Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Sevgili Mekâncılar,

Devrimizin belki de en büyük sıkıntısı Küreyelleşme (glokalizasyon) ve sıkıntı. Yani her şey "yok mekânlarda" cereyan ediyor: Büyük havaalanları, oteller, hastaneler ve benzeri yerler. Her tarafta aynıdır bunlar

Günümüzde terörden ve anomiden bunalan insanlar, çareyi yok mekânlarda ve ne yapacağını bilemeden sürekli olarak TV’deki her biri birbirinden sıkıcı, itici tartışma programlarında bulmaktalar.

Her tarafta sürekli birbirini faşistlikle suçlayan kayıkçı kavgaları var ve hani kanalı açsanız karşınıza iktidar güçlerinin nasıl olup da devleti idare etmekte zorlandıklarını görüyorsunuz.


Gün geçmiyor ki bir şehit, bir vatan evlâdının ölüm haberini almayalım.

Bana gelen e-maillerin hemen hepsi ya şiddet ya da kınama dolu. Hemen herkes mevcut politik durumla ilgili bir şeyler yazıyor!

İnsanımız sevmeyi ve sevilmeyi mi unutmaya başladı, bilemiyorum.

Hangi kanalı açsanız, karşınızda aynı zatı, yani Devletlû’yu görüyorsunuz.

Merak ediyorum, bütün Baroyu ve diğer sivil toplum kurumlarının hemen hepsini karşısına alan ve infial içerisinde sürekli olarak hücum edilen bir kadro nasıl olup da hâlâ ayakta durabilmekte.

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal alenen “Faşizm” diye haykırmakta, diğer hemen bütün kadrolar da muhalif durumda.

 

Barolar Birliği Başkanı Feyzioğlu (tanıştım, çok mütevazı bir insan) daha dikkatli ve ihtimamlı takılmakta ama Devletlû’nun müthiş öfkesini nasıl nezaketle geçiştirip (kendisi henüz Başbakan iken) nazikçe “Kızmayın Sayın Başbakanım” demişti…


Geçen gün Genç Dostum Mustafa Morgül bize yemek ısmarlarken sohbet ettik ve çok ümitliydi memleket hakkında. Bir İnternet gazetesinde iş bulduğunu ve yorumculuğa da başlayabileceğini anlattı. Hattâ beni de çağıracağını ekledi.

Demek ki güzel şeyler de olmuyor değil vatanımızda.

Her yerde sürekli şehitler, baskılar ve zulüm gırla gitmekte.

Bütün bunlara rağmen Ulusal Kanal, Halk TV ve seneler sonra tekrar karşılaşınca pek sevdiğim duayen (kıdemli) isim Cem Özer’in sunuculuğunu yaptığı +1 TV haricindeki yerlerde ve diğer mecralarda insanlara yaşama hakkı tanınmasına, medyada seslerini çıkarmalarına müsaade edilmiyor. Medyaya bakalım: Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, kamuoyunda tartışmalara yol açan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın maliyetini 1 Milyar 370 milyon Lira olarak açıkladı. Şu ana kadar 964 milyon Lira’nın kullanıldığını, geri kalanın 2015 bütçesinden harcanacağını söyleyen Şimşek, Erdoğan’a alınan uçağın maliyetinin ise 185 milyon Dolar olduğunu belirtti. Türkiye ve dünya medyasının tartıştığı Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın maliyetini Maliye Bakanı Mehmet Şimşek açıkladı. Buna göre, saray için şu ana kadar 964 milyon Lira harcanmış. 2015 yılı bütçesinde ayrılan inşaat harcaması ile toplam maliyet 1 milyar 370 milyon Lirayı bulacakmış. Yine alımı Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde yapılan ve Cumhurbaşkanı seçildikten sonra kullanıma sokulan yeni Cumhurbaşkanlığı uçağı TC-Ana’nın maliyeti ise 185 milyon Dolar. Bugüne kadar sır gibi saklanan devletin iki büyük harcamasının boyutları Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda ortaya çıktı. Ak-Saray’ın maliyetini, Komisyondaki görüşmelere katılan Maliye Bakanı Şimşek açıkladı. Rakamların büyüklüğü muhalefetin tepkisini çekerken Saray’ın maliyeti ile tanesi 250 bin Dolar’a mâl olan 40 kişi kapasiteli 2 bin 462 yaşam odası veya biri 2 milyon liraya mâl olan 24 derslikli 685 okul yapılabiliyor.Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olduğu dönemde inşasına başlayıp, Cumhurbaşkanı olunca taşındığı yeni Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün maliyetinin 1 milyar 370 milyon Lira olduğu ortaya çıktı. Bugüne kadar 964 milyon Lira harcanan Ak-Saray’ın maliyeti inşaat tamamlandığında 1 milyar 370 milyon Lira’ya ulaşacakmış. Yine alımı Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde yapılan ve Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Türkiye’ye getirilerek kullanıma sokulan yeni Cumhurbaşkanlığı uçağı TC-TUR’un maliyeti ise 185 milyon Dolar. Bugüne kadar sır gibi saklanan devletin iki büyük harcamasının boyutları önceki akşam yapılan Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda gün yüzüne çıktı. Ak-Saray’ın maliyetini, komisyondaki görüşmelere katılan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek açıkladı.

***

Bu rakamlara, bir de bu dünya tarihinin en kocaman inşaat abidesinin kaçak olduğu tevatürü eklenmiş durumda!

Ağzını açtığı anda Dolar fırlıyor Devletlû'nun. Rekora koşmakta şu aralar!

Bize de komşular ve herhalde çaya gidersek huzura kabul ederler.

Sevgili Akrabam Can Ataklı dahi öfke ve çaresizlikten gerilmiş ve bu iktidarla mücadele edebilmek için yıpranıyor, dün Ulusal Kanal’da gördüm. Yıpranmıştı Can ve yeni evliliğinin lezzetini dahi alamadığı kanaatindeyim.


Aynı şeyi ta çocukluğumdan beri tanıyıp sevdiğim Uğur Dündar’ın yönettiği Halk TV programlarında da gözlemlemekteyim (kendisi de İstanbul- Ankara arasında mekik dokumakta. Geçenlerde konuğu Müjdat Gezen’di ve çok yüreklice bir çıkışla, her zamanki mizahi gücünü koruyarak “hodri meydan” kıvamında bir espri patlattı ve fıkralar anlattı.

Bakın, o kadar uğraşıp da Legion de Honor almayı başaran büyük bir edebiyat Ustası olan Yaşar Kemal de vefat etti. Nerede mi teslim etti ruhunu?


Çapa Tıp Fakültesindeki mütevazı bir odada. Beklerdiniz ki bu büyük Homerosoğlu (gene Merhum Cemil Meriç’inDemirciler Çarşısı Cinayeti” için kullandığı tasvirdi) şaşaalı ve özel bir hastanenin debdebeli odasında ölsüns işgali yüzünden göç etmek zorunda kalan Halime-Sadık Çiftinin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Nüfus cüzdanına ancak ilkokulda sahip olabilmişti ve doğum tarihi de kayıtlara 1926 olarak geçmişti.

Çocukluğu

Romanlarının ülkesi” Çukurova’da, gerçekten de roman gibi bir çocukluk geçirmişti. Evlerinde Kürtçe, köylerinde ise Türkçe konuşulurdu. Türkmen köyüne göç etmiş Van muhaciri ailesiyle köylüler arasındaki ilişkiyi, yıllar sonra. "Biz de kendimizi onlardan hiç ayırmıyorduk. Bütün köylülerle akraba gibiydik” diye anlatmıştı.

Talihsizce bir olay sonucunda bir gözünü kaybetmişti: Üç buçuk yaşındayken, evlerinin avlusunda koyun kesen halasının eşini izlerken, bıçak derisinden çıkan bıçak sağ gözüne saplanmıştı ve bu gözü görmez olmuştu. Bu olaydan bir yıl sonra da babası cinayete kurban gitmişti.

Babasını, Van’dan göç ederken ölümden kurtarıp büyüttüğü oğulluğu Yusuf, camide namaz kılarken kalbinden bıçaklamıştı. Bu olaya tanık olan Yaşar Kemal, kekeme olmuştu ve 12 yaşına dek konuşmakta zorlanmıştı. Yalnızca türkü söylerken kekemeliği geçiyordu. Babasının ölümüne çok üzülen Yaşar Kemal, uzun süre mezarlıkların önünden dahi geçememişti. Okur-yazar olduktan sonra kekemelikten kurtulmuştu. Babasının ölümünün ardından annesi, evli olan ve Yaşar Kemal’iniyi bir adamdı” diye nitelediği amcası Tahir’in ikinci eşi olurken, aile yoksullukla karşı karşıya kaldı. Yaşar Kemal ise “çocukluğunun krallığında” canının her istediğini yapıyor, âşıkların anlattığı destanları, eşkıya hikâyelerini dinleyip ileride romanlarda anlatacağı bir atmosferde kendisini geliştiriyordu. “Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor” kitabında çocukluğunu “Ben köyden ayrılıp şehre düşünce çocukların çocuk olduğunu anladım. Elbette çocuktuk biz de ama hiç kimse bize küçültücü bir davranışta bulunmadı. Bizim köyde çocuklar da insandı” sözleriyle aktardı.

Küçük yaşlarda ozanların anlattığı efsaneler, okudukları şiirler Yaşar Kemal’i derinden etkilemişti. Yaşar Kemal de küçük yaşına rağmen ozanlara öykünerek türküler, şiirler söylemeye başladı. Kendisiyle atışan görme engelli Âşık Ali’ninSen bu yaşta bu kadarsan sonunda Karacaoğlan gibi olacaksın” sözleri onu çok mutlu etti.

Yaşar Kemal, Kürtçe konuşulan bir evde büyümesine karşın niçin Kürtçe yaz(a)madığı konusunda eleştirilere maruz kalmıştı. Cevaben de şunları aktarmıştı: “Evde çoğunlukla Kürtçe konuşuluyordu. Evdekiler kırık dökük bir Türkçe öğrenmişlerdi. Biz çocuklara gelince evde de dışarıda da hemen hemen hiç Kürtçe konuşmuyorduk. Evdekiler bize Kürtçe ne söylerse söylesinler biz onlara Türkçe cevap veriyorduk. Bizimkiler de bize hiç kızmıyorlardı. Ben şimdi Kürtçeyi ne konuşulursa konuşulsun anlıyorum. Uzun olmamak koşuluyla da konuşabiliyorum ama bir hikâye anlat derlerse anlatamıyorum. Tabii yazamıyorum da... Yazılanları da öyle pek anlayamıyorum. Türkçeyi ne zaman öğrendim, Kürtçeyi ne zaman anlamaya başladım anımsamıyorum”.

İlkokulu bitirdiğinde önünde iki seçenek vardı: Ya kendisinin ileride Karacaoğlan gibi bir âşık olacağından emin Âşık Rahmi ile Anadoluyu köy köy dolaşmak, ya da ortaokula gitmek... Uykusuz gecelerin ardından ortaokula gitme kararı almıştı. Öğretmenin kendisi için kasabanın zenginlerinden topladığı parayı kabul etmeyen Yaşar Kemal, Adana'nın yolunu tutmuştu. Çırçır fabrikasında çalışıp okuduğu ortaokulu son sınıfında maddi imkânsızlıklar nedeniyle terk etmek zorunda kaldı. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği’nde ırgat kâtipliği, Adana Halkevi Ramazanoğlu Kitaplığında memurluk, Zirai Mücadele’de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli’nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği, pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. Çukurova’dan ve Toroslardan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı "Ağıtlar", Adana Halkevi tarafından 1943’te yayımlandı. Yaşar Kemal 17 yaşındayken, İstanbul'dan Adana’ya sürgün gelen Arif Dino’nun “eskiyene kadar tekrar tekrar okuman için” diyerek 3 adet hediye ettiği ettiği Don Kişot romanından izlenimlerini, yüreğimde sakladığım birçok gizi açıklamıştı. Bir karanlığa gömülmüş, sonra da içimde bir yücelme olmuştu” sözleriyle aktarmıştı. İstanbul’dan Adana’ya sürgün edilen Ârif ve Abidin Dino kardeşler, onun yaşamında önemli yer tuttu.

Yaşar Kemal, Adana Kadirli’de arzuhalcilik yaparken “Komünizm propagandası suçlamasıyla” karşılaşmıştı. Evi birkaç kez jandarma baskınına uğramıştı. Folklor denemeleri, roman taslakları baskınlarda kayboldu. Hakkındaki bir ifade nedeniyle gözaltına alınıp tutuklandı. O günü, “Adana’da Kadirlili bir çocuk Komünist propagandası yaparken yakalanmış... Çocuğu çok dövmüşler, o da bildiği adların hepsiyle bir olmuş Çukurova’da Komünist Partisi kurmuş, ben de o kurucular arasındayım. Bir sabah candarmalar geldi, şangur şungur kelepçeler taktılar” diye aktardı. Cezaevinde kendisine, “senin ailen bana çok yardım etti, hayatımı kurtardı desem doğru olur ama bu hapishanede tek düşmanın benim. Benden kork. Kaatillikten, hırsızlıktan, ırza geçmekten düşseydin başım üstünde yerin vardı" diyen Eşkıya Hilmi’nin bıçaklı saldırısına maruz kaldı. Bir öyküsünü okuyan ve anlatımına hayran kalan mahkeme başkanının “buralarda durmayın. Sizi öldürürler, yazık olur” şeklindeki sözleri üzerine önce Ankara'ya Ankara’ya, oradan da İstanbul'a gider. İlk olarak 1951-1963 arasında Cumhuriyet Gazetesinde fıkra ve röportaj yazarı olarak çalışan Kemal, burada “Yaşar Kemal” ismini kullanır. Bu arada 1952’de ilk öykü kitabı “Sarı Sıcak’ı”, 1955’te ise bugüne dek 40’tan fazla dile çevrilen romanı “İnce Memed’i” yayımlar. 1962’de girdiği Türkiye İşçi Partisinde genel yönetim kurulu üyeliği ve Merkez Yürütme Kurulu üyeliği görevlerinde bulunur. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğrar. 1967’de haftalık siyasî dergi Ant’ın kurucuları arasında yer alır. 1973’te Türkiye Yazarlar Sendikasının kuruluşuna katılır ve 1974-75 arasında ilk Genel Başkanlığını üstlenir. 1988’de kurulan PEN Yazarlar Derneğinin de ilk başkanı olur. 1995’te Der Spiegel'deki bir yazısı nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılandı, beraat etti.

Aynı yıl bu kez Index on Censorhip’teki makalesi sebebiyle 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkûm edildiyse de cezası ertelenir. Roman ve öykülerinde çoğunlukla Çukurova’da yaşanan insan dramlarını işlemiştir. Büyük şöhret kazanan “İnce Memed” romanı 40 dile çevrilirken, büyük dünya yazarları arasında yer alır. “İnce Memed’in” de aralarında bulunduğu 9 eseri filme çekilir. 2. Abdülhamit’in baştabibi Jak Mandil Efendi’nin Torunu Thilda Kemal ile evliliği ona dış dünyanın da kapılarını aralar. Türkçe, İngilizce, Fransızca ve İspanyolcayı iyi bilen Thilda Kemal, Yaşar Kemal’in, 17 eserinin yabancı dillere çevirisini yapar. 50 yıl evli kalan ve bir çocukları olan çifti ölüm ayırır. Yahudi kökenli olan Karısı Thilda Kemal, 17 Ocak 2001’de hayatını kaybeder. Yaşar Kemal, Ayşe Semiha Baban ile ikinci evliliğini yapar. Karısı Tilda Kemal’in vefatı sonrası Tilda ile Yaşar Kemal'in hikâyesini yazan Cengiz Çandar şu satırlarla anlatmıştır: “Onun için miydi, yoksa avlunun köşesinde süzgün bir fidan gibi bir kenara ilişmiş duran, Türk dilinin koca çınarı, dev cüsseli eşi için mi”?

Dünyaya geldiğinde adını Mathilda koymuşlardı. Osmanlı Bankası'nın Genel Müdürü’nün kızı. Padişah Abdülhamit’in Baştabibi Jak Mandil Paşa’nın Torunu. Paşa Torunu Mathilda. Onu tanıyan herkesin, hangi yaştan olurlarsa olsunlar, tek sözcükle seslendikleri andıkları göze batmayan, alçak gönüllü, zekâ kumkuması, zarif kadın: Tilda. Yahudi olarak doğmuştu, Abdülhamit’in baştabibi Jak Mandil Paşa’nın torunu idi ve Abdülhamit’in babası Sultan Abdülmecit’in yaptırdığı Teşvikiye Camii'nden Fatihalarla uğurlanarak, bir Müslüman mezarlığında son yolculuğuna çıkmıştı. 19. Asır Camisinde, 21. Asır başlarında bir hazin ve bir o kadar anlamlı törendi. Tabut, cenaze arabasına doğru omuzlarda yol alırken, neydi acaba o? “Son Osmanlı’yı mı uğurluyorduk; yoksa toplumumuzun harikulâde dokusunun, derinliğinin bugünlere ve yarınlara izdüşümünü mü izliyorduk? Doktoru cüzdanında “Kelime-i Şahadet” bulmuş vasiyet niyetine. Varoluşunda karınca emeği bulunan dev eşi ile sonsuz yolculuğun mekânında da ayrı düşmek istememiş. Mathilda doğdu, Tilda Kemal olarak Teşvikiye Camii’nden kalkıp, Müslüman mezarlığında uykuya girdi. Jak Mandil Paşa’nın Torunu, Osmanlı Bankası Genel Müdürü’nün kızı olarak büyümüştü. Bir gün yolu, Van’ın Erciş'indeki köklerinden fışkırıp, Toroslar'ın eteğinde Kadirli’de kök salan, Çukurova'nın bereketli toprağında yeşeren Yaşar Kemal’le kesişti. Yaşar Kemal, atalarının gözünü kamaştıran Süphan Dağı kadar heybetli, kendi gözlerinin eğitildiği Toroslar kadar vakurdu. Küçücük bir çocukken, kan davası sonucu, babasını bir Cuma namazında gözü önünde vurdular. Anadilini tam bilmeden, öğrenemeden dili tutuldu. Okuyamadı. Çukurova'nın kahrını yaşadı. Dili çözüldüğü vakit, Türk dilinin en yaman ustası olduğunu düşündü. Destanlar coğrafyasının çağdaş trubaduru, Türkiye insanının erişilmez dili o. Bir asırlık çınar gibi gövdesiyle, İnce Memed’in” kendisi. Türkçe'yle çıktığı dünya kulvarlarında bu halkın, bu ülkenin yüz akı. İnsanlığın büyük kültür ustaları ailesinin Türkiyeli yüce ferdi. Yaşar Kemal, Türk dili ile “Rabindranath Tagore'un kandili” ise, Tilda, o kandili tutan el idi.

Yaşar Kemal adını bilen ve sayan herkesin, Tilda’ya, dolayısıyla, teşekkür borcu vardı. Tilda, Türkçe, İngilizce, Fransızca ve İspanyolcanın tamamına her birinin anadili olanlar kadar hükmediyordu. Yaşar Kemal’in, dile kolay, 17 eserinin yabancı dillere çevirisi onun elinden çıktı. Dünya, Türkiye'nin usta lisan kuyumcusunun, bu halkın asırlardan gelen gür bilgelik ırmağının uğultusunu Tilda sayesinde öğrendi. Yaşar Kemal, bu efsunlu efsaneler toprağının içinden akan pınar idiyse de, Tilda ile çağladı. Efsanenin somutu olur mu? Somut olursa, efsane olur mu? Tek bir istisnasıyla olabilir ve oldu: Onunla, Tilda. Yaşar Kemal’in insanlığın dağarcığına kazandırdığı nice efsanenin, yazılmamış yaşanmış hâliydiler. Ne eşsiz bir buluşma. Kürt Yaşar ile Yahudi Tilda. Aşiret Çocuğu ile Paşa Torunu. Cami avlusundaki ayrılık töreni, paradoksal biçimde, bu şahane buluşmanın canlı anlatımıydı bir bakıma. 19. Asır ile 21. Asrın buluşması. Sanki Yaşar Kemal’in geçmişten alıp, geleceğe bırakmak istediği en unutulmaz destanın canlı gösterisi.

