Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Bilimsel

Bu Sunum Ders İçindir, İlgilenmeyenler Okumayabilir veya Seyretmeyebilir:

Darwinian, Lamarckian: İntibak: Adaptation

Doğal Ayıklanma: Natural Selection

KapsamlıSağlık: Inclusive Fitness  

Genetik Sağlık: Genetic Fitness

Kaynak Tutucu Potansiyel: Resource Holding Potential

Rölatif Kaynak Tutucu Potansiyel: Relative Resource Holding Potential

Karşılıksız Diğerkâmlık: Non-Reciprocal Altruism

Karşılıklı Diğerkâmlık: Reciprocal Altruism


Bağlanma Sistemi: Attachment system

Baskın Heteroseksüel Sistem: Dominant Heterosexual System

Faza Duyarlı Öğrenme – Kazlar & İnsanlar: Imprinting (Phase Sensitive-Epigenetic Learning) - Gooses & HumansEpigenetik Öğrenme


Aşamalı Oluşum İlkesi: Epigenetic Principle


Esas (Evrimsel) Sebep / İllet: Ultimate Cause

Yakın Sebep / İllet: Proximate Cause

Sosyal Mertebe ve Hiyerarşi: Social Rank and Hierarchy

Ritüelistik Grup Aktiviteleri: Ritualistic Group Activities  

Ritüelistik Agonist Davranışlar: Ritualistic Agonist Behaviors

***

Darwin'in Bilmediği:


***

Bu da Benim Yorumum...

***

Dinlerin Evrimi

Bütün bunlar bize her şeyin bir evrimle (tekâmülle) geliştiğini göstermekte...

Tanrı bir mefhumdur (notion), tanrılar ise kavram (concept).


Yunanistan'daki tanrılar...

Bir kısmı tanrı (ilâh), bir kısmı yarı-tanrı, bir kısmı da kısmen insandı.

***

EPİSTEMOLOJİ

Epistemoloji, bilginin (knowledge) tabiatını ve sınırlarını araştıran felsefe da-lıdır. Bilginin yapısını, menşeini ve kriterlerini inceler. Duyuların idraki, bilinen nesneyle bi-len arasındaki ilişki, muhtemel bilgi tipleri ve her bir bilginin muhtemel katiyet derecesinin tespiti, hakikatin mahiyeti, varılan sonuçların haklı görülmesinin tabiatını tetkik eder. Epis-temoloji terimi episteme’den (bilgi) ve logos’tan (teori, bilim) gelir.

Epistemoloji için kısa bir târif yapılmak istenirse, “bilgi teorisidir” denilebilir.

Epistemoloji Kadim Greklerde, bilgiyi sorgulayan sofistlerce başlatıldı.   Bunlardan Protagoras bir epistemolojik sübjektivistti ve dıştan görülenlerin (görünümler: appearances) bilinebilecek yegâne gerçekler olduğunu ve her bir ferdin bütün şeylerin ölçüsü olduğunu söylüyordu. Mademki bütün bilgi kişinin sübjektif yaşantısına istinat ediyordu ve o kişi de hüküm vermekte yalnızdı, bilgi her fert için izâfî olmaktan öteye geçemezdi.

Sokrat ve Platon, felsefelerinde bu epistemolojik izafiyete karşı çıktılar. Sokrat öncelikle “tarif etme” kavramını izah ederek, bunun, kişilerin izafî kanaatlerinden ziyade, bir şeyin esansiyel karakteristiklerini ortaya koyduğunu söyledi. Bunun yanı sıra, sorgulanan şeyin pek çok farklı cihetlerinin tetkik edilmesi vasıtasıyla birtakım tarifler geliştirilmesi ve bunların arasındaki ortaklıkların araştırılması yöntemini ortaya koydu; sonraları bu yönteme endüksiyon (tümevarım) denmiştir.

Platon da, epistemolojik objektivizm yaklaşımında, bilgi objesinin bilen süjeden ba-ğımsız olduğunu savunarak, sofistlere karşı çıktı. Bilginin çeşitli tanımlarını yaptı ve bilginin idrakten ibaret olması fikrini reddetti. Ona göre, belli bir idrakin meydana gel-mesinde rol alan duyum (sensation) sübjektif kalmak mecburiyetindeydi çünkü idrak edenin varoluşuna ve doğasına istinat etmekteydi; hâlbuki, idrak edilen nesne için bu derecede bir bağımlılık söz konusu değildi.

Bilgi ve idrakin yakından bağlantılı olmaları düşüncesi sonraları iki farklı pozisyona yol açtı. Eğer idrakların öznel temsillerden (subjective representations) ibâret olduğu dü-şünülüyorsa veya kendisi fizik bir nesne olmayan içsel resimler gibi telâkki ediliyorsa, bu bir epistemolojik düalizm anlayışına yol açacaktı.

Bu durumda da, bu zihinsel entiteyle veya idrakle fizik nesne arasındaki münasebetin izahı sorun oluşturuyordu.

Ayrıca, bu çeşitten bir düalizm, her türlü fizik nesneye inanmanın haklılığını zora soku-yordu çünkü zihnin bilebileceği her şeyin sâdece temsillerden ibaret olması fikri-ni taşıyordu.

Eğer idrakler objektif şeyler ve sübjektif entitelerden ziyâde haricî nesnelerin kısımları olarak telâkki edilirse, o zaman doğrudan ve saf bir realizm ortaya çıkıyordu.

Bu sefer de, farklı gözlemcilerce fizik nesnelerin kalitelerinin çelişkili ve farklı şekilde idrak edilmesi vakıasının altında yatan sebebin, bunun nesnelerin tabiatıyla ilgisinin izahı sorunu gündeme geliyordu.

Birisi bir yola baktığında, onun gittikçe daralarak ufukta birleştiğini görür, aynı yolun öbür ucundaki bir gözlemci ise aynı şeyi tam aksini müşahede eder ama tam zıt istikamette; pekalâ, gerçek hangisidir?

Platon, Devlet isimli eserinde, bilginin değişmezliği ve bizatihi bir obje olarak gerçekliği olduğu varsayımından hareketle, Formlar Teorisini geliştirdi. Mademki duyum yaşantısı dünyası sürekli olarak değişmektedir, bilginin nesnesi de, gerçek de olamazdı. Mademki bilgi vardır, bilginin nesnesini teşkil eden ve değişmeyen bir başka bilgi âlemi olmalıydı. Sokrates’in tanımlarıyla Formlar veya İdealar olarak isimlendirilen bu âlem sâdece akıl ve muhakeme yoluyla bilinebilir.Platon’a göre, bilgi gerçek inanca “bir açıklamayla haklı gösterilerek” kavuşuyordu. Haklı gösterilme veya izah ise İdealara müracaat edilerek temin ediliyordu.

İşte, bu “gerçek inançla haklı çıkarılabilen temel bilgi” tanımlaması tâ 1960’lara kadar rakip tanımadı.

Aristotle bu “haklı gösterilme yoluyla ulaşılan hakiki inanç” yapısını kabûl etti ama Formlar Teorisini reddetti. Haklı gösterilme yoluyla ulaşmanın duyusal yaşantıyla gerçekleştiğini söyledi.

III. Asır’da Sextus Empricus sofistlerin kuşkuculuğunu gözden geçirerek, bilgi edinmek konusunda Platon’un duyularla idrak konusundaki eleştirisine hak verdiği gibi (duyuların skeptisizmi), Aristotle’nin saf sebebi reddedişini de kabûl etti (sebebin skeptisizmi).

Sonuç ilginçti: Bilgi mümkün değildi!

Görüldüğü gibi, çeşitli epistemolojik tartışmaların özünde iki temel sorunsal yatmaktadır: 1.Bilginin mâhiyeti, kabaca, ne olduğunun açıklanması; 2. Bilgiye nasıl ulaşılacağı

Konuya ikincisi sual bağlamında yaklaşıldığında, mesele metodolojik bir münakaşa hâlini almaktadır. Yâni ortada bir bilgi vardır da, ona nasıl ulaşılacaktır; burada, a prio-ri  olarak bir bilginin varlığı (existence) ve mevcudiyeti (presence) kabûl edilmektedir!

XVI. ilâ XIX. Asırlar arasında daha ziyâde metodolojik tartışmalar yapılmıştır. 

Materyalizm ve İdealizm epistemolojik tartışmalara tutarlı açılımlar getiremiyordu. Matematik ve fizik bilimleri ilerleyip gittikçe artan bir şekilde önem kazandıkça, bunların metodolojileri arasında da rekabet ortaya çıktı.

Matematikte temel bilgi kaynağı saf sebeptir ve istinat ettiği dayanak saf akıl, metodolojik açıdan da rasyonalizmdir.

Fizik bilimlerde ise temel bilgi kaynağı duyusal yaşantılar, metodolojik açıdan da emprisizmdir.

Metodolojiler bilginin sınırlarını tâyin etmekte kullanılıyordu; sâdece kabûl edilen metodolojiyle elde edilebilen veya ondan menşe alan bilgi hakikiydi, bunun hâricin-dekiler sâdece kanaâtten, hezeyandan veya inançtan ibâretti.

Rene Descartes, Baruch Spinoza ve Leibniz gibi rasyonalistlere göre, kendiliğinden ispatlanmış ve belli olan gerçek aksiyomlara istinat eden bilginin kaynağı da, en son sınanması da dedüksiyonla (tümdengelimle) anlamlandırmadan ibâretti.

Bu yaklaşım bilginin kesinliğini izah ediyor ama hatalı inançların hesabını veremiyordu.

Meselâ, paranoyak bir hastanın tutarlı hezeyanlarını, hele bunun bir “folie impose” hâlinde pek çok kişi tarafından paylaşıldığını düşününüz; bunun örneklerinden yukarıda bahsettik.

John Locke, George Berkeley, David Hume gibi amprisistler ise bilginin duyusal yaşantıdan elde edildiğini ve sınanmasının da bu yolla yapılabileceğini söylüyorlardı; yâni, bir şeyin ne olduğunu bilebilmek ve bunu sınayabilmek için beş duyumuzdan birinin veya birkaçının kullanıldığı deneyler yapılmalıydı.

Onlar da hataların hesabını verebiliyor fakat âlemle ilgili genel-geçer hükümlere var-makta kesinlik sağlayamıyorlardı. Hâttâ Hume’ın kendisi endüksiyon (tümevarım) yöntemini eleştiriyordu: “Mademki olayların illetleri hakkındaki bilgi idrake dayanmak-tadır, idrak de her zaman yanılabilir, hatalı idrakler âdeta istisna değil kaidedir, belli bir illetin (cause) dâima ondan beklenen tesirleri hâsıl etmesi konusunda asla emin olamayız ve bu, en temel bilim kanunları için bile geçerlidir”!

XIX. Asır’da John Stuart Mill, illî (nedensel: causal) ve matematiksel kanunları mâzur gösterebilmek için endüktif (tümevarımsal) yöntemler formüle etmeye gayret etti.

Kant ise bu metodolojilerin açmazlarını aşabilmek için her birinin elemanlarını birleşti-ren bir yaklaşım getirmeye çalıştı: Bir kimse yaşantı dünyâsı (phenomenon) hakkında kesinlikten bahsedebilirdi çünkü onu kendisi inşa ediyordu ama dünyânın hakikatte ne olduğu hakkında bilgisi olamazdı (noumenon). Mademki bir kimsenin yaşantısı matema-tiksel ve nedensel (illî) kanunlarla inşa ediliyordu, bu kanunların evrensel uygulamasını yaşantının kanunlarına tatbik etmeye hiç de gerek yoktu.

Kant, Tanrı ve benzeri dinî, metafizik inançları da acımasızca eleştirdi

Kant’tan sonra hem realizm hem de idealizm tekrar gündeme geldi.

Neorealistlerden Moore “şeylerin sâdece ve basitçe göründükleri gibi olduklarını” söyledi. Her şeyin sâdece zihinde var olduğunu düşünen idealistler için, hakikatin anlamı ciddî bir sorun hâline geldi ve hakikatle ilgili bir koherans (tutarlılık, iltisak) teorisi geliştirdiler. Buna göre, Hakikatin standardı daha büyük bir önerme (proposition: kaziye) sistemine istinat eden bir önermenin mantıkî tutarlılığı idi.

Wittgenstein gibi filozoflar bâtıl itikatların, boş inançların da kendi içlerinde tutarlı olabileceğini ifâde ederek bu bakış açısına karşı çıktılar. Wittgenstein hakikati izah etmek için bir tekabüliyet (correspondence) teorisini kabûl etti. Buna göre, hakikat, bir fikir veya önerme ile onun nesnesi arasındaki ilişkiden ibâretti.

Gene de, bu yaklaşımla, dinleri tamamlayıcı vahiyler alan hanımefendi hazretleri gibilerine ne diyeceğiz?

Burada da bir fikir veya önerme ile onun farazî nesnesi arasında ilişki söz konusudur.

Analitik ve linguistik felsefe, fenomenoloji ve pragmatizm gibi felsefe ekolleri de bilginin kaynağı, mâhiyeti konularında epistemolojik tartışmalar gündeme getirdiler.

Agnostiklik akımının zirvesi olan Popper ise hakikatin aslâ bilinemeyeceğini, sâdece faraziyelerde, varsayımlarda bulunulabileceğini ifâde ederek bütün realist, idealist veya materyalist akımlara karşı çıktı.

Platon’un, Hume’ın, Wittgenstein’in, Marx’ın, Freud’un ve daha pek çok müte-fekkirin, filozofun öğretilerine ağır tenkitler getirdi. Popper’ın ünlü teist bir sinir-bilimci olan Eccles’la zihin-beden ilişkisi konusundaki son derecede keyifli ve seviyeli tartışm-aları unutulmazdır.

Konuya bilim felsefesi açısından bakıldığında, Ortaçağ boyunca Hristiyan dogmatizmi ve yobazlığı altında inleyen Batı Medeniyeti’ninRönesans ve Reform hareketleriyle zincirlerinden kurtulması sonucunda gelişen pozitivizm düşüncesi, ifrata kaçarak Materyalist bir mâhiyet kazanmıştır.

Ne kadar ironik bir vâkıadır ki, Rönesans ve Reformasyon hareketlerinin filizlenmesinde, hâttâ Protestanlık’ın kurulmasında Haçlı Savaşları boyunca, özellikle de Templiyeler (Order of the Knights Templar)gibi şövalyelik tarikatlarının vâsıtasıyla, Ba-tı’nın Doğu ezoterizmiyle ve İslâm tasavvufuyla tanışmasının büyük rolü olmuştur.

O dönem dünyasında Müslüman bilim adamları gerek fiziksel gerekse teorik bilimlerde büyük icat ve keşifler yapmaktaydılar ve impetusları da İslâm’dı!

Bunlar arasında sıfır kavramının bulunması, cebirin icadı, astronomik gözlemler, çeşitli matematik teoriler, Türk asıllılardan El Biruni’nin ilk robotları ve otomasyon tekno-lojisini icadı,İbn-i Hâldun’un ünlü Mukaddime’siyleComte’dan çok önce sosyolo-jinin temellerini atması, İbn-i Sinâ’nın (Batı kaynaklarında Hippocrates-'e, Galenius’a da el veren büyük tıp üstâdı Avicena diye geçer) başta tıp olmak üzere pek çok sahada gerçekleştirdiği muazzam buluşlar gibi niceleri sayılabilir.

BİLİMSEL BİLGİ İLE BİLİMSEL OLMAYAN BİLGİNİN FARKI SORUNU

Batı’da bilimlerin dinden ve felsefeden özerkleşmesi ve özelleşmesi oldukça yeni bir gelişmedir. Bir asırdan kısa bir süre öncesine kadar teorik fizikten “natürel felsefe” diye bahsediliyordu ve ahlâkî veya mânevî felsefe (moral philosophy) ve metafizik felsefeden farkı belirgin değildi. Bir yandan da, bu diyalektik osilasyo-nun mâkûl bir orta yolda âhenk bulması, yeni bir sentezin yakalanması kaçınılmazdı.

Gerçekten de öyle bir noktaya geldi ki bilim, maddeyi böldükçe,(mikrokoz-mosa daldıkça) sâdece ve sâdece enerji kalıyor elinizde; aynı şey makrokoz-mos için zâten geçerli. Mikro ve makro âleme daldıkça klâsik ve diyalektik mantık geçerliliğini yitiriyor, puslu mantık (fuzzy logic) devreye giriyor; psikoloji ve psikiyatride ise bu -bence- zâten böyle...

Doğruluğu büyük ölçüde kabûl gören Big Bang’in niçin ve nasıl olduğu, entropi kanununun olması gerekenin tam aksine, negantropi yönünde işlemesi, ilk yaratılıştan sonra her plânda muazzam bir evrimin süregelmesi…

Bütün bunlar bir ulu yaratıcı, mimar ve yönetici fikrini kaçınılmaz şekilde akla getiriyor ama -öte yandan- sırf sonuç böyle olduğu için her şeyin kozmik olduğu yanılgısına veya yanılsamasına düştüğümüz fikrini de akla getiriyor.

Akılcılıktan çıkıp nakilcilik batağına düşmeden önceki devirlerde (X.-XI. Asırlar), İslâm’ın müsbet ilim için nasıl bir impetus oluşturduğundan biraz önce bahsetmiştik ama, artık, genel olarak İslâm Âlemi’nin hâline bakıldığında, işler hiç de iyi görünmüyor; Bud-dha heykellerini bombalayanlar, yavaş yavaş boğarak adam öldürme teknikleri geliştirenler gırla gidiyor. Bilimlerin dinlerin yerini almakta yeterli olmadığı, hâttâ eski yobazca eğilimlerin yanı sıra, çok daha sûfî mistik ve dinî akımların gittikçe güçlenerek bütün dünyada gelişmekte olduğuna işâret eden değişmeler var.

Bâzılarının iddia ettikleri gibi bilimler dinlerin yerini mi aldı, yoksa gene başka bâzılarının söylediği gibi, bilim yoluyla Tanrı’ya dönüş çağını mı yaşıyoruz?

Bâtıl itikatlar ve hurafelerle, doğru inançlar(!) ve bilimsel bulgular nasıl anlaşacaklar? Dinin gerçek anlamıyla yobazlığın hudut çizgisi nasıl çizilecek, Eric Hoffer’ın tâbiriyle “kesin inançlıların” elinden nasıl kurtulacağız? Safsatayla “doğru inancın” (yâni doğru bilginin) sınırlarını nasıl bileceğiz?

İdealist, Teist, Deist, Panteist veya Pananteist kozmogoniler, spiritist ve spiritüalist, mistik ve dinî pek çok inanç sistemi kendi içlerinde tutarlı referanslarla hareket ederler.

Dinler de, sosyal psikoloji bağlamında, birer ideolojidirler. Hepsinin kendine göre bir Ulu Yaratıcı fikri vardır ve melekler, cinler, diğer tabiatüstü-mânevî yaratıklarla dolu bir veri-tabanı olan inanç ve referans sistemleri vardır ve kendi içlerinde tutarlıdır-lar. Kendi inanç sistemine göre, bir kişideki “ruhsal” bir sorun şeytandan, içine giren bir cinden veya Poltergeist’ten kaynaklanıyor olabilir ve bundan kurtulmak için de bir hoca-ya, mânevî şifacıya, exorcist’e, medyuma veya cinciye gidebilir. Nitekim, en câhilinden en sofistikesine kadar pek çok kişinin bu yollara tevessül ettiklerini biliyoruz.

İnsanın okurken sinirden patlasa mı, gülmekten çatlasa mı karar veremediği, hastaya musallat olmuş cini çıkarmak için cinin(!) nasıl dövüleceğini anlatan kitaplar gırla gidiyor ve bunu yazan hurâfecilere üniversite profesörü televizyon sunucuları iltifat edebiliyorlar!

Bilimsel olmak iddiasıyla bir şey yaparken, o tatbikatın istinat ettiği dayanağın güvenilir ve geçerli olması gerekir. Yâni, bu noktaya kadar bahsettiğimiz bütün epistemolojik tartışmalara ve Heraclitus’un “aynı derede iki kere yıkanamazsınız” ifâdesine rağmen, emprisizm ve pratiklik prensiplerinin müspet ilmin temel taşıdır. Yâni ya doğrudan müşahede (gözlem) yoluyla ya da bir varsayım üzerine bina edilmiş bir teorinin tecrübelerle (deneylerle) ispatı yoluyla elde edilen bilginin defâten ve farklı gözlemcilerce de teyidi söz konusu olduğu zaman, bu bilgi bilimseldir. Bu şekilde elde edilen bilgiye bilim ve felsefede objektif bilgi denir. İlham, sezgi, içe doğma, rûyada görme, vahiy gibi vasıtalarla elde edilen bilgiye ise sübjektif bilgi denir. Objektif bilgi dâima daha yeni ve geçerli, güvenilir bilgilerle çürütülüp değişebilmek özelliğini taşır. Sübjektif bilgi ise dogmatik, nass’a dayanan ve değişmez vasıftadır; ancak, üzerinde tefsirler yapılabilir –ki, bunlar da yeni birer sübjektif bilgi oluştururlar. Objektif bilgide bir kanaât (opinion) konusudur, dâima değişmeye ve ilerlemeye adaydır, sübjektif bilgi ise bir iman (belief) konusudur ve -çoğu zaman- tartışılması bile memnûdur.

Bir başka semantik sorun, Türkiye’de ruh kelimesinin yanlış kullanılmasından kaynaklanıyor. Araplar psikoloji karşılığı olarak “ilm-i rûh” demiyorlar, “ilm-i nefs” terimini kullanıyorlar. Zihin yerine rûh denince, metafizik-dinî mânâda rûhla karışıyor ve ne kadar sözüm ona medyum, şifâcı, “reenkarnasyon terapisti” geçinen varsa, “biz de ruhla uğraşıyoruz, siz de” deyip, kendilerini bizimle meslekdaş, hâttâ bizden üstün görme hakkını nefislerinde buluyorlar. Bâzısı iyice azıtıp, ucuz şöhret sağlamak için bizleri kendileriyle ortak ilân etme cüretinde bile bulunuyorlar. Maâlesef, medyanın bir kısmı da, sırf reyting uğruna, bu şarlatanların televizyonlarda, gazetelerde reklâmlarının yapılmasına âlet oluyor.

Hâlbuki bizim psikoloji ve psikiyatride uğraştığımız şey zihin, yâni psişedir ve bu anlamda rûhun organı da beyindir. Metafizik-dinî anlamdaki rûhun ve cin, melek gibi mânevi varlıkların ne olduklarını bilemeyeceğimiz, onları deney ve gözlem yoluyla ispat veya inkâr edemeyeceğimiz için, bunlar müspet ilmin kullanabileceği bilgiler, doneler değildir.

Meselâ, ruhun ölümden sonra başka bir bedende yeniden dünyaya gelmesi demek olan reenkarnasyon mevzuu ne rûh, ne de öte âlem mefhumları objektif bilgi olmadıkları için, bilimsel bir tartışma konusu teşkil etmez; olsa olsa teolojik bir argümandır, yâni bir inanç konusudur. Hipnozla kişileri geçmiş hayatlarına götürüp, o zamanlarda yaşadıkları olayların bu günkü problemlerinin sebebi olduğu düşüncesiyle, bunları hastaların hâfızalarından silerek tedavi etmek nev’înden uygulamalar da, bilim-dışı, hâttâ tehlikelidir. Nazar değmesi de, ne demek olduğu belirsiz bir kavram olduğu için, bilim dışıdır.

UZLAŞMA NEREDE OLACAK?

Gerçek aydın (münevver; Batı’nın entellektüel kavramı ile münevver -aydın- aynı şey değildir), zâten kendi yolunu bilen, nereden nasıl feyiz alacağını hesaplayabilen, hem akıl hem de iman veya kanaât sahibi olan, hür tefekkür-lü kişidir; asla mutaassıp, câhilce kesin inançlı değildir. Gerçek aydın, bu bağlamda, “self service” usûlüyle çalışan bir lokantada irfanı ve fikri hür olarak yaşayan ama vicdan sâhibi olan adamdır. Bu hars sofrasından herkes kendi zevkince, nasibince ve kaderince faydalanır, kendisine sunulan leziz ve çok çeşitli yemeklerden bir kısmını tabağına koyar. Yiyemeyeceği kadar çok alan ziyan eder, doymayan daha fazlasına tâlip olur.

Bu yazıya mesnet olan çok önemli argümana gene bilim bir cevap getiriyor. Evrimsel psikoloji ve psikiyatri açısından semptom ve belirtilerin muhtevâsı değil, işlevselliği önemlidir. Evrim (evolution: tekâmül), basitçe, zaman içerisinde meydana gelen değişiklikler demektir. Tâ Büyük Patlama’dan canlılar âlemine kadar süren kozmik, en basit prokaryositlerden insana kadar süren biyolojik bir evrimin olduğu hakkında günümüzde hiç bir şüphe yoktur, sâdece bunun neden, niçin ve nasıl cereyan ettiği tartışmalıdır.

“Neden” (nedensellik belirtir) ve “niçin” (sonuçsallık hâttâ teleoloji [ereksellik] belirtir) suâlleri pozitif bilimin epistemolojik ve metodolojik sınırlarını aştığı için metafizik, mistik ve dinsel öğretilerin konusu olagelmiştir. Bütün canlıların aynı 4 adet temel baz ve aynı 20 (aslında 22′ye çıktı bu sayı son buluşlarla) amino asid sekanslarından oluştuğunun, aynı proteinlerin terliksi hayvanlardan insanlara kadar paylaşıldığının ispatlandığı günümüzde evrimin varlığından kimse şüphe etmemektedir; bütün mes’ele bunun mekanizmasının ne olduğudur.

Bilim adamına düşen görev, inancı ve ideolojisi ne olursa olsun, fenomenlerin doğal mekanizmalarını emprisizm yöntemiyle incelemektir. Bu bağlamda, yukarıda bahsettiğimiz “nasıl” suâlinin hâlen en geçerli cevabı da Neodarwiniyen teoridir, evrimin doğal ayıklanma-elenme ile gerçekleştiğini savunur ve dünyânın en tutucu kurumlarından biri olan Vatikan bile, “Yüce Tanrı’nın rehberliği ile” şerhiyle, Darwin’in fikirlerini kabûllenmiştir.

Konuyu biraz açalım.

Belli bir türün yapısı ne kadar basitse, bireylerinin davranışları da o derecede basit ve stereotipiktir: Bir amip cesetsiz bir ölümle bölünüp iki yeni amibe dönüştükten sonra, yeni bireyler kendi başlarına içgüdüsel olarak hayatlarını sürdürürler. Evrimsel skalada yükseldikçe davranışların kalıtımsal-stereotipik, fıtrî (innate) şartsız refleks mâhiyeti azalmakta ama tamamen ortadan kalkmamakta, öğrenilmiş davranışlar ve şartlı refleks-ler artmaktadır. Memelilerde, bilhassa üst primatlarda insanınkine çok benzeyen model alma tarzındaki öğrenme ön plâna çıkar. Herhangi bir memeli yavrusunun avlanmayı, korunmayı, eş seçip âile kurmayı vs. öğrenmesi için türüne göre aylar ilâ yıllar geçmesi gerekmekte, insana yaklaştıkça bu süre daha da uzamaktadır. İnsanda model almanın yerine büyük ölçüde identifikasyon (özdeşleşme-benimseme) geçer. Evrimde yükseldikçe, toplum tarafından kabûl gören (normal) ve reddedilen (anormal) davranışlar, yakın ilişkiler kurma ve dışlanma gibi, insanoğlunda “ahlâk”, “mâneviyat” veya “din” adlarında iyice kurumsallaşan kalıpların ortaya çıktığı gözlenir.

Kültürel evrimin biyolojik evrimin önüne geçtiği bildiğimiz tek canlı türü biziz, “kendisini ve etrafını farkında olduğunu farkında olan adam” olmak bize özgü bir ayrıcalıktır. Yaklaşık iki yüz bin senedir gezegenimizde yaşayan Homo sapiens sapiens’in neden son on ilâ yedi bin sene içerisinde muazzam bir kültürel sıçrama yaptığı ise hâlâ bir muammadır. İnsanlarda yüzlerce kalıtsal geçişli hastalığın belirgin davranış sapmalarıyla karakterize seyrettiği malûmdur. Öte yandan, hayatın çeşitli evrelerinde yaşananların bireyin biyo-psiko-sosyo-kültürel küre içerisindeki yerinde tâyin edici rolü olduğu da ispatlanmıştır.

Bu iki vakıadan hareketle, davranışlarımızın ve onların sapmalarının, ezcümle psikiyatrik bozuklukların hem natürel, hem nurtürel hem de kültürel yönleri olduğu de facto iddia edilebilir.

Nitekim insan davranışlarını izah etmeye çalışan bütün teoriler bunlardan birine daha çok önem vermiştir.

Sonuç olarak, bizler ne kadar hür bireyleriz? İndirgeyici izahlar yeterli midir? Hareki veya zihinsel, her türlü davranışımızın ne kadarı kalıtımsal bir predeterminasyon içerisinde, ne kadarı nurtürel ve kültürel etkilenmeler sonucunda, ne kadarı da hür tercihimizle (iradey le) ortaya çıkmaktadır? Aynı mantık silsilesiyle düşünürsek, normâl dışı ve adlî / kriminal davranışların gelişmesinin izahı nedir? Çocuklara cinsel ve fiziksel tâciz gibi davra nışlar bütün dünyâda suç, günah ve topluma karşı davranışlar olarak kabûl edilir, hele ensest (fücur) “cinsel istismarın en ağır boyutu” olarak görülür ve hâlen çözümlenmemiş bir insanlık sorunu olarak önemini sürdürmektedir. Hangi bilimsel teori (dogmatik öğreti, yâni sübjektif bilgi değil) çocuklarımız-la ve çocuklarla cinsel ilişkiye girmeyi lânetlediğimizin sebebini izah edebilir? Kişinin çevresiyle âhengini bozacak sendromlar psikiyatrik bozukluk olarak düşünülmek-tedir. Bu karara varırken istinat edilen toplumsal, moral ve etik normların menşeleri ne dir, bunlar bütün kültürler ve insan toplulukları için geçerli midir?

Sağduyunun da işaret ettiği gibi, akıl hastaları ve akıl hastalıkları, normâl ve anormâl davra-nışlar vardır; tedaviyle de bunların önemli bir kısmı şifa, salâh veya nispeten iyileşme bulmaktadır. O takdirde, insan davranışlarında ve rûh sağlığında normâlle anormâli, sıhhat-liyle patolojik olanı ayırt etmek için mevcut paradigmaların yerini alacak veya yeni bir çerçeveyle onların gücünü arttıracak, pekiştirecek başka bir şeylere gerek var!

İşte, davranışların evrimsel köklerini inceleyerek bütün bu kavramları bu açıdan tekrar ele alan evrimsel psikiyatri, böyle bir seçeneği bizlere sunmaktadır. İşittiği sesler ve gördüğü görüntülerin kendisine yüklediği misyona inancı sebebiyle hayatının akışını değiştiren, karizmasıyla da asırlar boyunca milyarlarca kişiyi peşinden sürükleyen bâzı özel kişilere kutsallık atfeden insanoğlu, benzer yaşantılar ve iddialarla ortaya çıkan diğerlerine niçin şizofren veya hezeyanlı bozukluk damgasını vurmaktadır? Bu son derecede kritik, etik, moral ve pratik önemi olan suâle de evrimsel perspektif yeni bir izah getirmektedir:

Hastalığın esas sebebi maladaptasyondur.

Psikiyatrik hastalıkların sınıflandırmasında sosyobiyolojik teori uygulanacak olursa, primer vurgu işlevselliğe yapılır; semptom ve belirtiler (yâni muhteva) ikinci plânda kalır.

Mistik yaşantılarıyla din kuran karizmatik kişilerin öğretileri tarih arenasında toplumsal evrime mağlûp olmayıp ayakta kalabildikleri ve işlevselliklerini korudukları için birer rea-lite olarak karşımızda durmaktadırlar. Velev ki, metodik ve mütemadî bir şekilde transandans yaşamanın (ibâdet etmek, san’atla iştigâl etmek, meditasyona dalmak veya tefelsüf etmek) beynin temporo-limbik bölgelerini, bilhassa da amigdala isimli çekirdeği sürekli uyararak oralarda sinirsel tutuşmaya (kindling), aşırı durumlarda nöbetlere (hızlı nöral boşalmalar; bunlar epilepside de görülür ama her nöbeti epilepsi olarak damgala-yamayız; orgazm gibi yoğun ve zirvedeki rûh hâlleri yaşanırken de bu bölgelerde biyoe-lektrik deşarjlar ortaya çıkar; vahiy ve benzeri ekstatik-mistik yaşantılarda da benzer biyoelektrik deşarjların ortaya çıkması şaşılacak değil, ancak “olmasa garipsenecek” bir durum addedilebilir), bâzı olağanüstü ama patolojik addedilemeyecek dissosiyatif yaşantılara, vecd hâllerine ve psödo-hallüsinasyonlara (dissosiyatif hallüsinas-yonlara) sebep olduğu bilinmektedir.

Bunlar dissosiyatif yaşantılardır ama belli bir sonuçsallığa (finality) sâhiptir-ler; bu sebeple, ben, bunlara assosiyatif dissosiyasyonlar diyorum. Tıpkı büyük yaratıcı san’atçıların yaşadığı gibi. Büyük yaratıcı san’atçılarda, mistiklerde ve benzeri yaratıcı kişilerde duygudurum oynamalarının, depresif rûh hâllerinin, sıra dışı idrak ve düşüncelerin varlığını gösteren pek çok ilmî çalışma mevcuttur. Mistik ve artistik unsurların iç içeliği hemen bütün yaratıcı sanatçılarda, yarattıkları eserlerde dikkati çekmektedir.

Yaratıcılık kavramının hem ilâhî, hem de artistik cepheleri İncil’deki şu cümlelerde ifâde bulur:

“Başlangıçta kelâm (söz) vardı; Ve kelâm Tanrı ile beraberdi, Ve kelâm Tanrı idi” (John i.1, 2)

Demek ki yaratıcılık bir süreklilik (continuum) arz ediyor:

İlâhî yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olamıyor ama hepsini kapsıyor) -› mistik ve artistik yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olabiliyor) -› bilimsel yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olabiliyor) -› Günlük, sıradan yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olabiliyor).

Büyük Patlama’nın hiç olmadığı ve hep olmakta olduğu, hiç bir yerde olmadığı ve her yerde olduğu düşünülürse, sürekli yaratılış ve yaratma var (bilim felsefesi ve her türlü mantık: klâsik, diyalektik, puslu) -› ilâhî yaratıcılık (müsbet ilmin konusu olamıyor ama hepsini kapsıyor) -› ve bu çember böyle dönüyor

Biyolojik olarak hepimizin beyinlerinde psikiyatrik hastalıklara, saldırganlığa ve suç addettiğimiz davranışlara bizi sürükleyecek modüller, ağlar ta doğuşta mevcuttur. Yâni, şu veya bu yönde sapmaya eğilimli dolu tabancalar olarak dünyâya gelmekteyiz. Bâzen çok dolu olduğu için, bâzen de çevresel zorlayıcılar çok şiddetli olduğu için tabanca patlamaktadır. Bunları dizginleyen bütün üst-yapı kurumları da belli bir nurtürel ve kültürel evrim sonucunda gelişmiş, gökten zembille inmemişlerdir ve uzun bir toplumsal/kültürel evrimle şekillenmişlerdir.

Ensest ve pedofili meselesine dönersek

Eski Mısır’da sâdece Firavun âilesi için enseste “cevaz” verilmesi gibi “kanın safiyetini korumak” amaçlı istisnalar dışında, bu davranış bütün insan cemiyetleri tarafından ayıp, hukuk tarafından suç, dinler tarafından da günah telâkki edilmiştir. Muhtemelen, 7-10 bin sene öncesinden önceki pek uzun kültürel evrim boyunca, tam bir panseksüalite yaşanmaktaydı (belli bir toplumsal harem sistemini koruyan başat erkeğin kontrolü altında olmak üzere, çoğu memelide ve bütün primatlarda böyledir) ama yakın akrabaların çocuklarında sakatlıklar çok görüldüğü ve çocuklarla cinsel ilişki de türün devamını sağlayıcı işleve sahip olmadığı -hâttâ kösteklediği- için, böyle davrananlar doğal ayıklanmaya maruz kaldılar; zamanla bunu yapmamayı toplumsal davranış örüntüsü hâline getiren kabileler ise klanlaşarak totemizme geçtiler. Aynı toteme tapınan bu atalarımız kendi aralarından evlenemedikleri için, başka klanlardan kız almak için onlarla önceleri savaşma, zamanla da karşılıklı diğerkâmlık (özgeciklik) ve işbirliği kurmayı öğrenerek daha da evrimleştiler, hayatta kalma güçleri arttı.

Ama bu “sapıkça” eğilimler genomumuzun bir yerlerinde, disfonksiyonel fakât fırsatını bulunca ortaya çıkan birer davranış modu olarak kaldılar. Yeni yaşama alanını istilâ eden pek çok memeli ve primat türünün, önceki topluluktan kalanları ya kovdukları ya da öldürdükleri (özellikle de dölleyici olan erkek bireyleri, dişileri ise bâzen haremlerine katarlar) bir hakikattir; aynı olgu, hem de XX. Asır’da, insanoğlu tarafından Afrika’-da, Avrupa’nın ortasında ve dünyânın gözünün önünde sergilenebilmektedir.

Yaşadıkları zamanlarda delilikle damgalanmaya çalışılan Musa, İsa, Muham-med, Buddha ve pek çok diğeri asırlara vurdukları damga ile kendilerini kabûl ettirmişlerdir; gerisi boş lâf!

Tıpkı inorganik ve biyolojik evrimde olduğu gibi, burada da tâyin edici faktör doğal ayıklanmadır; kültürel evrimde de sağlam ve sıhhâtli olanlar ayakta kalacak, bunu başaramayanlar tarih sahnesinde kaybolup gideceklerdir.

Üstelik, yeni teknolojik imkânlar limbik sistem ve amigdalanın daha da yoğun tembihine yol açabilecek, yaratıcılık, dolayısıyla da assosiyatif dissosiyasyonlar yaşanma şansı da artacaktır.

O taktirde, tek yol ihtiyatlı olmak, kültürel evrimin içerisinde yeni öğretilerin ve dinlerin ne olacağına, ne kadar kabûl göreceğine bakmak, ona göre tavır almak.

İhtiyat, ölçü, dikkat ve sabır…

Unutmayalım ki bilim akla yardım eder, yılların ve mücadelelerin yıpratıcı sınavlarından çıkabilme kudreti onu destekler, sevgi ve yaratıcılığın güzelliği onu süsler ve her keder mutlaka bir kurtuluşla sona erer.

Mehmet Kerem Doksat – Nişantaşı – 01 Eylül 2006

Kaynaklar

1.Adıvar AA., Tarih Boyunca İlim ve Din (Bilim ve Din), 5. Basım, Remzi Kitapevi, İstanbul, Haziran 1994

2.Andreasen NC., Powers PS., Creativity and psychosis: a comparison of cognitive style, Arch Gen Psychiatry 1974; 32:70-73.

3.Andreasen NC., Canter A., Genius and Insanity Revisited: Psychiatric Symptoms and Family History in Creative Writers. In: Life History Research Psychopathology, Wirt R, Winokur G, Roth M, eds. University of Minnesota Press, Minneapolis, 1975, s. 187-210.

4.Andreasen NC., Creativity and psychiatric illness, Psychiatric Annals 1978; 8:113-119.

5.Armstrong K., A History of God, Mandarin Paperbacks, Cox & Wyman Ltd, Reading, Berkshire, UK, 1997.

6.Ateş S., İnsan ve İnsanüstü, Rûh/Melek/Cin/İnsan, Çağdaş İslâm Düşüncesi, Dergâh Yayınları, İstanbul, Ekim 1979.

7.Avicenna,The Canon of Medicine, (English trans. & edt. by Shah M), Naveed Clinic, Karachi, 1966.

8.Baigent M, Leigh R., The Temple and the Lodge, Corgi Books, reprinted, Great Britain, 1993

9.Balcıoğlu İ (ed), Biyolojik, Sosyolojik, Psikolojik Açıdan Şiddet, Yüce Yayım, İstanbul, 2010.

10.Baron-Cohen S., The Maladapted Mind: Classic Readings in Evolutionary Psychopathology, Psychology Press, Hove, UK, 1997.

11.Bayer R., Para-psikoloji Yönünden Reenkarnasyon (Réincarnation) Etüdleri. Adana ve Çevresinde Evvelki Hayatlarını Hatırlayanlar. Spiritüalizm. Aktüalite ve Kritikleri, Özgü Yayınevi, İstanbul, 1965.

12.Bolay SH,Felsefî Doktrinler Sözlüğü 5. Baskı. Akçağ Yayınları, Genel Yayın No:14, Ankara, 1990.

13. Butler AB, Hodos W., Comparative Vertebrate Neuroanatomy – Evolution and Adaptation, Wiley-Liss, New York, 1996

14.Changeux J-P (Acar N, çev), Etiğin Doğal Kökenleri (Fondements Naturel de l’Éthique. Éditions Odile Jacob 1993), Mavi Ada Yayınevi, İstanbul, 2000.

15.Cloninger C, Adolfsson R, Svrakic D., Mapping genes for human personality, Nat Genet 1996; 12:3-4

16.Coşkun A., İslâm’a Göre Sihir, Cin Çarpması Teşhis ve Tedavi Usulleri, 3. Baskı. Enes Kitabevi, İstanbul, 1993.

17.Cresson A., Filozofik Sistemler (Becanaro SJ, çeviren), İstanbul, 1962.

18.Çaycı S.,Rûhçuluğa Göre Kur’an Öğretisi, Rûh ve Madde Yayınları, İstanbul, 1986.

19.Dawkins R., The Selfish Gene, Oxford University Press, Oxford, 1976.

20.Doksat MK., Dinî ve mistik yaşantıların psikolojisi, Türkiye Günlüğü – İki aylık fikir ve kültür dergisi Mart-Nisan 1997; 45:27-47.

21.Doksat MK., Sevgi ve bilgi hakkında kısa bir hikâye, Türkiye Günlüğü – İki aylık fikir ve kültür dergisi Yaz 1997; 46:120-124.

22. Eliade M., Images and Symbols, Studies in Religious Symbolism, Princeton University Press, Princeton, NJ, 1991.

23. Encyclopedia Britannica, CD-ROM 2.0, Britannica Encyclopedia, Inc, 1996.

24. Encyclopædia Britannica, Vol 12, William Benton (Pub), USA, 1970.

25. Gardner R Jr., Sociobiology and its Applications to Psychiatry. In: Comprehensive Textbook of Psychiatry-VI, 6th Edition, HI Kaplân, BJ Sadock, eds. Williams & Wilkins, Baltimore, 1993.

26. Gardner R Jr.. Sociophysiology as the basic science of psychiatry, Theor Med 1997 Dec; 18(4):335-56.

27. Gençtan E, Çağdaş Yaşam ve Normaldışı Davranışlar, 7. Baskı. Remzi Kitabevi, İstanbul, 1989.

28. Göker L., Türk-İslâm Astronomi Bilginleri ve Gökyüzü Bilgileri, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları: 2742, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi: 742, Araştırma İnceleme Dizisi: 71, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1995.

29. Güzel C.(derleyip çeviren), Sağduyu Filozofu: Popper, Bilim ve Sanat Yayınları, Bilim Felsefesi Tarihi: 3, 1. Basım, Ankara, 1996.

30. Hançerlioğlu O, Felsefe Sözlüğü, Varlık Yayınları, sayı: 1290, İstanbul, Haziran 1967.

31. Hançerlioğlu O, İnanç Sözlüğü, 1. Basım. Büyük Fikir Kitapları Dizisi: 23, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, Mayıs 1975.

32. Hançerlioğlu O, İslâm İnançları Sözlüğü, 1. basım. Büyük Fikir Kitapları Dizisi: 56, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1984.

33. Harris M. (Gümüş MF, çeviren), Yamyamlar ve Krallar – Kültürlerin Kökenleri, İmge Kitabevi, Ankara, 1994.

34. Hoffer E. (Günur E, çeviren), Kesin İnançlılar, 4. Baskı, Akran Yayınları 11, İstanbul, 1988.

35. Hume D. (Tunçay M, çeviren), Din Üstüne, İmge Kitabevi, Ankara, 1995.

36. İbni Hâldun. (Dursun T, çeviren), Mukaddime 1 & 2. Ciltler , Onur Yayınları, Ankara, Nisan 1977 (1. Cilt), Haziran 1989 (2. Cilt).

37. Joseph R., Neuropsychiatry, Neuropsychology, and The Clinical Neurosciences, 2nd Edition. Williams & Wilkins, USA, 1996.

38. İzmirli İH., Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı (Ma’âni-i Kur’an), Eren Yayınları, İstanbul, 1977.

39. Jung CG. (Gürol E, çev.), Psikoloji ve Din, Oluş Yayınları: 5, Bilim Dizisi: 2, 1965.

40. Keklik N, Felsefe, Mukayeseli Temel Bilgiler ve Kaynaklar, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1978.

41. Korkut S, Tüzün B., Ensest olgularının çocuğun konumu ve yasal hakları açısından değerlendirilmesi, Adlî Tıp Dergisi 2001; 15(1):30-36.

42. Lewin R (Özüaydın N, çeviren), Modern İnsanın Kökeni (The Origin of Modern Humans. WH Freeman and Company, New York, 1993), Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, Ankara, 1997.

43. McGuire MT., Troisi A., Darwinian Psychiatry, Oxford University Press, New York, 1997.

44. Meriam-Webster Inc, Meriam-Webster’s Collegiate Dictionary – CD-ROM Deluxe Audio Edition, Version 1.5, 199645. Meriç C, “İdeoloji”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Dergisi, 1968’den ayrı basım. İstanbul, 1970.

46. Microsoft Bookshelf 1996-97 Edition, Microsoft Corporation, 199647. Microsoft Bookshelf 98, Reference Library, Microsoft Corporation, 1997.

48. Onbulak S., Analiz – Rûhi Olaylar ve Ölümden Sonrası, Dilek Yayınevi, İstanbul, 1975.

49. Özlem D, Kültür Bilimleri ve Kültür Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1986.

50. Öztürk YN., Kur’an’daki İslâm, 5 Basım. Yeni Boyut, İstanbul, 1993.

51. Öztürk YN., Kur’an’ın Temel Kavramları, 2. Baskı. Yeni Boyut: 9. İstanbul, 1993.

52. Plomin R., Nature and Nurture – An Introduction to Human Behavioral Genetics, Brooks/Cole Publishing Company, Belmont, California, 1990.

53. Polat O., Adlî Tıp, DER Yayınları, İstanbul, 2000.

54. Popper K., Eccles JC., The Self and Its Brain, Routledge, London, 1960.

55. Schildkraut JJ., Miró and the mystical in modern art: problems for research in metapsychiatry, Am J Social Psychiatry 1982; II(4):3-20.

56. Silk J. (Alev M, çeviren), Evrenin Kısa Tarihi (A Short History of the Universe. WH Freeman and Company, New York 1997), Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, Ankara, 1997.

57. Slavney PR., The mind-body problem, epistemology, and psychiatric education, Academic Psychiatry Summer 1993; 17(2):59-66.

58. Spitzer M., The Mind Within the Net – Models of Learning, Thinking, and Acting, Massachusetts Institute of Technology, USA, 1999.

59. Storr A., The Dynamics of Creation, Atheneum, New York, 1985.

60. The Holy Bible, Old and New Testaments, The Gideons International, National Publishing Company, USA, 1987 Edition.

61. Weber A. (Eralp HV, çeviren), Felsefe Tarihi, 5. Basım, Sosyal Yayınları, İstanbul, 1993.

62. Wilson EO., Sociobiology – The Abridged Edition, The Belknuap Press of Harvard University Press, England, 7th printing, 1998.

74 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Değerli Mekâncılar,

İllâki Murphy veya Parkinson mu yasa koyacak?



Ben de kendi yasalarımı koydum:

***

ŞOFÖRLER HAKKINDA

1. Şoför daima haklıdır

2. Şoför hangi şeride geçerse, o açılır

3. Şoförler duyusaldır, kızdırmamak gerekir

4. İdeal şoför evli barklı olandır

5. Şoförün kusuruna bakılmaz

6. Şoför kızarsa küser, sakın kızdırmayınız

7. Şoförü elde tutmak için ona hoş davranınız

8. Şoför giderse perişan olursunuz

7. Şoförgillerele Şoförsevenler denir

9. Şoförünü kaybedene ŞoförKaçtı denir

10. Şoförler huysuzluk yaparsa alttan alınır

11. Şoförün kusuruna bakılmaz

12. Şoförsüz kalan, ecele koşar

13. Şoförler velinimetinizdir, sevin…

13. Eğer alınmışsa, bir şey yapıp kızdırmışsınızdır, idare edin.

14. Şoförler duygusaldır ve sâdıktır, onlara güvenin...

15. Ne Mutlu Şoförüm Diyene (G. Ş. Hİ. Kılıç)

***

Malûm, Sultan Tarlacı da çok iyi bir şofördür...

Nasıl olsa beni çağırmıyorlar!

Etik ve Moralite konularında pîrdir ve tektir!

Bu gece Hayrettin'le de buluşacağım Allah nasip ederse...

O ta Biga'dan geldi ve eski bir arkadaşımdır, iyi ve cesur bir insandır.

Bu arada, benim Ruhumuzdaki Fırtınalar isimli eserim hâlâ çok satmıyor ama en azından borcunu ödedi; bu da iyi haber...

***

 

Acar Baltaş, o da çok iyi araba kullanır ama özel şoförü var şimdilerde...

Acar Ağabey'in şimdi özel rezidans gibi malikânesi var.

Orada bahçe partiler, düzenliyor ve Yankı Yazgan da iyi dostu oldu...

Yankı ile de Biga'da tanışmıştık.

İkimiz de muhteristik ve kaderlerimiz de benzer.

Bâzen tek evlilik yet(e)miyor saadet yolunda.

İkimiz de İstanbullu olduk artık.

Hâttâ en son AB'ın partisinde karşılaştık üç mütevazı kişi.

O zaman pek az şarapla idare etmiştim vaziyeti ve çok güzel mumlar vardı.

O da iyi taşıt kullanır bildiğim kadarıyla...

Bu arada, içkiyi bırakan herkes gibi, uykumda birtakım sorunlar çıkıyor ama Allah râzı olsun, Zeynep Hatun ve Neslim her an yanımdalar!

Aile gibi olduk...

Zeynep Hanım yakında bizimle İzmir'e gelecek oğlunun askerliği için.

***

Dört odaya sıkışacağız ve memleketin dirliği, birliği için dua edeceğiz...


Belki bir konferans daha veririm...

Cin gibi bir politikacıdan önemli mesajlar

Bakarsınız bir millî mutabakat hükûmeti kurulur ve bu güzel ülke de kurtulur!

Gelirken mânidar bir telefon çaldı.

Kim bilir?

Dereyi görmeden paçayı sıvamamak şart! 


Kilolu muyum ne?

***

Beykent'te de çok iş var üstelik.

Çocuklar meraklı...

Buna mukabil, Taksim de riskli ve bizim şoför de risk almayı seven, duygusal bir insan.

Her an olay çıkabilir.

Şimdi gene evimdeyim ve çok düşünmem şart!

İyi Haftalar...

Mehmet Kerem Doksat - Zor Günler - Tarabya 18.11.2014

Etiketler: beykent
134 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Sevgili Mekâncılar,

Hiç mi hiç bu seneden sonrasının gelebileceğini düşünmemiştim.

El-âlem aya giderken, galiba biz kalacağız yaya!

Bakın şu uzay çalışmalarına ve şaşırın hep birlikte...
Daha dün bir araca misil yolladılar ve güzel mavi planetimiz yeni bir global yıkımdan kurtuldu! 

Bu arada da memlekette neler olmakta, bir bakalım...


Önce içeriden...

***

Memlekette durum iyice karıştı ve ortalık iki zıt kutba ayrıldı: AKP'yi sevenler ve ona topyekûn hakaret edenler (diğer kelimeyi kullanmak istemedim)...

Bu o derecede ciddi bir sorunsal ki, feza mı mühim yoksa eza mı karıştırdık hep birlikte!

Önümüzde pek ciddi bir seçim var ve seçmenler ne yapacaklarını azıcık karıştırdı.

Eğer Ulusal Kanal'da ve Sözcü'de yazılanlar, anlatılanlar doğruysa, bunun bu kadar setr bir üslupla anlatılması bir nevi tıpa etkisi yapıyor.

Malûm, bir şişenin altına vurursanız, o tıpa iyice yerleşir.

Tıpadan kurtulmak için Valsalva Manevrası gerekir ki, şişe rahatlasın...

Muhalefetin en akıllıcasını Artı1 TV yapıyor. İnceden lâf sokmalarla, uzun vâdede yıpratma politikası güdüyorlar ve daha bitirici ama uzun zaman alır.

Bu arada, artık Banu Avar Hanımefendiye de hak verir oldum çünkü eğer bahsettiği eğitim ocakları bir açılırsa, içeri ne kadar tarikat, Menzil veya hurafeci varsa dalacak.

Yâni, Hasan Âli Yücel'in mefkûresi olan Eğitim Enstitüleri bu devirde kurulamaz, kurulmamalı...

