâlinde şartlandırılmamış bir solucanın vücuduna enjekte edilince veya küçük parçalar hâlinde yedirilirse (bunlarda proteinler amino asidlere parçalanmadan da sindirim sisteminden vücut içine geçer), şartlandırılmış olan solucanın, bu muameleden geçmemiş olanlara kıyasla, çok daha kısa bir sürede mavi ve kırmızı ışığın anlamını çözmeye başladığı görülür.

***

Yâni bellek bir madde hâlinde bir bireyden başka bir bireye nakledilmektedir. Eğer, bu taşıyıcı madde (burada sinir dokudaki proteinler anlamında kullanılmıştır) proteinleri parçalayan bir dizi enzim (proteazlar) ile muamele edilirse, belleğin silindiği ve nakledilmediği görülür.

Buradan çıkan sonuç şudur: Bellek, yâni bilgi birikimi, protein şeklinde bağlanmış bir dizi molekülden oluşur.

Eğer şartlanma çok uzun sürerse, yerleşik bilgi oluşmaya başlar ve belleğin artık sâdece protein şeklinde değil, keza bu proteinleri sentezleyecek RNA’ların da üretiminin kolaylaştırıldığı (veya kodlandığı) ileriye sürülebilir. Çünkü bu tip belleklerin silinmesinde, sâdece proteazlar ile değil, keza RNaz‘lar (RNA'yı parçalayan enzimler) ile muamele gereği de ortaya çıkar. Bu konuda lehte ve aleyhte birçok görüş bulunmaktadır.

***

Bilgi nasıl yerleşiyor:

Hangi canlı grubunda olursa olsun, duyu organlarından gelen, impuls dediğimiz, nitelikleri aynı fakat sıklığı ve beyinde ulaştıkları yerler farklı olan uyarılarla, beyinde bâzı moleküllerin hızla sentezlenerek büyük bir ihtimalle hücre zarına yerleştikleri ve bu yerleşimin tümünün belleği meydana getirdiği varsayılmaktadır. Yeniden hatırlamanın, bu moleküllerin, bir teybin manyetik bandındaki dizilimin elektrik sinyallerine kodlanmasına dönüşmesi gibi, okunarak oluştuğu varsayılır.

Beynin kısa süre de olsa Oksijensiz kalması veya bir elektrik şoku ile edinilmiş tüm bilgi ve anıları bir anda silinmesi bu moleküllerin tahribi ile olduğu ileri sürülebilir.

Doğal olarak, bir bilgi ne kadar çok molekülle ve ne kadar çok merkeze (hücreye) yerleştirilmiş ise, hatırlanması da o denli güçlü olacaktır. Bu nedenle, bugüne kadar öğretim yöntemlerinde, bir şeyi kavratabilmek için olabildiğince fazla duyu organının devreye sokulması amaçlanmıştır (aynı anda işitsel, görsel ve dokunma ile).

Güçlü uyarıların, örneğin yaşadığımız acı veya çok mutlu bir olayın belleklerden silinememesinin nedeni, o anda algılamanın, yâni protein sentezinin çok güçlü olmasındandır. Bu nedenle eğitimde bir konu anlatılırken, akılda kalsın diye, hep çarpıcı örneklerin verilmesine çalışılır.

***

Yaşın ilerlemesiyle birlikte öğrenme yeteneğinin azalması, protein sentez hızındaki azalma, belleğin zayıflaması ise proteinlerin zamanla (özellikle dolaşım ve boşaltım sistemlerindeki yetersizlikler ve vücut için zararlı maddelerin, örneğin sigara, içki vs. kullanılması ile) bozulmasıdır. Protein sentez hızının güçlü olduğu, çocukluk ve gençlik dönemlerindeki anılar, bu nedenle çok daha net olarak hatırlanabilir.

Buradaki temel sınırlayıcı faktör, bireyin kalıtsal yapısı ve belki bâzı dönemlerdeki beslenme yetersizliğidir. Kalıtsal yapı bakımından çeşitli açılardan yeteneğimiz başında saptanır; buna yapabileceğimiz bir şey yoktur. Ancak daha sonra, beslenme faktörü başta olmak üzere, çeşitli imkânların bireye sunulması, bu sürecin etkinliğini artırabilir.

Bunların üzerine, herkesin yetenekleri ölçüsünde, bilgi birikiminin mümkün olduğunca fazla yerleştirilmesi ise eğitim yönteminin başarısı olarak tanımlanmalıdır.

***

Beyin dalgaları nedir?

Beyne yerleştirilmiş bu bilgilerin, yerleştirilme ve tekrar okunması sırasında oluşan dalgalara beyin dalgaları denir. Uyarıların (impulsların) sinir lifi boyunca hareketi ve çeşitli merkezleri uyarması dıştan da bugünkü imkânlarla saptanabilen elektriksel dalgaları meydana getirir. Buna beyin dalgaları deriz. Bugün, beyin rahatsızlıklarında başarıyla kullanılan aygıtlar, bu beyin dalgalarının okunması ve yorumuyla ilgilidir. Bir uzmanın, herhangi bir kişinin başına bağlayacağı elektrotlarla, o kişiyi hiç görmeksizin, uyku hâlinde mi, panik içerisinde mi, korku içerisinde mi vs.’de mi olduğunu anlaması hemen hemen mümkündür. Çünkü oluşabilecek tüm ruhsal davranışlarımızın, beyinde ortaya çıkardığı, dışarıdan okunabilir bir dalga manzumesi vardır.

Amerika’da kafasına cihazlar bağlanmış bir kişinin, Türkiye’deki bir uzman, uyuyup uyumadığını, gülüp gülmediğini, acı çekip çekmediğini, panik içinde olup olmadığını, internet yolu ile gönderilen dalgalardan anlayabilir.

Bilgi nakli: Bu dalgalar çıkarıldığına göre, acaba başka bir bireye iletilebilirler mi? Bunun yanıtını vermeden önce, tepkiyi oluşturacak beyin dalgalarının bir seçilimden veya denetimden geçip geçmediğini öğrenmek gerekebilir. İnsan beyninin, seçici olmadan, tüm dış algıları (duyu organlarının duyarlılığı oranında) yorum yapmadan alarak belleğine yerleştirme özelliği vardır.

Yerleştirilen tüm bu bilgiler, şuuraltını, yâni ham belleği oluşturur. Bir uyarıya karşı verilecek anlamlı tepkinin, daha önce alınmış algıların rastgele tekrar yansıtılması şeklinde olmaması için, alt bilincin bilgisini süzgeçten geçiren ve birey için o şartlarda en iyi olduğu varsayılan tepkiyi oluşturan bir ana merkez oluşmuştur; biyoloji biliminde bunun adı hipotalamustur.

Hipotalamus, çok ilginç bir yapıdır. Büyük bir ihtimalle, yapı ve işleyiş bakımından iki ana ögesi vardır. Birincisi, yolların ve bağlantıların ilişkisini oluşturan bir işletim sistemidir (mimarisidir). Bu sistem bireyin kalıtsal yapısıyla örgütlenmiştir (sınırlanmıştır). Kural olarak dış etkilerden vs.den etkilenmez; değiştirilemez de...

Bilginin akış yollarını ve biçimini denetler. Kaba bir benzetme ile bir şehirdeki yolların güzergâhı olarak kabul edilebilir. Bizim bu güzergâhı o anda alınan uyarılara göre değiştirme şansımız yoktur. İkinci ögesi formatlanmasıdır (sinyalizasyon sistemidir): Bu formatlanma, temelde işletim sistemine bağlı olmasına karşın, bilginin nasıl süzüleceğini ve kodlanacağını saptar. Bir anlamda şehir trafiğinin akış yönünü ve yoğunluğunu düzenleyen sinyalizasyon sistemi gibidir. Bu güzergâhta hangi arabanın hangi yola sapacağına, hangi yoğunlukta araba sevk edileceğine ve hangi arabanın hangi adrese gönderileceğine bu sinyalizasyon sistemi karar verir. Dolayısıyla trafikte dolaşan her arabanın istediği yere gitme şansı yoktur; yâni alt beyindeki bilgilerin ellerini kollarını sallayarak kendini ifade etme şansı yoktur. Bu sinyalizasyon yapılanması büyük bir olasılıkla sinir zarının oluşturulması ile ilgilidir. En önemlisi, bu formatlanma, dış etmenlerle, eğitim ve şartlandırmalarla, belirli bir yaşa kadar düzenlenebilir, değiştirilebilir. Dolayısıyla şuuraltından gelen birçok bilgi, hipotalamusta, bireyin eğitim sürecinde ve şartlandırılmalarında kazanmış olduğu formatlanmanın denetiminden geçerek, tepki olarak dışarıya yansıtılır.

Böylece, bireye, o ortamda, zarar sağlayacağı varsayılan birçok bilgi veya davranış, bastırılmış, daha doğrusu süzgeçten geçirilmiş olur.