Yaşar Kemal, akciğer rahatsızlığı nedeniyle vefat eden hayat arkadaşı Thilda’yı (Tilda) şu sözlerle uğurlamıştı: Thildacığım, Sevgilim. Sana teşekkür ederim. Yaşadığımız bu güzel hayat için sana teşekkür ederim sevgilim. Korkma, sakın korkma. Biz namuslu bir hayat sürdük”. Yaşar Kemal hayatının aşkı Tilda Kemal’in vefatının ardından önce evini taşımış, ardından da hâlihazırdaki karısı eşi Ayşe Semiha Baban ile hayatını birleştirmişti. Yaşar Kemal'in evliliğine gerekçe olarak ise “yalnızlığa dayanamadığı” gösterilmişti. Artık, yeni hayat arkadaşı olan 1946 doğumlu Baban, eski Kültür bakanlarından Cihat Baban’ın yeğeniydi. 1970’te Beyrut Amerikan Üniversitesini bitiren Baban, Boğaziçi Üniversitesi İdarî Bilimler ve Pazarlama Bölümü’nü tamamladı. Ardından Harvard Üniversitesinde eğitim gördü. İyi derece İngilizce ve Fransızca bilen Baban, iş hayatına Boğaziçi Üniversitesi Ön Lisans Öğrenci İşleri Bölümünde başladı. Ardından, Sürekli Eğitim Merkezi Kurucu Müdürlüğü, İstanbul Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Dokümantasyon Merkezi Müdürlüğü, Yabancı Sermaye Derneği Genel Sekreterliği, Sandoz AŞ’de Dış İlişkiler ve İnsan Kaynakları Müdürlüğü, Novartis İletişim Koordinatörlüğü, OPEL’de Dış İlişkiler Koordinatörlüğü görevlerinde bulundu. Baban’ın sayısız dernek ve vakıfta da üyeliği var. Bunların arasında Halkla İlişkiler Derneği, Tarih Vakfı, Avrupa Danışma Kurulu, TESEV geliyor. 

Pek çok kez Nobel’e aday gösterilmesine karşın bu ödül kendisine verilmedi. Yakın dostu Zülfü Livaneli, Nobel ödülünün küçük hesaplar ve kıskançlıklar dolayısıyla Yaşar Kemal’e verilmediğini, “Sevdalım Hayat” kitabının 231. sayfasında şöyle aktardı: “Bir seferinde Yaşar Kemal, Nobel Ödülü'ne çok yaklaşmıştı. En güçlü aday olarak adı geçiyordu ve sonradan öğrendiğimize göre ödülü kazanamaması için hiçbir neden yoktu. Tam o sırada bazı Türkler ve 'Türkiyeli Kürtler' devreye girerek Yaşar Kemal aleyhine bir dedikodu çarkı çevirdiler. İsveç Akademisi’ne, Türk edebiyatını iyi bilmediklerini, aslında Yaşar Kemal’in Türkiye’de beşinci sınıf bir yazar olduğunu, sadece o çevrilmiş olduğu için ödülü ona vermenin haksızlık olacağını söylemişler. Bu arada bazı Kürtler de Yaşar Kemal’in Kürt olduğu halde Türkçe yazmasının Kürt kimliğini inkâr etme anlamına geldiğini öne süren bir kampanya başlattılar. Onlara göre Yaşar Kemal, Kürt halkının masallarını alıp Türklere mal etmekle görevli bir devlet yazarıydı. Lars Gustafson adlı İsveçli romancı Avusturya’da tanıştığı Diana Canetti adlı Türkiyeli bir yazarın Türkiye’de Yaşar Kemal’den daha ünlü olduğunu yazınca dayanamadım ve yazının yayımlandığı Expressen gazetesine bir açıklama gönderdim... Bu tartışmalar, zaten kıl payı dengeler üstünde duran İsveç akademisini ürküttü, Yaşar Kemal’e verecekleri ödülü ertelemeyi uygun görüp Patrick White’a verdiler”.


Çukurova’da başlayan edebiyat hayatında Yaşar Kemal, pek çok ödüle layık bulundu. Ünlü yazarın kazandığı ödüller şöyle: 1955 - Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün adlı röportaj dizisiyle 1955 Gazeteciler Cemiyeti Başarı Armağanı, 1956 - İnce Memed ile 1956 Varlık Roman Armağanı, 1966 - Teneke’den aynı adla uyarlanan oyunu ile 1966 İlhan İskender Armağanı, 1966 - Teneke oyunu ile 1966 Uluslararası Nancy Tiyatro Festivali Birincilik Ödülü, 1974 - Demirciler Çarşısı Cinayeti ile 1974 Madaralı Roman Armağanı, 1977 - Yer Demir Gök Bakır ile 1977 Fransa Eleştirmenler Sendikası En İyi Yabancı Roman Ödülü, 1978 - Ölmez Otu ile 1978’de Fransa’da En İyi Yabancı Kitap Ödülü, 1979 - Binboğalar Efsanesi ile 1979 Fransa Büyük Jüri En İyi Kitap Ödülü, 1982 - Uluslararası Cino Del Duca Ödülü, 1984 - Fransız Legion d’Honneur Ödülü Commandeur payesi, 1984 - TÜYAP Kitap Fuarı Halk Ödülü, 1985 - Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü, 1986 - Kale Kapısı ile 1986 Orhan Kemal Roman Ödülü, 1988 - TÜYAP Kitap Fuarı Halk Ödülü, 1988 - Fransa Kültür Bakanlığı “Commandeur des Arts et des Lettres” Nişanı, 1991 - Fransa Strasbourg Üniversitesi Onur Doktorası, 1992’de TÜYAP Kitap Fuarı Onur Yazarı, 1992 - Antalya Akdeniz Üniversitesi Onur Doktorası, 1993 - Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü, 1994 - Mülkiyeliler Birliği Rüştü Koray Armağanı, 1995 - Morgenavissen Jylaand-Pösten Ödülü (Danimarka) , 1996 - Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce Özgürlüğü Ödülü, 1996 - Kanun Sesi ile 1996 Akdeniz Yabancı Kitap Ödülü (Perpignan, Fransa), 1996 - VIII Katalunya Uluslararası Ödülü (Barcelona, İspanya), 1996 - Lillian Hellman/Dashiell Hammett Baskıya Karşı Cesaret Ödülü (New York, ABD), 1997 - Uluslararası Nonino Ödülü (İtalya), 1997 - Kenne Vakfı Düşünce ve Söz Özgürlüğü Ödülü (Uppsda İsveç), 1997 – Norveç Yazarlar Birliği Ödülü, Wole Soyinka ile ortak, 1997 - Frankfurt Kitap Fuarı Alman Yayıncılar Birliği Ödülü, 1998 - Frei Üniversitesi Berlin fahri doktora, 1998 - Bordeaux Yayıncılar Birliği Yabancı Edebiyat Ödülü, 2002 - Bilkent Üniversitesi fahri doktora, 2003 - Z. Homerus Şiir Ödülü, 2003 - Savanos Ödülü (Selanik) , 2003 - Türkiye Yayıncılar Birliği Yayıncılık Emek Ödülü, 2008 - Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü, 2011 - Türkiye Gazeteciler Derneği Özel Onur Ödülü, 2011 - Grand Officier dans l’Ordre National de la Légion d’Honneur Nişanı, 2013 -Ermeni Krikor Naregatsi Nişanı. Demirciler Çarşısı Cinayeti romanında “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler, çekip gittiler” diyen Yaşar Kemal, bir süredir tedavi gördüğü hastanede bugün hayata gözlerini yumdu.

Ulu Çınar Yaşar Kemal 2 Mart Pazartesi, Teşvikiye Camisinde kılınacak öğle namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilecek. Gitmeyi düşünüyorum, Arapça bilmediğim için, Türkçe olarak dua ederim arkasından. Herhâlde zılgıtlar ve Kürtçe ağıtlar da gırla gidecektir.

Beklerim ki bütün devlet ricali de orayı teşrif etsin ve Devlet Töreni yapılsın. Hayatı boyunca Kürt kartı üzerinden destanlar, İnce Memed gibi şaheserler kaleme alan bu Koca Çınar kendini nasıl anlatmış, bakalım: Yaşar Kemal, Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğlu olarak aslen Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü’ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugünkü Ünseli) köyünden olan bir aileden dünyaya geldi. Kendi anlatımına göre bir Türkmen köyünde tek Kürt ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen Yaşar Kemal, evde Kürtçe, köyde ise Türkçe konuşurdu. Ailesi, Birinci Dünya Savaşından dolayı Adana'nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite (bugün Gökçedam) köyüne yerleşti. Beş yaşındayken, babasının camide öldürülüşüne tanık oldu. Ortaokul döneminde çeşitli işlerde çalıştı. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliğinde ırgat kâtipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele’de ırgat başlığı, daha sonra Kadirli’nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, batözlerde ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı.

1978 yılında yaptığı bir söyleşide sanat çalışmalarına ilkokula başlamadan önce şiirle işe koyulduğunu ve okula başladığında “yaşlı halk şairleriyle çakıştığını” hatırladığını belirtti. İlkokulun son sınıfındayken arkadaşı Âşık Mecit, çok iyi saz çalarken kendisi annesinden ötürü sazı “berbat” çalmaktaydı. Bunun sebebini şu sözlerle dile getirmişti: “Benim saz çalamamamın sebebi var, anam âşık olacağım da diyar diyar dolaşacağım diye saza, âşıklığa düşman olmuştu. Onun tek çocuğuydum ve gözünden ayırmıyordu beni. Okulda, düğünlerde bayramlarda beni hep Âşık Mecit’le çakıştırırlardı. Âşık Mecit’le Kadirli’de bir kahvede bir gece sabaha kadar çakıştığımı şimdi iyice anımsıyorum” (merhumun Türkçesine hiç karışmadım, haddime değildir, büyük adamdı).

Ortaokuldan ayrıldıktan sonra folklor derlemelerine başladı ve 1940-1941 yılları arasında Çukurova’dan ile Toroslardan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı olan Ağıtlar, Adana Halkevi tarafından 1943 yılında yayınladı. 1944 yılında ilk hikâyesi Pis Hikâye’yi yayınladı. Bunu, Kayseri’de askerlik yaparken yazmıştı. Bebek, Dükkâncı, Memet ile Memet öyküleri 1950’lerde neşredildi.

Kemal Sadık Göğceli adı ile çeşitli yayımlarda yazarken Yaşar Kemal adını Cumhuriyet Gazetesi’ne girince kullanmaya başladı. 1952 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı olan Sarı Sıcak’ta da yer alan Bebek Öyküsü burada tefrika edildi.

1947’de İnce Memed’i yazdı fakat yarım bıraktı ve 1953-54’te ancak bitirdi.

Romanı yazma nedeni eşkıya olan ve dağda vurulan amcasının oğlunun vurulması olduğunu 1987 yılındaki bir söyleşisinde belirtti. Ayrıca aynı söyleşide, çocukluğunun eşkıyalığın içinde geçtiğini, dayısının “en büyük” eşkıyalardan biri olduğunu, o çevrede 1936’lara kadar beş yüze yakın eşkıya bulunduğunu ve bunlardan birinin de Kurtuluş Savaşında Kadirli’yi ilk örgütleyenlerden olan Karamüftüoğlu Ailesinden ünlü Remzi Bey olduğunu söyledi. Remzi Bey’in kendisine, ilk İnce Memed hikâyesinde “Çakırdikeni” diye yer alan diken hikâyesini anlattı ve Yaşar Kemal'le “eşkıyalığın felsefesini” yaptı. Dünyada ilk kez yayımlanan eseri, Bebek Öyküsü (semt) idi ve önce Fransızca’ya, sonra İngilizce’ye, İtalyanca’ya, Rusça’ya, Romence’ye ve diğer dillere çevrildi.

17 yaşından bu yana Sosyalist Politikanın içindeydi. 1961 Anayasasından sonra kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne 1962’de katıldı. Emekçi sınıfının tamamen yönetime gelmesini isteyen Kemal, Türkiye İşçi Partisinde sekiz yıl çalışmıştı ve faal yöneticilerden biriydi.

1987’deki bir söyleşisinde Türkiye’de bir Marksist partiye ihtiyaç olduğunu belirtmişti. Aynı söyleşideki “nasıl bir sol modelden yanasınız” sorusuna, şu cevabı vermişti: “Her ülke sosyalist modelini kendisi kurar. Sovyetler'in 70 yıldır yaşama geçmiş modelini kabul edemeyiz. Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Sosyalizmin başka bir anlamı yok benim için. Bu çağa gelinceye kadar kültürler birbirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım”.

TİP’ten ayrılan yazar, sebebini partinin niteliğini yitirmesine, bürokratların eline geçmesine ve emekçilerden kopmasına bağladı. Sovyetler Birliği çökmesinin, sosyalizmin de çökmesi değil, tam tersine dünya sosyalizminin zaferi olduğunu 1993’teki bir söyleşisinde dile getirmiştir.

Usta Yazar Yaşar Kemal, tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Yaşar Kemal, solunum güçlüğü ve kalp ritmi bozukluğu sebebiyle hastaneye kaldırılmıştı. Hayatını kaybetmesinin ardından konuşan doktoru, Prof. Dr. Mehmet Akif Karan, “günlük olarak basınla paylaştığımız bilgiler vardı. Her gün bilgi veriyorduk. Organ yetmezliği vardı. Üzerine eklenen bozucu faktörlerin etkisiyle kalp, akciğer ve diğer organların etkilenmesiyle ortaya çıkan bir durum. Yapay solunum desteği veriliyordu. Yarım saat önce kendisini kaybettik” şeklinde açıklama yaptı.

2014 Kasım ayında Bilgi Üniversitesinin kendisine “fahrî doktora” unvanı vermek için düzenlediği törene sağlık sorunları nedeniyle katılmayan Yaşar Kemal’in gönderdiği mesaj, adeta okurlara bırakılmış bir vasiyetti: “Bir, benim kitaplarımı okuyan kaatil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükumetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar”.

Türk edebiyatının en önde gelen yazarlarından biriydi. İlk öykü kitabı Sarı Sıcak’ta da yer alan Bebek Öyküsü ile ilk romanı İnce Memed, Cumhuriyet Gazetesinde tefrika edildi. İnce Memed, yaklaşık kırk dile çevrilerek yayımlandı ve kitaplarının yurtdışındaki baskısı yüz kırktan fazladır. Pek çok eserinde Anadolu'sunun efsane ve masallarından yararlanmıştı. PEN Yazarlar Derneği üyesiydi. Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ilk Türk yazardı.

Yaşar Kemal, Nigâr Hanım ile çiftçi Sadık Efendi’nin oğlu olarak aslen Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü’ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis (bugünkü Ünseli) köyünden olan bir aileden dünyaya gelmişti.

Kendi anlatımına göre bir Türkmen köyünde tek Kürt ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen Yaşar Kemal, evde Kürtçe, köyde ise Türkçe konuşurdu. Ailesi, Birinci Dünya Savaşından dolayı Adana’nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite (bugün Gökçedam) köyüne yerleşmişti. Beş yaşındayken, babasının camide öldürülüşüne tanık oldu. Ortaokul döneminde çeşitli işlerde çalıştı. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği'nde ırgat kâtipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele'de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli'nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı.1978 yılında yaptığı bir söyleşide sanat çalışmalarına ilkokula başlamadan önce şiirle işe koyulduğunu ve okula başladığında “yaşlı halk şairleriyle çakıştığını” hatırladığını belirtmişti.

Zaten sonradan Komünist olanların çoğunun öz geçmişlerinde bir hafızlık veya Kur’an hatim indirmişliği bulunabilir.

İlkokulun son sınıfındayken arkadaşı Âşık Mecit, çok iyi saz çalarken kendisi annesinden ötürü sazı “berbat” şekilde icra etmekteydi. Bunun sebebini şu sözlerle dile getirmişti: “Benim saz çalamamamın sebebi var, anam âşık olacağım da diyar diyar dolaşacağım diye saza, âşıklığa düşman olmuştu. Onun tek çocuğuydum ve gözünden ayırmıyordu beni. Okulda, düğünlerde bayramlarda beni hep Âşık Mecit’le çakıştırırlardı. Âşık Mecit’le Kadirli’de bir kahvede bir gece sabaha kadar çakıştığımı şimdi iyice anımsıyorum”. Ortaokuldan ayrıldıktan sonra folklor derlemelerine başlamıştı ve 1940-1941 yılları arasında Çukurova’dan ve Toroslar'dan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı olan Ağıtlar, Adana Halkevi tarafından 1943 yılında yayınladı. 1944 yılında ilk hikâyesi Pis Hikâye’yi yayınladı. Bunu, Kayseri’de askerlik yaparken yazmıştı. Bebek, Dükkâncı, Memet ile Memet öyküleri 1950’lerde yayımlanmıştı.Kemal Sadık Göğceli adı ile çeşitli yayımlarda yazarken, Yaşar Kemal adını Cumhuriyet Gazetesi’ne girince kullanmaya başladı. 1952 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı olan Sarı Sıcak’ta da yer alan Bebek öyküsü burada tefrika edildi. 1947'de İnce Memed’i yazdı fakat yarım bıraktı ve 1953-54’te bitirdi.Romanı yazma nedeni eşkıya olan ve dağda vurulan amcasının oğlunun vurulması olduğunu 1987 yılındaki bir söyleşisinde belirtti. Ayrıca aynı söyleşide, çocukluğunun eşkıyalığın içinde geçtiğini, dayısının “en büyük” eşkıyalardan biri olduğunu, o çevrede 1936 civarına kadar beş yüze yakın eşkıya bulunduğunu ve bunlardan birinin de Kurtuluş Savaşı'nda Kadirli'yi ilk örgütleyenlerden olan Karamüftüoğlu Ailesinden ünlü Remzi Bey olduğunu söyledi. Remzi Bey’in kendisine, ilk İnce Memed hikâyesinde “Çakırdikeni” diye yer alan diken öyküsünü de anlattı ve Yaşar Kemal’le “eşkıyalığın felsefesini” yaptı. Dünyada ilk kez yayımlanan eseri, bir Bebek Semti öyküsüdür ve önce Fransızca’ya, sonra İngilizce’ye, İtalyanca’ya, Rusça’ya, Romence’ye ve diğer dillere çevrildi.17 yaşından bu yana Sosyalist politikanın içindeydi.1961 Anayasasından sonra kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne 1962’de katılmıştı. Emekçi sınıfının tamamen yönetime gelmesini istediği için, TİP’te sekiz yıl çalıştı ve yöneticilerden biriydi. 1987’deki bir söyleşisinde Türkiye’de bir Marksist partiye ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Aynı söyleşideki “nasıl bir sol modelden yanasınız” sorusuna, şu cevabı vermişti: “her ülke sosyalist modelini kendisi kurar. Sovyetler'in 70 yıldır yaşama geçmiş modelini kabul edemeyiz. Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Sosyalizmin başka bir anlamı yok benim için. Bu çağa gelinceye kadar kültürler birbirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım”. 

TİP’ten ayrılan yazar, nedenini partinin niteliğini yitirmesine, bürokratların eline geçmesine ve emekçilerden kopmasına bağladı. Sovyetler Birliği çökmesinin, Sosyalizmin de çökmesi değil, tam tersine dünya sosyalizminin zaferi olduğunu 1933’te dile getirmişti.

Bendeniz de ayaklarını Sağ’dan alan ama dünyaya ütopik de olsa, belki kurulur diye, “sosyalizm” denen ütopyadan bakan birisiyim.

Belli mi olur, bir gün gelir ve böyle bir dünya kurulur…

Bu aralar hayırlı bir şeyler olacak gibi, ileride paylaşırım.

Ölenlere selâm ola, hepimizin gideceği yer bir karış toprak değil mi zaten?

Allah rahmet eylesin, inanmış olsa da, olmamışsa da…

Bu aralar bizim TED’den de vefat edenler var. Bizim moderatör da gitmiş ve çok üzüldüm…

O da Diyarbakırlı ve tam bir Atatürkçü idi!

Hâlâ bu ülkenin aşure gibi olduğunu, mozaik olduğunu ummakta ısrarlıyım...

Yakında galiba Kayınpeder olacağım, kolay değil...

Hataylı bir aday mevcut da...