Peki, en son olarak ABD'yi Müslümanların keşfettiğini ve Peru'ya da câmi yapılmasıının şık olacağını bildiren iktidarla başa kim çıkabilir?

CHP, MHP, Anadolu Partisi, HEPAR?

***

Pamukoğlu Paşa'yı tanıyorum; çok cevval ve atak ama tek başına yeter mi?

İstişareyi sevmiyor...


Emine Tarhan Hanımefendi parti kurdu da, bu gene hükûmete yaramaz mı?

Tabii ki yarar ve bir çeşit olumsuz çekiştirmeyle, sağdaki reyler artabilir.

Peki, kim ne yapabilir?

Kaçınılmaz olarak tırmanan iç gerginlik sonucunda, bilhassa Karadeniz'den taşınan teçhizatla Alperenler ve Ülkücüler ayaklanıp, Kürtleri katletmeye kalkarsa -ki eli kulağındadır, buna hangi millî veya beynelmilel güç "dur" diyecek?

Ordu kaldı mı?

Polis yeter mi?

Jandarmanın gücü ne!

Bu güzel memleketi PKK'ya mı bırakacağız?

***

Eğer şişenin tıpasını arkadan veya altına vurarak kontrol etmeye çalışırsanız, o da iyice oturur ve hiç çıkmaz.

Demek ki, daha sıkı kontrol için şişeyi sarsmamak düzgün şekilde kullanmak icap ediyor...Her neyse, şimdi TÜYAP'Taki Kitap Fuarı'na gitme vakti.

Sevgili İlhan Marangoz merak etmiştir...

Hayırlı Pazarlar...

M. Kerem Doksat - Karanlık Günler - Tarabya - 16.11.2104

 

79 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bizi en küçük yaştan beri etkileyen başlıca şemalar:

ALAN I: Ayrılma ve Reddedilme

1-Terk Edilme / İstikrarsızlık

2-Güvensizlik / Kötüye kullanılma

3-Duygusal Yoksunluk

-Kusurluluk / İnanç

4-Sosyal İzolasyon / Yabancılaşma


ALAN II: Zedelenmiş Özerklik

6-Bağımlılık / Yetersizlik

7-Zarar Görme veya Hastalığa Karşı Dayanıksızlık

8- İç içe geçme / Gelişmemiş Benlik

9-Başarısızlık

ALAN III: Zedelenmiş Sınırlar

10- Haklılık / Büyüklenmecilik (Grandiyözite)

11- Yetersiz Öz-denetim / Öz Disiplin

ALAN IV: Diğeri Yönelimlilik

12- Boyun Eğicilik

13- Fedakârlık

14- Onay-Arayıcılık / Kabul-Arayıcılık

ALAN V: Aşırı Tetikte Ola ve Bastırılmışlık

15. Karamsarlık / Kötümserlik

16. Karamsarlık / Kötümserlik

17. Yüksek Standartlar / Aşırı Eleştricilik

18 Cezalandırıcılık

***

Ne zaman ki bu şemalar bozulur yahut incinir, işte o takdirde KDT yerine veya onunla beraber ŞT uygularız. Şemaları düzeltirken Aktarım-Karşı Aktarım dilemmaları da gündeme gelmez ve terapi pek kolaylıkla tatbik edilebilir hâle gelir.

Gayet tabii ki bu terapiyi de zekâ özürlülere, lâftan anlayamayacak kadar bozuk kişilere tatbik edemeyiz. 

Şemaların beynimizdeki adaptif, bir kısmı da evrimsel kökenli düşünce kümeleri olduğunu da unutmamak icap eder.

Bu yöntem ne Hipnoterapiye, ne de diğer tedavi modalitelerine ters düşer ve kolayca öğrenilerek, muayenehânede veya hastânede rahatça tatbik edilebilir.

Meselâ 12. iteme bakalım:

Boyun eğici kişi(ler) aslında ihtiyaçlarını aşırı bastıran, duygularını dışa vuramayan ve bireyleşme aşamasında kalmış insanlardır.

Durumsal şema modları da kişisel duruma ve kişisel özellik ayrımına tekabül eder.

Dört temel mod:

Çocuk modları

Uyumsuz başa çıkma modları

İşlevsel olmayan içselleştirilmş ebeveyn modları

Sağlıklı yetişkin modu...

Çocuklukta çok incinmiş olan kişilere bunu aşmaları öğretilir.

Mutlulukla (u)mutsuzluk arasındaki gelgit önlenecek, terapist icap ederse ebeveyn gibi davranacaktır.

İçimizdeki dürtüler hep vardır ve olacaktır; mühim olan itaatkâr ve boyun eğici olmamaktır.

Tabii ki bunların tamamen çözüm olduğunu düşünmemek icap eder.

Ne de olsa her şeyin başı da, sonu da insanın kendinde biter.

Her şeyin başı da sonu da empati ve kendine yardım değil mi ki...

Nice sevgi ve bilgi dolu günlere...

Mehmet Kerem Doksat - Tarabya - Karanlık Zamanlar - 13.12.2014

155 kez okundu
0

Ruh hastalıklarının tedavisinde çok eski zamanlardan beri kullanılagelen hipnotizma ve hipnoterapi, bugün, her ne kadar psikofarmakolojinin inkişafından sonra ikinci planda yer almış gibi gözüküyorsa da, iyi seçilmiş vak’alarda en müsmir bir tedavi olarak kabul ediliyor.


 Hipnotizmanın nerede başlayıp nerede bittiğini tayin etmek oldukça, zordur. Müspet ilimler dümeninde lâyık olduğu mevkii almakta bazılarınca eğer gecikmiş gibi görünebiliyorsa, bunun sebebini iyi kullanılamamış olmasında aramak lazım gelir.

Öteden beri hipnotizma ile hipnotize olmuş bulunan çalışma arkadaşım Dr. Recep Doksat, bu mevzûu eserinde her cephesiyle bizlere anlatmaktadır. Sadece bir tedavi metodu olarak değil, en az onun kadar ve belki de ondan daha mühim olarak, gerek psikoloji ve psikopatoloji, gerekse psikofizyoloji için hipnozun nasıl geniş bir araştırma sahası oldu­ğunu göstermesi itibariyle de eser şayanı dikkattir. Hele psikosomatik mekanizmaların karanlığına ışık tutması ve psikosomatik hastalıkların tedavisi bakımından hipnotizmanın vaat ettiği imkânların zenginliği, mevzuu, tıpla ilgili herkes için pek önemli kılıyor. Büyük bir alâka göreceğini tahmin ve ümit ettiğim bu eserinden dolayı kendisini tebrik ederim.

Prof. Dr. Kâzım DAĞYOLU

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Direktörü

Birçok ruh hastalığının ve bilhassa psikonevrozların köksel teşhis ve tedavilerinde büyük önem taşıyan dinamik psikopatoloji, ilk kay­naklarını hypnotisma’dan almıştır ve Freud da Breuer ile ilk psikanalitik tedavilerinde bunu kullanmıştır. Zamanımızda hipnotizma, tedavi sahasında yine eski önemini almaktadır. Dr. Recep Doksat, bu çok güzel kitapta bize hipnotizmanın bütün inceliklerini ve faydalarını tam yetkiyle sunmuş bulunuyor.

Prof. Dr. Rasim ADASAL

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Direktörü

 “Hypnose” çok eskiden beri tatbik edilen bir ruhi tedavi metodu olmakla beraber, tatbikinde ekseriya ilmi esaslara ve bilgilere dayanılmadığı için bir zamanlar gözden düşmüştü. Fakat bu kitabın açıkça gösterdiği gibi, çeşitli psikoloji ekollerinin ışığı altında ele alınıp tatbik edilmeye başlanmasıyla artık yeniden kıymet kazanmış bulunuyor.

Dilimizde ilk defa olarak hipnoz ve hipnotizmanın her özelliğini içine alan bu kitabı, bütün aydınlara hararetle tavsiye ederim.

Prof. Dr. Gıyas ÜNSAL

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Profesörü

Parapsikoloji, hakkında müspet veya menfi çok şeyler söylenen merak edeni de bileni kadar ve biraz olsun araştırmayı çok görüp ceffelkalem reddedeni de çok olan bir mevzu. Dr. Recep Doksat arkadaşımız, bu mevzuun memleketimizde, ciddi ilim ölçüleri içinde kalmak suretiyle, araştırıcısı, takdimcisi ve müdafii olarak müstesna bir yer işgal eder. Kendisinin, ilmi tecessüsü kadar, böyle bir konuya el atması bakımından cesareti de tebrike değer. Burada “cesaret” tabirini üzüntü ile kullanıyorum. Nedense anlamadığımızı, bilmediğimizi çok kolay reddeder, hatta aksini de ispata yelteniriz. Hâlbuki asıl bu kabil davranışlar, bugünkü ilim zihniyeti içinde bir cesaret sayılmalı idi.

1960 senesinde bir Nöro-fizyoloji kitabı hazırlamaya karar verdiğim zaman, bu kitabın sonuna, klasik filolojiden ayrılan çeşitli doktrinleri, en materyalist görüş olan refleksoloji’den, spiritüalizmin eşiklerine varan parapsikoloji’ye kadar eklemeyi ve hükmü okuyucuya bırakmayı düşünmüştüm. Dr. Doksat, bu kitabın sonuna bir ek olarak hazırladığı bölümle, hakiki bir ilmi eser meydana getirdi. Okuyucunun hükmüne gelince... Herkesin fikrine hürmet etmek lâzım. Bu sayfaları okuyup merak edecek ve araştırmaya çalışacak birkaç kişi çıktı ise, zannederim kendisi de bunu emeklerinin tek mükâfatı olarak kabûl edecektir.

Bu, ikinci kitabı oluyor... Candan tebrik etmek ve başarısının devamını dilemekten gayrı bu kitaba ilave edecek bir tek sözüm yok.

Doç. Dr. Ayhan SONGAR

İstanbul Üniversitesi, Tıp Fakültesi

Psikiyatri Kliniği Doçenti

Ruh hastalıklarının tedavisinde çok eski zamanlardan beri kullanılagelen hipnotizma ve hipnoterapi, bugün, her ne kadar psikofarmakolojinin inkişafından sonra ikinci planda yer almış gibi gözüküyorsa da, iyi seçilmiş vak’alarda en müsmir bir tedavi olarak kabul ediliyor.

 Hipnotizmanın nerede başlayıp nerede bittiğini tayin etmek oldukça, zordur. Müspet ilimler dümeninde lâyık olduğu mevkii almakta bazılarınca eğer gecikmiş gibi görünebiliyorsa, bunun sebebini iyi kullanılamamış olmasında aramak lazım gelir.

 Öteden beri hipnotizma ile hipnotize olmuş bulunan çalışma arkadaşım Dr. Recep Doksat, bu mevzûu eserinde her cephesiyle bizlere anlatmaktadır. Sadece bir tedavi metodu olarak değil, en az onun kadar ve belki de ondan daha mühim olarak, gerek psikoloji ve psikopatoloji, gerekse psikofizyoloji için hipnozun nasıl geniş bir araştırma sahası olduğunu göstermesi itibariyle de eser şayanı dikkattir. Hele psikosomatik mekanizmaların karanlığına ışık tutması ve psikosomatik hastalıkların tedavisi bakımından hipnotizmanın vaat ettiği imkânların zenginliği, mevzuu, tıpla ilgili herkes için pek önemli kılıyor. Büyük bir alâka göreceğini tahmin ve ümit ettiğim bu eserinden dolayı kendisini tebrik ederim.

 Prof. Dr. Kâzım DAĞYOLU

 İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Direktörü

***

Merhumun kitabı aynen böyle başlıyordu... 

Devamı:

 ***

Birçok ruh hastalığının ve bilhassa psikonevrozların köksel teşhis ve tedavilerinde büyük önem taşıyan dinamik psikopatoloji, ilk kaynaklarını hypnotisma’dan almıştır ve Freud da Breuer ile ilk psikanaliz tedavilerinde bunu kullanmıştır. Zamanımızda hipnotizma, tedavi sahasında yine eski önemini almaktadır. Dr. Recep Doksat, bu çok güzel kitapta bize hipnotizmanın bütün inceliklerini ve faydalarını tam yetkiyle sunmuş bulunuyor. 

Prof. Dr. Rasim ADASAL

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Direktörü

Hypnose” çok eskiden beri tatbik edilen bir ruhi tedavi metodu olmakla beraber, tatbikinde ekseriya ilmi esaslara ve bilgilere dayanılmadığı için bir zamanlar gözden düşmüştü. Fakat bu kitabın açıkça gösterdiği gibi, çeşitli psikoloji ekollerinin ışığı altında ele alınıp tatbik edilmeye başlanmasıyla artık yeniden kıymet kazanmış bulunuyor.

Dilimizde ilk defa olarak hipnoz ve hipnotizmanın her özelliğini içine alan bu kitabı, bütün aydınlara hararetle tavsiye ederim.

Prof. Dr. Gıyas ÜNSAL

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Profesörü

Parapsikoloji, hakkında müspet veya menfi çok şeyler söylenen merak edeni de bileni kadar ve biraz olsun araştırmayı çok görüp ceffelkalem reddedeni de çok olan bir mevzu. Dr. Recep Doksat arkadaşımız, bu mevzuun memleketimizde, ciddi ilim ölçüleri içinde kalmak suretiyle, araştırıcısı, takdimcisi ve müdafii olarak müstesna bir yer işgal eder. Kendisinin, ilmi tecessüsü kadar, böyle bir konuya el atması bakımından cesareti de tebrike değer. Burada “cesaret” tabirini üzüntü ile kullanıyorum. Nedense anlamadığımızı, bilmediğimizi çok kolay reddeder, hatta aksini de ispata yelteniriz. Hâlbuki asıl bu kabil davranışlar, bugünkü ilim zihniyeti içinde bir cesaret sayılmalı idi.

 1960 senesinde bir Nöro-fizyoloji kitabı hazırlamaya karar verdiğim zaman, bu kitabın sonuna, klasik fizyolojiden ayrılan çeşitli doktrinleri, en materyalist görüş olan refleksoloji’den, spiritüalizmin eşiklerine varan parapsikoloji’ye kadar eklemeyi ve hükmü okuyucuya bırakmayı düşünmüştüm. Dr. Doksat, bu kitabın sonuna bir ek olarak hazırladığı bölümle, hakiki bir ilmi eser meydana getirdi. Okuyucunun hükmüne gelince... Herkesin fikrine hürmet etmek lâzım. Bu sayfaları okuyup merak edecek ve araştırmaya çalışacak birkaç kişi çıktı ise, zannederim kendisi de bunu emeklerinin tek mükâfata olarak kabûl edecektir.

 Bu, ikinci kitabı oluyor... Candan tebrik etmek ve başarısının devamını dilemekten gayrı bu kitaba ilave edecek bir tek sözüm yok.

 Doç. Dr. Ayhan SONGAR

 İstanbul Üniversitesi, Tıp Fakültesi

 Psikiyatri Kliniği Doçenti

***

Merhumun maalesef çok fazla başka telif eseri neşredilmedi...

Devamını sebil kabilinden paylaşıyorum

Prof. Dr. M. Kerem Doksat


***

GİRİŞ

Hipnotizmanın ve hipnozun tarifi güçtür. Menşei, iki asır kadar evvel, okültizmin çocuğu olarak doğan manyetizm animal’de bulunan hipnotizmanın şu iki tarifi, geçirdiği istihalele­ri belirtmeye yeter:

1863, LITTRÉ’de şu tarif var: “Hypnotisme: fizyoloji te­rimi. Gözlerinin yakınında tutulan parlak bir cisme baktıra­rak, bir şahısta elde edilen bir nev’i manyetik hal.”

1952, POROT’nun “Le Manuel alphabetique de Psyehiatrie” sinde ise şu tarife rastlanıyor: “Sun’i olarak provoke edi­len hususi tipte natamam bir uykuya hipnoz ismi verilir”.

Bazı müellifler hipnotizma ve hipnoz terimleri arasında bir mana farkı gözetmezler. Bir kısmı ise bunlara ayrı manalar verirler.

Hipnotizma terimi 1843’te BRAID tarafından icat edilmiş­tir. Hipnoz teriminin ise kullanılışı daha sonralara rastlar.

Biz şahsen, her iki terime ayrı manalar veren müelliflerin görüşüne mütemayil bulunuyoruz. Hipnoz, pek spesifik ve labil bir uykuya benzer hal olan hipnotik trans’ın sinonimidir, Hipnotizmadan murad ise, bu hali elde etmeye yarayan bütün tek­niklerin kullanılması ve benimsemesidir.

Son Dünya Harbinden sonra bilhassa Anglo-Amerikan tıp çevrelerinde yeniden canlanan hipnotizma, artık sadece bir araş­tırma sahası olarak değil, tedavi metodu olarak da pek revaç bulmuştur. Hipnotizma ile tedavi yani “hipnoterapi” Amerika ye İngiltere’de rutin hale gelmiştir. Diş tabipleri bile ondan fay­dalanıyor ve ağrısız diş çekiyorlar.

Bu satırların naçiz yazarının hipnotizmaya kargı alakası ve onun tatbikatı ile yakından meşgul olması, 1948’de başlar. Ancak bu metodu bilgilice ve salâhiyetle kullanabilmek için doktorluğa ilaveten psikiyatr da olmak gerektiğine kani bulunduğu içindir ki bu sahayı seçmiştir. Amatörce tecrübelerinin ve harcanma tehlikesine maruz bulunan tecessüslerinin, ileri bir ilmi anlayış havası içinde, bir ihtisas tezi mevzuu olarak değerlendirilip kabul edilmesindeki mes’ud neticenin ehemmiyetini müdriktir ve buna müteşekkir de…

Hipnoz konusu Üniversitelerimizde ilk defa ele alındığı ve bu bahiste Türkçe pek eski bir tercüme istisna edilirse, tercüme ve telif hiç bir eser de bulunmadığı dikkate alınarak, bir çığır açmış olma şerefinin de nasip olacağı ihtimalinin ümidiyle, hacim biraz geniş tutulmuştur. Ancak şu hususu belirtelim ki, etüdümüzün nazari kısmı, sadece nakillerin kompozisyonundan ibaret değildir. Şahsi tecrübelerimizden edindiğimiz kanaatleri de bu vesileyle belirtmek imkânını bulmuş olduk. Ak­si takdirde, klâsik bir tez anlayışının hudutları içinde kalarak, münhasıran klinik vak’alarına dair müşahedelerle iktifa etseydik, hem hipnozun ne olduğunu ve ne olmadığını etraflıca anlatarak bir fikir vermeden meçhul bir mevzuun pratikteki bazı neticeleri ile iktifa zorunda kalacaktık, hem de senelerdir bizzat yaptığımız çeşitli müşahede ve tecrübeleri kıymetlendirememiş olacaktık.

Hipnotizma, çeşitli cepheleri ile birçok araştırmaların ve tezlerin mevzuu olabilir. Meselâ sadece elektroansefalografi tetkikleri, yalnızca bazı cilt hastalıklarında (dermatozlarda) hipnoterapi, psikosomatik hastalıklarda hipnoterapi, normallerde hipnoz, hayvanlarda ve insanlarda mukayeseli hipnoz tetkikleri... ilh. ayrı ayrı çalışmaların ve tezlerin muhtevasını teşkil edebilir.

Biz burada, hipnoza ve hipnotik fenomenlere dair yeteri kadar bilgi verdikten sonra, kliniğimiz çerçevesinde bazı psikoz ve psikonevrozlarda hipnoterapinin tatbik değerini incelemeye ve belirtmeye çalıştık. 

* * *

Bu kitap, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde ihtisas tezi olarak kabul edilen metnin biraz değiştirilmiş ve herkesin anlayabileceği tarzda dili sadeleştirilmiş bir şeklidir. Her ilmi mevzuun kendine has bir takım tabirleri olduğu malûmdur. Hipnoz ve hipnotizmanın da öyle bazı terimleri vardır ki bunları tercüme kabil değildir. Bu itibarla bazı zaruri terimler metinde aynen kullanılmış, fakat mânâları yine metin içinde etraflıca izah olunmuştur. Öyle ki bir terimi izah eden ibareden sonra, o terim parantez içinde zikredilmiştir. Böylece kitap, bu bakımdan öğretici bir karakter de kazanmış oluyor. Bütün bu gayretlere rağmen yine anlaşılması güç kısımlar kalıyorsa, bunun, mevzûun hususiyetine bağışlanması rica olunur.

MANYETİZMA VE HİPNOTİZMANIN TARİHÇESİ

Hipnotik fenomenlerin insanoğlu tarafından müşahede edilişinin tarihi çok eskilere uzanır. Çeşitli isimler ve türlü hamlar altında, bu fenomenlere, dini âyinlerde, riyazetlerde öteden beri rastlanıyordu. Fakat tıpkı NEWTON’un elmanın düşüşünü görüp câzibe-i arzı keşfetmesi gibi, hipnozun da manyetizma adı altında ilk defa ilmi olarak incelenişi ve keşfi MESMER’den başlar. Tarihçeyi MESMER’den önceki devri de kısaca belirterek hülâsa edeceğiz. 

MESMER’DEN ÖNCEKİ DEVİR:

Hemen bütün kavimlerin ve milletlerin tarihinde dini maksatlarla, büyü, sihir, efsun, keramet vs., için çeşitli usullerle hipnotik transa baş vurulduğu bir vakıadır. Tâ Eski Çin’den, Eski Hint ve Mısır medeniyetlerinden günümüzün iptidai topluluklarına kadar, her yerde ve her çağda hipnotik fenomenlere ve onların bir şifa vasıtası olarak kullanılışına rastlanır. Mesela Yoga usulleri, hipnozla sıkı sıkıya ilgilidir. Her dinde tarikat mensubu zahidlerin zühdü takvası dini vecd (extase) halleri ve mistik tezahürler, hep hipnotik transa bağlıdır. (WILLIAMS, s: 521).

Bittabi bunların teferruatına girişecek değiliz. Ancak, MESMER’in keşfi, mıknatıslı demir çubukların şifa verici hassasına inançla ilgili olduğu için, biraz bundan bahsedeceğiz.

Aslına bakılırsa mıknatısın şifa verici bir hassası olduğuna dair inanç MESMER’den çok daha eskilere uzanır. Orta Çağ hekimleri bu mesele ile çok meşgul olmuşlardı. Hatta ilmi simya (alchimie) ve gizli ilimler (occultisme) ile uğraşan meşhur PARACELCE (1493-1541), mıknatıs taşının esrarlı bir kuvvet taşıdığını tespit etmiş ve bunun türlü hastalıklarda nasıl kullanılacağına dair tarifnâmeler dahi yazmıştı. Orta Çağ hekimlerinin pek çoğu, mıknatısın, hastalığı hastadan çıkararak ken­di içine çekip aldığını ispat için sayısız denemeler yapmışlardı. Bunlar arasında GOCLENIUS, AGRIPPA, Van HELMONT, Robert FLUDD, WINDING, MAXWELL ve KIRSCHER.. sayılabilir. İngiliz fizikçisi GILBERT, mıknatısın yıldızlardan gelen bir cevher olduğunu, şifa verici bir prensip veya bir seyya­le ihtiva ettiğini ve bunun sayesinde hastalıkları iyi etmeye yaradığını belirten bir kitabım 1628’de yayınlamıştı. Marburg Tıp Profesörlerinden Rudolphe GOCLENIUS, daha 1608’de mıknatıs kürleri ile şifayap olan hastalardan bahseden bir eser yazmıştı. 1679’da İskoçyalı Guillomme MAXWELL, büyük bir hayati prensibin, yıldızlarla canlı vücutlar arasında, ışık ve sıcaklık vasıtası ile bir irtibat tesis ettiğine ve hastalıkların esasının bunda olduğuna, mıknatısın pek faydalı bir tedavi vasıtası sayılmak gerektiğine dair “De Medicina Magnetica” adlı bir kitap neşretmişti. 1774 de Almanya’da, Rahip J. Joseph GASSNER-ki MESMER’in muasırıdır-afsunla hastalıkları iyi etmeye çalışıyor, kırmızı uzun bir elbise giyip, bütün telkin metotlarından faydalanarak, esrarlı dualar ve jestlerle hastalara şifa veriyordu. (D O K S A T, I. S: 2.; R I C H E T, s: 23-27). 

MESMER VE MANYETİZM ANİMAL:

Franz Anton MESMER (1734-1815), zeki ve parlak bir tıp talebesi olarak Viyana Tıp Fakültesinde okurken, bittabi bu görüşlerden haberdardı. 1765’de doktora tezini astronomi ile tıbbi meczeden bazı iddialara istinad ettirmişti: “Yıldızların ve seyyarelerin insan vücudu üzerindeki fizyolojik tesirleri”. Bu tezde insanların yıldızların tesiri altında yaşadığını, kâinatı dolduran manyetik bir seyyalenin insanlara nüfuz ederek, onların hastalanmalarına veya sıhhatli kalmalarına sebep olduğunu ileri sürüyordu. Eğer bu manyetik seyyale (fluide) insan vücuduna müsavi miktarda dağılmışsa insan sıhhatli, bir muvazenesizliği halinde ise hasta oluyordu.

O devirde astronomi ile astroloji henüz bir birine karıştırılıyordu ve nitekim Viyana Üniversitesi Astronomi Profesörü Maximilien HELL, aynı zamanda Kraliçe Maria THERESA’nın müneccim basısı idi. MESMER, bu görüşlerin tesiri altında ol­duğu gibi, devrin tıp otoritelerinden HOFFMANN’ ın (1660-1741), LEIBNITZ’in monad’larını tıbba sokmaya çalışan vita-list nazariyesinin de tesirinde kalmıştı. (F A U V E T, s: 75.). MESMER’in hareket eden seyyalesi (fluid mobil)1, HOFFMAN’ın kâinat şümul prensipini (prencipe universal) pek andırıyordu. (W A L K E R, s: 364-367).

Cizvit Papazı HELL, zaten mıknatısların şifakâr tesirine inandığı, hatta tedavi edilecek hasta uzuvlar biçiminde mıknatıslar imâl ederek hasta tedavi etmeyi denediği için MESMER’­in doktora tezi ile pek ilgilendi ve ona bir kaç mıknatıs gönderdi. İlk defa, kalbinden şikâyetleri olan bir hasta üzerinde mıknatısla tedaviye girişip parlak bir netice alan MESMER, mademki mıknatıstaki seyyale vücuda intikal edebiliyor ve orada kalıyor, o halde bu seyyaleyi vücuda sindirip eller vasıtasıyla akıtarak kullanmak ve şifa vermek kabildir diye düşünmeye başladı. İkinci hastası, Viyana'nın en namlı hekimlerinin derdine çare bulamadığı, Baron HARECZKY idi ve bir ösofagus spazmından (yemek borusu teşennücünden) müşteki idi. Onu da. muvaffakıyetle tedavi ettikten sonra MESMER’in şöhreti birden bire arttı ve 1775’den itibaren hastalarını yeni usulü ile tedavi etmeye başladı: Hayvani mıknatısiyet (Magnetisme Animale) doğmuştu!

MESMER bir şarlatan değildi. Para hırsı ile de hareket etmemiştir. Kültürlü, MOZART’ın arkadaşı olacak kadar müzik sever, fakirlere parasız bakacak derecede merhametli bir insandı. Üstelik zengin bir izdivaç ta yapmıştı ve paraya pek muhtaç değildi. Kazandığı parlak başarılar onu şımartmıyordu. Avrupa'nın her tarafından akın akın gelen hastaların bu rağbetinin sebebini daha başka taraflarda aramak lazımdır. Devrin hâkimlerince psikonevroz’lar meçhuldü, akıl hastalan da çok vahşiyane usullerle tedavi ediliyor, hatta yakılıyorlardı. XVIII. asra ‘hâkim olan ansiklopedistlerin açtığı akıl çağı, hekimlerin ancak hastalığı pek bariz olan psikotiklerle (deliler­le) ilgilenmelerine el veriyordu. İşte MESMER’in yeni ve mucizevi tedavi metodu sayesinde ilk defa, binlerce nörotik has­ta bir tedavi fırsatına kavuşmuş oluyorlardı. Şüphesiz ki bu, tıbbi psikoterapide mühim bir dönüm noktasıdır ve bunun içindir ki MESMER Psikoterapi’nin kurucusu sayılır. (PALMADE, S: 44.; CHERTOK, s: 35.)

Parmak uçlarından manyetik seyyale intişar ettiğine kani olan MESMER, pas (passe) adı verilen el ve kol hareketleri ile, bu manyetik seyyaleyi hastanın vücuduna akıtıp şifa veriyordu. Böyle şifa seansları esnasında bazı hastalar ihtilâçlar (convulsion) ile müterafık bir kriz geçiriyorlardı ki, böyle hastaların daha çabuk iyi olduklarını fark eden MESMER bu kri­ze daha çok önem verir oldu. (JANET, I. S: 35).

MESMER’i çekemeyen meslektaşları çoktu ve bu yüzden sonunda Viyana’yı terke mecbur oldu. Hâdiseye sebep Theresa PARADİ adlı bir kızdır. Bu kız, kabiliyetli bir piyanistti, fa­kat kördü ve imparatoriçe tarafından himaye ediliyordu. O za­manın Avrupası’nın en ünlü hekimleri, göz sinirleri felci teşhisini koymuş ve bir çare bulamamışlardı. Histerik bir amarozu (körlüğü) olan bu kızı MESMER tedavisine aldı ve kızcağız yavaş yavaş görmeye başladı. Bu vakıayı Theresa’nın tabasının günümüze kadar intikal eden hatıratından teferruatı ile tespit kabil olmuştur. (Z W E I G, s: 33-34.)

Başarıyı duyan saray doktoru Von STOERK ve ünlü göz mütehassısı WENZEL, kıskançlıklarının şevki ile kızın anasını tahrik ettiler, eğer Theresa iyileşirse imparatoriçenin ver­mekte olduğu tahsisatı keseceğini belirttiler. Nihayet, kızını MESMER’in tedavisinden alıkoymak isteyen anne ile reddeden kızı arasında geçen dramatik bir sahne, kızın yüzünde şaklayan bir tokat sonucu, kızcağız tekrar görmez oldu ve kendisini muayene eden hekimler de MESMER’in başarısızlığını ilân fırsatını buldular. Hâdiseye peki içerleyen MESMER de Viyana’yı terk etti (sene 1777).

Paris’e gelen MESMER, Vendome meydanındaki bir otelde büyük bir daire kiralayıp, fakülte hekimlerinden DESLON ile beraber orayı muayenehane haline getirdi ve sür'atle yayılan şöhretinin akın akın koşturduğu hastalarını tedaviye başladı. JANET bu tedavi seanslarım şöyle tasvir eder:

“...Müşteri cemaati, tekmil pencereleri kalın perdelerle kapanmış ve içi hemen tamamıyla karanlık bir salona hususi merasimle sokulurdu. Orada mütemadiyen ince ve hazin parçalar çalan kuvvetli bir piyano sesi işitilirdi ve salonun ortasında çam ağacından yapılmış havuz büyüklüğünde bir çekmece bulunurdu. Bu mahfaza su ve dövülmüş çam ve maden kazıntıları ile doluydu. Kapağında bir takım delikler vardı ki bunlardan müteharrik, bükülmüş demir çubuklar girip çıkardı. Hiç ses çıkarmamaya mecbur tutulan hastalar, bu demir çubukları elleriyle tutar ve ağrıyan yerlerine yapıştırırlardı.

Manyetizör Büyük MESMER, açık leylâk renginde uzun bir ipek elbise giymiş ve elinde uzun bir mıknatıslı demir çubukla kapıda görünürdü. Gözlerini hastaların gözlerine dikerek sıralar arasından ağır ağır yürür, çubuğu veya elini onların vücudu üzerinde yavaş yavaş gez­dirirdi.

Hastaların çoğu hiç bir şey hissetmiyordu... Diğerleri ise öksürüyor, tükürüyor, garip ürpermeler ve uyuşmalar hissediyor ve nihayet bilhassa kadınlar arasında birçokları sırt üstü düşüyor ve salonda ihtilâçlı cehennem (l’Enfer â convulsions) ismini alacak kadar harikulade çırpınmalarla sarsılıyorlardı. Kusmaların ve bazen hezeyan ve hıçkırıkların refakat ettiği bu müthiş hal, kriz denilen şeyden ibaretti. Ve bu pek faydalı, pek halaskar addediliyordu. Bu neviden iki veya üç seans sonunda birçok kimseler, her türlü rahatsızlıklarından kurtarılmış ol­duklarını bildirirlerdi. Başlangıçta muvaffakıyetler pek büyük oldu.” (J A NE T f s: 35) 

Fransa'nın belli başlı şehirlerinde “Societe de l’Harmonie” adı verilen manyetizma cemiyetleri kuruldu. Nihayet sene 1874. Kral XVI. LOUIS, bu mevzuun ilmi olarak tetkiki için bir komisyon kurulmasını emretti ve derhâl, bir değil, iki komisyon kuruldu.

Birinci Komisyon, MESMER’le temas imkânının bulunamaması karşısında başka manyetizörleri tetkik etti. İlimler Akademisi azaları ve Tıp Fakültesinden bazı profesörlerin teş­kil ettiği bu komisyonun, astronom BAILLY tarafından kaleme alınan raporu menfi oldu:

“... Hayvani mıknatısiyet seyyaleleri hasselerimizin hiç biri tarafından fark edilmedi ve bu seyyarenin ne bizim üzerimizde ne de tatbik ettikleri hastalar üzerinde hiç bir tesiri mevzuubahis değildir.” imzalar arasında meşhur LAVOISIER’ninki de vardı. 

İkinci Komisyon Tıp Akademisi tarafından teşkil edildi ve o da aynı kanaate vardı. Raporda:

“... Müşahede edilen hadiselerde hiçbir şey yoktur ki taklit ve muhayyile ile kabili izah olmasın; ve nihayet bütün bunlar meş'um neticelerden başka bir şey vermezler... Tedavi edici neticeler bakımından manyetizm animal, sadece hassas şahısları ihtilâçlar içine düşürmek san’atından başka bir şey değildir ve keza tedavi usulü olarak da manyetizma kullanışsız, hatta tehlikelidir” deniyordu.

Fakat komisyon azalarından biri, nebatat âlimi Laurent de JUSSIEU, bu kanaate iştirak etmedi ve raporu da imzalamadı. Zira bu dikkatli ilim adamı, kör bir kadının, mide nahiyesine doğru yöneltilen bir mıknatıslı çubuğun tesirine karşı reaksiyon gösterdiğini müşahede etmişti ve JUSSIEU bu müşahededen, çubuğu taşıyan manyetizörün, hassasiyet tevlid eder bir tesir hasıl ediyor gibi gözüken bir müessiriyete sahip olduğu neticesini istidlal etti. (S U D R E, I. s: 15.)

Bilâhare telepati ve telestezi gibi paranormal fenomenlerin araştırılıp incelenmesine yol açan bu kabil müşahedeler yüzünden MESMER ve mesmerizm metapsişik veya diğer adı ile parapsikolojinin de ilk tecrübi araştırma çığırının başlangıcı addedilir. (A M A D O U. s: 46; R I C H E T, s: 16.)

Böylece, ikinci komisyonun raporundan sonra, manyetizm animalin zuhurundan beri süregelen bir münakaşanın temelleri atılmış oldu. Yani: a) İnsandan bir manyetik seyyale (flüid) intişar ettiğini iddia eden “Flüidist’ler”; b) böyle bir şey olmadığını ve bunun mevcudiyetine delil diye gösterilen tesirlerin sadece muhayyilenin eseri olduğunu söyleyen “Animisfler”.

Bütün XIX. Asrı dolduran bu uzun münakaşalar halen de devam etmektedir. CHARCOT’nun şifa veren iman telâkkisin­de, BERNHEIM’ın telkininde, JANET’nin, BABİNSKİ’nin ve PREUD’un görüşlerinde, hülâsa bütün modern psikoloji na­zariyelerinde, hep bu animist cereyandan menşe alan fikirleri bulmak kabildir. (Anima terimi aslında Latince’dir ve hayat prensipi manasına gelir ki bu dünyaya bağlı, vücudla beraber var ve yok olan ruh manasına da kullanılır. Sosyolojideki manası ile ilgisi yoktur burada..)

Moda her zaman vefasızdır. Nitekim komisyon raporlarından sonra her şey ve herkes birden MESMER’in aleyhine dönüverdi. Hele manyetizma ile tedavi edilmiş bir hastanın aleni teşekkürü gazetelerde yayınlandığı sırada ölüvermesi, istihzayı son haddine çıkardı. Gazetelerden biri “Manyetizma ile şifayap olan Comte de GEBELİN nam zat vefat etmiştir” diye başlık bile attı. Hezimetin bütün acılarını tadan MESMER, ufukta toplanan Büyük Fransız İhtilâlinin de bulutlarını hissederek nihayet Fransa’yı terk etti, İsviçre’ye yerleşti ve ömrünü fakir hastalara bakmaya vakfederek 15 Mart 1815 de Mersebourg’da hayata gözlerini yumdu.

Morquis de PUYSEGUR ve sun’i uyur-gezerliğin keşfi:

Mesmerizm, ilim komisyonu tarafından mahkûm edildiği sene, MESMER’in talebelerinden biri, marquis de PUYSEGUR, mühim bir keşifte bulundu. O zamana kadar, manyetize edi­lenlerde, ihtilâçlı krizler, vecd hali (extase) ve anestezilerden gayrı dikkate değer bir fenomen müşahede edilmemişti. Hâlbuki M. de PUYSEGUR, manyetizma ile sun’i bir uyurgezerlik (somnambulisme artificielle) hali elde etmeye muvaffak oldu.

Önüne gelen eşyayı manyetize etmeye çalışan PUYSEGUR, bu­gün Charpagne civarında Busancy adlı malikânesinde, bahçedeki bir ağacı manyetik pas’larla manyetize etmişti, sonra da genç bir köylü, Victore adlı bir çobanı bu ağacın altında kolaylıkla manyetik uykuya soktu. PUYSEGUR malûm ihtilâçlı krizi elde etmek için çok uğraştı, mütemadiyen manyetik pas’lar yaptı, fakat çoban bütün gayretlerine rağmen sükûnetle uyumasına devam ediyordu. Bu, garip bir uyku idi; uyuyan adamı ne sarsmalar, ne de seslenmeler katiyen uyandıramıyordu. Fakat Victore, biraz sonra bizzat kendi kendine kalkıp yürümeye başlamış ve konuşmuştu da.. Bu uyanıklık da ga­ripti. Zira PUYSEGUR’ün bütün telkinlerine itaat ediyordu. Üstelik bilâhare bu manyetik uykudan uyandırılınca, olup bitenleri kat'iyen hatırlamamıştı.

1784 Mayıs ve Haziran aylarını böyle tecrübelerle, 10 kişi­yi sun’i uyurgezer haline koymakla geçiren PUYSEGUR, bu hali tabii uyurgezerliğe benzettiği için, “Somnambulisme arti­ficielle” adım takmıştı. (S U D R E, II. s: 16-17.)

Sun’i uyurgezerliğin keşfi manyetizma için yeni bir itibar çağının başlangıcı oldu. Her tarafta manyetizmacılar, uyuttukları süjelerini somnambül haline sokmaya çalışıyorlardı. Eğer bu uyurgezerlik halinde süjede bütün mâniaları ve mesafeleri aşarak görebilmek, geçmişi ve geleceği bilebilmek kabiliyeti tezahür etmeseydi, süjenin uyku halinde kalkıp dolaşması, konuş­ması tetkik zahmetine bile değmeyecekti. Hâlbuki sun’i uyur­gezerler, gizli hakikatleri keşfe müsait “lucide” hale geliyorlardı. PUYSEGUR’den sonra 1787’de PETETINE, 1813’de DELEUZE, sun’i uyurgezerlik hakkındaki etüdlerle dolu kitap­larını neşrettiler. Fakat artık yıldızlardan, “fluid universel”den bahsedilmez olmuştu. Mesela DELEUZE “manyetik seyyale irade ile sevk ve idare edilen ve bizzat kendimizden çıkan bir şeydir. Şifa vermek için manyetize etmek demek, bir mustaribin hayatiyetine kendi hayatiyetimizle yardım etmek demektir.” diyordu.

Uyurgezerler, manyetizörün ellerinden ve gözlerinden bu seyyalelerin intişar ettiğini gördüklerini ifade ediyorlardı. Ba­zıları bunu beyaz, kimisi kırmızı, kimisi de mavi renkte, diye tarif ediyorlardı. (D O K S A T, I.)

Sun’i uyurgezerliğin kâşifi PUYSEGUR, mide bölgesi ile işiten, parmak uçları ile gören süjeleri tetkik ederken, manye­tik seyyalelerin elektrik tabiatta olabileceğini düşünmüştü. Hele fizikçi AMPER’in 1822’de mıknatısiyet ile elektriğin, aynı olmasa da, bir birine muadil olduğunu göstermesinden sonra, manyetizm animali ilmen ispat gayretleri arttı.

Nihayet 1825’de Fransız Tıp Akademisi mevzuu yeniden ele almaya mecbur oldu. Dr. FOISSAC’ın talebi ile bir komisyon teşkil edildi. Dr. HUSSON’un raporu üzerine akademi, MESMER’i mahkûm eden 1784 raporunun feshedilmiş olduğunu ilân etti.

Bir başka komisyon da beş sene boyunca manyetizmayı: tetkike koyuldu. 1831’de yine HUSSON tarafından kaleme alınan rapor pek müspetti. Raporda manyetik tesirlerin bazı kimselerdeki rolünün belirsiz olduğu, fakat bazılarında da muhayyel ve can sıkıntısı ile hâsıl olması muhtemel bir muvaffakıyetin müşahede edildiği belirtiliyordu. Lâkin bazı fizyolojik fenomenlerin ve hele tedavi edici şifakâr tesirlerin mevcudiyeti itiraf ediliyor, hatta bu tedavi ediciliğin sadece manyetizma ile elde edilebildiği ve onsuz hasıl edilemediği de işaret olunuyordu. Uyurgezerlik halinin mükemmelen müşahede edildiği, uyutulan süjelerden gözleri kapalı gördükleri, geleceği haber verdikleri, manyetizörün iradesine tabi oldukları, vücutlarının uykuda acı duymadığı, hafızalarının arttığı ve uyandıktan son­ra hiç bir şey hatırlamadıkları da ilave ediliyordu. Rapor, Akademi’nin bu meseleyi ciddi bir psikolojik araştırma konusu olarak ele almasını tavsiye ile bitiyordu. Fakat Akademi raporu dinlendi ise de neşrini reddetti. (SUDRE, H. s: 17-18).

Ve zamanla manyetizma gene itibardan düştü, adetâ unutuldu. Fakat Almanya’da büyük alaka uyandırıyordu ve hatta Iéna Üniversitesi Psikiyatri Profesörü KIESER bu fenomenleri izah için bir teori denemesi bile yaptı.

İngiltere’de Dr. John ELLIETSON adlı ünlü bir cerrah manyetizmayı sadece bir tedavi metodu olarak değil, hir anes­tezi vasıtası olarak da benimsemişti ve 1843 de “Zoist” adlı bir mecmua da yayınlamaya bağlamıştı. Fakat “The Lancet” adlı tıp dergisi, manyetizmayı ilim dışı menfur bir usûl olarak adetâ aforoz ediyordu.

Hindistan’da Kalküta'da “Zoist” mecmuasını okuyan bir İskoç cerrahı, Dr. James ESSDAIL, 1845 de, manyetizma ile ameliyatların ağrısız yapıldığı bir hastahane tesis etti. (Van PE LT, s: 20-22).

1840’dan sonra Avrupa'da, bilhassa Fransa’da manyetizma tekrar itibar kazanmaya başladı. Hatta 1850 Mayısının 23’ünde büyük bir Mesmer Bayramı yapıldı, “Bütün kâinatı hareket ettiren sinirlerdir sinirler, biz sinirlerle, evet sinirlerle Kâinata hâkimiz.” şeklindeki şarkılar dillerde dolaşıyordu. Tiyatrolarda piyeslerin konusu bile manyetizma idi. Manyetizma artık sahne gösterilerinin de mevzuu olmuş ve büyük, ünlü sahne manyetizmacıları türemişti. Bunlardan biri de meşhur şair XAFONTAIN’in dedesi, manyetizör Charles LAFONTAINE’dir. (WOLF– ROSENTHAL, s: 17-18. J A N E T, I. s: 43-54).

BRAID ve HİPNOTİZMA:

İngiltere’de Manchester’de İskoçyalı bir hekim Dr. James BRAID (Breyd okunur) manyetizör LAFONTAINE’in gösterilerini seyrederken, manyetizörün süjenin gözlerini sabit bir şekilde tutarak baktırdığını fark etti ve yakınları üzerinde gi­riştiği denemelerde manyetik denen uykuyu pas adı vesilen el hareketleri yapmadan da elde etmeye muvaffak oldu. Sabit bakışların da şart olmadığını, sürahi kapağı gibi parlak bir ob­jeye baktırarak da aynı, uykuya benzer halin hâsıl edilebileceğini keşfetti. Ve Grekçe uyku manasına gelen hypnos teriminden mülhem olarak bu hale hipnoz adını verdi. 1843’de yayınlanan eseri “Neurhypnology” adını taşır. Fakat Britanya Tıp Cemiyeti. BRAID’in iddialarını istihfafla karşıladı onu da mesmerizm gibi hor gördü.

Animistlere ve iddialarına, flüidistlere karşı zafer kazandıran bu görüş ve izah tarzı, ancak seneler sonra Fransa’da önem kazandı. Avrupa’dan manyetizma olarak Britanya adasına atlayan cereyan, bu defa hipnotizma adı altında tekrar Avrupa’ya dönüyor ve heyecanla karşılanıyordu.

1859’da Dr. AZAM, histerik süjeler üzerinde hipnotizmayı tatbike başladı. Avusturya’da CZERMAK, Almanya’da PREYER hayvan hipnozu üzerinde çalışıyorlardı. 1875 de Charles RICHET, hipnozun fizyolojik bir fenomen olarak ele alınmasına ön ayak oldu ve CHARCOT da hipnotizma ile ilgilenmeye başladı. 

CHARCOT ve HİSTERİ ile HİPNOZ:

Ünlü sinir hekimi Jean-Martin CHARCOT (1825-1893), DONATO adlı sahne manyetizmacısının bir gösterisinin tesiri ile hipnotizma ile ilgilenmeye başladı. (C H E R T O K, s: 8).

1882’de İlimler Akademisindeki tebliği ile CHARCOT, hip­nozla histerinin aynı şey olduğunu ilân etti. CHARCOT’ya göre iki nev’i hipnoz vardır: Büyük Hipnotizma (Grande hypnotisme) ve küçük hipnotjizma (petit hypnotisme). “Grande “hypnotisme”’in üç karakteristik hali mevcuttur: “etat lethar-gique, etat cataleptique, etat somnambulique”. “Petit Hypno-tisme”’in ise ancak psişik tezahürleri vardır. Hipnotizmanın sadece histeriklerde elde edilebilen bir fenomen olduğunu ileri süren CHARCOT’un bu görüsü birçok itirazlara bir çığır açmış oluyordu.

LIEBEAULT, BERNHEIM ve Telkin

Braidisme’in tesiri, seneler sonra BRAID’in bir kitabını okuyan bir Fransız köy hekiminin gayretleri ile Fransa’da ken­dini hissettirdi. LIEBEAULT adlı bu hekim, BRAID’in sabit bakış usulüne sözle telkini de ustaca katarak, yirmi sene boyunca hipnotizmayı başarı ile kullandı. Bu tarz tedaviden pa­ra da almıyordu. “Du Sommeil” adlı kitabını neşrettiği zaman ancak bir nüsha satıldı. Arkadaşları ona bir safdil nazarı ile bakıyorlardı. Bu hal, Prof. BERNHEIM’ın, onun bir şarlatan olduğunu belirtmek için bir makale yazmasına kadar vardı. Hatta bir gün BERNHEIM, siyatik ağrılarından müşteki bir hastasının kendisinin haberi olmadan LIEBEAULT tarafından tedavi edildiğini duyunca, kızdı ve gidip ona haddini bildirmeye karar verdi.. Amma BERNHEIM her şeyden evvel bir ilim adamı idi ve LIEBEAULT ile bir konuşma, hipnotizma metod-larını yakından görme, kanaatlerini tashihe kâfi geldi. Böyle­ce meşhur bir profesör, basit bir köy hekiminin tedavi metodu­nu kabul ederek onunla çalışmaya başladı. Ve bu usulle 10.000 hasta tedavi ettiler. ( D O K S A T, I. s: 13.)

Aslına bakılırsa sözle telkin (verbal suggestion) metodu 1813’de Rahip FARIA, 1820’de Dr. BERTERAND ve daha son­ra da NOIZET tarafından bir hipnoz tekniği olarak kullanılmıştı, fakat taammüm etmemişti. İlk defa BRAID’dir ki man­yetik paslara: hacet kalmadan da parlak bir objeye baktırarak ve sözle telkini de katarak katalepsi, sonnambül hali gibi man­yetik uykuya has telâkki edilen fenomenlerin elde edilebilece­ğini gösterip, fizyolojik bir izahta bulunuyordu. Fakat hipno­tizma ile telkin henüz ayırd edilmemişti.

Bu ayrılma, Durand de GROS tarafından yapıldı (1855): breydizme “hypotaxie”, telkine de “ideoplastie” adım veren bu araştırıcı, keza ilk defa olarak şahsiyet bölünmesinden bahset­miştir.

LIEBEAULT ve BERNHEIM, hipnozun, sadece telkin so­nucu ortaya çıkan bir hal olduğunu ilân ederek CHARCOT ve ekolüne karsı cephe aldılar. BERNHEIM. Nancy Tıp Fakülte­sinde hoca olduğu için bu görürü savunanlara da bu isim âlem olmuştur. 

SALPETRİERE ve NANCY EKOLLERİ’nin Çarpışması

CHARCOT’nun hipnozu histerinin muadili bir nevroz ad­deden görüşü ile BERNHEIM’ın aksi mütalaâsı, hâlâ sürüp ge­len münakaşalara yol açmıştır.

MESMER ve taraftarları, BRAID ve ekolü, CHARCOT ve ekolü, hipnozun hep fizyolojik izahlarını yapmaya çalışmış oluyorlardı. Histeriyi sinir sisteminin bir bozukluğu ve hipnozu da bir nevi histerik fenomen telâkki eden CHARCOT’ya karşı BERNHEIM, telkin gibi psikolojik bir izahla çıkıyordu. (BERNHEIM, I ve II) 

JANET, BABINSKI ve FREUD, FERENCZI:

Pierre JANET, hipnozu psişik tansiyonda bir alçalma şuur hallerinde bir dağılma (desintegration) ile ortaya çıkan ve yorgunluk, heyecan gibi faktörlerin provoke ettiği bir zihni değişme, istihale ve bölünme (mental transformasyon ve disosiyasyon) olarak izaha çalıştı; ve ilk defa telkinle hipnozun ayrı ayrı şeyler olduğunu kesin olarak belirtti. Bir taraftan hip­nozun fizyolojik zeminini arayan JANET, diğer taraftan da psiko-fizyolojik bir izah yapmış oluyordu. Fakat JANET de BBRNHEIM’e cephe alarak, CHARCOT gibi o da, hipnozu, his­teriye komşu bir nevroz hali olarak kabul etti.

FREUD, JANET’nin fikirlerinden hareket ederek nihayet sırf psikolojik izahlar yaptı. FERENCZI, psikoanaliz bakımından hipnozu genişçe tefsir etti.

BABINSKI de histeriyi “pithiatisme” teorisi ile izah ede­rek hipnoz hakkında CHARCOT gibi düşündüğünü ortaya koy­du. (FİL L O U X, s: 22-31.)

FREUD da tıpkı BRAID ve CHARCOT gibi, HANSEN adlı bir sahne manyetizmacısının gösterilerinden sonra hipnoza ilgi duymaya başlamıştır. Bu hal, hipnotizmanın ilim tarafın­dan nasıl zaman zaman ihmale uğratıldığının beliğ bir misali­dir. (CHERTOK, s: 8.) Paris’e gelip Salpetriere ve Nancy ekollerinin münakaşalarına yalandan şahit olup hipno­zu öğrendikten sonra, Viyana’ya avdetinde FREUD, arkadaşı BREUER ile beraber bu tedavi metodunu tatbike başladı. Fakat birçok hastalan hipnotize etmekteki güçlük karşısında, bilhassa Anna O. adındaki nevroze kız hastasındaki müşahedelerini takiben, serbest tedai metodunu hipnoza tercih eder oldu ve nihayet meşhur teorisini kurdu. (FREUD ve BREUER, s: 14-34, 146-205).

Psikanaliz, hipnotizmanın uzun yıllar unutulmasına sebep olmuştur.

İlk Milletler arası HİPNOTİZMA kongresi:

1889 yılının 8 ilâ 12 ağustos tarihleri arasında, Paris’te, Hotel-Dieu’de ilk Milletlerarası Hipnotizma Kongresi toplandı.