***

Alkol veya da uyuşturucu alındığında, bu formatlanmanın süzücü etkisi büyük ölçüde ortadan kaldırıldığı için, birey kendisinden beklenilmeyen davranışlar göstermeye başlar. Günlük yaşamında kaba olan biri, kibar; kibar olan biri de pekâlâ, bu şekilde kaba davranışlar gösterebilir. Bu nedenle bu tip uyuşturmalarda, kişinin bilinçaltını okumak kolaylaşır.

Hipotalamusa, bu nedenle, bireyin gerçek benliğinin tümünün yansımasını önleyen ve bireyin çıkarına uygun davranışları tezgâhlayan bir yer olarak da bakılabilir.

Bu yapının eğitim dünyasında yanlış formatlanması, kişinin içine kapanık, uzlaşmacı, çekinik, kimliksiz olmasına ya da saldırgan vs. olmasına neden olabilir. Eğitim yöntemlerinin farklı kişilerde farklı sonuçlar doğurmasının en önemli nedenlerinden biri de hipotalamuslarının formatlanmasıyla farklı tepkiler göstermeleridir. Bu nedenle, eğitimde, cezanın bazı kişileri uysal ve çekinik, bazılarını da saldırgan yaptığı görülür. Bu davranışlar, kişinin hipotalamusunun formatlanması (formatı) ve belki de işletim sistemiyle ilgilidir...

***

Hipotalamusun formatlanması açıkça belirli bir yaşa kadar başarıyla olabilmektedir. Bu nedenle çocukların gençlik evrelerindeki eğitim son derece önemlidir. Sokak hayvanlarının belirli bir yaştan sonra eğitilememelerinin nedeni de yine bu yeteneğin zamanla kaybolmasındandır.

Birçoğumuz, eğitimde, her durumda sabırlı ve hoşgörülü davranılmasının gerekli olduğuna, bâzılarımız da yerine göre ceza uygulamasının doğru olacağına inanır. Mensup olduğumuz primat ailesinde, yavruların eğitiminde ve terbiye edilmesinde ceza uygulandığını görmekteyiz. Yâni, böyle bir eğitim yöntemi, biyolojik olarak mensup olduğumuz grupta ve dolayısıyla bizde de mevcut görünmektedir.

Burada önemli olan ve dikkat edilmesi gereken husus, cezayı uygulayacak kişinin, ceza eylemini, kendi ruhsal bozukluklarının ya da komplekslerinin bir ürünü olarak değil, uygulanacak kişinin bir davranış şeklini öğrenmesini sağlamak amacıyla kullanmasıdır.

Böyle bir yorum günümüz eğitim sistemine ve eğilimine çok itici gelebilir. Ancak, böyle bir bilgi yolu işletim sisteminde mevcut olduğuna göre, eğitimde ve belki de yasaların uygulanmasında neden kullanılmasın?

***

Bir bireye bilginin yerleşmesinde, hipotalamusun işletim sistemi ve formatlanması, birbirini tanıyan uyumlu sistemler olarak işlev görür. Bireyler arasında, işletim ve formatlanma sistemi farklı (fakat bilginin, yâni belleğin aynı ilkelere göre yerleştiği varsayılmaktadır) olduğu için, bireyler birbirlerinin ne düşündüklerini normal olarak anlayamazlar. Böylece bağımsız kimlikler ve bilgiler oluşur.

Medyumluk (beynin heklenmesi) bu mekanizmanın bir sonucudur: Beyinler, bugünkü bilgisayar terminolojisiyle her zaman (hacker) heklenebilir. Çünkü bâzı kişiler bir diğerinin beynine dalgasal olarak girebilir, onun düşüncelerini okuyabilir.

***

Bâzı insanlarda, hipotalamusun formatlanmasını değiştirebilme daha doğrusu ona senkronize olabilme yeteneği vardır.

Büyük bir ihtimalle, bu, ya bir kalıtsal yetenektir ya da eğitimle kazanılmış bir esnekliktir. Böylece, birey, sâdece kendi bilinçdışıyla değil, esnek formatlı veya geniş spektrumlu hipotalamusuyla, başka bir bireyin (tercihen formatlanma veya işletim sistemi benzer) hipotalamusuyla da bağlantı kurabilir.

Bu yeteneğe sâhip kişilere, bugüne kadar medyum denmiştir. Medyum, kural olarak, başka birinin şuurdışını okuyabilen kişidir.

***

Bilgisayarların birbirine seri bağlanması gibi, her bilgisayarda farklı bilgi depolanmış olmasına karşın, bir bireydeki bilgi diğeri tarafından okunabilir. Hattâ bu yolla bir birey etki altına alınarak, şuur altına yeni bilgiler sokulabilir yahut şuurdışındaki bilgilerin niteliği değiştirilebilir.

Nitekim hipnozla, birçok insanın geçmişindeki bâzı anıların veya tutkuların silinmesi yahut değiştirilmesi, bu yöntemin, şuurlu veya şuursuzca kullanımıyla ilgilidir.

Hipnoz altına alınan birey (kimliğini korumak için gösterdiği çabayı kırmak amacıyla, hipotalamusun uyuşturulması hipnoz olarak adlandırılır) yeni gelen bilginin kendi öz malı mı yoksa yabancı kökenli mi olduğunu anlayamaz.

Çünkü bilginin bellek olarak yerleştirilmesi, herhalde evrensel bir mekanizma ile gerçekleştiği için, her birey, belki de benzer (aynı değil!) beyin işletim sistemine sâhip her canlı grubu (örneğin maymun ve insan arasında da olabilir), bilgilerini ortak olarak okuyabilecek düzeneğe sâhiptir. Fakat değerlendirebilecek merkez olan hipotalamus, bu sonuncu canlılarda ortak dile sâhip olacak evrimsel örgülenmesini tamamlayamamıştır.

***

Aslında yüz ve vücut ifadelerinden de beyni okumak mümkündür: Bilimsel araştırmalar beyindeki her düşüncenin insan vücudunda fiziksel olarak bir karşılığı olduğunu, her düşüncenin vücudumuzun en azından dış görünümünde bâzı büyük veya küçük değişiklikler oluşturduğunu ispatlamıştır. Birçok televizyon sunumuna da çıkan Amerikalı bir psikolog (Mark) bu değişikliklerden beyni okuyabildiğini ileri sürmektedir...

Televizyonda sahneye çıkardığı kişilerin bu yolla beynini okuduğunu, o anda ne düşündüğünü söylemektedir. Hattâ poker oyunlarında dağıtılan kâğıtlar kapalı iken, oyuncuların yüzüne bakarak hangi kâğıdın kendisinde olduğunu söyleyebilmektedir. Bunu kişilerin yüzlerindeki çok küçük değişikliklerden anladığını, bu yolla beyni okuduğunu söylemektedir. Ancak bu değişikliklerin çok küçük değişiklikler (nüanslar) olduğunu söylemektedir.

***

Beyni sağlam, ancak kaslarının tümü bloke olmuş ALS hastalığında, kafaya takılan bir çeşit kask seklindeki monitörle, hastanın ne düşündüğü, örneğin sağ veya sol bacağını hareket ettirmek istediğini öğrenebiliyoruz. Monitörde bu farklılıklar renk veya simge olarak kendini göstermektedir.

***

REENKARNASYON

Bilgi aktarımına delil sağlayacak çok önemli diğer bir gözlem ise, bugüne kadar, hep gizemli bir mekanizma olarak bakılan reenkarnasyondur.

Reenkarnasyon, hemen herkes tarafından, ölümden sonra ruhun bir bedene girerek kendini ifade etmesi olarak bilinir. Bunu çağrıştıran sayısız gözlem de yapılmıştır. Bu durumdaki bireyler, çoğunlukla, aynı veya farklı bir yerde, hattâ farklı bir ülkede, aynı veya farklı bir zaman diliminde yaşamış bir bireyin hayat öyküsünü anlatabilmekte, özellikle de şok etkisi yapan bir olayın tanığı veya kurbanı olarak ortaya çıkmaktadırlar.

Anlatılan öykülerin birçoğu, zaman olarak geriye gidildiğinde doğru çıkmakta; birey hiç gitmediği yerlerin târifini yapmakta ve en önemlisi bilmediği bir yabancı dilde dahi konuşabilmektedir.

Bütün bunlar, biyoloji bilimi yeterince bilinemediği için, en kolay yoldan, yani ruhlarla açıklanma yoluna gidilmiştir. Hâlbuki bütün bunların bilimsel olarak açıklanabilir bir tarafı bulunmaktadır.

Öyle ki:Geçmişte, örneğin, 17 Şubat 1600 yılında, daha 21 yaşındayken, “Evren sonsuzdur ve Kilise halkı kandırmaktadır” dediği için Kilise tarafından Roma’daki bir meydanda yakılan GIORDANO BRUNO’nun, çektiği acının ve korkunun sonucunda, hipotalamusundan çıkardığı beyin dalgalarının normale göre katlarcasına arttığını ve güçlendiğini söyleyebiliriz.