Mehmet Kerem Doksat – İyimser Günler – 01.03.2015

64 kez okundu
0

Öyle birtakım temel kavramlar mevcuttur ki, bunlar asla eskimeyecek ve nöropsikiyatride, özellikle de Klinik Psikiyatride daima geçerliliklerini koruyacaklar.

Bu makalemi, konuyla ilgili olan hastalar, meraklılar, danışanlar, hasta yakınları… Herkes için klavyeye almaktayım.

Psikonevrozlar (Nörozlar diye de bilinir) denen tablolarda İçgörü yerindendir. Hasta, hastalığının semptom (araz) ve belirtilerini (sign) kendisine yabancı olduğunun farkındadır ve bunlardan kurtulmak ister. Hastalığının belirtilerini kendisinin yarattığının farkında değildir, bunlar bilinçdışından kaynaklanır. Klasik anlamdaki Histeri (Somatoform Bozukluklar, Dissosiyatif Bozukluklar, Vücut Şekline Takma Bozukluğu) vs. de bu gruba dâhildir.

Nevrotik hastalarda, “tamamen normal insanlarda” da görülebilen tek hallüsinasyon tipi Hipnagojik (uykuya dalarken) ve Hipnopompik (uykudan uyanırken) olanlardır. Halk arasında Karabasan diye de bilinen bu tablo genellikle yoğun stres dönemlerinde görülür. İçeri bir cin girebilir, kendisine tecavüz ediliyor gibi gelebilir ama kıpırdayamaz kişi. Ne zamanki bu hâl geçer, aslında saatler gibi gelen şeyin birkaç dakika sürdüğünü fark eder. Hattâ bütün olay süresinde de bilinç genellikle yarı-açıktır. Bazen bu da ciddi bir hastalık şeklini alarak, çok sık tekrarlayabilir. O zaman Narkolepsi’den ayırt etmek için Uyku Laboratuvarında tetkiki ve gerekiyorsa Uyarıcı (psikostimülan) veya REM Bastırıcısı birtakım ilaçlar verilebilir. Ben, ihtisasımın son dönemlerinde ve Pederim de ölüme yaklaşırken, hem aşırı çalışmaktan hem de üzülmekten birkaç kere bunları yaşadım. Üstelik Derealizasyon ve Depersonalizasyon da eklenmişti. Bu gibi Yabancılaşma (alienation) yaşantıları çok can sıkıcı, hattâ ürkütücü olabiliyor! Popüler kültürde ve hacı hoca tababeti diyebileceğimiz uygulamalarda, bunları hemen “içine cin girmiş” diye yorumlarlar.

Örnekler:

-Hipokpondriyak bir hasta bitmek bilmez yaygın ve sürekli değişen yakınmalarla müracaat ediyordu. Yakınları da kendisine ne yapacaklarını fena hâlde şaşırmıştı. Hemen her gün değişen tansiyon, nabız hızı, çarpıntı, mide-bağırsak problemleri ile gelirdi ve her seferinde ikna edici terapötik görüşme ve – çoğu zaman kaçınılmaz olarak da – birtakım ilaçlar verilerek evine yollanırdı. Bunlar tipik “hastalık hastasıdır” ve 24 saat sizi telefonla arayabilirler, soru sorarak zamanınızı ve emeğinizi zorlarlar. Bu durumları ellerinde değildir ve onlara kızmadan, tahammülle bunları dinleyip, yardımcı olmanız gerekir. Bu vaka da hâlen tedavimde ve aşkını, sağlığını, ilişkilerini, nabzını…her şeyini sorarak gelip gitmektedir.

-Monosemptomatik Vakalar:

1) Bir gözünün diğerinden iki milimetre daha küçük olduğunu takıntı (obsesyon) hâlinde, âdeta bozuk plak gibi sorgulayan Beyaz Rus kökenli güzel mi güzel bir kadıncağız, tam altı kere plastik-rekonstrüktif müdahaleden sonra, göz sinirindeki kesiğe bağlı olarak, düşük bir göz kapağıyla dolaşmaya başlamıştı. Aslında, avukat olan kocasıyla tatminkâr olmayan bir cinsel hayatı mevcuttu ve her şeyin sebebi de buydu. İlâçlar ve Hipnoz bir arada kullanılarak kısmen düzeltilebildi ama bir süre sonra tedaviyi bıraktı çünkü yeni arayışlar ve hekimler dolaşmak arzusundaydı. Gittiği bir sonraki hekim de muhtemelen bir psikiyatr değil, cerrah olmuştur ve insafına göre hareket etmiştir umarız. Genellikle bu tipler bütün piyasayı dolaşıp, bir gün tekrar gelebilirler (Karabatak Sendromu derim bunlara).

2) Öyle monosemptomatik vakalar vardır ki, artık, psikoz boyutuna ulaşırlar ve içgörüleri hiç kalmaz ama tek bir konudadır bu. Tipik olarak, genç bir hanım sürekli olarak vücudundan kötü kokular (gaz çıkarma ve büyük abdestle ilgili) çıktığına inanmıştı (hezeyan). Bunun dışında işlevselliği tamamen normaldi ve işine gücüne rahatlıkla gidip gelebiliyordu. Antipsikotik verdim ve psikoterapiye aldım. Böyle hastalarda sosyal kaçınma ve asosyalleşme, sonunda psikotik sürece kayma ve depresyon, hattâ intihar riski vardır. Bir süre sonra toparlandı ve hem antidepresan, hem antipsikotik, hem de psikoterapi üçlemesiyle yola devam etmeye başladı. Böyle hastalarımızda da doktor doktor dolaşma (Dr. Shopping) manzarası tipiktir. Ekseriyetinde de, beraberinde bir Kişilik Bozukluğu mevcuttur (özellikle A veya C grubundan). Meselâ aşırı Bağımlı Kişilik sorunu olan bir kadın, sırf kocasının gözüne girebilmek için, adeta bir “hastalık mucidi” hâline gelebilir çünkü günümüzde İnternet var ve oradan bakarak “bende şu da var, bu da mevcut” diye ikide bir müracaat edebilirler. Bu “obsesif meşguliyet” ise bâzen (hele ikinci ekseni Şizoid veya Paranoid ise) hezeyan hâlini alır ve işi gücü kendine yeni “teşhis imal etmek” hâline gelebilir. Bunlara “Thy should not Google on the Internet” diye esprili bir İngilizce lâf edilmiştir. Çünkü İnternette sörf yaparken, istedikten sonra, herkes, her türlü teşhisi kendisine veya bir başkasına koyabilir ve bu da âdeta “kutsal bir vazife” hâlini alabilir.

-Mütedeyyin bir genç hanım namazının sayısını kafaya takmıştı ve “günde beş miydi yoksa 25 miydi” diye takılmıştı. O derecede ağır bir Obsesif Kompulsif Bozukluk tablosuydu ki, yüksek doz SSGİ grubu ilâçlarla ancak kontrol altına alınabilmiş ve bir de tabloya “günahkâr olacağım, Allah beni cezalandıracak” şeklinde Fobiler eklenmişti. İkide bir abdest alıyordu ve tekrar namaz kılmaktan, ev işlerini dahi yerine getiremez olmuştu. Zamanla düşük doz antipsikotik de ekledik ve kısmen içgörü kazandı da, evliliği kurtulabildi. Bu sefer de oğlunun idrarını biriktirmeye başladı çünkü onun yeterince temizlenemediğine kafayı takmıştı ve orta hâlli bir diş hekimi olan kocasının dünyası da çok kararmıştı. Evde sürekli olarak idrar kokuyordu ve alınan ekmeği dahi sabunla yıkayarak temizlemeye başlamıştı. Daha da fenası, “Allah’a ve diğer kutsal değerlere sövme” tarzındaki Kompulsiyonları da artmış, henüz 6 yaşındaki oğlunu da deterjanla temizlemeye başlamıştı. Zihinsel kompulsiyonlarında ise sürekli olarak ailesini günahlardan arındırma temaları başlamıştı ve zaman zaman hallüsinasyon boyutuna dahi ulaşabiliyordu). Hem antipsikotik, hem SSGI + Antipsikotik verdik ve ayrıca EKT teklif ettik. Kabul etmekte zorlandılar ama 3 taneden sonra da içgörüsünü kazanarak, işlevselliğe döndü. Hâlen takibimizde olan bu vakada bu üçlünün yanı sıra, “İdame EKT” için de ikna edip, ayda bir kocasıyla gitmesini sağladık. Tabii, bıkkınlık, depresyon değil de demoralizasyondan dolayı, böyle vakalar da yeni arayışlara her zaman girebilirler. 4) Birtakım Monosemptomatik hastalardaki şikâyetler artık o derecede şiddetli olur ki, bunlarda aynen bir Şizofreni Hastasındaki kadar ciddi tedavi gerekebilir. Uzun süre solda siyatik ağrısı şikâyetiyle gelen ve usta bir Algolog (Ağrı-Bilimci) tarafından da tatbik edilmemiş tedavi yöntemi kalmamış olan genç ve güzel bir büyük Holding Sekreterindeki solda diz (patella) refleksinin alınamaması gibi nesnel bir muayene belirtisi de eklenince, anamnezi tekrar tekrar aldık ve sonunda, gene üst düzey bir yönetici olan erkek kardeşiyle aralarında hiçbir zaman ispatlayamadığımız ensest ilişki olduğu kanaatine vardık. Zaten her ikisinin de Rorschach testlerinde “yaşanılmış bir travmaya bağlı olması muhtemel ağır suçluluk duyguları” şeklinde rapor gelmişti. MMPI testlerinde ise “Nörotik Sınırlar İçinde ama güvenilirliği düşük profiller” çıkmıştı. Psikolog arkadaşımız “bunlar bir şeyleri, muhtemelen de ensesti (fücur) saklıyor Hocam” diye beni ikaz etmişti. Hiç yüzleştirme yoluna gitmedim ve antidepresanlar ve psikoterapiyle yola devam ettik. Bir süre sonra ikisi de evlendi ama her ikisinin de eşleri, “kardeşler arasındaki garip samimiyetten şikâyet ettiklerini” söylediler. İkisini de boşanmaları birer sene arayla gerçekleşti. Daha sonra ortadan kayboldular.

-Gene bâzı Somatoform Ağrı Bozukluğu vakalarında da iş psikoz boyutuna ulaşabilir. Şiddetli karın ağrısı sebebiyle defalarca Acillere giden, gereksiz yere yüzlerce enstrümantasyon (gereksiz tıbbî âlet kullanımı, skopiler vs.) ve tetkik yapılan bir hastanın ağrılarının tek sebebi Huzursuz Bağırsak Sendromu idi ve hipnoterapiyle birkaç seansta tamamen düzeldi. 1.5 sene kadar da antidepresan (Anafranil - klorimipramin) kullandı. Sonra da Bilişsel Davranışçı Terapiye (BDT) uzun süre devam ederek, bilinçdışı çatışmaları üzerinde çalıştık. Bir buçuk senede tamamen düzeldi ve tedaviyi sonlandırdım.

-Panik Bozukluk denen tablo aslında şimdilerde birkaç bölümde inceleniyor: Agorafobili, Agorafobisiz; Evrimsel açıdan “hatalı bir boğulma alarmıdır”; mide-bağırsak sistemini tutan semptom ve belirtilerle giden tipi de mevcuttur. Psikodinamik açıdan ise İd Anksiyetesi, ölüm fobisi, delirme endişesi gibi şeyler görülür. Aşırı soluk alarak boğulmadan kurtulma tepkisi tipiktir ve bâzen bu “hiperventilasyon” özerklik kazanarak, tek başına bir hastalık oluşturabilir. Seneler önce gördüğüm bir Sınırda Kişilik Bozukluğu vakası olan genç kızda bu o derecede şiddetliydi k, epey zengin olan ailesi, Avrupa’daki bir “Hiperventilasyon Uzmanına” kadar götürmüşlerdi. Ne benim müdahalelerim, ne de Avrupa’daki uzman işe yaramış ve babası da kahrından enfarktüs geçirip ölmüştü! Kesekâğıdına nefes aldırma tekniğinin işe yaradığına hiç şâhit olmadım. Çok kötü ise, yavaş yavaş, İntravenöz yolla Diazem yapılması hâlâ en radikal ama kalıcı ol(a)mayan çözümdür. Bu arada gene vurgulayayım;: Diazem IM (adale içine) yapılmamalıdır. Apse oluşursa sorun değil ama bir anda emilip, solunum depresyonunda dolayı ölüme sebep olabilir. Ayrıca, molekül ışığa çok duyarlı olduğu için, eskiden cehaletten dolayı yaptığımız üzere, Serum karıştırılıp, ışık gören ortamdan uzakta, yavaş yavaş uygulanmalıdır. Akut Migrende Novaljin (novamin sülfon) ve Diazem karışımı çok yaygın uygulanmakta ama bu yapılacaksa, her türlü acil yardım imkânı mevcutken ve IV (toplardamardan ve yavaş) uygulanmalıdır. Novaljin ampulü kırıp içmek Akut Migrende hârikalar yaratabilir.

-Yapay Bozukluk (Factitious Disorder – Düzmece Bozukluk) vakalarında ise, hasta, hastalığını kendisinin yarattığının farkındadır ve bundan bilinçdışı bir menfaati vardır. İçgörü tamdır.

Örnekler:

-Yaşlı Kadın Hasta. Çocukluğunda yeterince sevgi ve ilgi göremediği Tüberküloz ve zatülcenp (akciğer zarı iltihabı) tabloları yaşamış ve bir seneye yakın da sanatoryumda yatarak tedavi görmüştü. İlkokuldan beri spor yapardı ve eski “millî atlet komplelerden” birisiydi. Gençliğinde, o da psikiyatr olan kocasını, sürekli olarak hastalık icat ederek bizar etmişti. Adamcağızın Kanserden vefatından sonra bu hastalık yaratma artan bir ivmeyle devam etti. Her türlü Psikosomatik Hastalığı da (Migren, Yumuşak Doku Romatizması vs.) mevcuttu. Çok gençken yaptırdığı ve aslında gereksiz olan apandisit ameliyatından sonra pek çok kereler gerekli gereksiz hastaneye yatırttı kendisini ve gene psikiyatr olan oğlu dahi zaman zaman dayanamayarak, kendisine sertçe çıkışlar yaparak “yeter anneciğim” diyordu. Safrakesesi alındı, midesi için bir dünya ilâç verildi. Sonra bir gün (dul kaldıktan sonra) “mememden akıntı geliyor” diye aradı oğlunu. Genetik geçişli Yükselen Aort Anevrizması ameliyatını pek zahmet verdirdikten sonra kerhen yaptırtmıştı çünkü her an patlayabilirdi. Zaten böyle hastalar ufak tefek operasyonlara adeta neşeyle giderken, iş ciddiye binince de epey tereddüt ederler. Meme tetkiklerinde habaseti düşük olan meme kanseri çıktı. Onkoloji Profesörü de “merak etmeyin hanımefendi, yaşınız da ileri olduğu için, bu sizi götürmez” deyince aradığını bulmuş oldu. Lenf düğümleri de temizlendi ve tam şifa buldu. Gene de, karnındaki Teflon greft ve mustarip olduğu Hipertansiyon sebebiyle, sabah sporu yasaklanmıştı. İnat etti ve bunları sürdürdü. Bu arada, ikinci kattaki evine rahatlıkla tek başına veya yardımcı olarak tutulan Azeri ve Moldovyalı bakıcıların refakatinde inip çıkabiliyordu. Tabii ki, üst üste maruz kaldığı anestezilerden dolayı Minimal Bilişsel Bozulma de başlamıştı. Artık Psikiyatri Profesörü olmuş oğlu, hem eski bir asistanından, hem de çok iyi bir Nöroloji Profesöründen rica ederek, evde konsülte ettirtti. Fizik Muayenesinde Giridon Karnı denen, pek çok operasyona bağlı yara izleri (skarlar) mevcuttu. Bunlar için de estetik müdahaleden bahsettiğinde, oğlu isyan ederek “Anneciğim, yeter atık. Ne olur dur Allah aşkına” diye yalvardı. O da lâf dinledi bu sefer. Ama ok yaydan çıkmışı bir kere! Oğlunun öğretim üyesi olduğu fakülteden bir Ortopedi Profesörü ile gizlice temas etti (ismi lâzım değil) ve işlevselliği çok iyiyken, gelip gideni de bol olmasına rağmen, bu sefer de dizlerine protez taktırmayı takmıştı kafasına. İlk bahsettiğinde oğlu net olarak muhalefet etmişti ama o “peki evlâdım” diyerek susmuş, akabinde de kadim bir dostu olan, kendisi gibi dul bir arkadaşını (o hâlâ hayattadır) devreye sokarak, Emekli Sandığı hakkını da kullanarak, kendisini ameliyat masasına yatırttı. O profesör de aynı seferde iki dize protezi taktı! Trajedi de böyle başladı ve o zamana kadar hareket serbestisini koruyan, yemeğini pişiren, evine gelenleri ağırlayıp, birkaç kadeh rakısını da içebilen, pilavını ve meşhur köftesini ustalıkla kızartabilen, misafirlerini ağırlayabilen yaşlı kadın tamamen eve bağımlı hâle geldi. Ancak “altın beşik” yaparak iki kat aşağı indirip çıkarabiliyorlardı ve bu sefer de katarakt ve Sarı Nokta Hastalığı için ameliyat olmaktan bahseder olmuştu. Oğlu artık baş eğmişti, onu da yaptırttı bir arkadaşını devreye sokarak. Başarılı da geçti ve televizyonunu seyredebilir, gazetesini okuyabilir duruma geldi. Oğlu da o dönemlerde sıkıntıdaydı ve başka bir daireye taşınmıştı ama hemen her gün aramaktaydı. En az gün aşırı da ziyaretine gider, bazen onda kalır, arada da yeni gelin adayını tanıştırmaya getirirdi. Sonra bir gün telefon acı acı çaldı ve “yavrum, her tarafımda bir şeyler çıkıyor, bir gel hele” dedi. Fırlayıp gittiler karıkoca (artık evlenmişti ikinci olarak) ve bir baktılar ki, 80 küsur yaşına rağmen, o sporların ve iyi beslenmenin hazin hediyesi karşılarındaydı: Her tarafında yumru yumru metastaz tümörleri fışkırmaktaydı. Çaresizlikten ağladı oğlu ve hemen Onkoloji Profesörü dostu olan hanımefendiyi aradı. “Canım benim, henüz ‘kendi hâline bırakılacak vaziyette’ değil ama bu hâliyle de invazif bir kemoterapiyi kaldıramaz, sen karar ver” dedi. Bu bir ölüm fermanıydı aslında! Son demlerinde, yeni karısıyla beraber oğlu ve akrabaları, dostları hep ziyaretine gittiler Dul Kadının. O da hep şen şakrak muhabbet etmeyi sürdürdü. Oğlu, Pederinin vefatı da Akciğer Kanserinden dolayı ve elinde vuku bulduğu için mânen yaralıydı. Karısıyla son uğradıklarında, Türk bakıcısı da çok keyifsizdi, o da hüzünlüydü. Ama gene de gülümsedi Dul Kadın ve “babanı özledim yavrum, bırak artık beni” dedi oğluna. “Hiç öyle şey olur mu, saçmalama” filan diye geveledi oğlan ama sözün bittiği yerdeydiler. Hemen Süreyya Paşa Hastanesinde yer bulundu ve orada bakıma alındı. Dostları “siz biraz gidip istirahat edin” deyince, yeni gelinle oğlu “tamam” dediler, yarım saate kadar geliriz. Döndüklerinde ise çoktan ruhunu teslim etmişti. 20 dakikayla kaçırmışlardı son ânı ama acı çekmeden, etrafa gülücükler saçarak vefat ettiği söylendi. Kalbi ve akciğerleri iflas etmişti. Oğlunun dostları hemen her şeyi yapıyordu zâten; kısaca kefeni aralayıp alnından öptü anasının ve birkaç dakika ağladı. Sonra da câmi, defin ve dualar geldi tabii ki. O, gitmişti artık! Bu kadın Merhume Anam Neclâ Doksat’tı. Hâlâ onun usulündeki köfteyi yapıyorlar evde ve anacığımı yâd ederek yiyorum. Bu tecrübemi, Neslim’le beraber, Dünya Onkoloji (Kanser) Kongresinde de paylaştık gelenlerle…