CHARCOT, BROWN-SEQUARD, BROUARDEL, Charles RICHET, AZAM, CESAR, LOMBROSO, MESNET, LIEBEA-ULT, BERNHEIM, DEJERINE, JANET, BABINSKI, FOREL MAGNAN, FREUD, SCHRENCK-NOTZING, WILLIAM JA­MES, BECHTEREV ve DUMONT-PALLIER... ilh. gibi meşhurların katıldığı bu kongreden sonra, 1893, CHARCOT’nun ölümü ile-hipnoz yine nisyana gömüldü. (CHERTOK, 8:7). 

PAVLOV:

Ivan Petrovitch PAVLOV (1849-1936), hipnozu kendi te­orisi ile fizyolojik yönden izaha çalıştı ki ileriki sayfalarda, teoriler bahsinde bu görüş etraflıca anlatılacaktır.

YENİ DEVİR:

Psikanalizin tedavi metodu olarak tahtından indirdiği ve unutturduğu hipnotizma ve hipnoterapinin tekrar sahneye çıkması Birinci Dünya Harbi yıllarına tesadüf eder.

İ939’da Amerika’da Menninger Clinic’de hipnotizma ile te­davi çalışmaları tekrar ele alındı.

1948’de İngiltere’de “British Society of Medical Hypno-üste” kuruldu.

Halen 1949’dan beri İngiltere’de “Journal of Medical Hypnotism”, 1953’den beri de Amerika’da “The Journal of Olinical aınd Experim/ental Hypnosis” yayınlanmaktadır.

1959’da da Amerika’da “The International Society of Clinical and Experimental Hypnosis” kurulmuştur, bütün dünya­da azaları vardır.

Halen dünyanın her tarafında hipnoz üzerinde araştırmalar yapıldığı gibi, psikanalize ve narkoanalize rağmen, bazı bakımlardan bariz üstünlüğü sebebiyle, hipnoterapi ve hipno-analiz tercihan kullanılmaktadır.

MANYETİZMA VE HİPNOTİZMANIN TIP TARİHİNDE YERİ VE ÖNEMİ:

MESMER ve mesmerizmin, modern psikoterapinin başlangıcı olduğunu belirtmiştik. Bredyizm de denen hipnotizmi do­ğuran mesmerizm, insanın ruh yapısını daha yakından tanıyabilmek için ufuklar açmıştır! Bilhassa İspritizma cereyanı -ki XVIII. asırda kökleri olmakla beraber daha ziyade XIX. asrın ortasında dünyayı sarmıştır- hipnotizma ile beraber, ‘şuur ve şuuraltı’nm karanlıklarına ışık tutan tecrübi araştırmalara zemin hazırlaması itibarile fikir tarihinde mühim bir yer iş­gal eder. (CASTELLAN, s: 8-120).

LEIBNITZ’in felsefi tesirlerinden sonra manyetizma ile pek yakından ilgilenen SCHOPENHAUER, felsefesinin irade (volonte) temasını bu araştırmalardan almıştır. C. G. CARUS gayrı şuur (inconscient) anlayışını bu temelle işlemiş, E. von HARTMANN bunu daha da derinleştirmiştir.

CHARCOT, JANET, BERNHEIM ve FREUD’un görüşlerindeki fikir temelleri, hep manyetizma ve hipnotizma araştırmaları ile ispritizma tecrübelerinin doğurduğu metapsişik tetkiklerden menşe almıştır. (FILLOUX. g: 10-33).

Couıeisme, Christien Science gibi psikoterapi çığırları da hipnotizmanm tesiri ile doğmuştur.

Nihayet, asrımızın yeni ilmi olan Parapsikoloji’nin de manyetizma ve ispiritizma araştırmala-rından menşe aldığını ilave etmek gerekiyor.

MANYETİZMA VE HİPNOTİZMA ÇEKİŞMESİ:

Animistler ve flüidistler arasındaki münakaşa halen de devam etmektedir. Bu konuyu Teoriler faslında inceleyeceğiz.

TÜRKİYE'DE HİPNOTİZMA:

Hipnotizma ile ilgi, memleketimizde maalesef dağınık amatör tecessüslerin mevzuu olmaktan kurtulamamıştır. Sahne illüzyonistlerinin sözde manyetizma ve hipnotizma gösterile­rinden öteye giden, hemen hiç bir ciddi faaliyet kaydedilme­miştir.

İlk ciddi neşriyat da tercümedir ve Cemil Sena ONGUN tarafından 1935 ve 1936 yıllarında JANET’in bir kitabının ilk cildini “Ruhi Mucizeler” ve “Hipnotizma” adları altında yayın­lanmasından ibarettir. Daha sonra Dr. Bedri RUHSELMAN’ın ispiritizma zaviyesinden neşriyatında (1946) biraz hipnotizmaya yer verilmiştir.

1951’de D. D. WATSON adındaki bir hekim olmayan pro­fesyonel hipnotizörün Türkiye’ye gelmesi ile Üniversite çevre­lerinde ilk ciddi alaka uyanmış ve İstanbul Dişçi Mektebinde Hipnoz ile ağrısız diş çekimi gibi küçük cerrahi müdahaleler, onu takiben Ankara Tıp Fakültesinde ciddi bir iki ameliyat bu hipnotizörün hastaları hipnotize etmesi suretiyle ağrısız ve narkozsuz başarılmıştır. Bu satırların yazarı da o sıralarda amatör olarak hipnozla meşguldü, fakat henüz bir tıp talebesi olduğu için ortaya çıkmaya cesaret edemiyor, üstelik çalışma­ları bazı çevrelerce istihfafla karşılanıyordu.

Amerika’dan memlekete avdetinde Haseki hastanesinde ilk defa ihtisas tezi olarak “Hypnosis” konusunu seçen Dr. C. TAN ve hipnoz pratiğini ondan öğrenen arkadaşı Dr. AKSOY’un Türk Nöro-psikiyatri cemiyetinde bir tebliği ilk ilmi ve ciddi faaliyettir. Ancak çok daha evvelden muhtelif tarih­lerde Dr. Sevil AKAY tarafından hipnozla ağrısız bademcik ameliyatları yapılagelmekte olduğunu ilaveten belirtelim. Keza Ankara Tıp Fakültesinden Prof. Dr. Op. Orhan TOYGAR’ın da hipnotik anestezi ile yaptığı ameliyatlar var.

Nihayet pek az değişikliklerle takdim ettiğim bu tez, Üniversitelerimizde ilk ihtisas tezi olarak, hipnozu konu edinen bir ilmi çalışma diye zikredilebilir.

Son zamanlarda Türkiye Metapsişik Tetkik ve ilmi Araştırmalar Cemiyeti Başkanı Dr. Refet KAYSERİLİOĞLU tarafından 1961 yazında Gureba Hastanesinde ve aynı yılın i Eylülünde Eski Eminönü Halkevinde pek muvaffak hipnotizma ve ekmnezi tecrübeleri yapılmıştır.

Yukarıda adı geçen Beynelmilel Hipnotizma Birliği, Türkiye'mizden de Ord. Prof. ihsan Şükrü AKSEL’i  âza olarak seçmiş ise de muhterem hocam şahsen hipnoz ile meşgul olma­mış, fakat asistanı olarak beni daima teşvik etmiştir. Bu hususu şükranla yad etmeyi bir vecibe bilirim. Keza, hipnozun eiektroansefalografik tetkiki hususunda bana imkân bahşeden hocam Prof. Kâzım DAĞYOLU’ya ve hasta süjelere böyle bir tedavi tatbiki için kolaylıklarını esirgemeyen Doç. Ayhan SONGAR’a teşekkürlerimi alenen ifade etmek isterim,

Bu konudaki tetkiklerim için zengin kütüphanelerini bana tahsis eden dostlarım Suat PLEVNE ve İsmail Hüsrev TÖKİN’e de bu vesile ile teşekkürlerimi tekrarlarım.

 HİPNOZDA TEKNİK

Hipnozda teknik, yani bir süje’yi (süje: denek, hipnotize edilen şahıs) hipnotik uyku haline sokmak için kullanılan usul­ler, hipnoz’a verilen manaya tâbi olarak hemen her ekole, hatta her hipnotizöre göre değişir.

Mesmerist’ler, hayvani mıknatısiyete ve binnetice insan­lardan manyetik seyyaleler intişar ettiğine inandıkları ve uy­kuyu andıran özel bir hal demek olan hipnotik trans’ı bu sey-yalelerin tesirine atfettikleri için, manyetik pas adı verilen bir takım el hareketleri usulünü kullanarak, süjelerini manyetize (magnetise) ederlerdi.

Breydist’ler, süjeyi, parlak bir objeye sabit bir şekilde baktırarak hipnotize (hipnotise) ediyorlardı.

LIEBEAULT’un bakışları sabit tutma (fixation) ve sözle telkin, (verbal suggestion) metodunu benimseyen BERNHEIM’a göre ise - ki bu Nancy ekolünün görüşüdür - hipnoz, telkinle tevlid edilen bir uyku hali olduğundan, hipnoz tekniğinde “sözle telkin” ön planda gelir.

Devrimizde de - halâ manyetizma taraftarlarının mevcu­diyeti bir yana - ilmi kabule mazhar olan görüş, hipnozu sun’i olarak tahrik (provogue) edilen hususi tipte, natamam (incompiet)) bir uyku hali olarak mütalea ettiği için, kullanılan bütün usulleri, bu sun’i uykuyu tahrik eden vasıtalar sayar ve makbul addeder. Bu itibarla her türlü usulün, hipnoz haline erişmeye vasıtalık etmek bakımından değeri vardır. Kaldı ki, manyetizma-hipnotizma, yani flüidizm-animizm çatışmasının devam ettiği ve hele filân usulle hipnotik hale sokulamayan bir süjenin, falan usulle bazen daha kolay hipnotize edilebildiği gerçeği de göz önünde tutulursa, hipnotizma tarihine mal olmuş metodlarını bile bilinmesinde faide olduğu anlaşılır.

ESKİ MANYETİZÖRLERİN USULLERİ:

MESMER’in kullandığı usulü tarihçede belirtmiştik. Onun ve PUYSEGUR’ün halefleri, bir seyyalenin varlığına inandık­ları için, manyetik pas denen el hareketleri ile, parmak uçlarından çıktığına kani bulundukları bu seyyalelerin, süjenin vücuduna nüfuz etmesini temine uğraşırlardı. Bir fikir vermek maksadiie bir kaç klâsik usulü zikredeceğiz. 

DELEUZE usulü:

BERNHEIM’ın tâbiri ile en zeki manyetizörlerden biri olan DELEUZE usulünü şöyle tarif ve tasvir ediyor:

“... Süjenin (uyutulacak şahsın) başparmaklarını, sizin baş parmaklarınızın dışı onunkilerin iç tarafına, temas edecek tarzda, iki parmağınızın arasına alın ve gözlerinizi onun gözlerine dikin. Baş parmaklarınızla onunkiler arasında müsavi bir sıcaklık teessüs ettiğini hissedinceye kadar –2 ilâ 15 dakika kadar– bu vaziyette kalın. Buradan sonra, süjenin ellerini bırakarak; sağ elinizi sağa, sol elinizi sola doğru uzaklaştırıp, avuçlarınız dışa gelmek üzere döndürerek baş hizasına kadar kaldırdıktan sonra, ellerinizi süjenin omuzlan üzerine koyun; orada 1 dakika kadar tutun ve süjenin kolları boyunca aşağıya doğru, hafifçe dokundurarak ta... parmak uçlarına kadar yavaş yavaş indirin… Tekrar yukarı kaldırırken elleri, gövdenizden biraz uzaklaştırıp bu pası –5 veya 6 defa– tekrarlayacaksınız. Sonra ellerinizi süjenin başının üzerine yerleştirip, bir lâhza öylece tutacaksınız; ve 1-2 parmak mesafe bırakarak yüzünün önünden geçirip, ta mide boşluğu hizasına kadar indireceksiniz. Orada baş parmaklarınız mide, boşluğu üzerimde ve diğer parmaklarınız da kaburgaların altına gelecek şekilde yerleştirerek, ellerinizi bir müddet tutacaksınız. Sonra, vücut boyunca, ta dizlere kadar, daha iyisi, eğer rahatsızlık vermeden yapabilirseniz, parmak uçlarına kadar, ağır ağır indireceksiniz. Böylece bu hareketleri, manyetizma seansı boyunca, aynı tarzda tekrar edeceksiniz.”

(DELEUZE, “Instruction pratique sur le magnetisme animal”, Paris, 1825’den nakleden B E R N H E I M, II. s: 84).

Bu vesileyle şu hususu belirtelim ki, manyetizörler insan vücudunu bir mıknatısa benzettikleri ve vücudun sağını solunu müspet, menfi kutuplar addettikleri için, pas manevraları esnasında pek dikkatli davranırlardı,

TESTE usulü

TESTE, bu usulü daha da basitleştirmişti:

Süjenin önünde, yüzü ona dönük, biraz uzakta duruyor; bir kaç dakika bekledikten sonra, sağ elini alnı hizasına kadar kaldırıyor ve süjenin –başından ayağına kadar– yüzünün, göğsünün ve karnının önünden yavaş yavaş pas’larını tevcih ediyordu. Bu pas’lan yaparken, her seferinde riayet ettiği tarz şuydu ki, elini aşağıdan yukarı tekrar kaldırırken, el ısırtan, manyetize ettiği süjeye bakacak şekilde; indirirken yani pas’ı yaparken avuç içini süjeye bakar durumda ve parmaklarını açık bırakmış olarak tutuyordu.

. Usulünün kolayca uyutulan ve zaten manyetize edilmeye alışmış süjeler üzerinde tatbik edilmesini tavsiye eden TESTE, ilk denemeler için DELEUZE’in tarzını tercih etmek gerekti­ğini belirtiyordu.

TESTE bir başka usul de kullanırdı. Evvelâ, süjenin yüzünün önünden geçecek tarzda ve müteakiben vücud mihveri istibametinde, tepeden tırnağa kadar bir kaç pas yapıyor; sonra ellerini alnın arkasında ve kulakların üst kısmında kalan yan kafa kemikleri bölgesini (parletal nalıiyeleri) d© kavrar tarzda süjenin alnına koyuyor ve bir kaç dakika öylece tutuyordu. Bu esnada ellerinin duruşunu azıcık değiştiriyor, onları ağır ağır sağa ve s?oia doğru kaydırıyor, sonra tekrar süjenin alnıma ge­tiriyor ve bu ameliyeyi, süje uyuyuncaya kadar devam ettiri­yordu. Süje uyuyunca, seyyaleyi aşağıya cezbetmek için, bacaklar ve dizler üzerine paslar yapıyordu-

Daha da dikkate değer olanı, TESTE evvelceden alıştırıl­mamış somnambülleri, bakışları vasıtasile manyetize ediyordu ki rahip FARIA’dan sonra, BRAID’in hipnotizma usulüne en yakın ve benzer teknikdi bu.

(TESTE, “Le magnetisme animai appligue ete”. Pa­ris. 1845; ve “Manuel du magnetisme aııimai”. Paris. -1853,. den ‘B ERNHEIM, II. s: 85.) 

NOIZET usulü:

General NOIZET’nin usulü de şuydu:

Süjenin başparmaklarını kendi başparmaklarıyla, seyyalelerin akışını temim edeme kadar bir müddet tutuyor, bilâhare-ellerini süjenin omuzlarına koyup bir kas dakika bekledikten sonra, bir kaç santim uzaklıktan, kollardan dizlere kadar paslar yapıyordu. Daha sonra süjenin baş parmağını tekrar tutuyor ve ayı manevraları birçok bereler tekrar ediyordu. Bunlardan sonra, ellerini süjenin başının üzerine koyup, yavaşça dizlere kadar omun vücudunu sıvazlıyor ve “yal hareketleri’ bir kaç defa tekrarlıyordu. Nihayet baş parmaklarını süjenin mıiğde nahiyesine yahut da daha. İyisi şakakların üzerine, di­ğer parmaklar yanlara gelecek şekilde, koyup, bir lâhza bekledikten sonra, evvelki manevraları tekrarlıyordu.

(NOIZET. “Memoire sur le somnambulisme”, Paris. 18541-” den nakleden: BERNHEIM, II. s: 86).

ESSDAIL usulü

Dr. ESSDAIL, 1946’da Kalküta'da Hintli manyetizörlerin-usullerini takip ederek hastalarını şöyle uyutuyordu:

Hasta, karanlık bir salonda sırt üstü yatırılıyor, manyetizör de baş ucuma geçip, yüzü onunkine değecek kadar yakın hastanın üzerine eğiliyordu. Bir elini, hastanım mide nahiyesi­ne koyup, diğeri ile de, yüzü üzerine –prensip olarak gözlerine doğru– paslar yapıyordu. Manyetizör ayrıca, burnundan nefes alıp vererek hastanın göz küreleri üzerine hafif hafif ve sık sık hohluyordu.

Sıcak nefesi süjenin yüzüne hohlamanın uyutucu, soğuk nefesi gözlerine üflemenin de uyandırıcı bir tesiri olduğu eski manyetizörlerce keşfedilmiştir.

ESSDAIL, yardımcıları ile beraber, bu şekilde uyuttuğu hastalardan bir kaç bininde ufak, 300 kadarında büyük olmak üzere çeşitli ameliyatları ve cerrahi müdaheleleri acısız başar­mıştı. Hatta, evvelce %50 olan ölüm (mortalite) nispeti %5’e kadar inmişti. (F I L L I A T R E, s: 263).

Eski manyetizörlerin kullandığı usuller, bir birinden pek az fark göstererek günümüze kadar gelmiştir. Hele sahne man­yetizmacıları, pas hareketleri pek teatral jestler teşkil ettiği’ için ve süjeler üzerinde olduğu kadar, seyircilerde de büyüleyici bir tesir hasıl ettiğinden, hep bu tekniği tercih ederler.

Hipnotizma ve telkin hakkındaki bilgiler genişledikten sonra şüphesiz ki manyetik ve hipnotik usulleri karma (mikst) olarak kullanan birçok usuller ortaya çıkmıştır. Bunları ileri­de belirteceğiz.

ESKİ HİPNOTİZÖRLERİN USULLERİ:

Manyetizma taraftarlarının iddiaları hilâfına, manyetik paslara, seyyale akışı manevralarına hacet kalmadan, ayni fenomenlerin süjenin bakışlarını sabit tutmak, dikkatini teksif etmekle de hasıl edilebileceğini ispat ederek hipnotizmayı te­sis eden BRAID, metodunun ilk kâşifi değildir. Ondan sene­lerce evvel bir rahip bu usulü kullanmıştı.

FARIA usulü:

1814’te rahip FARIA, seyyale diye bir şeye hacet olmadı­ğını anlamış, süjenin imajinasyonu-nun uyutulmayı temine kâfi geldiğine kani olmuştu.

İri gözlü, heybetli ve tesirli bir görünüşe sahip olan bu rahip, o zamanın Prangasında hayli alaka da toplamıştı.

FARIA, süjeyi rahatça oturtuyor, uykuyu düşünmesini tembih ediyor ve M gözlerim süjenin gözlerine dikerek İsrarla bakıyordu. Bu esnada sağ elini havaya kaldırıp, avucumu süje-ye tevcih ederek bir kaç adım yaklaşıyor ve tam önüne gelince, sert bir hareketle elini birden aşağıya indirip otorite dolu bir “esle “Uyuyunuz!” diye gürleyerek, emrediyordu. Ve süje, uyu­yordu.

Kendinde nazar-ı ilâhi okluğunu iddia eden bu rahip usulünde tek kalmış ve bir ekol tesis edememiştir. (FİLİA TEE, s: 227).

BRAID usulü:

Hipnotizmanin isim babası olan bu İskoç cerrahı, metodunu şöyle tarif ediyor:

“.. Her hangi bir parlak objeyi (mesela “porte-Iancette”, sürahi kapağı) sol elin orta parmağı ile işaret parmağı arasına alarak, süjenin gözlerinden 25 ilâ 45 santimetre uzakta, alnının üstünde; süje sabit bir şekilde objeye bakarken gözlerini ve göz kapaklarını açık tutmak içim büyült bir gayret göstermesini zaruri kılacak şekilde tutunuz. Hastaya, gözlerini, kırpmadan ve oynatmadan sabit bir şekilde objeye dikmesini ve zihni ni sadece bu tek objeye teksif etmesi gerektiğini iyice anlatmak lazımdır. Evvelâ göz bebekleri (pupillalar) daralırlar (kontrakte olurlar), az sonra genişlemeye (dilate olmaya) başlarlar ve pupillalar ziyadesiyle dilate oldukları ve bir ossilasyon (irticac, açılıp kapanma hareketine başladıkları sırada, sağ elin orta ve işaret parmakları biraz ayrık ve gergin bir vaziyette, objeyi gözlere doğru yaklaştırırlar; işte ekseriya o zaman göz kapaklan “vibratoire” bir hareketle yani titreye titreye kendiliğinden kapanır. Eğer böyle olmaz yahut hasta gözlerini oynatırsa, parmaklarınızı tekrar gözlerine doğru götürdüğü-nüz­de, göz kapaklarının düşeceğini, kapanmak zorunda kalacağını anlatarak süjeye tekrar başlamaya icbar ediniz. Fakat gözlere aynı pozisyonu vermenin ve zihnini gözlerinin üstünde duran objeye teksif etmenin şart olduğu iyice belirtilmelidir. Böylece gözler, umumiyetle göz kapakları titreyerek kendi kendine ka­panırlar.”

(BRAID, Neurohypnology, or the rationale of nervous sleep considered in relation with animal magnetism, London, Churchill, 1843’den nakleden: BERNHEIM.IIve S UDRE. s: 23).

Görülüyor ki BRAID’in metodunda bakışların tespiti ve dikkatin teksifi ile beraber, sözle telkin de mevcuttur. 

CHARCOT, LIEBEAULT ve BEKNHEIM usulleri:

Daha sonraları Salpetriere’de CHARCOT ve talebeleri hipnozu sadece histeriklere has bir fenomen telâkki ederek; Nancy’de BERNHEIM ve onun üstadı LIEBEAULT, telkin so­nucu hasıl olan bir hal sayarak, hep aynı metodu, yani bakışları tespit (fbcation) )ve sözle telikn (suggestion verbal)’i ufak te­fek değişikliklerle kullandılar. Esas aynı olduğu için misâl ver­mekten sarfınazar ediyoruz.

HALEN KULLANILAN USULLER:

XIX. asırdan bu yana hipnoz tekniğinde pek büyük deği­şiklik olmamıştır. Bütün usuller, telkin vasıtalarının farklılığı ve süjeyi -eğer pavlovcu bir görüşle söylemek lazım gelirse-şartlandırma tarzının hususiyetleri nispetinde elverişli adde­dilmektedir.

Tam-tam sesi, davul gümbürtüsü gibi şiddetli ve âni ses­lerin yanı sıra, bir saatin veya metronomun monoton tik-tak’ları, yanıp sönen bir lâmbanın ışığı gibi, uzun süreli zayıf ve yumuşak, sensoriel tenbinlerih de hipnoz tevlid ettiği iyice an­laşılmış bulunuyor. (C H R İSTEN S O N). Eski manyetizörlerin pas hareketleri, süjenin vücudunu sıvazlamaları bile pavlovcu bir tefsirle “thermique”, “tactile” stimuluslarla yani, hararete ve dokunma duyusuna ait tenbihlerle şartlandırma te­lâkki edilerek makbul ve muteber sayılmaktadır. ( C H E R -TOK, s: 15). Bu itibarla manyetik paslarla hipnotik usul­lerin -ezcümle sözle telkinin- müştereken kullanılması şeklin­deki karma (mixte) metod, hele kulakları manyetizma hikâye­leri ile dolu süjeler üzerinde daha müessir olmaktadır ki ben •de şahsen bu karma metodu çok defa tercihan kullanmakta­yım.

Manyetizmaya inanmayan veya bu konuda her hangi bir bilgisi oimıyan süjeler üzerinde de manyetik pas hareketlerinin, hipnotik transın husulünü kolaylaştırıcı bir rolü oluyor. Zira kalb elektriği ve beyin dalgaları, elektrokardiografi ve elektro­ansefalografiden hemen herkes haberdardır ve manyetizmayı bir bioeiektrik hâdise diye izah etmek, insan vücudunu bir akü-mülâtöre benzeterek, onun elektrik muhtevasındaki değişikli­ğin uykuya sebep olduğunu belirtmek, süjeleri manyetizmaya inandırmaya ekseriya kâfi geliyor. Ve bittabii böyle bir inanç noktasından hareketle, süjenin karşısına geçip oturmak, baş par inaklarını tutup gözlerine bakmak ve esrarlı bir takım el kol hareketleri ile manyetik paslara başlamak, hipnozun basit bir telkin hâdisesi olduğunu işitmiş olan süjelerin mukavemet hazırlığını yenmek ve kırmak için, gururlarını tatmin bahane­si de olmaktadır. Kaldı ki manyetik seyyalelerin (flüid’lerin) veya pas’lardan doğan tesirlerin sadece telkinden ibaret bir rolü olmadığı da muhakkaktır.

Süjenin Hazırlanması:

Süjenin hipnoz hakkında her hangi bir şekilde peşin bir bilgisi bulunmasının, bir fikir veya kanaat sahibi olmasının büyük ehemmiyeti vardır. Ve pek ustalıklı konuşmalarla bu hususu yoklamak gerekir. Bazı süjeler, ya gördükleri bir fi­lim veya okudukları bir romanın tesiriyle hipnozdan müthiş korkarlar. Uyutulup uyandırılamamak yahut uyuyunca bazı sırlarını ifşa etmek korkusundan, uyutulunca bir tecavüze ma­ruz kalmak endişesine kadar, türlü peşin fikirler bir mukave­met engeli olarak hipnotizörün karşısına dikilir. Mesela bir ha­nım hastam, hipnoza oldukça müsait (hipnotizabl) bir süje ol­masına rağmen ve hafif bir transa da girebildiği halde, vaktiyle gördüğü bir filmin tesirinde kaldığı ve uyandırılamamak-tan korktuğu için daha derin bir transa girmeye kendisini bir türlü bırakamadığını itiraf etmişti. Bu yüzdendir ki bazı sü­nelere hipnotizma, manyetizma ve uykudan biç bahsetmemek, “relaxation therapie”, “hypno-relaxation” gibi pek işitilmemiş tâbirler kullanmak gerekir. (CHERTOK, s: 39-52).

Uyku tâbiri yerine “bir gevşeme ve rehavet hali” ve “bir kendinden geçmişlik hali” demek, süjenin mukavemetini azdırmamak bakımdan bazen tercih edilmelidir.

Süjeler bir kaç söz ve hareketle hipnotize edilivermelerinin alay konusu olmasından da çekinebilirler. Uyandırılamamak, trans halinden çıkamamak ve hipnoz esnasında sırlarını söyle­mek veya bir tecavüze, uğramak gibi hususların varid olmadığını izah ettikten, gayrı, bilhassa entellektüel süjelere zekâca geri­lerin (oligofrenlerin) hipnoza elverişli olmadığını, delillerin (psikotiklerin) hipnotize edilemediğini ve bu işin ancak nor­mal, zeki şahıslarda mümkün olduğunu, hafif rahatsızlıkların tedavisine yaradığını iyice anlatmalıdır. Hekim ile hastanın yalnız kalmaları müreccah ise de, hele başlangıçta, süjenin itimad ettiği bir veya bir kaç şahsın odada bulundurulması daha münasip olur. 

Telkiniyet (Sügjestibilitee) testleri:

“Hypnotisabilite” ve “suggestibllitee” problemi ayrı bir bahis olarak incelenecektir. Ancak şu kadarını işaret edelim ki, süjenin kabili telkin olması ile hipnotik transa girebilme istidadı arasında, bilhassa acele başarılar beklenen pratik ve tedavi tatbikatı bakımından ihmal edilemiyecek derecede sıkı bir alaka vardır. Hipnotizör hekimin, hastayı, acele bir teşeb­büste uğradığı başarısızlıkla hipnoza karşı büsbütün âsi (refrakter) kılmış olma tehlikesini önlemek için pek dikkatli ve ustaca hareket etmesi gerekir. Bu itibarla vak’ayı seçerken nisbi bir kriter teşkil etmesinin yanı sıra süjeyi hipnoza hazır­lamak bakımından da sügjestibilite testlerinin faydası aşikâr­dır. Fakat bu testlerin hiç bir zaman kesin bir kriter olmadığı unutulmamalıdır. Test ile sügjestibl (kabili telkin) göründüğü halde hipnotizabl (hipnotize edilebilir) olmıyanlar bulunduğu gibi, aksi de variddir. (F U R N E A U X. W. D.)

Burada süjestibilite testlerinin teferruatına girmiyoruz. Yalnız, bilhassa sahne hipnotizörleri tarafından sık sık kulla­nılan ve hipnotizebiliteyi tâyin hususunda oldukça sıhhatli bir hüküm verdirebilen bir testi işaretle iktifa edeceğiz.

Süje ayaklan bir birine bitişik, hazır ol vaziyetinde ayak­ta durdurulur; yukarı, tavana doğru, her hangi bir noktaya bakması tenbih edilir; sonra hipnotizör, süjenin arkasına ge­çer ve orada durarak şu telkinleri yapmaya başlar: “Bacakları­nızı dimdik tutunuz, dizlerinizi hiç bükmeyiniz, hep öyle yu karı bakmağa devam ediniz;.” Bunları söylerken, hipnotizör her iki elini süjenin omuzlarına veya sırtına, kürek kemikleri üzerine hafifçe temas ettirerek koyar ve ileri geri, belli belirsiz itmeye başlar. O suretle ki, süje ellerle beraber geriye doğru gelmelidir. Bu sırada telkine devamla: “..şimdi kendinizi tutamıyarak geriye doğru düşeceksiniz, amma korkmayınız, ben sizi tutarım.” denir. Hipnoza müsait kimseler sahiden arkaya doğru düşerler, hatta öyle âni düşüşler olabilir ki süjeye bir zarar gelmemesi için pek tedbirli ve dikkatli bulunmak şarttır” Hipnotizmaya ve parapsikolojik mevzulara pek meraklı ve bu hususta vukuflu neşriyatı da olan bir muharrir dostum, -merhum Peyami SAFA- Ankarada bir otelin salonunda otu­rurken, henüz tanışmış bulunduğu bir zatın, bu kabil şeylere inanmadığını söylemesi üzerine, o zatı ayağa kaldırıp bu tec­rübeyi yapar yapmaz, o hipnoza inanmıyan zatın nasıl boylu boyunca birden yere devrildiğini ve ne kadar şaşırdığını bana anlatmıştı. Zemin taş olsa idi ve halı da bulunmasaydı o zat ihtimal yararlanacaktı da..

Mahalli Fizik Şartlar:

Tecrübenin yapıldığı mahallin fizik şartlarının rolü de mühimdir.

Işık: Oda ne aydınlık, ne de karanlık; loş olmalıdır. Süjenin gözüne direkt bir ışık gelmemesi tercih edilmelidir. En iyisi maskelenmiş bir ışık menbaının (lâmba, elektrik ampulü vs..) süjenin oturtulduğu koltuğun veya uzandığı divanın gerisinde, süjenin başının arkasına gelecek şekilde yerleştirilme-sidir.

Ses: Sessizlik, loşlukla beraber hipnoza elverişli bir at­mosferin temel unsurudur. JANET bu hususu ısrarla belirtir.

Sıklık: Hipnoz yapılan odanın ne çok sıcak, ne de çok soğuk; ılık olması gerekir.

Poul THORSEN, hararetin 15°C’den aşağı düşmemesi ve 17°C’den yukarı çıkmaması gerektiğini ileri sürüyor.

Rutubet: Odanın hararet derecesinden gayrı, rutubet derecesinin de rolü vardır. Kaloriferin rutubetsiz sıcaklığındansa, sobalı odanın rutubetli harareti-normal uyku gibi-hipnozu da kolaylaştırıcı bir tesire sahiptir. Keza bir hava cereyanı, soğuk, hem hipnotik transın husulüne engel teşkil edebilir, hem de husule gelmiş bir transı bozarak süjenin uyanmasına sebep olabilir. ESSDAIL, Kalküta'daki mesmerizm hastahanesinde ameliyat edilmek üzere manyetize ettiği hastaların, ameliyat salonuna sevk edilirken soyulup götürülmelerinin ve bir hava cereyanına maruz kalmalarının uyanmalarına sebep olduğunu görmüş ve bu müşahedesinden sonra ona göre tertibat almış-tr. (ESSDAIL, J. Naturel and Mesmeric Clairvo-yance. London, New-York, H. Baillier, 1852’de tafsilât vardır. TAN, s: 36’da zikrediyor.)

Hipnozda başarıya ulaşmak için bütün bu fizik şartların hatiyyen ihmal edilmemesi gerektiğini hatırdan çıkarmamalıdır. Nasıl bir cerrahi müdahale için, sterilizasyon, asepsi ve antisepsiye riayet, anestezi, narkoz usûl ve kaidelerine ittiba.. ilh., ameliyatın başarıyla sonuçlanması bakımından zaruri ise, tıpkı bunun gibi hipnozda da lüzumlu şartları bir araya getirmek ihmale gelmez. Sırf bu sebeplerdedir ki, klinikte hipnoz tecrübeleri yaparken bazı imkânsızlıklarla karşılaşmışımdır. Gürültü, kaloriferin rutubetsiz kuru sıcaklığı veya aksine so­ğuk, tam süje transa girerken âni bir telefon zili veya kapının açılması, perdesizlik, ışık vazi-yetini ayalıyamamak.. gibi mah­zurlar, klinikte tecrübi hipnoz çalışmalarının başlıca güçlükleri arasındadır.

Vakıa, pek müsait bazı süjeler en elverişsiz şartlarda bile hipnotize edilebilmektedirler; ışık, gürültü, kalabalık vs.., böy­le süjelerin bir hipnotik transa girmelerine hiç bir mâni teşkil etmiyebiliyor. Amma bunlar umumiyetle daha evvelce hipnotize edilerek post-hipnotik telkinle şartlandırılmış süjelerdir. Mamafih, evvelce hiç kimse tarafından hipnotize edil­mediği ve ilk defa karşılaştığım halde, ışıklı bir salonun kala­balığı içinde, gürültüler ortasında ayak üstü, kolaylıkla hipno­tize etmeye muvaffak olduğum kimselere de rastladım.

Senelerce evvel, henüz tıbbiye üçüncü sınıf talebesi iken ilk yaptığım hipnoz tecrübesi, Z. adındaki bir hanım üzerinde, bir taraftan radyo çalarken sadece gözlerimi uzaktan gözlerine dikip bir lâhza bakmamdan sonra süjenin derin bir transa gir­mesi şeklinde bütün gayrı müsait şartlara rağmen başarı ile neticelenmişti ki bu vak’ayı sonra neşrettim. (DOKSAT, II. s: 762-763).

Fakat böyle hassas (sensitif) süjeler nâdirdir ve onlara rastlamak şansı da azdır. O itibarla hipnotizörün, hele presti­ji bakımından, şartlara tam manası ile riayet etmeden tecrü­beye girişmekten kaçınması isabetli bir ihtiyatlılık olur.

Hipnotik Trans’a Sokuş:

BRAID’in metodunda süjenin parlak bir objeye baktırıldığını yazmıştık. BERNHEIM, parmak uçlarına baktırmayı sözle telkine ilaveten kâfi görüyordu. Eski manyetizörlerden kalma bir alışkanlıkla, birçok hipnotizörler süjeyi parlak bir obje yerine kendi gözlerine baktırmayı tercih ediyorlar, hatta bu tarzın daha müessir olduğunu iddia edenler ekseriyettedir.

Bazı süjler operatörün yani hipnotizörün gözüne bakmak­tan bir huzursuzluk duyarlar ve gözlerini mütemadiyen sağa sola oynatırlar ki o zaman parlak bir cisme baktırmak zarureten tercih olunur. Keza, eğer hipnotizörün gözlerinde devamlı sabit bakmaya imkân bırakmıyan bir zayıflık veya arıza var­sa, o takdirde parlak cisimler yahut da diğer yardımcı vasıta­lar kullanmak bir zaruret olur. (Hipnozda yardımcı vasıtalar ^bahsine bakınız).

Bazı güç vak’alarda “Bakalım, şöyle bir., telkine ne derece kabiliyetlisiniz?” diye hipnozdan hiç bahsetmeden işe başla­mak gerekir. Hipnotizör, elini, süjenin gözlerinin önünde ve biraz yukarda olarak 10 santim kadar mesafede tutar ve elini yukarı-aşağı oynatmağa başlar ve bu sırada süje de elin ha­reketini gözle ve yukarı-aşağı diye sözle takip eder. Bir müd­det sonra -eğer kendiliğinden olmazsa- süjeye gözleri kapattı­rılarak, sözle telkine devam edilir. 

Süje ve operatör birbirlerine nasıl ve ne şekilde bakmalıdır?

Operatör, süjenin iki kaşının arasına bakmalı; süje de onun gözlerine bakarken,” uzağa bakar gibi bir akomodasyon yapmalıdır. Bu tarzda, süjenin bakışları daha çabuk yorulu­yor ve bulanabiliyor.

Süje ve operatör nasıl oturmalı?

Süje bir koltuğa rahatça oturtulur, (bazıları da süjenin bir divana uzanmasını tercih ederler). Uyuduğu zaman düşme­mesi ve rahatsız olmaması için süjenin başının yanlarına gere­kirse yastıklar konur. Operatör daha yüksekçe bir iskemleye, süjenin tam karşısına oturur. Bundan murad, süjenin hipnotizörün gözlerine bakarken, yukarıya doğru bir zaviyeden gözlerini tespit edebilmesidir. BRAID, bu durumda süjenin göz adalelerinin çabucak yorulduğunu ve bu yüzden uykuya daldı­ğım ileri sürmüştür. Böyle olup olmadığı bir yana, gerçekten de dikkati teksif bakımından en elverişli pozisyon budur. Bu maksatla hipnotizör ayakta da durabilir.

Süjenin kendini zihnen pasif bir hale getirmesi hipnozu kolaylaştırır. Bunu temin güçse de süjenin bakışlarını fikse etmesiyle beraber, dikkatini teksifi de kolaylaşır.

Bir müddet bu vaziyette durulur ve ayni pozisyon muhafa­za edilerek telkine söyle başlanır:

“.. Kendinizi rahat, rahat, rahat., çok rahat bırakınız... çook rahaaat. bırakınız. Bütün vücut adaleleriniz gevşek, gevşek, gevşek olmalı. Gevşek, rahat, gevşek, gevşek, gevşek, gev­şek., çok rahaat.. çook rahaat.. ve gevşeek.... Zihninizi boşal­tınız. Tamamen boşaltınız., tamaamenn.,. bo..şal..tı..nız.., imkân nisbetinde.. hiç bir şey düşünmeyiniz., uykudan başka hiiç biir şey düşünmeyiniz. Sadece dikkatle gözlerime bakımz ve beni dinleyiniz!.... Şimdi size neler hissedeceğinizi anlatacağım. Ön­ce gözlerinizden başhyan bir yorgunluk ve ağırlık bütün vücu­dunuza yayılacak. Tatlı., bir rehavet her tarafınızı saracak., nefes alışınız git gide derinleşecek ve her derin nefes sizi uy­kuya benzer bir hale götürecek. Uyku dedimse alelade bir uykuya dalacağınızı zannetmeyiniz. Bu sadece bir kendinden geçmişlik hali olacak, kendinizi kaybetmiyecek ve beni dinle­meye devam edeceksiniz. Üst göz kapaklarınız ağırlaşacak, ade­ta aşağı doğru çekilecek., gözleriniz kızaracak yanacak ve su­lanacak. Göz kapaklarınız, kilolarca yük varmış gibi ağırlaşa­cak, adetâ aşağı doğru çekilecek. Ve artık onları açık tutamaz olacaksınız, kapamak zorunda kalacaksınız. Kollarınız, bacak­larınız., bütün vücudunuz ağırlaşacak... işte gözleriniz artık iyice yorulmaya başladı., sulanıyor, kızarıyor., kızarıyor., su­lanıyor., gözlerinizi sık sık kırpmaya başladınız, göz kapakları­nız ağırlaşıyor., ağırlaşıyor., sanki üzerinde kilolarca yük var­mış gibi., kilolarca.. ki..lo.,lar..ca... kapanıyor., kapanıyor... ka­panıyorlar.. Kapandı işte., kendinizi hiç zorlamayınız, artık on­ları hiç açık tutamazsınız.. Gözlerinizden yüzünüze, ordan boy­nunuza ve bütün vücudunuza., ta., parmak uçlarına kadar.. tatlı bir gevşeklik ve rehavet yayılıyor.. Bırakınız bu rehavete kendinizi.. Mangalın altına girip uzanmış bir kedi yavrusu na­sıl kendini pelte gibi bırakıp yayılırsa, siz de öyle., gevşek., gevşek., gevşek bırakınız kendinizi., bırakınız.,. ken..di..ni..zi.. Şimdi artık parmağınızı bile kımıldatmak mecalinde değilsiniz.. Artık kendi kendinize hiç bir hareket yapamaz bir hale geleceksiniz.. Fakat o durumda bile benim istediğim hareketleri kolaylıkla yapabileceksiniz      

Uyuyunuz., uyuyunuz!.. Tatlı, dinlendirici ve huzur dolu bir uyku bekliyor sizi. Uyuyunuz.. uyu,.yunuz..u..yu..yuu.... nuzz!, Şu anda en büyük arzunuz sadece ve sadece uyumaktır.. u..yu..mak..tır!. U..yu..mak..Uyuyunuz!. Uyuyunuz!, Çocuklu­ğunuzun en mes’ud rüyalarla dolu uykularından daha tatlı bir uyku bu.. Uyuyunuz!....”

Bütün bunlar esnasında hipnotizör sesinin tonunu pek iyi idare etmeli, sözlerini süjenin içtimai durumu, tahsil ve görgü seviyesi ile şahsiyet hususiyetini göz önünde tutarak meharet-le kullanmalıdır. Yukarda standart sayılmaması gereken bir örnek verdik. Bunda her türlü değişiklik ve ilave o anın icap­larına göre yapılmalıdır.

Böyle icra edilen bir kaç dakikalık telkinden sonra ekseri süjelerin nefes alışlarında bir derinleşme, gözlerinde sulanma ve gözlerini kırpma gibi haller görülür ve bir kısmının gözleri kendiliğinden kapanır, uykuya benzer bir hale girer ve bu uy­ku hali git gide derinleşir. Fakat bazı süjelerin göz kapaklan kendiliğinden bir türlü kapanmaz. Bu hale bakarak süjenin hipnoza elverişsiz olduğuna hemen hükmetmemeüdir. Bu gibi hallerde. “Gözlerinizi kapayınız!” diye bir emir vermek ve süje gözlerini kapadıktan sonra telkine devam etmek, çok kere bek­lenen transı temine kâfi gelir. Bazı hipnotizörler böyle gözleri kapattırılmış süjelerin göz yuvarları üzerine baş parmaklarla hafifçe tazyik ederek telkine devamın daha iyi netice verdi­ğine, ihtimal ki hafif bir refleksin, okülo-kardiyak refleksin husulünün hipnozu kolaylaştırdığına karnidirler. (TAN, s: 39).

Keza telkin sırasında süjeye sık sık ve derin nefes aldır­manın da pek faydalı olduğunu, hipnozu kolaylaştırdığını ileri sürenler vardır. (WHITLOW, J. E.) Bu durumda hafif bir alkaiozun, daha doğrusu alkaloza gidişin hipnotik transı da­vet ettiği düşünülebilir deniyor. Ben süjelerin çoğunda böyle bir nefes artışı usulüne baş vurmadan da hipnoz tevlid ettim. Böyle bir alkaloza gidiş gibi fizyolojik vetirenin rolünden pek emin değilim. Maamafih ispiritizma seanslarında bir nev’i “autohypnose” yaptıkları söylenebilecek olan medyumlarını transa girerken ekseriya kendiliklerinden böyle sık sık nefes alıp ver­meleri fenomeni bu görüşü teyid eder gibidir. Ancak birçok parapsikologlar hipnotik trans ile ispiritik transın farklı hal­ler olduğu kanaatindedirler. (SUDRE, AMADOU, RICHET ve diğerleri) (Not: TAN, epileptik olduğunu bilmediği bir süjede bir kaç derin nefes alıp verdirmeden sonra bir grand-mal epilepsi aksesi gördüğünü belirterek bu usulün mahzuruna dik­kati çekmektedir ki çok haklıdır, s: 39.)

 Hipnoza giren bir süjenin trans’ını derinleştirmek için tel­kine devam şarttır ve şu şekildle yapılır:

“..Şimdi artık dediğim şekilde uykuya benzer bir hale gir­diniz. Beni duyuyor ve dinliyorsunuz. Ama uykunuz git gide derinleşiyor ve derinleştikçe sesim size daha derinden, uzaklar­da imişim gibi gelecek..” Bu esnada hipnotizör sesinin şidde­tini tedricen azaltmalı, hatta usulca, bir kaç adım, süjeden uzaklaşmalıdır da.

Süjeye operatörün sesinden gayrı hiç bir ses duymayacağı da telkin edilebilir. Amma bu ancak transm orta ve ileri saf­halarında mümkün olabilen işitme sahasına ait bir nev’i nega­tif hallüsinasyondur. Şöyle ki:

“Uykunuzun daha da derinleşmesini istiyorum. Derin bir nefes alınız, bir nefes daha, bir daha., tamam. Şimdi çok de­rin bir uykudasınız. Benden başka hiç kimsenin sesi size ula­şamaz. Yalnız benim sesimi duyuyorsunuz.” denir ve bu hu­sus, varsa, hazirandan birisine seslendirilerek kontrol de edi­lir.

Acaba, bir insanı hipnotize edebilmek için ne kadar zamana ihtiyaç vardır ?

Bu sorunun cevabı her vak’aya göre değişmektedir. Her ne kadar ilk seferinde bile bir naç dakika içinde kolaylıkla transa giren süjeler mevcutsa da, umumiyetle ilk seans için oldukça yorucu bir gayret ve uzun bir zaman sarfına ihtiyaç vardır. Birçok süjeler de bir kaç seanstan sonra ancak hipno­za elverişli bir hale girerler. (Bu hususda, Hipnotizabilite bah­sinde tafsilât verilmiştir.) ERICKSON derin bir transm 3-4 saatlik devamlı bir telkinle ancak tevlid edilebileceğini söyler. (ERICKSON- M., s: 70)

Başkaları tarafından da olsa evvelce hipnotize edilmiş kimseler, müteakip seanslarda daha kolay transa girerler. He­le süjeye badema kolaylıkla transa girebilmesi için bir post-hipnotik telkin yapılmışsa, bu telkine ait bir sinyal, süjenin derhal hipnoza girmesine kâfi gelir. Bu maksatla türlü işaret­ler kullanılabilir. Bunlar göz, kulak ve dokunma duygularına ait (visuel, auditoire, tactil.) sinyaller olabilir. Mesela bir ke­lime, bir sayı, bir ışık veya ses, bir yerine dokunma,.gibi.

Bir zamanlar henüz tıp talebesiyken, (M...) adında, pek hipnotizahl bir süje üzerinde müteaddit hipnoz tecrübeleri yap­mıştım. Süje hasta değildi, tedaviye de ihtiyacı yoktu; fakat define meraklısıydı ve evinin bir köşesinde bulunduğunu san­dığı bir muhayyel defineyi keşfedebilmek için hipnotizmadan faydalanmak istiyordu. Beni Çengelköyündeki evine de götür­dü. Uyutulunca “telestezi” ile definenin yerini kolayca keşfede­ceğini sandığı için gönüllü süje idi. Ona, evvelceleri hipnotik transta iken, badema kolayca uyuyup uyanması için, “..ben 7’ye kadar sayınca uyuyacak, 9 deyince uyanacaksınız!” diye post-hipnotik bir telkinde bulunmuştum. Ve gerçekten de ne zaman tecrübeye başlasam, gözlerine bakıp 7’ye kadar sayıyor ve onu kolaylıkla uyutup, 9 diyerek de uyandırıyordum. Evinde misa­fir kaldığımın ertesi günü, Çengelköyünden vapurla dönerken, karşı karşıya oturuyorduk. Bir deneme yapmak aklıma geldi birden.. Ve, “M..., bu gün neydi günlerden. “ • diye sordum. “Pazartesi!” cevabını verdi. Ben günleri saymam gerekiyor­muş gibi parmaklarımla hesap ederek: “Pazartesi.. bir;..2..3.. 4...5...6...7.” der demez, M. göz kapaklan titriye titriye gözleri kapanıp oturduğu yerde başı öne düşüp uyuyuverdi. Birkaç dakika bekledim. Durumun acaipliği etrafın dikkatini fazla çek­meden, böyle bir şey yapmağa hakkım da yok, diye düşünerek, “..pazartesi..8,..9.” dedim ve der demez gözlerini açıp başım doğrulttu ve şaşkın şaşkın “Ne oldu..” diye sordu. Ürkmemesi için, “Bir şey yok” cevabım verdim. “Her halde bir ağırlık gel­di bana..” diye durumu kendi kendine izaha çalıştı.

M., define buldu mu bilmiyorum, fakat ben bu tecrübelerle hipnozun hazinelerim adım adım keşfetmiş oluyordum.

Bittabii böyle post-hipnotifa sinyalleri seçerken dikkatli ve basiretli olmak, süjeyi tehlikeye düşürmiyecek tarzda hareket etmek lazımdır. Yukardaki misalimde, vakıa süje 7 rakkamı ile uyumak üzere şartlandırılmıştı; amma başka birisinin 7 de­mesi ona hiç bir tesir yapamazdı ve yapmıyordu da., zira süje benim ses tonuma ve benim 7 dememe şartlandırılmıştı.

Hipnotik Trans Belirtileri

Hipnotik transa giren süjelerin, gözleri kapanırken, hatta kapandıktan sonra göz kapaklarının titrediği görülür. Bazıla­rında ise daha ziyade burun üzerinde olmak üzere, yüzde ter­leme olur. Trans esnasında göz toparları yukarı doğru kayar. Normal, fizyolojik uykuda da bu hal hasıl olduğu için, hipno­za’ has sayılamaz. Fakat bazı süjelerde trans esnasında her iki göz küresinin ayrı ayrı istikametlerde kaydığı, yani okülojir hareketlerin kalktığı müşahede edilir. Bu hali bazı süjelerde bizzat müşahede ettim. Öyle ki gözleri kapalı olan süjenin göz toparları bir birinden uzaklaşarak dışa doğru hareket ediyordu ve bu hal göz kapaklarının altından farkedilebilecek kadar ba­rizdi.

Bir kısım süjelerde, transa girince, alt çenede çiğnemeyi andırır hareketler de ortaya çıkar. Bu kabil çene hareketlerinin ve bazı süjelerde beliren tebessüm ifadesinin bir mukavemet, direnme (rezistans) belirtisi olabileceğini hatırda tutmalıdır. Transda süje, pelte gibi tam bir gevşeme (relaxation) haline girer. Mesela, kolu kaldırılsa hiç bir mukavemetle karşı-laşdmadığı gibi, bırakılınca da kol külçe gibi düşer. Eğer süje vücudunun bazı kısımlarını oynatıyor veya pozisyon değişti­riyorsa henüz transa girmemiş olduğuna hükmedilirse de, bazı süjelerin hafif veya orta derecede transta daha rahat bir va­ziyet almak için, koltuğa daha iyi yerleşmek gayesiyle hare­ket ettiği de olur. 

Hipnotik Trans Kontrol Testleri

Süje gerçekten transa girdi mi, girmedi mi, girdiyse dere-I cesi nedir ?

Bunu anlamak için bazı testler yapılabilir. Fakat testleri tatbikte acele etmemek, ihtiyatlı olmak gerekir. Zira hipnoza pek müsait bir süjede dahi henüz husule gelmemiş, var olmı-yan bir halin mevcudiyetini arayıp da bulamayınca, bu kontrol süjede telkinin büyüsünü bozan bir tesir tevlid edebileceği gi­bi, transa girmek üzere olan süjenin ruh halindeki gidişi de yolundan çevirebilir.

İlk test, süjenin gözlerini açıp açamıyacağını kontrol et­mektir. Bu kontrolü yapmadan önce, süjeye: “Artık gözleri­niz kapalı, kirpikleriniz bir birine tutkalla yapışmış gibi, fa­kat çok rahatr. Gayret etseniz de onları açamıyaoaksınız; hatta ne kadar çok gayret sarfederseniz kirpiklerinizin o kadar çok bir birine yapıştığını hissedeceksiniz, İsterseniz bir tecrübe edin... Yaaa!. açamı-yorsunuz işte! Yormayın boşuna kendinizi. Sonra ben o tutkalı çözünce kolayca açarsınız.” denir. Gerçek­ten de eğer süje transa girmişse gözlerini açabilmek için ken­dini zorlar ve göz kapakları da titrer hatta, fakat gözlerini bir türlü açamaz.

Nadiren, bazı süjelerin, hipnotik trans yerine normal bir uykuya daldıkları da olabilir. Burada kriter şudur: Normal uy­kuda uyuyan konuşmaz, sorulara cevap vermez. Halbuki hip­notik uykuda süje, konuşur, suallere cevap verir, kabili telkindir.. vs. Diğer mühim bir kriter test de, fizyolojik uykuda diz kapağı (patella) refleksinin kaybolması, buna mukabil hipnotik uykuda baki kalmasıdır. (CHERTOK, s: 30).