Yakılma törenini(!) izleyen kalabalık içerisinde, BRUNO’nun hipotalamus işletim sistemine yakın veya benzer işletim sistemine sâhip olan biri, bu dalgaları bir paket program gibi algılar ve bir parazit gibi yahut zararsız bir konukçu gibi bellek altına yerleştirebilir.

O bireydeki hipotalamusunun algıyı yerleştirmeye uygun, ancak ifade edilmesine uygun olmaması nedeniyle, yâni bir anlamda formatlanması uygun olmadığı için, bu bilgi, bu birey tarafından o anda okunamaz; fakat daha sonra aynı işletim sistemine sâhip diğer bir bireyin belleğinin altına yeniden yerleşebilir (sıçrayabilir).

Böylece, Roma’da bu infazı seyreden bu adamdan, daha sonra, örneğin limandaki bir gemiciye, ondan da Çin’deki bir işçiye, ondan da bir başkasına geçerek, yıllar boyunca uygun işletim sistemi gösterenler boyunca, bir anlamda iletilir de iletilir...

Ta ki bir gün, hem okuma sistemi hem işletim sistemi uygun olan bir bireye rasgelinceye kadar... O zaman şuurdaki konukçu bilgi okunmaya başlar ve birey, hiç tanıdık olmadığı bir dilden, yıllarca önce yaşanmış bir olayı, farklı bir kimlikle anlatmaya başlar. Aynen yaşayarak (duyarak)...

***

Fakat formatlar arasında tam bir benzerlik olmadığı için (hakiki ikizler hâriç), bireyler arasında, büyük bir ihtimalle bilginin tamamı değil, ancak bir kısmı nakledilebilir; özellikle de yaşanan çok etkileyici bir olayın bilgisi nakledilir. Bu bir asılma, kurşuna dizilme, yakılma veya herhangi bir şekilde öldürme yahut öldürülme olabilir.

Çünkü bu olaylarda, beyin dalgalarının etkileme veya işleme (penetrans) gücü artmıştır. İşte bu nedenle reenkarnasyon öykülerinin hemen hepsi, korku, şiddet, ölüm ve sıkıştırma içeren öykülerdir.

Hiçbir reenkarnasyon öyküsü, yan gelip yatan bir adamın öyküsü değildir.

Bu tip olaylarda ilginç bir gözlem de kişinin yabancı bir dilden konuşabilmesi, fakat bu dili, ancak, çok defa, geçmişte yaşadığı olayların anlatımında kullanabilmesidir. Yaşadığı dünyadaki olayları, hattâ kendi konumunu bile yabancısı olduğu dille anlatamaması, bilginin bir sistem olarak değil, sâdece bir paket program olarak taşındığını ve yerleştiğini gösterir.

***

Bir insanın hayatıyla ilgili bilginin tamamının nakledilmesinin çok zor olduğu varsayılmaktadır. Bir kısmının nakledilmesi veya en güçlü olanının nakledilmesi ve ayrıca belirli bilgilerin farklı farklı insanlara farklı şekillerde nakledilmesi söz konusu olabilir.

Bu yolla binlerce seneden beri bâzı bilgilerin bir çeşit kalıtıldığını düşünebiliriz. Örneğin son birkaç bin yıldan beri hiç kimsenin Asur dilini konuşmamasına karşın, Asur dilini konuştuğu uzmanlarca saptanmış çocuklar bilinmektedir.

Böyle bir konuk bilgi, kendini bireyden bireye kopyalama imkânını bulmuş; fakat kendini ifade edebilecek uygun kimseler bulmamışsa (veya geçmişte bulmuş olsa bile bizim bunu öğrenme şansımız olmayacaktır); bu imkânı 3.000-4.000 yıl sonra, yâni kendini ifâde edecek birini bulmuş ise reenkarnasyon dediğimiz olay ortaya çıkar.

***

Geçmişte kendini ifâde edecek yetenekte bireyler bulabilmiş; fakat yine de konukçu olarak kuşaklar boyunca varlığını sürdürmüş (kalıtılmış) olanlar da olabilir.

Bütün bu konular üzerinde bin bir çeşit senaryo yazılmış ve gizemli yapısı herkesin dikkatini çekmiştir. Fakat böyle bir sistemin, gelecekte, eğitimin en önemli aracı olabileceği belki de bu yazının hâricinde hiç kimse tarafından dile getirilmemiştir.

Bilgi, tanımlanabilir bir bileşik veya yapı hâlinde depolanıyorsa ve aynı kişi tarafından tekrar tekrar okunabiliyorsa; ayrıca, geçmişte farklı bir kişinin kazanmış olduğu bir bilginin yıllar sonra başka biri tarafından bir kısmı (fragmenti) da olsa okunma şansı gözlenmiş ve ispat edilmişse, niçin bu yolla, geçmişteki ve şu andaki kazanılmış bilgilerin, bir bireyin belleğine yerleştirilmesi mümkün olmasın?

Bunun için duyu organlarının kullanılmasına gerek olmadığından dolayı, en azından, bilinen (o güne kadar kazanılmış olan) bilgilerin yerleştirilmesi için, deneysel eğitime yeniden gerek de olmayacaktır.

Geçmişte ve anda, tek bir bireyin deneysel olarak kazandığı bir bilginin diğer insanların aynen hizmetine sunulmaması için –bâzı düzenlemeler yapıldıktan sonra- hiçbir neden yoktur.

Daha önce verdiğimiz ikizler örneğinde olduğu gibi, bu uygulamanın en çarpıcı yanı, bilgi aktarımı için, zamanın ve uzaklığın sorun olarak ortadan kaldırılmış olmasıdır. Böylece, geçmişte beş duyu ile alınmış bir bilginin yıllar sonra farklı bir insan tarafından okunma şansı doğduğu gibi, çok uzaktaki bir bireyin anıları, duyuları veya gözlemleri, uygun bir adaptör kullanılmak suretiyle aynen (yâni alıcı sanki o mekânda görüyormuş, işitiyormuş ve duyuyormuş gibi) alınabilecektir.

***

Böylece, uzaktaki bir bireyin duyu organlarını, kendi duyu organlarımız gibi kullanma imkânına kavuşmuş olacağız (örneğin Niagara Şelalesi’ni Ankara’da otururken, orada bulunan ikizdaşımızın gözüyle, o ne görüyorsa, ben de aynını görecek şekilde görebilirim).

Amerika’da CIA 1990 yıllarında, Pentegon’a bağlı bir araştırma biriminde şöyle bir projeyi desteklemiş. Rusya’nın gidilemeyen bâzı yerlerini veya mekânlarını oraya gitmeden nasıl izleyebiliriz?

***

Bilim adamları bunun üzerine beyinle ilgili önemli çalışmaları başlatıyorlar. Medyum olduğu bilinen kişileri çağırıyorlar; Rusya’da da benzerini buluyorlar veya arıyorlar.

Sonunda çok net olmasa bile, flu düzeyde, oradaki adamın bakışı doğrultusunda, buradaki medyum olan kişi görüntüleri alıyor. Başardıklarına ilişkin çok sayıda örneği sunuyorlar. Ancak deneyin her zaman tekrarlanabilir niteliği olmadığı için veya düzenli olmadığı için projeye son veriliyor. Bu araştırmanın esası beyin dalgalarının bir beyinden diğer beyne aktarılması olarak algılanmıştır (SC TV (18.10.2014).

Sonuç

Belki bir ütopya olarak, birçok canlının da sinir sistemine, varsa düşünce sistemine, bu yolla girmek de mümkün olacak ve böylece, evrendeki tüm canlılar bir düşünce sisteminin, yâni bir tümün tek tek parçaları (öğeleri) olacaklardır. Belki de evrensel barış, uzlaşma, uyuşma ve anlaşma ilk defa bu aşamada ortaya çıkacaktır.

Tek sorun, beyin yapısının ayrıntılarına yeterince girilememiş olması ve beyin dalgalarının yakalanmasını, kodlanmasını ve çözümlenmesini sağlayacak aygıtların henüz yeterli düzeyde yapılamamış olmasıdır.

Bireyler arasında uyumu (adaptasyonu) ve dönüşümü (konvert) sağlayan böyle bir sistemin geliştirilmesi, evrendeki tüm insanların, kazanılmış bilgileri ortak olarak kullanmasına imkân sağlayacaktır.

İşte, bu aşamada, bu yazıda açıklanmaya çalışılan iki büyük (ana) güçlük ortaya çıkacaktır.

Birincisi, bu bilgileri alacak sığaya (kapasiteye) yâni beyin yapısına kalıtsal olarak sâhip olamayan bireylerin durumunun, ikincisi de ortak temel bilgi olarak seçilmesi gereken bilgilerin niteliğinin ne olacağıdır[3].