-İstanbul’daki büyük bir Tıp Fakültesinde hizmetli olarak çalışan Orta Yaşlı Kadın Hastayı Nöroloji Başağrısı Birimi’nden yollamışlardı. Ortaokul mezunuydu. Sık sık gözleri iltihaplanıp akıyordu ve Tekrarlayıcı Herpes Konjonktiviti, Kollajen Vasküler Doku Hastalıları, Oftalmolojide görülebilecek her türlü şey taranmış ama bir şey bulunamamıştı. Amannezi alırken, bu göz rahatsızlıklarının sebebini anlayabilmek için, önce mahrem hayatını sorgulamaya –evlilik, iş ve arkadaş ilişkileri vs. – başladığımda, sıkıntısı gittikçe arttı ve sürekli olarak gözlerini ovuşturmaya başladı. Bir süre sonra ikisi de kan çanağına dönmüştü; bu arada da maaşının yetmediğini, ek gelir için fahişelik yaptığını, “müşterileri arasında personelden profesörlere kadar pek çok kişinin bulunduğunu” itiraf etmekteydi. Bundan aslında “pek de” zevk almadığını ama iki çocuğunun istikbalini düşünmek zorunda olduğunu da ifşa etti. Ayrıca, öz dayısı tarafından da genç kızlık döneminde tavizle tecavüz arası bir fena muamele görmüştü. Konuştukça nasıl ağır bir Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve buna bağlı yalancı-fahişelik, bunun rasyonalizasyonu, günahkârlık duygularının İnkârı, Zıt Tepkiler Kurma ve Entellektüalizasyon yanı sıra, Somatizasyon Ego Savunmalarını kullandığı da aşikâr bir şekilde ortaya çıkmıştı. Hiç beklenmeyecek kadar çok kitap okuduğunu, Klasik Müzik dinlediğini, kazandığı paralardan arta kalanıyla konserlere gittiğini öğrenince çok şaşırmıştım. Belirgin bir “Maskeli, Somatoform Depresyonu” ve “Aleksitimisi: kendi duygularının farkında olamama hâli) vardı. Antidepresan yazdım ve düzenli terapiye çağırdım. Hemen akabinde, hiç şaşırmadığım teklif geldi: “Hocam, zahmetinizin karşılığında, ister odanızda, ister başka bir mekânda hizmetinize hazırım”. Buna gerek olmadığını, zaten elindeki sevk kâğıdının yeterli olacağını ve poliklinikte de yeterince zaman ayıracağımı söyledim. Gözlerini çok ovuşturmasının altında, bastırılmış suçluluk duygularının olduğu anlattım. O zamanlar taze uzmandım ve böylesine erken bir Konfrontasyonun (Yüzleştirmenin) hastayı kaçıracağını akıl edememiştim. Nitekim birkaç seans geldi, antidepresan da (fluoksetin (Prozac) vermiştim: hem kiloluydu hem de sıkıntısı çoktu) birkaç haftadan sonra kesti. “Bizim erkekler tombul kadın sever hocam, hem bu ilâç benim cinsel isteklerimi de azalttı” dedi. Biraz beklerse tam aksinin de olabileceğini izah etmem kâfi gelmedi ve bir daha da gelmedi (fluoksetin, uzun vadeli kullanımda spontane orgazmlara dahi sebep olabilir)...

-Vekâleten Munchausen Sendromu çok vahimdir. Hiç unutmam, minnacık bebeğinin idrarına büyük abdest karıştırıp getiren bir anne görmüştüm. Keza aynı şeyi kendi parmağından akıttığı birkaç damla kanla bulaştırarak bebeklerini Acil Servise getirip, büyük bir merakla olup bitenleri seyretmişlerdi birtakım ebeveynler... Böyle kişileri içinizden dövmek gelebilir çünkü o bebeklerin bir kısmı, bu işlemler esnasında, hayvanlar gibi “telef olabilirler”. Gene de bu insanlar hastadır ve şefkatle yaklaşıp, çocuğu o ebeveynin (çoğunlukla kadın) elinden tedavi gerçekleşinceye kadar uzaklaştırmak icap eder.

Kişilik Bozuklukları vakalarında ise, kişi şikâyetlerini kendisinin yarattığının genellikle farkındadır ama bunları yaratan bilinçdışı sebepleri bazen bilir, bazen bilemez. Kişilik bozukluğunun tipine göre bu farklılık gösterebilir. Hallüsinasyon ve hezeyanlara rastlanabilir.

Örnekler:

A KÜMESİ

Şizoid Kişilikli Adamlar ve Şizoid Kişilik Bozukluğu: İyi ki hastam olmadı, Zaman Makinası henüz icat olunmadı ama olsaydı da tedavi etmezdim. Tabii ki Einstein’dan bahsediyorum. Hâlen de öyle. İnsanlık tarihi boyunca büyük icatlara, keşiflere imza atan pek çok dâhinin grubudur bu. Asperger Sendromu (Bozukluğu) da bir örnektir. Eğer Einstein yaşamasaydı, hâlâ aşılamamış ve tam anlaşılamamış olan İzafiyet Teorisi de olmayacaktı. Tarihî açıdan da, Atatürk’e yazdığı mektupla Türkiye’de üniversiteyi kuran bilim adamlarını getirten ta kendisidir. Profesör Nash meselâ, Şizofrendir ama pre-morbid döneminde de Şizotipalmiş (tanıştım ve bal gibi de ilâç kullanıyor). Eğer öyle olmasaydı, Oyun Teorisini kim icat edecekti? Günümüzde de pek çok büyük kâşif ve mucit bu gruptandır. Evrimsel Psikologlara ve Psikiyatrlara göre ise, tarihte din kurmuş bütün büyük adamalar, Peygamberler, Veliler, Ermişler ya Şizofren, ya da Şizotipaldir. Bunlara Charles Darwin, Karl Marks ve Hans Asperger’in kendisi de dâhildir.

Gene de, daha önceki makalelerimde de belirttiğim üzere, bu iddiayı çok abartılı buluyorum ve kendi geliştirdiğim Assosiyatif Dissosiyasyonlar Teorisi uyarınca, İsa, Musa, Buddha, Konfüçyüs, Muhammed ve daha nice seçkin Psişeye sâhip insanların, aslında A Kümesi özellikler gösteren, Âkıl (çok akıllı), Hikmet sâhibi kişiler olduğu kanaatimi koruyorum. Pek çok bilimsel platformda, derslerimde ve Ulusal Kongrelerde bu görüşlerimi dile getirdim. Hiçbir bilim adamından itiraz gelmedi. Onlar da insandı ve mutlaka bu fenomenlerin bir izahı olmalı. Meselâ Muhammed için çok sık olarak “epileptik” derler. Bence hepsi (vahiyler) tamamen dissosiyatifti ve hepsi de Olaya Bağlı (event - related) ortaya çıkan, Ego’ya yabancı, Maddî - Manevî acı veren yaşantılardı. Devesindeyse ondan iniyor, evindeyse uzanıyor ve vahiy yaşantısı bitinceye kadar da ıstırap çekiyordu. Hayatı oldukça iyi bilinen insandır İslâm’ın Peygamberi. Günümüzdeki birtakım benzeri iddialarla ortaya çıkanlardan çok farklı olarak da, bir gün “bitti” dedi ve kesildi. İsa, Musa, hiç vahiy almayan Buddha da derin meditasyon içerisindeyken, birer “İlâhî Vecit ve Hipnotik Trans” içindeyken bunları yaşamışlardı bence. Çünkü böyle bir epilepsi türü olsa olsa Temporo-Limbik olandır (TLE). TLE’deki hallüsinasyonlar tekrarlayıcıdır ve kişi hep aynı şeyi tekrarlar. Meselâ böyle bir hasta vardı: Her nöbet geldiğinde, ilk gördüğü şeyi içiyordu, sonra da küfrü basıyordu. Muhtemelen amigdalaya kadar inen bir biyo-elektrik deşarj yaşamaktaydı. Böyle epilepsi dünya tarihinde görülmemiştir. Yaşananlar Dissosiyatif Trans Hâlleriydi ve “bir assosiyasyonla sonuçlandıkları için de, delilik veya Bozukluk belirtisi değirdiler”.

Marks ve Engels’in ütopyaları da, gene Şizotipal olduğunu düşündüğüm Hegel’den alınarak tersyüz edilmiş birer dinden başka nedir ki? Eflatun (Platon) ve Sokrates’in de bu gruptan olduklarını, daha doğrusu hemen bütün filozofların böyle olduklarını düşünmekteyim. Sanırım, hayatında hiçbir kongreye dahi iştirak etmemiş olan E. Kant’ta kombine A ve C Kümesi özellikleri varmış: Aseksüel ama aşırı dakik yaşamış büyük filozofun sokaktan geçtiği zamanlar, esnaf saatini ayarlarmış. Keza Sokrates de “evleniniz efendiler; karınız iyi çıkarsa mutlu, yoksa filozof olursunuz” diyen adamdır ve ünlü Savunmasında, günümüz politikacıları için de büyük hikmetlerden söz etmiştir…

Karl Popper’in bile en azıdan Şizotipal Çizgiler taşıdığını düşünmekteyim. Jean-Paul Sartre, Martin Heidegger, Anton Schopenhauer, Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Friedrich Wilhelm Nistzsche… Hep böyle adamlardı diye kanaatindeyim. Nistzsche zaten Frengiden vefat etmişti ve arada genelevlere gitmişse de, muhtemelen bu illeti de bir homoseksüel ilişkiden kapmıştı.

-Ağır Şizoidler genellikle asosyaldir ve hemen hiç arkadaşları, dostları yoktur. Monoton, belli alışkanlıklarını hiç bozmadan sürdürdükleri, izole bir hayatları olur. Birkaç alan hâricinde pek bir şeyle ilgilenmezler. Yüksek zekâsı olanlarda depresyon, intihar veya varoluşsal sorgulamanın aşırıya kaçması tipiktir ve eğer intihar etmezlerse, filozof olurlar. Cinsel ilgileri de genellikle azdır, olursa da en kolay hedef olan hemcinslerini veya fahişeleri tercih edebilirler. Zâten homoseksüaliteyle filozofik yaratıcılık arasında ilginç bir bağ da var. Leonardo di ser Piero da Vinci (kısaca Leonardo da Vinci) buna güzel bir örnektir. Çırağı ve hizmetkârı Gian Giacomo Caprotti de Oreno ile çok sâdıkane bir ilişkiyi sürdürmüş. Başkalarıyla tensel temas kurmaktan hiç hazzetmez, çok az uyur ve hep çalışırmış. “Üreme faaliyeti ve bununla bağlantılı olan her şey o kadar iğrençtir ki, insanlar hoş yüzler ve duygusal eğilimler de olmasa kısa sürede yok olacaktır” demesi mânidar değil midir? Belli ki heteroseksüaliteden nefret derecesinde hoşlanmamıştı. Ha, tabii ki her filozof böyle değildi kuşkusuz ama dikkat çekici bir bağlantı değil mi (her ne kadar, kendisi panseksüel olan Freud kendisinin “erkek frijiditesi vakası olduğunu” düşünmüşse de)?

Şizotipal Kişilikli İnsanlar:

-Bunlar sıra dışı büyüsel inançlara ve garip davranışlara sâhiptirler. Bol bâtıl itikatları vardır. Dinsel ve politik sektleri kurabilirler. Her mevsimde Ortaköy ve Bodrum’da, Marmaris’te, yurtdışındaki benzeri tatil yörelerinde görebilirsiniz. Garip inançları, acayip düşünceleri vardır. Ruh çağırırlar, reenkarnasyonla, ispritizmayla ve tabiatüstü ne varsa onlarla ilgilenirler. Hippie Kültü (kültürü demek zor; Hollanda’da bir bölgede ve ABD’de pek az yerde hâlâ mevcutlar. Grup seksi, uyuşturucu, her türlü sapkınlık bunlar için makbuldür) buna bir örnektir. Tibet’te hâlâ Poliandri (bir kadının birden fazla erkekle evlenmesi / yaşaması) var. İşlevsel erkek bulamayan kadınlar, ortadaki sıradan bekârlarla evlenmek zorunda kalmaktalar. Rahiplerin hemen hepsi bu gruptandır, yâni Şizotipaldir. Daha doğrusu, yoğun dinsel ve mistik uğraşları olan, mistik yaratıcılıktan nasip almış, alan ve alacak hemen herkes bu gruptandır desek yanılmayız. Üstelik “kutsal olana ulaşabilmek” amacıyla bol miktarda uyuşturucu veya uyarıcı madde de kullanırlar

-Paranoidler

Bunların Paranoid (Hezeyanlı) Bozukluklardan ve Paranoid Şizofreniden tek ciddi farkları, ömür boyu böyle yaşamalarıdır. Stres (zorlanma) dönemlerinde geçici olarak psikotikleşirler, sonra temel işlevselliklerine dönerler.

Genellikle Şizoid olanlarda hem Paranoid, hem de Şizotipal belirtilere rastlanır. Ağır A kümesi kişilik örüntüleri ile C Kümesi çok kolay iç içe girer (Şizo-Obsesifler: eski ismiyle Psikastenikler bu gruptandır: OKB + Fobiler + Paranoid boyuta varan takıntılar vs.).

Çok büyük yaratıcıların bulunduğu gruptan olan bu insanların bilhassa kendisi psikiyatr olanları çok sıkını yaşar ve yaşatırlar.

B KÜMESİ

-Orta yaşlı bir hanım vardı. Çok da sigara içerdi. Zamanında tecavüze de uğramıştı ve illaki bunu ifşa etmek istiyordu. “Yapma, etme” dememe rağmen yaptı ama rahatladı mı? Hayır. Daha kötü oldu ve fırtınalı bir aşk hayatına başladı. Erkekleri âşık edip, sonra da popolarının üzerine düşürmekten büyük bir haz duyardı. İntihar eğilimleri yoğun olduğu için bir kere hastaneye yatırmak mecburiyetinde kaldım. Oradaki görüşmelerimizde kendisinden aslında nefret ettiğini, annesine karşı duyduğu suçluluk duygularını asla unutamayacağını ama tevekküle sığınıp, kendisini işine vermekten de başka çaresi olmadığını anlatmıştı. Daha sonra bana tipik ağır Paranoid Kişilik Bozukluğuna eklenmiş ciddi Depresyonu da olan bir erkek akrabasını yolladı. Üstü başı perişan, kendine bakımı ve ilgisi son derecede bozuk olan bu hastada intihar düşünceleri de mevcuttu bu genç adamın. O hâliyle evine yollayamazdım çünkü hele o yaşta, yapacak oldu mu, kimse engel olamazdı. Antipsikotik ve antidepresan başlayıp, Bilişsel Davranışçı Terapi başladım. Sürekli olarak karşı çıkıcı bir davranışı vardı ve kendisinden hiçbir yakınması yoktu. Yoktu da, bitlenmiş saçlarındaki sirkeleri ayıklayabilmek için, personel saçlarını bahçe makasıyla zor kesmiş ve defalarca yıkamıştı. Antik metinlerdeki Musa’ya benzer bir görünümde dolaşıp duruyordu. Hiç içgörüsü yoktu ve yasal olarak da zorla kendisini alıkoyamazdım. Çok ısrar edince, elinden imzalı kâğıt alarak taburcu ettim ama o dönem yaptığım şey ne kadar doğruymuş ki, hâlâ hayatta ve ortalarda sersefil de olsa, geziniyor. İşte, aşağıda bahsedeceğim kişilik sorunu tipikti…

-Sınırda (Borderline) Kişilik:

-Uzun süre bana tedavi için gelen bir karıkoca vardı ve kadının nörotik gibi gözüken yakınmaları bitmek bilmiyordu. Kocası hani onun kuklası tabiri caizse, emir eri gibi olmuştu ve ne söylese tasdik ediyordu. Hipnozla travma dolu geçmişini düzelttim, uğramış olduğunu anlattığı cinsel ve fiziksel tacizleri katartik (yeniden yaşattırarak açığa çıkarmak) yöntemle boşalttım. Tabii, bunlarda Fantastik Masallar Uydurma diyebileceğimiz “psödologia fantastika” da sık görüldüğü için, hâlâ anlattıklarından pek emin değilim. Her neyse, POLİMED’e son gelişlerinde, yanımda bir eski asistanım da mevcuttu, benden tedaviyi bir kâğıda yazmamı istediler. Ben de buna ikna olmadım. Gidecekleri hekim talep ederse yazabileceğimi söyledim. Kadın âdeta galeyana geldi ve nerdeyse üzerime atlayacaktı. Aklı başında bir insan olan kocası da şaşırmıştı ve karısını sakinleştirdi. Ben de, asistanımın şâhitliği altında, sâdece teşhisi bir pusulaya yazdım ve verdim. Vay ki vay, hızlarını alamadıkları gibi, beni kalkıp Tabip Odası’na şikâyet ettiler. İşimi en doğru şekilde yapmışım, teşhisi de yazmışım ve epikrizi de sonraya, talep üzerine yazmak üzere kendime vakit kazanmışım onlara da kazandırmıştım. Sınırda Kişilik Bozukluğu teşhisinin kayıtlara geçmesini bu insanlarda istemezlerdi sanırım. Peki, ne mi oldu? Tabii ki aklandım ama gerekli gereksiz bir sürü yazışma ve faksla uğraşmak zorunda kaldım. Sınırda Kişilik Vakalarında da Karabatak Sendromuna rastlıyoruz.

Sharon Stone’un oynadığı meşhur Öldüren Cazibe filmi bunlar için güzel bir örnektir. Bugüne kadar herhalde binden epey fazla böyle hasta gördüm ve terapileri pek zordur çünkü kolayca “baştan çıkarıcı” ve “flörtöz” davranabilirler.


-Histriyonikleri tanımak çok kolaydır.

Bunlar seksten başka her şeyi seksüalize ederler ve bir Borderline ile son derecede ayaklarınızı yerden kesen bir aşk yaşayabilirsiniz; Histriyonikler ise genellikle “gösterip de vermeyen” tarzındadır. Bir partide veya resepsiyonda abartılı kırmızı makyajı, süper mini eteği, yırtmaçlı derin meme dekolteli esvabı, iç gıcıklayıcı parfümü ve şuh kahkahaları ile erkekleri etrafına toplamış, yüzeysel takılarak herkese mavi boncuk dağıtan bir kadındır manzara. Eğer arzu ettikleri olmazsa, “Histeroid disfori: Reddedilmeye Karşı Aşırı Duyarlılık” göstermeleri tipiktir. Erkeklerde de benzeri şeyler görülür ama daha azdır. Genellikle derinlikleri yoktur ve bütün B Kümesi gibi, bunlar da “splitter” yâni akçı karacıdır. Grileri yoktur! Yâni eş seçerken B Kümesi Kişilik Bozukluğu olanlardan (genel olarak Bozukluk boyutunda olan hepsinden) kaçınınız. Kişilik Çizgileri (traits) ise hepimizde mutlaka vardır. Bozuklukla çizgiyi ayırt eden şey tamamen işlevsellik derecesidir. Zaten, Evrimsel Açıdan, erkek cinsiyeti Anisosyallikle, Dişilik ise Histriyoniklikle ilintilidir. Bu da türün devamı için olmazsa olmaz (sine qua non) bir temeldir.

-Antisosyaller de yasaların suç, ahlâkın ayıp, dinleri günah olarak gördüğü her şeyi yapabilirler. Yalnız, erkeklerde kadınlardan yaklaşık 3 misli fazla rastlanan bu tablonun asla asosyallikle karıştırılmaması gerekir. Pek çok megalomanyak lider, politikacı, iş adamı, devlet adamı, patron ve nitelikli dolandırıcı… hep antisoyallerden çıkmıştır. Bunlar ilk anlarda çok kandırıcı, parlak ve göz kamaştırıcı şekilde davranabilirler. Buna kanıp da tuzağa düşerseniz, mahvoldunuz demektir. Başınıza gelmeyecek belâ yok demektir. Hitler, Mussolini, Stalin, Lenin, İdi Âmin ve daha nice insanlık suçu işlemiş liderde bunu görürsünüz. Dekompanse bir narsisizmleri de vardır. Bunlarda genellikle, daha önceki makalelerimde bahsettiğim Hubris Sendromu da görülür.

C KÜMESİ

Bağımlı, Pasif Agresif (tartışmalı ama kesinlikle var), Kaçıngan, Anankastik (Obsesif Kompulsif) örüntülerin olduğu grup.