Şüphesiz ki transın derinlik derecesine göre daha başka kriterler de vardır. Likin bu kriterler süjenin transa girdiğini muhakkak teyiden göstermekle beraber, daha ziyade transm ne derece derin olduğunu kıymetlendirmeye yaradıkları için bunları müteakip bahisde (Hipnotik Fenomenler’de) ele alaca­ğız. Hipnoz esnasında yapılacak ve süjeye yaptırılabilen şey­ler hep o bahiste belirtilecektir.

Transdaki Süjenin Uyandırılması

Hipnotize edilmiş süjeleri uyandırmak sanıldığının aksine, hiç de güç değildir. Eğer süjeye hassaten kuvvetli bir tel­kin yapılmamışsa, hipnotizörden gayrı bir şahıs bile bumı ba­şarabilir. Bunun için süjeye artık uyanacağını telkin etmek kâfidir.

“Artık sizi uyandırıyorum ! Vücudunuzdaki rehavet ve gevşeme yavaş yavaş zail ohıyo*. Göz kapafclarınızdaki ağırlık kalkıyor, kirpiklerinizin tutkallı gibi, birbirine yapışmış hali kalmıyor, tutkal eriyor, eriyor, eridi. Şimdi – filân– sayıya kadar sayacağım, – filân– deyince gözlerinizi açacak ve tamamen uyanmış olacaksınız.”

Süje uyanır ve şaşkın şaşkın etrafına bakmır. Derin tran­sa girmiş olanlarda, zaman distorsiyonu da olduğundan ve hipnoza mahsus kısmi bir hafıza kaybı (amnezi) teessüs etti­ğinden süjeler, transın ancak başlangıcını hatırlar, fakat ara­da geçen müddeti hatırlamadıkları gibi, çok kere uyuduklarını bile inkâr ederler.

Tedricen uyandırma tarzından gayrı, âni uyandırma şekli de kullanılabilir. Fakat ben şahsen, daima tedrici bir uyandır­mayı tercih ediyorum; çünkü âni uyandırışlarda, süje vakıa gözlerini açıyor, kendine de geliyor, fakat vücudundaki gevşeklik ve uyuşukluk “bir müddet devam edi-yor ki bu da süjede na­il) hoş bir his ve hatta endişe tevlid edebiliyor. Bu yüzdendir ki, ister hasta, nörotik.. vs., olsun, isterse sırf tecessüs saikiyle hipnoza rıza gösteren ve normal görü-nen bir insan olsun, her hıipnotize ettiğim süjeyi uyandırmadan evvel mutlaka ve mutlaka sıh-hati için faydalı telkinlerde bulunuyorum. Bu telkinler I o kadar müessirdir ki bazen hiç hatıra gelmeyen tedavi muvaffakiyetleri ile süjenin sıhhatli ve muvazeneli bir insan olmasına yardım edilmiş olur.

Kullandığım telkin tarzı, ki Dr. Bedri RUHSELMAN’dan öğrenmiştim, umumiyetle şudur:

“iç içe nurdan, parlak halkalar halinde; üç tane, iç içe daireler düşününüz. Tıpkı neon lâmbaları gibi parlak daireler, | görür gibi oluyor... görüyorsunuz. Bu üç halkadan en içteki ayrıca 3 daireden müteşekkildir. Yani eem’an yekûn 5 daire.. İÇ içe.. Boru gibi olan bu halkaların içinden nurdan, pırıl pırıl seyyaleler akıp duruyor. Bu halkalar büyüyor, büyüyor, bü­yüdü., ve vücudunuzu içine alacak cesamete geldi. Şimdi ba­kın bir 8 rakkamı gibi kıvrılıyor ve 8 rakamı halini alıyorlar. Öyle ki sağ omuzunuzdan sol bacağınıza, sağ bacağınızdan sol “muzunuza, tam kalbiniz üzerinde kesişen hatlar halinde başı­nızı ve gövdenizi içine alan kocaman bir 8 rakkamı gibi..”– (Bu esnada elle de hafifçe sıvazlıyarak bu hayali 8 çizilir.) -–”..tamam işte bunlar sizin vücudunuzda cevelân eden kan, lenf ve sinir ceryanlarıdır. Gayet muntazam bir tempo ile sür’-atle ve muvazeneli akıyorlar. Bütün uzuvlarınız son derece sıh­hatli.. Nefes alış verişleriniz gayet normal, iştahınız yerinde; mideniz barsaklarmız gayet muntazam çalışıyorlar. Pek neşeli ve enerjik bir insansınız. Hayatın güçlüklerini yenmek için mü­cadele azminiz yerinde. Uykularınız gayet düzenli, gece yatınca kolayca, rahat ve derin bir uykuya dalacaksınız. Sabahlan is­tediğiniz saate kadar uyuyup, o saatte dip diri, şevkle ve neş’e ile uyanacaksınız., ilh.”

Bu kabil telkinlerin müessiriyetine dair bir misâl de vereyim. Bir gün bir dost meclisinde, ısrarla bir hipnoz tecrübesi yapmamı istediler. Ricalar o kadar arttı ki kıramadım ve hâ-zırundan, uyutulmaya talip olan namzetler arasından, henüz tanıştığım hanımlardan birini hipnoza müsait hissettim ve “.... hanım gelsin” dedim. Her tanışmanın ilkinde çoğu, kere oldu­ğu gibi, meğerse isimler aklımda yanlış kalmış, başka bir ha­nım geldi. Artık bozamazdım, isteksizce, denemeye giriştim. Bu kabil tecrübeler muvaffak olmayınca nahoş bir durum ha­sıl olur, aleni bir başarısızlık müteakip başarıları da güçleşti­rir; doğrusu prestijimi nasıl kurtaracağımı düşünüyordum. Ve o hanımı pek elverişli bulmadığım için bir test mahiyetinde, hem de ayakta, ışıklar yanar ve konuşmalar devam ederken, o gürültüde hipnotize etmeye teşebbüs ettim. Fakat tahminim hilâfına hanımcağız kolaylıkla transa girdi. Mutâd anestezi ve katelepsi gösterilerinden sonra, yukarıdaki telkini yaparak uyandırdım. Bir hafta kadar sonra, bir başka mecliste o hanım ve kocasına rastladım. Tehalükle yanıma geldiler. Kocası; “Aman doktor bey, bizim hanımın müzmin bir kabızlığı vardır. Laksefenol gibi ilâçlar almadan dışarı çıkamaz, çok müteşek­kiriz ki o günden beri ilâca falan hacet kalmadı.. Ne diyorsu­nuz?. Mü-lemma beyim mülemma!..” diye memnuniyet izhar ettiler. Hatta tedaviye devam teklifimi “Ne olur ne olmaz, bu defa diyare olur korkarız..” diye latifeyle karşıladılar.

Hipnotik hale girmiş süjeler bazen hipnotizörün arzusu hilâfına kendiliğinden uyandıkları gibi, hipnotik transa girdik­leri halde menfilik (negativizm) göstererek konuşmamakta ıs­rar edenler de vardır.

Süjenin yapmak istemediği bir hareketi yapması için ıs­rarlı telkinde bulunmanın da, en derin transtaki bir süjenin bile uyanmasına yol açtığını unutmamalıdır.

Hipnotik transa girmiş bir süje hiç bir şey yapılmasa dahi bir müddet sonra tabii uykuya girip, nihayet kendiliğinden uya­nır. Uyutulup da uyanamamaktan korkan kimselere bu gerçek etraflıca izah edilmelidir.

Manyetik Pas’larla “yutup uyandırma ve Karma Metod

Şurasını da ilave edelim ki, manyetik usullerle uyutulan süjelerde, onları, sözle telkine hiç baş vurmadan uyutmak ve daha enteresanı, uyandırıcı hiç bir söz telkini yapmadan uyan­dırmak kabil olmaktadır.

Kullananların isimlerine göre anılan ve tafsilinden sarfı nazar ettiğimiz birçok usul vardır: RICHET, DONATO, VER-BECK, PICKMAN, ONOFROF, BREMAUD, BOURNEVILLE, HANSEN, GERLING, du. POTET, MOUTİN, PITRE, LASE-GUE, FLOWER, LIEBENGEN.. vs., gibi. (FILIATRE, s: 115-263).

Bunun için kullanmakta olduğum metodu kısaca anlatacağım:

Koltuğa rahatça (oturtulan bir süjenin karşısında manyetizör, biraz daha yüksekçe bir sandalyeye oturur. Süjenin dizlerini dizleri arasına alır. Süje parmaklarını hafifçe ‘bükerek, avuçlan yukarı bakar şekilde ellerini dizleri üzerine koyar. Manyetizör dış parmaklan bükülüp avuçları aşağı bakar şekilde elle­rini uzatır ve süjenin başparmaklannın iç yüzü kendi başpar-maklarının iç yüzüne değecek şekilde tutar. Gözlerini süjenin iki kakı arasına diker. Bir müddet öylece sabit bir şekilde ba­kar. Süje evvelce tarif edildiği veçhile kendiliğimden gözlerini kapadıktan sonra manyetik pas’Iara başlanır.

Pas’lar şöyle yapılır:

Manyetizör” yüzü süjeye dönük ayakta durur. Hafifçe çömelir gibi yaparak avuçlan arkaya dönük, sanki yerden bir şey a suçluyormuş gibi kendi baş parmaklarını avuçlarak, avuçlarını kapatır ve kollan ile arkadan yanlara ve öne doğru bir daire çizerek, ellerini süjenin alnı hizasına getirir ve getirir getirmez, her iki avucunu da ellerini birbirine değdirmeden, yumuşakça açar; öyle ki, parmaklan hafifçe gergin ve uçları sü­jenin alnına doğru olmak üzere yelpaze gibi duran ellerini yavaş yavaş süjeye bir duman kovar ve dağıtırmış gibi pas hareketleri de süjeyi uyandırır.

Süjelerin çoğu, pas’ların yapıldığı sırada, manyetizörün parmak uçlarından ışık gibi bir şeyin çıktığını gördüklerini ifa­de ederler. Süjenin gözlerinin kapalı olması bile, manyetizörün parmaklan gözlerinin hizasından geçerken bu ışık (?) ‘lan görmesine engel olmamaktadır. Bir binefsihi telkin (autisuggestion) olması pek muhtemel olan bu hali, manyetizörler ışıklı pas (passe lumineuse) diye manyetik seyyalenin intişarına delil olarak gösterirler. Bu hali bir illüzyon addedenler olduğu gibi, bir hassasiyet ifadesi sayanlar da vardır.

İlk olarak DUMONTPALLIER tarafından pas’lar hipnoz tevlid eden, fizik tesirler olarak mütalea edilmişti. Bir zaman­lar CHARCOT ve Salpetriere ekolü tarafından hipnoz bir nev’i histeri addedilirken, paslar da vücutta histerojen bölge­leri uyarma gibi mütalea ediliyordu. Amma sonra BERNHEIM süjenin her hangi bir vücut bölgesinin post-hipnotik telkinle hipnozu kolaylaştırıcı bir tesire sahip kılınabileceğini, binaen­aleyh böyle “hysterogene” veya “hypnogene” belirli bölgeler­den bahsedilemeyeceğini gösterdi. Maamafih halâ CHARCOT gibi düşünenler vardır, (mesela CHAUCHARD).

PAVLOV ekolü, manyetik pasları fizyolojik bir tefsirle ele alıp kullanmakta bir beis görmemiştir. Pasları PAVLOV. temas hissine aid (taktil) stimuluslar; NICOLAIEV hareket hissine aid (termik) stimuluslar diye tefsir ediyorlar; hatta IVANOV-SMOLESKİ “Passes lumineuses” yani ışıklı pasların görme duyusuna aid (vizüel) stimuluslar gibi tesir ettiğini ileri sürüyorlar. (NICOLAIEV, A. P., Theorie et Pratique de l’Hypnose au point de vue phisiologique. Kiev, 1927 (Russe), 64. s.’dan nakleden CHERTOK, s: 15).

Bazı amerikan müellifleri ise, pas’ları psikodinamik bir perspektifden ele alarak, mesela alnın oğuşturulmasmı, süjede çocukluk hatıralarının uyandırılması ile uykuyu kolaylaştırması diye tefsir ediyorlar. (K L E M P E R E R, A. Hypnotherapy. The Journal of nervous and mental diseases, vol. 106, No. 2, Aout 1947, 176-185’den naklen CHERTOK, s: 15).

Şüphe yok ki bütün bu izah ve tefsir gayretleri, pas’ların gayrı kabili inkâr tesirlerini görmekten doğuyor. Hakikaten, şahsi müşahedelerim, bende de manyetik pas denen hareketle­rin ve manevralarm, hipnotik transm tevlidini ve derinleştirilmesini kolaylaştırdığı kanaatini hasıl etmiştir. Teoriler bah­sinde kısaca, bu noktaya tekrar dönülecektir.

HİPNOZ TEKNİĞİNDE YARDIMCI YAŞANTILAR

Hipnoz ve hipnotik haller için, yardımcı vasıtalar kullanılması MESMER ve BRAID’den çok daha eskilere uzanır. Ba­zı kimyevi maddelerin, nebatların ve dumanlarının, «ilâçla Hipnoz» bahsinde mütalea edeceğimiz hipnotik tesirleri hasıl etmek maksadıyle, dini-mistik merasimlerde, ta ilk devirlerden beri kullanılageldiği malûmdur.

Afrika zencilerinin tamtamlarının, dini dans esnasında vecd (extase) haline gelip, kataleptik bir durumda yere yuvar­lananlarda böylece hipnotik bir tesir yaptığı söylenebilir. Hat­tâ muharebelerde hücum esnasında davul seslerinin, tekbirle­rin kullanılmasının âdet oluşunu da, askerleri hipnoidal bir otomatizma ile, düşmana karşı gözü kara hücuma geçirmeyi kolaylaştırıcı tesirine bağlamak kabildir. Nihayet, parapsikolojinin etüd sahasına giren trans fenomenlerinde kullanılan kristal cam küre, bardakta su, ikıuyu, ayna, mürekkep damlası gibi araçları da birer otihipnoz (autohypnose) vasıtası addedebiliriz.

MESMER, hastalarım manyetize etmek için demir çubuktan faydalanıyordu. Toplu tedavi-lerinde, birçok mıknatıslı demir çubukları hastalara tutturup, en evvel hipnoza girenlerin tesirinden de faydalanarak, kitlevi hipnozları nasıl yaptığını tarihçede tasvir etmiştik. BRAID’in parlak cisimleri, BERNHEIM’in parmak uçlarmı hipnoz vasıası olarak kullandığım belirtmiştik. BERNHEIM, kokuları da hipnoz vasıtası olarak kul­lanmıştır. (B E N H E I M, İT.; F I L L O U X, s: 24).

Işık olsun, ses olsun, pas şeklinde olsun, monoton ve devamlı tenbihlerin hipnoz tevlid edici tesire sahip olduğunun keşfinden sonra, bu tenbihleri temin eden çeşitli âletler ve ci­hazlar kullanılmıştır. Dönen tekerlekler, değişen renkler yanıp sönen ışıklar veya~ alevler, monoton ses veren metronom, mun­tazaman sallanan pandül, gramofon plâkları veya teyp gibi ses cihazları., ilh. «Sensitivometre, hypnoscope» gibi adlar takılan bu kabil cihazlar çeşit çeşittir.

Dr. LOUYS, bir saat makinesi tertibatı ile açılıp kapanan bir ışık ve dönen aynalar kullanmıştı.

LeCRON ve BAURDEAUX, elektrik motoru ile döndürülen yarım bir diskten faydalanarak yanıp sönen bir ışık terti­batı yapmışlardır. Buna, ışağm şiddetini vaziyete göre ayarlıyan, bir diyafram ve ayrıca, ışığın yanıp sönmesi ile hem zaman (syncron) olarak çalışan bir ses cihazı da ilâve etmişlerdir. Böylece süjenin hem görme, hem de işitme duyuları, ritmik stimıuluslara maruz bırakılmak istenmiştir.

LAWRENCE. S. KUBİE ve S. MARGOLIN adlı psikolog­lar, basit bir mikrofondan faydalanarak bir cihaz yapmışlardır. Süjenin boynuna konan bu mikrofon, onun kendi teneffüs seslerini, kulaklıklar vasıtası ile kendisine duyurmaktadır. Böylece, süje, kendi teneffüs seslerini dinledikçe, o ritme kendini kaptırmakta ve hipnoidal bir hale kolaylıkla girmektedir. Sonra da telkinle transa sokulmaktadır. Böyle bir ses sistemine, teneffüs ritmi ile senkron olarak, aydınlığı artıp eksilen bir ek­ran ilâve ederek cihazın tesirliliğini arttıranlar da vaföır.

Los Angeles Hypnotherapy Enstitüsünden Howard D. TAVERCY, üzerinde muhitten merkeze doğru kıvrılan siyah-be-yaz helezoni hatlar olan bir disk icat etmiştir ki bu diske devamlı surette bakmak, süjede sonsuza kayıyormuş, bir girdaba dalıyormuş gibi bir his tevlid etmektedir ve süje, az sonra, gözleri kapanarak transa girmektedir. Bu esnada yapılan telkinler transı derinleştirmektedir. Bir kaç sene evvel -İstanbula gelen profesyonel hipnotist D. D. WATSON’un da böyle bir disk kullandığını gördüm.

Leyden Psikiyatri Kliniği’nden Berthol STOKVIS, üzerine biri mavi, diğeri sarı renkte iki kâğıt şerit yapıştırılmış bir gri kartonu, hem süjestibilite testi, hem de hipnoz aracı olarak başarıyla kullanmaktadır. Süje, kartı münasip bir mesafede tutarak renkli şeritlerin arasındaki gri sahaya gözlerini diker; bu esnada ona, oraya baktıkça daha başka renklerin husule geleceği, mavi şeridin yanında sarı, sarı şeridin yanında da mavi bir çizgi göreceği söylenir. Zaten böyle bir telkin ya­pılmasa da çoğu süjeler böyle bir renk illüzyonuna kapılmaktadırlar. Nihayet bir müddet sonra, süjenin gözünde renkler bir birine karışır, yeni renkler görür. Bu sırada uykuya doğru gittiği telkin edilir ve telkine devam edilerek hipnoza sokulur.

•Bu maksatla üzerinde renkli dilimler bulunan bir daire de kullanılır. Dönen dairenin merkezine bakan süje, daire döndükçe hipnoidal bir hale girer ve telkinle transa sokulur.

Gramafon plâkları, telli, şeritli teypler yani ses makina-ları da yardımcı vasıta olarak kullanılabiliyor. Bunların yardı­mı ile tekrarlanan telkinler, şahsın bir binefsihi telkin (otosujesiyon) ile kendi kendini hipnotize etmesine (autohypnose) yol açar. Şurası muhakkak ki evvelce hiç hipnotize edilmemiş kimseleri bu şekilde hinotize etmek nadiren kabil olur. Fakat hipnoza alıştırılmış süjeler, mesela kendi hipnotizörünün sesini plâktan, radyodan vs. duyarak, kolayca transa girerler.

Bu malksatla, bizzat hipnotizörün resmi de kullanılıyor. Mesela, son zamanlarda Henry BLYTHE adında bir ingiliz hip-notisti, kendi resmi ile asistanının sesinden müştereken şöyle faydalanıyor: Tedaviye gelen hastalar, hipnotistin büyük ebad-daki resminin gözlerine, yattıkları yerden dikkatle bakmakta ve 19 yaşında güzel bir kız olan asistan Juüe BROOME’un plâğa alınmış tatlı sesini dinleyerek kendilerinden geçip, tran­sa girmektedirler. BLYTHE, bu metodla, bilhassa nefes dar lığı çeken, sigarayı bırakmak isteyen hastalan tedavi ettiğini belirtmektedir.

Her zaman âlet veya vasıta tedariki kabil olmayabilir. O takdirde, daha basit usullere baş vurmak gerekir. Mesela PITZER, hipnoza başlamadan önce, süjeyi 4-5 dakika, süren met­ronom sesi ile veya saydığı sayıların ritmi ile, gözlerini açıp kapamasını tavsiye ederek yorduktan sonra uyutmaktadır.

Ben süjeyi oturttuktan sonra, elektrik ampulüne gözlerini diktirtip komütatörü ritmik bir şekilde açıp kapıyarak, hem ışık hem de ses tembihleri hasıl etmiş olarak yorduktan sonra, gözlerine bakarak hipnoza sokmayı, kliniğin namüsait şartları içinde –hele vak’alar üst üste olursa fazla yorulmamak maksadiyle– çare-usul diye kullanmaktayım.

Hipnozda teknik bahsinde netice olarak, teyiden belirtelim ki, her hipnotizöre göre farklı usuller mevcut olduğu gibi, her süjenin hususiyetine ve ânın icaplarına göre, bu usullerde ya­pılması gereken değişiklikler de mevzuu bahistir. Böyle olunca da tıpkı hekimlik ve tedavi san’atı gibi, hipnotizma da zamana zemine, şahsa göre geniş tatbik sahası bulan bir san’at oluyor demektir.

HİPNOTİK FENOMENLER

Hipnotize edilen yani hipnotik trans’a sokulan bir insanda acaba neier görülür?

Hipnotizmanın bu pek şayanı dikkat bahsi, zengin müşa­hedelerle doludur. Burada, bu müşahede edilen tezahürleri kısaca belirtmeye çalışacağız, (Fenomen «phenomene» terimi­ni hâdise manasına gelmesinden gayrı zevahir manasını da tazammun ettiği için kullanıyoruz),

FENOMENLERİ TASNİF GAYRETLERİ:

Hipnotik transda ortaya çıkan tezahürlerin belirli bir sıra’sı olup olmadığı hususu eski manyetizörlerce de çok araştırılmıştır.

Eski manyetizörlerin tasnifi

MESMER, manyetik uykunun (hipnotik transm) derecedekilerine pek önem vermemişti ve hastalarında ihtilâçlar (convul-sions) tevlid ederek şifa teminiyle iktifa ediyordu.

Marguie de PUYSEGUR’ün 1783’de sun’i uyurgezerlik (somnambulisme artificielle)’i keşfinden sonra, sujelerin trans esnasındaki hallerini ve tezahürlerini incelemeye kıymet veri­lir oldu. Bilhassa –tarihçede belirttiğimiz üzre– transdaki sujelerin somnambül haline girmesine ve o zamanki tabirle fevkalâde keşşaf, en iç yerlere kadar gören (extra lucide) bir duruma gelen süjelerde, paranormal fenomenlerin «telepathie, clairvoyance» zuhuruna büyük bir ehemmiyet atfediliyor, bu vasıtayla hastalıkların teşhis ve tedavisine çalışıyordu. Bu çalışmalar XIX. asrın amatör ve profesyonel birçok araştırı­cılarını meşgul etmiştir. (J A N E T, I, II).

Manyetizörlerin çoğu bu arada hipnotik (veya manyetik) transm derecelerini umumiyetle şöyle sıralarlardı:

– «Torpeur» yani -uyuşukluk hali,

– «Charme» yani teshir edilme, cezbedilme hali,

– «Catalepsie» yani. kaskatı kesilme hali,

– «Somnambulisme» yani uyurgezerlik hali,

– «Lethargie» yani, nevmi müstağrak, ölüme benzer

baygınlık hali, ve letarjiden ötesine de ölüm halini koyuyorlardı. (J A G O T, s: 117-180.)

CHARCOT’nun tasnifi

Histeri ile hipnozun alâka derecesini tayin için yapılan araştırmalar üzerine eğilen dikkatler, CHARCOT ve Salpetriere ekolünde en inatçı ve katı ifadesini buldu. Hipnozu ancak his­teriklerde hasıl edilebilen bir nevroz addeden Salpetriere eko­lü, 3 devre kabul ediyordu:

– «Lethargie» buradaki letarji manyetizörlerinkinden farklı manadadır, daha ziyade uyuşukluk ve istiğrak demektir.

– «Catalepsie»

– «Somnambule»

CHARCOT’ya göre bu birbirinden farklı üç halden biri veya diğeri süjenin bakışlarını fikse etmesini takiben ilk ham­lede elde edilir. Letarji hali süjenin gözlerini açması suretiyle katalepsi’ye istihale edebilir; katalepsi hali gözlerin kapatıl­ması ile yahut da karanlıkta, tekrar letarji haline dönebilir. Bu iki hal de, süjenin tepesini hafifçe oğuşturarak somnambülizm haline istihale eder ve bu uyurgezerlik de göz kürelerine hafifçe bastırarak yeniden letarji haline avdet edebilir. Letarji ‘ hali telkine elverişli değildir, diğer haller daha müsaittir... ilh. (J O I R E, s: 27-89.). Sonraları BERNHEIM bu sınıflamanın ve CHARCOT’nun her süjede aynı halleri görmesinin, aslında Salpetriere’e giren hastalanıl birbirlerini telkin altında bırak­masından doğan yanlış bir müşahede olduğunu ileri sürdü.

LIEBEAULT’nun tasnifi

Sözle telkin (verbale suggestione) metodunu geliştiren LlEBEAULT ve onun şakirdi BERNHEIM, hipnozu sadece histeriklerde hasıl edilebilen bir nevroz addeden iddiayı reddedip, bunun telkin (suggestion) ile ortaya çıkan bir fenomen olduğunu ve herkeste, normallerde de hasıl edilebileceğini ileri sürdüler ki Nancy ekolü diye meşhur olan bu görüşün kurucu­su LlEBEAULT 1886’da şu tasnifi yapıyordu:

LlEBEAULT’ya göre başlıca iki hal vardır: I – Hafif uy­ku; II – Derin uyku yahut somnambül hali.

I – (Somımeil legerj Hafif Uyku:

1. derece: «Somnolence» Uyku ile uyanıklık arası hali;

Göz kapaklarını açma güçlüğü, başta ağırlık, uyuşukluk, gevşeklik ve «rtorpeur» uyuşuklukla karakterizedir. Süjelerin %6,06’sı bu belirti­leri gösterirler.

2. derece: «Sommeil leger» hafif uyku hali: Katalepsi başlangıcı ile karakterizedir. Fakat süjeler, eğer kendilerine bir vaziyet verilirse, et­raf uzuvlarının bu durumunu değiştirebilirler henüz. Süjelerin % 17,48’i
bu dereceye gelirler.

3. derece: «Sommeil leger plus profond» Daha derin hafif uyku ha­li. Rehavet, katalepsi. Fakat telkin edilen otomatik devri hareketleri durdurmak için süjenin az çok iradesi vardır. Süjelerin % 35,89’u bu ha­li gösterirler.

4. derece: «Sommeil leger intermediaire» Hafif uykunun derin uy­kuya intikal safhası. Katalepsi, devri otomatik hareketler. Süjelerin bü­tün dikkati hipnotizör üzerinde topianmışjtır, yani onun dışında hiç bir şeyle ilgilenmez, başka hiç bir sesi duymaz ve uyanınca, olup bitenleri hiç hatırlamaz. Süjelerin % 7,22’si bu hali gösterirler.

II – (Ue Sommeil profonfl mı somnaittbuliq!ule) Derin nyfcoı yar hut sonffliamhül devresi:

1. derece: Uyku esnasında «hallucinabilite», yani süjeye haliüsinas-yonlar görmesi telkin edilebilir; ve uyanınca tam «amnesie» yani olup bitenleri katiyyen hatırlıyamamak. Hallüsinasyonlar uyanınca kaybolurlar. Süje hipnotizörün emirlerine kolaylıkla iltaat eder. Süjelerin % 24,94’ü bu devreye ulaşırlar.

2. ıjerece: Uyanınca tam amnezi; uyku esnasında kabil olmasına ilâveten post-hipnotik hallüsinabilite, yani süje uykudan çıktıktan sonra, da uyku esnasında telkin edilen hallüsinasyonları görür veya yaşar. Hipnoitizöre tam iltaat. Süjelerin % 4,66’sı bu bale sokulabilirler.

BERNHEIM’in tasnifi

BERNHEIM, üstadının bu tasnifini benimsemekle beraber, LlBEAULT’nun taksiminde 4. dereceden itibaren süjenin dik­katini yalnız hipnotizör üzerinde topladığı ve dış âlemle hiç ilgi­lenmediği hususunun aksini de müşahede ettiğini işaretle, bilâ­kis kendi somnambüllerinin dış âlemle teması muhafaza ettik­lerini, kendilerine hitap edenlere cevap verdiklerini gördüğünü ilâve ederek, bu keyfiyetin süjeye yapılan telkine bağlı olduğunu belirtiyor. Eğer hipnotizör süjeye, «benim sesimden başka bir ses duymıyacaksın.» diye telkinde bulunursa, o takdirde süje sadece hipnotizörün suallerine cevap veriyor ve başka hiç bir sesle ilgilenmiyor ki. bu günkü bilgilerimizle bu negatif bir işitme hallüsinasyonu telâkki edilebilir.

BERNHEIM'ın tasnifi de şudur: I. Sınıf: Süje uyanınca her şeyi hatırlar. Bunun dereceleri şunlardır:

1. derece: «Torpeur, sonınolence» Telkine bağlı olarak rehavet, sı­caklık hissi gibi muhtelif ihsaslar.

2. derece: Gözleri kendi kendine açmanın imkânsızlığı.

Telkinle katalepsi tevlidi kabildir, fakat süje bunu boza­bilir.

3. derece: Süjenin bozamıyacağı katalepsi,

4. derece: Telkinle kontrakitürler tevlidi. (Bu derecede umumiyetle analjeziler de hasıl edilebilir.)

4. derece: Otomatik itaat.

II. Sınıf: Süje uyanınca tam bir amnezi içindedir, hiç bir şey hatırlamaz.

1. derece-: Uyanınca amnezi; hallüsinabilite henüz yoktur.

2. derece: Uyku esnasında hallüsinabilite.

3. derece: Hem uyku esnasında, hem de hipnozdan sonra devam edebilen hallüsinasyonlar telkin edilebilir.

Bu derecelerin her birinden diğerine intikalin tedricen ol­duğunu ifade eden BERNHEIM, bu tasnifin de tamamen sun’i olduğunu, her süjeye göre sürelerinin ve intikal kademelerinin değişebileceğini itiraf eder. (B E R N H E I M, II. s: 101-105).

JANET’nin tasnifi

Pierre JANET, 9 farklı hal kabul eder:

1. derece: «Catalepsie»

2. derece: «Catalepsie lethargique»

3. derece: «Catalepsie somnambulique»

4. derece: «Catalepsie cataleptique»

5. derece: «Lethargie»

6. derece: «Lethargie somnambulique»

7. derece: «Somnambulisme»

8. derece: «Somnambulisme cataleptique» 9. derece: «Somnambulisme lethargique»

(F I L I A T R E, s:, 272.)

Gerçekten de bir taraftan süjenin ruh ve şahsiyet yapısına, nevropat veya normal olup olmamasına, diğer taraftan da kullanılan hipnoz usulüne ve yapılan telkinlerin (hatta evvel-ceden süjenin bir hipnoz sahnesine şahid olmasının) - tarzına göre, o kadar çeşitli ve zengin tezahürler vardır ki, hipnotik fenomenleri kat’i olarak sınıflandırma ve kademelendirme hu­susunda bir ittifaka varılamamıştır. Esasen bu durum muvacehesinde her süjenin hipnoz esnasında mutlaka geçirmesi icap eden kesin kademelerden bahsetmek güçtür. 

SON TASNİFLER

Son zamanlarda, bilhassa Amerikan araştırıcıları DAVİS ve HUSBAND, LeCRON ve BORDEAUX psişik değişikliklerin yanı sıra somatik değişiklikleri de dikkate alarak türlü tablolar ortaya atmışlardır. TAN bunlan kendi anlayışının ışı­ğında ve tecrübelerine göre şu şekilde birleştirmiştir ki bir fi­kir vermesi maksadı ile naklediyoruz:

Transın derinliği   Husule gelen Fenomenler

Hipnoidal             Fizik bir gevşeme. Hafif bir sersemlik. Göz

kapaklarının titremesi. Gözlerin kapanması. Zihni faaliyette bir sükûnet. Etrafın ağırlaşması.

Göz kapaklarında katalepsi. Kol ve bacaklarda katalepsi. Teneffüsün yavaşlayıp derinleşmesi, nabzın yavaşlaması. Ağırlığın vücutta duyulma­sı. Kinestezik hezeyanlar (tam müsküler inhibisyon)

Kısmi amneziler. Eldiven biçimi anesteziler. İl­lüzyonlar (taktil, gestatori, olfaktori). Spontan veya dirije edilen rüyalaır. Hislerde keskinleşme (duymada hava şartlarını tayinde). Zaman dis~ torsiyonu.

Trans bozulmadan gözlerin açılabilmesi. Somnambülizm. Tam amnezi. Tam anestezi. Post-hipnotik anestezi. Fonksiyonel sağırlık, körlük ve paraliziler. Hipermnezi. Küçük yaşlara doğ­ru gitme. Post-hipnotik pozitif veya negatif hal­lüsinasyonlar. Tam dissosiyasyon. Organik vücut fonksiyonlarına tesir. Psişik tesirle ciltde vezikül veya büllerin husule gelmesi.

( T A N / s: 24-25.)

Görülüyor ki eski manyetizörlerin tasnifi ile en son araştırıcıların bulguları, ana hatları itibarile olduğu gibi teferruatta da az çok bir birine tekabül etmektedir.

Mesela, hipnoidal hal, LIEBEAULT’nun somnolans, eski manyetizörlerin torpör haline tekabül ediyor. Transı hafif, orta ve derin diye ayırmakla; şarm, katalepsi, somnambül hali diye sıralamak arasında terim farkından gayrı, pek büyük bir ay­rılık yoktur.

Şimdi fenomenleri ve transm derinleşme tarzını grafik ha­linde gösteren bir tablo dercediyoruz M, cerrahi müdahele saf­halarını da işaret etmesi bakımından dikkate değer olan bu tab­lo, Thomas O. BURGESS’indir. 

(Thomas O;. BURGESS’dem)

Rakkamlar trans safhalarını ve derinlik derecelerini, siyah eğri de “iratasın derinleşişini göstermektedu\ Müellif diş hekimi olduğul için, ay­rıca «Hypmodontia» bakımından, Hypnoanesthesia’nııi diş tababetinde tatbikat safhalarını da belirtiyor: ilk 3 safhada süje «reIaxatiotn» yani gevşeme halindedir; fabat yart-uyanıktır. 4 ve 5'inci safhalar atasında kavite hazırlanabilip; 5 ve 6 inci safhalar arasında derin bavitede calşıılabilir; 6'ncı safhadan sonra diş çekilebilir, diğer cerrahi ameliyeler ağrısız ve acısız olarak rahatça yapılabilir.

1. Göz kapaklarına titreme. Kol ve bacaklarda ağırlaşma* Lokal hararet telbinleri müessir­dir.

3. Telkinle kol ve bacaklarda katalepsi tevlidi mümkündür. Göz kapaklarının katalepsisi.

Şuur tamamen yerindedir. Otomatik devri hareketler tevlidi telkin edilebilir,

Trans aşikârdır. Süje, sadece hipnotizörü-nün sesini işitir. Eldiven biçimi anesteziler, taktü illüzyonlar.

Ekstremitelerin ve bütün vücudun tam kata­lepsisi. Atmosfer şalrtlarına karşı hiperabüite

Trans bozulmadan gözler açılabilir. Gözler açılınca bakışlar sabittir. Telkinle post-hip-natik amnezi tevlidi kabildir.

Uyanınca da tam anestezi. Tam anestezi, Post-hipnotik anestezi. Göz hareketleri ko­ordinasyonumun kaybolması. Adale hareket ve reaksiyonlarında rijidite ve betaet.

Ekmenezi (age Iregression). Pozitif oditif ve vizüel hallüsinasyonlar. Bütün post-hipnotik fenomenlerin tevlidi mümkündür.

Bütün volonter (yani kendiliğinden, spontan) hareketlerin inhibe olduğu (yani nehyedildi-ği)ı stüpör (uyuşukluk) hali.

FENOMENLER

Yukarıda hipnoz fenomenolojisi hakkında topluca bir fikir vermeye çalıştık ve fenomenleri tasnif hususundaki tereddüt­leri belirttik. Aşikârdır ki bu güçlük hipnotik transın çok istik­rarsız bir seyir takip eden, pek labil ve nevi şahsına münhasır, spesifik bir hal olmasından ileri geldiği gibi, yapılan telkinlerin, kullanılan usullerin ve süje ile hipnotizör arasındaki girift münasebetin çeşitliliğinden de doğmaktadır. Hele türlü trans devreleri arasındaki intikal safhalarının (transition) pek mütenevvi oluşu kesin bir tasnife imkân bırakmamaktadır. Biz aşağıda hiç bir sıra gözetmeksizin, hipnoz boyunca ortaya çı­kan sübjektif ve objektif fenomenleri süje ve hipnotizör zavi­yesinden anlatıyoruz.

SÜJE NE HİSSEDER?

Hipnotize edilen kimseler, hipnotize edilirken ve hipnoz esnasında acaba ne hissederler? Bunun cevabı aşağıda fenomen­ler etraflıca anlatılırken daha iyi ortaya çıkacaktır. Şimdiye kadar hipnotize ettiğim süjelerin hepsi, mukavemet edilmez bir uyuşukluğun her taraflarını istilâ ettiğini, göz kapaklarının ağırlaşıp kapandığını ve.ondan sonra bir müddet, olup bitenle­ri hatırladıklarını, sonrasını ise hatırlamadıklarını (amnezi) ifade etmekte ittifak halindedirler. Manyetik usullerle uyuttuğum bazı süjeler, pas’lar esnasında ellerimden ışık gibi bir şey­ler çıktığını hissedip gördüklerini söylediler.

Süjeler, bilhassa gözlerinin kapanmasına tekaddüm eden anlarda, benim yüzümün aydınlanıp karardığını ve bu arada yüzümün korkunç bir görünüş aldığım, çehremde ışıktan hatlar belirdiğini söylüyorlar. Bu kabil illüzyonlar gözdeki retina ta­bakasının yorgunluğuna da atfedilebilir. Transa girdikten sonra amnezi başlıyana kadarki safhaları, süjeler, pek iyi hatırlarlar sonradan. Eğer amnezi tam değilse, hattâ süjeler, katiyen uyu­lmadıklarını da iddia ederler. Keza, eğer trans -derin değilse, uyandıktan sonra kendini zorlayıp trans esnasında olup biten­leri kısmen veya tamamen hatırlıyan süjeler vardır.

Meşhur E. BLEULER, bu hususu pek merak ederek ken­dini hipnotize ettirmiştir. BLEULER’in kanaatince, kendini hipnotize ettiren hpinotizör pek azdır ve bu yüzden mukayeseli bir müşahede yapmak güç olmakta; sadece süjelerin, lâalettayin kimselerin intibaları ile iktifa olunmaktadır. Arkadaşı Prof. Dr. v. SPEYR’e kendini hipnotize ettiren BLEUER, kendisi de hipnozla meşgul olduğu için müşahedesi, kendi nefsindeki intibaları ayrı bir değer taşımaktadır, LIEBEAULT’nun sözle telkin ve bakışları fikse etme metodu ile hipnotik transa girmeye başladığı zaman BLEULER, eşyanın hudutlarının kaybolduğunu, gözünde kızarma ve yanmalar başladığını, her ta­rafının gevşediğini ve gözlerini kapadıktan sonra, gözlerinden vücuduna doğru, ta ayaklarına kadar bir sıcaklığın yayıldığı­nı hissettiğini söylüyor. Gözlerinin kendi kendine, mukavemet edilmez bir tesirle kapandığını bilhassa belirten BLEULER, psişi’kt olarak kendini kaybetmediğini, otoktritiğini muhafaza ettiğini de ilâve ediyor. Şüphesiz ki trans kâfi derecede derinleşseydi, bu otokritik de kaybolabilirdi. (F O R E L, s:351.)

HİPNOTlZÖR NE HİSSEDER?

Eğer fiksasyon metodu kullanılıyorsa, bittabii hlpnotizör de süje gibi gözlerini sabit ve kırpmadan tutarak ona bakmak zorundadır. Tecrübesiz, zayıf, bilgisiz ve hipnoza kendileri de pek müsait olan kimselerin başkasını uyutacağım derken, kendilerinin uyuyuvermeleri tehlikesi vardır. Süjeye sözle yapılan telkinlerin bizzat tesirine kapılarak bir otosüjesyona düşme­meye dikkat etmek lâzımdır. Mesela Hector DURVILLE’in. iki süjesi. bir gün DURVILLE’i beklerken birbirlerini manyetize etmeye girişirler ve ikisi birden uyur kalırlar.

Süje gibi hipnotizör de, fiksasyon neticesi, ortalık kararıp aydnılanıyormuş, eşya hudutlarını kaybediyormuş gibi bir ü lüzyona duçar olabilirler. Bu hal benim de bilhassa yorgun olduğum zamanlar başıma geldi. Fakat hipnotizör, her şeyden evvel kendine hâJMm olmasını bilen kimse olmalıdır ki süje üze­rinde hâkimiyet kurabilsin.

Esasen, bilgisi ve şahsiyet yapısı müsait olmıyan kimseler, kendilerini sadece başarısızlıklar değil tehlikeler de befcliyen böyle bir teşebbüse hiç girişmemelidirler. iyi bir hipnotizör ol­manın birçok şartları vardır elbette... Bu konuda «Hipnotiza-bilite» bahsinde tafsilât verilmiştir. 

KATALEPSİ

Hafif trans halinde, telkinle kısmi katalepsiler tevlid et­mek kabildir. Zaten süjenin gözlerini kendi kendine açamama-sı, göz kapaklarına münhasır kısmi bir katalepsinin sonucu­dur. (ERICKSON, EM.)

Kol ve bacak gibi etraf uzuvlarında da telkinle katalepsi hasıl etmelkı kabildir. Mesela, süjenin sağ kolunu sol elle yu­kardan aşağı sıvazlıyarak kaldırıp:

«Simidi kolunuz yavaş yavaş katılaşıyor. Bütün sağ kol adeleleriniz kaskatı kesiliyor. Katılaşıyor, kamaşıyor, katılık daha da artacak bu katılık... Artık Çoban Mehmet bile kolunuzu bükemez» denir ve gerçekten de süjenin o kolu kas katı kesilir ve o vaziyette kalır. Ve aksi bir telkin yapana kadar, o durumu muhafaza eder. Diğer kolu ve bacakları da aynı şe­kilde kataleptik hale koymak mümkündür.

Bu kabil tecrübeleri pek çok süje üzerinde yaptım. Süjeye böyle en acaip pozisyonların verilebilmesi, balmumulaşma hali «flexibilitss cerea» denen ve şizofreni’de görülen durumu hatırlatmaktadır. Ankara Psikiyatri Kliniğinde yaptığım bir demonstrasyonda, süjenin iki kolunu ve bir bacağını böyle kata­leptik hale koyup, uyumakta olduğu koltukta, bu pek rahatsız durumda uzunca bir müddet bırakmıştım. O sırada hazmından, bazılarının süjenin kol ve bacağının bükme teşebbüsü başarısızlıkla sonlanmıştı.

Orta derecede trans derin transa yakan safhasında, bütün vücudu tam bir katalepsiye sokmak kabildir. Şöyle ki, hipnoz­daki süje yere yatırılır ve bütün vücudunun katılaştığı telkin edilir. Bu esnada baştan ayağa kadar vücudunu boydan boya sıvazlamak (manyetik usulle paslar yapmak) katalepsiyi kolaylaştırır. Bazı tecrübeciler âni ve kuvvetli bir ses, mesela bir gong’un vuruşundan, katalepsi husulünü kolaylaştırmak! için istifade ederler. Böylece süjenin vücudu kazık gibi yekpare bir hal alır. Adalelerde tam bir katılık (rijidite) hakimdir. Öyle ki, biri ensesine, diğeri de topukları hizasına konan iki sandalye arasında uzatıp yatırılabilir. Bu şekilde katalepsi haline sokup uzattığım 14 yaşlarında bir erkek çocuğunun üstüne İM kişi birden oturmuştuk ve süjede en ufak bir tahammülsüzlük olmadığı gibi, şüphesiz ki normal zamanda ancak pek idmanlı bir pehlivanın adalelerinin çekebileceği bu yükü, o ufak tefek genç çocuk fütursuzca taşıyordu.

Sahne hipnotizmacılarmm başlıca gösterilerinden olan bu hal, seyredenleri pek şaşırtır. Bu durumda, süjenin karnı üze­rinde, taş karanlar bile vardır.

(Şu hususu işaret edelim: bu katalepsi hali bazı sahne illüzyonistleri ve hokkabazları tarafından âletler yardımı ile taklid edilmektedir ki. bu gösterilerin gerçek katalepsi ile bittabii hiç bir ilgisi yoktur. Mesela, İstanbul Taksim Belediye Gazinosunda böyle bir hokkabazın gösterisinde bulunmuştum. Hokkabazın sözüm ona süjesi, mayo giymiş bir kadındı. Hokkabaz onu bir kaç el hareketi ile sözde hipnotize etti ve sonra sahneye yassı ve uzun, kılıç veya yatağına benzer bir büyük demir çu­buk getirdi, demiri yerdeki bir istinatgaha dikine bir vaziyette yerleştirdi. Bilâhare ikinci bir çubuğu da aynı şekilde birincisinin uzağına koydu ve iki çubuğun tepelerine, ense ve topuklarından İstinad ettirerek, sözde katalepsi haline koyduğu partönerini uzattı. Biraz sonra da topuklardaki istinad çubuğunu çekti. Herkesin şaşkın bakışları önünde kadın.. sadece ensesinden istinad ederek yere paralel bir durumda kaldı. Bu çok şaşırtıcı görünen numaranın iç yüzü çok basittir. Zira mayolu kadının saçları kuyruk sokumuna kadar uzundu. Aslında bu saçların altında gizlenen çelik bir korse vardır ve kadın korsenin ense kısmındaki bir ter­tibatla demir çubuğa sağlamca istinad etmektedir ve itopuklarmdaki de­mir istinad çekilince zahiren yalnızca ensesine isftinad eder görünmesin© rağmen aslında kuyruk sokumuna kadar uzanan bir istinad sathında uzanmış yatıyor durumda idi. Bacaklarına gergin ve dik uzanmış tuta­bilmesi ise basit bir antrenman meselesi idi. Robert TOCQtTBT, bu kabil hileli hipnoz numaralarını büyük bir vukufla açıklamaktadır. «Bkr TOCQUET, I ve II.»

Hipnoz esnasında adale gevşemesi (relamtion’u) bir bal-mumulaşma (flexibilitas eerea) haline; bu da derin transa doğ­ru spontan olarak katalepsiye istihale edebilir. Yani başlangıç­ta hususi telkinle elde edilen katalepsi, bilâhare kendiliğinden bir fenomen olarak zuhur eder. (R E I T E R, Paul. s: 3).

OTOMATİK DEVRİ HAREKETLER

Katalepside nasıl adale hareketleri inhibe edilebiliyorsa, yani nehyediliyor, güçleşiyyorsa, adale hareketlerinin arttırılması ve otomatik bir hale getirilmesi de kabildir.

Hafif trans halindeki süjeye, mesela her iki elini, önünde bir biri etrafında bir çark veya çıkrık gibi döndürmesi ve müteakiben bu hareketi hızlandırması söylenip; sonra da, artık, ne yaparsa yapsın bu hareketi durduramayacağı telkin; edilirse, bu hareketler uzun bir müddet otomatik olarak devam eder. Hele orta transda süje. bu kabil hareketleri kat'iyen durduramaz. (E RI C K S O N, s: 87). işin dikkate değer tarafı, süjelerin normal zamanda yorgunluktan devam edemiyecekleri bu kabil hareketlere hiç yorulmazmışçasına uzun zaman devam edebil­meleridir. Bu halin adele kuvvetindelki gerçek bir artıştan mı, yoksa hipnotik telkin ile sıkıntı, biteviyelik hissinin bunaltısı gi­bi psişik inhibisyonlann izale edilebilmesinden mi ileri geldiği halen münakaşa halindedir.

LIEBEAULT’nun trans derecelerini tasnifinde bahsi ge­çen «autonıatique rotatoire» hareketler bunlardır.

ANESTEZİ ve ANALJEZİLER

Orta transda vücudun her hangi bir bölgesinde hudutları dilendiği gibi tâyin edilmek şartı ile, hissiyeti iptal edilmiş gibi anestezi bölgeleri hasıl etmek kabildir ve bu hal, histerideki fonksiyonel anestezilere benzemektedir. Ancak burada hâdise­nin kendiliğinden değil, hipnotizenin telkinlerine bağlı olarak ortaya çıktığını unutmamak lâzımdır. (CHAUCHARD, II.)

Mesela, «...şimdi sağ kolunuzda elimle işaret ettiğim kı­sımdan aşağısı hissiyetini tamamen kaybedecektir..» denir ve bu esnada hipnotizör eli ile anestezi hududunu işaret ettiği gi­bi, anestezi tevlidi istenen kısım da elle sıvazlanır. Ve, «..artık bu bölgenin hissiyetini tamamen iptal ettim. Orası tamamen ujyuştUj, hiç bir şey, hiç bir acı duymuyor. Bıçakla kesilse bite katiyyen hiç bir acı duymazsınız.» diye ilâve edilir.

Eğer transın derinliği elverişli ise tam bir anestezi ve analjezi yani temas ve ağrı hissinin iptalini husule getirmek kabildir. Bir toplu iğne ile bunu kontrol etmek gerekir. Şayet kontrol menfi netice verir de süje gerek mimikleri, gerekse o uzvu çekmek gibi bir müdafaa reaksiyonu veya söz ile acı duy­duğunu belirtirse, o zaman «..haklısınız, çok iyi bildiniz, uyuşmanın derecesini kontrol etmek istemiştim. Şimdi uyuşma artıyor, artıyor. O bölgedeki hissiyeti tamamen iptal ediyorum..» diyerek sıvazlamaya ve telkine devam etmelidir.

Beklenen analjezinin hasıl olup olmadığı, en münasibi, ste­ril iğnelerle kontrol edilmelidir. Bu maksatla elektrik tentbihleri de kullanılabilir. Süjenin kendi kendisine her hangi bir kontrol ameliyesi yapmasına sureti katiyede kalkışmamalıdır. Zira sü­je kendini fena halde zedeliyebilir. Anestezi ve analjeziyi siga­ra ile yakaralkı da kontrol etmek kabildir. Anestezi tamsa, sü-jeler katiyyen reaksiyon vermez ve hiç bir şey hissetmezler. Steril iğne olmadığı zamanlarda bu çeşit kontrolleri, sigara ile, daha da demonstratif olduğu için pek çok süje üzerinde mü teadcüt defalar yaptım. Katalepsi bahsinde zikrettiğim tecrü­belideki süjede, katalepsi ile beraber anestezi de hasıl etmiş­tim; hattâ Ankara Psikiyatri Kliniği Doçenti Dr. Muharrem ÖZSAN ve Dr. Fuat Aziz GÖKSEL, bizzat sigara ile kolunu yakarak süjedeki analjeziyi kontrol etmişlerdi..

Anestezilerin tam veya bölümlü (diskriminatif) olması da mümıkıündür. Mesela dokunma hissine aid anesteziye mukabil, hararete karşı hassasiyet muhafaza edilebilir.

Anestezi ve analjezi sahalarının hudutlarını, tamamen key­fi olarak, hiç bir hissi dermatoma tâbi olmaksızın tâyin ede­bilme hususu, pitiatik anestezilere pek benzemektedir. Süjenin acı hissetmemesi, ağrı ve temas impulslannın beyne intikalindeki bir inkıtadan değil, onların idrakine ait tamamen psişik bir vetireden doğmaktadır, yani tamamen fonksiyoneldir.

Netekim, bu hususu tahkik için bir süjemiz üzerinde Prof. Dr. Kâzım DAĞYOLU ile beraber elelkıtroansefalografik bir tetkik yaptık. Hipnotik transda olan süjenin kol, bacak ve bir yüz yarımında, telkinle anestezi tevlid ettikten sonra; iğne, si­gara ateşi vs., ile muhtelif ağrılı tenbihler yaptım. Her sefe­rinde, tenbihlerin merkezi sinir sistemine intikali, E. E. G. trasesinde kendini belli ediyordu. Fakat bu esnada süje, olup bitenleri fark etmediği gibi, hipnotik uykusunda rahatça uyu­yordu. Ancak uyandıktan sonra yanık ve iğne yerlerinin acısını duymaya başladı.

Hipnotik anestezide galvanik cereyanla tenbih tecrübeleri de yapılmış ve göz bebeklerinde (pupillalarda) bir reaksiyon, nabızda bir değişiklik müşahede edilmemiştir. (TAN, s: 26). Yalnız taktil histe değil, işitme, görme koku ve tad alma duyu­larında da anesteziler tevlid edilebilir. Böylece fonksiyonel kör­lük, sağırlık., ilh, hasıl edilebilir. ERICKSON, aynı şekilde renk körlüğü de hasıl ettiğini bildirmektedir

Derin transda, post-hipnotik anestezi ve analjeziler de elde edilebilir. Yani süjede hipnotik trans’dan çıktıktan sonra da devam eden anesteziler tevlidi kabildir. Fakat, bu post-hipno­tik anesteziler sonradan pek dikkatle izale edilmelidir. Zira sü­je için zararlı olabilir. (ERICKSON).