Doğal olarak, insanlar, bir bilgisayarın seri bağlanmış parçaları olmamalıdır. Bu nedenle temel bilgiler dediğimiz bilgilerin haricinde, her bireyin kendi kimliğini geliştirecek eğitim süreçlerinin sürdürülmesi kaçınılmazdır. İşte bu aşamada, sosyal bilimlerin, daha doğrusu, ilmi bilgilerin önemi ve değeri ortaya çıkacaktır.

Temel bilimleri düşünce sisteminin zeminine oturtmadan alınacak ilmi bilgiler (bugün birçok toplumda olduğu gibi), çözümü mantıkla sağlanamayacak ayrılıklara ve farklılıklara ve sonuçta toplumsal huzursuzluklara neden olacaktır. Temel bilimlerin en iyi tarafı, elde edilen bilgilerin önemli bir kısmının tartışmaya gerek kalmayacak kadar açık olması ve her şartta, her yerde ve herkesçe kullanılabilmesidir.

***

Bütün bu gelişmelerin sonucunda, düşünce olarak insanın ölümsüzleşmesi gerçekleşebilecektir. Çünkü bir defa, bilginin nasıl depolandığını, nasıl nakledildiğini ve tekrar nasıl okunduğunu çözdünüz mü, o zaman, bunu bir vücuda gerek kalmadan mekanik olarak saklama olanağını da bulabileceksiniz ve belki daha ileri bir aşamada, beyin organizasyonunu taklit ederek ve en önemlisi kimlik duygusu kazandırarak, sonsuz yaşama imkânına kavuşabileceksiniz.

Böyle bir dünyada, demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin, inançların, öbür dünya ile ilgili varsayımların nasıl bir temele oturtulacağını, bugünden tahmin etmek zor olsa dahi, yorumlarda bulunmak ilginç ve eğlenceli olacaktır.

Bu kitabın yazarı da, okuyanlar da beş duyusu ile algılamaya ve düşünmeye alıştırıldıkları için, olması gerekenleri anlatabilmeleri ve anlayabilmeleri zor olmaktadır.

Fakat 2000 yılı, görerek, işiterek ve dokunarak öğrenmenin, yâni deneysel olarak öğrenmenin yetersiz ve yersiz olarak bulunabileceği bir yüzyıl olabilir. Bundan kasıt, bugüne kadar yapılan deneysel gözlemlerimizin yanlış veya gereksiz olduğu değildir.

***

Terk edilme gereğinin nedeni, bunun pahalı bir yöntem olması ve uzun zaman almasıdır. Eğitimde, yeni gelen her birey ya da belirli birey toplulukları (sınıflar) için, bir bilginin öğretilmesi amacıyla, gözlem ve deneylerin sürekli tekrar edilmesi, gelecek çağın olanaklarına ve düşünce tarzına uygun düşmeyebilir. Bir defa kazanılmış bir bilginin, her bireye aynen aktarılmasının ya da iletilmesinin yolunun bulunması gereklidir. Bu da, yazara göre biraz önce anlatılan yöntemle gerçekleşecektir. Zaman geçirmeden, bu yöntemin, temel bilimlerle uğraşanlar tarafından gündeme alınması ve hızla geliştirilmesi gerekecektir. Gelecek çağ, bilgi aktarmanın klasik yöntemlerden farklı bir şekilde gerçekleşeceği çağ olacaktır. Orada benim ve benim gibi düşünenlerin açıkça yeri olmayacaktır.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Agranoff B W, Davis R E and Brink J J 1965 Memory fixation in the goldfish; Proc. Natl. Acad. Sci. USA 54 788–793

Avery O T, MacLeod C M and McCarty M 1944 Studies on the chemical nature of the substance inducing transformation of pneumococcal types; J. Exp. Med. 79 137–158

Babich F R, Jacobson A L, Bubash S and Jacobson A 1965 Transfer of a response to naive rats by injection of ribonucleic acid extracted from trained rats; Science 144 656–657

Byrne W L, Samuel D, Bennett E L et al 1966 Memory transfer; Science 153 658–659

Corning W C and John E R 1961 Effects of ribonuclease on retention of conditioned response in regenerated planarians; Science 34 1363–1365

Demirsoy. A.; Kalıtım ve Evrim, METEKSAN Yayınları: No:11, METEKSAN basımevi, 902 s., 534 şekil, Ankara, 2000 (onbirinci basım).

Demirsoy. A.; Omurgalılar (Amniyota) (Sürüngenler, Kuşlar ve Memeliler) (Yaşamın Temel Kuralları), Cilt III/Kısım II,

METEKSAN Yayınları, METEKSAN, 942 s, 409 şekil, Ankara, 1998 (altıncı basım).

Demirsoy. A.; Omurgalılar (Anamniyota) (İlkin Kordalılar, Yuvarlakağızlılar, Kıkırdaklıbalıklar, Kemiklibalıklar ve Amfibiler) (Yaşamın Temel Kuralları), Cilt III/Kısım I, METEKSAN Yayınları A: 55, METEKSAN, 684 s., 347 şekil, Ankara, l998 (beşinci basım).

Flexner J B, Flexner L B and Stellar E 1963 Memory in mice is affected by intracerebral puromycin; Science 141 57–59

Flexner L B, Flexner J B and Roberts R B 1967 Memory in mice analyzed with antibiotics; Science 155 1377–1383

Hyden H and Egyhazi 1962 Nuclear RNA changes of nerve cells during a learning experiment in rats; Proc. Natl. Acad. Sci. USA 48 1366–1372

Jacobson A L, Babish F R, Bubash S and Jacobson A 1965 Differential approach tendencies produced by injection of ribonucleic acid from trained rats; Science 150 636–637

Luttges J, Johnson T, Buck C et al 1966 An examination of « transfer of learning » by nucleic acid; Science 151 834–837

McConnell J V 1962 Memory transfer through cannibalism in planarians; J. Neuropsychiat. 3 42–48

McConnell J V, Jacobson A L and Kimble D P 1959 Effects of regeneration upon retention of a conditioned response in the planarian; J. comp. Physiol. Psychol. 52 1–5

Misslin R, Ropartz P, Ungerer A and Mandel P 1978 Nonreproducibility of the behavioural effects induced by scotophobin; Behav. Proc. 3 45–56

SC TV (18.10.2014)

Stewart W W 1972 Comments on the chemistry of scotophobin; Nature (London) 238 202–209

Travis G D L 1981 Replicating replication? Aspects of the social construction of learning in planarian worms; Soc. Stud. Sci. 11 11–32

Ungar G and Oceguera-Navarro C 1965 Transfer of habituation by material extracted from brain; Nature (London) 207 301–302

Ungar G, Desiderio D M and Parr W 1972a Isolation, identification and synthesis of a specifi c-behaviour-inducing brain peptide; Nature (London) 238 198–202

Ungar G, Desiderio D M and Parr W 1972b; Nature (London) 238

***

Değerli Kardeşim,

Türkiye siyasetinin geldiği noktada, esas görevim olan bilimsel konularda yazma yerine, “ne olacağız?” endişesi içinde, “üniversitelerimizdeki bilim adamları dillerini yuttuğu için” siyasî-sosyal ağırlıklı yazılar yazmak zorunda kalıyorum. Ancak bilim adamı tarafım zaman zaman depreşince, bâzı bilimsel konularda görüşlerimi ve bilimde merak edilen bâzı konuları da benim penceremden görebildiğim kadarıyla Siz’e iletmeye çalışacağım.

Reenkarnasyon ve bilgi aktarımı konusu, her zaman ilgiyi çeken, ancak netleşmemiş bilgileri içeren bir konudur. Bu yazıda bu konudaki merakınızı gidermeye çalışacağım.

Birçok kişi tarafından merak edilen ve tartışılan reenkarnasyonun bilimsel açıklanmasını da içeren, bilgi nakli, medyumluk ve belki de birkaç yüzyıl sonra başarılmış olacak ölümsüz bellek yapımı konusunda bu günkü bilgimiz içerisinde –bir kısmınıza hayalî gelebilecek- bir sunumu ve yorumları okumaya davet ediyorum.

Kim bilir birkaç yüzyıl sonra torunlarınızın yaşayacaklarını şimdiden anlayabilme şansını bu yazı ile yakalamış olursunuz…

Prof. Dr. Ali Demirsoy

 



[1] Bu yazının önemli bir kısmı, yazarın “Son İmparatora Öğütler” adlı kitabından alınmıştır. Ayrıca Diffurt Hoimart’ın eserlerinden ve yine yazarın “Kalıtım ve Evrim” kitabından önemli ölçüde esinlenmiştir.

