Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Aziz Dostum ve Kardeşim gibi sevdiğim, Neslim'in memleketinden Sevgili Ali Rıza Saysen gene beni irşat etti.

Dilerim öyle olsun dostum...

İşte makalesi:

Yine Mart ayının, insana yaşama sevinci veren günleri geldi. Her ne kadar “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” ata sözünde olduğu gibi, soğuk ve kasvetli günler yaşanabiliyorsa da insan artık hayata daha hoş görülü, daha sevecen bakmaya başlıyor.


 

Çünkü İlk Bahar, “Diriliş Mevsimi” olarak tanımlanıyor. Baharın gelişini halkımız, yaşadığı yörenin örf ve âdetlerine göre, farklı etkinliklerle kutluyor. Değişik ülkelerde olduğu gibi Anadolu’muzda da 21 Mart (eski Mart’ın Dokuzu), Nevruz ilkbaharın başlangıcı olarak kabul ediliyor.

Size âcizane bir öneride bulunacağım. Yurdumuzun hangi güzel yöresinde yaşamanız hiç önemli değil, yeter ki içiniz sevinçle dolu olsun… O sabah erkenden, gün doğmadan uyanın. Mâlumunuz erken kalkmak bereket ölçüsü. Atalarımız boşuna” erken kalkan yol alır…” dememişler. Bu davranış,  bütün yıl için başlangıç sayılıyor… O yılın verimli, olumlu, rahat ve bereketli geçeceğine inanılıyor.

Dolayısıyla bendeniz, gün doğmadan kalkıp, kendimi doğanın kucağına atmayı planlıyorum. Sevgili dostum Süleyman Aksu, doğup büyüdüğü köy olan İzmir Torbalı’ya bağlı Karakuyu’ya gitmemizi önermişti. Kısmetse, bendenizin de unutulmaz anıları bulunan o güzel yöreye gidip, tabiat ile haşır neşir olmayı düşünüyorum. Belki de o yörenin birkaç göreneği ile karşılaşır ve göneniriz. 

Ülkemizin değişik yerlerinde, değişik gelenek-görenekler uygulanıyor. Örneğin bazı yörelerde sabah ekmek pişiren kadınlar, hamurun içine bir tane mavi boncuk atıyorlar. Ekmekteki mavi boncuk kime düşerse o kişi, yılın şanslı ve uğurlu kişisi kabul ve ilân ediliyor.

Bir başka yörede “Mart Dokuzu’ndan” bir gün önce köyün gençleri ellerinde darbukalarla köyü bir baştan öbür başa kapı kapı dolaşıp, mâniler okuyorlar. Kapısı çalınan evin sahipleri, kapılarına gelen gençlere değişik, fakat genellikle yiyecek türünde hediyeler veriyorlar. Ardından gençler köyün meydanında toplanıp, bir meydan ateşi yakıyor ve etrafında eğlenceler düzenliyorlar.

Çeşme’mizde de 26-29 Mart 2015 tarihleri arasında Çeşme Belediyesi’nin 6. kez düzenleyeceği Ot Festivali de bu etkinliklerden. Bilenler bilir… Ana tema bu yıl da “Ebegümeci” imiş. İdrak ettiğimiz yıllarda “En fazla ot toplama” ,“En güzel otlu yemeği yapma” yarışmaları gibi aktiviteler festivale damgasını vurmuş; katılanları bambaşka bir dünyaya götürmüştü. Umarım ve dilerim ki geleneksel hâle dönüşen bu etkinlikler bu yıl da sorunsuz tamamlanır; yerli yabancı insanlarımız doğa ile baş başa olmanın hazzına, keyfine varırlar; gönülleri neş’e ve sevinç ile dolar.

Urla’mızda da benzer etkinlik, Urla Belediyesi’nin katkılarıyla, birkaç senedir Mart ayında gerçekleştiriliyor. Bu faaliyet de sağlam şekilde ve gelenekselleşme yolunda ilerliyor. Eh! Urla’ya kadar gitmişken, yörenin meşhur ve leziz katmerinden tatmanızı âcizane öneriyorum. 

Bütün bunların amacı, hemen hemen unutulmaya yüz tutmuş “Mart Dokuzu” geleneğini devam ettirmek; bazı yörelerde de yeniden canlandırmak sevgili okur.

Yalnız Ege’mizin değil, fakat Türkiye’mizin dört bir köşesinde yaşayan sevgili vatandaşlarımız hepinize sesleniyorum: Bulunduğunuz yörenin iklim şartlarının müsaadesi nispetinde hasır çantalarınızı, sepetlerinizi yanınıza alınız; elinizde ot bıçağınız kendinizi doğaya teslim ediniz. Unutulmaya yüz tutmuş otları keşfetmek amacıyla harekete geçiniz. Toprağın, tabiatın ve güneşin karışımı ile ortalığı sarmış bulunan kokuyu, o “Yaradılış Aromasını”, beş duyunuzu da devreye sokarak özümleyiniz.

Göreceksiniz ki, uzun süren bir hastalıktan kurtulup, iyileşmiş ve hayata yeniden doğmuş gibi hissedeceksiniz kendinizi. İçinizi bir sükûnet kaplayacak… Yaşamaya, insanları yeniden sevmeye başlayacaksınız. Böylece ağaçlar çiçek açtığında, çiçeklere su yürümesi gibi, damarlarınıza taze ve temiz kanın yürüdüğünü hissedeceksiniz.

Hadi durmayın!

Çimlere bulanın, ağaçlara sarılın. Böylece içinizde, insanlığa karşı engellenemez bir sevgi patlaması yaratın. Göreceksiniz ki, "Bir daha aramayacağım” dediğiniz insanı arayıp, “ben seni özledim…” deyivereceksiniz. “Bu haberleri artık dinlemek istemiyorum… Patronun fırçalarını! Artık duymak istemiyorum…

Şu politikacının hareketlerini artık tasvip etmiyorum” gibi düşüncelerinizden arınacaksınız; yaşama daha gerçekçi, daha aklıselim ile bakacaksınız.

Bahar, yalnız insanlar için değil, bütün varlıklar için diriliş ve coşkunun ifadesi sevgili dostum. Tarih boyunca bu ifadeyi en güzel dillendiren ulusumuzun “Mart Dokuzu” ve “Nevruz Bayramı” sonsuza kadar kutlu olsun... Bu milleti kimse bölmesin, bölemesin ülkemizi hiçbir dâhili ve haricî bedhah (kötü yürekli) parçalayamasın. Dilerim öyle olsun.

Ali Rıza Saysen - Çeşme - 2015 

23 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Bugünkü elektrik kesintisi başlangıçta neredeyse ülkenin tamamını kaplamıştı ve ciddi bir güven bunalımı yaşadık.

Televizyonlardan yayınlanan görüntüler de çok vahimdi: Marmaray’da, taksilerde, metrobüslerde sıkışıp kalan ve bir yere gidemeyen insanlarla doluydu her taraf ve tam anlamıyla panik yaşantı.

Eminim ki Klostrofobisi (kapalı yer korkusu) yahut Agorafobisi olanalar hiç kuşku duymuyorum ki Panik Atakları yaşadılar, en azından şiddetli sıkıntılar çekildi.


Önce Doğu illerinden haberler geldi ve Van’da sorun yoktu ama bütün Batı bölgelerinde sadece jeneratörler çalışıyordu.

Bizim evimizde de jeneratör, bilgisayarlarda USP (kesintisiz güç kaynakları) vardı, onlarda aklımız kalmadı.

Muayenehanede zaten tek bir randevu vermiştik bugün ama mühim de bir röportajımız vardı, ona yetiştik.

Şoförümüz arabayı kullanırken hem tedirgin hem de gergindi ve bunun müsebbipleri hakkında pek de iyi şeyler söylemedi.

Neyse, ne zamanki Nişantaşı’na vasıl olduk, baktık orada sâdece asansör değil her şey çalışıyordu ama tek fazlı bir cereyan mevcuttu (normalde trifazik olması icap ediyordu). Binerken biraz tedirgin olduk ama ikinci kata çıkmaya gücü yetti yaşlı asansörümüzün.

Üstelik yasak olmasına rağmen, gene birtakım ırgatlar üst katlara çimento, tahta ve benzeri şeyleri taşıyorlardı.

Neyse, sekreterimiz de yerindeydi, park yeri de münhaldi.

O sayede vasıl olduk ofisimize.

Hastalar birkaç taneye çıkınca hem zaman darlığı hem de vakit azlığı yüzünden işimizi ancak yapabildik.

Zaten Marmaray’da düşük evsafla malzeme alındığı ve hemen her tarafından deniz suyu sızıntıları olduğunu duymuştuk ve bu sebeple de hiç binmedik ama gerek Neslim, gerekse bizim Zeynep Hanım (yardımcımız) sıklıkla metro (yeraltı treni) kullanıyorlar, onlar açısından içim huzursuz oldu.

İzmir’deki dostlarımızı aradık, onlar da aynı şeyden müştekiydi.

Kısa bir süreliğine İnternet erişimi durdu ve gerekli güncellemleri de bilgisayarlar olsun, artık çok ufacık hâle gelen cep telefonlarımız da birkaç saat gerçekleştiremedi…

Sonradan bunun terör hadisesi mi yoksa bir tesadüfî bir vaka mı olduğu tartışması başladı.

Başka büyük bir balon da, İzmir’deki Bornova semtinden ABD’ye gönderilen ve artık Müslüman olduğunu öğrendiğim Fethullah Gülen’in Mason olduğu şeklinde ortaya çıktı.