Bütün bu fenomenlerin hipnozun cerrahi tatbikatı bakı­mından nasıl geniş ufuklar açtığı aşikârdır ki hipnozun tıptaki yeri bahsinde buna temas edecek ve örnekler de zikredeceğiz.

HİPERlESTEZİLER

Orta ve derine yakın trans halinde süjelerde hiperestezi de tevlid edilebilir. Daha 150 sene evvel eski manyetizörler, duyu­larda duyma (hassasiyet) derece ve keskinliğinin arttırılabileceğini, duyu organlarının daha da hassaslaşabileceğini bittecrübe göstermişlerdi. Keza birçok hipnotizörler - bilhassa TRÖMNER - ışığa karşı hassasiyetin telkinle arttırılabileceğini; V. BEAUNIS aynı halin işitme duygusu için de varid olduğunu tecrübelerle ortaya koymuşlardır. (D O K S A T, II. s: 753; TISCHNBR, s:26).

Temas hissinde olduğu gibi, koku alma, görme duyularında da normal ve mûtad hudutları aşan bir hassasiyet temin etmek kabil oluyor. Maamafih bazı şahıslarda tabii olarak bir duyu keskinliği bulunabileceği hesaba katılırsa, normal fizyolojifc hu­dutları zorlayan bir dikkat teksifi hâdisesinin bahis mevzuu ol­duğu söylenebilir.

Hava şartlarım anlamada da mutâd dışı bir hassasiyet ve kabiliyet hali hasıl edilebiliyor (hyperacuity to atmospherie conditions).

Keza zaman tâyini kabiliyeti de ‘keskinleşmektedir. (Le-CRON, I. s: 242, 397 ve 401).

İLLÜZYON’LAR

Orta transa giren süjelerde temas hissine ait (taktil) il­lüzyonlar hasıl edebileceği gibi. mesela bir soğanı süjeye gül diye koklatmak veya elma diye yedirmek; suyu viski diye içi-rip sarhoşIulVı tevlid etmek kabildir. Sahne hipnotizörlerj bun­dan faydalanarak sükseli gösteriler yapmaktadırlar. (Malûm-durki illüzyon mevcut bir eşyayı başka türlü idrak etmek, mesela, ipi yılan sanmak demektir).

FELÇ’LER

Tamamen fonksiyonel mahiyette felçler tevlid etmek, ba­cağı, kolu tutmaz hale koymak mümkündür. Anestezide olduğu gibi, bu felçleri post-hipnotik halde temadi ettirmek de Ikabil-dir ve keza bunların dikkatle izalesi gerekir. Bu felçlerin piti-atik, fonksiyonel paralizilere benzediği aşikârdır.

SOMNAMBÜL HALİ

Derin transa doğru ortaya çıkan bu hal, tabu uyurgezer­lik (somnambulisme naturelle) haline pek benzemektedir ve za­ten bu yüzdendir ki sun’i uyurgezerlik, provoke somnambülizm (Somnambulisme artificielle, somnambulisme provoque) gibi adlar verilir, M. de PUYSEGUR’ün 1783 deki bu keşfi -ki tarihçede tafsilâtını verdik - «Somnose» adını da alır.

Tabii uyurgezerlik (somnambulisme naturel veya spontane):

Hipnötik somnambülizmi daha iyi anhyabilmek için, tabii uyurge­zerliğin ne olduğunu hatırlatmak faydalı olacaktır.

Somnambülizm, uyku bozukluklarından Parasomni’ler bahsine gi­rer.

Parasomni’leri, serebrospinal, vejetatif ve psişik diye 3’e ayıran ROGER’e göre, somnambüiizm psişik parasomnilerdendir.

Çocuklarda ve adolessan (kâhil) yaşlarda sık görülür.

Bazı hafif şekilleri vardır: Çocuk yaltağından kalkar; odasında, bir şeye çarpmadan, bazı hareketler yapar. Bir kaç kelime telâffuz eder v« uyanmaksızm tekrar yatağına girer, uykusuna devam eder. Ertesi gün hiçbir şey hatırlamaz. Böyle çocuklar, somnambül halinde gezinirlerken kolayca uyandırılabilirler.

Daha ağır şekillerinde: motor otomatizm daha da ileri gidebilir. Şahıs kalkar, giyinir, odasını terkeder. Oldukça kompleks ve garip bir takını hareketleri ve fiilleri icra eder.

Somnambüller kendilerini zararlı akt’lardan korurlar. Uyandıktan sonra amnezi ekseriya itamdır, yani hiç bir şey hatırlamazlar.

LHERMITTE, uyurgezerlerin, gözlerine üflemek suretiyle kolayca uyandırılabileceklerini belirtir. Bu hususun, hipnötik transdaki süjenin aynı usulle uyandırılmağına benzemesi şayanı dikkattir. Uyurgezerlerin, somnambülizm halinde iken gözleri kapalı, kolları ileri uzanmış olarak dolaştıklarına dair zan, yanlıştır ve karikatürlerin, filimlerin uydurması­dır. Aslında böyle bir şey yoktur ve uyurgezer, gözleri açık, fakat uyku­da bir otomat gibi hareket eder.

RISER, böyle hastalarda sügjestibilitenin iddia edildiğinin aksine bir kaide olmaktan uzak bulunduğunu söylemektedir.

Böyle vak’alarda temaruz (simulation) veya sar’a (epilepsi) ihti­malini de dikkate almak lâzımdır.

Epilepside bu otomatizm daha şiddetlidir, motris bir impulsion mev-auubahistir. Hasta kalkar, odasını, evini terkeder; yürür, koşar, önüne çıkana çarpar; düzenli hareketlerden ziyade bazı raptus’lar görülür ve birden bire açılır; post-epileptik konfüzyon geçirir; amnezi mutlaktır.

ROGER’e göre hakiki somnambülizm, ne epilepsiye ne de pitiatizme bağlıdır. Daha çok bedenen iştirak edilmiş, yaşanılmış bir rüya hali mevzuübahisdir. Uykunun tesiri altında psikomotris bir liberasyona bağ­lıdır. Psişik aktiviite aşikârdır: Somnambüllerin bir şeye çarpmadan do­laşmaları, karşılarına çıkan maniaları gördüklerine delâlet eder.

Epilepsi mevzuu bahs olmasa bile, somnambülizm vak’alarmda has­taya verilen barbitürik’ler iyi gelen bir ilâç teşkil eder. (BAHAR,: 25.)

CHAUCHARD, somnambül halini şöyle tarif ediyor:’ Uyuyan bir ruh, uyanık bir vücuda kumanda eder. Adale tonüsü ve motrisite nor­maldir; fakat ne dış âleme ait bir şuur vardır, ne de süjenin gerçek bir iradesi bahis konusudur. Vücut, uyumakta olan beyinden gelen emirlere itaat etmektedir. ineonscient (gayrı şuuri) bir aktivite vardır. Süje an­cak rüyasını ilgilendiren şey için uyanıktır, ve o şey onu harekete geti­ren idee fixe’i (fikri sabiti) takip etmek için zaruridir. Geriye kalan her şey inhibisyon içindedir. Yani burada elektif bir inhibisyon bahis konu­sudur. Somnambülizm katapleksinin zıddıdır. Zira katapleksıde uyuyan bir vücut üzerinde sanki uyanık bir ruh kanatlarını çırpıp durüyojr gibi­dir. (C H A U C H A R D, I. s: 21-22).

Transı derinleştirilen süjeye, «Şimdi uyumaya devam ede­cek, fakat gözlerinizi açacak, hattâ kalkıp yürüyecek-, dolaşa­cak, ve konuşacaksınız.» dendiği zaman, sanki uyanmış gibi gözlerini açıp- emirleri ifa ettiği görülür. Bu telkinler yapılır­ken baş parmakla süjenin tepesini oğuşturmak, somnambülizmi kolaylaştırıyor.

Şimdiye kadar hipnotize ettiğim kimselerden, derin transa sokabilecek kadar yakından meşgul olduğum ve bir kaç tecrübe yapmak imkânını bulduğum bazı süjelerde, birçok defalar som­nambül halini elde ettim. Ankara Psikiyatri Kliniğmdeki de» monstrasyonumda, hipnotize ettiğim süje, böyle bir vak’a idi ve orda, trans esnasında gözlerini açıp, kalkıp yürüyen şüje, hâzırun tarafından alenen müşahede edildi.Keza istanbulda kli­niğimizde de bir başka süjemde aynı fenomeni klinikteki arka­daşlarla beraber müşahede ettik.

Hipnotik transm fenomenolojik tezahürlerinin en dikkate değer ve demonstratif olanları somnambül safhasında ortaya çıkmaktadır.

HALLÜSİNASYON’LAR

Orta transda da hafifçe hasıl edilebilen hallüsinasyonlar, derin ve somnambülik transda, bariz bir şekilde husule getiri­lebilirler.

Somnambül halindeki bir süje, kendisine yapılan telkine tâbi olarak, mevcut bulunmayan objeleri görür veya mevcut olanları görmez, tam bir hallüsine gibi hareket eder. Faraza, yerde bir yılan bulunduğu ve o yılanı ezmesi söylense, topuk­ları ile mevhum yılanı ezer. Böyle pozitif hallüsinasyonlar gibi, negatiflerini de teMn etmek kabildir. Mesela, aslında var olan bir eşyanın, faraza bir masanın orada bulunmadığım telkin edince, süje onu görmez ve hattâ yürürken o masaya çarpar.

Süjenin hipnotizörünkinden gayrı hiç bir sesi duymıyacağı telkin edildikten sonra, diğer bütün bağırmalara ve seslenme­lere rağmen kimseye cevap vermeyişi, lâkin hipnotizörün hi­taplarına rahatça cevap vermesi de işitme sahasında negatif bir hallüsinasyondur.

Daha da dikkate değer bir fenomen, gerek pozitif, gerekse negatif hallüsinasyonlarm, post-hipnotik olarak da devam et-tirilebilmesidir. Yani telkin edilen her hangi bir hallüsinas-yon, süje tamamen uyandırılmadan zuhur ettiği şekilde, uyan­dırıldıktan sonra da devam ettirilebilir. Öyle ki süje, tam bir hallüsine gibi hareket eder. Bu konuda, biraz aşağıda, post-hipnotik telkinler faslında izahat verilecektir.

RÜYA GÖRDÜRME

Transdaki süjeye hipnotizör, dilediği rüyayı gördürebilir.

Normal uyku uyumakta olan bir süjeyi uyandırmaksızm, sözle telkin yaparak uykudan hiç çıkmadan veya pek hafif bir yarı uyku halinin intikali ile hipnotik transa sokmak ve dile­nen rüyayı gördürüp, hipnozdan çılkıararak. normal uykusuna devamını sağlamak kabildir; ve hipnoza mukavim süjelerde bu usûl denenerek onları hipnoza elverişli kılmak mümkün olmak­tadır. (B R U N, I. s: 73-81).

FREUD, şuuraltına itilmiş arzuların, rüyada, kılık değiş­tirip sembollere bürünerek zuhuruna dair nazariyesinin teerübi teyidini hipnozda bulduğunu belirtiyor ve Dr. SCHRÖTTER’in bir vak’asım zikrediyor. Derin hipnotik uykuya sokulan şahıs­lara, bazı cinsi hadiseleri rüya şeklinde görmeleri hipnotizör tarafından emredilince, bu tarzda provoke edilen seksüel (cin­si) materyelin sembollere bürünerek; zuhur ettiğini SCHRÖT-TER 1912’den itibaren teerübi olarak göstermiştir. Mesela bir kadın süjeye dostlarından bir zat ile cinsi alâka tesis etme şek­linde bir hipnotik rüya görmesini emredince, o zat hipnotik rüyada, elinde bir seyahat çantası ile zuhur ediyor ve çantanın üzerinde iri harflerle şunlar yazılı bir etiket vardır: «Yalnız kalmış kadınlar için» (F R E U D, I. s: 33).

Böyle kumanda edilen «diriğe» rüyaların psikoterapi bakı­mından önemi pek büyüktür. Hipnoterapi tekniğinde, ya bir fobiyi izale etmek için bilhassa telkin edilen imajlarla bir alış­tırma tedavisi, veya telkin edilen bir imaj ve sahneden son­ra rüyanın gidişini tamamen süjenin şuuraltı imajinatif faali­yetine terkederek bir psikoanaliz tedavisi yapmak mümkün ol­maktadır. (S C H N E C K, J. M.)

Robert DESSOILE’ın hipnozdan mülhem olarak geliştir­diği «le reve eveille diriğe» tedavisi, hastaları yarı karanlık bir odada bir divana uzandırarak, «relaxation musculaire» halini (adale gevşemesini) temin ettikten sonra âdeta yarı-trans’da olan süjeye teorin edilen imajlarla rüya gördürme esasına da­yanır. (D E S S O I L E, s: 302, 346).

Bedri RUHSELMAN’ın ruhi infisal(dissociation psyeholo-gique) adını verdiği metod da DESSOILE’ın usulüne benze­mektedir. (RUHSELMAN, s: 527-540).

AMNEZİ

Hipnotize edilen süjelerde müşahede edilen en dikkate de­ğer fenomenlerden biri de kısmi amnezi (hafıza kaybı, olanı biteni hatırlamama) dır. Derin transa girdiği halde trans es­nasında olup bitenleri, uyandırıldıktan sonra kendini zorlıyarak hatırlayabilen pek az süje istisna edilirse, süjelerin hemen hepsi, hipnotik transtan büyük bir şaşkınlıkla çıkarlar. Hipnotik uykunun ancak başlangıcını hatırlıyabilen bu süjelerde, or­ta ve derin trans esnasında olup bitenler hakkında tam bir am­nezi vardır. Trans esnasında süjeye yapılan telkinlerle, bu am­nezinin olması veya olmaması da temin edilebilir. Fakat, olup bitenleri hatırlamaması şeklinde hiç bir menfi telkinde bulunul­madığı halde, raûtâd olarak süjeler, orta transtan sonra - bil­hassa derin transta - cereyan eden hâdisatı katiyyen hatırla­mazlar.

Bu hal o kadar karakteristiktir ki, birçok süjeler, sırf hiç bir şey hatırlamadıkları için, uyuduklarına ve uyutulduklarma bile inanmazlar. Ben, birçok süjeyi. trans esnasındaki ağrı hissinin iptalinden (analjeziden) istifade ederek kolunu veya elini sigara ile hafifçe yaktıktan sonra uyandırmak, suretiyle­dir ki gerçekten uyutulduğuna inandırabilmişimdir. Bittabii transda sigara yanığının acısını duymayan süje, hipnozdan çı­karıldıktan sonra yanık yerlerinin sızısını duymaya başlayınca, hayretle o nahiyelere baktıktan sonradırki ancak; ikna olabil­mektedir. Amneziye bağlı bu inanmazlık o kadar tipiktir ki, hâzırunun şahadetine bile inanmıyan ve saat farkını dahi şüphe ile karşılayan süje, bir müddet uyuduğunu kabul etse dahi, hip­noz esnasında konuştuğuna, kalkıp yürüdüğüne bir türlü ihti­mal verememektedir. Keza bu tam amnezi dolayısiyle zaman mefhumu da kaybolmaktadır. (L e C R O N, II. s: 5-100); 143-174). Öyle ki hipnotize edildiği an ile uyandırılıp arasında bir-iki saat geçen süjelerde bile, sanki bir kaç dakika geçmiş gibi «A., imkân yok inanmam! İşte biraz evvel beni uyutmaya çalıştınız ve uyutamadınız, sadece bir ara hafif araştırdığımı hissettim, o kadar.» diye ısrarlara şahit olmuşumdur.

BERNHEIM, hipnozdan sonra böyle amnezi hali gösteren süjelerin, büyük, ısrarlardan sonra, amneziden kurtularak olup bitenleri hatırlıyabildiklerini göstermiştir. Şuuraltı izahlarına temel teşkil eden bu müşahedelerden FREUD, nevrozların me­kanizmasını izahda ve psikanaliz teorisini kurmakta çok istifa­de etmiştir. Fakat bizzat BERNHEIM dahi amnezideki bu bi­lâhare zail olabilmenin her zaman kabil olmadığını, bazen kıs­mi olduğunu ve derin transa giren süjelerdeki tam amnezinin izale edilemediğini kabul etmiştir. (B E R N H E M, II).

Şu nokta calibi dikkattir ki, bu amnezi hali, sadece uya­nıklığa mahsustur ve eğer süje tekrar hipnotize edilirse, bir evvelki seansta, trans boyunca olup bitenleri bütün teferruatı ile hatırlar (ekmnezi). Ve eğer bunları artık unutmaması, uyandıktan sonra da hatırlaması telkin edilirse, hatıralar uyandıktan sonra da canlı kalabilir.

Uyanıklık zamanına dair her hangi bir hatıranın da hip-notik telkinlerle unutturulabileceğine, daha sonra tekrar canlandırılabileceğine ait tecrübeler de vardır. Ancak burada hâ­dise, bir teypin şeridini siler gibi bir unutturmanın değil, ha­tıraların gaynşuura itilerek hatırlanabilmesinin önlendiğini göstermektedir.

ZAMAN TAYİNİ ve ZAMAN DİSTORSİYONU

Hipnoz altında hiperestezi ve hipermnezi ile beraber (hipermnezi ve ekmnezi, hipnotik fenomenlerin son bahsi olarak! ilerde anlatılacaktır). Zaman tâyini kabiliyetinde bir keskinlik de ortaya çıkmaktadır. Bilhassa post-hipnotik telkinlerin icra­sında, zaman tâyinindeki bu. isabet derecesi pek hayret verici­dir. Maamafih bu vesileyle işaret edelim ki hipnoz, insanda zaten meknuz bazı kabiliyet ve hasselerin barizleşmesini kolay­laştırmaktan başka bir şey yapmamaktadır. Netekim sabahleyin filân saatte »yanmak arzu ve iradesi ile yatan birçok insan­lar, (bir kendi kendine telkin -autosuggestion- ile) o saatte elifi elifine veya bir kaç dakika kala uyanabilmektedirler.

Amerikan araştırıcılarının zaman distorsiyonu (time dis-tortion) adını verdikleri fenomen ise şudur: Hipnoz altındaki süjelere bir kaç saati bir kaç dakika veya bir kaç dakikayı bir kaç saat gibi geçirtmek mümkün olmaktadır. Bilhassa otohip-noza kabiliyetli kimseler böylece bir otoşügjessiyonla hisset­tikleri zamanı kısaltabiliyorlar. (COOPERveERICK-SON).

Filozof E. KANT’ın zamanı «a priori» bir form olarak kabul eden «felsefi telâkkisinden EINSTEIN’in izafiyet teorisi­ne kadar türlü görüşleri tedai ettiren bu fenomen, hafıza ve zaman problemine yeni ışıklar tutar mahiyette görünmektedir ki bu mesele üzerinde çok durmak lâzım geliyor.

POST-HİPNOTİK TELKİNLER ve FULLER

Hipnoz altında süjeye yapılan telkinlerin ruhi ve bedeni (psişik ve somatiki) çeşitli müessiriyetleri vardır ve yapılan telkine tabi olarak, bu tesirlerin tezahürlerine istikamet ve şe­kil verilebilir. Fakat bir telkinin, süje transdan çıkarıldıktan sonra, yani uyanıklıkta da tesirini devam ettirmesi veya mu­ayyen bir zamanda o tesiri icra etmesi istenirse, bu durumda bir post-hipnotik telkinden bahsedilir.

Anestezi ve analjezilerin, negatif ve pozitif hallüsinasyonların böyle post-hipnotik telkinlerle, süje hipnozdan çıktıktan sonra da devam ettirilebileceğini belirtmiştik. Lâkin bunlardan en şayanı dikkat olanı, süjenin trans esnasında verilen post-hipnotik emirleri (yani. uyandıktan sonra, evvelceden tayin ve telkin edilen belirli bir saatte icrası istenen emirleri) bilâhare, uyandıktan sonra, emre dair hiç bir şey hatırlamamasına rağ­men belirli bir saatte yerine getirmesidir. Ve burada en şaşır­tıcı husus, post-hipnotik emirlerin elifi elifine zamanında ifa-sıdır. Ortada hiç bir saat olmadan, üstelik hipnozdan, amneziye bağlı bir zaman distorsiyonu-nun şagkmhğı içinde uyanan süjenin evvelceden verilmiş bir emri hiç bir şey hatırlamaksızın bir içtepi, ataklık (impulsion) tarzında ve tam zamanında ifa etmesi, hatta niçin o işi yaptığı sorulduğunda bir bahane uy­durarak bunu rasyonalize etmesi, üzerinde durulmak gereken bir fenomendir. Yapılan işe (icra edilen fule) bir bahane uyduruvermek şeklindeki rasyonalizasyon, şuuraltından (id’den) gelen arzunun, süperego’nun sansürü karşısında, kendini ego’ da realite prensibine uydurarak nasü tahakkuk yolu bulduğu­na dair psikanalitik izah için, parlak bir tecrübi misal teşkil ediyor.

Post-hipnotik emirlere ait ilk tecrübem, vaktiyle İzmir’de ilk hipnoz denemelerimi üzerinde yaptığım süje Z. hanımda olmuştu. Süjeyi ikinci uyutuşumdu ve tecrübeyi göstermek üzere İzmir Devlet Hastahanesi Dahiliye Mütehassısı (bilâhere Başhekimi) Dr. Celâl YARKIN ve bir kaç dostum da bizde idiler. Hepısi ile de süje, o gece ilk defa ta­nışıyordu ve bititabii arada resmiyyet vardı. Hipnoza bağladığım sırada saat 21.10 idi. Trans esnasında süje, hayli uğraşmamdan sonra derin devreye girdi. Ve o zaman süje Z. hanıma uyandıktan sonra saat tam 22,50’de misafirlerden Recai ÖKTEM beyin mendil cebinden mendilimi almasını, 23,15’de de sokak kapısını açıp dışarı çıkmasını ve kapı tok­mağını dışardan vurarak kapıyı çalmasını emrettim. Bu telkini süjeye büyük ısrarlarla ve «sadece gülüp eğlenelim diye rica ediyorum, haydi fcana söz veriniz Z. hanını. Tekrar ediniz lütfen ne yapacağınızı. Evet... saat ll’e 10 kala Recai beyin mendilini alacaksınız, ll’i çeyrek geçe de sokak kapısını açıp dışarı çıkacak ve tokmağı vuracaksınız.» diye emir-telkini (tekrarlatarak kabul ettirebilmişimdir. Zaten post-hipnotik tel­kinlerde bu tekrar tekniğinin ve süjenin muvafakatinin ihmale gelmez bir önemi vardır, başarı bakımından.

Saat 22,05’de süjeyi uyandırdım. Ve artık onunla hiç ilgilenmedik. Umumi mevzular açıldı. Şunu da kaydedeyim ki süjenin saati yoktu ve ortalıkta da hiç bir saat bırakmamış, hatta kol saatlerimizi de gizlemiştik.

Bir zaman sonra süje Z, gözlerini o gece henüz tanıttığı ve evli bir zat olan misafir R. ÖKTEM beye ve onun ceket cebindeki mendile dikti... Deruni bir mücadele geçiriyor gibiydi, hafif sıkıntılı... derin nefesler alarak bir dakika kadar baktı, baktı... Sonra azimli ve kararlı bir zahiri görünüşün örtmeye çalıştığı heyecanla, kalktı, gitti ve mendili çekip aldı. Bir lâhza mendile baktı, akabinde de yüzü, kıpkırmızı oldu: «Şey, mendilinizi nereden almıştınız beyefendi, pek beğendim de„. affedersiniz i buyurunuz...» diye gayet mahcup iade etti ve yerine döndü. Gizlice saat­lerimize baktık, 22,51 idi.. #

38 yaşlarında mahcup bir dul olan Z. hanım, bu hafif hareketini unutturmak istercesine köşesine büzülmüştü. Konuşmalar çeşitli konu­larda devam ediyordu. Bir ara Z. hanım gözlerini bir noktaya dikip, sık sık heyecanlı nefesler alarak, dakikalarca deruni bir mücadele geçirdik­ten sonra azimkar adımlarla fakat bir dtomat gibi gitti, sokak kapısını açtı, dışarı çıktı ve kapı tokmağını bir kaç defa vurdu. Dönerken rahat­lamış gibiydi. Lâkin «Ne oldu? Birisi mi geldi?» diye sorulunca, mahcup ve şaşkın «Hiç... gülelim diye... şey... şaka yapmak istedim de...» şek­linde kekeliyerek izahat vermeye çalıştı. O anda saat tam 23,20 idi. Yeni tanıdığı ve henüz resmi olduğu kimselerin yanında böyle hafiflikler yapmasına pek sıkılmış olacak ki fazla kalmak istemedi ve müsaade diledi.

ilk post-hipnotik emir, yani mendili almak, süjenin kolayca ifa edebileceği bir fiil idi ve deruni mücadelesi pek kısa sürmüştü, ikinci emir ise, 5 dakikalık bir gecikme ile –şiddetli bir deruni mücadeleden, sonra,– ancak icra edilebilecek bir garabette idi.

Süjenin uyanıklıktaki şuuru ile kabulünde güçlük çektiği emirlerin ifasında böyle gecikmelere sık rastlanır. Hatta bazı emirleri süjeler, emrin ifası gereken anda büyük bir sıkıntı ve deruni mücadele geçirmelerine rağmen, ifa dahi - etmiyebilirler. Böyle müşahedelerim de vardır. Bu hal psikasteniklerin impulsion’ları ile mücadelelerine pek benzememektedir ki hem izah hem de bir tedavi yolunu bize işaret ediyor.

İmdi, bu fenomen şu problemi karşımıza çıkarıyor:

a) Acaba süje, post - hipnotik emrin ifası ânmı isabetle nasıl tayin edebiliyor ?

Bu meseleyi zaman tayini ve zamanın distorsiyonu bahsin­de işaret etmiştik. Bu hususta bir yığın spekülatif izahlar ya­pılabilir. Paviovcu görüşle, iç organların işleyişine ait impuls-larm düzenine bağlı biyolojik zaman kriterinden doğduğu da ileri sürülebilir. Ama bütün bu izahlar tatminkâr değildir.

b) Acaba emirler, ne kadar zaman sonraya kadar ifa edilebilir? Başka bir diyişle, post-hipnotik emrin verilmesi ile em­rin if aısı gereken an arasındaki zaman ne kadar uzun tutulabi­lir? Dakika mı, saat mi, güm mü, ay mı, yıl mı ?

Ben şahsen, 3 günü denedim, kısmen başarılı oldu. Şöyle ki, S. adında genç bir erkek süjeme, 3 gün sonra, saat tam 11’ de kliniğe gelip beni görmesini trans’da emretmiştim. Süje bir fakültenin fotoğraf teknisyeni idi ve o gün, vazifeten, hastaha-neden hayli uzak bir semtte bulunuyormuş. O esnada, iş icabı refakatinde bulunduğu arkadaşlarım Dr. H. KARAMAĞARALI, süjenin tam saat ll’de «Dr. Recep beye gitsek çok iyi olur, şimdi hastahanededir, hem yemeği de orda yeriz.» diye şid­detli bir arzu izhar ettiğini, fakat hastahaneye 2 saatlik bir mesafede, üstelik çok acele yetiştirilmesi gereken bir işle meş­gul oldukları için ve otomobil de bulmak imkânsızlığı karşısın­da, bu arzuyu isafa fırsat bulamadıklarını, bilâhare bana nak­letti.

Bir post-hipnotik emir verirken, şüphesiz ki onun realize edilebilme imikânlarını da hesaba katmak lâzımdır.

Literatürde bir sene, hatta daha sonrası için post-hipnotik icraata dair kayıtlar vardır.

Bu fenomen, insanlar acaba beyinleri gramafon plâkları gibi daha önceden kader tarafından doldurulmuş kuklalar mı­dır ? İrade, irade-i cüz’iye, irade-i külliye münasebetleri nedir? Kaderin emirlerini rasyonalize ederek ifayla meşgul robotlar mıyız ? Levhi mahfuz., ilh. tarzında metafizik düşüncelere de yol açıyor.

c) Acaba süjelere her türlü fiili, post-hipnotik emirlerle yaptırmak mesela cinayet işlettirmek, hırsızlık ettirmek kabil midir ?

Bu sualin cevabı, halâ tartışılan girift bir problemdir ki «Hipnozun tehlikeleri ve mahzurları» faslında «Adli tıp ve hip­noz» bahsinde ele. alacağız. Şu kadarını işaret edelim ki, bir insana normal zamanda yapamıyacağı şeyleri, hipnozla yaptır­mak imkânsız derecede güç, hatta gayrı kabildir. O kadar M süjeye çok ısrar edilirse, en derin bir transdan dahi çıkarak uyanabilir de..,

c) Acaba süje, post-hipnotik emri ifa ederken, içinden ge­len bir arzuyu (bir impulsioMa) rasyonalize ederek mi fiil ha­line getiriyor; yoksa, tam icra esnasında kendiliğinden bir mu­vakkat hipnoza mı giriyor ?

Bazı araştırıcılar süjelerin o esnada otomatik olarak bir hipnotik trans haline girip emri ifa ettikten sonra transdan çıktıklarına kanidirler. (F U R N E A U X) Biraz evvel bah­settiğim süje Z. hanıma ait müşahedelerim, o esnada süjenin gözlerini sabit dikip; sık sık nefes alarak emri ifa etmesi, bana da bir otomatik transı düşündürmüştü. Fakat başka birçok süjelerle yaptığım tecrübelerde, emrin ifası sırasında böyle bir trans hali müşahede etmedim. Transm o anda pek kısa sürdüğü ve gelip geçtiğini iddia etmek de güçtür. Zira komplike bir emrin ifası zaman ister, ve an’lık trans’lar buna nasıl ye­tebilir? Mesela bir süjede şuna rastladım. Süje, Bafra Sigarası’ nı katiyyen sevmiyen ve daima Yenice içen bir tiryaki idi. Uyanınca benden bir Bafra sigarası isteyip içmesini emrettim. Uyandırdıktan sonra süje, yenice sigarasından yaktı ve içmeye başladı. Post-hipnotik emrin icra zamanı gelince, birden bana doğru döndü ve pek tabii bir eda ile «Recep bey bana bir Bafra verir misiniz?.. Bu sigara hoşuma gitmedi de» diye si­garamdan istedi, verdiğim Bafra’yı hazzedercesine içmeye ko­yuldu, «Allah Allah ben Bafra sigarasını hiç sevmezdim, hoşu­ma gitti halbuki?.» diyerek hayretini de belirtti.

Rasyonalizasyon hemen daima post-hipnotik emrin impulr sion tarzında ifasından sonra veya ifası sırasında ifade ediliyor görünmektedir.

Literatürde bu problemin incelenişi ile ilgili pek çok mü­şahede kaydedilmiştir. Mesela BERNHEIM, bir süjesine, hip nozdan çıktıktan sonra arkadaşı M. CHARPANTIER’nin şem­siyesini almasını ve sokağa çıkmasını emreder. Süje o belirli saatte, kendisine aid olmıyan şemsiyeyi alır ve dışarıya çıkar. Halbuki hava çok açık ve güneşlidir. BERNHEIM süjeye ne yaptığını sorar. «Hava alıyorum» diye cevap verir. «Niçin, sı­cak mı ki?..» dediğinde «Hayır, ben bazen gezinirim» cevabını verir; fakat, «Amma bu şemsiye M. Charpantier’nin şemsiyesi» denince, süje, «Ya?., alınız öyleyse, ben benimki sanıyordum da, aldığım yere götürüyordum.» diye tevile kalkışır. Burda rasyonalizasyon aşikârdır. (F I L L O U X, s: 26).

ERICKSON ve karısının bu hususta hayli incelemeleri vardır. ERICKSON, «Hipnotize edilen süjeye post-hipnotik olarak bazı fiilleri ifa etmesi için emir verildiğinde, kendiliğin­den, o emrin ifası ânında bir hipnotik trans hasıl olur. Çok kı­sa müddet devam eden bu trans, post-hipnotik fiilin ifasına direkt bir münasebetle bağlı olarak ortaya çıkmaktadır ve gö­rünüşe göre post-hipnotik emrin ifasında, cevabi muamelenin esaslı bir kısmını teşkil etmektedir. Bundan başka, post-hip­notik icranın bir (kısmını teşkil eden bu trans hali hâdisesi, zu­hur edebilmek için, ya bir telkin veya bir emri –bittabi trans esnasında verilmek şartı ile– icap ettirmektedir... Post-hipno­tik harekete başlanması ânında şuur sathına çıkan bu emir, bir trans halinin vasatında kendini şuura kabul ettirebilmektedir.» demektedir. (LeCRONveBORDEAUX, s: 128-,129).

Bana öyle geliyor ki emrin ifası anında süjeye ve post-hip­notik emrin mahiyetine göre değişen farklı psişik durumlar hasıl olmaktadır. Eğer trans bir şuur bölünmesi, dağılması (dissosiyasyon) hali olarak kabul edilirse, bu fenomende, ihti­mal dissosiyasyon derece ve süresindeki farklar mevzuu ba­histir.

d) Acaba süjeler ısrar edilir ve hafızalarını zoriariarsa, post-hipnotik fiilin hipnotizör tarafından hipnoz esnasında ya­pılan bir telkinin sonucu olduğunu hatıruyamazlar mı ?

BERNHEIM bu hatırlamanın kabil olduğunu göstermiş­tir. Ancak pek derin trans esnasında olup bitenleri süjeler umu­miyetle mutlak olarak hatırlıyamıyorlar.

Eğer bilâhare amnezinin teessüs edemiyeceği bir trans safhasında bir telkinde bulunulmuşsa veya amnezi hali kuvve­tini kaybetmiş ve post-hipnotik hareketin icrasından evvel tel­kin hatırlanmışsa, isteyerek kabul ettirilmiş veya zorlama ile icrası telkin edilmiş olan bu emir, icra edilecek derecede geli­şememiş olduğundan, kendiliğinden husule gelen trans ortaya çıkmayacak ve hattâ bu emri ifa hususunda süje bir tercih im­kânına da kavuşabilecektir ki bazı post-hipnotik emirlerin ifa edilmemesi bu yüzdendir.

S.E. adındaki bir hanım sttjeye vazodaki güllerden birini sobaya at­ması şeklinde bir posit-hipnotik emir vermiştim. Çiçekleri, hele gülü çok sevdiğini bilâhare öğrendiğim bu hanım, emri ifa etti ve bu fiilinin hay­reti içinde, belki de rasyonalizasyon güçlüğünün sonucu olarak, kendisi transda iken bunu benim istediğimi hatırladı.

Burada problemin halli, amneziye, dolayısiyle transın de­rinlik derecesine ve yapılan telkinin mahiyetine bağlı görünü­yor. Zira derin transa girmiş süjelerin çoğu tam bir amnezi içinde, trans esnasında olup bitenleri ve bittabii post-hipnotik fiile ait telkini de katiyyen hatırlamıyorlar. Şunu da ilâve ede­yim ki, süjeler bu post-hipnotik amnezi yüzünden post-hipnotik emrin ifasının (kendileri hiç bir şey hatırlamadıkları için) et­rafta uyandırdığı tebessümler dolu hayretten hoşlanmıyor ve rahatsız oluyorlar. Bir süjem, bana, kendini robot gibi teşhir edilmekten ve hissetmekten hoşlanmadığını, bir daha hiç bir post-hipnotife emir vermememi rica etmişti ve böyle bir söz al­madan tecrübeye rıza göstermez olmuştu.

FİZYOLOJİK FONKSİYONLARA TESİR

Hipnozun psişik ve somatik tezahürlerini, bir arada ortaya çıktıkları için ayırd etmeden sıraladık.

Hipnoz esnasında gerek kendiliğinden (spontan), gerekse telkinlere tâbi olarak zuhur eden fizyolojik değişikliklere dair son zamanlarda çeşitli cephelerden pek çok incelemeler yapıl­mıştır. Bu kabil fenomenlerin incelenişinin tarihi, eski manye-tizörlere kadar uzanır. Lâkin tıbbi gelişmeyi göz önüne alarak,, en yeni tecrübelerden bahsetmeyi tercih ediyoruz.

Hipnozun adele tonusu ve otomatik, adele hareketleri bakı­mından tesir sahasını belirtmiştik. Burada fizyolojik tesirlerden bazıları tebarüz ettirilecektir.

Hipnoz esnasında direkt veya endirekt telkinlerle irademiz dışında çalışan sinir sistemi (nörovejetatif sistem) ve onun fonksiyonları üzerinde müessir olunabilmesi pek hayret ve ilgi uyandırıcıdır. Psiko-somatik hastalıklarda, psişik faktörlerden mütevellit hastalık grupunun etiyolojisini ve mekanizmasını ay­dınlatmak bakımından bu sahadaki tecrübeler pek kıymetlidir. Daha ziyade Avrupalı Alman, Danimarkalı ve İskandinav araş­tırıcıları tarafından etüd edilen bu sahadaki tecrübelerin belli başlılarını belirtiyoruz.

Nabız ve Kalb atımı

Direkt telkinlerle, hipnoz altındaki süjelerde, kalb ve nabız sayısında bir artma veya azalma tevlidine dair müşehedeler nâ­dirdir ve bazılarınca da şüphelidir. Fakat endirekt telkinlerle ve heyecan (emotion)’larm etkisinden istifade etmek suretiyle nabız ve kalb atımı hızına tesir etmek kabil olmaktadır. (S E-G U I N, A.C. s: 73).

Ben bir valb’ada direkt telkinlerle -yani süjeye «Şimdi kal­biniz daha yavaş çalışacak» «Daha hızlı atacak» şeklinde tel­kinlerle- kalb atım sayısında düşme ve artma müşahede ettim. Fakat bu vak’ada hipnotizörün ısrarından ve ses tonundan bir heyecanın sirayeti ihtimali mevzuubahisdi. Asıl dikkate değer müşahedem süje S. bey üzerinde oldu.

...Bir gece süje bir gıda zehirlenmesi geçirmiş ve diyareler, kusmalar ile sabah etmiş. Ertesi gece ise bana sözü vardı. Gündüz de işinde yorulduğu için, o gece geç vakitlere kadar oturulmasını gerektiren top­lantımıza gelemiyeceğini bildirdi. Fakat pek hatırlı bir misafirin rica­sını kıramıyarak kısa bir zaman için gelip gitmeye razı oldu.

Süjeyi hipnotize ettikten sonra, şöyle bir telkinde bulundum: «S... hey, dün gece o gıda zehirlenmesinden yorgun düşmüşsünüz. Üstelik ze­hirlerin bir kısmı halâ vücudunuzda. Vücudunuz bunların bir kısmını yakıyor ve bir kısmını da itrah ediyor. Şimdi mühim bir ameliyeye giri­şeceğiz. Normal olarak vücudunuzun, tabii temposu ile bu işi başarabil­mesi için 2 gün geçmesi lâzım. Halbuki bu iki günlük metabolizma faa­liyetini 15 dakikaya sığdırarak hızlandırmak kabildir. Şimdi kalbiniz da­ha fazla çarpacak, kanınız damarlarınızda büyük bir süratle cevelân edecek, sık sık nefes alacaksınız... bu hal 15 dakika kadar sürecek ve siz bu müddetin sonunda zehirleri vücudunuzda tamamen yakmış, erit­miş olacaksınız. Öyle ki uyandığınız zaman dip diri olacaksınız hatta bana sabaha kadar bile oturabileceğinizi alenen söyliyeceksiniz. Haydi başlıyor., kalbiniz hızlanıyor...»

Bu esnada süjenin nabzı dakikada 70 kadar idi. Telkinlerden sonra nefesleri sıklaştığı gibi nabzı da hızlanmaya başladı. O derece ki bir ara saydım nabzını, 100 idi; az sonra 120 oldu ve 140’a kadar çıktı. Yüzü kızarmış bir durumda sık soluyan süje terliyordu da. Bu vaziyeti 15 da­kika devam ettirmekten korktum ve 10 dakikanın sonuna doğru, «Artık lüzumlu ameliye tamamlandı, zehirleri attınız ve yaktınız, ‘ şimdi çok sakin ve dinlenmiş bir vaziyettesiniz, kalbiniz normal olarak dakikada 70 atıyor...» şeklinde telkinlerde bulundum. Süje uyandıktan sonra ger­çekten çok zinde ve dinlenmiş bir vaziyette idi, hatta bana dönerek «Doktor bey sabaha kadar oturabilirim artık, yorgunluğum falan kal­madı» dedi ve geç vakte kadar da sahiden oturdu.

Yukarıda anlattığım müşahedemde her ne kadar direkt bir telkinle kalb atımının arttırıldığı ve azaltıldığı rahatça söyle-nemezse de, bu başarının heyecan (emotion) ile ilgisini iddia da güçtür.

Şimdi yapılagelen tecrübe ve müşahedeleri nakledelim:

BAUMLER (1917), hipnozun başlangıcında, süjede nabız artması, eksitasyon ve huzursuzluk gibi hallerin bulunduğunu müşahede etmişti.

Max LÖWY (1918) de buna benzer bir tecrübede aynı neticeyi almışsa

-da onun süjesi sakindi ve nabzı telkinle azalabiiiyordu. Paroksismai taşikardili bir kardiak nevroz vak’asmda hipnotik telkinle kalb atımını normal sayıya kadar indirmeye muvaffak oldu.

F. DEUTSCH ve E. KAUF (1923), dört aüjede aşağıdaki testi yaptılar: Kolay bir işi uyanıkken ve hipnoz altında telkinle yaptırdılar. Hipnoz altında telkinle yapılanda süjeler işi daha kolayca icra ediyor­lardı. Hipnoz altında kalb atım sayısı (frekansı) kesik kesik (intermit-tant) olarak bir arltış göstermektedir. Ağır bir iş de yine aynı şekilde, hipnozlu ve hipnozsuz olarak yaptırılmış ve her iki durumda da kalb atımı sayısının arttığı müşahede edilmiştir. Hipnoz altındaki telkin ile (basit iş, kolay ig şeklinde telkinle) istirahat eden bir süje, bu işi kendi başına yapan vak’adakinden daha az bir kalb atım sayısı göstermiştir. Bunu şu şekilde izah ediyorlar; Münasip şekildeki bir hipnotik telkinle emosyon (emotion = heyecan) unsuru izale edilmiş oluyor! Bu müellif­ler, beş kardiak nörotik vak’asmda telkin vasıtası ile nabız adedini (pul-sasyon’u) arttırmaya ve aynı zamanda post-hdpnotik telkin ile de emos-yonları izale etmeye ve dolayısiyle hastaları tedaviye de muvaffak ol­dular.

Paul ASTRUCK (1922#, münasip telkinler vasıtasile hipnoz altın­da, nabız sayısını hem yükseltmeye hem de düşürmeye muvaffak oldu. Nabız sayısını arttırdığı zaman E.C.G.’da «p» dalgasında dişli bir hal alma, çiftlileşme (ikileşme) gibi değişiklikler husule geldiğini tespit etti. Nabzın yavaşlatılmasında ise «p» dalgası veya bunun bigemine (ikileş-miş) hali kayboluyordu. (Bigemine p dalgasının nabza aksedişi şöyledir: Bu bariz olarak hissedilebilen bir birine çok yakın, yan yana iki vuruş­tur ve bunu bir duraklama fasılası takip eder.)

H. CRAMER ve E. WITTKOWER (19’30), Hipnotik telkin altında tevlid edilen heyecan halleri esnasında, 8 süjede nabız sayısının dakikada 60 kadar fazlalaşarak süratlendiğini (yani 120–130’a çıktığını) göster­diler. Bu süjelerde, E.C.G, (elcktrokardiografide) hiç bir değişiklik tespit edilememiştir. Bazı vak’alarda, x guaı tetkiki yani radyolojik tetkik yapılmış ve hipnotik olarak uyandırılan heyecan altında kalbin hafifçe genişlediğini tespit etmişlerdir.

Waither BIER (1930), Nabız sayısının hipnotik telkin ile tevlid edilen sükûn esnasında düştüğünü ve yine hipnotik telkin ile meydana getirilen ajitasyonda ise mutedil derecede yükseldiğini göstermiştir. E.C.G.’lerdeki sükûn halinde, P.R,T dalgalarında hafif bir yükseliş mü­şahede olunmuştur.

A.. F. JENNESS ve C-L, WIBLE (1937) uyku esnasındaki kalb atımı ile hipnoz esnasındaki arasında farkı araştırmışlardır. Bunun için 4 erkek ve 4 kadın süje kullanmışlardır. Normal uyku esnasında alelade âstirahat haline nazaran nabız sayısında hafif bir düşme mevcuttur.

Hipnoz altında da aynı fark durumu müşahede edilmiştir. E.C.G. değişiklikleri gerek uyku gerekse hipnoz hallerinde bariz değildi.

Berlthold STOKVIS (1938), 10 normal ve 10 hipertansiyonlu süje üzerinde test yaptı. Nabızda, hipnozun başlangıcında, hafifçe bir iniş; hipnozdan uyandıktan sonra ise normale doğru yükseliş tespit etti. Sü­kûnet verici telkinler nabızda hafif bir iniş, buna mukabil anksiyete (si­lkinti) yapan telkinler dakikada 50 kadar artma husule getirdiler. Ağrı,...kaşınma ve çalıştırma gibi telkinler, anksiyetedekinden daha az olmak üzere, nabızda artma tevlid etmişlerdir. Palpitasyona (çarpmtı’ya) kar­şı direkt telkin, nabız üzerinde hiç bir tesir yapmamıştır.

H. LEINSORGE ve G. KLOMBIES (1949), dikkatli ve ihtimamlı bir seri araştırmada, telkin edilen (soğukluk, sıcak, anksiyete, haz, ağrı, aşk, öfke, iğrenme ve nefret, korku... ilh, gibi) emosyon ve sansasyonla­rın, nabız ve E.C.G. üzerine tesir ettiğini gösterdiler. E.C.G.’deki de­rişiklikler, mevcut olmakla beraber, vazıh değildi. Nabız sayısı ise, he­men hemen her vak’âda tesir eden heyecanın derecesine göre değişerek ortaya çıkmıştı, En bariz tesirler, sıcak, soğuk ve korku ile elde edil-rmiştir. (Kayıtlar grafiklerle de tespit edilmiştir.)

(R E I T E K, Paul.J. s: 243-245.) SEGUIN (1951),, bir süjesine, süjenin evvelce geçirdiği bir kaza sahnesini telkinle, hallüsinasyon halinde tekrar yaşatarak korku tevlid etmiş ve bu sırada nabzın 70 den 130 a çıktığını, bu halin 30 saniye sürdüğünü ve ancak süjenin teskininden sonra zail olduğunu müşahede etmiştir. (SEGUIN, s: 73.)

Yine aynı müellif, ASTRUCK’un elektrokardiogramla da tespit edi­len (flutter) flatter ve (fibrillation auriculaire) atriyum fibrilasyonu <elde edebildiğini naklediyor, (s: 74.)

Kan basıncı

F. DEUTSCH ve E. KAUP (1923), kendi eserlerinde hipnozun kan basıncı üzerindeki tesirini bildiriyorlar, tş telkini vasıtasiyle hafif tan­siyon yükselmesi görmüşlerdir Bu hafif bir iş gören normal haldeki in-sanların tansiyon yükselmesinden daha az bir yükselme idi.

H. CRAMER ve E. WITTKOWER (1930), hipnoz altında heyecan halindeki kan basıncı değişikliklerini etüd ettiler ve artışın 40 mm Hg’ye yani 4’e kadar (mesela maksima tansiyon 12 ise 16 oluyor) bir artış müşahede ettiler.

BİER, 14 süje üzerinde yaptığı (tecrübelerinde, ki bu tecrübeler değişik şartlar altında yapılmıştır, hipnozun başlamasından hemen sonra kan basıncında hafif bir düşme görmüştür. Maamafih bazı zamanlarda hiç bir değişiklik müşahede edilmemiştir. Anksiyete telkini 15 mm Hg’ye kadar varan hafif bir artma husule getirmiştir.

Teneffüs

A.F. JENNESS ve C.L, WIBLE (1937), tecrübelerinde hipnoz al­tındaki teneffüs değişikliklerini incelediler. Normal uyku esnasında fre­kans ve amplitüdde bir azalma meyli müşahede ettiler; fakat alelade istirahat ile hipnoz altındaki istirahatteki teneffüs arasında, bir fark bulmadılar.

Mide ve Mazım

Birçok müellifler de hipnozun mide ve hazım prosessüsü üzerin­deki tesirlerini incelediler.

G. HEYER (1922) hipnoz altında ve post-hipnotik telkin vasıtası ile, besleme (yani muhayyel olarak yemek yedirme) testleri yaptı. Bu testler esnasında gıda maddesinin verilmesinden sonraki 2–3 dakika -zarfında telkin ile midenin boşaldığını müşahede etti. Alman neticeler, telkinin mahiyetine ve verilen gıda maddesine (ekmek, süt vs.) göre de­ğişmektedir. Yapılan telkine tabi olmak üzere mide usaresinin ifrazı hem kuvvetlenmekte, hem de 25 dakika devam etmektedir; daha sonra ise azalma husule gelmektedir. İfraz, kuvvetli derecede peptik’tir. Ve asid muhtevası da değişmektedir.

Eğer hipnoz seansları kısa zaman aralıkları ile tekrarlanırsa, usa­re ifrazı azalmaya başlar ; fakat bir haftalık fasılalarla yapılan yeni Tüpnoz seanslarile telkin sonucunda ise, tekrar yüksek derecede artar. Yemek yemeyi müteakip, hoşlanma ve korku tarzındaki heyecanlar tel­isin edilirse, ifrazda bir azalma müşahede edilir. İfrazı arttıran telkinden -evvel ve sonra yapılan atropin zerki, ifrazda bir azalma ve asiditede düşmeye sebep olur. Pilocarpine enjeksiyonu ise telkine bağlı olmaksızın yani zıt telkine rağmen, ifrazda artmaya sebep olur.

R. HEILIG ve H. HOPF (1925), de HEYER gibi testler yaptılar. “Eğer hallusinatuar yani muhayyel bir yemek yeme, süjede telkin ile uyandırılırsa, ve bilhassa süjenin hoşlandığı yemeklerin hayali ile tel­kinde bulunulursa, mide usaresinin miktarında (tıpkı asid muhtevada olduğu gibi) bir artma tevlid eder. Bunun aksi halde ise, yani hoşlanıl-mıyan bir gıda hayali telkini ile, mide usaresinin miktarında olduğu gibi asid muhtevasında da bir azalma hasıl olur. Fakat bu miktar ve asid muhtevası değişiklikleri umumiyetle ufalatır.

Kontrast madde verildikten sonra yapılan radyolojik tetkikler ise, o esnada, telkin yapılmakta olan süjelerde motilitenin yani mide ha­reketlerinin arttığını göstermiştir. Buna mukabil ikrah telkini yapılan vak’alarda mide peristaltik hareketlerinde azalma olduğu görülmüştür.

O. LANGHEINRICH (1922), muhayyel olarak tereyağ yeme telki­ninden sonra mide ve onikiparmak barsağı (duodenum) fonksiyonlarını tetkik etti. Neticede peptik mide usaresinin ifrazının bariz olarak art­tığını gördü. Et suyu yeme telkini yapılan vak’alarda ise, yarım saatlik bir düşüşü müteakip, hafif miktarda safra ve tripsin ifrazı müşahede edildi.

A. B. LUCKARDT ve R.L. JOHNSTON (1924), 21 yaşında bir er­kek süjede Ewald yemeği’nden sonra yapılan hususi bir hipnotik telkin ile yani sadece telkin ile, asiditede artma husule getirdiler

Yalnız başına hipnoz ile yani hususi bir telkin yapmadan yedirilen yemekten sonra pek hafif bir ifraz artması gördüler.

Ewald yemeği verilmeksizin, sadece hipnozda bu yemeği hayalen ye­dirmiş olma telkini yapılmak suretiyle, tıpkı hakiki testte olduğu gibi ifraz miktarında artma müşahede ettiler. Ve hatta ifraz kurbunun baş­langıcındaki mütad düşme olmaksızın ve hiç bir gıda alınmadığı halde, bu yükselme vaki olmaktadır. Hipnotik telkin ile husule getirilen bu mide usaresi artması, 1 saatten 2 saate kadar devam etmiş ve bu ha­yalen yemek yeme telkinlerinin tekrarı, evvelce olduğu gibi, yeni art­malar tevlid etmiştir. Midenin dolu oluşuna dair yapılan telkinler, if­raz kurbunda ayrıca başka bir değişiklik meydana getirmemiştir.

Safra ifrazı

E. WITTKOWER (1928), haz, anksiyete şeklindeki telkinlerle saf­ra ifrazında artma müşahede etti. Taciz edilmiş olma hali Itevlid eden hipnotik telkinlerde, ifrazda azalma görülmüştür. Bu telkinlerden sonra atropin yapıldığı zaman, safra miktarında hiç bir değişiklik olmadı. Bu müellif taciz telkihleri yapılan vak’ada safra ifrazının azalma sebebini, safra kanallarındaki spazma bağlamaktadır. Bu sebepten, psişik fak­törlerin bağırsak tıkanmalarında ve safra taşlarının meydana gelişinde rol oynadığına işaret etmektedir.