[2] Algoritma: Yani belli bir problemi çözmek veya belirli bir amaca ulaşmak için çizilen yola algoritma denir. Aynı zamanda algoritma tek bir problemi çözecek davranışın, temel işleri yapan komutların veya deyimlerin adım adım ortaya konulmasıdır ve bu adımların sıralamasına dikkat etmedir.

[3] Bu iki sorunun çözümüne ilişkin görüşlerim bulunmaktadır. Birincisi, yani beyin sığasının (kapasitesinin) artırılması ile ilgili olası bilimsel gelişmeler, “Önümüzdeki çağın bilimi: Biyoloji” adlı bir yazı ile; eğitim düzenlenmesi ile ilgili yazı da “Öncelikle bilgi ne demektir, nasıl verilmelidir?” adlı diğer bir yazı ile Siz sayın okuyuculara iletilmeye çalışılacaktır. 

55 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Bugünlerde bol sayıda şehit haberi geliyor ve maalesef koalisyonun da kolayca kurulacağı yok.

Türkiye’de ciddi bir sosyoekonomik kriz yaşanmakta; döviz çok dengesiz ve ne olacağı belli değil ve tam bir kargaşa hâkim.

***

Konuştuğum pek çok kişi “boş ver, memleketi sen mi kurtaracaksın ahir ömründe, bakın keyfinize” dediler.


En son olarak HDP cenahlı olayların ortaya çıkmasında pek çok Beyaz Türk’ün reylerinin etkisi oldu çünkü tepkilerin bir kısmı bu partiye kaydı. Selahattin Demirtaş kahraman oldu.

Hayırlısı…

***

Arada Sakız Adası’na gittik ve ekonomilerinin berbat olduğunu ve Avro’ya yenik düştüklerini gördük. Çoğu turist de Türkiye’den gitmişti ve çok sıcaktı.

Gümrükte hiç zorluk çıkmadı giderken de, dönerken de ama Vahşi Kapitalizm orada da hizmetimizdeydi. Suyu dahi parayla satıyorlardı. Uzo, balık çeşitleri boldu.

Bir papaz, takdis âyini için çatır çatır pazarlık yaptı gözlerimizin önünde; kutsallığa saygı orada da bu katre kalmış demek ki!

***

Bütün olup bitenleri, neredeyse hepsini burada yazdım, muhtelif ortamlarda yaptığım konuşmalarda bunlara değindim. Memleketin yavaş yavaş Kürdiyeleşeceğini de yazdım. Hattâ bunların mekanizmalarını, Pavlov’un şartlı refleksler teorisi ve Seligman’ın Öğrenilmiş Çaresizlik ve Ahmaklık teorilerine uyarak yapıldığını da anlattım, konferanslar ve söyleşilerde anlattım; iller arasında İstanbul ve İzmir sayılabilir ve artık yoruldum. Bunların bir kısmını youtube yoluyla paylaştım. Gene de devam ederim ileride…

***

Endişem ve ummadığım şey ise, bu Aziz Millete Atatürk’ün unutturulmasıdır çünkü ABD’nin Yeşil Kuşak Doktrini bir kere yerleşti ülkemize!

Bu hiç de imkânsız değil maalesef…

***

Bu tür durumlardan sık rastlanan psikiyatrik bozuklular arasında Travma Sonrası Stres Bozukluğu sayılabilir. Ben de çok gördüm, rastlıyorum ve belli daha çok teşhis koyacağım!

***

İlk defa ABD’deki savaş gazilerinde rastlanan bu tabloya başlarda “hücre şoku” veya “Akut Stres Bozukluğu” denmişti. ICD ve DSM sistemlerinde buna TSSB dendi. Vietnam Gazilerinde sık görülürdü, bizde de Güneydoğu Gazilerinde çok görülür.

Nancy Andreasen’le şahsen tanıştım ve birkaç kere de beraber yedik içtik. Aslen Amerikan Dili ve Edebiyatı alanıyken, sonradan psikiyatriye kaymış ve Amerikan Psikiyatri Birliğinin neşrettiği Amerikan Psikiyatri Dergisinin editörlüğünü yapmıştır; hâlen Emeritus Profesör ve Savaş Gazisi eşiyle dünyayı dolaşıyor.

***

Cesur Yeni Beyin isimli kitabı da Türkçeye Yıldırım Beyatlı Doğan tarafından tercüme edilmiştir.

brave new brain andreasen ile ilgili görsel sonucu

***

Bir insanın aşırı derecede ruhsal veya bedensel olarak incinmesine travma (incinme, sarsıntı hattâ yara) denir. Bu aralar pek çok gazimiz ve şehidimiz var, onların yakınlarında da çok görülüyor. Muayenehanede de çok sık rastlıyoruz. Her üzüntü veya sıkıntı illaki travmaya yol açmaz ancak çok şiddetli, müzminse (kronik) ve/veya tekrarlıyorsa bu isim verilir.

***

Naif ve ürkek, kavruk ama çok güçlü kasları olan bir adamdı Resul. Doğuluydu ama kendini hep Türk hissetmişti. Askere de isteyerek gitmişti. Dedesi Galip Bey Kore Gazisiydi, Orayla ilgili pek çok anı anlatmıştı; ne fedakârlıklarla kazanıldığını anlatmıştı o harbin. Pek çok şehit verilmişti. 1950-53 arası bir trajediydi!

Tuğgeneral Tahsin Yazıc komutasındaki 259 subay, 18 askerî memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5090 kişilik 1. Türk Tugayı, 17 Eylül 1950’de İskenderun limanından hareket ederek 12 Ekim 1950'de öncü takım Pusan limanına ulaşmış ve 17 Ekim’de ana birliği de Pusan’dan karaya çıkmıştı.

***

Aynı gün Pusan’dan hareket ederek 20 Ekim’de Taeg’a varıp, süratle Kuzeye doğru ilerleyen Birleşmiş Milletler ordularına iştirak etmişlerdi.

10 Kasım'da Taeg’dan hareket ederek, 21 Kasım’da Kunuri’ye vararak, Amerikan 9. Kolordusunun sağ kanadında mevzilenmişlerdi ve yerleşik düzene geçmişlerdi.

Pisipisine şehit olan çok fazla olmuştu. Bunları dinlerken dahi içi sıkılıyordu.

Kopan bacakların ve kolların, şehit olan dostların öyküleri çok üzüntü vericiydi.

Amerikan askerlerinin kendilerini nasıl ikinci sınıf gördüklerinden bahsetmişti Galip Bey ve sağ bacağı da kopmuştu; devletin verdiği üç kuruş maaşla zar zor geçinebiliyordu.

***

Resul’ün tayini Diyarbakır’a çıktı ve orada kendisini doğrudan sıcak çatışmanın içinde buldu.

Bir yandan PKK’lılara ateş ediyor, siper alıyor, bir yandan da berbat kumanyadan yemeye gayret ediyorlardı.

Çok uykusuz geçen bir gecenin akabinde, aldığı yaradan dolayı Diyarbakır Asker Hastanesi’ne sevk ettiler.

Orada istirahat hâlinde televizyon seyrederken Rambo filmini gördü ve buz gibi hissetti kendisini!

***

Tek başına bütün Afgan Ordusu’nu öldüren bu İtalyan kökenli aktörün yaptıklarını seyrederken kafasında görüntüler oluşmaya başladı; yavuklusunun ne âlemde olduğunu merak etti ve dedesinin anlattıkları beynine üşüştü. Aslında Monaco’da kumar oynayıp keyfine baktığını da duymuştu (Slyvester Stallone)

***

Filmdeki sahneler kendisine hep kötü şeyleri çağrıştırıyor ve gözünün önünden –çok canlı bir şekilde- eski yaşantılar geçiyor, müthiş sıkıntı hissediyordu (flashbacks). Hep en kötüyü aklına getirmek için çaba harcıyordu âdeta ve bunları bâzen gözleriyle de görüyordu (hallüsinasyonlar).

***

Uykuları berbat olmuştu ve hep kâbuslardan muzdarip olmuştu. Hep aynı katliam sahnelerini, hemen her gece görüyordu.

Aşırı derecede korkuyor, dehşet içinde kalıyor ve biçarelik hissediyordu. En ufak uyarana tepki verip, gereksiz yere irkiliyor (hiperekpleksi) ve etrafına çatabiliyordu (acting out).

***

Yaşama sevincini kaybetmişti (depresyon) ve Psikiyatri Uzmanı’na bunları anlattığında, TSSB teşhisi koydu.

Hekim anlayışlı bir muvazzaf Binbaşıydı ve Sonunda Muayene Kaydıyla ibâresiyle hem antidepresan verdi, hem de “git dinlen evlât, toparlanıncaya kadar süren dolar zaten” dedi ve sırtını sıvazladı.

Bu empatik yaklaşımdan pek duygulanmıştı ve dönüşte karınca kararınca bir de hediye vermek kararına vararak ellerinden öptü, köyüne gitti. Toparlandı oldukça ve sonunda Birliğine de döndü.