-Bağımlı Kişilik: Kocasının sözünden hiç çıkmayan, bu sebeple de bir türlü hiçbir konuda akılcı kararlar veremeyen bir tıp asistanı vardı. Senelerce tezini veremedi ama bu arada eşi profesör olmuştu. Ne zamanki boşandılar ve özgürlüğüne kavuştu, nihayet ihtisasını bitirdi ve yeni ilişkiler peşinde şimdilerde… Kocası olmadığında, gelen misafirler bir şey sorduğunda dahi şiddetli anksiyete yaşardı. Gene böyle bir evli çift gelmişti; kadın kocasının ağzına bakıyor, adam ise sâhibi olduğu kuaför merkezinde çapkınlık yapıp duruyordu. Bütün bunları sineye çeken kadın, gıkını çıkarmadan onunla yaşıyordu. Çiftler Terapisi için geldiklerinde âdeta “tekerin çomağına taş soktum” ve simbiyozislerini (ortak-hayat) bozup, kadının hür iradesini kullanacağı tavsiyelerde bulundum. Bir süre sonra, tam bir “acting out” ile kocasını boşayan kadın, bu sefer hızlı bir çapkın oldu ama hemen akabinde de ağır depresyona girdi. Hemen Venlafaksin (Efexor: Yeni nesil, güçlü bir triaminoerjik antidepresan) ve Bilişsel Davranışçı Terapi başladım, birkaç ay sonra şiddetli bir Mani Epizodu ile geldi ve derhâl kocasına dönmek istediğini söyleyerek sürekli ağlıyordu (Karma Mani). Kocası lütfedip tekrar evlendikten sonra “remoralize oldu” ve tepkisel olarak gelişen Mani de süratle düzeldi. Sonra ne mi oldu dersiniz? Koca aynı Bohem – Epiküryen hayata döndü ve kadına da parya (köle) muamelesi çeker oldu çünkü ağır bir Narsisistik Kişilik Bozukluğu vakasıydı. Karısının ilâçlarına ve terapisine karışıp, telefonla her dakika arayan bir tavır aldı. Bir süre sonra da, karısının ricalarına rağmen, psikiyatrik yardımı kestirip attı. Narsisistlerin öfkeleri çok yıkıcı olur!

-Kaçıngan Kişilik: Aynı asistanda bu belirtiler de çok belirgindi. Çok kırılgan bir Ego yapısı yoktu ama bağımlı olduğu nesne (ayrıldığı kocası) yanında olmadığı zamanlar, hiçbir kökten veya akılcı karar alamamıştı. Kuaförün karısındaki tablo da “kocasına biât eden, hiçbir şeyine karışmayan bir zavallı” konumuna düşmek olmuştu.

-Anankastik (Obsesif Kompulsif Kişilik ve Bozukluğu-OKKB):Her şeyi sürekli eleştiren, arabasını park ederken bile defalarca saydırtan bir hastam vardı. Aralıklı Patlayıcı Bozukluğu da bulunduğu ve güçlü kuvvetli bir erkek de olduğundan, karısını arada dövüp, sonra da pişmanlık duyuyordu. Sonunda kadının talebiyle boşandılar. Özünde çok yumuşak kalbi olmasına rağmen, adam o kadar yalnız kalmıştı ki, tek çocukları olan oğluna annesini tekrar kendisine döndürmek için yalvar yakar oldu. Daha ergenliği yeni bitiren oğlu pinpon topu gibi arada kalmıştı. Maddî sıkıntılar da ensesine binince epey yalnızlaştı ve Şeker Hastası da oldu. OKKB tablosuna Panik Bozukluğu ve Depresyon da eklendi. Terapilere düzensiz olarak devam ediyorlar, karısı başkasıyla da hiç olmadı ama onda da Distimia (Kronik Majör Depresyon: Müzmin Depresif Nöroz) gelişti.

-Pasif Agresif Kişilik Bozukluğu: Bunların çoğu kadındır ve tipik olarak “vermezler”: Yatakta, sosyal hayatta, beşeri münasebetlerde… Surat asma, sürekli mıymıntılık edip muhataplarını bıktırma, hayatı yakınları azından etme çok tipiktir. Klasik bir espri vardır: Karısının sürekli başının, eklemlerinin ağrımasında bıkmış olan Koca bir gün beklenmedik bir anda evine telefon eder ve karısı da “iyiyim, sağ ol” deme gafletinde(!) bulunur. Kocanın cevabı tipiktir: Aç şarabı ve en baştan çıkartıcı şekilde giyin. Şimdi eve geliyorum”!

BAŞKA TÜRLÜ ADLANDIRILAMAYAN KİŞİLİK BOZUKLUKLARI

Kendine Zulmedici, Sadistik ve diğer hepsinden nasibi olanlar bu grupta toplanır.

Gençliğimde böyle bir kız tanımıştım. İyi bir tahsili vardı ama nedense “fırça yemekten” müthiş keyif alırdı. Meselâ Belediye otobüsüne mi binerdi, mutlaka ters kapıdan inmeye kalkar ve şoförden azar işitince de memnun olurdu.

Sadistik Kişilik Bozukluğu olanlar arasında sırf Cinsel Sadizm yoktur. “Sıfırcı hocalar, takıp da illâki sınavlarda çaktıranlar” gibi “Entellektüel Sadistler” de o kadar fazladır ki.

PSİKOZLAR

Uzun uzun hepsini anlatıp da sizi sıkacak değilim; diğer makalelerimde bunlar var.

-Psikotik Hastalarda, ilke olarak, hasta hastalığının farkında değildir. İçgörü ya hiç yoktur, ya da zaman zaman bilişsel anlamda ortaya çıkabilir ama tam (emosyonel) içgörü, ilke olarak söz konusu olmaz.

Örnekler: Karadenizli bir hastam vardı ve dört başı mamur bir şizofrendi. Zamanında homoseksüel yaşantıları da olmuştu ama herhangi bir pişmanlık emaresi göstermemişti hiçbir zaman. İlkokul öğretmeniydi ve boylu poslu, yakışıklı da bir genç adamdı. Zamanla, ilaçlarını kendi arzusuyla tamamen kesti ve evlendi, iki de çocuğu oldu. “Uşakları” bana göstermek için ziyaretime geldiğinde tam şifa hâlindeydi ve “hap da yutmak” istemiyordu. Sanırım hâlen de iyi durumdadır çünkü gelmiyorlar.

Akut Çocukluk Şizofrenisi teşhisiyle takibe aldığımız bir kızımız vardır; 13 yaşında geldiğinde, bütün Schneider Belirtileri mevcuttu (gaipten ses işitme, düşünce yayınlanması, takip edilme, telepati, kafasının içinde birden fazla sesin yüksek sesle konuşması, kendisini yargılayan konuşmalar işitme, takip edilme, acayip yabancılaşma yaşantıları -déjà vu, jamais vu gibi- vs.) hep vardı. Yoğun antişizofrenik ilâçlar ve psikoterapi başladık. Bir sene içerisinde tamamen düzeldi ve pek de güzel bir genç kız oldu. Bilhassa annesinin ısrarıyla ve babasının da teyidiyle ilaçlarını azaltarak kestik. Bırakın bir nüksetmeyi veya kötüleşmeyi, tamamen şifa buldu ve kendi atı var, ona binmekte. Yurtdışında master yapmaya gitti bu yakınlarda. Son teşhisimiz Psikotik Özellikli Bipolar 1 Bozukluk oldu. Boyle hastalarda doğru teşhisin konması bâzen 10 seneyi geçer. Bu sebeple, karşımıza dört başı mamur “delilik: psikoz” tablosuyla gelen her hastaya bey danışana, önce Manik Depresif (Bipolar) olma hakkını tanımamız şarttır.

Nitekim bir zamanlar Cerrahpaşa’da aynı serviste iki Peygamber, bir de Allah vardı (bu örneği talebelerim hatırlayacak, öğrencilerim ise anımsayacaktır) ve o zamanki paradigma öyle olduğu için, hepsine de Şizofren deyip çıkmıştık. Hâlbuki bu adamlar servisin sevgilisi olmuşlardı ve tavla oynarken etrafı gülmekten kırıp geçiriyorlardı. Hemşireler, hastabakıcılar, hademeler ve bütün diğer personelin sevgilisi olmuşlardı. Bir gün vizitte Peygamberlerden(!) birine sordum: “Dün yeni vahiy aldın mı”? Kahkahalar içerisinde “Evet, tam da…” diye anlatacaktı ki, Allah olan seslendi: “Yalan söylüyor p….nk Hocam, ona hiçbir şey söylemedim”! Bu öbür Peygamber de teyit etti ve herkes gülmekten çatlıyordu. Eh, 2015 itibariyle düşünüyorum da, bu insanlar katiyetle Şizofren değillerdi. Neden mi: 1) Keyifleri bulaşıcıydı, 2) En yüksek Ego Savunmalarından olan Mizah (humor) ve kendiyle dalga geçebilme yeteneğini kullanıyorlardı, İçgörüleri yoktu, o başka. Nitekim hemen hepsi de hem Şizofrenide hem de Bipolar Bozuklukta iyi gelen antipsikotiklerin yanı sıra, özellikle o zamanlar akıl edip de verdiğimiz Duygudurum Dengeleyicilerinden (DDD: Lityum, Valproat, Depakin vs.) fayda görmüşlerdi. O zamanlar Topiramat yoktu daha; hani şu kilo da verdirten DDD…

Temaruz (Malingering, Numara Yapma) Vakaları ise gerçekten sıkıntı veren kişilerdir ve her şeyin taklidini yaparak, hekime zor anlar yaşatmaktan âdeta hoşlanırlar. Her bir şeyin bilincindedirler ve hesaplı, kitaplı davranırlar.

Örnekler: Böyle “sözüm ona hastalara” askerlikte, yatılı okullarda, temerküz kamplarında, hapishânelerde ve bizatihi tımarhânelerde çok rastlanır. Bir insanın akıl hastası olması, numara yapmayacağı anlamına asla gelmez. Gene de en tipik vakalar askerlikte görülür. Arkadaşları düşmanla vatanları için cansiperane vuruşurken, sır nöbete kalmamak veya vardiyaya çıkmamak için hasta numarası yapabilirler, komaya girmiş gibi yapabilirler. Bir kısmı tebeşir tozu içerek vücut ısılarının yükselmesini dahi sağlarlar. Diyarbakır’da gördüğüm bir Antisosyal er bu işin şahikasını sergilemişti: Bilerek kaynatılmamış, pisliğe bulaşmış su içip, Amipli Dizanteri olmuştu. Evine gidip anasının bakımı için yalvarıyordu ama unuttuğu bir şey vardı… Sabah akşam 500 mg Biteral (orinidazol) içince, bu meret ertesi gün geçer! Eh, ben de personelin gözü önünde hapı utturttum, sadece bir günlük revir istirahati verdim, kontrole çağırdım ve bir daha buna tenezzül ederse ve Poliklinik Defterine de “Temaruz” yazarsam, o askerliğin bitmeyeceğini anlattım. Bir daha gelmediler bu tipler!

(Devamı gelecek)

 

 

 

 

150 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Cerrahpaşa’da çalıştığımı uzun seneler boyunca hiçbir hastama kartvizitimi verdirmemişidir. Tam aksi çok vakidir ve muhtaç duruma düşen, bir ilâç firması çalışanının getirdiği veya benzeri pek çok kişiyi hep kliniğe davet etmiş ve beş kuruş almaksızın, üste cepten vermek de dâhil, masraflarını cebimden karşılamışımdır.

Hâlâ unutmadığım bir ana kız vardı ve ilişi de bilâ istisna, kesinlikle şizofrendiler. O zamanlar şizofrene “Şizofren”, Bipolarlara da “Manik Depresif” derdik.

Levent Kayaalp de doçentliğini alıp, Çocuk Psikiyatrisi Anabilim Dalı Başkanı olmuştu. Arada alt kata inerdik. Şimdilerde Profesör olan Nahit Moldavallı Mukaddes de gelir, beraber sınavlara girerdik.

Anne üniversiteyi bitirememiş ve terk etmek zorunda kalmıştı, o zamanlar hemen her gün medyada boy gösteriyordum. Hem yazılı hem de TV programlarının popüler isimleri arasındaydım Sevgili Esra Ceyhan’la da HBB televizyonunda tanışmıştık ve ilk canlı yayında, iki saati aşkın aşk konusunu konuşmuştuk). Şimdilerde olduğu gibi bir ekonomik kriz filân da yoktu ve bâzen günde on – on beş hasta muayenehâneme gelirdi. Hattâ “bana 100 Marklık Adam” diye takılan bâzı hocalar bile vardı. Şimdilerde sâdece USD ve Avro var! Onların bir kısmı hâlen hayatta, bâzıları ise ya vefat etti, ya da ben izlerini kaybettim. Özcan Köknel Hoca da hayatta şükür ki…


Çünkü o zamanlar Mark hâlâ mevcuttu ve parayı ona göre hesap ederek, peşin alırdım gene.

Gene o zamanlar, evimden ta oralara gitmekten hiç yüksünmezdim ve en büyük keyiflerim arasında da poliklinikte hizmet vermek, asistanları ve bir kısım şimdilerde hoca olmuş zevatı toplayarak hasta tartışmaları yapmaktı Sevgili Ayten Erdoğan, şimdilerde Beykent’e transfer ettiğimiz ama Sedat Özkan Hoca ile de çalışarak koşuşturan Samuray Özdemir, Murat Emül (o zamanlar mütevazıydı ve bana “Allah sizi başımızdan eksik etmesin hocam” derdi, ismi Emil Kraepelin’e çok benzediği için de de Emül Kraepelin” diye takılırdık…) hâlâ da kendisine kızgın değilim. Fuat Beşkardeş (bizim Gezgin doc rumuzlu şeker eski asistanımız) de dâhil gibi nice isimler bunların arasındaydı...

Müfit Uğur, Alaattin Hoca hep profesör olmuştu. Musa Tosun da öyle. Musa Ağabey eski Ülkücü tabanlıdır ve hiçbir zaman aşırıya kaçmamıştır. Daha sonraları, Mustafa Kemal Sayar’la beraber, bir süre muayenehanesinden fedakârlık ederek, Bakırköy’de Başhekimlik yapmıştır.

Alkol – Madde – Bağımlılık – Birimi’ni ilk kurduğunda ki kısaltma AMBETÜ gibi bir şey olduğu için, epey takılmıştık kendisine… 2003 ilâ 2005’te Başhekimlik yaptı.

Gene iç unutamadığım ve günümüzde dahi algoritmasını uyguladığım Nedim Zenbilci de hayattaydı. Nöroloji’deki EEG odasında toplanı ve “evlâdım, şimdi dinleyin. Şu sırayla soracaksınız: Bu kişinin derdi genel tıbbı mı ilgilendirir, yoksa nöropsikiyatriyi mi. Eğer öyle ise, öncelikle psikiyatriyi mi yoksa nörolojik mi” diye. Geçen gün Sevgili Aksel Siva bahsetti. O da aynı minval üzere MS, Baş Ağrısı, Nöro-onkoloji polikliniğini topluyor ve aynı silsile-i mantıkla sürdürüyormuş vaka tartışmalarını…

Hattâ ikinci kattaki demir sütunlarla dolu odam benim için âdeta kutsaldı ve hemen bütün çalışanlar orada toplanı ve vaka tartışmalarını da orada yapardık. Orası bir yandan da Adlî Psikiyatri Bilim Dalı’nın merkeziydi ve orada da transseksüellik için, biseksüalite için muayeneye gelen herkese bakılır ve imkânı olmayandan da, Anabilim Başkanından izin akmak kaydıyla, ücretsiz bakılırdı. Mert Savrun henüz doçent olmamıştı ve klinikteki toplantılara kenardan sessizce iştirak ederdi. Sonradan Adlî Tıp’ta çalışacaktı bir süre ve pek de haklı sebeplerle ayrılacaktı. Karısı Feray da yeni nöroloji uzmanı olmuştu. Şimdi Profesör. Gene Profesör Dr. İbrahim Balcıoğlu da Ankara’dan nokta tayini ile gelmişti ve meşhur “zenci beyaz, değerli değersiz, önemli önemsiz” ayrımlarını yaparak hepimizi kahkahalara boğardı. Bulancaklı ve Ülkücü tabanlıdır. Hacettepe’nin efsanevi kurucusu, zamanında pederimin de çok takıştığı Profesör İhsan Doğramacı’nın özel hekimiymiş. Uzmanlığını Ankara Tıp Fakütesi’nde, Sevgili Ağabeyim ve Hocam Yıldırım Beyatlı Doğan’ın yardımıyla almıştır.

Rektörümüz de, sonradan epey Silivri’de kahır çekecek olan Kemal Alemdaroğlu idi.

Günsel Koptagel İlâl de gelirdi ve hepimiz ayağa kalkardık. Hiyerarşiyi çok sıkı korurdu Ertaç Ağabeyim. Gökhan Oral ve Berrak Ciğeroğlu ile beraber Balint Grubu toplantıları yaparlardı. Bu toplantılarda tek tük kafadan atma hasta örnekleri de sundukları olurdu ama genellikle gerçek hastalar üzerinden analiz yapılırdı. Günsel Hanım da, Ömer Tuncer Hoca ile tam avluya bakan odada oturur, saatlerce gençlik hâtıralarını anlatırdı. Ana oğul gibi bağlıydılar birbirlerine...

Günsel Hanım hayatta ve müstehzi bir mizacı vardır. Pederimin yerine onu almıştı Ayhan Hoca ama sonradan pek çok üzücü şey de olmuştu. Hattâ eşyalarını kapının önüne attırmış, sonra da, mukabele-i bir misil misâli, kendininkileri yerde bulmuştu! Pederime de “sen eski Yunan ilâhlarına benzersin” diye takılırmış meğer kendisi anlatmıştı bir kongrede…

Adnan Ziyalar Hoca da hâlen hayatta, kızı Nalan benim Adlî Tıp’ta “Cinsel Sapmalar” dersimde öğrencim olmuştu. Nişantaşı’nda, evde hasta görmekteymiş. O zamanlar Sevgili Dostum ve Meslekdaşım Oğuz Polat daha başkan olmamıştı. Sayın Profesör Sevil Atasoy vardı kurumun başında…

Şimdilerde Nörolog Prof. Dr. Dursun Kırbaş başta. Önceden Merhum Ayhan Hoca da burada başkanlık yapmıştı.

Şimdilerde, Ayhan Hoca’nın muayenehânesini Uz. Dr Zekeriya Kökrek idame ettirmekte ve enstitü hâline getirdi. Çok da iyi yaptı bence; çünkü böyle eski hocaların isimlerinin hiç unutulmaması gerekir. İkinci kattaki toplantı odasının adı da ona hasredilmiştir. Reyhan Hanım da hayattaydı o zamanlar. Muayenehanelerinde beraber hasta görürlerdi.

Hiç unutamam o anneyle kızı, isim vermeyeceğim tabii ki. Kadıncağız üniversiteyi terk etmek zorunda kalmıştı çünkü maddî imkânları sıfırlamıştı. Yoktu ödeyebileceği bir meblağ, canını mı alacaktım. Kızı da aynı teşhisle takibimdeydi.

Bir gün bir telefon geldi bir akrabalarından “sıfırı tüketmişlerdi” bu garibanlar, hemen hastaneye çağırdım ve ilaçlarını kendi odamda yazdım.

Hastalıklarının tabiatına pek de uygun olamayacak kadar şükrün dolu bir nazarla bakmışlardı bana ve “çok teşekkür ederiz Hocam, para pul kalmasa da, sizin bizi terk etmeyeceğinizi biliyorduk” dediler.