Bu âlemde imkânsız diye bir şey kalmadığını bildiğim için, içimden güldüm.

Bu kadar koyu dindar olan bir insanın, dünyanın en büyük laiklik ve/veya sekülerlik mahfili olarak tanınan bir yerde bu kişinin ne yeri olabilir diye merak ettim.

Meğer Hocaefendi, hâlâ çökertilemeyen Paralel Yapı aracılığıyla, bu teşkilatı öven mesajlar vermiş. Zaten cevap belliydi (nasıl da sevgi dolu):


Neyse, ben de evdeki cihazlara kafayı takmıştım ve eğer kesinti sürerse bizim BNS Tarabya Evleri’ndeki jeneratörün de mazotu tükenirse ne yapacağımı düşünerek sıkıntıya düştüm.

Böyle kesintiler, hele yurt çapında, endüstri inkılâbını geçirmiş ve moderniteyi yakalayabilmiş ülkelerde “ender-i nâdirat” denen türdendir.

Aklıma ABD yapımı “Where were you when the lights went off: Işıklar kesildiğinde neredeydin” filmi geldi.

Sanırım bir kere olmuştu ve çok seyredilen bir Hollywood şaheseri çevrilmişti.


Neyse, işimiz tamamlayıp dönünceye kadar sistemi toparladılar ama herkeste bir korku olmadı da değil…

Mutlaka deposu dolu bir jeneratörünüz ve kolay tükenmeyen bataryalardan yapılmış güç kaynakları ile mücehhez bir yerde ikamet edin…

Sonunda onarım yapıldı, biz de kendi mütevazı mekânımıza, yâni evimizde

Huzurla oturup televizyondan dünyayı seyrediyoruz.

Aman huzurunuzu bozmayın ve kış bitmeden de patlamış mısır yemekten uzak kalmayın.

Hayırlı bir Salı diliyorum…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 31.03.2015 

29 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Bugün size bir davranışın ne zaman çalma, hangi durumda yürütme ve ne durumda çaktırmadan yolunu bulmak için malı götürme olduğundan bahsetmek istiyorum.

İnsanın canı bazen hergelelik yapmak ister, çaktırmadan bir şeyi cebine atıverir, dünya hâlleri bunlar ama iş gerçekten hırsızlık mı, yoksa bastırılmış bir şeylerin intikamı mı?

Öncelikle bunları çözmek icap eder.


Meslekî hayatımda böyle pek çok vaka gördüm ve örnekler de verebilirim, önce kavramı açayım:

Kişinin aslında bir malı satın alabilecek yeterli maddî birikime sahip olduğu, ancak buna rağmen bu davranışı gerçekleştirdiği gözlenir. Bu davranış daha önceden düşünülmemiş ve planlanmamış olup, aniden gerçekleştirilir, birlerinden veya özellikle ebeveynden intikam alma amacıyla yapılmamıştır.

Birey bu davranışın yanlış ve uygunsuz olduğunun bilincindedir. Kişiler bu davranışı gerçekleştirmek için başkalarından yardım istemezler.

Tarihte Fransa kralı 4. Henry ve Sardunya Kralı Victor’un bu özelliklere sâhip olduğu bilinmektedir.


Rahatsızlığın çocukluk yaşlarında başladığı belirlenmiştir. Kişi bu davranışı gerçekleştirmeden önce yoğun bir gerilim hisseder. Bu davranış akabinde, mutluluk, rahatlama, tatmin ve büyüklük hissi içine girmektedir.

Rahatsızlık hakkında yapılan çalışmaların azlığı ve bu durumların kişiler tarafından gizlenmesi ve bu durumu gerçekleştiren kişilerin sağlık hizmetlerinden çok, adlî makamlara sevk edilmeleri nedeniyle gerçek sıklığı tam olarak bilinemese de, 1000 kişiden 6’sında rastlandığı tespit edilmiştir. Yakalanan dükkân hırsızlarının %5 ilâ 25’inde bulunmuştur.

Hastaların genel özellikleri

Kadınlarda veya genç kızlarda (özellikle Delikanlılık yâni Ergenlik Döneminde) erkeklere göre yaklaşık dört kat daha sık görülmektedir. Erkeklerde görülmediği anlamına hiç gelmez. Hattâ ben daha çok delikanlılık çağındaki erkeklerde rastladım.

Cinsiyetler arasındaki oranın bu kadar yüksek olmasının bir sebebi de, erkeklerin böyle bir durumda çoğunlukla hastaneler yerine cezaevlerine gönderilmeleri olabilir. Kadınlarda ortalama olarak 30-35 yaşta, erkeklerde 50-55 yaşta daha sık görülmektedir. Hem erkek hem de kadınlarda diğer Dürtü Kontrol Bozuklukları (Impuls Control Disorders) rahatsızlığa eşlik edebilir.

Erkeklerde daha çok Piromani (fevrîce olarak ateş yakıp, yangın çıkarma) ve hastalık derecesinde Kumar Oynama (Marazî Kumarbazlık) ve tekrarlayıcı Patlayıcı Davranım Bozukluğu ile bir arada iken, kadınlarda Trikotillomani (fevrîce saç ve vücut tüylerini yolma hastalığı) ile beraber bulunabilmektedir. Rahatsızlık sosyoekonomik düzey ile doğrudan ilişkili olmayıp, bu durumdaki kişinin sosyokültürel düzeyi oldukça yüksek de bulunabilmektedir. Kişiler bu davranışlarına engel olabilmek için sosyal hayatlarını kısıtlayabilir ve çevrelerinden uzaklaşabilir, alışveriş yapmamaya çalışabilirler.

Hastalığa Sebep Olabilecek Etmenler:

Çocukluk döneminde yaşanan olumsuz şartların sonucu gelişen kayıp yaşantıları önemli etkenler arasındadır.

Kleptomanik davranışlar da bunların etkisini gidermeye yöneliktir. Bilinçdışındaki (gayrımeş'ûrdaki) bu hâtıraların kişiyi zorlaması ile oluştuğu düşünülmektedir.

Bu kişilerin çocukluklarındaki aile hayatlarının oldukça travmatik ve sorunlu olduğu tespit edilir. Bu bireylerdeki tablonun Narsisistik (kendine olan sevgi, ilgi ve destekler) kırılmaların, özgüven yaralanmalarının sonucu olarak ortaya çıktığı da düşünülmektedir. Kişinin özsaygısı ve değerliliğine yönelik yapılan saldırılar, ilerleyen dönemlerde kişinin olgun bir Benlik (Ego) yapısı geliştirmesine engel olur ve bu tür davranışlara zemin hazırlar.

Kleptomani eylemleri bir kayıp yaşantısını takip ederek de gelişebilmektedir.

Bu duruma kadınlarda çocukların evden uzaklaşması, aşırı üzerine düşülen çocuklarda, keza ileri yaşlarda ise, erkeklerde andropoz döneminde rastlanabilir. Kadınlarda gerilimin arttığı âdet dönemleri ve hamilelik dönemlerinde bu tür eylemler artmaktadır. Özellikle bizim toplumumuzda hâmile kadınlarda başkasının evinde misafir iken, yiyecek maddelerine karşı olan bu davranış ilgi çekicidir.

Bu tür davranışlarda odaklanılan maddeler kişi için cinsel bir anlam da taşımaktadır. Çok etkileyici bir parfüm veya kişi için cinsel anlam ifade eden bir kitap, kolayca çanta yahut elbise içine girebilmektedir.

Bu kişilerde sıklıkla cinsellikle ilgili sorunlara da rastlanabilmektedir: Çeşitli psikiyatrlara göre çocukta 3-5 yaş arasında gözlenen ve Freud tarafından “Fallik Dönem” olarak adlandırılan, çocuğun cinsel organlara yönelik ilgi ve hareketlerinde artışın olduğu dönemlerde karşılaşılan sorunlarla ilişkili olduğu düşünülmektedir.

Freud’un ruhsal yapı modeline göre, kişide doğuştan geldiği düşünülen ve her an istediği her şeyi fütursuzca yaparak haz almayı hedefleyen Altbenlik (İd) ile anne-baba, öğretmen ve benzeri gibi otorite konumundaki kişilerin ahlâk anlayışlarının etkisi ile oluşturulup, bunun tam tersi bir şekilde “hiçbir yerde ve asla” şeklinde hareket eden kişinin topluma uyumu için kişinin istek ve eylemlerine sınır koyan Üstbenlik (Süperego) ve bunların ikisi arasındaki dengeyi sağlayan asıl uygulayıcı güç olan Benlik (Ego) arasında düzenli bir danışma ve uzlaşma olmalıdır…

Kleptomani davranışları gösteren kişilerde bu düzenli işleyişin bozulduğu ve Süperego’nun etkisini çok arttırarak, acımasızlaştığı ve kişinin kendisini suçlamak, cezalandırmak, küçük durumlara düşürmek için bu tür hırsızlık eylemlerine giriştiği düşünülmektedir.

Kleptomani, kişide mevcut olan Obsesif Kompulsif Bozukluk ve Depresif Bozuklukların farklı bir görünümü olabilir. Kleptomanik davranışlar ile kişi kendisini geçici olarak iyi hissederek, kaygısını ve ruhsal çökkünlüğünü azaltmayı hedefler. Bununla birlikte, bu fevrîce eylemlerin artarak devam etmesi ve oluşturduğu sorunlar bu rahatlamanın, buzdağının üstünü yok etmekle aynı anlama gelmektedir.