F. DELHATJGNE ve K. HANSEN (1927), tek bir süjede, hipnotik telkin ile imajiner (muhayyel) olarak yedirilen yemek esnasındaki miğ^ de ve duodenum ifrazlarını, daha önce mide drenajı yaptıktan sonra tetkik ettiler. Süjeye, bol tereyağı sürülmüş bisküvi, çikolata, domuz pirzolası ve dana kızartması (şnitzel) yeme telkinleri yapıldı; bu telkin
mide ifrazındaki asid, pepsin ve lipaz’ı kuvvetle arttırdı. Bununla ilgili olarak duodenumda tripsin, lipaz ve diastazm arıttığı müşahede olundu. Burada her şey, hakiki bir yemekte kantitenin yani miktarın olduğu kadar, kalitenin yani lezzet, tad, koku gibi keyfiyetlerin de ifraz üzeri­ne tesir ettiğini göstermektedir.

Böbrek fonksiyonları

Hipnoz esnasındaki böbrek fonksiyonları R. HEILIG ve H. HOFF (1925) tarafıdan tetkik edilmiştir. Bu iş için 10 süje kullanmışlardır. Bu süjelerin ağırlıkları tecrübelerden evvel ve sonra dikkatle tartılmıştır. Ayrıca diürez, dansite, NaCl (Volhard), Itotal fosfat (Neumann) tayin edilmiştir. Her bir süjeye 3 seri tecrübe tatbik edilmiştir. Bunlardan bi­risi, telkinsiz; diğer ikisinden biri menfi, diğeri de müspet telkinli ola­rak yapılmıştır. Her süjede semnambülistik bir hal meydana getirilmiş, telkine 2 ilâ 4 saat müddetle devam edilmiştir, ve her yarım saatte ibir alman idrar numuneleri muayene ve tahlil edilmiştir. Tecrübeye tekad-düm eden gün, yine her bir süjeye 1500 cms mayi ve 8 g. NaCl ihtiva eden gıda verilmiştir.

Müellifler, hipnotik.olarak yaptıkları menfi, yani idrar miktarım azaltıcı, bir telkinle su, tuz ve fosfor retansiyonuna sebep olmuşlardır. Aksi istikamette yapılan bir telkin ise idrar, klorür ve fosfor- ıtrahını arttırmış ve bu da ayrıca, süjedeki ağırlık değişmeleri ile de teyiden gösterilıfiiştir.

H. MARX (1926) araştırmalarını süjeleri 12 saat aç ve susuz bı­raktıktan sonra yapmıştır. Sabah idrarının dansitesi ve miktarı, hipno­zun husule getirilmesinden hemen önce ölçüldü; transdan evvel, trans esnasında ve transdan sonra 2–3 saat geçmesini müteakip, kanda he­moglobin tayinleri de yapılmıştır.

Hipnoz altında su içme telkinleri yapılmış ve bu esnada süjenin eline boş bir bardak verilmiştir. Yarım saat sonra süje, yapılan telkin ile bir post-hipnotik amnezi içinde uyandırılmıştır.

12 tecrübe, tamamiyle üniform neticeler vermiştir. Şöyle ki, idrar miktarında 400 ilâ 500 g. artma; dansitede 1025’den 1002’ye kadar düş­me; telkinden 1–2 dakika sonra ikinci idrar artışı ile birlikte hemzaman olarak kanda bir hemoglobin düşüşü görülmüştür.

Hipnoazdan sonra da yine bir hemoglobin düşmesi ve idrar artması entaya çıkmıştır.

Süje su içme telkini tecrübeleri yapıldıktan sonra ve amnezi ile uyandırılmasın! müteakip, sporitan bir susuzluk hissi duymakta idi.

Hipnozla birlikte, fakat su içme telkini yapılmadan sadece anksi-yete telkini yapılan kontrol tecrübelerinde hiç bir değişiklik müşahede edilmemiştir.

Farmakodinamik testler

H. MARCUS ve E. SAHLGREN (1925), hipnotize edilmiş 3 süjeye, adrenaline, pilocarpine ve atropine zerki suretiyle icra ettikleri farnıa-kodinamik testler tatbik ettiler.

Pilocarpine ile yapılanı müstesna, adrenalin ve atropinin reaksi­yonlarının zayıflatılmasının telkinle kabil olduğunu müşahede ettiler,

Lökositler

P. GLASER (1924) alimanter lökositozu olan 5 şahsı tetkik etti. Hipnoz altındaki süjelerde lökosit sayımını, sabit rakamlar elde edene kadar tekrarlıyarak yaptı.

Yemek yeme telkini yapıldı. Ve süjede lökosit miktarının sanki gerçekten yemek yemiş gibi arttığı görüldü. Lökosit sayısına ait ra­kamlar, yemek yeme telkininden önceki seviyesine düşene kadar, telki­ne devanı edildi ve bu düşüş elde edildi.

Bütün bu ttkikler, hipnotik hayali bir yemeği telkinin, lökosit sa­yısında yükselme tevlid ettiğini açıkça gösterdi. Aynı-- şahıs, hayali ola­rak yedirilen ile, gerçekten yediği bir yemeğe karşı ayni fizyolojik re­aksiyonu vermektedir.

Müellif lökosit sayısındaki alimanter oynamaların, vejetatif tonus değişiklikleri ile kabili izah olabileceği kararma vardı.

E. WITTKOWER (1929), her 5 dakikada bir mukayeseli sayım ya­parak emosyonel (heyecanı) lökositozları, hipnozlu ve hipnozsuz olarak inceledi. Bu hususfta 30 test yapan müellif, tecrübeleri, hipnotik olai’ak telkinle tevlid edilen heyecanlar, post-hipnotik heyecani rüyalar ve uya­nıkken husule gelen heyecanlar esnasında yapmıştır. Burada kullanılan heyecanlar, hoşlanma, sıkıntı, sevgi, nefret vs... şeklinde olmuş; bunla? motor deşarjlar ile birlikte veya deşarj olmaksızın hipnotik telkinle tev­lid edilmiştir. Emosyonel telkin yapılmaksızın icra edilen hipnoz altında, tıpkı normal uykuda olduğu gibi lökosit sayısı normal veya normalin hafifçe üstünde bulunmuştur.

Hipnozlu veya hipnozsuz heyecan altında ise lökosit sayısında dik­kat çekici bir artma (mms’te 5000 kadar) olmuştur.

ALTENBURGER ve KROLL (1929), 15 süjeyi kronaksi bakımın­dan tetkik ettiler. (Chronaxie, 1909 da L. LAPIQUE tarafından teklif edilen bir terimdir ve malûm olduğu üzere, elektrik tenbihine karşı bir sinirin hassasiyet derecesini ifade eden bir rakkamdır. Kronaksi ne ka­dar büyük ise o sinirin hassasiyet derecesi de o kadar az demektir.) Bu tecrübelerde hipnotik telkinin yüksek bir kronaksiyi.–rheobase sabit kalmak şartiyle–, düşürdüğü müşahede edildi. Mesela, 0,24’ten 0,İO’a kadar... Telkinle azaltılan sinir hassasiyetinde, kronaksinin 0,28’e ka­dar arttığı müşahede edildi. Müelliflerin kanaatine göre, psişik müessi-riyete bağlı vejetatif değişiklikler, periferdeki tesirlerim sempatik sinir sistemi vasıtasile icra etmektedir.

LEVINE (1930) el ayasının derisinin elektriki mukavemetini, uya­nık halde, uyku esnasında ve hipnoz altında mukayeseli olarak tetkik etti. Normal uyku esnasında aşikâr bir mukavemet artması; hipnoz ha­finde ise, normal uykudakine nispetle daha zayıf artmalar tespit etti.

Kan şekeri

Hipnoz esnasında telkinle, kan şekeri muhtevasının da değiştirile­bileceğine dair fikir ve iddialar çeşitlidir.

MARCUS ve SCHLGREN (1925), 4 süjeyi incelediler. Bu süjeler aslında sadece su içmelerine rağmen, şekerli su içtikleri telkin edilince, kan şekeri muhtevasında yükselme gösterdiler. Buna mukabil, bir kısmı vak’alarda, süjelere şekerli su içtikleri telkin edilmesine rağmen kan şekeri miktarında bir değişiklik olmamıştır.

Aynı maksatla adrenalin zerki de tecrübe edilmiştir. Gerçek bir adrenalin zerkinin kan şekerini yükselttiği malûmdur. Süjelere saf su «njekte edildiği telkin edilerek, hipnozlu ve hipnozsuz olarak, gerçekte adrenalin zerki yapılmıştır. Hipnozsuz olanda adrenaline bağlı kan şe­keri yükselmesi görülmüştür. Hipnozlu tecrübede ise, süjelerin 3’ünde yine normal reaksiyon görülmüş, yani kan şekeri yükselmiş; fakat bi­rinde, kan şekeri ancak ufak bir artma göstermiştir, Yani hipnotik telkin, adrenalinin gerçek tesirini tahfif etmiştir,

GIGON (1926), somnambül haline getirilen 4 şeker hastasında, tel-iin ile pankreas fonksiyonlarını arttırarak, kan şekerinde düşme tevlid etti. Bu müellif aynı zamanda, süjelere adrenalin zerki yapıldığı telki­ninde de bulunarak bir tecrübe daha yaptı. Netice şayanı dikkat olarak, “.kan şekerinde düşme şeklinde tecelli etti. O kadar ki, bazı defalar, kan şekeri kıymetleri, hipnozdan evvelki safhadakinin yansına kadar düş­müş olarak bulunmuştur.

NIELSEN ve GEERT-JORGENSEN (1928), tad hallüsinasyonları mahiyetinde hipnotik telkinlerle veya sıkıntı (anksiyete) soku ile, kan şekeri değerinde her hangi bir değişiklik tevlidine muktedir olamadılar.

Serum Kalsiyum ve Potasyumu

GLASER (1924), üçü histeriden muzdarip 4 süje üzerinde tecrübe­ler yaptı. Bunlar emosyonel (heyecani) bakımdan ajitasyon gösterdikleri sırada yüksek serum kalsiyumu kıymetleri veriyorlardı. Uyanıkken veya hipnoz altında iken yapılan telkin vasıtası ile, bu kıymetler normale düştü.

KRETSCHMER ve KRÜGER (1927), 5 normal süjede, kanın kalsi­yum muhtevasına, telkinle (tesir etmeye muvaffak olamadılar. Bunlar­dan 3’ü, anormal kalsiyum seviyesi göstermekte iken, telkinsiz alelade hipnoz altında kalsiyum kıymetleri hafif bir düşme gösterdi. Hipnotik telkin ile tevlid edilen heyecan halinde ise yeniden yükselme oldu.

SCHAZILLO ve AMBRAMOV (1928), nörotik süjelerde, kalsiyu­mun olduğu gibi potasyumun da hipnozla değişiklikler gösterdiğini tes­pit ettiler. Alelade sükûn tevlid eden hipnoz ile, K/Ca kosyanı, değiş­medi. Fakat, hipnotik telkinle tevlid edilen neş’enta sempatik sinir sis­teminin aktivitesini arttırdığı, buna mukabil vagusun aktivitesini azalt­tığı tespit edildi. Aksine olarak, üzüntü telkin edilirse, netice de bunun zıddı olmaktadır. Müelliflerin burada vardıkları sonuç, değişikliklerin küçük olduğu merkezindedir.

Kam Viskositesi

KIRSCHENBERG (1925), 10 vakada, hipnoz hali meydana getir­dikten 1 saat sonra yapılan tetkikler sonucunda, kan lüzuciyetinin (vis-kosite) spontan olarak azaldığını müşahede ettiler.

Metabolizma

«GESSLER ve HANSEN (1927), metabolizma tetkikleri yaptılar. Hipnotik telkinle tevlid edilen soğuk hissine bağlı kaz derisi (yani so­ğuktan tüylerin diken diken olması) halinde, kuvvetli bir metabolizma artması müşahede ettiler. Düşük bir sühunette yanı gerçek bir soğukta, ise, hipnotik telkin ile tevûid edilen umumi bir sıeaklık hissi ile süjelerde hiç bir titreme ve kaz derisi halinin ortaya çıkmadığı müşahede edildi. (Halbuki sarfedilen oksijen miktarında maksimum % 3 nisbetinde artma oluyordu.)* (R E, I T T E R, s: 245-250)

REITTER’in kendi müşahedesi daha da şayanı dikkattir. Şöyle di­yor: «..

Ben bizzat kendim, obesyte’si ve myxedoma’sı olan bir hastada,
–sene 1952– (bazal metabolizma 75 idi) her gün yaptığım hipnotik telkin ile, nihayet tiroid guddesindeki kan dolaşımını arttırmayı, bazal metabolizmayı 110’a yükseltmeye ve vücut ağırlığını normale indirmeye muvaffak oldum.» 
(R E I T T E R, s: 250)

GOLDVVYN (1930), alelade hipnoz altında 18 normal insanda, ba­zal metabolizmayı düşürmeye muvaffak olmuştur. Müellif, bu sırada sadece nabız ve teneffüste hafifçe bir yavaşlama olduğunu, fakat kan basıncı kan hemoglobin yüzdesi, lökosit ve eritrosit sayıları, kanda non-proteik azot, üre, şeker ve kreatinde hiç bir değişiklik olmadığını bildiriyor.

Ateş

KRAFFT-EBING ve diğer müellifler, enfeksiyöz hastalıklarda, hipnoz vasııtasile, apyrexia yani ateş düşürme tevlid edebildiklerini bildi­riyorlar. Keza yine hipnotik telkin vasıtası ile bazı süjelerde normal vü­cut hararetinin 39,2 dereceye kadar yükseltilebildiği, yani bir hipertermi tevlid edilebildiği müşahede edilmiştir. (R E I T T E R, s: 250)

Hipnozun nörovejetatif fonksiyonlar üzerindeki müessiri-yetine dair çalışmalar devam etmektedir.

REITTER, iki asistanı SONNE ve De LINDE ile beraber, hipnozun kan dolaşımı ve teneffüs üzerindeki tesirlerini etraf­lıca incelemişler ve değişiklikleri grafiklerle de tespit etmişler­dir.

Ayrıca, Kopenhang Üniversitesinde TYBJAERG-HANSEN <1949) ve onlarla beraber SONNE ve GEORG, (1949) aynı ko­nuda, evvelki müşahedeleri teyid eden travaylarını neşretmiş-lerdir. (LeCRON, I. s: 250).

Bütün bu müşahedelerin psiko-somatik hastalıkların gerek etiolojisi, gerekse tedavisi bakımından taşıdığı büyük ehemmi­yet aşikârdır.

Daha 1848 de BRAID, kalb darabanına hipnoz altında te­sir etmefc suretiyle tedavi ettiği palpitasyon vak’alanndan bah­sediyordu. Daha sonraki ve hele son zamanlardaki araştırmalar gösteriyorki hipnozun tedavi metodu ve vasıtası olarak endi-kasyon sahası sanıldığından daha da geniştir.

Yukarıda naklettiğimiz ve bahsettiğimiz tecrübeler, emosyoniar vasıtası ile endirekt telkinler kullanmak suretiyle vejetatif fonksiyonlara tesir edilebildiğini açıkça göstermektedir.

Hipnozun fizyolojik fonksiyonlara tesiri bahsinin başlangıcında belirttiğimiz üzere, her ne kadar direkt hipnotik telkin­le kalb atımı üzerinde tesir tecrübeleri şüpheli ise de, nâdir de olsa bu kabil tecrübelerin mevcudiyetini işaret etmeden geçe-miyeeeğiz.

BRAMWELL 1913-de bu kabil tecrübeleri belirtmektedir. Dr. ALCOOCK, direkt telkinle, nabzı dakikada 80’den 100’e çıkarmağa ve bunun akabinde yine direkt hipnotik telkinle 100’-den 60’a indirmeye muvaffak olmuş ve bu hususu ayrıca sfig-mograf (sphygmograph) ile de tespit etmiştir. Lloyd TUCKEY, (1921) telkinin kalbin işleyişi üzerindeki tesirini belirtirken çok dikkate değer bir vak’a zikrediyor. Dr. Haek TUKE’in kör bir şahısda, direkt telkinle değil, fakat endirekt bir telkin ve onu doğuran heyecanlarla, senkop tevlid ettiği bu hâdisede, kör süjeye, bacağında bir yara açıldığı ve oradan durmamacasma kan [kaybettiği telkin edilmiş ve bu esnada sanki kan akıyor-muş hissini vermek için ılık su akıtılmıştır. Ve senkop ölümle neticelenmiştir. (Van PELT, II. s: 268).

Hetero veya oto-süjessiyonun mucizevi tesirleri, Hint fa­kirlerinde ve yogilerinde daha yakından müşahede edilmiştir. Paranormal Fenomenler hakkındaki bir etüdümde bu konuya temas etmiştim. 1930’da Paris Tıp Fak. Kardioloji Kliniği Şe­fi Dr. Therese BROSSE’un Hindistana kadar gidip hint fakir­leri üzerinde yaptığı araştırmada, pnömograf, kardiograf ve elektrolbardiograf ile yaptığı kontrollerde, yoginin vücudunun bütün fonksiyonları ile canbaz gibi oynayabildiğini ortaya koyması, psikhenin soma üzerindeki müessiriyetinin en beliğ ispat delillerini ihtiva etmektedir. «Solunum sistemi ‘bakımından bu hakimiyet, teneffüsü tamamen durdurmaya ve nefes durması (apne) fazını satlerce sürdürebilmeye kadar varıyor. Bazı yo­giler, üstelik kendilerini bu apne vaziyetinde toprağa, en sıkı tıbbi kontrol şartları içinde gömdürüp, 10 saat öyle gömülü ka­labiliyorlar. Yogi çizgili ve düz adelelerine keyfince kumanda edebiliyor, barsaklarını istediği an tahliye edebiliyor. EleMro-kardiografi ile de tespit edildiği üzere kalb ve kan dolaşımı rit­mi, yogi tarafından tam bir itaat altına alınmıştır. Bütün uzuv­ların işleyişine, eahşışına, bir orkestra şefinin icracılara em­retmesi gibi hükmedebildiği, bu sayede yoginin gençliğini uza­tabildiği., vs. de tespit edilen hususlar arasındadır.» (DOK-SAT, II, s: 835).

Aynı hususu İngiliz hekimleri de müşahede ve tespit et­mişlerdir ve yoginin otohipnoz veya otosügjessiyonla, kan do­laşımını yavaşlattığı, nabzının hissedilemiyecek bir raddeye in­diği ve bu bir nev’i kış uykusu gibi letarji halinde, fakirin ken­dini muayyen bir zaman toprak altında gömdürerek kalabildiği ileri sürülmüştür (v a n PELT, II. s: 268).

WOLBERG de direkt telkin ile nabız sayısının arttığına dair vak’alar zikreder Fakat kardiovasküler semptomların da­ha ziyade emosyonlarla ilgili olduğu muhakkaktır. FULTON, emosyan esnasında şahsın hareket halinde bulunmasının kar­diovasküler değişiklikler için şart olmadığını, mesela rahatça oturduğu bir koltukta bir trafik fcazasını seyreden bir adamın heyecandan kalbinin çarptığının malûm olduğunu belirtir. Psi-kosomatik tıp bakımından heyecanların önemini CANNON «.. ancak emosyonel stres husule getirildiği zaman organizma­nın bütününü alâkadar eden somatik değişiklikler olur ve bu «nosyonların tesiri izale edilince somatik değişiklikler kalka­bilir» diyereifc işaret etmektedir.

Hipnoz tecrübe ve tetkikleri gösteriyor ki, heyecanlar der­hâl uzviyette hümoral, şimik, vejetatif.. akisleri ile, tevlid ettikleri stres ile, hastalıklara yol açabilmektedirler. Öyle ki bu­rada artık fonksiyonel ile organik değişikliklerin etyolojik fak­tör olarak rolü, hudutlarını kaybetmektedir. Bunun tedavi ba­kımından önemini tekrar işaret etmeyi zait addediyoruz.

STİMATLAR

«Stigmate», her hangi bir hali ifşa eden alâmet manasına gelir. Mesela, dejeneresans stigmatları morfolojik natürdedirler: kulakların sui teşekkülü, dişlerin fena teşekkülü., gibi..

Orta çağdan beri tanınan histeri stigmatları ise tamamen fonksiyonel mahiyettedir: nörolojik hudutlara tekabül etmiyen anestezi sahaları, glob histerik., vs. (PIERON)

Pierre JANET, mental stigmatlar’ı da ilâve eder: amnezi, mitomani, «aprosexie», «aboulie».. (JANET, II. s: 293-396).

Hıristiyan âleminde, «stigmates des extatiques» diye meş­hur olan dini cezbe stigmatları ise, fonksiyonel menşeli, fakat organik tezahürleri ile ortaya çıkan dikkate değer fenomenler­dir. Aziz François d’ASSISE (1224) de olduğu gibi, çarmıha -gerilmiş Hz. isa’mn yara yerlerine tekabül eden vücut nahiye­lerinde deri erozyonlarının hasıl olması (hiyle hariç) «autosug-gestion»’a bağlı psiko-somatik bir fenomendir. (T O C Q U-E T, II. s: 136).

LHERMITTE’in (1952) «Stigmatisme» adnıı verdiği bu psiko-fizyolojik tezahürler tıp âleminin öteden beri dikkatini çekmekteydi.

XyiII. asrm sonunda bilhassa Dominiken (Dominicain)’-lerde, ekseriyetini kadınların teşkil ettiği 300 den fazla «stig-matise» yani stigmath tespit edilmişti.

tyice etüd edilen ilk vak’alardan tıp alemince tanınanı 1813 de, Anne-Catherine EMMERICH’dir, (TOCQÜET, 11. s: 135-137).

Bundan 90 sene kadar evvel (1888’den itibaren) Louis LATEAU adlı bir kız, Belçikada, her cuma günü muntazaman, böyle, Hz. İsa’nın çarmıh yaralarını taklid eden stigmatlar gös­teriyordu. Hattâ ünlü patolog VlRCHOV, o zaman bu hâdiseyi ya hüe, ya da mucizedir diye şaşkınlıkla karşılamıştı. (T I S-CHNER, s: 9-15; D OKŞAT, II. s: 733).

MYERSin bir süjesi, her cuma günü, isa’nın yaralarını kendi vücudunda hasıl ediyordu. Öyle ki, ellerde ve ayaMarda, ve böğürlerdeki yaralardan gayrı, göğsünde bir kalb ve bir haç, alnında da bir haç ve sağ pmuzunda I.H.S. harfleri, dermogra-fi halinde tezahür ediyordu. (M Y E R S, Fr. The Sublimi-nal Conciousness, s: 120’den zikreden S U D R E, II. s: 343). A. deROCHAS’nm da buna benzer bir vak’ası vardır.

P. JANET, Salpetriere’de bir süjeyi 22 sene boyunca mü­şahede etmek fırsatını bulmuştu. Madeleine adındaki bu süje, CHARCOT’nun servisine dini hezeyanları yüzünden yatırılmış­tı ve ekstaz tevlid eden krizleri esnasında, çarmıha gerilmiş İsayı taklid eder bir vaziyet alıyor; ertesi gün de elleri, ayak­ları ve göğsü üzerinde isanmkine benzer yaralar teşekkül edi­yordu. JANET, türlü kontrollerle bu stigmatlann sun’i veya hileli olmadığını tespit etti. (JANET, Pierre, De l’angoisse â l’ex>tase. Paris, Alcan’dan naklen zikreden: S U D R E.R. II. s: 344).

Devrimizde de, Idaha yakınlarda, Therese NEUMANN adlı bir genç kızda aynı fenomenler senelerdir müşahede edilmek­tedir. (T O C Q U E T, II. s: 145-154).

işte, otosügjessiyonla ortaya çıkan bu tezahürler, tecrübi hipnoz çalışmaları esnasında da «hetero-suggestion» ile elde edilebiliyor. Burada hâdise hipnotik telkinin vazomotör tesirin­den ileri gelmektedir.

PUYSEGUR, HARTMANN, CHARCOT, BERNHEIM, BEAUNIS, LIEGOIS, LIEBEAULT, KRAFFT-EBING, JEN-DRASSIK, RYBALKIN, DOSWALD ve KRIEBICH, KOHNS-TAMM ve PINNER, JANET, HELLER ve SCHULTZ, RODIA-POLSKY, SMIRNOFF, WETTERSTAND.. tarafından hipnotik telkinlerle elde edilen stigmatlara dair müşahedelere, son za­manlarda HADFIELD (1917), PLATANOFF (1920), GESS-LER ve HANSEN (1939), Poul THORSEN (1960) gibi araş­tırıcıların çalışmaları da eklenmiştir. (S E GU İN, s: 78-79; S U D R E. II. s: 3.41; THORSEN, s: 52-53).

P. JANET, 1884’te şöyle yazıyordu: «.. telkinler, somnam-büllerin sadece düşüncesi üzerinde değil, vücudu üzerinde de tesir icra eder gibi gözüküyorlar. Bütün manyetizörler ve keza bütün hekimler bir fikrin vücut üzerindeki bu tesirine dair mi­sâller vermişlerdir. (JANET, P. L’Automatisme Psy-chologique, s: 165’den naklen S U D R E, II. s: 341).

Netekim CHARCOT, BERNHEIM ve BEAUNIS’den son­ra JANET de, hipnotik telkinler sayesinde, süjelerde «brûlure» yani yanık yeri gibi kabarcıklar elde etmeye muvaffak oldu.

Leonie adlı süjesinde hipnotik telkinle, deride kuvvetli bir kırmızılıkla müterafık bir şişme; Rose adlı süjesinde gerçek: bir yanık yeri kabarcığı (bulle blanche ve croûte dle beraber) hasıl etti. Bu stigmatlar her hangi, başka bir yerde değil, sade­ce hipnotizörün tâyin ve telkin ettiği mahalde ortaya çıkıyor lar ve süjenin düşüncesi ile ilgili bir form göseriyorlar. Şöyle ki, JANET, muhayyel bir hardal yakısını Rose’un mide na­hiyesine koyduğunda, kızartının, köşeleri kesilmiş bir dik dörtgen şeklini aldığını tespit etti. Demek ki, süjenin hardal yakı­sının şekli hakkımdaki evveleeden sahip olduğu hükümler, kı-I zartımn formunu ve eb’adını tâyin ediyordu. Bunun üzerine 1 JANET, yaptığı telkinlere uygun olarak 6 köşeli, yıldız veya «S» harfi şeklinde stigmatlar da elde etti.

BOURRU ve BUROT da bir süjenin koluna, kesildiğini j telkin ederek, yumuşak bir kalemle çizilen hafif bir çizgiyi mü-ij teakip kan sızdığını müşahede ettiler. (S U D R E, II. ! s: 341).

E. A. HADPIELD, hipnotize ettiği H. P. adlı bir denizciye, j koluna kızgın bir demir bastığını ve o nahiyenin yanacağını | söyler; halbuki, parmağının ucu ile şöyle bir do3qunur ve üstü­nü sarar. 6 saat sonra sargılar açıldığı zaman, o nahiyede ha­kikaten bir kızarıklık ve kabarıklık görülür. HADFTELD, «er­tesi gün kabarık hayli büyümüştü ve tıpkı yanık yeri gibi su toplamıştı» diyor.

1936 da eski manyetizörlerin. yaptıklarını tekrarlıyan PLATA.NOFF, hipnotize ettiği bir kadın süjenin koluna soluk bir bronz parçası dokundurarak, kızgın demirle dağladığım telkin edip 25 dakika sonra bir kırmızılık, 3 saat sonra kırmı­zılığın ortasında bir beyazlık, nihayet bundan yarım saat son­ra da tam bir vezikül teşekkül ettiğini görmüştür ki SCHIND-LER’in de buna benzer bir tecrübesi vardır. (D O K S A T, II. s:: 826).

Psikhenin soma üzerine müessiriyetini gösteren bu kabil fenomenlerin psiko-somatik tıp sanlayışı bakamından tecrübi önemi meydandadır. 1860 da Durand de GROS, suggestibilite’-nin vasfı mümeyyizini, yani hipnoz vasıtasile hasıl edilen bir vasatta fikirlerin vücutta iz bırakabilme kudretini işaret etmek için, ideoplâsti (ideoplastie) tabirini icat etmişti. ideoplastiyi bütün «auto» ve «hetero-suggestion» hâdiselerini kastederek «bir fikrin fizyolojik realizasyonu» diye tarif eden OCHORO-WICZ olmuştur (1884).

WXJNDERLE, MAGER ve GÖRRES’in «ruhun ideoplastik kudreti» iddialarına yol açan bu fenomenleri (DOKSAT, II. s: 826.), metapsişik araştırmalardaki parafizik müşahedele­rin de ışığı altında inceleyen GELEY, kendi adı ile anılan meş­hur teorisini kurdu. FOUILLfiE’nin «İdee-force», ClaudeBER-NARD’m «Idee directrice» anlayışa GELEY’de, SCHOPEN-HAUER’in «Volonte»si, HARTMANN’m «Inconscient»ı gibi ta-biate hâkim âlemşümul bir mana alır. Ona göre organik «cre-ation» 1ar, «subconscient» bir «dynamo-psyehisme» in «repre-santation» Iarmdaın ibarettirler. (S U D R E. II. s: 336 ve 344-345).

Gerçdkıten de bu fenomenler çok düşündürücüdürler; ideo-plâstinin gebelikte, annenin tahayyül, tasavvur ve arzularının çocukta şekil olarak tecellisi tarzında rol oynadığını gösteren müşahedeler vardır. Netekim bizde de halk arasında, hâmile kadınların beğendikleri kimselere ısrarla ve arzu ile bakarak, doğacak çocuklarının o kimseye benzemesini istemelerinin mü­essir bir usul olduğuna dair, halâ da yer yer riayet edilen bir inanç vardır. LIEBEAULT ve Du PREL, annenin arzu ve he­yecanlarının yarattığı imajların, doğacak çocuğun teşekkülünde nasıl müessir olduğuna dair müşahedelerini neşretmişlerdir. Ben’lerin güzellik alâmeti sayıldığı devirlerde, hâmile anneler, eğer karabiber çalarlarsa doğacak çocuğun karabiber gibi ben­lerle doğacağına inanırlardı. Çocuğundaki benin böyle masum bir hırsızlıktan mütevellid olduğuna samimi olarak inanan an­nelere ben de rastladım.

Hipnotik veya değil, her türlü telkinin somatik ve psişik müessiriyetini BAUDOUIN, zengin müşahedelerle belirtir. Psi-ko-somatikçiler de bu fenomenler üzerinde duruyorlar.

KREUGER (1939), ampul, flikten (phlyctene) şeklinde­ki stigmatlann telkinle zuhurunu, organizmanın ateş ve ishal gibi bir nevi müdafaa (defense) mekanizması olarafc izaha ça­lışıyor. (SEGUIN, s: 79). İzah ne olursa olsun bu vakıalar, psikosomatik hastalıklar problemine ışık tutmaktadırlar.

ŞAHSİYET DEĞİŞİKLİKLERİ ve Müteaddit Şahsiyet

Hipnotik trans esnasında gerek telkinle hipnotizörün ar­zusuna göre, gerekse bazen spontane olarak, süjeler muhtelif şahsiyetlere bürünebilirler. Eski manyetizörler, somnambül dev­resindeki süjelerin, telkin edilen şu veya bu şahsiyetin kalıbına nasıl hemen giriverdiğini, ses tonu ve jestlerdeki değişikliklerle o şahsiyete uygun bir tavrı nasıl hemen takmıverdiklerini uzun uzun tasvir etmişlerdir. (J O I R E, s: 60-114; J A G O T, s: 184-203).

RICHET 1882’de, iki süjesi üzerindeki hipnoz çalışmaları •esnasında, bu fenomeni inceledi ve buna tiplerin objektifleşme-si (objectivations des types) adını verdi. RICHET, süjelerin, çevrili bulundukları imajları seyreden bir hallüsine gibi değil, bir aktör gibi hareket ettiklerini ve telkin- olunan şahsiyet ti­pini realize ederek objektifleştirdiklerini belirtti. Mesela süjesi Alice, ihtiyar bir kadın, küçük bir kız, köylü, aktris., vs, şah­siyetlerini kolayca benimseyip, ses, jest ve mimiklerle bu tip­leri bir mahir aktris gibi canlandırıyordu.

Şayanı dikkat olan cihet, süjelerin beğenmedikleri şahsi­yetlere bürünmeyi reddetmeleri ve ısrar edilince, en derin transtan bile çıkıp, kendiliğinden uyanmalarıdır.

RICHET bir tecrübesinde dindar, namuslu, ağır başlı bir aile kadınına hipnoz esnasında yapılan telkinle köylü, bar kızı, asker vs., rollerini, o şahsiyetleri tamamen yaşatarak oynat­mıştır:

«.. Süjeye biraz evvel bir köylü kadını olduğunu telkin et­miştik, Kadın halâ köylü tipinin asık ve meşekkatli çehresini muhafaza ediyordu ki bu sırada ona bir bar kızı olduğunu söy­ledik. Çapkm bir tebessümle şöyle söylenmeye başladı:

Şu etekliğimi görüyorsunuz ya.. Bunları patron yaptırdı.. Bu patronlar da ne kadar can sıkıcı oluyorlar. Etek ne kadar can sıkıcı, etek ne kadar kısa olursa insana o kadar iyi yakışır. Hem bütün bu elbiseler de ne fazla,. Bir incir yaprağı kâfi değil mi? Sen de benim gibi düşünüyorsun değil mi canım?..» «..Kendine komutan olduğu söylendiği zaman, âmirane bir tavır aldı ve şu emirleri vermeye başladı:

– Dürbünümü veriniz... İyi, iyi.. Altıncı Zuaf alayının ko­mutanı nerede?.. Düşmanların karşıki hendeği aştığını görüyo­rum. Komutan! Bir müfreze alınız, şu herifleri kovunuz... ilh.»

Hipnotizörün buradaki rolü, süjede mevcut imajları hare­kete getirmek ve tebarüz ettirmekten ibaret oluyor. Süje hip­notizörün emri ile uyanan imajların tesirinde yeni bir şahsiye­te bürü-nerek yaşıyor. Fakat eğer süje, karakterine uygun olmııyan bir şahsiyete bürünmesi telkin edilirse buna mukavemet ediyor. (R I C H E T, L’Homme et L’Intelligence’dan nak­len zikreden RUHSELMAN s: 512).

LOMBROSO’dan bir misâl:

«.. bazı süjeler karakterlerine uygun gelmiyen telkinlere karşı mukavemet ederler. Hattâ bu hal, insanların bir dereceye kadar seviyelerini de anlamağa yarar. Mesela, süjelerin arasın­da sinirli ve sefih bir kadın vardı ki hırsız, müfsid, kabadayı, kavgacı ve muharip olmayı büyük bir istekle kabul ederdi. Hal­buki aynı kadın bir âlim, ahlâkçı, terbiyeci olması telkinini ta­hammül-süzlük ve isyanla karşılıyordu. Buna benzer diğer sü­jeler de vardır ki bunlar erkeklik ve kadınlık gibi büyük cin­siyet farklarım gözetmeden bu rolleri kabullendikleri halde, ka­rakterlerine uymayan bazı şahsiyetleri reddederler. İşte Col ve Chiarl bu nev’i süjelerdendir.

Hipnoz haline koyduğum bu ifcd üniversiteli gence bir hır­sız olduklarını söylediğim zaman, başka vakit yaptıkları gibi emirlerime itaat etmeleri lâzım gelirken, bunu yapmamak için derhâl odadan dışarı fırlar ve deli gibi koşmaya başlarlardı. Maamafih, nihayet bir tecrübede bunlardan birisi haydut ol­mayı nihayet kabul edebildi. Fakat ikisi de paçavracı rolünü reddediyorlardı. Hattâ eğer kabul edilmemiş bir telkinde fazlaca İsrar edersem, Chiarl derhâl uyanıyordu, (RUHSELMAN, s: 517-518).

M. M. FERRARI, HERICOURT ve RICHET, 1886 da yap­tıkları tecrübelerde hipnoz altında şahsiyetleri değiştirilmiş süjelerde, bu şahsiyet değişikliğine mutabık olarak yazıların da değişmekte olduğunu tespit etmişlerdir. (K A M A Y, cilt: 1. s: 881).

Son zamanlarda yapılan araştırmalarda «Rorschach» şah­siyet testleri ile testlere tabi tutulan süjelerde, bürünülen ikin­ci şahsiyetle ilgili olarak testte de değişiklikler olduğu tespit edilmiştir. (ODENCRANTS, s: 410).

Bu hipnotik fenomenler bahsinin sonunda anlatacağımız ekmnezi tecrübeleri de, bir nev’i şahsiyet değişikliğidir. Hipnoz altında, süjenin mazisindeki bir ânı hal gibi yaşaması, mesela 40 yaşındaki bir kadının 10 yaşma indirilerek o yaşı yaşaması, yeni bir şahsiyete bürünmesi demektir. Zira 40 yaş ile 10 yaş, hiç de aynı şahsiyet değildir. Ekmnezi ile 10 yaşındaki haline götürülen böyle bir süje, sadece 10’uncu yaşının hatıralarım yaşamakla kalmaz, müteakip 30 senelik, hayatını da tamamen unutmuştur o anda. Binaenaleyh, 40 yaşma nazaran 10. yaşm tamamen farklı bir şahsiyetine bürünmüş olur. Dikkate değer cihet, bu tecrübelerde de «Rorschach» testleri, süjenin ekmnezi ile götürüldüğü yaşa uygun değişikliklerle tevemdir. (N O R G A. R B).

SUDRE, bu hallere «les personnalites regressives» diyor

ve şahsiyet değişikliklerinin böyle telkinle olan bütün nevile­rini de toptan «Prosopopese provoque» diye isimlendiriyor. (SUDRE, I. s: 113-115).

Histeriklerde spontane olarak ortaya çıkan, SUDRE’ün «prosopopese spontane» dediği şahsiyet değişiklikleri -ki Orta Çağın cin tutmuşluk (possesion) vakaları buna misâldir- psi­kolog ve psikiyatrları uzun uzadıya meşgul etmiştir. Hipnoz esnasında da bazı histerik ve somnam-bülik süjelerde spontane olarak yeni bir şahsiyet, hattâ bir birini takip eden müteaddit şahsiyetler zuhur edebiliyor.

AZAM’ın Felida vak’ası, Weir MITCHELL’in Mary An REYNOLDS adlı hastası bunun tipik ve klasikleşmiş misâlle­ridir. Spontane vak’alara nâdir rastlanır. DUFAY’m R. L. vak’ası, BOURRU ve BUROT’nun Louis VIVET vak’ası ilk mü­şahedelerdendir. RIBOT, BINET, JAN,ET, MYERS, SIDIS ve GOODHART, JASTROW’un eserlerinde de böyle vak’alar zikr­ediliyor.

Morton PRINCE’in Miss BEAUCHAMP vak’ası ve Franklin PRINCE’in Doris FISHER vak’ası en meşhur misâllerdir.

Miss BEAUCHAMP, Bostonlu histerik bir talebeydi ve bir birinden tamamen farklı ve müstakil, sosyal adaptasyonları tam olan 4 ayrı şahsiyeti muhtelif zamanlarda ve sürelerde göstermiştir ki Morton PRINCE (1905) bu süjeyi hipnozla da ayrıca tetkik ve tedavi etmiş-tir.

Şahsiyetleri numaralıyarak kısaca vak’ayı anlatalım. B(I) hipnotize edilince B II. oluyordu. (B II, BEAUCHAMP’ın ah­lâk ve âdetlerin sıkıntı verici balkısından sıyrılmış gerçek şah­siyetidir.)

Hipnoz esnasmda B II. de spontane olarak B. III. haline is­tihale ediyor, isminin Sally olduğunu söylüyordu.

Bir sene sonra da B. IV. ortaya çıktı.

B. I.; BII., ve B. Ill.’ün mevcudiyetinden habersizdi; fakat, B III. hem B II. yi, hem de B I.’i tanıyor ve hatırlıyordu.

Dikkate değer husus, B. III; B. IV.’ün bütün yaptıklarını biliyor, fakat düşündüklerini bilmiyordu.

Nihayet bir gün M. PRINCE, tabii uykuda B I. ve B. IV’-ün aynı şahıs haline geldiklerini keşfedince, hipnoz vasıtası ile bu şahsiyetleri birleştirerek tek bir şahıs haline getirmeye mu­vaffak oldu. Böylece Sally kayboldu.

M. PRINCE’in 500 sayfalık! kitabı bu vak’anın traji-komik safahatını uzun uzun hikâye etmektedir. (S U D R E, İLS: 110). (Morton PRINCE’in kitabı; The Dissociation of a Personnality, Turner, Boston. 1905).

«Dr. JEKYLL ve Mr. HYDE» adlı roman –ki filme de alınmıştır– böyle bir temayı işlemektedir; bu konuda 1816 da ve Mae NISH tarafından 1891’de -müşahedeler yayınlanmıştı ve romanı R. STEVENSON 1886’da yazmıştır. (ALLEN,Ç. s: 56-73).

Gerek spontane olarak gerekse hipnozla zuhur eden bu ka­bil şahsiyet değişiklikleri bir nev’i somnambülizmdir. BRAID’e göre «somnambulisme provoque» ile «somnambulisme naturel» tezahürleri bir birinin aynıdır. Spontane veya hipnoz sonucu, yeni bir şahsiyetin ortaya çıktığı halleri bir dissosiyasyon te­lâkki eden P. JANET, önceleri (1889) bu iki hali bir birine benzetmekte tereddüt etmişti. BINET, tabii somnambülizmin iç sebeplerden (causes internes), sun’i somnambülizmin ise bir dış sebepten (cause externe) mütevellit bir şuur bölünmesi ol­duğunu ileri sürüyordu. Fakat organik stigmatlar ve ideoplasti hâdiselerinin ışığı altında mevzuu yeniden inceleyen JANET, 1922 de aradaki farikan pek az olduğunu kabul etti. (S U D l E, II. s: 115).

İspiritizma celselerinde otomatik yazılar yazan medyom-larda da bir şuur bölünmesi halinin bahis mevzuu olduğu JANET tarafından ileri sürülmüştür. Medyumların transınm, bir otohipnozdan ileri geldiği, ruhlardan alındığı iddia edilen otomatik yazıyla yazılan mesajların, böylece ortaya çıkan bir şuur bölünmesinin sonucu olduğu birçok araştırıcıların müş­tereki kanaatidir (ODENÇRANTS). Hatta bu otomatik yazıla­rın bir psikanaliz vasıtası telâkki edilerek tedavide kullanüma-oına taraftar olanlar da vardır (M Ü H L).

Ben de şahsen, pek çok ispiritizma celsesinde hayli med-yomu inceledim ve otomatik yazıları tetkik ettim. Medyumun temasta ve irtibatta bulunduğuna inandığı «ruh» a göre yazı “karakterinin değiştiğini müşahede ettim. İfade de değişiyordu. IBurada bahis «hipnotik trans» ile «ispiritik veya medianimik trans» arasındaki münasebete ve hipnozla paranormal feno­menlerin ilgi derecesine intikal etmiş oluyor. Falfcat ayrı bir araştırma sahası teşkil eden parapsikolojiye burada girmiye-ceğiz. Bunu bir etüdümüzde etraflıca ele almıştık (DOK-SAT, II.)

Hipnoz teorileri bahsinde kısaca bu konuya temas edeceğiz.

HİPERMNEZİ ve MAZİDE YAŞAMAK (EKMİNEZt)

Kasden hipnotik fenomenlerin sonuna bıraktığımız bu ba­his, hipnozun hafıza üzerindeki tesirinin amnezi’den başka bir cephesini teşkil ediyor. -

Hipnotik trans esnasında hafızanın tabii hale nazaran çok kuvvetlenebildiği ve normal zamanlarda kolayca hatırlanması­na imkân olmıyan, maziye ait bir yığın teferruatın tafsilâtile hatırlanabildiği hemen bütün araştırıcılar tarafından müşahe­de edilmiştir. Şuuraltına veya gayrışuura itilmiş refulmanlarm kolaylıkla ortaya çıkarılmasına imkân vermesi bakımından, psikanaliz tekniği için pek mühim olan bu keyfiyet, zaten hip-hoanalizin psikoanalize üstün tarafını teşkil ediyor. Fakat da­ha da calibi dikkat olan cihet, bu hatırlamaların zaman düzeni içinde kronolojik bir sıra ile kabil olmasıdır.

Ekmnezi (Ecmnesie) adı verilen bu kronolojik hatırlama fenomenini ilk olaralk keşfeden ve terimi de icat eden Dr. PIT-RES’dir.

PITRES’in süjesi 17 yaşında bir kızdı. Hipnoz esnasında 12 sene geriye götürülüp, 5 yaşında bir çocuk halini alınca, fransızcayı tamamen unutup, Gaskon dili ile konuşuyor, 5 ya­şma ait hadiseleri o dille bertafsil anlatıyor; o esnada kendi­sine fransızea hitab edilirse cevap bile vermiyor; fakat, Gas­kon dili ile sualleri cevaplandırıyor. Keza o esnada 5 yaşından sonraki hayatına dair sorulara da cevap vermiyor. Zira bunlar kendisince o anda, istikbale ait henüz yaşanmamış (!) meçhul şeylerdir. (PITRES, l’Hysterie et l’Hypnotisme. 1884’den zik­reden BERNHEIM, I. s: 125; R UH S E LM A N, s:539)

Gerçekten de ekmnezi esnasında süje, telkinle götürüldü­ğü mazisini hal gibi yaşamakta, hal de onun için o anda istik­bal olmaktadır. Bu hal lâalettayin bir hatırlama vetiresinden farklı olduğu için, Amerikan müelliflerince «revivification» adı verilmektedir. (LeC R O N, L. s: 153, W A T K I N S, J.G.)

Şahsiyet değişiklikleri bahsinde ekmnezinin bir şahsiyet değişikliği demek olduğunu işaret etmiştik. Anglo-Sakson mü­elliflerinin «Age regression under hypnosis» de dedikleri hip­noz altında yaşın geri götürülebilmesi, yani ekmnezi tecrübe­lerini şahsen de yaptım ve bazı süjelerde yakından inceledim. Süjeler, hafıza sanki sadece seneleri, ayları ve günleri kayde­den bir takvim değil, an’ları da sadakatle zapteden bir filim şeridi imiş gibi, zaman boyunca geriye doğru götürüldüklerin­de, her ânı hal imiş gibi teferruatla (hatırlamak değil sadece, yaşıyarak) anlatıyorlar. Mektepte, dershanede bakmakta ol­duğu kitabın satırlarına varıncaya kadar, sanki sayfayı o anda tekrar karşısında görüyormuş gibi okuyan süjelere rastladım.

Ekmnezi, derin transda somnambül safhasına giren süje­lerde başarılı olmaktadır. Ancak böyle derin bir transdadır ki maziye götürülüş, tam bir şahsiyet değişikliği ile «revivifica­tion» tarzında vuku buluyor. (W OLBER G, s: 107; BUR-G E S S, s: 337)

Teknik basittir: Derin transdaki süjeye, «sizi bir saat gençleştiriyorum! Neredesiniz ve ne yapıyorsunuz?,» diye tel­kinde bulunulur ve tedricen ay, sene ve senelerce geriye götü­rülerek intihalarının nakli istenir. Hale dönüş de aynı dikkatle, sırayı takip ederek yapılır. Ekmnezi tecrübelerinde şayanı dikkat olan husus, süjelerin uyku devrelerine dair bir şey söy-liyememeleridir. Buna karşılık, bir tabii uyurgezer, somnambü-lizm krizine dair tam bir amnezi içinde olmasına rağmen, son­radan hipnotize edilince, uyur-gezer halindeyken uykuda yap­tıklarını hatırlar. Aynı şekilde, bir hipnoz seansı hakkında post-hipnotik tam bir amnezi içinde olan süje, bilâhare hipno­tize edilince, ekmnezi ile, evvelki hipnoz seansında olup biten­leri mükemmelen hatırlar,

Şüphesiz ki, ekminezi esnasında götürüldüğü yaş ve âna ait hatıralarını yeniden yaşıyarak nakleden süjenin ifadelerin-deki sıhhat ve isabet derecesini kontrol etmek gerekir. Bu mafcsatla, mazi boyunca geriye doğru götürülen süjeye, çeşitli tarihlere ait umumi hâdiseler de sorulur ve isabet derecesi kontrol edilir. Bu hususu da kıymetlendirmek için süjelere uyanıkken, yani normal zamanda birçok hâdiseler sorularak normal hatırlama dereceleri ve kabiliyetlerile mukayese edilir., R.M. TRUE, 50 süje üzerinde seri araştırmalar yapmıştır. (1949) (süjeler, 40 erkek ve 10 kadındı. 20–24 yaşlarında idi­ler). Sene be sene geriye gidilerek yapılan ekminezi tecrübele­rinde, bazı belli günlerin, yani tarihleri belli, günlerinin ne ol­duğu kolayca tespit edilebilecek olan günlerin ne olduğu süje­lere sorulduğunda cevap yüzdelerinin doğrululkı ve isabet dere­cesi bilâhare kontrol edilince, isabetin ve doğruluğun % 82,3 olduğu tespit edildi. Geriye kalan % 17,7 cevabın da yansına yakını yine büyük isabet gösteriyordu.

Süjeleri sırayla 10, 7 ve 4 yaşlarına ait doğum günlerine, ayrıca yılbaşı günlerine ekmnezi ile götürünce cevaplardaki isabet yüzdesi şöyle olmuştur: 10 yaşa ait cevapların % 93’ü; 7 yaşa ait cevapların % 82’si ve 4 yaşa ait olanların da % 69’u doğru çıkmıştır. Bu cevaplardan 4. yaşa ait olanların isabet yüzdesi çok manidar ve kıymetlidir. Zira malûmdur ki, o yaşta çocuklar günleri henüz tam manası ile belliyemezler. Bu süje­ler üzerinde hipnozdan evvel yapılan hafıza kontrol testlerinde en yakın son hadiselerin bile günlerini doğru olarak hatırlıya-madıkları görülmüştür. (L e C R O N, I. s: 163.)

SARBIN, 20 yaşında bir kız süjeyi 6 yaşına kadar indir­miş ve süjenin eline tebeşir verip yazı yazmasını istemiştir. O zaman süje tebeşiri sol eline alıp sol elle yazmaya başlamıştır. Süje daha büyük yaşlara götürülünce artık sol elle yazmadlğım söyliyerek tebeşiri sağ eline alıp sağ elle yazmıştır. Yazı ka­rakteri ve yazma kabiliyeti, yazı yazabilme derecesi de götü­rüldüğü yaşa uygun olarak ortaya çıkan süjenin gerçekten de 6 yaşına kadar solak olduğu ve ancak 2 nci sınıftan itibaren sağ elini kullanmaya başladığı bilâhare de tespit edilmiştir. (LeCRON, I. s: 156)

Hipnotik ekmnezide, 5–6 yaşından evvelki hatıraların uyanması umumiyetle güç olmaktadır. Fakat bu kabil tecrübelerin başarılıları az değildir.

WOLBERG dahil birçok devrimiz otoriteleri, bazı süjelerin neonatal (yeni doğmuş) periyoda kadar geriye götürülebi­leceğine kanidirler.

Böyle bir tecrübede WOLBERG, bir süjeyi yeni doğmuş bebeklik çağma kadar geri götürüyor. Süje konuşmayı unutu­yor, emme ve «grosping» yani yakalama hareketleri yapıyor. Her şeyi ağzına götürüyor. Bilâhare süjeyi uyandırırken bu safhayı hatırlamasını telkin ediyor ve uyandıktan sonra süje­nin intibaı, süje tarafından şu şekilde ifade ediliyor:

«..Çok küçüktüm, hiç bir şey anlamıyordum. Benim, için her şey yeni idi. Etraftaki bazı eşyaları yakalamaya çalı­şıyordum. Bana bir şey öğretmek isteyen bir şahıs vardı: Annem! Beni tuttu, kucağına aldı ve annemi gördüm. Du­varda muhtelif eşyaların bulunduğunu farkettim.» (W O L B E R G) ve (L e C R O N, I. s: 168.)

Bu kabil tecrübelerin alelade bir hatırlama mı, yoksa sahi­den o ânı yaşama ve q şahsiyete bürünme mi olduğu hususunda müellifler hemfikir değillerdir.

Şahsiyet ve Zekâ Testlerinin tatbiki:

Acaba ekmnezide canlanan hatıralar basit bir hipermnezi tezahürü müdür, yoksa süje götürüldüğü maziyi hal gibi ger­çekten yaşamakta mıdırlar? Bu konudaki araştırmalar, süjelere şahsiyet testleri tatbiki ile aydınlığa kavuşmuştur. Bu ko­nudaki halen de devam eden ve teyid edilen türlü çalışmaların neticelerinden bir misil arzedeceğiz.

Ekmnezi yaptırılan süjelere mesela «Rorschach» şahsiyet testleri tatbik edilmiştir. Süjeye bir takım simetrik mürekkep lekelerini göstererek alman cevapların ikiymetlendirilmesinden ibaret olan bu test, halen bütün dünya akliye kliniklerinde, ge­rek hastalıkları teşhise, gerekse şifayı tayine yardımcı olarak geniş çapta tatbik edilmektedir. Malûmdur ki bu teste verilen cevaplar bir taraftan süjenin şahsiyet yapısına tabi olduğu gi­bi, bunun tabii bir neticesi olarak yaşa da bağlıdır. Kâhil hale gelene kadar şahsiyet gelişmesi ile beraber, test cevapları da yaşa uygun değişiklikler gösterir.