Anabilim Dalı Başkanı’ndan istirham ettim (sanırım Merhum Ertaç İlkay’dı, (onu da sigaraları ve Kanser aldı aramızdan) ve ücretsiz olarak takip edilmelerini sağladım. Gene Rahmetli Ayhan Songar Hoca ile nedense araları hiçbir zaman iyi gitmemişti. Muhterem lâkaplı Fevzi Samuk da gene hocaydı ve o da yeni profesör olmuştu. Bana nedense “Hz. İsa’nın psikolojisini anlatan makale yaz” derdi. Çok mütedeyyin bir adamdır ve sanırım muayenehânesi de Bakırköy’de şimdilerde…

Yeni Symposium dergisinin editörlüğünü de bana yeni tevdi ettiği zamanlardı (şimdilerde Literatür Symposium oldu adı). Ben de, yeni bir mütehassıs olarak, çok fazla çalışarak, evimi de epey ihmâl ederdim. Cânan pek küçüktü ve evdeki hastalara bakar, elinde pembe iskemlesiyle dolaşarak “size Tofranil mi vermiş babam, o kabızlık yapar ama” derdi. Üst Göztepe’de otururduk ve vapurla gider gelirdim (A 10 otobüsü, sonra da B5 miydi ne, boğaz vapurunu zor yakalardım).

Sevgili Dostum Tahir’le de o dönem, evde bu işlemi yaparken tanışmıştık (samimiyetimize vesile olan da Sevgili Kuzenim Murat Lâmi Akman’dı) ve Tahir de beni “ya bende hemofili varsa” diye işletmişti. Hâlâ da aynı muzipliğini korur ve iki tatlı kızın babası. Figen ve o da Cânan’ı kendi çocukları gibi severlerdi, eminim ki hâlen de değişen bir şey yoktur. Ev mahşer yeriydi gibiydi ve bir beyaz Renault arabam vardı. Cânan ona rumuz olarak pek bağlıydı, henüz Jaguar yoktu hayatımda ama Volvo markayla flörte başlamıştım. Birini alıp, üzerine ekleyerek yenisini satın alıyordum. Tırmandığım sosyo-ekonomik sınıfın icaplarıydı bunlar bence.

International Hospital’de hasta görmeye giderdim. Merhum Nedim Hoca, “Turgut Özal’ın hekimi” olarak tanınan pek sevdiğim Nöroşirurji Uzmanı Cengiz Aslan’la orada hasta görürdü. Hâlen de Nöro-Estetik diye bir merkezde icra-i tababet etmekte ve Nişantaşı’nda komşu sayılırız. O da sonrada kendi oğlunun beyim ameliyatına girmek gibi bir bahtsızlık yaşamıştır… Babam da pek takdir ederdi kendisini ve hasta paslaştıkları da olurdu. En son Atabek Ailesi’nin bir davetinde görüşebildik.

Neyse, dönelim hastalara…

Annede hafif derecede Tardif Diskinezi belirtileri de başlamıştı sanki ama hiç de şikâyetçi gibi değildiler. Kız ise suratındaki “ironi morbid” dediğimiz psikotik gülümsemeyle gelip gitmekteydi. İçgörüsü hiç yoktu annesininki ise tamdı ve “ben şizofrenim evlâdım” derdi bana.

Çağırdım personeli ve hemşireleri, tipik tutma pozisyonunda anneyi yatırıp, EKT’yi kendi ellerimle tatbik ettim. O zamanlar EKT’yi kendi ellerimizle yapardık, ev ev dolaşıp iyi para da kazanırdık. Hattâ Pederimin eski bir aletiyle de tatbik ederdik, Faradi için ise artık pek bir şey diyemeyeceğim ama bir TENS veya Akupunktur iğnesi batırarak, hafif dozla elektrik vererek hâlâ en ağır Konversiyonlular açılabilmekte. Hastaların ağzına burnuna kolonya tıkıştırmak veya tokat atmak gibi yöntemlere artık müracaat etmiyoruz.

Anne pek müteşekkirdi, kızı ise mütebessim ve “annemi sağlığına kavuşturdunuz Doktor Bey, minnettarız size” dedi. Gözlerim dolmuştu hafiften.

Kolay mıydı hem anasının hem de kızının bu mel'un hastalıktan mustarip olması.

Hele o zamanlar, şimdilerde olduğu gibi değil, bu meredin asla iyileşemeyeceğini de zannederdik. Çok sonradan bu değişti. Hattâ zamanlar şizofren zannettiğimiz pek çok kişinin aslında Psikotik Bipolar hastalar olduğunu biliyoruz günümüzde. Paradigma öyleydi o zamanlar.

İlâçlarını bizzat yazdım ve üzülmemelerini salık verdim çünkü asla kendimi düşünmek değildi ki amacım. Tek derdim inanlara yardımcı olmaktı. Nitekim öyle de oldu.

Anne ve kızı beraberce geldiler ve o zamanki odamda, üst kattaki, Sekreterlerden Ayşe ile çok gırgır hâtıralarımızın olduğu yerde gördüm. Neşe Pekpak da henüz bekârdı ve ikimizin odaları karşı karşıyaydı. Sonradan Kocabaşoğlu soyadını da aldı evlenince... Onunki ön kattaydı ve tam da avluya bakıyordu. Sevgili Mine Özmen de henüz taze uzmandı ve ilk evliliğini sürdürmekteydi. Şimdilerde o da muayenehânesine devam etmekte ve Sevgili Dostum Erol Özmen’le mutlu bir evlilik sürdürmekteler (o da cinsel terapide uzmandır)... Kuru fasulye muhabbetimize pek güleriz her konuşmamızda. Evlerinde ağırlamışlardı da… Oğlu, Oedipus Kompleksi varsa eğer, onun tipik numunesidir.

Benimki sol arka cenahta, arka taraftaydı. Neşe’ninki tam avluya bakardı.

Psikologlar da arı gibi çalışırdı. Psikologların bulunduğu mekân ise arkadaki, şimdilerde Başhekimliğin bulunduğu kısımdaydı. Şirin de bunlar arasındaydı ve henüz emekli olmamıştı. Aralarında bana ilk Rorschach testini ısrarla yapan Raşel diye bir Musevi arkadaş da mevcuttu…

Bu test sonucunda “adımı ‘tipik bir şizofren’ diye” anmaya başlamışlardı ki, Sevgili Dostum Reha Bayar onu “Kerem’in babası Recep Doksat, bu testi bilmez mi” diye ikaz etmişti. Eh, hâlâ da bana birisi bunu uygularsa, istediği teşhisi koyduracak kadar âşinalığım vardır. Hangi planşın neye delâlet ettiğini bildikten ve aradan altı ay geçmeden tekrar tatbik ederseniz, herkese kendinizi “şu veya bu hastalığı” var diye kandırabilirsiniz. Bilhassa renkli olanlara uygun cevapları vererek, psikoz veya kişilik bozukluğu” diye yutturmanız pek kolaydır. Daha fazla tüyo vermeyeyim ki, okuyanlar da aynı şeyi yapmasınlar.

Peder de hayattaydı henüz ama Nişantaşı’ndaki muayenehânemizde beraber hasta görmekteydik ve Anacığım da tek göz bir odada çamaşır yıkayarak ona yardımcı olurdu. Dilberler Mağazası’nın üst katındaydık ve 12 Eylül sonrasının sıkıntılı günlerindeydik. Pederim hâlâ Marmara purosunu tüttürür ve tez gözlü bir odada çile doldururduk. Ben bir yandan akupunktur yapar, bir yandan da psikiyatrik hastalara bakardım. O zamanlardan belliydi bu kadim tedavi yönteminin pek çok hastalıkta kullanılacağı Aslında hem Çin, hem de Uygur Türklerinin icadıdır…

Tahirler de, Bağdat Caddesi’ne paralel, 14 katlı bir apartmanda otururlardı ve sık sık görüşürdük ailecek. Henüz Neslim hayatıma girmemişti ama ilk izdivacım sürmekteydi.

Henüz o berbat deprem olmamıştı ve Türkiye Psikiyatri Derneği de kuruluş aşamasındaydı. Prof. Dr. Ayhan Arguner hayattaydı ve onun vizitlerinde de, daha asistanken, çok şey öğrenmiştim. Sonradan vefat edecekti…

Güneş ve Meral Kızıltan da yeni abayı yakmışlardı. Sanırım Meral Doçent, Güneş ise uzmandı.

Gerek Güneş, gerekse Meral EMG ve EEG konularında birer pirdir ikisi de. Ben de EEG’yi çok önemser ve kuşkulandığım her hastadan isterim. Bunun ehemmiyetini de gene Nedim Hoca’dan öğrenmiştik hepimiz. Prof. Dr. Naci Karaağaç, Prof. Dr. Naz Yeni, Prof. Dr. Erbil Gözükırmızı, Prof. Dr. Acar Baltaş… Hep ondan feyiz almışızdır.

qEEG’den pek anlamıyorum ama NP’de veya başka bir yerde yapılmış olanları tabii ki ciddiye alıyoruz Neslim’le beraber POLİMED’de.

Hâlâ da, Aksel’le beraber çalışıyorlar ama muyenehâneleri var mı, bilemiyorum.

Bu ana kızda da para söz konusu değildi. Sağlık Kurulu’ndan sorun olmaksızın rapor çıkarıldı; TD için de Meral beni kırmayarak botoks uyguladı.

Ana kızın yakınlarından birisi beni telefonla aradı bir gün ve “Kerem Bey, bunların hiç parası kalmadı, sâhip çıksanıza” dedi. İçimden” Hanımefendi, neden siz bunu yapmıyorsunuz da, topu bana atıyorsunuz” demek geçmedi desem yalan olur. İnsanlar sorumluluğu havale etmeyi pek severreler nedense.

Anne tamamen toparlandı ve Depo Nöroleptik Tedavisine aldım.

Kız ise asla tam düzelemedi ama hâlâ depo ilâçlarla hayatlarını idame ettirmekteler eminim ki.

Peki, kontrole geliyorlar mı?

Bize değil çünkü hayat çok pahalılaştı ama eminim ki Cerrahpaşa’daki poliklinikte takipleri iyi yapılıyordur.

Numan Konuk da şimdilerde Profesör, ablası da ilâhiyatçı, zarif bir hanımdır.

Neyse, anne tam şifa bulmuş gibiydi, kızı ise hep kısmî salâh (Parsiyel Remisyonda kaldı).

Günümüzde bu ilaçların bir kısmı ortadan kayboluyor, bâzısı bir anda piyasaya tekrar sürülüyor.

Daha sonra, en son yüz yüze görüşmemizde, ikisi de bana el salladılar ve bir daha görüşemedik.

Artık pek çok nöropsikiyatrik rahatsızlık başarıyla şifa olmasa da, salâh bulabiliyor. Dilerim bu böyle olmaya da devam edecektir çünkü her 100 ilâ 1000 kişiden birinde Şizofreni hâlâ mevcut.

Bipolarite %2 ilâ 30, hangi teşhis sistemini dikkate alıyorsanız.

Demem o ki, Vahşi Kapitalizm yüzünden ilâçlar bir ortaya çıkıp, pat diye kaybolmazsa, pek çok kişi daha çok fayda görecektir.

Ha, fundoskopik ve tam nörolojik muayeneyi de ihmâl etmiyoruz gerek duyulan hastalarda.

Lityum'a bağlı bir yalancı beyin ödemini başka nasıl anlayabiliriz ki?

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – Umut Dolu Zamanlar – 22.02.3015

 

 

 

 

 

 

 

108 kez okundu
0

Önce kendinizi seveceksiniz ki mutlu olabilesiniz ve sezgilerinizi de iyi kullanacaksınız ki hayatta bir yerlere gelebilesiniz.

Yeni uyanmış bir kediyi veya köpeği düşününüz, hemen herkesin evinde veya bahçesinde vardır bunlardan.

Gözle olanları, yaptıklarını tatbik ediniz...

Sabah uyandıklarında şöyle bir gerinirler ve patileriyle gözlerindeki çapakları temizlerler. Sonra da etrafı kolaçan ederler.

İşte, tabiata uyum gösterip, kendiyle ve hemen herkesle barışık kalmak istiyorsanız eğer, onları taklit ediniz.

Ne yapar küçük kedi: Önce yalanır, şöyle bir gerinir ve kocaman bir nefes alır. Bunu yaparken de etrafı kolaçan eder. Temel ihtiyaçlar ve Güvenlik Duygusu tatmin edilmiş olur.

Yâni öncelikle etraf güvenilir mi, yoksa düşman var mı diye bir bakınır. Bunu yaparken amigdala denen badem şeklindeki çekirdekleri faaldir beyninde ve doğrudan algılar her şeyi.

Bu yaptığı onun “etrafta rekabet edecek birisi, bana saldırabilecek başka bir hayvan (insan, başka bir kedi veya bir sokak köpeği… olabilir bu) mevcut mu diye bakınır ve temel güvenlik ihtiyacı karşılanabilmiş mi diye bakar.

Gerinmek onun günlük hayata hazırlanmasını sağlayacaktır.

Aynen bizim Sabah Sporu yapmamız gibi hani.

Bu, onun fiziksel sağlığını ve kavgada kazanma gücünü (kapsamlı sağlığını) güne hazırlamasını sağlayan ilk eylemidir.

Tabii ki ilk işi de su ve gıda aramak olacaktır; seks çok sonra aklına gelir. Bizim kalkınca kahvaltı etmemizden hiçbir fenomenolojik farkı yoktur hani…

Hayvanların en küçük olanları tamamen içgüdüsel hareket ederken ve beyinleri kocaman bir Limbik Sistem denen temel emosyonlardan (neşe, keder, öfke, korku, saldırganlık vs.) sorumlu merkezden ibaretken, evrimsel yelpazede daha yükselmiş olanlarda akılcı düşünce bununla iç içe girecektir.

Aynen öyle işte, önce siz de bu “miyavcığın” veya bahsedeceğim “havhavcığın” hareketlerine bakın ve kendinizi öyle hazırlayın gündelik işlere, eylem ve edimlere.

Sabah kalkın ve sıkı bir kahvaltı edin. Ekmek, sosis, yumurta ve bal gibi, tercihan da içine GDO (Genetiğiyle Değiştirilmiş Organizma) katmadan, tamamen tabii olanları yeğleyin (bütün bunlar sağlıklı bir insan için öğütlerdir).

İnsanın beyniyle kediciklerinki ve köpekçiklerinki çok benzer, onlarınkinin sâdece hacmi çok daha küçüktür ama pek oyuncu ve kurnazdırlar. Hele çifte renkli bir Van Kedisi bulabilmişseniz, dünyanın en oyuncu ve muzip yaratıklarından birisi emrindedir ve kendiliğinde suya atlayıp yüzmeyi de pek sever.

Meselâ kedigillerin çoğunluğu hipnotize edilemezken, köpeklerde çok kolay bunu yapabilirsiniz.

Kediler gözlerini sağa veya sola neredeyse hiç çeviremedikleri için, bakmak istedikleri yöne kafalarını çevirirler. Göz mercekleri, ışık miktarına göre değişir. Fazla ışıklı ortamlarda göz mercekleri çoğu kedigilde yandan incelir ve dik bir çizgi haline gelir, bazı türlerde ise küçük bir nokta hâlini alır. Karanlıkta göz mercekleri çok büyür. Gözlerinde Tapetum lucidum denilen bir tabaka vardır. Bu tabaka göz merceğinden geçen ışığı bir kere daha merceğe yansıtır ve böylece var olan ışık miktarını ikiye katlayarak geceleri çok rahat görmelerini sağlar. Ayrıca kedigillerin gözlerindeki görme alıcılarının sayısı da insandakinin üç mislidir. Bu sayede de geçleri parlar.

Kedigillerin gözlerine bakılarak keyif durumları anlaşılabilir. Eğer mercekler büyük ise kedi savunma pozisyonuna geçmiştir. Eğer mercekler çok küçükse, kedi mutlu demektir. Bıyıklarını da titretiyorsa (bu algı organları aynı zamanda bir toplumsal sinyalleşmeyi de ifade eder), hem uyanık, hem de keyifli demektir. Hissetme kılları da denilen bıyıklar kedigillerin gece aktif olan hayvanlar olduğunu gösterir ama gündüzleri de emrinize âmâde olabilirler.

Her bir vibrisin (kedi bıyığının) dibinde kan dolu bir kesecik vardır. Bu keseciğin çevresi çok hassas sinir uçlarıyla kaplıdır. Bıyıklar sâdece bıyık olarak hayvanın ağız bölgesinde değil, kaşlarında ve bacaklarında da bulunur. Miyavcığın hareketiyle birlikte titreşime geçerler ve bunları algılayan hayvan tamamen karanlık bir ortamda bulunsa bile çevresinin görüntüsünü kabaca canlandırabilir ve emin adımlarla hareket eder. Yeni doğmuş yavrularda bile tamamen gelişmiş olması, bu duyu organlarının kedigiller için ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Yâni, kediniz sizi gün boyunca empati (eş-duyum) ve sevecenlikle seyredebilir. Tabii ki aslanlar veya jaguarlar gibi değil de, basit sokak kedilerini tercih edin evinizde arkadaş. Yalnız, huysuzlaşabilen ve canı istemezse de oyun oynamak yerine, elinize yahut bacağınıza çizik atabilir (Siyam kedileri müstesna) o masum yaratıklar ve Kedi Tırmalaması Hastalığı olabilirsiniz. Aşılarının (bütün evcillerde) yapılması da hayati önem taşır tabii ki… Kimse kudurmak istemez!

Kedigiller müthiş bir duyma kabiliyetine sâhiptir. İşitme frekansları 65.000 Hz’e kadar varabilir, bu da insandakinin yaklaşık üç mislidir.

İki kulaklarını birbirinden bağımsız şekilde farklı yönlere doğru hareket ettirebilirler. Böylece tamamen karanlık bir ortamda bile, avladığı hayvanın bulunduğu noktayı ayrıntılı bir şekilde belirleyip, isabetli bir sıçrama ile yakalayabilir. Kulaklarında büyüyen kıllar yabancı maddelerin kulaklarına kaçmasını önler.

Evinizin tabii “fare kapanı” da emrinizdedir yâni.

Bir kedinin kulaklarını yatırmasından, kendini savunmaya hazırlandığı anlaşılır. Kuyruğunu sallıyorsa öfkelidir (köpekte ise bu tam aksidir ve konforu yerinde demektir). Bu da İşaretleşme Sisteminin iyi anlaşılmasını sağlar. Gerçi, beraber büyüyenlerde barış tam olarak sağlanabilir.

Kediler çiğnemeden yuttukları için, ağızlarına aldıkları şeylerin tadını ve yenilir veya yenilemez olduğunu çok çabuk ayırt edebilmeleri gerekir. Zımpara gibi olan dillerindeki küçük dikenlerin uçları hayvanın kendisine doğru dönüktür. Bu dikenlerle tüylerini tararlar ve yedikleri hayvanın etini kemiğinden ayırırlar. Dilin ön kısmındaki dikenlerde bulunan tat alma dokusu ile ekşi, tuzlu ve acı tatları ayrıt edebilirler ama tatlı (yâni şekerli) tadı hissetmezler. Su içerken dillerini kıvırarak kepçe olarak kullanırlar.

Kedigillerin ağızlarında otuz tane diş ve bir diastema (dişler arası boşluk) vardır. Bu mesafe, hayvan ağzını kapatırken altta ve üstte bulunan yan dişlerin birbirine değmeden yan yana durmalarını sağlar. Yan ve tutma dişleri avladıkları hayvanı tutabilmelerini sağlar. Koparma dişleri ile büyük et parçalarını koparıp çiğnemeden yutarlar.

Kedigiller ayak parmaklarının uçları ile yürür. Ön patilerinde beş ve arka patilerinde dört parmakları bulunur.

Çita, balıkçı kedi ve yassıbaş kedi (Güneydoğu’da rastlanır) hâricinde bütün kedigiller tırnaklarını parmaklarından dışarı uzatıp tekrar geriye çekebilirler. Yürürken kendiliğinden çıkmamaları ve böylece boş yere, yıpranmamaları için tırnaklarını çıkarmak için özel kasları vardır. Tırnaklar kullanılmadıkları zaman, derinin içinde saklı şekilde durur. Böylece kedigiller hiç ses çıkarmadan kurbanlarına usulca yanaşabilirler.

Hepsinin kuyrukları vardır. Dengelerini sağlamak ve kendi aralarında işaretlerle anlaşmak için kuyruk önemlidir. Bâzı türlerde, örneğin vaşaklarda kuyruk çok kısadır. Tabii ki evinizde kesinlikle bir vaşak beslemeniz salık verilmez.

Çoğu kedigil yalnız yaşar ve yalnızca çiftleşmek için eş arar, çiftleştikten sonra ayrılır. Yalnızca aslanlar büyük gruplar oluşturur ve erkek çitalar küçük bir grup içinde yaşar. Kaplanlar ise şizoiddirler. Ev için gene uygun değil!