Kleptomaninin eşlik ettiği psikiyatrik bozukluklar arasında Dissosiyatif Bozukluklar, Duygudurum Bozuklukları ve Yeme Bozuklukları da sayılabilir.

Bu rahatsızlık başka Somatik (Bedensel) hastalıkların sonucu olarak da görülebilmektedir. Bunlar arasında Epilepsi (Sara), Beyin Atrofisinin görüldüğü durumlar ve Demans (bunama), bâzı ilâç tedavilerinin yan etkileri ve kimi tümörler de sayılabilir.

Kişinin geçmişi ve şu ânı ile ilgili zedeleyici olayların tespit edilerek, bunlara yönelik uygun düşünce şemaları geliştirilmesi ve toplumsal ilişkilerdeki uygunsuz savunma mekanizmalarının değiştirilmesini hedefleyen terapiler, fevrice hareketleri ve kaygı durumunu azaltmaya yönelik ilaç tedavileri ve gerekirse Hipnoz ile başarılı sonuçlar alınmaktadır.

***

Genç bir kız vardı ve ısrarla evdeki tuzluk, kaşık ve benzeri şeyleri yürütüyordu. Bilişsel Davranışçı Terapiden pek netice alınamamıştı ve çok da kırılgan bir kişilik yapısı mevcuttu. Kendisine epilepside kullanılan Duygudurum Dengeleyicisi ilaçlardan birini verince (Karbamazepin: Tegretol) çok fayda görmüştü.

Gene daha 12 yaşındaki bir erkek ergende bu tablo ortaya çıkmıştı ve hem Hipnoz, hem de KDT uygulayıp, ayrıca aileye gene bir DDD (karbamazepin: Tegretol veya okskarbazepin: Trileptal) vermeyi teklif ettik. Henüz sonuç alamadan şimdilik tereddütteler (ambivalans); hani “yavrumuza zehir(!) versek mi, vermesek mi” durumları…

Trikotillomani (kaş, kirpik yolma) gelişen, üst sosyoekonomik düzeyden güzel mi güzel bir genç kızda da iki sene Hipnoterapi altında BDT pek işe yaramış, daha sonra da tedaviyi bırakmıştık.

Böyle vakaların ailelerinde genellikle çok ciddi Narsisistik Kırılganlık da görülebiliyor ve “ilaç” denince, ricat edip âdeta küsebiliyorlar.

Hâlbuki insanız hepimiz, hastalık da, monomanik garabetler de bizim için değil mi?

Monomani hastalarda sadece tek bir düşünce veya düşünce tipinin baskın olduğu, hastaların onu aşırı düşündüğü, belli bir hezeyanın bulunduğu zihinsel hastalık demektir.

Monomani kelimesi, Yunanca tek anlamına gelen “monos” ve Mani” anlamına gelen “Mania” terimlerinin birleşiminden gelir.

Buradaki Mani, Bipolar Bozukluktaki taşkınlık ile akrabadır ama bu hastalarda mutlaka bir duygudurum Bozukluğu çıkması icap etmez.

İkinci eksende Antisosyal veya Sınırda Kişilik Bozukluğu tablolarına da ender rastlamıyoruz.

Tedavide hem ailenin hem de hekimin sabırlı, özgüvenli ve işbirliğiyle çalışıp, uzun soluklu sayılabilecek bir yaklaşımı da üstlenmeleri icap ediyor.

Herkesin bu durumlarda öncelikle bir psikiyatra, ilâç hâricinde bir tedavi düşünülüyorsa, sâdece bunu yapabilecek iyi bir Klinik Psikoloğa da müracaat etmesi düşünülebilir.

Sağlık, saadet ve güzellik dolu bir Salı gününe erkenden merhaba…

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 31.03.2015

19 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sayın Namık Kemal Zeybek’in açtığı tartışmaya, bu sefer de Mevlânâ’nın Mesnevîsinden birkaç kalem yazmak nakletmek isterim.

İslam Peygamberinin kökeni ne olduğu tartışmasını, Hz Mevlânâ şöyle anlatmış: Aslen Urumiyeli bir Kürt olup “Kürt olarak yattım, Arap olarak kalktım” sözüne hürmet ediyor ve bunun muhatabının Hazreti Muhammed olduğunu anlatıyor. Kitabın Künyesi şöyle: Timaş Yayınları, İstanbul, 2014. Yayın Yönetmeni: Emine Eroğlu, Editör: Yasemin Çiçek.

Gene peygamberden birtakım kadınların gebe kalmasından bahsedilmiş.

Yedi (7) adam ağaç suretinde belirmiş (s. 326).

Ağaçlar da halkın nazarından (bakışından gizli oluşmuş)…

s. 24: Maddelerin atomlarındaki elektronların, güneş ay ve yıldızların hep bir merkeze yönelmiş dönüşleri onların varlığını sağlanıp …. demiş.

Bunlar daha epey uzun ama açıkça tekâmülden bahsedilmiş.

Vaktim oldukça gene yazarım ama evrim de var, hayvanlardan verilen epey her türlü münasebet veya münasebetsizlik de var.

Yıldız durdukça, güneş parladıkça bu sıfatta vasıflanmaktan hâli kamasın.

Tâ ki Rabbe ruha, semaya, arşa ve nura mensup olanlardan semaya, aşikâr fırkan bir bölük denmiş.

Hayatı nasıldı Peygamberin?

Muhammed bin Abdullah (Arapça: مُحَمَّدْ إبِنْ عَبْدُ الله‎‎, d. 570, Mekke - ö. 8 Haziran 632, Medine), İslam’da son peygamber kabul edilen içtimaî, dinî, siyasî, askerî önderdir. Mekke’den başlayarak Arap Yarımadası’nı, İslam hâkimiyetinde tek bir yönetim altında birleştirmiştir. Müslümanlar ve Bahailer tarafından Allah'ın peygamberi ve resulü olduğuna inanılır. Müslümanlar, Muhammed'in insanlık için Allah tarafından gönderilen peygamberlerin sonuncusu olduğuna inanır. Müslüman olmayanlar ise, Muhammed'i İslam'ın kurucusu olarak sayarlar. Müslümanlar tarafından, Muhammed’in Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve diğer peygamberlerin tahrif edilmiş monoteist dinlerini tamir ettiğine ve tamamladığına inanılır.

İslam dinine göre, Muhammed’in ölümüne kadar Allah tarafından vahyedilen ayetler Kur’ân’ı oluşturmuştur. Kur’an’ın yanı sıra, Muhammed’in hayatının ve gelenekleşmiş uygulamalarının şeriatın kaynakları olduğu kabul edilir. Bâzı Müslümanlar onun bahsedilirken ona saygı göstermek amacıyla isminden sonra “Allah’ın salat ve selâmı onun üzerine olsun” anlamına gelen salavat söyler.

İsmi ve Sıfatları

Tam adı Ebû’l-Kâsım Muhammed ibn-i ʿAbd Allâh ibn-i ʿAbd’ûl-Muttâlib ibn-i Hâşim ibn-i ʿAbd Menâf El Kureyşî (Arapça: محمد بن عبد الله بن عبد المطلب بن هاشم بن عبد مناف القرشي‎) veya daha kısa olan Ebû’l-Kâsım Muhammed bin ʿAbd Allâh bin ʿAbd’ûl-Muttâlib El Hâşimî olarak geçer. Bu isim Türkçeye, Kureyşli ʿAbd’ûl-Menâf oğlu Hâşim oğlu ʿAbd’ûl-Muttâlib oğlu ʿAbd Allâh oğlu Kâsım’ın babası Muhammed olarak tercüme edilebilir. Ayrıca yaşadığı toplumda onun El-Emin olarak (emin kişi, dürüst kişi) olarak adlandırıldığı rivayet edilmektedir.

Muhammed” Arapça’da “övgü” kökü olan hamd fiilinden türetilmiştir. Mutad “övgü alan”, “övülen” mânâsına gelir. Ayrıca halk tarafından Mustafa, Mahmud veya Ahmed ismiyle de anılır. Ahmed Arapça’da “daha çok övülen” anlamına gelir. Künyesi ise Ebu’l-Kasım’dır (yâni Kasım’ın babası). Künye Arap toplumlarında, kişinin ilk doğan erkek çocuğunun ismine nazaran verilir.

İslâm inancına göre Muhammed’in geleceği Tevrat'ta ve İncil'de bildirilmiştir. Bir hadise göre, peygamber kendisiyle ilgili olarak, “Benim ismim Kur’ân’da Muhammed, İncil’de Ahmed, Tevrat’ta Ahyed’dir” demiştir.

Bununla birlikte, Musevî ve Hristiyan kutsal kitaplarında Muhammed isminden bahsedilmez. Bâzı İslam âlimleri İncil’de geçen Faraklit’in âyet ve hadislerde söz edilen İslam peygamberini işaret ettiğini ileri sürmüşlerdir İslam âlimleri ve Hırıstiyan yorumcular arasında Yunanca İncil’de (Yuhanna 14, 16) geçen parakletos (Faraklit) kelimesinin Arapça’ya tercümesinde ortaya çıkan ve Arapça'nın özelliğinden kaynaklanan farklı okunuş şekilleriyle ilgili bir tartışma bulunmaktadır.