***

TSSB’nin tipik Belirtileri:

Uykusuzluk,kâbuslar,olayla ilgili anıların rahatsız edici biçimde sık sık hatırlanması,sürekli olarak olayın tekrarlanacağı korkusu ve bu nedenle diken üstünde hissetme,kolay irkilme (startling), çabuk sinirlenme,gelecekle ilgili plan yapamama, yabancılaşma (başkaları beni veya yaşadıklarımı anlamıyor hissi), olayı hatırlatan durumlarda huzursuz olma ve bu durumlardan kaçınma tipiktir.

***

Bu belirtiler çoğu kişide travmayı izleyen günlerde görülür ve genellikle birkaç hafta içinde kendiliğinden düzelir, ancak bâzı kişilerde aylarca, hattâ yıllarca sürebilir. Hâlen 80 yaşın üstünde olan 2. Dünya Savaşı gazilerinde hâlâ bu hastalığın izlerini taşıyanlar vardır. Belirtiler bazen travmatik olay olup bittikten aylarca sonra başlayabilir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra tanınmaya başlayan bu hastalık, özellikle Vietnam’dan dönen Amerikalı askerlerde görülen travmatik stres belirtilerinin ayrıntılı biçimde araştırılması ve birçok kitaba, filme konu olması nedeniyle bütün dünyada daha iyi bilinir hâle gelmiştir.

***

Travma Sonrası Stres Bozukluğu görülen pek çok kişide aynı anda başka ruhsal rahatsızlıklar da görülür. TSSB ile birlikte en sık görülen hastalık Depresyon’dur.

Depresyon dışında çeşitli Anksiyete (endişe, kaygı) bozuklukları, aşırı alkol veya madde kullanımı da görülebilir. Daha önceden ruhsal hastalık geçirmiş kişilerde travma sonrasında o hastalıkların yeniden ortaya çıkma riski fazladır. TSSB dışında ikinci bir ruhsal hastalık varsa, hem kişinin yaşadığı sıkıntı ve işgücü kaybı artar, hem de daha yoğun ve daha uzun süreli tedavi gerektirir.

Bu tanımlamaya göre ileri yaşta bir yakınımızın yıllarca süren bir hastalık sonrasında ölümünün ruhsal travmaya yol açma ihtimali daha düşük iken, insanın bir yakınını beklenmedik biçimde –örneğin trafik kazasında- kaybetmesi daha fazla travmatik etki yapar.

Travma sonrası stres hastalığı uzun yıllar sürebilen ve ciddi işgücü kaybına yol açabilen bir hastalıktır.

Toplumda ruhsal travma yaşayan pek çok kişi olmasına rağmen ancak bir kısmı (örneğin depremi yaşayanlarda %20’si) travma sonrası stres hastalığına yakalanır. Bu da bazı kişilerde hastalığa bir yatkınlık olabileceğini, ya da bazılarının hastalığa karşı daha dayanıklı olduğunu düşündürür. Ruhsal travmalardan sonra kimlerin hastalanacağını veya kimlerin uzun süre hasta olarak kalacağını önceden bilmek kişi ve ailesi için olduğu kadar toplum için de önemlidir. Özellikle deprem gibi felaketlerden etkilenen kişi sayısının milyonlarla ifade edilmesi konunun ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğunu göstermektedir.    Yapılan araştırmalar kadınların erkeklere oranla ruhsal travmalardan sonra TSSB’na daha sık yakalandığını gösteriyor: travmanın türü ne olursa olsun, kadınlarda TSSB erkeklerden 2-3 kat daha fazla görülüyor. Geçmişte başka ruhsal travma yaşayanlar, daha önce ruhsal hastalık geçirmiş olanlar veya yakınlarında ruhsal hastalık bulunan kişilerin TSSB’na yakalanma ihtimali daha fazladır.

***

Kadınlar, geçmişte ruhsal travma yaşayanlar, başka ruhsal veya bedensel hastalığı olanlar ve travmayı daha şiddetli yaşayanlar daha fazla risk altındadır.

Ruhsal travma ne kadar şiddetli yaşanmış ise ruhsal etkiler de o kadar fazla ve uzun süreli olur.

Meselâ depremde enkaz altında kalanlar kalmayanlara göre, yakınını kaybedenler kaybetmeyenlere göre, evi hasar görenler görmeyenlere göre daha fazla ruhsal sorun yaşarlar. Bunun dışında travma sırasında yaşanan korkunun derecesi de önemlidir: örneğin deprem anında çok fazla korktuklarını, hiçbir şey düşünemeyip donup kaldıklarını söyleyenler arasında TSSH oranları daha yüksektir.

Kaçınma veya unutmaya çalışma travmanın etkilerini azaltmaz!

Travma sonrasında kişinin olayın etkileriyle başa çıkmak için kullandığı yöntemlerin de sonuçları etkileyebileceği düşünülüyor. Olay olmamış gibi davranan, unutmaya çalışanlarda hastalığın iyileşmesi daha fazla gecikirken, sorunlar için yardım arayan, sorunlarını başkalarıyla paylaşan, hakkını arayan kişiler daha çabuk iyileşiyor. Kişinin elde edebildiği sosyal destek de travma sonrasında iyileşmeye olumlu etkide bulunuyor. Sosyal destek az ise özellikle depresyon belirtileri daha fazla hissediliyor.

Zaman travmanın etkilerini tamamen ortadan kaldırmıyor

Yapılan çalışmalar travmalardan sonraki ilk günlerde olayı yaşayan kişilerin çoğunun ruhsal olarak etkilendiğini, korktuğunu, kabuslar gördüğünü, ancak bu belirtilerin birçok kişide günler veya haftalar içinde geçtiğini gösteriyor. Ancak etkilenen her 5-6 kişiden birinde belirtilerin düzelmesi çok daha uzun sürebiliyor, bazen ise yıllarca devam edebiliyor. Bu nedenle “zaman her şeyin ilacıdır” sözü herkes için geçerli değildir.

Özetle, Travma Sonrası Stres Hastalığı Belirtilerini özetlersem:

Yeniden yaşama (hatırlama): Travma yaşayan kişide olaydan sonra olayla ilgili anıların zihnine gelmesi sık görülür. Olayla ilgili görüntüler (örneğin ceset görüntüleri), sesler (yardım isteyenlerin haykırışları) onları düşünmek istemediğinde veya aklına getirecek bir durum olmadığı halde bile kişinin zihnine gelebilir. Bu anıların canlanması kişiyi genellikle çok rahatsız eder ve iç sıkıntısı, çarpıntı, terleme, titreme, nefes alamama gibi bunaltı belirtilerine yol açar. Bazen de kişi olayı gerçekten yaşıyor gibi olur. Gerçekte bir sarsıntı olmadığı halde yer sallanıyor gibi hissetme, uyanıkken travma ânıyla ilgili hayaller görme buna örnektir. Kişi bu durumu öylesine gerçekçi yaşar ki, ona uygun davranabilir: örneğin gördüğü hayallerle konuşabilir, bir tehlike olmadığı halde kaçmaya çalışabilir.  

Kaçınma: Kişi olayı hatırlatan yer, durum, konuşma, hattâ duygu ve düşüncelerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışır. Olayı hatırlamak büyük bir sıkıntı, acı ve korku hissine yol açtığı için kişi olayı hatırlatan yerlere gitmez, bu konulardan bahsetmez veya konuşulan yerlerden uzak durur.

Enkaz altında kalmış bâzı kişiler evin enkazının bulunduğu yeri, hattâ o şehri ziyaret edemeyebilir, olaydan bahsedemeyebilir.

Travma yaşamış kişilerde bazen olayın ayrıntılarını unutma durumu görülebilir. Genellikle olayın en sıkıntı verici bölümleri unutulur veya çok güçlükle hatırlanır. Bu durum “olayı düşünmek istememekten” farklıdır ve kişi hatırlamak istediği halde hatırlayamaz.

Ruhsal travmalardan sonra insanlardan uzaklaşma, gelecek beklentisinin kalmaması gibi belirtiler de görülebilir. “Benim yaşadıklarımı kimse anlayamaz” tarzında düşünme sık görülür.

Kişiler olayı yaşamamış kişilerden kendilerini duygusal olarak uzak hissedebilirler, duygularında körelme olur, sevinç ve üzüntü hissedemeyebilirler (blunting).

Bâzen kendilerine yardım etmeye çalışanlara öfke duyabilirler, bâzı kişiler sadece aynı travmayı yaşamış kişilerle görüşüp, diğerleriyle ilişkiyi kesebilirler. Gelecekle ilgili plan yapılamadığı için sadece o günü yaşama, aktivitelerde azalma görülebilir.