Bahçelerinde aslan yetiştiren, sirklerde gösteri amaçlı kaplan besleyenlerin, bu hayvanın çok belirsiz mizacına güvenmemeleri gerektiğini pek çok örnek göstermiştir çünkü bakıcılarını yiyebilirler.

Diğerleri ise en fazla tırmık atarlar, o da sorun değil; değil mi?

Kedigillerin Evrimi

Kedigillerin en küçükleri 30, en kocamanları 200 cm olurlar. Ev veya sokak kedileri genellikle 30 ilâ 50 cm’yi geçmez.

Günümüz bilim adamlarının görüşlerine göre kedigillerin ilk ataları 50-60 milyon yıl önce Eosen çağında (37 ilâ 55 milyon sene önce), Viverridae familyasından (Misk Kedigilleri) koparak türemiştir. İlk kedigillerin ortaya çıkmasından sonra, 50 milyon önce Nimravidae evrimleşmiş ve böylece bu aile eski fikirlere göre kedigillerin ataları değil sadece kedigillerle akraba olan bir kardeş ailedir.

Kedigillere ait en eski kalıntılar Oligosen Çağından kalmış (28 ilâ 38 milyon sene önce) 34 milyon yıllık fosillerdir. Bu fosillerde kedigillerin en eski atası olarak proailurus türü görünmektedir. Bu ev kedisi büyüklüğündeki kedi, tropik ormanlarda avlanmıştır. Proailurus cinsinden iki büyük kol oluşmuştur; Kılıçdişli kediler (Machairodontinae) ve kediler (Felinae). 10.000 yıl önce Homotherium ve Smilodon cinslerinin en son temsilcileri de ortadan kaybolmuştur. Kedinin (Felis silvestris) 9 milyon yıl önce ortaya çıktığı düşünülür. En eski kalıntıları Felis lunensis türü olarak Asya’da bulunmuştur.

Aslında, ilke olarak, rüya gören her hayvan hipnoza girebilir (kendiliğinden veya birisi tarafından).

Örnek mi?

Bir tavşanı bakarak veya bir araba farına gözlerini dikmiş vaziyete yakalarsanız, öylesine felç olup kalır ve kılını kıpırdatamaz.

Yakaladıktan sonra ister besleyin, ister etinden yararlanın, hiç fark etmeyecektir.

Sabah sabah tavşan eti de hoş olabilir tabii. Bu hayvancıklar her mevsimde ve her ortamda yetişip gelişebilirler.

Çok da hızlı üredikleri ve sayıları epey arttığı için, evde beslemeleri sıkıntı verebilir ama dikkat et: Önce havuç yer. Çünkü içgüdüleri ona karoten (A Vitamininden zengin) alması gerektiğini söyler.

Havuç da hemen her zaman manavlarda bulunur. Ilıman bölgelerde yetişen bir bitkidir

Demek ki menüye havuç da ilâve edilerek, görme keskinliğiniz artar ve A, B, C, D ve vitaminlerini de almış olursunuz.

Eğer köpek varsa, ona bakın. O da gerinir, bıyıklarını oynatır ve güne hazırlanırken etrafı kolaçan eder. Kedigillerden biraz daha zekidirler ve insanın en eski dostlarıdır. Hipnoza çok kolay girerler ve okşayıp teskin edici şeyler mırıldanmak dahi yeter.

Bir kedi mırıldanıyorsa mutludur, köpek ise tedirgin, hattâ öfkelidir (İşaretleşme Sistemi farkı).

Zaten ilk evcilleşenler de, kurtlardan evrilen köpeklerle, öküzler olmuştur. Kurt köpekleri, Kangallar muhteşem dostlardır ama genetiğiyle oynaya oynaya perişan etiğimiz Pitbullar aslında canavar değildir. Sadece kafataslarının büyümesi erken bittiği için saldırganlaştılar. Bir King ve Golden Retriever yahut fino, cici bir kaniş ise en büyük dosttur.

Köpeklerin 10.000 yıl öncesine kadarki evrimleri normal bir şekilde, tamamen tabii etmenlerin etkisi altında olmuş ve vahşi kurt dediğimiz tür nesiller içerisinde, onlarca bilinen ara basamaktan geçerek evrimleşmiştir. 10.000 yıl öncesinde, insanın kurdu evcilleştirme merakıyla birlikte Yapay Seçilim başlamıştır. Yapay Seçilim aşırı güçlü bir Evrim Mekanizmasıdır, çünkü çok kısa sürede, tabiatta belki rastlamayacak ihtimalleri bir araya getirir. Hele ki işin içine “zevkler ve renkler” dediğimiz kişisel görüşler girdiğinde ve buna göre Yapay Seçilim uygulandığında, Evrim çok daha hızlanıp ilginç ürünler verebilecektir.

Köpeklerde Koku Alma

Koku alma duyusu iki şekilde kullanılır: Ya bir maddenin koklanarak analizi ya da tat alma duyusuyla ortak: “Köpekler burnuyla görür” deyimi son derece yerindedir, çünkü köpekler, yiyeceklerini seçmenin yanı sıra özel nesnelerin izini sürmede veya kişilerin takibinde, eşya veya kişileri tanıma ve yerini saptamada koku duyulanı kullanırlar.

İz takibinde, özellikle kişilere özgü yağ asidlerinin kokusunu ayırt edebilirler (uzun zincirli yağ asidlerini koklamada erkek köpekler daha yeteneklidir).

Koku ile karşılarındaki kişinin ruhsal durumunu ve niyetini anlarlar.

Canlıların, nesneler üzerindeki kokularını bir hafta, hattâ bâzen haftalar sonra dahi algılayabilirler.

Tek yumurta ikizlerinin kokusunu bile ayırt edebilirler.

Kokuyla bireyleri ayırt etme yetenekleri, eğitimle daha da geliştirilebilir.

Yavru köpeği yalayan anne onunla koku bağı kurar. Erkek hayvanın idrarını koklayan dişiler cinsel olgunluğa daha çabuk ulaşır. Ayrıca koklama, köpekler arası iletişim için son derece önemli bir araçtır. Bütün köpekgiller, iletişim için birbirlerinin idrarlarını, dışkılarını, genital bölgelerini ve ağız çevrelerini koklarlar. Koku alma yeteneğinin davranış üzerine bir etkisi de, köpeğin eğitimi sırasında görülür. Bloodhound gibi iz sürme yeteneği yüksek olan köpekler, eğitim alanındaki koku bolluğu nedeniyle, eğitimin ilk günlerinde etrafı koklamaktan kendilerini alamazlar, böylece dikkatleri çabucak dağılarak, eğitim almaları güçleşebilir. Bu nedenle, böyle köpekler daha izole şartlarda, hattâ deterjanlı sularla yıkanabilen alanlarda daha kolay eğitilirler.

İşitme: Belirli frekanslara kadar, insan ve köpekler rölatif olarak iyi duyarlar, ancak köpekler insanların duyamayacağı yüksek frekanstaki sesleri de duyabilirler. Bu özelliklerinden dolayı köpekler, piyasada satılan, insanların işitemeyeceği ultra dalga-düdük seslerine cevap verebilmekte ve eğitilebilmektedir.

Büyük şehirlerde yaşayan köpeklerin duyma yetenekleri, yüksek gürültü sebebiyle olumsuz olarak etkilenmektedir. Yüksek gürültü karşısında, duyma hassasiyetini kaybeden köpeğin psikolojisi de olumsuz etkilenir. 

Kulağın şekli her köpek ırkında, o ırkın özelliklerine uyum sağlayacak şekilde gelişmiştir. Bu şekil farklılıklarının duyma yeteneği üzerinde ne gibi etkiler yaptığı yeterince aydınlatılmış değildir. Köpeğin kulaklarının olduğu gibi kalması veya estetik açıdan kesilmesi konusunda, her iki görüşü savunan taraflar arasındaki kavga uzun süredir devam etmektedir. Acaba insanoğlu, her ne kadar dünya üzerindeki varlıklara hükmetse de, bu üstünlük köpeğin kendine has estetiğini bozmaya haklılık kazandırır mı bilemiyoruz. Çünkü bâzı kişilere göre köpeği güzelleştirmek gayet olağandır ve neticede onun, sâhibi tarafından daha fazla sevilmesini sağlar. Ancak kulak veya kuyruk kesiminin, köpeğin ruhsal durumunu etkilediğini savunanlar da vardır. Son yıllarda, bâzı Avrupa ülkelerinde kulak kesimi yasaklanmıştır. Bırakın, tabii hâliyle kalsın dostum!

Görme yeteneği, köpekler arasında ırktan ırka farklılık gösterir, zira gözlerin kafadaki yeri, ırka göre değişir. Geniş görme açısına sâhip bir köpeğin, etrafı çok rahat görebileceğinden dolayı, kalabalık ortamlarda çabucak dikkatinin dağılır. 

Köpekler Geceleri Görebilirler mi?

Köpeğin gözündeki retina tabakasında (burada siyah beyaz görmeden sorumlu olan rodlar/çubuk şeklindeki alıcılar maksimum yoğunluktadır) bulunan ve gözün az ışıkta görebileceği şekilde özelleşmiş olan hücreler insana göre çok daha fazladır. Retinanın hemen arkasında bulunan yansıtıcı hücre tabakası, retinadan geçen ışığın alıcı hücrelere ikinci kez çarpmasını sağlar, böylece ışığın gözde toplanma etkinliği yaklaşık %40 oranında artırılmış olur. Işığın az bir kısmı ise, gözde tutularak sarı-yeşil göz ışıldamasını sağlar. Bu durum, geceleyin köpek veya kedinin gözüne doğrudan ışık tutulduğunda görülebilir. Örtü tabakasındaki bu yansıtma sayesinde geceleri insandan daha iyi görürler ve düşük ışık kaynaklarını daha iyi değerlendirebilirler.

Renkleri Ayırt Edebilirler mi?

Köpekte ışığı algılama eşiği insandan üç misli daha düşüktür, bu nedenle özellikle kısa dalga boyundaki renkleri ayırmada zorluk çekerler. Köpeklerde saldırı eğitiminde kırmızı renkli kollukların daha verimli olduğu söylenmektedir. O halde, kırmızı rengi ayırma yeteneklerinin olduğu düşünülebilir (koniler). Gerçekten de kırmızı gibi uzun dalga boyundaki renklerin köpekler tarafından daha rahat ayırt edilebildiği bildirilmektedir. Ayrıca köpekler, bütün renkleri göremeseler bile, renkleri ayırt etmeyi kolayca öğrenebilirler; zira beyinlerinde, insana göre az bile olsa, dalga boylarını ayırt eden gangliyonlar (sinir havuzları) bulunmaktadır. Bâzı araştırıcılar da, renk bilgisinin davranışlarda kullanılmadığını, bu nedenle, köpeklerde renk ayırım yeteneğinin önemli olmadığını ileri sürerler.

Geceleri, köpek ve kedilerin renk görüşü insanınkine benzer. Ancak bu hayvanların tapetum (örtü) tabakasında yansıma nedeniyle geceleyin sarı ve yeşil renkleri algılamada hafif bir üstünlükleri söz konusudur.

Detayları Seçebilirler mi ve Televizyon İzleyebilirler mi?

Köpekler form ve desenleri ayırt etmede zorluk çeker, desenlerdeki detayları görmezler. Kediler, televizyonu titrek olarak görürler. Köpekler ise bir grup araştırıcıya göre - kısmen hareketli nesneleri takip edebilmeleri ve kısmen de gölgeleri ayırt edebilmeleri nedeniyle - saniyede 625 dotluk Avrupa ve ülkemiz televizyonlarını izleyebilmekte, saniyede 525 dotluk ABD televizyonlarını izleyememektedir. Birçok hayvan sâhibi, köpeklerinin televizyon izleyebildiğini söylese de, bu hayvanların izleme aktivitesiyle ilgili nicel ölçümler yoktur.

Yâni, bizler kadar keyifle (veya tam aksine) seyredemiyorlar!

Köpekler Miyop mudur?

Köpeklerin yakını odaklama (bakışlarını yakındaki bir nesneye yoğunlaştırma) yetenekleri insana göre zayıftır. Kedi ve köpek, 25 cm.’den yakın mesafeleri net göremez. Ancak bu ölçümlerin çoğu ev hayvanları üzerinde yapıldığı için hatalı olabilir; zira ev hayvanları, ev içinde uzak cisimleri odaklama imkânına sahip olmadığı için miyop olma eğilimindedirler, çünkü odaklama yeteneği sonradan gelişir ve küçük yaştan itibaren başlanan egzersizlerle tam seviyesine ulaşabilir.

Dokunma: Köpeklerde en duyarlı bölgeler, ağız ve burun çevresidir. Köpeklerin patilerindeki duyarlılık diğer karnivorlara (et yiyenlere) göre daha zayıftır. Bu tür duyusal özellikler beyin kabuğunun yapısıyla ilgili olup bu bölgede ayaklar için ayrılan alan köpekte %20, kedide ise %30’dur. Diğer karnivorlarda olduğu gibi, duyu sinirleri daha çok burun uçları, bıyık ve bıyık diplerinde bulunur. Bıyıklar katı yüzeylere dokunduğunda, bu maddeler hakkında beyne bilgi iletilir; bu özellik, hayvanın karanlıkta manevra yeteneğini artırır. Ayrıca bıyıklar karmaşık bir madde koklanırken de beyne bilgi sağlar. Bunlar, hareketli nesnelerin titreşimlerini de algılayabilirler. Ancak bu yetenek kedilerde daha fazladır. Köpekler kafalarını iyice yere yakınlaştırmış vaziyette ayak izlerini koklarken, alt çenenin ortasında yerleşen kıllardan ve çene altı koku bezlerinden yararlanırlar, bunlar aynı zamanda kafanın yere çarpmasını önler. Kediler bu kıllara sahip olmadıkları için kafalarını yerden yukarıda tutarlar.

Tat Alma: Köpekler, insanınkine benzer bir tat alma duyusuna sâhiptir. Bu duyu, alınan gıdanın tadıyla kokusunun bileşimidir. Tat duyusu, dil yüzeyinde pütürler halinde bulunan ve papilla adı verilen alıcılar tarafından algılanıp, sinirler yoluyla beyne iletilir. Bu alıcıların hangi tip tatları algılayabileceğini araştıran araştırıcılar, bunların sonucunda algılamanın hayvanın evrimsel kökeni, besin ihtiyaçları ve yemek kaynaklarıyla ilgili olduğu kararına varmışlardır. Köpekte, şekere duyarlı olan ve bazı aminoasidlerden de kuvvetli şekilde etkilenebilen tat alıcılarının sayısı, diğer alıcılardan daha fazladır. Bu aminoasidlerin çoğu, bu alıcılarda şeker tadı uyandırdığından tatlı aminoasid adını alır (özellikle L-sistein, L-pirolin, L-lizin ve L-lyösin). Bu maddelerin çoğu insana acı gelir. Köpekler, bu grup maddelerden olan L-triptofanı sevmez (serotonin öncüsüdür bu madde). Kedilerle köpekler arasındaki en önemli farklardan biri olan, şekerli gıdaların sevilip sevilmeme nedeni de bu alıcılar arasındaki farklılıklardır.

Memeli sinir hücrelerinde uyarı iletişimini yavaşlatmak için görev alan monofosfat nükleotidleri, ölümden sonra vücutta birikir. Bu madde kediler tarafından sevilmediği için kediler leş yemezler. Ayrıca kediler, dillerindeki tat tomurcuklarının özellikleri nedeniyle şekeri, tatlı olarak algılayamazlar ve bu nedenle tam karnivor yani etoburdurlar. Kediye kıyasla daha fazla omnivor (hem ot hem et yiyen) olan köpek, şeker ve meyve gibi yüksek enerjili materyalleri yeme avantajına sâhiptir. Köpekgiller ise leş yiyebilir. Gene de siz evinizdeki arkadaşınıza özel mamalar verin!

Köpek ve kedinin diğer memelilerden bir farkı da, tuza duyarlı tat alıcılarının azlığıdır. Çoğu herbivor (bitki yiyen) ve omnivor (her şeyi yiyen), boşaltım ve sinir sistemi işlevleri için tuza ihtiyaç duymaları nedeniyle, tuz içeren besinlerle beslenir. Kedi ve köpekler, bu tür hayvanlarla beslendiği sürece tuz ihtiyaçlarını giderebilirler, insan gibi vücut yüzeyine yayılmış, tuz atmada rolü olan ter bezlerinin olmayışı nedeniyle, fazla tuz aldıklarında (hazır mama ile beslenmeyen ev köpeklerinde genelde böyledir) böbreklerin tuz yükü fazla olur. Bu durum, köpekte böbrek hastalıklarına sık yakalanmada önemli role sâhiptir. Terleyememeleri de buna etkili olur. Sıcak havalarda bacaklarını serin bir yere yayıp, dillerini çıkararak solumalarının sebebi budur.

Gene havlamasının üslûbuna göre, memnun mu yoksa saldıracak mı… gibi nüansları fark edebilirsiniz.

Köpekte şekerden sonra en fazla, asidlere duyarlı alıcılar vardır. Bu alıcılar, fosforik asit, karboksilli asidler, nükleotid trifosfatlar ve histidin gibi maddelerin yanı sıra L-taurin ve L-sistein gibi aminoasidler tarafından uyarılır, inosin monofosfat ile de yavaşlatır. 

Hangi aileden olursa olsun, Dobermanlar bile çok sâdık dostlardır.

Hiçbir eş, karısını veya kocasını her eve gelişinde tekrar sevinçle öpüp yalamaz ama köpekler yapar.

Sizi korumak için canlarını da verebilirler (kedi bunu yapamaz çünkü davranış portföyünde yok).

Şimdi, kahvaltıya bu örneklerle başlayın dostlar. Birkaç yumurta da ekleyin ama dengeli beslenin. İşe gidecekseniz ağır baharatlı bir şeyler (meselâ çılbır) yemeyin; her tarafınız kokar. Akşamdan kalmaysanız da, kalan alkolü atabilmek için bol su için ve tuvalete yeterinde zaman ayırın.

Önce dişlerinizi fırçalayın. Bunu bilinçli yapan tek tür biziz. Gerçi bir şebeğe (köpeksi maymuna) veya gorile de bu öğretilebiliriz ama şartlı refleks olarak beslenmezse, bir süre sonra vazgeçer. Biz de öyleyiz. Tercihen da sabah kalkar kalkmaz, öğle ve akşam yatmadan önce bu işi yapın. Daha sık olursa ağızdaki flora (mikrop dengesi) bozulur. Dilinizi de fırçalayın bilhassa sabahları ama öğürmemeye özen gösterin. Dil pasında çok fazla zehirli madde ve mikroorganizma barınır.

Konuşmak, öpüşmek, gıda almak için kullandığımız ağzımız, bir yandan da vücudumuzun en pis bölgesidir. Ona iyi bakın!

Hâfızanızın güçlü kalmasını istiyorsanız, filleri örnek alın. Asla unutmazlar ve çok inatçıdırlar!

Fillerin Evrimi

Fil, hortumlular takımının filgiller (Elephantidae) ailesini  oluşturan memeli bir hayvandır. Geleneksel olarak Asya Fili (Elephas maximus) ve Afrika Fili (Loxodonta africana) olmak üzere iki türü tanınır; ancak bâzı delillere dayanarak, Afrika Savan Fili (L. africana) ile Afrika Orman Filinin (L. cyclotis) de iki ayrı tür olduğu öne sürülür. Filler, Sahra altı Afrika ile Güney’de ve Güneydoğu Asya’da evrimleşmiştir ama dünyanın her yerindeki hayvanat bahçelerinde rastlayabilirsiniz. Sahra altı Afrika ile Güney ve Güneydoğu Asya’da bulunurlar. İçlerinde mamutlar ve mastodonlar gibi nesli tükenmiş türleri de barındıran bu hortumlular takımından günümüzde soyunu sürdüren bir tek filler kalmıştır. Karada yaşayan en büyük hayvan olan Afrika filinin erkeği 4 m boya ve 7.000 kg ağırlığa ulaşabilir. Fillerin dikkat çekici ve ayırt edici özellikleri arasında, nesneleri yakalamak gibi çeşitli amaçlar için kullanılan uzun burunları (hortumları) başta gelir. Çok uzun ve sivri olan kesici dişlerini nesneleri taşımak, yeri kazmak için kullanırlar.