Muhammed’in hayatı ile ilgili kaynakları Kur’ân, Hadis ve Siyer olarak üç başlıkta toplamak mümkündür:

Kur’an, Muhammed döneminde iken yazılı olmakla beraber, Muhammed’in hayatıyla ilgili çok az bilgi içerir. Bâzı âyetleri açıklayan hadisler ile bu kaynak zenginleştirilir. Hadis, Genellikle Muhammed’in ölümünden 1-2 asır sonra yazılarak, bir rivayet zinciri ile Muhammed'e isnad edilen ve kendisinin değişik olaylar ve sorunlar karşısında veya Kur'ân'ın âyetlerini açıklamak için söylediğine inanılan söz, fiil ve takrirler bütününe denir. Siyer, Muhammed'in hayatı ile ilgili hadis ve âyetleri, çeşitli metodolojiler (kronolojik olarak, olaylara göre vs.) kullanarak derleyen ve anlatan eserlerdir.

Siyere kaynaklık eden kıssa, hadis, haber gibi materyalleri kullanan siyercilerin yüceltmeci ve olağanüstücü eğilimlerle gerçek ve kurguyu birlikte verdikleri, mucize ve irhasatların her nesilde artış gösterdiği, siyer yazıcılığının ilmi ve objektif kriterlere göre yapılan bir iş olmayıp, bâzıları peygamberlik delili olarak da ileri sürülen bu anlatılar içerisinde tarihî olanla efsaneyi arasında ayrım yapmanın zor olduğu ifade edilmektedir.

Muhammed’in Zamanında Arap Yarımadasındaki Ana kabileler ve Yerleşimleri

Arap Yarımadası oldukça kurak ve volkanik olduğu için vaha ve su kaynaklarının olduğu yerler haricinde tarım yapılması zordu. Genel görünümü çöl içerisinde nokta şeklinde köyler ve şehirler şeklindeydi. Mekke ve Medine'de bu şehirlerin göze çarpanlarındandı. Medine gelişmekte olan büyük bir tarım yerleşimiydi. Mekke ise birçok aşiretle çevrilmiş önemli bir finans merkeziydi. Çöl şartlarında hayatta kalmak için müşterek bir hayat sürülmeliydi. Çünkü insanlar kırıcı çevre koşullarına ve yaşam tarzına karşı desteğe ihtiyaç duyuyordu. Aşiret gruplanmaları da bu birlik olma ihtiyacı ile teşvik edildi. Bu birlikler aynı kandan gelen akrabalar esas alınarak oluştu.

Arap Yarımadası politik olarak iki kabile ittifakı arasında bölünmüştü. Kays kabilesi asıl itibariyle Kuzey ve Batı Arabistan'da da güçlüydü. Ve Byzantion ile yakın ilişkileri vardı. Banu Kalb kabilesiyse aslen Yemen'den gelmekteydi. Ve Sasani Perslerine yakındı. Bu çekişmeler İslam döneminde baskı altına alındı. Ama İslam sonları zamanlarda etkili faaliyetlerine Kuzey Afrika ve Orta Doğu'da devam ettiler. İslam öncesi Arabistan'da, tanrı ve tanrıçalar kabileler tarafından koruyucu olarak görülürdü. Onların ruhları kutsal ağaçlar, taşlar, su kaynakları ve kuyularla ilişkilendirilirdi. O zamanlar da senelik hac yeri olan Mekke'deki Kâbe mabedi, aşiretlerin koruyucu tanrılarının 160 tane put heykeline ev sahipliği yapıyordu. El-Manât, El-Lât ve El-Uzzâ ismindeki üç baş tanrıçanın tanrının kızları olduğuna inanılıyordu. Arabistan'da tektanrılı topluluklar İslam öncesi dönemde de vardı. Hıristiyanlar, Yahudiler ve Hanifler bunlar içerisindeydi. Müslüman inançlarına göre, Muhammed de bir Hanifti. İbrahim'in oğlu İsmail'in soyundan gelmekteydi.

Hayatı

Muhammed, bâzı kaynaklara göre 570, bâzılarına göre ise 571 yılında Mekke’de dünyaya geldi. Doğumundan önce babasını, 6 yaşında annesini kaybeden Muhammed’i (yetim ve öksüz kalan) amcası Ebu Talib velayetine aldı. İlerleyen yıllarda çobanlık yaptı, çoğunlukla tüccar olarak çalıştı. İlk kez 25 yaşındayken evlendi. Bâzı geceler, dağlarla çevrili bir mağarada düzenli aralıklarla inzivaya çekilip, dua etme alışkanlığı vardı. 40 yaşında oradayken kendisine ilk vahyin geldiğini bildirdi. Bundan 3 yıl sonra insanları İslam'a davet etmeye başladı. Allah'ın bir olduğunu, Allah tarafından kabul görmenin tek yolunun Allah'a teslim olmak olduğunu öğretti. Kendisinin Allah'ın peygamberi ve resulü olduğunu diğer peygamberler ile aynı kandan geldiğini anlattı. İlk başta kendisine az sayıda takipçi bulan Muhammed, Mekke’de bâzı aşiretlerin düşmanlığıyla karşılaştı. Bu dönemde taraftarlarının şiddet içeren muameleler görmesi sebebiyle 622 yılındaki Medine’ye göçten önce, gene bir kısım’takipçilerini Habeşistan'a gönderdi. Medine'ye Hicret olayı aynı zamanda Hicrî takvim olarak da bilinen İslami takvim’in başlangıcı kabul edilir. Muhammed, Medine'de Medine Sözleşmesi ile oradaki aşiretleri birleştirdi. Mekke kabileleri ile süren sekiz yıllık savaştan sonra, iman edenlerin sayısı 10.000'i bulmuştu. Mekke'nin kuşatılması sonrasında yapılan antlaşma ile kansız bir şekilde Mekke'nin kontrolünü eline aldı Şehirdeki putları yıktı ve daha sonra takipçilerini Doğu Arabistan'da geriye kalan tüm putperest tapınakları yıkmaları için yolladı. 632 yılında, Veda Haccından sonra Medine'ye döndü. Bundan birkaç ay sonra hastalandı ve öldü. Ölüm vaktine kadar Arap Yarımadasının çoğu Müslüman olmuş, Arabistan’ı tek devlet altında birleştirmişti.

Sülâlesi

Peygamber Muhammed’in anne ve babasının ortak ataları Mürre bin Ka’b'a dayanan soydan gelir.

İsmail Peygamber sülalesinden, Adnaniler kavminden, Kureyş kabilesinin Haşimoğulları sülalesinden gelir. Rivayet edilen soy silsilesi şöyledir: Muhammed, Abdullah, Abdulmuttalib (Şeybe), Hâşim, Abd-i Menaf (Muğire), Kusayy, Kilab, Mürre, Kâb, Lüeyy, Galib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Hüzeyme, Müdrike (Amir), İlyas, Mudar, Nizar, Maad, Adnan.

Ayrıca Muhammed, kendi soyunun İbrahim’den geldiğini ifade eder: "Allah, İbrahimoğullarından İsmail'i, İsmailoğullarından Kinaneoğullarını, Kinaneoğullarından Kureyş'i, Kureyş'ten Beni Hâşim'i, Beni Hâşim'den de beni seçmiştir” demiştir.

Fil Yılında Mekke'de doğmuştur Bu tarih kesin olarak bilinmemekte ve geriye dönük yapılan hesaplamalar ile bazı kaynaklarda 570 bâzı kaynaklarda da 571 yılı olarak geçmektedir.

Hindistanlı Müslüman ilim adamı Muhammed Hamidullah Muhammed’in doğum tarihinin 12 Rebiulevvel (17 Haziran 569) Mısırlı astronomi âlimi Mahmut Paşa el-Felekî 9 Rebîülevvel (20 Nisan 571) olarak hesaplamışlardır. Daha sonra Beaumont Burnaby Sherrard, Mahmut Paşa el-Felekî'nin hesaplamalarındaki bâzı yanlışları ortaya koymuştur. Lawrence I. Conrad (1987) ise kaba bir hesapla 570 yılı olarak vermektedir. İslâmi kaynaklarda ağırlıklı olarak, Muhammed’in, Milâd’dan sonra 571 yılında, “Fil vakasının” olduğu yılda, 12 Rebiülevvel (20 Nisan) Pazartesi gecesi, yâni Arapların takvim başı olarak kullandıkları “Fil Vakasından” 52 gün sonra doğduğu belirtilmektedir. Siyer ve İslâm Târihi yazarları, doğumun Rebiülevvel ayında bir Pazartesi günü sabaha karşı olduğu konusunda genel olarak ittifak etmişlerse de, ayın kaçıncı günü olduğu konusunda görüş birliğine varamamışlardır. Bu konudaki ihtilafların rivayet çeşitliliğinden kaynaklanmasının yanı sıra, Ay takviminin, Güneş takviminden farklı olması ve Araplardaki nesi tatbikatından da kaynaklandığı günümüzde ifade edilmektedir.

Çocukluğu ve gençlik yılları

Kelime-i Şehadet’te Allah’ın birliği ve “Muhammed’in” onun elçisi olduğu tasdik edilir.

Babası Abdullah bin Abdulmuttalib, annesi Hazrec kabilesinden Nennaceler'den Vehb bin Abdulmenaf'ın kızı Âmine’dir. Muhammed daha doğmadan babası vefat etmiştir. Yetiştirilmesini dedesi Abdülmuttalib üzerine aldı ve torununa “Muhammed” adını vermiştir. Muhammed o sıralarda Mekke'de bulunan “Beni Sa’d” kabilesinden Halime adlı bir kadına emanet edilir.