NORGARB’ın (1952) teferruat ile anlattığı bu tecrübelerin neticesini kaydetmekle iktifa edeceğiz. 20 süje üzerinde ekmnezi tecrübeleri yapılmış ve süjeler sıra ile 17, 14, 11, 8 ve 5 yaşlarına kadar indirilerek her ekmnezi yaşı esnasında «Rorschach»- testleri tatbik edilmiştir. Cevaplar hep o yaşa uy­gun olarak farklı tecelli etmiştir. (N O R G A R B, s: 177-213) Bu tecrübelerin sonuçlarının önemi aşikârdır. Şahsın psikojenetik inkişafını; eğer hasta ise, şahsiyet bozukluğunun hangi yaşta başladığını ortaya çıkarma ve sıhhatle tayin im­kânını veren ekmnezinin, hipnotizabl hastaların tedavisi için olduğu kadar psikopatoloji için de izah ve araştırma kolaylık­ları getirdiği şüphesizdir. Kısacası klinik bakımdan da, psiko­terapi bakımından da şu hususların araştırılabilme fırsatı ilgi çekicidir:

Egonun müdafaa mekanizmaları nedir? Ve buna ait periyodlar?

Libidinal refulmanlar.ne zaman başlamıştır?

Görülüyor ki psikanalizi kısaltan ve serbest tedai metodu­nun mahzurlarını, daha doğru bir ifade ile kifayetsizliğini telâ­fi eden hipnoanaliz’in faikiyeti ortaya çıkmaktadır.

Acaba ekmnezideki tezahürler yalnızca psişik plânda mı kalıyor, yoksa fizyolojik değişiklikler de oluyor mu? Eğer olu­yorsa bu fenomenler, insan muammasının aydınlatılması bakı­mından çok faydalı olacaktır.

Malûmdur ~ki, süjenin çocukluk ve bebeklik çağma gerçek­ten gidip gitmediğini, şimdiye kadar arzettiğimiz çeşitli dav­ranışlardan daha sıhhatle tespitimize yanyan bir kriter var elimizde. Bu kriter de taban derisi veya diğer adı ile «Babinski» refleksidir. Normal bir kâhilin taban derisi dış tarafından, aşa­ğıdan yukarı doğru bir iğne ile çizilirse, baş parmak ayak sır­tına değil de ayak tabanına doğru bükülür (fleksiyon), o zaman «Babinski menfi» deriz. Bazı hastalık halleri (piramidal bozuk­luklar) dışında, bu refleks hep menfidir. Müspet olduğu zaman bir hastalığa hükmedilir. Hattâ lakayt cevap bile mana taşır. Ancak nadiren pek derin uyku hallerinde zaman zaman, ve üç yaşın sonuna kadar bu refleks normalde de umumiyetle müspet alınır ve ayak baş parmağı ayak sırtına doğru bükülür (ekstansiyon veya dorsofleksiyon).

Acaba 6 aylık hale indirilen bir süjede bu refleks ne cevap “verecektir? GORTON’un «The physiology of hypnosis» (hip­nozun fizyolojisi) hakkındaki neşriyatında bu kabil tecrübeler bol bol zikrediliyor. GIDRO-FRANCK ve BOWERSBUCH’un böyle testlerle araştırmaları pek meşhurdur. Bu müellifler (1948), eski araştırıcıları teyiden, 3 kâhil süjede Babinski ref­leksinin, hipnoz esnasında süjeler neo-natal duruma götürülün-ce müspet olduğunu müşahede etmişlerdir. Bu tecrübede süje­ler ay be ay, kademeli olarak ekmnezi ile geriye götürülmüş­ler ve 6., nihayet 5. aylık bebek haline inince Babinski müspet olmuştur. Burada dikkate değer olan cihet, süjelerin bu ref­lekse dair hiç bir şey bilmemeleri, binaenaleyh bir simülasyo-nun (temaruzun) da mevzuubahis olamayacağıdır. Babinskinin müspet oluşu hipnotik uykunun derinliğine de atfedilemez, zi­ra normal uykuda patella (diz kapağı) refleksi kaybolduğu halde, hipnotik uykuda baki taalır; sonra niye Babinski reflek­si- derin hipnotik transda müspet olmuyor da, ille de ille süjenin ekmnezi ile 6 aylık bebek durumuna getirilmesi ile ortaya: çıkıyor. Kaldı ki, tek başına Babinski refleksinin müspet oluşu bahis konusu değildir, onun yanı sıra o çağa has diğer davra­nışlar da tezahür ediyor. Bebeklik çağma mahsus emme ve ya­kalama refleksleri de bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. Hattâ ağzı bir dolma kalemle çizilen (6 aylığa indirilmiş) süje derhâl emme hareketlerine başlıyor. (LeCRON, I. s: 162).

Bu fenomeni hipnotik transda sinir kronaksisinde değişik­likler olması ile izah da kabildir. Ama, bunun kontrollü ve mu­ayyen çağa gelmesi dışında hiç bir hususi telkin yapılmadan ortaya çıkmasının yanı sıra, zaten Babinski refleksinin müspet veya menfi oluşunun kronaksi nazariyesi ile izahında müşkülât çe’Mldiğini de unutmamak lâzımdır.

Kaldı ki, gerçek bir «revivification» yani maziyi tekrar yaşamak bahis konusu olduğunu gösteren başka müşahedeler de var. Zaten çeşitli müelliflerin bu mevzu üzerinde çalışırken gayretleri, ekmnezinin sadece psikolojik mi yoksa psikofizyo-lojik bir hâdise mi olduğunu açıkça ortaya koyma, ve süjelerin gerçekten, efomnezi ile geriye götürüldükleri yaşı hal gibi ya­şayıp yaşamadıklarını vuzuhla anlama gayesine matuftur. Bu maksatla bir taraftan psikolojik, diğer taraftan fizyolojik test­ler kullanmışlardır; Bunlardan bir fikir vermek maksadı ile en dikkate değer olan bazılarını zikredeceğiz.

J. G. WATKINS ve B. J. SHOWALTER (1952) şöyle bir tecrübe yapmışlardır: Bir kadın süjeyi derin hipnotik transa sokuyorlar ve derin bir somnambülizm devresi husule getiri­yorlar. Öyle toi süjede tam bir anestezi hasıl oluyor ve negatif hallüsinasyonlar tevlid edilebiliyor ve ayrıca tam bir post-hip-notik amnezi de teessüs ediyor.

Yüksek mektep talebesi olan süje 15, 11, 8 ve 6.yaşlarına ekmnezi (age regression) ile indiriliyor, Her bir yaş seviyesinde süjeye bir seri zekâ testi tatbik ediliyor. Sessiz okuma ve oku­duklarını cevaplandırma esasına müstenid olarak yapılan bu tecrübede süje «battery» ile meşgulken göz hareketleri de of talmograf üzerinde fotoğrafla bir taraftan da tespit edilmekte­dir. Testlerden ahnan neticeler ve of talmograf ik kayıtlara isti­naden tespit edilen göz harefeetleri mukayeseli olsun diye şu tarzda incleniyor. Göz hareketleri 1 – Trans halinde (ekminezi yani regresyon yapılmaksızın);%– Normal halde yani süje hip­nozda değilken; 3 – Ekmnezi (age regresion) ile, ayrı ayrı fotoğrafla tespit ediliyor.

Normal halde ve ekmnezi yapılan transda; göz hareket­leri, süjenin gerçek yaşma uygun bir şekilde olduğu gibi, ekm­nezi ile götürüldüğü yaşın icaplarına göre tecelli ediyor ve alel­ade transda fark göstermiyor. Göz hareketleri ile yaşa uygun test cevaplarının mutabakatı şayanı dikkattir. (LeCRON,. I. s: 159-160).

D. B. KLEIN, kelime tedaisi testi ve kelime listeleri tertip etmiştir: radyo, Pearl Harbor.. gibi. Fakat bu kelimeleri ancak-10 yaşında ve ondan yukarı yaşlardakilerin anlıyabileceği şe­kilde tertip ediyor ve seçiyor. Aynı şekilde bir de sual listesi’ hazırlıyor. Sonra mesela 35 yaşında bir erkek süje alıyor ve onu 10 yaşma indiriyor. Süje testin maksadından bihaberdir. Bu-testler tatbik edilince cevaplar veriyor; lâkin 10 yaşından aşağı daha küçük yaşlara indirilince kelimeleri anlıyamıyor ve cevap­lar yaşının (ekmnezi iie götürüldüğü yaşın) seviyesine uygun bir şekilde veriliyor.

ERICKSON, 30 yaşındaki bir süjeyi -ki tecrübe esnasında süje iskemlede oturmaktadır- 1 yaşına indiriyor. O zaman sü­jede bir korku hali husule geliyor. Kol ve bacaklarını oynatamıyor ve biraz sonra da iskemle ile birlikte arkaya doğru düşü­yor. Bunun yanı sıra süje idrarını da koyveriyor, hattâ panto­lonu da kirleniyor, ki böyle bir davranış revivification’un deli­lidir. ( L e C R O N, I. s: 157-158)..

Süjelere «Binet-Simon» zekâ testleri ve «Rorschach» şah­siyet testleri tatbik eden araştırıcılar çoktur.

HAKEBUSH, BLINKOWSKI ve FOUNDİLLERE (1930) muhtelif seviyelere ait zekâ testlerinin o yaşa uygun netice yerdiğini bildiriyorlar.’

FLATANOFF (1933), süjeleri 10, 6, 4. yaşlarına kadar indiriyor ve bu hallerde’ «Binet-Simon» zekâ testleri tatbik ede­rek yaşa uygun cevaplar alıyor.

BERGMAN, GRAHAM ve LEAVITT, (1947), daha evvelce ; SARBIN tarafından (1939) yapılan tecrübeleri teyiden süjelere İ! «Rorschach» testi tatbik ediyorlar ve ekmnezideki yaşa uygun neticeler alıyorlar. (LeCEON, I. s: 158).

Şimdi nakledeceğimiz tecrübeler daha da önemlidir. Vizyon Değişiklikleri:

<<TrOBERTS ve D. BLACK  (1951)~Morningside>>

Kolejde, süje olarak BLACK’in karısını kullanarak bir ekminezi tecrübesi yapmışlardır. Bu kadıncağız, 12 yaşından beri: görme alanındaki bir defekt’den ötürü gözlük kullanan bir astigmat-miyop’tur. (sağ göz: -3.50, -0.50 cyl. sol göz: -2.00,-1.00 cyl).

Süje hipnotize ediliyor ve küçük yaşlara doğru götürülü­yor. O zaman süje gözlükle rahatsız olduğunu, hiç göremedi­ğini ifade ediyor, gözlüğü çıkarılınca vizyonu düzeliyor, rahat görüyor. Süje küçük yaşlara doğru götürüldükçe gözlüksüz görmesi daha da düzeliyor ve 7 yaşına inince, görme tamamen normal bir hal alıyor. Müellifler normal halde, transda, ekmi-nezi ile gözlüklü ve gözlüksüz vizyon muayenelerinin sonuçla­rını cetvel halinde vermektedirler. Burada derce lüzum gör­müyoruz.

Bu tecrübeden iki tatminkâr netice çıkıyor;

1) 7 yaşına kadar yapılan hipnotik regresyonda; gerek uzak, gerekse yakın vizyonda ölçü ile de gösterilebilen bir sa­lâh zuhur etmiştir. 2) Kuvvetli yani derecesi yüksek gözlük camları kullanan süje, uyanıkken gözlükle vizyonunun mükemmel olduğunu söylemekle beraber, hipnozla tevlid edilen reg­resyonda (yani küçük yaşa geri götürülmede) gözlüğün iyi görmesine mâni olduğunu ve hattâ gözlüğün huzursuzluk, baş ağ­rısı yaptığını söylüyor. Tıplkı gözü sağlam bir insanın dereceli gözlük takınca hissettiği gibi.. Başka, bir husus da mühimdir. Süje, ekmnezi yapılmaksızın, sadece hipnoz ile, hiç bir fark göstermiyor ve vizyonu gözlükle tashihe daima muhtaçtır. Hal­buki ekmnezi ile geri yaşlara götürüldükçe gözlüğe ihtiyacı kalmıyor.

Testler esnasında süjeye iyi görmesi için hiç bir hususi telkin yapılmadığı gibi üstelik, hiç bir görme gayreti sarfet-memesi, ve sadece intibalarıni söylemesi tenbih edilmiştir.

( LeC R O N, I. s: 160-161).

Ekmnezi ile vizyonun değiştiğine dair müşahedelere bir diğer misâl de FORD ve YEAGER’in (1948) bir vak’asıdır:

Süje 1943 Ocak ayında bir beyin ameliyatı geçirmiştir. III. ventrilkıül tabanından bir kolloid kist çıkarılmıştır ve bu ameliyattan önce süjenin sağ gözünün sol yarısı görmüyormuş yani bir «homonim hemianopsi»’si varmış. Ameliyattan sonra sağ gözün görme alanındaki bu defekt zail olmuş ve hastanın vizyonu düzelmiş, normal hale gelmiş.

işte bu süje üzerinde müellifler 1947’de bir hipnotik ekm­nezi tecrübesi yapıyorlar. Süje 1943 Ocağından evvele götürü­lüyor. Yani ameliyattan önceki devreye indiriliyor. O zaman süjede sağ «homonim hemianopsi» zuhur ediyor ve süje, hale getirilince, yani ameliyattan sonraki devreye girince görmesi düzeliyor. (FORD, L. F., and YEAGER, C. L., «Chan-ges in The Electroencephalogram in subjects under Hypnosis» Dis Nerv. System, 9: 190, 1948 den zikreden L e C R O N, I. s: 161-162):

P. JANET’nin eski bir tecrübesi, bu son araştırmaların ışığı altında Önem kazanmaktadır: JANET’nin sol gözü kör olan bir süjesi vardır. Süje, bu arızanın anadan doğma olduğunu iddia etmektedir. JANET, süjeyi hipnotize ettikten sonra, eknmezi ile 7 yaşma götürüyor, süjenin sol gözü hâlâ kördür. Fakat bir sene daha gençleştirilince, yani 6 yaşma indirilince, süjenin -körlüğü kayboluyor ve her iki gözü ile de görmeye başlıyor. Demek ki, süje sol gözünün görme kabiliyetini 6 yaşında iken ■kaybetmiştir. (JANET; P. L’automatisme Psychologique’ten nakle zikreden RUHSELMAN, s: 541).

Bütün bu tecrübelerden çıkan fevkalâde enteresan netice­ler üzerine, teoriler faslında, «Hipnoz ve duyular dışı idrak» bahsinde eğileceğiz.

Şartlı refleksler:

Şartlı reflekslerle yapılan ekmnezi kontrolü araştırmaları •da vardır ve burada» çıkan neticeler nörofizyoloji bakımından pek enteresandır.

SCOTT (1930), bazı süjelerde şartlı refleksler hasıl etmiş, ;yani süjeleri her hangi bir tenbihe karşı şartlamıştır. Sonra hipnoz altındaki süjelerde bu şartlanmanın batoi kalıp kalmadı­ğını incelemiştir. 2 erkek ve 2 kadın süje üzerindeki, kadınlar­dan ve erkeklerden biri kontrol süjeleri olmak üzere yapılan tecrübelerde hipnotik transın şartlı refleksi bozmadığını müşa­hede ediyor. Ekmnezi yapılmaksızın derin veya orta transın şartlı refleksi bozamadığım göstermesi bakımından bu tecrübe kıymetlidir ve diğer tecrübelerin yani ekmnezi ile yapılanların önemine kriter olmaktadır.

Yine SCOTT, bir erkek ve bir kadın süje üzerinde şu tec­rübeyi yapıyor: (Erkek süje bir işçidir ve kadm da onun ka­rışıdır) Süjeler vızıltı sesine karşı şöylece şartlandırılıyorlar. Elektrik cereyanı verilen bir âleti tutarken -ki bu ceryan süjelerin ellerini çekmelerine sebep olacak (kadar rahatsız edici­dir- tam cereyan verildiği an bir vızıltı sesi ile süjeleri şartlı­yor. Öyleki süjeler, âleti tutarken gerçekte cereyan verilmese de vızıltı sesini işitir işitmez ellerini çekiyorlar. Böyle bir şart­lı refleksin süjelerde hipnoz esnasında da baki kaldığı müşa’nede ediliyor. Fakat süjeler hipnotik ekminezi ile 10 yaşına indirilince, vızıltı sesine karşı şartlı refleks kayboluyor. Eğer süjeler şartlanmanın vaki olduğu zamana getirilirlerse refleks avdet ediyor.

SCOTT süjelere, normal yaşa döndükleri zaman, olup bi­tenleri hatırlamalarını isteyerek durumu soruyor. Kadın süje, vızıltıyı duyduğunu ifade ediyor, fakat bu vızıltının kendisi için o anda hiç bir mana taşımadığını belirtiyor. Erkek ise, keza vızıltı sesini duyduğunu, lâkin bu vızıltının kendisi için bir şey ifade ettiği intibaı içinde olmasına rağmen onun neye delâlet ettiğini bir türlü çıkaramadığını söylüyor.

Gene SCOTT, kornea refleksinin vızıltı sesi ile şartlıyor. İki süje üzerinde yapılan bu tecrübede süjeler, korneaya pa­muk değdirir değdirmez gözlerini kapadıkları gibi bu refleksi vızıltı ile de gösterir hale getiriliyorlar.

Süjelerden biri biraz sonra 3. cü vak’a olarak anlatacağımız Mrs. S. dir. Diğeri de bir erkektir ve 1. ci vak’a olarak anlatı­lacaktır.

Mrs. S. ve diğer erkek süje bir kaç seans ile kolaylıkla de­rin bir somnambülistik transa girer duruma getirilmişlerdir.

Mrs. S. 42 yaşında bir kadındır. 10 sene geriye yani 32 Taşma (ekmnezi ile hipnotik derin transda) götürülünce, vızıl-ti tenbihi üç defa arka arkaya yapıldığı halde hiç bir cevap ver­memiştir. Yani vızıltıyı işitirken gerek uyanık halde, gerekse transda gözlerini kapatarak bu tenbihe refleks cevap veren sü­je, 10 yaş geriye gidince bu şartlı refleksin izale edilmiş olduğu müşahede ediliyor.

Erkek süje ki 45 yaşındadır, derin transa sokuluyor ve hu­susi bir telkinde bulunulmaksızın, istediği bir yaşa gitmesi sü-jeye söyleniyor. Süje bir lâhza sonra 23 yaşında olduğunu, oikı-yanusta bir gemide bulunduğunu ifade ile dalgaları ve gemiyi -çok canlı hallüsinasyonlar içinde- gördüğünü belirtiyor. O es­nada vızıltı sesi tenbihi yapılıyor ve süje bu tenbihe cevap ver-rmiyor, gözlerini kapamıyor.

Transdan sonra uyanık durumdaki süjelerle, transda bu halleri unutmamaları ve hatırlamaları telkin edildiğinden, hâ­dise tartışılıyor. Süjelerin her ikisi de vızıltıyı duyduklarını, fakat o anda bu vızıltıların kendileri için bir şey ifade etmedik­lerini belirtiyorlar. Ve bittabii kontroller, şartlanmanın uyanık­ken ve alelade transda baki kaldığını gösteriyor.

Ekmnezinin şartlanmayı bozacak! kadar tesirli olabilece­ğini gösteren bu kabil müşahedeler, 6 aylık hale götürülen sü-jelerde Babinski refleksinin müspet oluşu vakıası ile de bera­ber mütalea edilirse, sinir sistemi fizyolojisi bakımından, hele refleksolojinin şuur izahı spekülâsyonlarının değer derecesinin azlığını işaret etmek bakımından pek ehemmiyetlidir kanaa­tindeyiz. (Bu arada, KALINOWSKI ve ROCHE’un «Schock Treatments and other Somatic Procedures in Psychiatry, NeW York, 1946» adlı eserlerinde zikrettikleri bir müşahedeyi tedai ettim. Bu müellifler aynı şartlı refleks tecrübelerini elektro­şok yapılan kimselerde de incelemişler ve şoktan sonraki kon-füzyon, yahut başka bir deyimle «etat-crepusculaire» şuur alacakaranlığı halinde şartlı refleksin zail olduğunu, yani şah­sın şartlandırıldığı tenbihe hiç bir cevap vermediğini, bu hal geçince refleksin avdet ettiğini müşahede etmişlerdir. Hipnotik transı bir «etat crepusculaire» hali telâkki eden görüşlerin, ka­za elektroşokun tesirini hipnoza benzeten iddiaların isabetsiz­liğini göstermek bakımından bu durum pek şayanı dikkattir. Ekmnezi yapılmaksızın en derin hipnotik transda dahi şartlı refleksler bozulmadığı halde elektroşoktan sonraki alaca fea-ranlık halinde zail olması ve bilâhare avdeti, hipnotik transla bu «etat crepusculaire» halinin aynı olmadığını ispata yetiyor kanaatindeyim).

Hipnotik ekmnezi ile şartlı refleksin işlemez oluşunu, yani süjenin biraz evvel tafsilâtına zikrettiğim tecrübelerde olduğu gibi muvakkaten ve hususi bir şekilde zail olmasını SCOTT, şartlı refleksin çalışmasına mâni olan selektif (seçici) bir anes­tezinin husule gelmesi ile izaha çalışmaMadır. (SCOTT, H. D. «Hypnosis and the Conditioned reflex:» E. Gen. Psychol., 4: 113, 1930.; den zikreden Le CRON, I. s: 165).

Gebelik belirtileri

P. JANET’nin süjesi Rose ile yaptığı bir ekmnezi tecrübe­si, psikolojik fenomenlere fizyolojik fenomenlerin de refakat ettiğini göstermesi bakımından tipiktir:

Rose’u trans haline koyduktan sonra, iki sene evveline götürüyor. Fakat bu sırada’hiç aklnıa gelmiyen bir hâdise ile karşılaşıyor. Rose, ıztırap çekmeye başlıyor, JANET’nin sor­gusuna cevap vermek istemiyor, utanıyor., ve nihayet hal ve tavrıyla gebe olduğunu anlatıyor. Bu esnada karnının da şişti-ği görülüyor. Bilâhare, tahkikat, gerçekten de süjenin o tarih­te gebe olduğunu gösteriyor (JANET, P. L’automatisme psy-chologique’ten naklen zikreden: RUHSELMAN, s: 541).

imdi, bu tecrübeyi inanmazlıkla karşılıyacaklar olursa, on­lara nisaiye hekimlerinin «umma gebelik» dedikleri bir nevi yalancı gebelik vak’alarmm nadir olmadığını hatırlatırım. Ço­cuğu olmayıp ta, ille de çocuk isteyen, kadınlarda bir otosügjes-yon ile ortaya çıkan bu halde, kadının gerçekten âdetleri kesi­lir, sanki hamile imiş gibi, karnı şişer., kendisi de kocası da, etraf ta sahici bir hamilelik olduğuna inanırlar. Hatta 9 ay sonra doğum sancıları ile yatanlar da vardır. Aslında, rahimde sadece gaz ve su toplanmıştır. Gebe olduğuna böyle inanan, kadınların karnında çocuğun kalb sesleri bittabii alınmaz ve röntgen filmi ile de, rahimde bulunması gereken ceninin ke­miklerine ait hiç bir imaj tespit edilmez bittabii..

İşte JANET’nin tecrübesinin olabilirliği hususunda bu vak’alar bir karine teşkil etmektedir.

Mutâd Dışı Vak’alar:

Şimdi mutâd dışı ekmnezi «age regression» vak’alarından bahsedelim. Tecrübi hipnoz çalışmalarında süjede hipnotizörun arzusu ve hususi telkini ile kontrollü olarak ekmnezi olmasının dışında, bazen kendiliğinden de hipnoz esnasında «age regression» olabiliyor. M. GILL (1948) hipnoanaliz esnasında kendi­liğinden olan ekmnezilere ait müşahedelerini zikretmektedir. Aşağıda nakledeceğimiz 3 vak’adan 1 nci ve 3 ncünün SCOTT’a ait süjelerde olduğunu belirtmiştik. 2 nci de GILL’e aittir.

Vak’a – 1: Bir dofetor grupuna hipnoz demonstrasyonu yapılmaktadır. 45 yaşındaki süje, derin bir transa sokulup 3 yaşma indirilmiştir. Süje 3. yaşının doğum gününe götürüldü­ğünde birden şiddetli bir nefes darlığı, yüzde kızarma ve ök­sürükle müterafık bir astım bronşial tablosu gösterir. Doktor­lardan biri hemen stetoskop ile süjenin ciğerlerini dinler ve rai­ler tespit eder. Nabız da yükselmiştir. Süjenin ıstırabı pek faz­la olduğu için tetkikler daha uzun boylu yapılamaz ve süje der­hâl 45 yaşma döndürülür. Nöbet te hemen kaybolur.

Süjenin 3 yaşının doğum gününde, doğum yıldönümü kut­lanırken gerçekten böyle kötü bir nöbet geçirdiğini annesi ha­tırlar, bittabii hasta 42 sene evvelki bu hâdiseyi hatıriamıyor-dur bile..

Bir hafta sonra aynı süjede yenniden hipnoz ile bir tecrübe yapılır. Yine 3 yaşına götürülür ve süje yine bir astmatik nö­bet geçirir. Fakat bu defaki kriz daha az şiddetlidir. Stetos-kopla yapılan muayenede railer alınmaz. Nabızda yükselme ol­mamıştır. Sadece yüzde hafif bir kızarma dikkati çekmektedir. Demek ki, süjede bir defans teessüs etmiştir. Süje ilk tec­rübedeki nöbeti tekrar yaşamamak için ikinci tecrübede kendi­ni, yapılan regresyon telkinlerinin tesirine kapılmaktan kur­tarmaya çalışan şuuraltı bir mukavemet hazırlığı içinde idi. Bu yüzden 3. yaşının doğum yıldönümünü tam bir ekmnezi ha­linde (ikinci tecrübede) yaşamamıştır, binaenaleyh parsiyel (kısmi) bir regresyon olmuştur, denebilir.

Vak’a – 2: Süje 34 yaşında bir erkektir ve alkoliktir. Bu halinden annesi pek muztarip ve bizardır da.. Bu sebeple oğluna hipnoanaliz yaptırtmaktadır ve tedavisini arzu etmektedir. Süje hipnoanaliz için derin bir transa sokulmuştur ve refulmanlarmı meydana çıkarmak için hipnotizör onu çocukluk yaşlarına doğru sevketmektedir. (Bu süje ilk seansda kolayca derin bir transa girebilmiştir zaten ve bu hâdise ikinci seansda olmaktadır).

Süje birden şiddetli bir heyecan hali gösterir, ağlamaya başlar. Konuşması gerek terminoloji gerekse ses tonu bakımın­dan çocukça bir hal ve ifade almıştır. Ve fcaç yaşında olduğu sorulduğunda şu cevabı verir:

«5 yaşındayım.. Bu benim doğum yıldönümüm..» Netekim o gün hakkında etraflıca malûmat vermeye baş­lar. Niçin ağladığı sorulunca:

«..Babam bana doğum günü hediyesi olarak bir keçi ge­tirdi. Keçinin adı da Billy. Fakat annem keçiyi eve bırakmıyor., onu eve sokmıyaeağım söylüyor.. Keçiyi evde tutamam di­yor..»

Bu regresyon tamamen spontan olmuştur ve süjede böyle birçok ruhu zedeleyici travmatik hatıraların bulunduğu anla­şılır. Böyle travmatik hâdiselerin 5 ilâ 15 yaşları arasında mü­teaddit defalar vuku bulmuş olduğu ve süjede derin izler bı­raktığı tespit edilir.

Vak’a – 3: Mrs. S. 42 yaşında evli bir kadındır. Psikiyatri sosyal hemşiresidir (psychiatric social \vorker). Gayet entel­ektüeldir. Psiko-patoloji ve anormal hâdiseler hakkında da pek bilgilidir. (Fakat hipnoz ve ekmnezi hakkında - birçok psiki­yatrlar gibi- hiç bir bilgisi yoktur). Mrs. S.’in, çocukluk ça­ğından beri devam eden ve sıkı sık tekrarlıyan (recurrent) as­tım bronşiale nöbetleri vardır. Öyle ki bu nöbetler gelince işini terketmek ve hastahaneye yatmak zorunda kalıyor.

Kadıncağız astım nöbetlerinden evvel daima bir korku his-sedermiş. Başka korkuları (fobi’leri) da var: «çıplak, kıllı bir erkek kolu görmek». Bıçaktan ve yemek masası üzerinde ko­şan bir çocuk görmekten de dehşetli korkmaktadır, ürkmektedir. Bazen gece gelen kâbusları da oluyormuş. Bu hallerinin dı­şında, nöbet harici sıhhatli ve işinin ehli bir hemşiredir.

Psikoterapi etüdleri esnasında bir ara HORNEY’in, «Ken­di kendini analiz» (Şelf Analysis) adlı kitabını okuyan Mrs. S., psikanaliz tedavisi pahalı olduğu iğin, paradan tasarruf maksa­dı ile kendi kendine psikanalize girişiyor.

Bir gece, yatağında yatmaktadır ve auto-analyse ile meş­guldür. Bu sırada çocukluğuna ait hatıraları yokluyor ve ha­fızasını seferber ediyor. 14 yaşın hatıraları ile meşgulken, bazı belli başlı travmatik hâdiseleri hatırlamaya çalışıyor, birçok emosyonel hatıralar buluyorsa da bunların mühim olmadığı in­tibaı içindedir.

Bu arada uyku ile uyanıklık arası bir hal içinde, 5 yaşına ait hatıralarla meşgulken kendisi tarafından tamamen unutul­muş bir hâdiseyi birden bütün vuzuhu ile hatırlayıveriyor:

«.. Kuvvetli bir ışık altında bir masadadır. Üzerinde beyaz bir örtü vardır... Yanında, elinde küçüfc bir bıçak tutan bir adam., yine yanında yüzü korkunç görünüşlü bir başka adam.. Masadan kalkmak için mücadele etmektedir.. Fakat kıllı iki hoyrat kol, kendisini hoyratça tutup masaya zorla yatırıyorlar. Mücadeleye devam ediyor, ama zaptediyorlar...»

Ve, işte bunları hatırladığı sırada bağırarak yataktan fır­lıyor, kocasını uyandırıyor. Şiddetli bir paiiifc içinde titriyor.. Kocası kadıncağızı güçlükle teskin edebiliyor.

Ertesi gün bir hâdisenin vaki olup olmadığını annesine soruyor. Annesinin verdiği malûmat şu: Mrs. S. 16 aylıkken bir mastoidektomi ameliyatı geçirmiştir ve ameliyatı müteakip şiddetli bir şok komplikasyonu da olmuştur. Ameliyatta has­tanenin anestezistinin çocuğa pek hoyratça ve anlayışsızca, ka­ba ve fena muamele ettiğini iki hemşire anneye o zaman haber verip anlatmışlar; hattâ o da bunları hastahane idaresine şikâ­yetle protestoda bulunmuş. Bu ameliyattan bir müddet sonra,, çocukta gece kâbusları başlamış. Ve ameliyatı takiben ayrıca astım krizleri de ortaya çıkmış, 3 yaşından sonra da şiddetlen­miş.

işte bu hastaya, yani Mrs. S.’ye hipnoz yapıhyor, süje de­rin bir transa sokuluyor ve 16 aylık haline kadar indiriliyor. O sahneyi bir katarzis «eatarsis» halinde bütün heyecanlarım boşaltarak yaşıyor ve neticede astım nöbetlerinden de, fobile­rinden de, kurtuluyor.

Hipnoz ve ekmnezi “hakkında hiç bir bilgisi olmıyan Mrs. S., demekki «şelf analysis» esnasında kendi kendine bir transa girmiş ve bir «age regression» olmuştur. Bu esnada hasta bir rüya halinde o travmatik sahneyi yaşamıştır. Bu yüzden rüya kâbus vasfını almıştır. Burada hastanın bir otohipnozla 16. aya kadar inmiş olması gayet enteresandır. (L e C R O N, I: s: 169-173).

Hemen belirtelim ki böyle spontan ekmneziler gayet nâ­dirdir. Fakat rüyaların bazılarının böyle ekmnezilerle dolu ol­duğu vakıası dikkate değer.

Ekmnezinin mahiyeti hakkında müellifler ikiye ayrılıyor­lar. Bir kısmı, alelade bir hatırlamanın mevzuubahis olduğunu, diğer kısmı ise gerçek bir revivification’un vaki olduğunu ileri sürüyorlar. Yukarda naklettiğimiz tecrübeler ikinci iddiaya hak kazandırır mahiyettedir. Çocukluk çağma götürülen süjelerde ses tonunun dahi çocukça bir hal alması, kelimelerin ve ifade­lerin de o yaşın gerektirdiği şekilde zuhuru, davranışların ya­şa uygunluğu, 6 yaşma faraza indirilen bir süjenin eline bir oyuncak verilince oynaması ve hattâ yaramaz bir çocuk gibi oyuncağı parçalaması; eline kalem verilince çocukça resimler çizmesi, hattâ ressam süjelerde dahi bu halin görülmesi, el ya­zısında da yaşa uygun değişiklikler olması., gibi tezahürlerin yanı sıra fizyolojik fenomenler., bu iddianın teyididir.

ERICKSON ve KUBIE,(1941), ekmneziyi.sügjesiyonla tev-lid edilen ve zaman-mekân dezoriyantasyonu ile müterafıfo bir mental konfüzyon hali olarak mütalea ediyorlar. Fakat bu hal kontrollüdür, başı boş değildir ve patolojik de değildir.

Maamafih, birinci iddiayı ileri sürenler de büsbütün haksız sayılamazlar. Zira hipnotik derin bir transa hacet, kalmadan da ekmneziye benzer hipermnezi tezahürleri olabiliyor.

LeCRON’a göre 2 türlü «age regression» mevzuubahistir. Biri hemen herkesin başına gelen hafif «dejavü» halleridir. Ço­ğumuz, bir hâdiseye şahit olurken, sanki bunu daha evvel ya­şamışız gibi bir zehaba kapılırız. Bu halin -patolojik dejavü’ler hariç- tedailerden mense alan bir benzetişin neticesi hafif bir konfüzyon ve dezoriyantasyon hali olduğu söylenebilir. Diğeri ise hipnozdaki «age regression» dur ki şahıs burada maziyi gerçekten hal gibi yaşamaktadır.

Dianetik

L. Ron HUBBARD, bir üçüncü şekli tanıtmıştır. 1950 de «Dianetic» adlı bir kitabında metodunu ve bulgularını açıklı-yon müellif, tıp ve psikoloji çevrelerinin ilgisizliğine rağmen umumi efkârda hayli alâka uyandırmıştı. Metod şu: Süje, ses­siz loş bir odada aşikâr bir hipnozla değil, basit telkinlerle ha­fif bir trans haline giriyor. Ve mazideki muayyen bir yaş ve tarih, belirli bir vak’aya doğru yöneltiliyor. Bu işi kolaylaştırmak için de umumiyetle serbest tedai metodundan faydalanı­lıyor. HUBBARD, FREUD’un 1892’de verdiği tariften istifade etmektedir. Süjeleri neonatal (yeni doğmuş), hattâ prenatal (doğum öncesi) ve hattâ hattâ ilkah anma kadar götürüyor. Süjeler prenatal intibalarıni kolaylıkla tarif ve tasvir ediyor­lar. Yani ana rahminde iken neler hissettiklerini hatırlıyor ve o devreye aid intibalarıni hafızalarında canlandırıyorlar. Fakat HUBBARD’m diyanetik metodu ile süjelerin pre­natal intihalarına varıp anlatmaları, izaha ve ispata muhtaç muhayyele mahsulü fanteziler gibi görünmektedir.Kitabı şu: (HUBBARD, L. R.: «Dianetic» Hermitage Press, Inc., New York, 1950).

Hemen işaret edeyim ki HUBBARD’dan daha evvel 1946’-da neşrettiği «Ruh ve Kâinat» adlı kitabında Dr. Bedri RUHSELMAN, bir nev’i hipnoidai hal, yani yarı trans hali demek olan, ruhi infisal «dissociation psychologique» adını verdiği kendi metodu ile yaptığı ekmnezi tecrübelerini neşretmiş ve bu hal, yani ekmnezi için mutlaka hipnoza baş vurmaya ihtiyaç olmadığını söylemiştir.

RıtıM tnf isal:

(Rüya gördürme) bahsinde işaret ettiğim üzere, DESSOILLE’in dirije rüyalar metodunu hatırlatan bu usulünü bizzat müelliften öğrenmek ve tatbikatını müşahede etmek ve birçok defalar şahsen denemek imkânına kavuşmuştum..

RUHSELMAN’ın ruhi infisal’i şöyle yapılır: Süje, pek loş bir odada, gözlerine de ayrıca ışıktan mütessir olmaması için bir kalın bez örtülerek, tam sessizlik içinde bir divana uzan­dırılır. Operatör, bazı imajlar görmesini telkin ederek süjenin ‘majinatif faaliyetinin canlı bir §<ekilde başlamasını temine ça hşır: «..gayet rahat ve gevşek bırakınız kendinizi... Bir elma. Bir elma düşününüz. Kuvvetle düşünün.. Bu elmayı tasavvur plânından çıkararak tahayyüle başlayınız. Kuvvetle tahayyül ediniz. Âdeta gözünüzün önünde görüyor gibi.. Görüyorsunuz, görüyorsunuz.. Görüyor musunuz efendim?» Ve bazı süjeler samimi olarak bir elma görmeye başlarlar ve bunu ifade eder­ler. Sonra imajlar zenginleştirilir. Nihayet süjeye, hipnozdaki ekmnezi tecrübelerinde olduğu tarzda «simdi - şu kadar ay, gün, sene vs.. - geriye gidiyor ve gençleşiyorsunuz. –Şu– ta­rihte ve -filân- saattesiniz şimdi. Ne görüyorsunuz? Neredesi­niz ve ne yapıyorsunuz?..» denir ve cevaplar, şayet süje bu tecrübe için elverişli ise, alınmaya başlanır, illi..

RUHSELMAN bu metodla şu tecrübesini neşretmiştir: Çarşıdan bazı resimler, resimli kartlar satın aldırılmış ve ne olduklarına hiç bakılmadan zarflara konmuştur. Bu tedbir den maksat telepati ve fikir intikali ihtimalini bertaraf etmek­tir.

24.11.1940’da, Dr. Zühtü TİNEL’in evinde, N. adlı hanıma, RUHSELMAN tarafından, saat tam 9.30’da, gelişigüzel açılan zarflardan birinden çıkan kart, hiç bir izahta bulunmadan, 10 saniye müddetle, yalnız süje’ye, 1 metre mesafeden gösterilmiş ve tekrar zarfa yerleştirilmiştir. Bittabii karttaki resmi süje-den gayrı kimse görmeyecek tarzda hareket edilmiştir. Böylo-ce muhtelif tarihlerde, her seferinde silenin bakış müddeti kısaltılarak gösterilen ‘kartlar, zarfa konup, zarfın üzerine ta­rih ve saat kaydedilmiştir.

24.1.1941’de yapılan psikolojik infisalle ekmnezi tecrübe­sinde, süje N. hanım, tedricen maziye götürülüp, tecrübe anla­rı yaşatılınca, akılda ve hatırda tutulması imkânsız bütün te-ferruatı ile kartlarda görmüş olduklarını anlatmış ve bilâhare zarflan açarak kontrol, bu ifadelerin % 100 isabetim teyid etmiştir. Müellif kitabında tecrübe kartlarının resim kopyala­rını da dercetmektedir. Bu resimler gayet teferruatlı bir ta­kam manzaralardır. (RUHSELMAN, s: 450-462). ; Bu müşahedeler gösteriyor ki, bir hipermnezi tezahürü halinde, fakat hipnozdaki ekmnezideki gibi bir «revivification» vuku bulmaksızın, kuvvetli imajlarla hatırlamalar tarzında «age regression» mümkün olmaktadır. Amma böyle tecrübe­lerde, hipnotik ekminezideki fizyolojik: fenomenler görülemedi­ği gibi; mesela bir psişik travmanın hatırlanması, hipnozdaki gibi kuvvetli bir katarzis halinde tecelli etmiyor.

Dr. Fevzi AKSOY’un Türk Nöro-Psikiyatri Cemiyetinde­ki demonstrasyonunda, hipnotize ettiği bir süjede, süjeyi neo-natal duruma götüren telkinler yapınca, nörolog Prof. Dr. Necmettin POLVAN’ın Babiski refleksini müspet değil de nor­mal, yani menfi bulması hâdisesi, o tecrübede süjenin derin bir transa girememiş olduğunu ve AKSOY’un da süjedeki psi­şik tezahürlere bakarafc, bazı hatıralarım dile getirmesi ile süjenin gerçek bir ekminezi içinde olduğuna hükmederek al­dandığını göstermektedir.

Keza 1961 yazında, Dr. Refet KAYSERİLtOĞLU’nun, Gu-reba hastahanesindeki demonstrasyonunda Mediha ÜSTÜN-DAĞ adlı bir hanım süje üzerinde yaptığı pek baganlı ekmnezi tecrübesinde, süje psişikman tam manasiyle maziyi yaşamış, fakat fizyolojik tezahürler buna pek refakat etmemişti, hatta 6 aylığa indirilen süjenin Babmski refleksi, Prof. Bülent TAR-CAN tarafından lakayt bulunmuştu. Bu halin de, transın pek derin olmamasından ileri geldiğini sanıyorum.

Hipnoz eğer derin değilse, gerçek bir ekminezi olmuyor, fakat süje, bazı hatıralarını yine de canlı bir şekilde hatırlı-yabiliyor. Bazen de bu dahi mümkün olmuyor. Birçok tecrü­belerimde bunu müşahede ederek bu kanaate vardım.

Prenatal Ekmnezi:

Ekmnezi tecrübelerinde süjelerin, 2, 1 yaşlarına, 6, 5 ay­larına kadar indirildiğine dair tecrübeleri zikrettik. Bu cihet bütün müellifler tarafından kabul edilmektedir. Fakat, süjele­rin prenatal devreye indirilebileceğine dair iddialar da var ki bu sadece HUBBARD’ın diyanetik metodu ile yaptığı tecrübe­lere münhasır değildir.

FODOR (1949) da hafızadaki prenatal vak’alann izlerini meydana çıkarttığını iddia etmektedir. Ve verifikasyonunu da rüyaların tetkikinden aldığını belirtiyor, (F O D J O R, N. «The Search for the Beloved.» Hermitage Press., Inc., New-York, 1949.’den zikreden: LeCRON, I, s: 157).

Burada ispiritlerin reenkarnasyon (yani ruhun tekrar tek-tar bedenlenerek insan olarak dünyaya gelmesi inancı; insan­ların birçok bedenleri elbise gibi değiştirerek dünyaya yeni baştan mükerrer gelişi itikadı) iddialarına yol açan ve iddia­larına ispat delili diye ileri sürdükleri bazı ekmnezi tezahür­lerini işaret etmeden geçemiyeceğim.

Acaba «O» yaşından, rahim içi hayatı gibi prenatal devre­den daha gerilere götürülen süjeler ne cevap vereceklerdir ?

Bu ‘kabil tecrübeler de yapılmıştır. İspiritlere göre geçmiş hayatların (?) hatıraları canlandırılmıştır.

Süjeleri doğumdan önceki devrelere götürerek ilk ekrnne-zi tecrübelerini yapan Colonel Albert de ROCHAS’dır ki 1893 ile 1910 yıllan arasında 19 süje üzerinde yaptığı harikulade tecrübeleri «Les Vies Sucsessives» adlı kitabında yayınlamış, fakat o zaman iyice takdir edilmemişti.

Şimdi aşağıda, kendisi de ispirit ve reenkarnasyonist olan RUHSELMAN’ın kitabından ROCHAS’ın ve diğer iki araştırıcının tecrübelerini ve müellifin mütaleasını aynen naklediyo­rum:

«Acaba ekmneziden faydalanarak aynı vetirelerle ruhun dikkatini daha gerilere irca edip dünyaya girmezden evvelki Ispatyom (ahret) hayatına ve geçmiş dünya hayatlarına ait hâdiseleri ona hatırlatmak mümkün olmaz mı ? Eğer iddia edildiği gibi ruhun dünyaya tekaddüm. eden bir Ispatyom hayatı veya geçmiş dünya hayatları varsa mesela, bir hipnoz tecrübesi esnasındaki degajman halinde serbestleşen ruhun onları hatırlıyamamasına hiç bir sebep olamaz.

Bununla beraber araştırıcılar bu yoldaki tetkiklere bu düşünce ile başlamış değillerdir. Ekmnezinin reenkarnasyonizma tetkikatmda tatbik sabasına konulması, âdeta bir tesadüfle olmuş gibidir. Ekmnezi yolu ile geçmiş hayatların hâdiselerini salahiyetli bir âlim sıfatı ile ortaya koyan Colonel de ROCHAS, ilk zamanlarda bütün hatıraların duracağını tah­min ettiği dünya hayatının maverasına tecrübelerini götürdüğü zaman. –tesadüfen ve hayretler içinde– süjenin bir takım yabancı hâdiselerden bahsetmeye başladığını görmüş ve ondan sonra bu işe ehemmiyetle ken­disini vermiştir (Colonel de ROCHAS. Les Vies Successives.)

Şimdi ekmnezi halinden istifade edilerek tecrübe yolu ile,, ruhun dikkatini geçmiş hâdiselere ait hatıraları canlandırmak için yapılmış tecrübelerin ve ortaya konmuş müşahedelerin mütalâasına başlıyoruz:

1 – Bu misal mevzuumuza bizi biraz daha yaklaştırıyor. Bu tecrü­beyi Colonel de ROCHAS, Eugenie ismindeki bir süje üzerinde Gronoble Tıbbiye Mektebi Müdürü Dr. BORDEATJ ile beraber yapmıştır. Mücerrip süjeyi uyuttuktan sonra onu bir kaç sene geriye doğru götürüyor. Bu sırada süjenin gözlerinde yaşlar parlamağa başlıyor. Kadın o anda. bir çocuğunu kaybetmiştir. Biraz daha gençlegtirilince korku ile bir feryat koparıyor. Ve teyzesi ile büyük annesinin fantomunu (hayaletini) yanın­da gördüğünü söylüyor. O. bu fantomdan korkmaktadır ki bilâhare ya­pılan tahkikatla kadının hakikaten o tarihte bu hayalleri gördüğü anla­şılmıştır.

Süje on bir yaşma getiriliyor. Şimdi kendisi annesine ve babasına, itaatsizlik gösterdiğinden dolayı muazzep durumdadır. Babasının cebin­den bir metelik aşırmıştır. Onun için babasından af diliyor. Üzerinden tam yirmi dört sene geçmiş böyle ufak bir hâdisenin, teferruatı ile ve o teferruata refakat eden psikolojik hallerle ruhta tekrar canlanması, in­sanı derin düşüncelere sevkedebilecek bir meseledir. Süje bir yaş daha gençleştirilerek 9 yaşına getiriliyor. Bu sırada çok muztarip bir çocuk­tur. Çünki annesi öleli henüz sekiz gün olmuştur. Babası da kendisini Grenoble’de bulunan büyük babasının yanma götürdüğü için ondan da henüz yeni ayrılmış bulunuyor. O şimdi dkiiş öğrenmektedir. Altı yaşına getirildiği zaman mektepte yazı yazmasını yeni öğrenmiş bulunuyor. Da­ha geriye götürülüp dört yaşına sokulunca kendisinin henüz mektebe gitmediği görülüyor. Fakat yazıya çok meraklı. Manasız bir takım çiz­giler çizmekte ve bir iki harf yazabilmektedir. Bu sırada küçük karde­şine bakıyor. Burada dikkati çeken bir nokta vardır. Süje okumasını ve yazmasını bilmediği yaşlara girince bütün okuma ve yazma kudretini hakikaten kaybetmiş bulunuyor. Demek ki mazisinde yaşarken süjenin duygusu ve fikri tam bir mutabakat halindedir.

Colonel de ROCHAS ana rahmine kadar uzayan bir hayatın mave­rasında süjenin hiç bir söyliyemiyeceğini düşünüyor ve bu hali görmek üzere hipnozu derinleştirerek süjeyi daha gerilere götürüyor. Burada süje evvelâ bir süt. çocuğu halini alınca, o zamana ait bir takım ruhi haller göstermeye başlıyor. Colonel onun hayatını daha geriye gö­türdüğü zaman hiç beklemediği şekilde karşısına, şahsiyeti değişmiş bambaşka bir genç kızlık halinin çıktığını görünce derin bir hayrete dü­şüyor. Dört yaşına kadar sözleri ile, süt çocukluğu zamanında da ahval ve harekâtiyle mazisini sadıkane bir şekilde ifade eden bu kızın aynı ve­tire ile daha derin mazisinde yaşatıldığı zaman anlattığı şeylere inanma­mak için ortada hiç bir sebep yoktur.

2 – İşte Colonel’in böyle geçmiş hayatlara ait ekmnezi yolu ile elde ettiği tetkikatın neticelerinden bir tanesini yazıyoruz. Buradaki süje Mayo isminde 18 yaşında bir kızdır. O, hipnoz haline konduktan, sonra evvelâ bu dünyadaki hayatının mazideki muhtelif safahatında ya­şatılmış ve her safhaya ait doğru ve mevsuk cevaplar alındıktan sonra geriye doğru dünya hayatının maverasına götürülmüş ve bir takım yeni yabancı şahsiyetlerin meydana çıkmağa başladığı görülmüştür. Mayo doğum anından daha gerilere götürülünce bir müddet Ispatyomda do­laştıktan sonra bir kadın cesedinde tekrar dünyada yaşamağa başlıyor. Bu onun geçmiş son hayatıdır. İsminin Line olduğunu söylüyor. Kendisi bu hayatında boğulmak suretiyle intihar etmiştir. Colonel, Line’i boğulduğu tarihe götürüyor. Ve şu sahne ile karşılaşıyor. Mayo koltuğunda büyük bir hareket yapıyor. Sağ tarafına dönüyor yüzünü elleri arasına alıyor ve öylece birkaç saniye kalıyor. Bu iradi olarak yapılan bir işin ilk safhasıdır. Sonra şiddetle sola dönüyor. Sık sık nefes almaya başlıyor. Teneffüs güçleşiyor. Göğüs zorlukla ve gayrı muntazam bir surette kabarıyor. Yüzde ıstırap ve korku intibaları vardır. Bütün hareketler onun arzusu hilâfına oluyor. Büzülüyor ve yüzü şiddetli bir ıstırapla takallüs ediyor.

Burada biraz duralım. Bu hal tecribi emrazda tarif edilen boğulma vetiresine ait safahatı aynen göstermektedir. Tababetin bu bahsini okumamış olanların böyle bir şey uydurabilme-lerine imkân yoktur. Acaba Colonelin süjesi evvelce tecribi emrazdaki bu malûmatı mütalea ve tet­kik etmiş miydi? Bunu zannetmiyoruz. O halde burada evvelâ «ıevcud ©İmadıgı halde süje geçmiş bir hayatta yaşadığını hangi ruhi sebepler altında iddia etmiştir. Bunu izah lâzım gelir. Eğer hakikaten hayat ana rahminde başlıyorsa o zamana kadar bütün mazisini sadakatle söyleyen sUjenin ana rahminde –Colonel’in düşündüğü gibi– susması lâzım gelir­di. Line ismindeki enkarnasyonu sUjenin nasıl uydurabildiğini henüz halledememiş bulunurken, bir de karşımıza, realiteye uygun bütün araziyle suda boğulan bir kimsenin agoni hallerini canlan-dıran bir sahne çıkıveriyor. Bu da ayrıca bir muammadır. Ve bu muammayı, içinde yaşanmış bir hâdisenin ifadesi şeklinde kabul etmedikten sonra çözemeyeceğimizi zannediyoruz. Colonel’in müşahedesine devam edelim.

Colonel, süjenin hayatını daha gerilere götürüyor. Fakat bu defa da Line’den evvel kızın bir erkek bedeninde tecessüd ettiği görülüyor. İsmi Charles MAUVILLE’dir. Şimdi ortada ne Mayo’nun ne de Lien’ih şahsiyeti kalmamıştır. Charles MAUVILLE, hayatının son demlerinde bulu­nuyor. Bir göğüs hastalığından mustariptir. O kent öksürük, nefes dar­lığı vesaire gibi bir göğüs hastalığının bütün alarm vermektedir, İşte Charles bu hastalık neticesinde bedenini terk ediyor. Bir müddet Ispat­yomda dolaşıyor nihayet Britanya'daki bir aileden kız çocuğu olarak (Line) dünyaya geliyor. Line ihtiyarlatılıyor ve 18 yaşına kadar getiriliyor. Henüz bekârdır. Bu yaşta karşısına kendisinin tanımadığı bir genç çıkıyor. Line bu gençle evleniyor. Gebe kalıyor, bu sırada mücerrip, do­ğum hâdisesinin bütün safahatini görüyor Süje koltuğunda dönüyor, etrafı geriliyor, yüzü tekallüs ediyor, şiddetli bir ıstırap içindedir. Line bi­raz daha ihtiyarlatılıyor. Şimdi 22 yaşındadır. Bu sırada kocası bir de­niz kazasında ölüyor. Çocuğu da onu müteakip ölüyor. Line’in ümitsizliği ve yes’i günden güne artmaktadır. Nihayet intihara karar veriyor. Ve evvelki celselerde tafsilâtı verildiği şekilde denizde boğulmak sure­tiyle intihar hadisesi vukua geliyor. Böyle muhtelif celselerde parça par­ça alman kırık dökük malûmatın bir araya toplanınca eni boyunu tutan bir hikâyeyi meydana getirmesi dikkate değer.