Aşırı uyarılma: Ruhsal travmadan etkilenmiş kişiler kendilerini diken üstünde, sürekli tetikte hissedebilirler. Her an o olay tekrar olacakmış gibi gelebilir. Davranışlarını bu ihtimali düşünerek şekillendirirler, bu konuda aşırı tedbirli davranırlar. Meselâ istemeden de olsa girdikleri binanın çatlağı var mı, kapısından kolay kaçılabilir mi diye kontrol ederler. Yolda yürürken üstüne devrilmesinden korkup direklere yaklaşmazlar. Tehlikeler konusunda abartılı tedbirler alabilirler. 

Aşırı uyarılmanın diğer göstergeleri âni ses ve hareketlerde irkilme veya yerinden sıçramadır. Kapı çarpması, yüksek sesle konuşma, birinin âniden odaya girmesi gibi beklenmedik durumlar kişinin yerinden sıçramasına ve uzunca sürebilen bunaltı belirtilerine (çarpıntı, terleme, titreme, nefes daralması) yol açar.

Özellikle uykuya dalmakta güçlük sık görülür. Travmayla ilgili korkular nedeniyle uykuya dalmak saatler sürebilir, normalde uyandırmayacak seslerle kişi kolayca uyanabilir.

Tedaviler

TSSB tedavisinde hem ilaçların hem de psikolojik tedavilerin etkili olduğu gösterilmiştir.

Travmatik olaydan herkesin aynı oranda etkilenmediği açıktır. Travmayla ilgili az sayıda ruhsal belirtisi olsa da hayatı çok fazla etkilenmemiş birçok insan vardır. Bazı kişiler için ise travmatik stres belirtileri iş ve sosyal hayatı çok ciddi biçimde engelliyor olabilir. Bu nedenle, travmanın etkilerinin giderilmesi için herkesin ihtiyacına göre farklı tedavi yaklaşımları planlanmalıdır:

Rahatsızlığın tedavisinin olduğunun bilinmemesi ve kişilerin travmayı hatırlamak istememesi yardım almayı geciktirir.

Travmadan az etkilenmiş, hayatını eskisi gibi sürdürebilen kişilere bilgilendirme, travmadan daha çok etkilenmiş, ciddi belirtiler yaşayan, ancak işini gücünü sürdürebilenlere danışmanlık veya kısa psikolojik tedavi yaklaşımları, hayatı ciddi derecede etkilenmiş, ağır belirtileri olanlara yoğun psikolojik tedaviler, ilaç tedavileri veya hastaneye yatış tavsiye edilir.

TSSB eğer depresyonla birlikte ise çoğu kez ilaç tedavisi eklenmelidir. Psikotik belirtiler mevcutsa, antipsikotikler de eklenir.

İlaç Tedavileri:

TSB tedavisinde antidepresan ilaçlar birçok hastalık belirtisini yatıştırmakta yararlı oluyor. Özellikle depresyonla birlikte görüldüğünde TSSB tedavisinde antidepresanlar kullanılması gerekir. Tedaviler doktor kontrolünde sürdürülmeli, doktorun önerdiği tedavinin etkili olabilmesi için tavsiye edilen süre ve dozlara uyulmalıdır.

Psikolojik Tedaviler:

Psikolojik tedaviler arasında etkili olduğu gösterilen tedavi türü ise Bilişsel-Davranışçı Tedavi adı verilen yöntemdir. Bu tedavide kişinin belirtilerinin sürmesine neden olan hatalı düşüncelerinin sağlıklı düşüncelerle değiştirilmesi amaçlanır. Ayrıca korku nedeniyle kaçındığı durumların üstüne gitmesi sağlanarak bu durumlarda yaşadığı korkunun azaltılması sağlanır. Psikolojik tedaviler bu konuda eğitim ve deneyimi olan psikiyatr ve klinik psikologlar tarafından uygulanır.

Hipnoterapi de işe yarar.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu, kişiye ve ailesine büyük sıkıntı veren, ancak tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır.

Travmalardan etkilenmiş birçok kişi:

1.     Yaşadıklarının bir ruhsal rahatsızlık olduğunu bilmediği veya belirtileri kendi güçsüzlüğüne veya eksikliğine bağladığı için, 

2.     sorunların tedavi edilebileceğini bilmediği için, 

3.     tedavi imkânlarına nasıl ulaşacağını bilmediği için,

4.     maddî imkânları olmadığı için

5.     sorunlarını konuşmaya utanıp sıkıldığı için veya rahatsız olduğu için…. tedaviye müracaat etmiyor olabilir.

Oysaki bu sorunların hem psikolojik açıdan hem de ilaçla başarılı biçimde tedavisi mümkündür. Ayrıca pek çok kişi, yardım kitapçıklarını okuyarak veya sorunu yaşamış başkalarından yardım alarak bâzı sorunlarının üstesinden gelebilir.

***

İyileşme önündeki en temel engeller olan şeyler şöyle özetlenebilir:

    • yardım aramaya çekinme,
    • umutsuzluk,
    • olayı hatırlamaktan kaçınma
    • insanlara güvenini kaybetme... 
      aynı zamanda hastalığın da temel belirtileridir.

Bu sorunların farkına varıp, yardım aramak sorunların çözümünü kolaylaştıracaktır.

***

Resul de düzelerek bölüğüne döndü ve askerliğini sorunsuz olarak bitirdi.

Sonra evlendi, mesut oldu ve çoluk çocuğa karıştı.

Ha, sonuçta da, ilk oğluna da o Kurmay Yüzbaşı’nın adını taktı: Barış.

 

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 29 Temmuz 2015 Çarşamba

69 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Onu senelerce önce tanımıştım ve tam anlamıyla bir çılgın, sevimli bir gitar ustası ve tatlı bir adamdı…

Jimi Hendrix’e benzerdi üslûbu ama onun gibi birtakım alışkanlıkları hiç olmamıştı. Belki arada bir alkol içerdi ve gerçekten de çok güzel gitar çalardı.

***

Ben klasik gitarımla refakat ettiğimde –ki Vivaldi filan tıngırdatırdım, o da ban Rock gitarıyla mukabele ederdim.

***

Kiraladığımız sandallarla Marmara’da dolaşıp birbirimize nazire yapardık. Tam bir çılgındı, ağzıyla veya elleriyle gitarı âdeta yukarı çalar ve hepimizi hayran bırakırdı.

***

Suya girince dahi saçları ıslanmazdı ve beraberce epey muhabbetimiz olurdu. Çok sevimli ve hergele bir kişiydi ve bir gün bir teknede “pick up those Turkish Girls” parçasını terennüm ederken ellerimizde biralarımızla, ben ona  “common boy, you can’t diye kalırdım”

***

Bir seferinde zenci fıstık gibi kıza kur yapmak yerine felsefe anlatınca –ki tam da Güneşin altında ve sıcakta, kızda pek şaşırmıştı.

***

Daha sonra epey ortamda bir araya geldik ve zamanla bağımız koptu ama eminim ki bu sevimli hergele, yani Asım Can gündüz hâlâ bir yerlerde çalıyor ve yarı deli, neşeli hâliyle insanları hayran bırakıyordur ve hâlâ hayattadır.

Bir seferinde "Yunan Adalarına gideceğiz, pasaport hazırlayın" deyince, kahkahadan ne yapacağımızı bilememiştik.

***

Bu çılgının mevcudiyeti tam da kadim topraklarımızda, yâni Sakız Adasında, Yunanistan’da aklıma geldi.

Bu sevim adamın adı Asım Can Gündüz’dür ve eminim ki, yaş almış olsa da, bir yerlerde çalıp insanların saçını başını yolduruyordur.

***

Türkiye’de olanlara karşı hemen herkes o kadar duyarsız ki, burada Selçuk, Zeren, Demet ve Ömür, sirtakiyle takılıyoruz.

***

Tahirler de aynı şeyleri söylemişlerdi.

Şimdi sizi bu sevimli adamla baş başa bırakayım:

 

Gene bizim HCÖ karşımızda...

 *** 

Bu sevimli hergele çok eski bir arkadaşımdır ve nedense diyarı küffarda aklıma düştü.

Mehmet Kerem Doksat - Sakız Adası - Yunanistan 

 

 

57 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Adam çok başarısızdı ama bunu engelleyecek bir şey yapamıyordu.

İyi bir insansı aslında ama nedense üzerine gelinirse mukabele edemiyordu

Temelde garip eğilimleri yoktu diyemeyiz çünkü olay ABD’de geçiyordu.

***

Aslında 25 sene önce ölmüştü ve kimliği meçhuldü. Ne bir belgesi ne de bir hüviyyeti mevcuttu.

***

Otopsiyle kimliğini anlamaya çalıştılar fakat zorlandılar.

Ya Polinezyalıydı ya da ekstazi (güçlü bir uyarıcı madde) kullanmış, ya da enerji içeceği türünden bir şey içmişti.

***

Garip olan Hindistan restoranlarında yasadışı şeylerin çok fazla satılmamasıydı ama yolun tam karşısında, Korsak ismindeki adam onları bekliyordu.