Muhammed’i, ondan önce amcası Abduluzza’nın cariyesi Süveybe emzirir.‎ Muhammed, dört yaşına kadar annesi Âmine’nin de gözetimiyle sütannesi Halime'nin yanında kaldı, daha sonra Mekke’ye, annesinin yanına döner. Dört yaşından altı yaşına kadar, öz annesi Âmine ile birlikte kaldı, onun şefkat ve özeni ile yetişip büyüdü. 6 yaşında iken, annesi Âmine ve bakıcısı Ümm-ü Eymen’le birlikte babasının kabrini görmek için Medine’ye gider. Medine’de, akrabaları Neccâroğullarında bir ay kaldıktan sonra Mekke’ye dönüş yolundaki Ebva’ya ulaştıklarında annesi vefat eder ve orada defnedilir. Cariyeleri Ümmü Eymen, Muhammed'i Mekke’ye getirip dedesi Abdulmuttalib’e teslim etti. Altı yaşından sekiz yaşına kadar, O'na dedesi Abdülmuttalib baktı. Abdülmuttalib yaş itibariyle seksen yaşını aşmış bir ihtiyardı. Muhammed sekiz yaşında iken, dedesi de öldü. Dedesi ölmeden önce, onu yetiştirilmesi için, oğlu Ebû Tâlib'e bıraktı. Ebû Tâlib, Abdülmuttalib'in on oğlundan biriydi.

***

Muhammed, peygamberliğinden önce Nur Dağındaki Hira Mağarasına çekilerek Mekke’den uzaklaşırmıştır. Rivayetlere göre dokuz yaşındayken amcası, ticaret yapmak için gittiği Suriye’ye onu da götürmüş, bu gezide Busra kasabasında Bahira isminde Hıristiyan bir Rahib onun peygamber olacağını haber vermiştir. Muhammed on yedi yaşındayken de amcası Zübeyr bin Abdülmuttalib ile Yemen’e gitti. Bu gezilerin Muhammed’in bilgi, görgü ve zihinsel alt yapısının oluşumunda etkin rol oynadığına inanılmaktadır. Ayrıca gençliğinde amcaları ile birlikte Kureyş ve Kays kabileleri arasındaki Ficar Savaşı’na katımıştır. Ticarete olan ilgisi daha sonra kendisi ile evlendiği Hatice ile tanışmasına sebep olmuş ve onun sermayesi ile ticarete başlamıştır.

Muhammedgençliğinde çevresinden gelen pagan görüş ve uygulamalarla ilgilenmedi. Kendisi, aynı dönemde herhangi bir puta tapmamakla birlikte, başkalarının tapınmalarına da açıkça karşı çıkmadı. Kur’an’daki “...oysa önce, kitap nedir, iman nedir sen bilmezdin” (Şûra Sûresi: 52) ve “Allah, seni şaşırmış bulup hidayete erdirmedi mi” (Duha Sûresi: 7) ifadelerinin kendisinin İslam öncesi durumunu anlattığına inanılmaktadır.

Muhammed’in okuryazarlığı ile ilgili geleneksel görüş onun okur-yazar olmadığı şeklindedir. Muhammed için yaygın bir sıfat olarak kullanılan “ümmî” yâni “kitâbî bilgilerle zihni doldurulmamış, tabiî hâli üzerine kalmış, okuyup yazarak tahsil görmemiş kimse” anlamına gelmektedir. Başka bir görüşe göre ise ümmî, okuma yazma bilmeyen anlamından daha çok “mevcut dinlerden hiçbirine tâbi olmayan, onların kitaplarını okumayı ve yazmayı bilmeyenler anlamında kullanılan” olduğu şeklindedir. Muhammed’in okuma yazmasının olmadığı görüşü bazı Kur’ân âyetleri ve hadislere dayandırılır. Ankebût Suresi:48, A’raf Suresi:158 ve Cuma Suresi: 2 gibi âyetlerde Muhammed’in okuma yazma bilmediğinden bahsedilir. Ayrıca Vahiy meleği Cebrail’in ilk vahyi getirip “oku: ikra” dediğinde, Muhammed’in “ben okuyan biri değilim” dediğini anlatan hadis de kendisinin okuma yazma bilmediğine kaynak olarak gösterilir. Ayrıca, Muhammed’in yetiştiği toplumda tahsil görmesi için bir imkânının bulunmadığı, birlikte yaşadığı toplumun da ümmî olduğu belirtilmektedir.

Muhammed’in okuryazar olmadığını kabul etmeyen bir görüşler de vardır. Buna göre vahiy öncesi dönemde Araplarda eski dini birikimin şairler, kıssa anlatıcıları, Hanifler ve Yahudi-Hıristiyan din ulemâsından oluşan ve muhtemelen zengin mitolojik kültür birikiminin geniş toplum kesimlerince bilindiği, Muhammed’in de içinde yaşadığı bu toplumun yazılı veya sözlü anlatımlarından oluşan birikime sahip olduğu, İslam öncesi Arap toplumunda hikâye kültürünün bilinebilirlik durumuna göre düşünülmektedir. Örneğin vahiy öncesi dönemde Muhammed’in eşi Hatice’nin amcasının oğlu olması dolayısıyla görüşme ihtimali olan kişilerden biri olan rahip Varaka, Tevrat, Zebur ve İncil'i de kapsayan Kitab-ı Mukaddes’e hâkimdir. Varaka’nın din birikimlerini Muhammed’e aktardığı ve bu bilgilerin Kur’ân’daki Yahudi, Hıristiyan kültürüyle ilgili dinî anlatımlara kaynak teşkil ettiği ileri sürülmektedir. Ayrıca, uzun yıllar zengin bir kadın olan Hatice’nin ticarî faaliyetlerini yürütmesi vs. sebeplerle de okur-yazar olduğu düşünülmektedir.

Peygamberliği

İslam inancına göre Kur’an Allah tarafından Cebrail isimli melek aracılığıyla Muhammed bin Abdullah'a peygamberliği boyunca (23 yıl) âyetler halinde indirilen kutsal kitaptır. İslam’da inanç, ibadet, şeriat, ahlak, tasavvuf gibi uygulamaların dayandırıldığı ana kaynak Kur’ân’dır.

Muhammed’e isnad edilen söz, fiil ve davranışlara hadis, bunlardan gelenekselleşen uygulamalara sünnet denir. Şiiler Muhammed'in sözleri yanında masum kabul edilen imamların sözlerini de hadis kabul etmektedirler. Sünnilerin tüm sahabeyi güvenilir bulmalarına karşılık Şiilerde, sahabe ve tabiin tek tek ele alınır ve tarihsel süreçte Ali veya Ehli-beyt tarafında yer almayan veya karşıtları arasında yer alanlar güvenilmez bulunarak onlardan gelen rivayetler reddedilir. Sünni hadis kitapları Muhammed’in zamanından 200-300, Şii hadis kitapları 400-500 yıl sonra yazılmışlardır. Hadisler, Kur’an’dan sonra İslam’da tâli kaynaktır.

Siyer rivayetlerine göre Muhammed 40 yaşına yaklaştığında toplumdan uzaklaşarak Mekke’nin kuzeyinde, Nur Dağı'ndaki Hira mağarasında inzivaya çekilmeyi ve burada vakit geçirmeyi adet edinmiş, bu durum 1-2 yıl devam etmiştir. 610 yılında bir Ramazan gecesi (Kadir gecesi) hırkasına bürünüp Hira Mağarasında tefekküre daldığı bir sırada ilk vahyi almıştır. Muhammed'in 610 yılından başlayarak, vefat ettiği yıl olan 632'ye kadar aldığı vahiyler Kur'an'ı oluşturur. İlk vahiy şu şekilde anlatılır: Muhammed, mağarada bir sesin kendisini ismi ile çağırmakta olduğunu duymuş, başını kaldırıp etrafına baktığında etrafında taş ve ağaçlardan başka bir şey görememiştir. Bu sırada çevreyi bir aydınlık kaplamış, Muhammed bayılmış, kendisine geldiğinde de karşısında melek Cebrail'i görmüştür. Aralarında geçen konuşmalar şöyledir: Cebrail: “Oku”! Muhammed: “Ben okuma bilmem”.

Cebrail, Muhammed'i kucaklayıp güçsüz bırakıncaya kadar sıkar ve “Oku (ikra) ” emrini tekrarlar. Muhammed: “Ben okuma bilmem, söyle ne okuyayım” diye cevaplar. Bunun üzerine Cebrail, “Yaratan Rabb’inin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabb’in sonsuz kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediği şeyleri öğretendir”. (Alak 1-5) âyetlerini okur. Muhammed de bu âyetleri tekrarlar ve heyecan ve korku ile mağaradan çıkarak evine doğru gider.

Yolda giderken gökyüzünden bir sesin: “Ey Muhammed! Sen Allah’ın elçisisin, Ben de Cebrail’im” dediğini duyar, başını kaldırdığı zaman, Cebrail’i görür. Eşi Hatice’ye: “Beni örtün, çabuk beni örtün” der. Bir müddet dinlenip heyecanı geçtikten sonra yaşadıklarını eşi Hatice’ye “Korkuyorum ey Hatice! Bana bir zararın gelmesinden korkuyorum” diye ifade etmiştir. Hatice öyle deme. Allah’a yemin ederim ki, Yüce Allah, hiçbir zaman seni utandırmaz. Çünkü sen, akrabanı gözetirsin. İşini görmekten âciz kimselerin işlerini yüklenirsin, fakire yardım eder, misafiri ağırlarsın” şeklinde karşılık verir.