Fildişinin kaynağı olan bu kesici dişler aynı zamanda dövüşürken silâh olarak da kullanılır. Filin büyük ve geniş kulakları vücut ısısını kontrol etmeye yarar. Afrika fillerinin kulakları daha büyük olur ve sırtları içbükeydir. Asya fillerinin ise kulakları daha küçük olur ve sırtları dışbükey veya düzdür.

Otçul (herbivor) olan filler savan, orman, çöl ve bataklık gibi tabii hayat alanlarında bulunur. Genellikle su kenarlarında kalmayı tercih ederler. Çevrelerinde bıraktıkları etki yüzünden kilit taşı (evrimsel yapıyı koruyan) türlerden biri sayılır. Diğer hayvanlar fillerden uzak durur ve aslan, kaplan, sırtlan ile yabani köpekler gibi yırtıcılar, yalnızca yavru fillere saldırabilirler. Dişi filler, genellikle bir dişi ve yavruları veya akraba dişiler ve yavrularından oluşan aile grupları hâlinde yaşar. Birkaç dişi ve yavrularından oluşan grubun lideri (alfa dominant) en yaşlı dişidir; yâni anaerkildirler. Fillerin oluşturduğu aile grupları zaman zaman bir araya gelerek daha büyük topluluklar oluşturabilir. Ergenliğe ulaşan erkek filler aile gruplarını terk eder veya yalnız veya diğer erkek fillerle birlikte bir grup oluşturabilir. Erişkin erkekler çiftleşmek için eş aradıklarında aile grupları ile bir araya gelir. Testosteron salgılanmasının arttığı ve aşırı saldırgan davranışların görüldüğü mest adı verilen durum erkek fillerin dominant olmalarına imkân verir ve üreme başarısını artırır. Aile gruplarında ilgi odağı yavru fillerdir ve anneleri tarafından üç yıl kadar bakılırlar. Filler tabii ortamlarında 70 yıl kadar yaşar; dokunma, görme ve işitme yolu ile iletişim kurar. Uzun mesafelerde, filler insanın duyamayacağı kadar düşük frekanslı sesler ve sismik iletişim (yerkabuğu hareketlerini algılayarak) yolu ile haberleşir. Fillerin zekâsı primatlar (yâni en tepedeki bizler) ve balinalar (denizlerdeki en yakın akrabalarımız; hele şişe burunlu yunuslar) ile kıyaslanacak düzeydedir. Kendilerinin farkında oldukları ve kendi cinslerinden ölmekte olan veya ölmüş hayvanlara karşı empati gösterdikleri gözlemlenmektedir.

Afrika filleri Dünya Tabiat ve Tabii Kaynakları Koruma Birliği (IUNC) tarafından soyunun tükenme riski yüksek olan hassas türler arasında listelenirken, Asya Filleri soyunun tükenme riski çok yüksek olan tehlikedeki türler arasında listelenmiştir. Fil nüfusu için en büyük tehditlerden birisi kaçak olarak avlanan hayvanların dişleri ile yapılan fildişi ticaretidir. Diğer tehditler arasında tabii hayat alanı kaybı ve yerel halk ile olan çıkar çatışmaları sayılabilir. Filler, Asya’da yük hayvanı olarak kullanılmaktadır. Geçmişte savaşlarda da kullanılan filler, günümüzde hayvanat bahçeleri ve sirklerin üyelerindendir. Çok kolay tanınabilen filler sanat, folklor, din, edebiyat ve popüler kültür alanlarında sıklıkla kullanılmıştır. Fillerin hayvanat bahçelerinde tutulması bazı tartışmalara yol açmıştır. Bunu destekleyenler araştırmacıların hayvanlara ulaşımını kolaylaştırdığını ve doğal alanlarını korumak dolayısıyla da türün geleceğini sağlamak için para uzmanlık sağladığı görüşlerini savunmaktadır. Bunu eleştirenler ise hayvanların hayvanat bahçelerinde fiziksel ve zihinsel strese maruz kaldıklarını söyler. Fillerin kendilerini veya hortumlarını ileri geri sallama ve yol izleme gibi stereotipik davranışlar gösterdiği kaydedilmiştir. Bu davranış Birleşik Krallık hayvanat bahçelerinde bulunan bireylerin %54’ünde görülmüştür. Avrupa hayvanat bahçelerinde bulunan fillerin tabiattaki fillere göre daha kısa hayat süresine sâhip olduğu anlaşılmaktadır ancak başka araştırmalar hayvanat bahçelerindeki fillerin tabii hayatlarını sürdüren filler kadar uzun yaşadığını gösterir.

Fillerin sirklerde yer alması da tartışmalara yol açmıştır. ABD’nin en önemli hayvan hakları savunucusu olan Humane Society sirkleri hayvanlara kötü davranmak ve zarar vermekle suçlamıştır. 2009 yılında ABD Federal Mahkemesinde yaptığı tanıklık esnasında Barnum ve Bailey Sirki’nin CEO'su Kenneth Feld sirk fillerinin kulaklarının arkasına, çenelerinin altına ve bacaklarına ucu metal ve ankusa (Hinduizm’de de geçen bronz kanca) adı verilen üvendirelerle vurulduğunu kabul etmiştir. Feld bu uygulamaların sirk çalışanlarını korumak için gerekli olduğunu ve elektik şoku veren bir cihaz kullanan bir fil eğiticisinin cezalandırıldığını belirtmiş ancak bu uygulamaların fillere zarar verdiğini kabul etmemiştir. Bâzı eğiticiler filleri fiziksel cezalandırma kullanmadan eğitmeyi denemiştir. 

Fillerin fermante bitkileri yiyerek sarhoş olmaları, inanılmaz derecede güçlü hâfızaları ve insanınkine çok yakın beyinleri, onları gıpta edilecek bir hatırlama sembolü yapmıştır.

Tepeleri atınca saldırganlaşabilirler; keyifleri yerindeyken de bol yük taşıyarak dostluk ederler. Gene de mast hâlindeki ve bir buçuk metreyi aşan penisiyle (ki, üç viteslidir) azmış bir fille inanın ki karşılaşmak istemezsiniz.

Fillerin bu özellikleri İslâm'da da kutsanmıştır ve Hz. Muhammed'in doğduğu dönem Fil Yılı olarak isimlendirilmiştir.

Evde besleyemeseniz de, her yerdeki hayvanat bahçelerinde görebilirsiniz.

Onlar kadar hiyerarşiye uyun ve hafızanızı da güçlendirin.

Bunun için çok okumak, bulmaca veya bilmece çözmek de iyi bir fikirdir.

***

Eğer kolay unutmak istiyorsanız da, akvaryumlardaki balıklara bakın; hemen hafızaları silinir.

Buna sebep olanda, basit bir nöral ağa sâhip olmalarıdır, bunlar tam karınlarının iki yanında bulunur ve beş duyuya karşı da pek hassas olan alıcılar vardır.

Bunlarla akvaryumda veya Amazon Nehrinde fark etmez, en hafif çalkantıyı algılarlar ve tepki verirler.

132 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Çok sevinçliydi Genç Yarbay,

Ne de olsa kızın babası, çok zengin bir armatör olan Hulûsi Bey, kızını Genç Yarbay'a verecekti.

Genç Damat Adayı öylesine heyecanlıydı ki, henüz terhis olmasına da az olmasına rağmen çoktan abayı yakmış ver âşık da olmuştu.

Damat Adayı  ve ekibi geminin kıç tarafıyla bodoslamadan yanaştılar ünlü armatörün yatına.

Armatör çok zengin bir adamdı ve kızı da hemencecik vermeye hiç niyetli değildi.

Ha, hikâyenin geçtiği yer Ege Sahillerindeydi ve bu adam da çok muhteris bir âşıktı.

Ne yapsın genç adam, ikinci el aldıkları BMW’de hemen bütün ailesini kaybetmişti ve bunun için yapabileceği bir şey de yoktu.

 

Ailesinin tamamı da trafik kazasında vefat ettiğinden olacak, alkollü içkilere de hemen hiç merakı yoktu ama bütün amacı, hâttâ emeli de âşık olduğu güzel kadına kavuşmaktı.

Ne yapabilirdi, memleket kan, ateş, Molotof ve barut kokuyordu ama hayat da devam ediyordu.

Hayattaki tek yakını, akrabası olarak gördüğü Komutanı Ahmet Bey’le beraber usulca filikayla yanaştılar.

Armatör pek çatık kaşlı ve aptal da hiç olmayan bir adamdı ama damat adayı kızı sevmişti bir kere...

Ne yapabilirdi ki?

Kolay mıydı zengin kızı kapmak.

Tam da terhis olmasına iki ay ya vardı, ya da yoktu ama pek azimliydi.

Oradaki genç, yaşlı, bütün ahali güvertedeydi, nedense yavuklusu pek yoktu ortada.

Yanaştılar çok zengin adamın yatına ama hiçbir tereddüdü de yoktu çünkü kafayı koymuştu kızı almak konusunda.

Kanca atarcasına yanaştılar tam da armatörün yatına ama kıza abayı yakmıştı bir kere ve fena hâlde âşık olmuştu.

Yeni psikiyatr olmuştu ve mesleğine de âşıktı.

Komutanı belki de tek hayatta kalan akrabasıydı.

Çatık kaşlı komutanın da rütbesi Yarbaydı ama bunu mutlaka anlatmalıydı sevdiği kıza.

Çapayı atarak yanaştılar zengin adamın gemisine, genç adam, karnında bir tuhaflık olduğunu sezinledi.

Sanki fenalık geçirmekteydi ve çok da garip bir hâlet-i ruhiye içerisindeydi.

Usulca komutanına döndü ve "haydi, çıkalım şu geminin ortasına" dedi ve hemencecik atladılar oraya.

Tabii ki ilk görüşteki aşklar çok câzipti.

Bütün armatörler gibi, zengin adam da müstakbel damadına çok sıcak bir gözle bakamıyordu.

Damat adayı "ne olacak şu memleketin hâli", "herkes de çok öfkeli" diye geçirdi içinden ama mutlaka bir bildiği vardı memleketi idare edenlerin.

Güvertede topu toplu beş altı kişi vardı ama çok fena hâlde tutulmuştu kıza...

Güverteye çıkar çıkmaz, kayınvâlide adayı fenalaştı ve yere düştü. 

Zaten aşkı için ölümü de göze almıştı çoktan genç aday.

Fırladılar güverteye ve dünyalar güzeli gelin adayı olan Fisun da oradaydı.

Fisun müstakbel kocasını görünce önce afalladı ama sonra da koşup ona sarıldı.

"Sana çılgın gibi âşığım" diye düşüverdi sözler ağzından.

Emel  ismindeki eşinin yanında mahcup olmak istemeyen zengin armatör, hiç de tâviz verecek gibi değildi.

Kızını vermek istemeyen Hulûsi Bey de pek nazlıydı ama yıldırım aşkı da asla sınır tanımazdı...


1993'te vefat etmişti Merhum

Küpeşteye çıkar çıkmaz sarıldı Fisun'a. Gencin gözleri çakmak çakmaktı çünkü  hayatta kalan kimsesi yoktu.

Ne bir akraba, ne bir hısım, ne da başkası.

Aniden fenalaşmış olan kayınvalide için acemi psikiyatrın teşhisi hazırdı: "Histeri".

Kadıncağızın hâlini görünce, derhâl bacaklarını havaya kaldırdı ve beynine Oksijen gitmesini sağladı.

Meşhur Valsalva Manevrasıydı yaptığı (burnunu tıkayarak nefes almasını sağladı) esasında ama kimseler farkında değildi bunun öneminin.

Çapayı Ege'nin mavi sularına salmalarının akabinde anında müdahale ederek, kadıncağızın hayatını kurtardı.

Kadıncağızın ağzına kendininkini yaklaştırdı ve hemen yandaki hücumbottakilere seslendi: "Bize derhâl âcil yardım için personel gönderin" diye kükredi ve yapıştırdı dudaklarını kadıncağızın leblerine.

Derhâl sakinleşen Hulûsi Bey de yumuşadı.

Akabinde kendisine hitap eden Hulûsi Bey "gel evlât, birer kadeh şampanya içelim" dedi ama genç adam bu çeşit meşrubat veya içki içmek hususunda çok müşkülpesentti ve "hatırınız için bir iki kadeh alayın efendim" dedi.

İçtiler kadehleri ama gözü hep nişanlısındaydı.

Müstakbel Kayınvalidesinin fenalaşmasının aslında histerik değil de, şiddetli bir postüral hipotansiyondan ortaya çıktığını idrak etmesi, kayınpederin nabzını tutmasına yetmişti. 

Sonra hemşireler ve diğer yardımcı personel geldiğinde de bunu teyit ettiler çünkü kalbi 62-63 civarında atıyordu.

Damar yolunu açtılar ve Serum Fizyolojik vererek, hem nabzını, hem de kan basıncını düzelttiler. Bunların daha tıbbiyenin ilk senelerinde öğretilen şeyler olduğunu hatırladı.

Ayılmıştı kadıncağız. Saadetle baktı ona ve gülümsedi, "gelmiş geçmiş olsun efendim, sizi Allah bize bağışladı" dedi ürkekçe.

Kadın da ona baktı ve "sağ olasın genç adam, sen olmasaydın hâlim niceydi" dedi.

Akabinde de geminin burnuna kadar yürüdüler ve derinden bir "oh" çektiler hep beraber.

Sordu, "hiç intihar etmeyi düşünmüş müydünüz"?

Kadının cevabı sarihti: "Asla, benim canım tatlıdır ve böyle bir şeye tenezzül de, tevessül de etmem"!

Her neyse, devam edeyim anlatmaya...

Genç damat adayının ekonomik sıkıntısı vardı ve kendini kötü hissediyordu.

Zaten ömür boyu iktisat ederek biriktirdiği üç beş bin Lira da suyunu çekmek üzereydi!

Bütün bunlar ona çok eskilerden kalma hâtıralarını hatırlatmaktaydı çünkü o vahim trafik kazasından hayatta kalan hemen hiç kimse yoktu ve tek hısmı da Ahmet Komutan'dı artık.

Eski yerli filmleri hatırladı ve Hulûsi Bey karakterinin nasıl da Hulûsi Kentmen'e benzediğini hatırladı.

Denizaltında çalıştığı için, Nusret Gemisi ile yapılan kahramanlıkları da biliyordu.

Neyse, hemen hayat öpücüğünü de kondurmuştu ve kadıncağız mütebessim bir çehreyle gülümsemişti: "Allar râzı olsun yavrum, yaşayabiliyorsam hâlâ, bunu sana borçluyum".

"Nayır, n'olamaz" diye şaka yapmak geçti içinden Cüneyt Arkın kıvamında ama pek mecali de kalmamıştı.

Bir nevi cinnet hâlinde yakmıştı abayı genç kıza.

Bu cinnet kelimesi de aslında câni, cehennem ve benzeri kavramlarla akrabaydı.

Bir zamanlar Marmaris'te yaşayan Zakkumcu Ziya geldi aklına.

"Acaba o hâlâ orada icra-i tababet eyliyor mu"diye aklından geçirdi.

 Zamanında ne gündem olarak kullanılmıştı, hele Turgut Özal döneminde.

 

Onun kabrini de ziyaret etmişti İstanbul'a bir gittiğinde ve şimdilerde bir velî hâline getirilen bu zatın, konfederasyondan bahseden ilk kişi olduğunu hatırladı.

Şimdilerde de memleket eyaletlere bölünmekteydi ama yapabileceği, bir nefer olarak tatbik edebileceği hiçbir şey yoktu.

Uzatılan purodan dahi nefes almak istemedi ve "ben komprador veya patron değil, mütevâzı bir neferim" diye geçirdi içinden...

Aklına eski yerli filmler geldi ve içinden gülümsedi.

"Ben kiiiim, medyadaki karelerde yer almak kim" diye derin bir soluk aldı.

Puronun bir nev'î fetiş ve statüko sembolü olduğunun farkıdaydı ve kanserden, veremden ölmeye de hiç niyeti yoktu!

"Belki de Zakkum Ekstresi artık ilâç olmuştur" diye düşündü. O zamanki moda hâlâ var mıydı, neden öyle bir şey söylenmişti, bilemiyordu. 

Neyse, işimize bakalım...

Puroyu da dudaklarına koymadı genç adam. Daha hayat seyahatinin en başında idi ve erkenden bu dünyadan gitmeyi hiç düşünmüyordu...

Şampanyadan birkaç yudum aldıktan sonra, hemen ağzını çalkaladı ve "bunları kullanmanın anlamı yok ki" diye soluklandı azıcık...

Sonradan yavaşça dudaklarına bir bûse kondurdu Fisun'un  kayınpeder adayının şaşkın, azıcık öfkeli ama aslında perestişkâr ve müsamahakâr bakışlarından hiç çekinmeden...

Devam etti öpmeye ve sonunda ikaz geldi: "Yeter genç adam, daha nikâhı bile kıyamadık... Ne bu acelen?

Mahcubiyet ve hâddini bilme arasında bocaladı. "Aslında ağzının ortasına bir yumruk atsam ne olur, benimle başa çıkamaz ki. Sonuç olarak az buz yakın dövüş eğitimi almadım" diye iç çekti ama çok ayıp olurdu ve örflere de uygun kaçmazdı!

Kick-boks, Taekwon do, Karate....

Ne varsa öğrenmişti ama abayı yakınca bunların hiçbir hükmü kalmıyordu. 

Entellektüel olmanın kime ne faydası var... İki "l" mi yoksa tek mi; aydın olmak nedir?

Aziz Nesin merhumun dediği gibi, bu milletin %60'ı ahmak mıdır diye geçirdi içinden.

Onu da cayır cayır yakmak için neler yapılmıştı ama şimdilerde kocaman bir vakfı vardı ve orada herkese ücretsiz eğitim ve öğretim veriliyordu. Oğlu da çok ünlü bir matematik hocası olmuştu.

Nedense fazla insan içine çıkan birisi değildi ama çiftlik gibi olan arazinin bir yerlerinde gömülüydü merhum.

Kitaplarının da çoğunu kıraat etmişti ve "Namus Gazı" sonrasını okumak içinden gelmemişti çünkü fazla ideolojik hâl almıştı.
Madımak Katliamında şehit olanları hatırladı ve gözleri doldu...


"Hâlâ bu güzelim ülkede insanlar neden birbirini gırtlaklıyorlar" diye hayıflandı ama yapabileceği bir şey de yoktu.

Bir muz aldı ve yedi, yeşil elmayı da ısırdı. Bunlar ezelî ve ebedî aşkın sembolüydüler.

"Bir kere âşık olunca, o hiç unutulmaz" diye iç geçirdi. 

İşimize bakalım dersek, bunun da mutlaka iyi bitmesi şart; farkında olduğumun farkındayım.

İllâki kötüler kaybedecek, iyiler kazanacak...

Aklına Fransız - Belçika mizahını şâheserleri olan Red Kit, İtalyan zevki dolu Asteriks ve Tom Miks gibi çizgi romanlar geldi.

Artık Uzay Yolu da vizyondaydı, yeşil kanlı Mr. Spock hâlâ hizmetimizdeydi ve Atılgan uzay gemisiyle zamanı aşarak seyahat edebiliyorlardı da, geçmişi ziyaret etmek hâlâ imkânsızdı!

Nobel de, Oskar da devam ediyor verilmeye ama eski tadı yok bunların. 

Öyküdeki kahramana dönelim...

Hulûsi Bey pek mağrurdu ama o kadar da yufka yürekliydi...

Hemen geleneksel türküyü söyledi:


Devrim Şehidiydi o!

 Sonra da "Allah'ın izni, peygamberin kavliyle" diye kızı istedi...


Verdiler tabii ki...

Sonunda da onlar evlenip, çoluk çocuğa karışacak tabii ki...

Kalanını o zaman yazarım.

Bu aralar bize kız istemeye gelecekler, kimi mi?

 

 Canım Eski Sekreterim Pakize ve bir minnoş kızcağız, onu değil tabii ki, şaka...

Bu absürt denemenin, kızım Ayşe Cânan Doksat'la bir ilgisi varsa, tamamen tesadüfidir!

Mehmet Kerem Doksat -Tarabya - Helecanlı Günler - 18.02.2015

165 kez okundu
0