*** ,

İşi gücü yoktu ve çikolata içerisinde satılan bir çeşit zehri memlekete sokmuştu.

Viking kökenli olabilirdi. Pasaportu da yoktu ve sınırı yasadışı yollarla ABD’ye girmişti.

Boston’daydı ve detektif de Tanrı’ya küfreden sakallı bir aramdı (tipik OKB belirtisi).

***

Parmak izlerini almak için adlî tıp yöntemlerini kullanacaklardı ama ellerindeki solüsyon yetersizdi.

Kadın da garipti, diğer bir kadına da ölüm sonrası için otopsi yapılmasını istemekteydi ve sanki önceki hayatını hatırlıyor gibiydi; bir nev’i reenkarnasyon vakası gibiydi ve önceki hayatından bölümleri kısım hatırladı.

***

Kadın bir devlet okulunda tahsil etmekteydi ama detektif Foust’u tutacaktı.

Ağlamaya başladı ve elinde olmadan, yatan kadına baktı. Onu sanki kızı sanıyordu ve bunu itiraf etmesini istiyordu.

***

Odaya daldılar ama belli bir ölüm izine rastlayamadılar; uyuşturucu testi yapılacaktı ama kadında ne yaptığını bilememe ve hatırlayamama başlamıştı (deja vu, jamais vu).

***

Bütün bunları yaptıranın bir yaşam koçu mu olduğunu sorgulamaya başladılar ama en iyi koçlar zaten Türkiye’deydi ve “defol git” diyerek kovdular.

***

Birisi iki kere silah çekmiş ve iki mermi sıkmıştı.

Kadının kalbinin iki yönünden vurulmuş olduğunu gördüler.

Merminin nereden geldiği belli değildi ve Jane ismindeki kadın da kimin vurduğunu bulmaya çalışıyordu.

***

Aslında ne yaptığının farkında değildi ve arada televizyon seyrederek kendini oyalıyordu.

***

Zeytinli ağdayla bacaklarının tüylerini aldı, daha güzel olmalıydı.

Aslında çoktan ölmüştü ama bunu anlayabilen yoktu (nihilistik hezeyan) ve kendisinin hapse girip öldürülmeye çalışıldığını zannetti.

***

Oksijen yetmiyor ve sesler işitiyordu (hallüsinasyon) garip şeyler görüyordu ama anlamlandıramıyordu (bizzare illiüzyon). Panikledi ve canı şeker istedi, Kylee ismindeki bir kadından bahsetti.

***

Kocası tatile çıkmadan önce her şeyi CD veya DVD’ye kaydetmek arzusundaydı ve bunların hepsinin Air Force 1 uğruna olduğunu söylüyordu.

***

Kolay değildi kadının ve yakınlarının işi, zincirleri kırarak koştular.

Ölesiye dövüştüler ve garip adam bir Zombi şekline dönüşerek ayağa kalktı.

Ağır şekilde küfretti ve 17. Asırdan kaldığını iddia etti.


 Bir anda ortaya insanları da yiyebilecek kadar kocaman bir köpek çıktı.

Kadın “Ne garezin var, pazarlık erelim ve bana mahrem tıbbî belirtilerini anlat” dedi.

Yüzü bir cadı gibiydi ama bir anda alevlere büründü.

***

“Kimsin sen kim olabilirdin diye bağırdı”, çünkü artık hayalet olmuştu.

Bütün bunları Kitabı Mukaddesle izah etmek üzere bir araya gelip bir seremoni, yeniden nişanlısının bedenine girmeye çalışarak “ben paranoid bir kadınım, büyülü dünyadan geldim” dedi Schneider belirtisi).

***

Akabinde Amerikan pastasıyla dolaşırken, peşlerine sarışın bir büyücü gelerek, “artık barışalım ve evlenelim” dedi.

***

Nora ismindeki sarışın cadı tekrar bedenlendi ve insan suretine büründü; ölmüş kadına evlenme teklif etti.

***

Esmer ve alkolik kadın şarabından içti ve mumları söndürdü.

Adama –ki çoktan mevta olmuştu, cinsel ilişki teklif etti (hezeyan).

Sonra giyindi ve sağ gözü âmâ olan bir adam ortaya çıktı, telepatik gücüyle herkesi kontrol etmeye çalışmaktaydı.

***

Daha sonra ölülerin dirilmesi için diğerkâmca şekilde ilaç almaya başladılar.

Arthur ne olduğunu sordu. Aslında meşhur bir TV yıldızı olduğunu da düşünüyordu (hezeyan).

Sheldon “bağırmamda bir sakınca var mı”? dedi!

Oturup pizza yiyerek erkekliğin anlamını ve Büyük Patlamayı tartışmaya başladılar, biri diğerine “ona taptığımı mı düşünüyorsun” diye sordu; bunu sapıklık olarak niteledi

***

Şefkat göstererek ve hindi yiyerek bu zırvalığı kutlamaya başladılar ama mavi T-Shirtlü adam allerjik bünyeli olduğunu, bunu lise yıllarında kaptığını söyledi.

***

Gene Arthur ortaya çıkmıştı ve özür diledi. Zaman mekân sınırı da aşılarak, uzay bükülmüş, Zombi gencecik bir adam olmuştu ve genç bire kızla evlenerek, arkadaşlık teklif etti.

Yaşlı adam gene insanlaştı ve genç olanla dalga geçmeye başladı. Ona “sen yapayalnız bir tipsin, yatmayı bırak da ayağa kalk” dedi.

***

Kendisinin 73 yaşında ve Mr. Proton olduğunu söyleyerek, bunun mânidar bir tesadüf olduğundan bahsetti. Üstelik bu sefer de medyum olmuştu ve her şeyi biliyor ve anlıyordu.

***

Gene şarap içmeye başladılar ve adam gene Hintli oldu, genç kadına “içtiğin için utanmalısın” dedi. Kadın “tatlım, içerim, ne olacak yani” dedi.

Hintli asam büyülü bir kolye yaparak, başarısını cep telefonuyla bütün âleme yaydı.

***

Bu esnada bir şeyler yemeye ve içmeye başladılar,  her şeyin sırrını çözdüklerini düşünmeye başladılar.

Titanyum ve Karbonla deney yapmaya karar vererek gene içtiler. Gay tipli Doğulu adam kızlara asılmaya başladı.

***

Adam tekrar Türkleşti ve kadına garip sözler söyleyerek bir taksiye bindi; sonra da küfretmeye başladı ve silahlar çekildi.

***

Bir köpek ortaya çıktı ve dile geldi ve Terrier cinsi köpek konuşu,  canı Ice-Tea istedi ama sahibi ona viski verdi.

Kelp sarhoş olup dile geldi ve dile geldi. Kendisinin çok zeki olduğunu iddia etti ve bir anda imana gelerek tekrar insan olarak, ahlâkî kaidelere göre yaşayacağına yemin etti,

***

Kadınlara düşman oldu ve kadınları baştan çıkarıcı olarak görmeye başlayarak, kan içmeye başladılar ama bir anda uyuşturucu işine tekrar karışarak Tatlı Cadı Samantha oldu ve 1.800.000 USD’a ortak olmayı teklif etti.

Vampir aynaya baktı ama kendini gördü çünkü tekrar 20 Asra dönülmüştü ve bunlar sarımsaktan da korkmayan ve kan içmeyen ama sol ayağı aksayan Satanistlerdi (Sans la Vey’in dini).

***

 Faiz ve ticaret için tartıştılar ve 2014’e dönüldü. Aile terapisine başlandı da, terapist sakallı ve bir garipti. Aniden kar yağmaya başladı ve ağaçlar fallus gibi kocaman oldu.

Paslı bir arabaya bindiler ama ortalık pis kokuyordu.

Yerdeki koliye baktılar, sıradan bir kutu gibiydi klasik yöntemle yazılmış bir mektup vardı: “Günah çıkar” diyordu.

***

Bisiklete binip evlerine doğru yola çıktılar. Her şey mükemmeldi de, kızı sakallı bir rahip karşıladı. Yerler boya doluydu ve kolinin içinde bir sprey dolusu kırmızı boya vardı.

***

Bundan sonrasını yazmayacağım ama tam bir absürdite olduğunun farkındayım.

Vanda İsminde bir Balık filmini seyreder veya bir şekilde olan biteni izlerseniz, gerisini oradan görebilirsiniz.

Bol fuhuş, polis, sigara ve benzeri şeyler var.

Şimdi yatma zamanı, ben de bizimkileri merak etmeye ve Türkiye, İzmir ve bütün vatanım için her şeyin en güzelini dilemeye devam edeceğim.

***

Hoşça kalın, yarın görüşürüz.

Mehmet Kerem Doksat – Çeşme – 24 Temmuz 2015 Cuma

130 kez okundu
0