Hatice daha sonra bu durumu Muhammed’i Bir Nasturi Râhibi olan kuzeni Varaka bin Nevfel’e götürür. Varaka, Tevrat ve İncil’i okumuş, İbranî lisanını ve eski dinleri bilen bir ihtiyardır. Varaka, Muhammed’i dinledikten sonra: “Müjde sana Ey Muhammed, Allah'a yemin ederim ki sen İsa’nın haber verdiği son Peygambersin. Gördüğün melek, senden önce Yüce Allah’ın Musa ve İsa’ya göndermiş olduğu Ruhu’ul-Kudüs'tür. Keşke genç olsaydım da, kavmin seni yurdundan çıkaracağı günlerde sana yardımcı olabilseydim... Hiç bir Peygamber yoktur ki, kavmi tarafından düşmanlığa uğramasın, eziyet görmesin” dermiştir. Bu olayın ardından vahiy 40 gün süreyle kesintiye uğramıştır.

Bu konudaki bir başka rivayete göre Varaka’nın, “Korkarım ki ona gelen, Cebrail’den başkasıdır. Çünkü bâzı şeytanlar, bir kısım insanı saptırmak için Cebrail sûretine girip ona benzerler. Amaçları akıl sâhibi kişileri, deli ve mecnûn etmektir.” diye görüş bildirdiği ve bunun üzerine; “Nûn, kaleme ve yazdıklarına ant olsun, Sen Rabbinin nimeti sayesinde mecnun değilsin. Kuşkusuz senin için tükenmez bir ecir var. Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin. Sen de göreceksin, onlar da görecek. Hanginizde imiş o fitne ve cinnet. Doğrusu Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir. Hidayete ereni de en iyi bilen O’dur” âyetlerinin indirildiği kaydedilir.

İslam’a çağrı: ilk Müslümanlar ve Tepkiler

Muhammed, Mekkeli paganların yanı sıra, Yahudi ve Hıristiyanları da dinlerinin aslının bozulduğu iddiaları ile İslam'a davet etmiştir.

Sünnilere göre Muhammed’in çağrısına ilk uyan, eşi Hatice olmuş, Onu amcası Talip’in oğlu Ali, azatlı kölelerden Zeyd bin Harise ve Ebu Bekir izlemiştir. Şia'ya göre ise ilk Müslüman amcasının oğlu Ali bin Ebu Talib’dir.

Muhammed’in çağrısı, kendi mevkilerinin tehlikeye girebileceğini düşünen kişileri tedirgin eder. Kâbe’den putların kaldırılması, ticaretin engelleneceği ve birtakım alışkanlıklara son verileceği düşüncesiyle büyük tepki ile karşılanır. Bu dönemde İslam dinini kabul edenlerin büyük bir çoğunluğu dinlerini gizlemek zorunda kaldılar. Bir süre sonra Muhammed önce akrabalarını, ardından Safâ tepesi ne çıkarak tüm Mekke halkını açıktan açığa Müslüman olmaya çağırır. Bu sebeple İlk Müslümanlar vahyi şüphe ile karşılayan Mekkelilerce ağır hakaret ve işkencelere katlanmak zorunda kalmışlardır.

Bu işkenceler artınca bazı inananlar Habeşistan’a göç etmek zorunda kaldı. İki dalga hâlinde göç edenler, bir süre sonra Muhammed’in Mekkelilerin Müslüman oldukları ve Muhammed’le anlaştıkları (Garanik) yolunda aldıkları bir haber üzerine geri döndülerse de Mekke’ye geldiklerinde bunun doğru olmadığını öğrenince yeniden gittiler. Bu arada iki güçlü ve önemli mevki sahibi kişi olan Ömer ve Hamza’nın Müslümanlığı kabul etmeleri Müslümanların moral ve cesaretlerini artırdı; Kâbe’de açıkça namaz kıldılar. Muhammed’in, amcası Abdül Uzza dışındaki akrabalarından yardım görmesi ve Mekke önde gelenlerinden bazılarının Müslüman olmaları, pagan inanca sâhip kişilerin tepkilerini daha da artırdı. Muhammed, eşi Hatice ve amcası Ebu Talib’in ölmeleri üzerine Mekkeliler’in Müslüman olmaları konusunda ümitsizliğe kapılarak Taif’e yerleşmek istedi. Ancak burada tepki daha da büyük oldu ve Muhammed geri dönmek zorunda kaldı. Tüm bu olaylara karşın, peygamberliğine olan inancı, düşüncelerini sürekli yaymasını sağladı. Bu inancından cesaret alarak din alanındaki çalışmalarını Mekke dışına taşımaya yöneldi.

Geleneksel İslâm anlayışına göre Muhammed Mekkeliler ile sadece teorik din tartışmaları yapmamış, onlara kendisinin peygamber olduğunu kanıtlayan mucizeler de göstermiştir. Bunlardan birisi olan miraç mucizesine göre; "Bir gece, Muhammed, Cebrail eşliğinde, Mescid-i Aksa’ya gider. Orada, İbrahim, Musa, İsa ve diğer peygamberlerden bazılarıyla görüştükten sonra göğün en son katı olan Sidret’ül müntehaya yükselir. Allah ile görüşür, Cennet ve Cehennemi görür ve Mekke'de bulunan evine döner. Sünni inancına göre bu yolculuk esnasında, diğer bazı hükümler yanında beş vakit namaz da farz kılınmıştır. Yine Sünni inancında Muhammed bu yolculuğu hem ruh hem beden ile Şii inancında ise sadece ruh ile yapmıştır”

Rivayete göre Muhammed Mekke’ye dönünce, bu yolculuğunu anlatır. Kureyş'liler, onu yalanlarlar ve doğruysa Mescid-i Aksa'yı kendilerine tarif etmesini isterler. Mescid-i Aksa' Muhammed'in gözü önüne getirilir ve Muhammed bu mescidin kapı, pencere vs. bölümlerini ayrıntılarıyla anlatır. Hatta Kureyşlilere, Mi’raca çıkarken yolda gördüğü bir Kureyş ticaret kervanının ertesi gün geleceği saati söyler ve kervan söylenen saatte gelir. Mitolojik anlatımlara göre ise kervanın dönüşü 1 saat gecikmiş, ama bu gecikmeyi telafi etmek için Allah güneşin doğuş saatini 1 saat geciktirerek peygamberin sözünün yalan çıkmamasını sağlamıştır. Miraçla ilgili olarak Kur’ânda sâdece “Bir kısım âyetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren Yücedir” âyeti geçer. Miraçla ilgili anlatımlardan olan Burak, göğe yükselme, beş vakit namazın farz kılınması ve diğer anlatımlar hadis ve siyer kitaplarında yer alır. Muhammed, bir Hac mevsiminde Akabe’de denilen tepelerde Yesrib (Medine)liler ile görüştü. Medinelilerden, önce altı, sonra on iki kişi Müslüman oldu. Memleketlerine döndüler ve İslam’ı anlatmaya başladılar. Ertesi yıl aynı yerde Müslüman olmuş yetmiş üç erkek ve iki kadın Muhammed'e Medine’ye gelip bu kente yerleşirse kendisini koruyacaklarına söz verdiler. Bu anlaşma üzerine Müslümanlar büyüklü küçüklü topluluklar halinde Medine’ye göç etmeye başladılar. Medine’nin, Mekke’nin Kuzey ticaret yolu üzerinde bulunması ve burada Müslümanların giderek çoğalması, Mekkeliler’in çıkarlarını tehdit eder duruma ulaşmıştır. Müslümanlığa karşı olan Mekkelilerin, baskıyla, Muhammed’i vazgeçirememesi ve Medine’de Müslümanların giderek kuvvetlenmesi, durumun kendileri için tehlike yaratacağı düşüncesiyle Dâru'n-Nedve dedikleri meclislerinde toplanarak meseleyi görüşmelerine yol açar. Görüşmelerde yerleşik düzeni tehdit eden İslam’ın hızla büyüdüğü ve Muhammed’in bu çalışmalarını durdurmak gerektiği merkezinde birleşildi. Mekke’nin ileri gelenleri bu kararı alınca, nasıl hareket edecekleri ve hangi yöntemleri uygulayacakları konusunda görüşmeye başladılar. İlk önce şu görüş ortaya atıldı: “Muhammed’i prangaya vurup hapsedelim!” Bu kabul edilmeyince: “Onu memleketimizden sürgün edelim; ne hâli varsa görsün!” denildi. Bu görüş de kabul edilmeyince, İslam'ı sevmeyen ve onu çok tehlikeli bulan Amr bin Hişam: “Benim görüşüme göre, onu öldürmekten başka çaremiz yoktur. Bunun için de, her kabileden birer genç seçelim. Her birine de birer keskin kılıç verelim. Bunların hepsi birden, kararlaştırdığımız yer ve zamanda Muhammed’i pusuya düşürerek öldürsünler; biz de ondan kurtulalım! Böyle olursa, onun kan davası bütün kabilelere düşeceğinden ve ailesi olan Benu Abdi Menaf, herkese savaş açamayacağından, diyete râzı olurlar, biz de diyetlerini veririz!” dedi. Bu görüş kabul edildi.

Rivayete göre suikastçılar, gece Muhammed’in evini sararak, onu öldürmek için uyumasını beklediler. İnanca göre Allah, onları Peygamber’e bildirir ve Ali, Muhammed'in yerine avluda onun yatağına yatar. Suikastçılar yorganı açıp yatakta Ali´yi görünce şaşırır ve durumu üslerine anlatmak üzere giderler. Muhammed, evden çıkarak Ebu Bekir’in evine gitmiş ve hicret için geldiğini söylemiş, Ebu Bekir’in evinde bir süre oturduktan sonra beraberce, Medine´ye hareket etmişlerdir.

Muhammed’in hicret ettiğini öğrenen Mekkeliler, onları bulup getirene yüz deve vaat ederler. Amr ibni Hişam ve yanındakiler arama için Ebu Bekir’in evine gelir ve Ebu Bekir’in kızı Esma, onlara nerede oldukları konusunda bir şey söylemez, bunun üzerine Amr, Esma’ya şiddetli bir tokat atar.

Muhammed, Mekkelilerin kendisinin muhtemelen Medine’ye gideceğini düşüneceklerini düşündüğü için Medine yoluna değil, tersi istikamette, Mekke’nin Güneybatısına düşen Sevr dağına doğru hareket eder ve burada bulunan mağarada Ebu Bekir ile birlikte üç gün bekler.

Mekkeliler, her tarafta Muhammed’i aramaya başlarlar. Becerikli bir iz sürücüsü, Mekkelileri Sevr mağarasına kadar getirir. Ancak inanca göre bu sırada bir mucize olmuş, bir örümcek mağaranın ağzına ağ örmüş ve bir güvercinde yuvasını mağara girişine kurmuştur. Arayıcılar mağaranın yanına gelince, Ebu Bekir endişelenir, Muhammed, “Tasalanma, Allah bizimle beraberdir” der. Mekkeliler mağara girişindeki örümcek ağını ve güvercin yuvasını görünce içeride kimse olamayacağını düşünerek geri dönerler.

Muhammed ve Ebu Bekir 20 Eylül 622’de, Medine yakınlarındaki Kuba’ya ulaştılar. Muhammed sevinçle karşılanır ve Külsüm bin Hedm’e misafir olur. Burada 10 gün kalarak bir mescit inşa ettirir, sonra da Medine’ye hareket eder. Bu sırada Ali de Kuba’ya ulaşır.

Muhammed Medine’de, Ben-i Sâlim mahallesinde Cuma Namazını kılar ve kendisini bekleyen Müslümanlara ilk hutbesini verir. Medine’de Ebu Eyyub el-Ensari’nin konuğu oldu. Medine´ye girdiğinde, halk, Peygamberlerinin kendi evlerinde kalması konusunda tartışınca Muhammed devesinin ilk çökeceği yere evinin yapılması teklifini sunar ve halk tarafından bu kabûl edilir. Devesinin ilk çöktüğü yere bir Mescid ve kendi ailesinin kalması için mescide bitişik odalar yaptılar. Mescidin bir yanına da barınaksız kişilerin kalabilmeleri için “Suffa” adı verilen bir yer yapıldı, burada kalanlara “Ashab-ı suffa” denildi.

Medine (asıl adı Yesrib olan şehre Müslümanlarca Medinetü'n Nebi, sonra da kısaca Medine adı verildi) halkı, Mekke’den göç edenlerden (Muhacir) ve bunlara yardımcı olduklarından dolayı Ensar adını alan yerli halk (Yemen kökenli Evs ve Hazrec kabileleri ile Beni Kureyza, Beni Kaynuka, Beni Nadir adlı Yahudi kabilelerden oluşuyordu. Bunlar arasında birlik sağlamak oldukça güçtü. Medine sınırları yakınlarında Hayber vb. yerlerde yaşayan Yahudiler, varlıklı kişiler olduklarından, çevre üzerinde etkiliydiler. Evs ve Hazreç kabileleri arasındaki geleneksel düşmanlığın yeniden alevlenme olasılığı da vardı. Ayrıca Ensar ile Muhacirleri kaynaştırmak, çözülmesi gereken bir sorundu. Muhammed, bütün bu kesimleri birleştirip bağdaştırmak amacındaydı. Ancak her şeyden önce çok yoksul olan göçmenlerin durumlarının düzeltilmesi gerekiyordu. Muhammed Muhacirleri yerli halk ile kardeş ilan ederek, onlara yardım etmelerini sağladı. Yahudiler ile açılan aralarını düzelterek Medine kent devletini kurdu. Farklı kesimlerin hak ve yükümlülüklerini saptayan 47 maddelik bir tür Medine Antlaşması benimsendi.

“Muhammed, bir hadisinde şöyle demiştir: "Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hâricinde diğer mescitlerde kılınan namazlardan bin kat hayırlıdır”. Medineli Yahudilerin Müslümanlığa karşı çıktıları, İslama ve müslümanlara karşı olumsuz tutumlarını sürdürdükleri bazılarının Müslüman görünerek eski dinleri üzerine devam ettikleri rivayet edilmektedir. Muhammed 10 yıllık Medine hayatında başta Mekkeliler olmak üzere çok sayıda kabile ile savunma, saldırı, baskın veya sadece gözdağı vermek gibi psikolojik etki amaçlı 100 kadar askeri harekete imza atmıştır.

Mekkelilerle Savaşlar

Medine'ye göç edenlerden kalan mallarının yağmalanmasına karşılık Muhammed, Mekke’ye giden kervanlara saldırmak isteyen Müslümanların ısrarlı taleplerine onay verdi. Büyük bir kervana saldırmak isteyen Müslümanlar ile bunu haber alan Mekkeli kuvvetler arasında Bedir kuyularının olduğu bölgede yapılan muharebede (13 Mart 624) 305 kişilik Muhammed komutasındaki Müslümanlar, komutanları Amr İbni Hişam’ı da öldürerek 950 kişilik Mekke kuvvetlerini bozguna uğrattı. Bir yıl sonra bu kez Ebu Süfyan komutanlığında 3000 piyade ve 200 süvari ile Medine'ye doğru yola çıkan Mekke kuvvetleri Uhud dağı eteklerinde yaklaşık 1000 kişilik Medine ordusu ile 19 Mart 625'de karşılaştı. Uhud Muharebesi olarak adlandırılan bu savaş sırasında bozguna uğramış Mekke kuvvetleri, Muhammed'in emrini dinlemeyerek dağın arkasından dolaşan geçidi kontrol etmek üzere konuşlanmış okçuların yerinden ayrılmasından faydalanan süvarilerin desteği ile tekrar toparlandı ve üstünlük sağladı. Taraflar şehirlerine geri döndüler. Daha sonra Mekkeliler Müslümanların Mekke kervanlarına saldırılarına devam ettiler. 31 Mart 627'de 10.000 savaşçısı ve 600 atlısı ile Medine’ye saldırmaya gelen Mekkelilere karşı Medineliler Muhammed komutasındaki 3000 piyade ile şehirde savunma savaşı yapmaya karar verdi. Selman-ı Farisi'nin teklifiyle şehrin bazı stratejik yerlerine hendekler kazılmasından dolayı Hendek savaşı olarak adlandırılan bu savaş bir kuşatmaya dönüştü. Bir ay süren kuşatma havanın soğuması ve fırtına çıkması ile kaldırılması Medinelilerin zaferi olarak kaydedildi.

Muhammed ve ashabı, Beytullah ziyareti için Mekke’ye doğru yola çıkar. Mekkelilerin Müslümanları savaş için geldiklerini zannederek korkuya kapıldılar, anlaşma teklif ettiler. Hudeybiye Köyü'nde, 628 yılında 10 yıl savaş yapılmayacağına dair anlaşma yapıldı. Bu anlaşmayı Mekkelilerin himayesindeki bir kabilenin bozması ile Muhammed komutasındaki güçler Mekkeyi kuşattı ve ufak birkaç saldırı dışında direniş olmadan 11 Aralık 629'da Mekke fethedildi. Muhammed Mekke'ye girer girmez genel af ilan edildiğini bildirdi veEbu Süfyan'a bildirdiği şekilde, kimseye dokunulmayacağını ilan etti. Ardından içerisinde 360 put bulunan Kâbe’ye yönelir. İsra Sûresi'nin 81. âyetini okuyarak putları birer birer devirdi ve daha sonra da beraberindeki Müslümanlarla Kâbe’yi tavaf eder. En önemlî ticaret merkezlerinden Mekke'nin fethedilmesinden sonra Muhammed’in insanları çağırdığı İslam dini Arap yarımadasında üstünlük sağlamaya başladı.

632 yılının Mart ayında (9 Zilhicce) arefe günü 100.000 den fazla Müslüman'a Arafat vadisindeki Rahmet Dağı’nda verdiği son hitabesine veda hutbesi denir.

Veda Haccı’ndan sonra Medine'ye dönen Muhammed kısa bir süre sonra hastalandı. Son anlarında Aişe ve kızları yanındaydı. Rivayete göre Muhammed, vefatı öncesinde hastalığının en şiddetli anlarında kâğıt-kalem getirilmesini istedi. Müslümanların yollarını şaşırmamaları için bir yazı yazdıracağını söyler. Ancak daha sonra bundan vazgeçer. Ölmeden bir süre önce Müslümanlara seslenerek hutbeyi okudu.

Oradakiler şöyle derler “Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz” diye şahadet ederiz! Bunun üzerine Muhammed El-Emin şahadet parmağını kaldırır, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve söyle buyurur: “Şâhit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab”! Son tavsiyesi “ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız, namaza dikkat ve devam ediniz” şeklinde olur. Başı Aişe’nin göğsüne dayalı şekilde kelime-i şehadet getirdi. Ağzından dökülen son cümle “Allahümme er-refikül ala...” (Türkçe “En yüce dosta” olarak çevrilebilir [77]) şeklindedir. 8 Haziran 632 yılı Pazartesi günü vefat eder

Muhammed vefatından sonra geride genç yaşta 9 adet dul kadın bırakmış, bu kadınlarla hayatlarının sonuna kadar diğer erkekler evlenmemişlerdir. Kur'an'da Muhammed'in eşleri müminlerin anneleri sayıldığı için, Muhammed’n vefatı sonrasında onlarla müminlerin evlenmesi caiz görülmemiştir. “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden önce gelir. Onun hanımları da onların analarıdır. ...1. (Ahzab Suresi: 6)”

Vefat haberini duyan Ashab hemen evine gelir. Ömer onun öldüğünü kabullenemiyordu. Ebubekir “Şayet Muhammed’e tapıyor idiyseniz, bilin ki Muhammed öldü. Yok, şayet Allah’a tapıyorsanız, bilin ki Allah bâkidir” diyerek insanları yatıştırır. Daha sonra şu âyeti okudur: Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisin geriye dönerse, Allah'a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır. (Al-i İmran Suresi: 144)

Muhammed'in vefatı sonrasında İslam’dan kabileler halinde kitlesel geri dönüşler yaşandı. Muhammed'in yerine Halife seçilen Ebubekir ordusuyla bu kabilelerin üzerine yürüdü ve onlarla Ridde savaşları adı verilen savaşlar yaptı.

Muhammed'in vefatı ile ilgili suikast de yapıldığına dair öne sürülen iddialara kanıt olarak Buhari'de geçen Ledüd Hadisi üzerinde durulur.

Muhammed vefat ettiğinde geride 9 adet dul kadın ve önemli miktarda arazi ve mal varlığı bıraktı. Bunların en meşhuru tartışmaların da odağında olan Fedek Arazisidir. Muhammed'in ölümü sonrası Fatıma bu arazileri Halife Ebubekir'den istedi. Ebu Bekir bu mal ve arazilerin peygamber tarafından halkın yararına idare edilen devlete ait kamu malları olduğu gerekçesiyle bu isteği geri çevirmiştir. Eşi Fatıma'nın ölümünden sonra Ali, Fatıma'nın peygamberin mirasından payını almak için tekrar başvurdu ancak başvurusu aynı nedenlerle bir kez daha reddedildi. Bununla birlikte Ebu Bekir'den halifeliği devralan Ömer bin Hattab, Medine’deki arazileri Muhammed’in kabilesi Haşimoğulları adına Ali ve Abbâs'a verir; Hayber ve Fedek Arazisini ise devlet malı sayılır. Şi^, kaynaklarına göre bu durum, Muhammed'in soyundan olanlara (Ehli Beyt), baskıcı halifeler tarafından yapılan haksızlıkların bir başka örneğidir.

Evlilikleri ve Çocukları

Muhammed, 11 veya 13 kadınla evlenmiştir. Evliliklerinden ikisi hâriç, tamamını Hicret sonrası döneminde gerçekleştirmiştir. Medine döneminde Muhammed'in her bir eşi için Mescid-i Nebevinin duvarlarına bitişik odalar yapılmıştır. Müslümanlar, Muhammed'in eşlerini bir saygı ifadesi olarak “Mü’minlerin anneleri" olarak ifade ederler. Bunun sebebi Ahzab Suresi 6. ayette geçen ( أمهات المؤمنين ) tabiridir: Peygamber, mü’minlere kendi nefislerinden önce gelir. Onun hanımları da onların analarıdır!

Bence de bu emri okuduktan sonra ve bir hadisinde “ticaretle uğraşınız ve cesur olunuz” diyen bu büyük din kurucusu, mutlaka okuma yazma öğrenmişti, ne dersiniz?

Mehmet Kerem Doksat - Tarabya - 30.03.2015     

 

87 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Bakın ben elçiyim, Sayın Halûk Dural iletti:

TBMM Genel Kurulu’nda 26.03.2015 günü geç saatlerde görüşmeleri devam eden torba kanun teklifine AKP bir madde ekleyerek, Başbakanlık’ta olduğu gibi Cumhurbaşkanlığı’na da “örtülü ödenek” hakkı getirilmesini sağladı.


Bu düzenlemenin yapılması isteğinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan yaklaşık üç ay önce Başbakan Davutoğlu’na iletildiği öğrenilirken, Davutoğlu’nun da AKP Grubuna verdiği talimatla Meclis tatile girmeden kısa bir süre önce düzenlemenin hayata geçirilmesini istediği belirtildi. Örtülü ödenek düzenlemesinin seçimler öncesi başkanlık sistemi için bir hazırlık olduğu ortaya çıktı.

TBMM Genel Kurulu’nda sabaha karşı Hükumetin verdiği madde ihdası ile Başbakanlık’tan sonra Cumhurbaşkanlığı'nın da artık örtülü ödenek kullanma hakkı olacak.

Anayasamızın Cumhurbaşkanının yetki ve görevlerini belirleyen 104. Maddesinde bu yetki ve görevler açık şekilde yazılmıştır:

D. Görev ve yetkileri

MADDE 104.– Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.

Bu amaçlarla Anayasanın ilgili maddelerinde gösterilen şartlara uyarak yapacağı görev ve kullanacağı yetkiler şunlardır:

a) Yasama ile ilgili olanlar

b) Yürütme alanına ilişkin olanlar

c) Yargı ile ilgili olanlar

Sayın Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasa'da ve kanunlarda verilen seçme ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır”. 

Bu sayılanların dışında ayrıca TBMM’nin yetki görevleri arasında bulunan savaş hali ilanı ve silahlı kuvvet kullanılmasına izin verilmesiyle ilgili 92. Maddenin son fıkrasında ise Cumhurbaşkanının da Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verebileceği belirtilmektedir.

F. Savaş hali ilânı ve silahlı kuvvet kullanılmasına izin verme

MADDE 92.– Milletlerarası hukukun meşrû saydığı hallerde savaş hali ilânına ve Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi'nindir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken ülkenin âni bir silâhlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silâhlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması hâlinde Sayın Cumhurbaşkanı da, Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar verebilir. 

Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu görevleri yerin getirebilmesi için her yıl Bütçe Kanunu ile ödenek tahsis edilir. Bu ödeneğin kullanılmasının denetimi ise Sayıştay Başkanlığı tarafından yapılır.

Anayasa’nın 105. Maddesine göre ise Cumhurbaşkanı alacağı kararlardan sorumlu değildir. Hâlbuki Anayasa’nın 112. Maddesine göre Bakanlar Kurulu ve Başbakan genel siyasetin yürütülmesinden sorumludurlar.

“D. Görev ve siyasî sorumluluk

MADDE 112.– Başbakan, Bakanlar Kurulunun başkanı olarak, bakanlıklar arasında işbirliğini sağlar ve hükumetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir. Bakanlar Kurulu, bu siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludur.” 

Ülkenin yönetilmesinden tam sorumlu olan Başbakana, üstlendiği yetki ve görevlerinden “kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, Devletin millî güvenliği ve yüksek menfaatleri ile Devlet itibarının gerekleri, siyasî, sosyal ve kültürel amaçlar ve olağanüstü hizmetlerle ilgili Hükumet icaplarını” yerine getirirken kullanması için 5018 sayılı Kamu Mâlî Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 24. Maddesi ile “Örtülü Ödenek” verilmektedir…

Örtülü ödenek

Madde 24- Örtülü ödene,  kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, Devletin millî güvenliği ve yüksek menfaatleri ile Devlet itibarının gerekleri, siyasi, sosyal ve kültürel amaçlar ve olağanüstü hizmetlerle ilgili Hükumet icapları için kullanılmak üzere Başbakanlık bütçesine konulan ödenektir. Kanunlarla verilen görevlerin gerektirdiği istihbarat hizmetlerini yürüten diğer kamu idarelerinin bütçelerine de örtülü ödenek konulabilir. Örtülü ödenek, bu amaçlar dışında ve Başbakan'ın ve ailesinin kişisel harcamaları ile siyasî partilerin idare, propaganda ve seçim ihtiyaçlarında kullanılamaz. İlgili yılda bu amaçla tahsis edilen ödenekler toplamı, genel bütçe başlangıç ödenekleri toplamının binde beşini geçemez.

Başbakanlık ve diğer ilgili idare bütçelerinde yer alan örtülü ödeneklerin kullanılma yeri, giderin kimin tarafından yapılacağı, hesapların tutulma ve kapatılma yöntemi, gideri yapanın değişmesi halinde yeni yetkiliye hangi belgelerin aktarılacağı Başbakan tarafından belirlenir.

Örtülü ödeneklere ilişkin giderler Başbakan, Maliye Bakanı ve ilgili Bakan tarafından imzalanan kararname esaslarına göre gerçekleştirilir ve ödenir.”

Sonuç

Örtülü ödenek sadece Başbakan ve kanunlarla verilen görevlerin gerektirdiği istihbarat hizmetlerini yürüten diğer kamu idarelerinin bütçelerine de konulabilir.

Cumhurbaşkanının, Anayasada sayılan yetki ve görevleri arasında “örtülü ödenek” gerektiren hiçbir görevi yoktur.

Meclisteki muhalefet partilerinden CHP ve MHP’ye çağrımızdır.

Bu torba kanun Resmî Gazete’de yayınlanır yayınlanmaz, derhal Cumhurbaşkanı'na örtülü ödenek tanıyan maddenin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurunuz. Aksi takdirde diktatörlük rejimine gidişat hızlanacak, bundan tüm vatandaşlarımız gibi kaçınılmaz şekilde sizler de nasibinizi alacaksınız.

Halûk DURAL - Millî Merkez Genel Sekreteri, 28.03.2015

55 kez okundu
0