Line’in tekrar, hayatı gerilere götürülüyor. Ve evvelce bahsettiğimiz Charles MAUVILLE meydana çıkıyor. Bu adam iyi bir insan değildir. Kendisi Paris'te bir memurdur. Çok sefahat yapmıştır. Bu sıralarda bir takım karışıklıklar vardır. Sokaklarda vuruşmalar oluyor başlar ke­siliyor ve bütün bunlardan o, zevk alıyor... 50 yaşına getirilince hastalanıyor ve yukarıda anlatıldığı gibi öksürüyor. Biraz sonra da bedenini terk ediyor. Bir müddet Ispatyom'da ıstıraplı bir hayat geçirdikten sonra Line’in bedenine giriyor.

Colonel, Charles’dan evvelki hayatı da araştırıyor. Bu hayatında Mayo, 14 üncü Louis’nin sarayına mensup bir asilzadenin zevcesidir. İsmi de Madeleine de SAİNT-MARC’tır. Madeleine’e, zamanında yaşamış olan şahsiyetler hakkındaki fikirleri soruluyor. Mesela o„ Mademoiselle VAL-LIERE’i seviyor, Madame MONTESPAN’ı tanıyor. Madame MANITE-NON’dan hoşlanmıyor. Ve bu kadının kralın alelade bir metresi olduğu­nu söylüyor. Kral mağrurdur. Mr. SCARRON çok çirkin bir adamdır, MOLIERE’i tanıyor, fakat onu o kadar sevmiyor. CORNEILLE vahşinin birisidir. Mr. RACINE’in eserlerini çok seviyor. Colonel, Madeleine’i da­ha ihtiyarlatmak istiyor. Fakat o bunu bir türlü kabul etmiyor. Coloner in bu husustaki bütün ısrarları boşuna gidiyor. Nihayet Colonel telkin vasıtasiyle bu işi yapamayacağımmı anlayınca, mihaniki vasıtalarla, yani uyandırıcı paslara müracaat ederek onu zorla ihtiyarlatıyor. Kadın kuv­vetli uyandırıcı paslar karşısında bu pasların uzviyette husule getirdiği psiko-fizyolojik tesirlere dayanamayarak ihtiyarlıyor.

Yani Mayo’nun hayatına nispeten biraz daha yaklaştırılmış bulunuyor. Bu sayade kendisi kırk yaşına girmiştir. Şimdi saraydan çıkmıştır. Göğsünden hasta olduğunu hissediyor. Kendi karakterinin iyi olmadığını itiraf ediyor. Hodbindir, kıskançtır ve bilhassa güzel kadınları kıskan­maktadır. Kırk beş yaşına gelince veremden ölüyor. Burada kısa bir agoni hali görülüyor. Onu müteakip o, siyah bir muhite giriyor. (Leon DENİS, Le probleme de TBtre et de la Destinde).

Bu hikâye nereden çıkmıştır? Bunun üzerinde pek durmayacağız. Buna bir romandır diyenler vardır. Biz bunun belki bazı imajiner taraftarını kabul etmekle beraber saf uydurma bir şey olamayacağıyla muhtelif bakımlardan kani bulunuyoruz...

.. Lion’da Mr. BOUILLE’nin bu yoldaki araştırmaları sırasında sü­jesinden aldığı aşağıdaki malûmat gayet sarihtir:

3 – Süjeyi çocukluk haline, mesela iki yaşına koyuyorum. Konuşması güçleşiyor; bir yaşına getiriyorum, hiç konuşamıyor veya pek az -konuşuyor, daha ziyade gençleştiriyorum, ya meme emer veya ağlar vaziyetini alıyor. Doğum anma götürüyorum ve hayatını anne rahmine kadar geriletiyorum, derhal bükülüyor, kolları göğsüne kavuşuyor yumrukları gözleri üzerine geliyor. Beş aylığa ininceye kadar bu vaziyette değişiklik olmuyor. Beş aylıktan daha genç bir çağa gelince vücudunda bir inbisat görülüyor. Üç aylığa inince beden arkaya doğru geriliyor, etraf gerilmiş bir vaziyettedir. Kendisinde tam bir cansızlık hali vardır. Bu vaziyet üç aylıktan ilkah zamanına kadar böylece devam ediyor. İlkah­tan biraz evveline getirilince bir cehit görülmeye başlıyor. Bu cehit -kendisini bir yere çeken bir kuvvete karşı mukavemet şeklindedir. Süjenin hayatı daha gerilere götürülünce eski hayatlara ait hikâyeler başlıyor. (BOUVIER, Paix Universalle)

Burada çok haklı olarak akla şu sual gelir. Roman uydurmakta bu kadar velûd olan bu süjeler, acaba nasıl oluyor da tecrübe safhası ana rahmine getirilince orada dokuz küsur ay dut yutmuş bülbül gibi susuveriyorlar. Nitekim Colonel de ROCHAS da bu nokta üzerinde duruyor ve şunları söylüyor: «Bundan başka pas gibi mihaniki müessirler, muayyen bir zamana kadar geriye doğru hatırlamayı mutlak bir katiyetle husule getirdiği halde, tamamiyle aynı tarzda devam ettirilen bu mües­sirlerin bu andan itibaren birden bire tesirlerini değiştirdiklerine vehal-lüsinasyondan başka bir netice vermediklerine inanmak güç oluyor (DE-NİS’nin aynı eserinden).

4- .FLOURNOY’un süjesi Helâne SMITH ile yapılan tecrübeler esnasında bizi burada alâkalandıran kısımlar, süjenin - XIV. asırda Hindistan’da yaşamış olduğunu söylemesi ile başlıyan kısımlardır. Süje uyku halinde iken bu hayata giriyor. O sırada kendisi tam manası ile bir hint kızıdır. İsmi Simandinidir. Bu hale gelince Simandini yere bağdaş kurarak oturuyor. Yanında kocası Sivrouka vardır. Bazen ona dayanıyor, bazen maymununu okşuyor,, onu kızdırıyor, bazen de gülerek paylıyor. Sonra buhurdanını sallıyarak ibadetini yapıyor. Bu sırada yaptığı hareketler pek ince ve orijinaldir.

Prof. FLOURNOY burada şu fikri ileri sürüyor: eğer mesele yalnız bu kadarla kalmış olsa idi psikolojinin nıûtad yolları ile bunları izah etmek mümkün olurdu. Ve Geçmiş bir hayatın varlığı fikrini öne sürmeye lüzum kalmazdı. Fakat iki mesele var ki bunlar kolay kolay reenkarnas-yonizmayı kabul etmek istemeyen alim psikologun bu hâdiseyi mûtad yollarda izah etmesini güçleştirmektedir. Bunlardan birisi bu hadi­seler esnasında alman ve bilâhare hakikat olduğu anlaşılan tarihi bilgilerdir. Diğeri de Simandini’nin Hint diliyle konuşmasıdır. Acaba mûtad hayatında bu dili ve bizzat profesörün söylediği gibi esasen Avrupa'da pek azı malûm olan bu tarihi malûmatı Helene bilmediği halde bunları nereden toplayabilmiştir. Süje öyle isimlerden ve yerlerden, öyle hadise­lerden bahsetmiştir ki FLOURNOY Asya tarihini iyice bilen birçok tarih ulemasından bunlar hakkında malûmat almaya muvaffak olamamış ve bu malûmatı bilen bir kimseye de rast-gelmemiştir. Nihayet profesör, eski bir depoda tozlar içinde kalmış bir kitap görmüştür. Bu MARLÜJS tarafından yazılmış ve L’Histoire de L’Inde isimli bir kitaptır, ve tanın­mamış - bir eserdir. Profesör, Simandini tarafından söylenilen vak’alarm mühim bir kısmını bu kitapta okuyunca hayrete düşmüştür. (FLOURNOY> Des Indes â la Planete Mars)

Burada en ileride tarih ulemasının da bilemediği şeyleri bu kadının bildiğini iddia etmek gülünç olur. Ancak düşünülecek bir nokta kalır. O da FLOURNOY’nın aklına geldiği gibi bu kitabın nasıl olup ta Helene tarafından bulunup okunmuş olmasıdır. Pek fazla materyalist bir terbiyenin zoraki ilcası ile ileri sürülmüş bu fikri kabul edelim. Bu takdirde şu sualin cevabını vermekliğimiz lâzım gelir. Bu kitabı okuduğunu mûtad hayatında unutan(!) bu kadıncağız, manyetik uyku içinde iken her şeyi hatırladığı gibi bu kitaptaki bilgileri de tamamiyle hatırladığı halde, yani büyük bir lüsidlik gösterdiği halde, bu hikâyeyi bir kitaptan oku­duğunu acaba neden hatırlamıyor da mütemadiyen bizzat Hüıdistanda yaşamış olduğunu iddia edip duruyor (RUHSELMAN, s: 962-973)

Bu vesile ile şunu belirteyim ki, reenkarnasyonizmaya ina­nan meşhurlar haylidir:

Van HELMONT, Francis BACON, Jacob BOEHME, FICHTEf GOETHE, Von HERDER, DISRAELI, LAVATEK, LESSING, SCHLE-GEL, SWEDENBORG, Benjamin FRANKLİN, Ralph Waldo EMERSON, Victor HUGO, EDISON, HAWTHORNE, Sir Oliver LODGE, Henry FORD...

Daha eskilerden, ORIGENE, Clement d’ALEXANDRIE, PANTAE-Tsrus, SYNESIUS,, nicephore, GREGOROS, IRENEE, plotin, AUGUSTIN, PORPHYRE PHYSAGOR... ilh...

Eskilerin Metapsişik dedikleri, yeni adı ile Parapsikolojik tetkik sahasına giren bu konudaki son araştırma, bir kaç sene evvel Amerikada aslında bir bankacı olan bir amatör hipnoti-sörün «Morey BERNSTEIN» in, Mrs. SIMMONS adlı bir ha­nım süje ile yaptığı ekmnezi tecrübesidir ki süje evvelce İrlan­da’da yaşadığım, 1798 de doğup 1864 te öldüğünü, o zamanki adının Bridey MURPHY olduğunu iddia etmiş ve iddia bir ki­tapla da umumi efkâra tafsilâtile açıklanınca hayli alâka uyandırmıştır (1952) (BERNSTEIN).

BERNSTEIN’in 1952’de yayınlanan «The Search for Bri­dey Mrrphy» adlı bu kitabı, Françoise VERNAN tarafından «A la reseherche de Bridey Murphy» adı ile fransızcaya çevri­lince, Fransa'da da hayli ilgi uyanmış ve de ROCHAS’nm eski tecrübeleri hatırlanmıştır. Bunun üzerine Andre DUPIL adlı bir araştırıcı, Mme. Germaine BEAGUITTE ve Pierre NEUVILLE adlı arkadaşları ile beraber yaptığı ayni mahiyette ekmnezi tecrübelerini 1958’de «Marie-Lise, invisible mais pre-sente» adı ile neşretmiştir. Onu takiben 14 yaşında pek genç bir hipnotizör olan Richard LEFEUVRE, bir kız arkadaşı, ile yaptığı ekmnezi –kendi tabiri ile «regression de la memoire»– tecrübelerinde, süjenin evvelki hayatında erkek olduğunu, Pierre SEPTH adını taşıdığını söylediğini ve hayatına dair taf­silât verdiğini, tahkikatın da 150 sene evvel gerçekten böyle bir şahsın yaşadığını teyid ettiğini yeni çıkan kitabında usun uzun anlatmaktadır. (L E F E B V R E).

Fakat bu kabil nadir fenomenleri hakkiyle değerlendire­bilmek kolay gözükmemektedir. «Personnalite multiple» vak’a-larınm müşahedeleri ile bu kabil ekmnezi fenomenlerinin şu­uraltı fanteziler veya gerçek ekmnezi ile alâka derecesini ayırd ederek salim bir hükme varmak, daha etraflı araştırmaları gerektiriyor kanaatindeyim.

HİPNOZ ALTINDA KESİM YAPMA:

Ekmnezi fenomeni göstermektedir ki, hipnotize edilen bir kimse, hafızasındaki hatıraları canlandırarak gayet teferruatlı tablolar çizmek imkânına da sahiptir. Biraz resim kabiliyeti olan veya hiç olmıyan bir takım süjelerin, hipnoz altında, nor­mal zamanda yapamıyacakları teferruat mükemmeliyetinde tabloları, büyük bir sür’atle tuvale resmedebildiklerine dair, günlük gazetelere bile akseden vak’alar var.

Bunun son misallerinden biri Andre DUPIL’in bir erkek süjesinin 60 dakikada, bu müddet zarfında normalde yapılma­sına imkân olmıyacak mükemmeliyette bir tablo resmetmesidir. Keza Richard LEFEBVRE de, bir kız süjeye aynı şekilde, hip­noz altında mükemmel tablolar yaptırttığını belirtmektedir ki bu hâdise fransız basınını da hayli meşgul etmiştir (L E -F E B VRE, 5: 34-37).

HİPNOTİZABİLİTE

Hipnotize edilebilme kabiliyeti (hypnotisabilite) veya hipnotize edilebilir (hypnotisable) olmak, acaba neye tabidir

Bu temel problem, ta MESMER’den beri hekim veya psi­kolog olsun olmasın, hipnozla ilgilenen pek çok kimseyi meşgul etmiştir ve etmektedir de.. Şu kaçınılmaz sual sık sık sorul­muştur: Herkes hipnotizabl mıdır ? Yahut ta herkesi hipno­tize etmek kabil imidir

Bir diğer husus daha var: Herkes hipnotizör olabilir mi ? Bu, hususi kabiliyete mi bağlıdır, yoksa sadece bir bilgi meselesi midir ?

Bir cephesile hypnotize’nin yani süjenin; diğer cephesi ile de hipnotizörün yani operatörün şahsiyet yapısını ilgilendiren bu meselenin derinliğine dalmadan söylemek lâzım gelirse;

Bir kısım süjeler vardır ki, hipnoz tekniğine vakıf, hatta az çok bilen hemen herkes tarafından kolaylıkla hipnotize edi­lebilirler. Bunlar hipnoza fevkalâde elverişli natürel somnambüllerdir. Mesela LIEBEAULT zamanında profesyonel somnambüller vardı ve halâ da vardır. Bu uyurgezer’ler hipnoza pek elverişli oldukları için, tecrübelerde süjeliği âdeta meslek edinmişlerdi. JANET de tabii uyurgezerlerin iyi birer hipnoz * süjesi olduklarını işaret etmiştir (J A N E T, II. s: 275). CHERTOK, Viyana Psikiyatri Kliniğinde, hipnozu öğrenmek isteyen talebe ve asistanların, bu işi meslek edimiş somnambülleri süje olarak kullandıklarını gördüğünü yazıyor (CH E R T O K, 32). Eğer bizde de hipnoz kursları açılırsa ve psikiyatri kliniklerinde hipnoterapi rutin hale getirilmek istenirse, aynı şekilde istifade yollarının aranmasının isabetli olacağını bu ve­sile ile belirtmek isterie.

Diğer bir kısım süjeler de vardır ki, hiç hipnotizabl değil­dirler.

Bu iki kutba giren süje kategorileri arasında, az çok hip­notizabl olanı bazı süjeler mevcuttur ve bunlardan her hangi birini, filân hipnotizör falan usulle hipnotize edebilir de, diğeri edemez.

Hipnotizabilite problemini ele alırken, hipnoz derecesini yani hipnotik transm derinliği hususunu da göz önünde tutmak gerekiyor. Zaten pek izafi olan bu mefhum, işi büsbütün karıştırmaktadır. Zira derin transa girmiş bir süjenin hipnotize -edildiğine kani olmak kolaydır; fakat, hafif fransda, post-hipnotik amnezi olmadığı için olup biteni hatırladığından, evvelâ süje, hipnotize edildiğine inanmamaktadır. Sonra da hipnoti­zör, bu durumda objektif kriterlerin avuçtaki kar taneleri gibi eriyip gittiğini, başarı iddiasının mesnedlerinin kaybolduğunu görmektedir. Üstelik uyanıklık halinde bile basit telkinlerle elde edilen fenomenlerin, hipnoza delil diye ileri sürülmesinde güçlük çekmektedir. Ferden hipnotizabl olmayan bir süjenin, bazen kollektif olarak, başkaları ile grup halinde kolayca hip­notize edilebilmesi gibi, şahsa göre değişen hususiyetler de problemi giriftleştiriyor.

Bütün bu hallerin, türlü trans dereceleri tasnifine göre yüzde nispetlerini ifade etme gayretleri birçok müellifler ta­rafından denenmiştir. (LIEBEAULT’nun hipnotife fenomenleri tasnifinde bu yüzdeler zikredilmişti.) Fakat neticeler pek muhteliftir ve birbirini tutmamaktadır. Mesela, BRAMWELL, Tıerkesin bir dereceye kadar hipnotizabl olduğunu ve % 10 üâ % 20’sinde de derin bir trans elde edilebileceğini iddia eder. BERNHEIM’in dikkate değer bir müşahedesini de keza nak­ledelim. Bu müellif de hastahanedeki hastalarının 4/5’inin de­rin transa girebildiğini, halbuki bu nispetin şehirdeki hastala­rında 1/5 ilâ 1/6’ya kadar düştüğünü ileri sürüyor. (CHERT O K, s: 33):

Görülüyor ki meselenin halli hiç de basit değildir ve iddialalar pek, çeşitlidir. Yüzdeler bir birini tutmamaktadır.

HİPNOTİZABİLİTE NEYE TABİDİR?

Bu sualin cevabı iki cephelidir. Mademki bir hipnotizör vS bir de hipnotize edilen vardır, o halde meselenin hallini de bu iki cepheden ele almak gerekiyor.

HİPNOTİZE’nin yani SÜJE’nin ŞAHSİYETİ

Bu konu her zaviyeden enine boyuna incelenmiş, fakat emin kriterler henüz bulunamamıştır. Hipnotizabilite ile süje-nin psişik veya fizik konstitüsyonu (yapısı) arasındaki müna­sebete dair kesin hiç bir şey ortaya konamamıştır. Mavi veya elâ gözlülerin daha kolay hipnotize edildiği şeklindeki zanların aslı yofctur. Bir insanın ekstrovert (dışa dönük) yahut introvert (içine kapanık) oluş-u, ırkı, cinsiyeti, sosyal durumu.. ile hipnotize edilebilme kabiliyeti arasında belirli bir münase­bet tespit edilememiştir. Bu arada «projektif testler» de kul­lanılmış, lâkin tatminkâr neticelere varılamamıştır.

CHARCOT ve Salpetriere ekolü devrinden kalan ve hipno­zu histerinin ekivalanı (muadili), hipnotizabl kimseleri gizli ve­ya aşikâr histerikler telâkki eden görüş; bu gün ancak hipno-tizmayı yakından incelememiş mahdut psikiyatr ve psikologla­rın benimsediği bir yanlış kanaat olmaktan öte bir kıymet ifa­de etmiyor. Daha o devirde CHARCOT’ya itiraz eden BERN­HEİM ve Nancy ekolü, telkine kabiliyet (suggestibilite) ile histerinin aynı şey demek olmadığını açıkça belirtmişti. Hattâ BERNHEİM, «servisime giren bütün hastaların latent (gizli) histerikler olduğu neticesine mi varmak lâzım gelecek?» diye müstehziyane soruyordu. (BERNHEİM, II. s: 215).

Gerçekten de daha sonraki geniş çapta araştırmalar, BERNHEİM’a hak verdirmiştir. Hâlen nevrozelerin normal in­sanlara nazaran umumiyetle daha az hipnotizabl oldukları ka­bul ediliyor. Daha da şayanı dikkat olan cihet, «grave» (ağır) histeriklerin, hipnoza refrakter (âsi) oluşlarıdır. (C H E R T O K, s: 35).

Şahsi müşahedelerim bende de bu kanati takviye etmiştir. Hastahane dışında, evlerde, salon toplantılarında, hiç bir şikâ­yeti olmayan normal ve sıhhatli kimseler üzerinde hipnoz de­nemelerimde, daima büyük nispette başarı sağladığım halde, Minikte muayene ve tedavi için baş vuran ve bazen de yatırı­lan nevrozelerde, hele histriklerde hipnoz denemelerimde pek güçlükle, düşük nispette başarı elde edebilmekteyim. Hele ağır histeri vak’alarmda hastayı hipnotize etmek şöyle dursun, ha­fif bir hipnoidal hale bile sokamamanın sıkıntı ve üzüntüsünü sık sık yaşamaktayım. Şimdiye kadar 100’den fazla normal insanı hipnotize etmeyi denedim ve bunların %90 dan fazlasını, umumiyetle ilk denemede kolaylıkla hipnoza soktum, hat­tâ bazıları ilk seansta orta ve bazen de derin transa giriverdi-ler. Fakat poliklinik ve klinikte, histerik ve psikastenikler üzerindeki tecrübelerimin başarı nispeti, bunlara nazaran ümit­sizlik verecek kadar düşüktür. Hastanın hipnotize edilmek hu­susunda asın arzu göstermesi ve iyi niyeti asla kâfi gelmiyor ve buna katiyyen aldanmamalıdır. Bir psikonörotik, rahatsızlığın­dan pek müşteki olabilir ve ondan kurtulmayı samimi olarak isteyebilir. Lâkin bu hal, hipnoz denemesine girişince büyük “bir rezistansla (mukavemetle) karşılaşmayı önlemez. Bu ne­den böyle oluyor? Bu suale, psikonevrozlarda hastalığın husu­lünü izaha çalışan çeşitli teorilere göre bazı cevaplar verilebi­lir. Mesela, psikoanalitik telâkkiye göre, hastalar hipnotizörle yeni bir «transferentiel» alâka tesis etmeyi reddetmektedirler. Hastalar sanki problemlerini tekrar ele almayı ve hasta­lıklarının tâli fayda ve menfaatlerinden vazgeçmeyi istemez gibidirler. Sureti zahirede iyi olmayı şiddetle istemeye rağmen bıı. deruni veya şuuraltı mukavemet, bu şifadan kaçış, hipnoz ile o kadar aş-ikâr şekilde belli olmaktadır ki, hipnotizabiliteyi “bir inzar (pronostik) unsuru gibi ‘kullanmak kabildir: Öyle ki, histerik bir süje hipnotizabl olduğu zaman, psikoterapiye daha elverişli bir halde demektir. (CHERTOK, s: 35). Psikotiklerin (akıl hastalarının) hipnotize edilemedikleri eskiden beri malûm bir husustur. Dikkati teksif edememek, hipnotizörle işbirliği tesisine elverişsizlik gibi, türlü izahlar bu gerçeğe ışık tutabilir. Psikanalitik görüşe göre bir insanın hip­notize edilebilmesi için, (conscious ego) yani şuurlu egonun sağlam olması lâzımdır. Psikıotiklerde ego fragmante parça­landığı, bozulduğu için hipnoz kabil olmamaktadır.

Oiigofrenlerden (zekâca gerilerden) idio (aptal) ve imbesiller (budalalar), debiller (ahmaklar) de yine aynı sebeplerle yani ego zafiyete duçar olduğu için hipnotize edilememek­tedirler. (LINDER, M. it. s: 27). Zekâ ile de kesin bir alâka gösterilememiştir. Zaten psikonevroziarla bile zekâ arasında bir münasebet olmadığı anlaşılmış bulunuyor. Dr. Oğuz ÖZ­KAN, zekâ derecesinin psiko-nevrozlarda ancak hastalığın manifestasyonunun (gösterilerinin, tezahürlerinin) muhtevasına tesir eden bir rol oynadığını, her zekâ seviyesinde psikonevroz olabileceğini ortaya koymuştur. (ÖZKAN).

Psiko-somatik hastalıklarda hipnozla tedaviyi Muriei CAHEN ile beraber geniş çapta deneyen L. CHERTOK, bazı hastaların çok iyi, bazılarının da pek elverişsiz «fena» süjeler olduklarını belirtiyor. Refrakterler arasında iki nevi ayırmak-gerektiğine kani olan bu araştırıcılar, bunları A) hipnozu ira­di olarak reddedenler yani istemiyenler,.ve B) hipnoza kabiliyetli ve elverişli olmıyanlar, diye tasnif ediyorlar. Böyle ref-rakter hastaların ekserisinin, bütün tıbbi tedavilere karşı inat eden, hattâ cerrahi müdahalelere de maruz kaldıkları halde hastalıklarının semptomlarından (arazlarından) bir türlü kurtulamadıklarını işaret eden CHERTOK. bunların hepsinin sos-yalman dezadapte (cemiyete intibak’ı bozuk) tipler olduklarını belirtiyor. Bu hal, ona göre, hastaların şahsiyet yapılarının sonucudur. Bu hastaların hepsi, pek bozuk şahsiyet yapımda­dırlar ve pek «narcissique» bir strüktürle somato-psikoz dene­bilecek bir tablo göstermektedirler. Somatik dertleri ve ıstırapları hastalara, âdeta nisbi bir psişik muvazene sağlamakta­dır, realite ile temas zayıftır ve kendini kontrol kifayetsizdir. Hipnoza elverişli süjeler ise, realite ile teması iyi, sosyal adap­tasyonu (cemiyete, muhite intibakı) yerinde tiplerdir: «conflictuel» (ruhi-deruni çatışmalara aid) problemlerinden muazzep olsalar da, oldu’kıça iyi bir adaptasyon marjı içindedirler. Bunlar arasında obsesyonel strüktürde olanlara rastlanmaz. Histe­rik strüktürün normalitede de derece derece mevcut bulunabileceği söylenirse, ancak o takdirde bu süjelerde de histerik bir yaradılıştan bahsedilebilir. (CHERTOK, s: 34-35).

Hipnoza elverişli normal şahıslar üzerindeki araştırmalar sonucunda JANET, ve onun gibi düşünenlerin görüşünü benim-siyerek, ancak ruhi halinde bir disosiyasyon husule getirile­bilenlerin kolaylıkla hipnotize edilebileceğini, ekstrovert’lerin dissosiyasyona daha elverişli ve meyyal oldukları için entro-vert’lere nazaran daha hipnotizabl olduklarım ileri sürenler vardır. (TAN, s: 18).

Birçok müellifler askerlerin sivillere nazaran daha hipno­tizabl olduklarını belirtirler. (K A U F M A N, M. R.)

Poul THORSEN’e göre, aktif ve ateşli mizaçlı münevverler, fantezisi bol veya kendilerine hâkim olmayı becerebilen kimseler, kolay hipnotize edilebilirler. Yine aynı müellif, resmi istatistiklerin, mürettiplerin, matbaalarda baskı işlerinde çalışanların % 80’inin çok kolay hipnotize edildiklerini gösterdiğini belirtiyor. Buna mukabil bunamış ihtiyarlar, manyak­lar, hipokondriaklar, düşünce ve dikkatlerini teksif edemiyen-ler çok güç hipnotize edilirler. Histerikler, nevrastenikler süje olmaya elverişli değildirler. Sıhhatli, iradesi kuvvetli, sinirli olmıyan kimseler en kolay hipnotize edilen süjeler olurlar. 7 ilâ 15 yaşındaki çocukların hepsi istisnasız kolayca hipnoza girerler. 30 yaşımdan sonra hipnoftizabUite azalır. (THORSEN, s: 118-129).

Çocukların ve kadınların, erkeklere nazaran ; gençlerin yaşlılara nazaran daha hipnotizabl oldukları birçok araştırıcılar tarafından belirtilmiştir. Bazı psikanalistler ise mazohistik temayülleri olan (yani kendine hükmedilmesinden, zulmedilmesinin hoşlanan) kimselerin hiprfötiz’e edilebildiğini tedkik ediyorlar. Fakat evvelce de işaret ettiğimiz- gibi, hiç bir emin ve kesm kriter bulunamamıştır.

GILL ve BRENMANN, bu başarısızlığa, metodolojik bir hataya atfediyorlar ve diyorlar ki; «Eğer hipnoz, esasında süje ve hipnotizör arasında kısmen teessüs eden, interpersonel bir orijinal münasebet ise, o takdirde bu münasebeti bir tek cephesiyle (yani sadece süje bakımından) ele alıp incelemek me­sele) hususunda bizi hataya sürükleyebilir» (C H E R TOK’’ s: 33).

Hjpj^otik transa girişe mukavemet mevzuuna da: kısaca te­mas edelim.. Normal uykuyu kolaylaştıran fizik ve şimik tesir­lerin hipnozu da kolaylaştırdığı; buna mükabi.1 çay,, kahve gibi münebbihlerin güçleştirdiği bir vakıadır. Hipnotizabl olduğu halde hipnoza dair pek çok şey bilen kimselerin, hele hekim ve psikologların, otokritik ve otoanaliz dolayısiyle hipnoza muka­vemet ettikleri ve transın derinleşemediği de bir vakıadır.

Üzerinde ilk defa hipnoz denemesi yapılata birrsüje, bütün gayretlere rağmea transa girmezse, hemen hipnotizabl değil diye hüküm vermeli mi ? Yoksa bir kaç defa Asim tecrübeye katlanmalı nm ? Ve kaç defa ?

Bazı müellifler 3-4 denemeyi ‘kâfi görüyorlar. Bazıları da bununla iktifa etmiyor ve seans sayısını pek: arttırıyorlar.. BRAMWELL bir süjeyi 60 defa tecrübeden sonra ancak hipno-tize edebildiğini yazar. Alman müellifi VOGT, bir süjesinde 300 seansdan sonra başarı sağhyabilmiştim. Kendi tecrübele­rimden edindiğim şahsi kanaat şudur ki, ilk- deneme ileri dere­cede hipnotizabl olan kimseleri belli etmeye umumiyetle; kâfi gliyor, fakat başarısızlık karşısında bir zaman sonra ikinciyi denemek ve ondan sonra hükme varmak daha uygundur. Pek hipnotizabl olmıyan süjelerde de ısrarla tekrar, lQ4i5’inei se-> ansta istenilen neticeyi veriyor. Maamafih derin bir trans için hem seansların sıkı sık tekrarına, hem de smm, müddetini uzunca sürmesi gerektiğine kaniyim. Bu hale göre tedavi bakı­mından, hastanın hipnotize edilmesindeki güçlüğün doğuracağı mahzurlar, hastanın sabırsızlığı, ortaya bazı problemler çıka­rıyor ki pratikte bununla sık karşılaşılır. Ancak, psikanalizin bir iki sene sürdüğü dikkate alınırsa, yine de hipnoz ehven bir tedavidir ve bu hususu hastaya iyice anlatıp sabrını takviye et­melidir.

Bazı süjelerin ferdi hipnoza refrakter oldukları halde grup halinde hipnotizabl olmaları, süjelerin «inconscient» (gayrı şuuri) korkularına karşı, beraberliğin koruyucu bir rol oynadığı­nı gösteriyor. Bu şuuraltı korku ve endişelerin ehemmiye­ti daima dikkate alınmalıdır. Mesela, hipnoz seansında akraba­larından biri veya bir tanıdık kadın bulunduğu takdirde, alaya alınma veya küçük düşme endişesi duyan bir kadın süje, çok daha güç hipnotize edilir.

Transa giriş müddeti de muhteliftir. Bazı süjeler 20 sani­yede, bazıları 20 dakikada hipnoza sokulabilirler.

Nihayet, acaba insanların kaçta kaçı ve ne derece hipno­tize edilebilirler ? Bu sualin cevabı, araştırıcılara göre değişen rakkamlarla doludur:

Jacop H. CONN, tesadüfen seçilmiş kimselerden % 90’ın hipnoidal hale veya hafif transa girdiklerini ; bunların % 50’sinde bu transın orta dereceye varabildiğini ve %10’un da derin bir transa sokulabildiklerini bildiriyor.

A. FRY ise, %14 başarısızlık, %63 hafif trans, %9 orta trans ve %14 derin trans nispetleri veriyor.

Bu üste daha uzatılabilir. Refrakter, orta, derin trans nis­petlerinin % 25’er olduğundan bahsedenler de vardır. (T A N, s: 21).

Hülâsa, hipnotizabilite hususunda kesin bir kriter yok­tur.

HİPNOTİZÖRün ŞAHSİYETİ ve TEKNİĞİ

Yukarda sırf süje bakımından meseleyi ele aldık. Fakat süje ile hipnotizör arasındaki karşılıklı ilginin, «interpersonel».münasebetin rolü ihmal edilemez. Hipnotizörün şahsiyet yapısı kadar tekniğin de dikkate alınması gerekiyor.

Hipnozda tetonik faslında her süjeye ve her hipnotizöre gö­re değişebilen usullerden yeteri kadar bahsettik. Müsait süjeler için, usûl ne olursa olsun her teknik münasiptir. Ancak,, gayrı müsait veya güç süjeler için kullanılan tekniğin, süjenin. durumuna göre rolü vardır.

Hipnotizörün şahsiyetine gelince.. Bu mevzuda da muteber kriterler yoktur ve problem, süjenin şahsiyet yapısı keyfiye­tinden daha az incelenmiştir. Bu itibarla, muhtelif müelliflerin. işaret ettiği bazı hususları belirtmekle iktifa edeceğiz.

Manyetizm animal devrinde eski manyetizörler, manyeti-zörün seans esnasında rahat, sakin, sıkıntısız olması gerektiği­ni, imajinasyonuna pek dikkat etmesi, zihnen de karşısındakini uyutmak istediğim ısrarla düşünmesi icap ettiğini, zira somnambüllerin manyetizörlerin bütün sıkıntıların hissettiklerini söylerlerdi. Mesela DELEUZE şöyle der:

«... hastanın afiyetini isteyiniz. Kendi hususi işlerinizle zihninizi meşgul etmeyiniz ve hastalarda sevimli hisler ve iyi intibalar uyandırmağa çalışınız. Manyetize etmek için ilk şart iradedir. İkincisi: manyetizörün kendi kudretine itimadı, üçün­cüsü: iyilik yapmak hususundaki samimi arzu ve âlicenaplık­tır.» (BERNHEIM, II).

Bu husus gerçekten de hiç yabana atılamaz, küçümsenemez. Bu bir vakıadır. Amma, süje ile hipnotizör arasında tele­patik bir irtibatın teessüs edip etmediği meselesi bir yana (zira bu da varittir ve parapsikikolojiyi ilgilendirir) psikanalitik gö­rüşle durum, contre-transfert’in önemini belirtir. (Mamafih ba­zı psikânalistler, psikanaliz seansları esnasında hasta ile arala­rında telepatik irtibata ve fikir intikaline dair müşahedelerini, neşretmişlerdir).

Hipnozu kullanmak kabiliyetinin her vak’ada hususi bir-strüktür işi olduğu tasdik edilebilir. Psikanalitik görüşle ifade etmek lâzım gelirse, maternel ve paternel hipnozlar olması gi­bi, her süjenin de pek değişen mucip sebeplerle hipnotize edil­diği söylenebilir ve bu hale göre hipnotizörün motivasyonu da -keza pek çeşitli olabilir. SCHILDER, hipnotizörün, «majik» bir kudret ve hastaya «libidinal» bir hâkimiyet arzusunu, «incon-scient'ında taşıması zorunda olduğuna kanidir.

Muhtelif hipnotizörler arasında başarı mukayesesine ge­lince, FERENCZI’ye göre her hipnotizör bakımından °h 10 ile % 80 ve % 90’dan %’ 96’ya kadar varan ölçüye gelmez ferdi farklar vardır. Bu müellif, hipnotizörün sosyal prestijine, şöhretine, emniyet telkin eden bir «therapeute» olup olmadığı­na ve fizik görünüşüne göre de başarısının değişeceğine dikka­ti çekiyor. Mühim bir noktayı da işaret eden müellif, hipnoz: seanslarına giriştiği ilk anlarda, cehaletinin kendisine verdiği itimad ve emniyetin muvaffakiyetini arttırıp kolaylaştırdığını, --1– Vnmıoz hakkında bilgileri derinleşince bu emniyette olduğu söylenebilir. KARTAMICHEV, (1953) Moskovadaki hip­nozla siğil (verme) tedavisi çalışmalarında pek başarı sağ­ladığı halde, mesai arkadaşlarının müstehzi gülüşlerinden son­ra kendine itimadını ve aynı zamanda şifa verme kabiliyetini ele kaybettiğini yazmaktadır. (Hypnose et suggestion dans le traitement des maladies de la peau. Medguiz edit. Moscou, 1953, 135 p.’den zikreden CHBRTOK, s: 50).

Telepati ile uzaktan, ve süjenin hiç haberi olmadan, zihni emirler göndermek suretile hipnozun kabil olduğuna dair mah­dut fakat manidar tecrübeler nazarı itibare alınırsa, o takdirde hipnotize edilme ve etme meselesinin basit bir telkin hâdisesi olmaktan çıktığını kabul ederek problemin üzerine başka dik-ka Herle eğilmfc gerekmektedir. (D O K S A T, I. s:760-769). Kuvvetli bir hipnotizör olabilmek için riayet edilmesi icap eden kaideler mevzuunda çeşitli müellifin az çok bir birine ben­zer kanaatleri var. Daha ziyade manyetizma taraftarlarının ileri sürdükleri bu esaslar, hipnotizörün (veya manyetizörün) sıhhatli ve iradeli olmasını temine matuf temrinlerdir ki şöyle­ce hülâsa edilebilir:

Sıhhatinize, uykularınıza dikkat ediniz. Yorgunken ve tok karnına tecrübeye girişmeyiniz. Bayat, çok pişmiş, hazmı güç gıdalar yemeyiniz. Sebze, meyva gibi taze, hazmı kolay yiye­cekleri, tercihan çiğ olarak yiyiniz. Cinsi ifrattan kaçınınız. Alkol içmeyiniz. Sigara içmeyiniz. Kendini sigara ve alkolden menedemiyen bir hipnotizör, bu zayıf iradesiyle kimseye mües­sir, olamaz. Her sabah, tedricen arttırarak sabit bakış temrin­leri yapınız. Birisiyle konuşurken daima iki kaşınm arasına bakınız. Hipnotizörün nafiz ve tesirli bakışları olmalıdır... ilh..

HİPNOZUN ÇEŞİTLERİ

Hipnozu yani hipnotik transı, türlü şekillerde husule ge­tirmek kabildir ve bu hale göre birçok hipnoz çeşidinden bah­sedilebilir. Hafif veya derin, aşikâr veya belirsiz bir transm derece derece bahis mevzuu olduğu veya olmadığı muhtelif hal­lerde, hipnotik fenomenlerin ortaya çıkabilmesi imkânı karşı­sında, eğer bu haller de hipnoz telâkki edilirse, daha pek çok hipnoz çeşidinden bahsedilebilir ki o takdirde, artikt basit tel­kin hâdiseleri ile hipnotik fenomenler arasında bir hudut çi-zilemez olur.

Eğer tasnif süje sayısı bakımından yapılırsa, ferdi ve kollektif hipnozlardan bahsedilebilir.

FERDİ HİPNOZ (Hypnose Individuel):

Bir kişinin hipnotize edilmesidir.

GRUP HİPNOZU (Hypnose en Groupe):

Birden fazla kimsenin bir arada hipnotize edilmesidir. Sahne hipnotizmacılarının gösterileri umumiyetle bu şekilde­dir.

KOLLEKTİF HİPNOZ:

Kalabalıkça bir insan grupunun hipnotize edilmesidir. Mesela salondaki seyircileri toptan hipnotize ederek gösteride bu­lunan profesyonel hipnotizmacıların yaptığı gibi. (Grup hipno­zu ile kollektif hipnoz arasında mahiyet değil, süje sayısı farkı vardır).

SOSYAL HİPNOZ (Hypnos Sociale)

Bazı müellifler, kütle psikolojisi bakımından inceledikleri hâdiselerde, kalabalık içindeki fertlerin davranışlarım, hipno­tize bir süjenin otomat gibi davranışlarına benzeterek bu tâbiri “kullanmaktadırlar. LEBON, TARDE, ROSSI gibi müelliflerin inceledikleri bu konuyu Mac DOUGALL, ALPHANDERY, H. BERR, DRABOVITCH ve CHAUCHARD.. da türlü zaviyeler­den ele almışlardır. Panik psikolojisinden Afrika zencilerinin tam-tam’larma, zencilerin stereotipi tarzında jestlerle dansla­rına ve keza devrimize kadar, rock and roll dansı gibi kollek-tif histeri de denebilecek tezahürler hep hipnoza benzetilmek isteniyor. (CHAUCHARD, III, s: 63-65).

Kanaatimizce hipnotik fenomenlerden bir veya bir kaçma benzer hallerin, filân veya falan durumda ortaya çıkmasına bakarak bu halleri hipnoz telâkki etmek ve sosyal hipnoz gibi tâ­birler kullanmak, analoji ile ayniyeti bir birine karıştırmak demek oluyor ve isabetli değildir.

***

Yine süje zaviyesinden hetero veya oto-hipnoz’dan bahse­dilebilir.

HETEROHİPNOZ (Hetero-hypaose):

Bir insanın başka birisi tarafından hipnotize edilmesi de­mektir. Şimdiye kadar anlattığımız hipnoz şekilleri hep hete-rohipnoz kategorisine girer.

Şüphesiz hetero-hipnoz ferdi olabileceği gibi grup halinde, kollektif de olabilir.

OTOHİPNOZ (Autohypnose):

Bir şahsın hipnotizöre ihtiyaç kalmadan kendi kendini hip­notize edebilmesi demektir.

Kendi kendine telkin veya binefsihi telkin (autosuggestioa) ile kabil olan bu hale, ispiritizmada medyumların transı misâl olarak gösterilebilir. Medyanmik trans üe hipnotik transm ay­niyeti ve farkı mevzuu para-psişik fenomenleri (telepathie, clairvoyance.. gibi) yakından inceleyerek kıyaslamayı gerek­tiren ayrı bir bahis olduğu için burada tafsilâtına girmiyoruz. (Arzu edenler SUDRE ve AMADOU ile RHINE’ın eserlerinde bu mevzuu inceleyebilirler. Eserler literatürde zikredilmiştir. Ben de, yakında çıkacak olan bir kitabımda bu konuyu etraf­lıca ele alacağım).

Şüphesiz ki otohipnoza istidadı olan kimseler, heterohip-noz için de elverişli süjelerdir. Netekim heterohipnozda, süjeye «..şu trans halinizi artık hiç güçlük çekmeden kendi kendinize de dilediğiniz anda husule getirebileceksiniz. Rahat bir durum­da bir koltuğa uzandıktan sonra, gözlerinizi açık olarak bir noktaya dikip (veya onları kapalı tutarak) bir kaç derin ne­fes aldıktan sonra, işte şimdi hipnoza giriyorum diye düşün­meye başlar ve (tercih edilecek bir sinyale göre, mesela bir sayıya göre, post-hipnotik şartlandırma ile) 9’a kadar sayar­sanız, kolayca hipnotik hale gireceksiniz ve istediğiniz anda uyanabilecek ve keza her hangi bir tehlike karşısında da oto­matik olarak uyanacaksınız» şeklinde dikkatli bir ısrarla telkinde bulunulur, bu telkin süjeye de tekrarlatılırsa, süje oto­hipnoza müsait kılınmış olur. Ama bir kısım süjeler, hemen muvaffak olamaz ve otohipnozda güçlük çekerler. O takdirde süje ile meşgul olmak ve nezaret altında bir kaç kere kendi kendine hipnoza girip çıkmasını temin etmek icap eder.

Oto-hipnoz ile oto-süjesyonu ‘kombine etmekten, hipnoterapide faydalanılır. Böylece bazı hastalar kendi kendilerine te­davilerine devam edebilirler. Ben, tik’ten mustarip iki hastamda bu yolu başarı ile tatbik ettim. Pek nörotik ve emotif olan bu hastalar, en biçimsiz zamanlarda gelen tik nöbetlerini bu şe­kilde durdurabiliyorlardı.

Bazı hint fakirleri, böyle otohipnoz (self-hypnosis) yapa­rak kan deveranlarında, nabız ve kalb ritminde yavaşlama tev-lid edebiliyor, metabolizmalarını yavaşlatıp şiddetlendirebili-yor, keza kendi kendilerini teataleptik hale koyabiliyorlar (Van PELT, s: 268).

Amerikan diş hekimleri de hastalarında otohipnozu basan ile kullanıyorlar. (BÜRGESS, s: 326).

SCHULTZ’ün «Autogene Trakıing» adını verdiği ve şark hekimliği ile hint mutasavvıflarının zühdü takva usullerinin psikosomatik bir anlayışla sentezinden ibaret olan gevşeme «relaxlation» tedavisi de hipnoza komşu bir metoddur ve bu metodla tedavi gören hastalar, usulü talim ederek bilâhare ken­di kendilerine tedaviye devam etmekle bir nev’i otohipnoz ve otosügjessiyon yapmaktadırlar. (C H A U C H A R D, III. s: 77 ve 80; CHERTOK, s: 18 ve 41).

Oto ve hetero-hipnoz arasındaki mahiyet farkı meselesine de kısaca temas edelim. Bazı müellifler aslında her hipnoz hâ­disesinin bir otohipnoz olduğunu ve heterohipnozda da hipno-tizörün siijede bir otohipnoz tevlidine yardım etmekten başka bir şey yapmadığını iddia etmektedirler,

«Hetero» olsun, «oto» olsun; her hipnotik transda süjenin psiko-fizyolojik ve mental aktivitesindeki istihalelerde ihtimal ki ayni prosessüsler caridir; ancak, heterohipnozda bu dışarıdan hipnotizör tarafından sevk ü idare edilmekte, otohipnozda ise süje bunu yardımsız yapmaktadır. Fakat «inter» ve «intra-personel» münasebetler bakımından mental aktivitede bir dina­mizm farkı olduğu- inkâr edilemez. Kolaylıkla ispiritik hipnoza giren, yani bir otohipnoz yapan medyumların, bazılarının, hetero-hipnoza ve hetero-sugjesyona hiç de elverişli olmadıkları vakıası da üzerinde düşünülmeye değer bir ehemmiyettedir.

DİREKSİYON veya YOL HİPNOZU ve Bazı kazalar

Direksiyon başında uyuduğu için, içindeki yolcularla bera­ber otobüsü uçuruma yuvarlayan veya önüne çıkan başka bir vasıtaya bindirerek kazaya sebebiyet veren şoförlere dair ha­berler, gazetelerimizde sık sık yer alır. Vakıa bu ‘kabil kazaların çoğunda, uykusunu almadan yola çıkan bizim şoförlerimi­zin gerçek uykusuzluklarının rol oynadığı muhakkaktır.. Hele, bizim yollarımızın umumiyetle virajlı ve arızalı oluşu da na­zarı itibare alınırsa, şoförü devamlı bir dikkat uyanıklığı ve teyakkuz içinde bulunduran bu durumda, bir direksiyon hipno­zundan bahsedilemez. Eğer bizim de düz ve muntazam uzun yollarımız çoğalırsa, yol hipnozu vahalarının artacağı şüphesizdir.

Amerika gibi düz bir hat istikametinde, muntazam uzun yollara sahip olan memleketlerde, saatte 100–120 km gibi sa­bit bir süratle giden şoförlerin kazalarında, bir direksiyon hipnozu bahis mevzuudur. Bu şartlarda otomobil sürenlerde direksiyonu kullanış otomatik ve monoton bir hal almakta (arabaların vitesleri de zaten otomatiktir) ve şoför geçtiği yerleri fark etmez halde, bir hayal âlemine dalmaktadır. Ba­zıları, önündeki yolun kendisini devamlı surette yutarcasına çekişine kapılarak kendilerini bir girdaba sürüklenir gibi his­sedip hipnotik transa giriyorlar.

Direksiyon veya yol hipnozu denen bu durumda birçok şoförler, ihtimal ki adeta bir somnambülistik otomatizm halinde araba sürmektedirler. Amerika yollarında vukua gelen kazaları inceleyen mütehassıslar, yoluna devam eden bir şoförün önündeki (âni olarak karşısına çıkan değil, ayni istikamette gitmekte olan) bir büyük kamyona çarpması şeklindeki kazaları –kaza yeri ve vasıtaların sür'atleri tetkik edilince– izahta güçlük çeker olmuşlardı. Psikologlar, böyle kazaların yol hipnozu ile izah edilebileceğini ileri sürüyorlar ve hipnotik transa girmiş bulunan şoförün, negatif bir hallüsinasyon neti­cesi, önündeki koca kamyonu yol zannedip görmiyerek ona bin­dirdiğini iddia ediyorlar. Bu fikre ‘katılarak, psikodinamik ba­kımdan şuuraltı bir intihar arusunun veya ölme isteğinin, bu negatif hallüsinasyonu tevlid ettiğinin söylenebileceğini düşü­nenler de var. (TAN, s: 48)

Hemen ilâve edelim ki bu kabil kazalarda, direksiyon ba­ğında gelen, mesela «petit mal» tarzında bir epilepsi (sar’a) nö­betinin de bahis konusu olmaması gerekir ki, bir yol veya di­reksiyon hipnozundan bahsedilebilsin.

Yol hipnozu ile, âletler ve yardımcı vasıtalarla tevlid edi­len hipnoz arasındaki müşabeheti işaret etmek isteriz.

***

Gerek süjenin zahiri görünüşü, gerekse sübjektif hissiyatı bakımından uykuya benzer ve uyanık durumda hipnozlardan bahsedilebilir.

UYKUYA BENZER HİPNOZ

Pratikte en çok kullanılan hipnoz şekli budur. Ta... rahip FARIA’dan beri hipnoz tekniğinde uyku kelimesi zikredilmek­tedir. Bu kelime yüzünden süjeler hipnoz hakkında yanlış ka­naat edinerek, transın bir uyku hali olması gerektiği zehabı ile, hipnotik transdan çıktıktan sonra, eğer post-hipnotik amnezi husule gelmemişse, «ben hiç uyumadım ki, beni uyutamadınız.» demekte ve hipnotize edildiklerini inkâr etmektedirler. Bu iti­barla süjeye, teknik bahsinde de işaret ettiğimiz üzere, uykuya benzer bir kendinden geçmişlik, bir rehavet ve yakaza haline gireceğini, fakat şuurunu tamamen kaybetmiyeceğini, işitip konuşabileceğini, amma bütün vücudunda bir gevşeme ve rehavet dolu ağırlık hissederek hareketsiz kalacağını anlatmalı­dır. Bununla beraber, süjeye ve etrafa garip gelen hipnotik fe­nomenlerin husulünü uyku haline teşbih ederek izah, daha şa­yanı kabul göründüğü içindir ki ihtimal, uyku tabirini kullan­mak âdet olmuştur. Zaten BRAID de, Grekçe uyku manasına gelen «hypnos» terimini bu teşbih zaruretiyle tercih etmişti. Bunda hipnozu uyku hali sayan teorilerin de payı vardır.

Post-hipnotik amnezi ile transdan çıkan süjeler de, zaman distorsionu sebebile de -uyumadıklarını iddia ederler. Fakat etraftakiler için bu iddia, tebessümle karşılanır ve üstelik hipnos için kuvvetli bir delil telâkki olunur. Eğer süje hipnotik transa girdiği halde, amnezi olmadığından her şeyi hatırlar ve uyuma­dığını ileri sürerse, etraf, hâdisenin şahitleri, bu iddiaya işti­rak ederler ve o zaman fenomenleri alelade bir telkinin tesir hudutlarından çıkararak izah güç olur.

UYANIK DURUMDA HİPNOZ:

Pek labil ve dinamik bir hal olan trans’m hudutlarını ta­yin güçtür. Eğer bu dinamik-labil psişik hal, bir şuur sahası daralması veya bir dissosiyasyon telâkki edilerek hudutları genişletilirse, o takdirde medyomların bütün ispiritik (mediyanmik) trans nevilerini bu kategoriye sokmak kabildir.

Anglo-Amerikanlarm «Crystal Gazing», Fransızların- «visions dans le crystal» dedikleri halde, süje cam bir küreye gözlerini sabit dikerek transa geçer ve «hypnogogique» hallüsinas-yonlar görür. Bizde «bakıcı» denen kimselerin falcılıkları bu usulle yapıldığı gibi, bilhassa bulûğa ermemiş küçük çocuklara, parmağına damlatılan bir mürekkep lekesine veya bir bardak suya baktırarak yapılan gaipten haber vermeler de hep bu hipnagojik hallüsinasyonlar tarzında vizyonlardır. İstanbul'dan, Merkez Efendi’deki kuyuya (başını örterek, kısmetini görmek için) giden evde kalmış kızların vizyonları da aynı kategoridendir. Fakat bu hâdiseleri parapsi-kolojinin para-psişik fenomen­ler faslında «clairvoyance» (ruh gözü ile görme) bahsinde mü-talea etmek gerekmektedir ki bir etüdümüzde bunu ele almıştık (Bk: D O K S A T, II. s: 791-825).

İşte bu kabil trans halleri uyanıklık durumunda hipnoz ad­dedilebilir.

Pek sensitif süjelerde, trans birden derinleşebiliyor ve sü­je, gözlerinin açık durumunu muhafaza ederek somnambül devresine giriveriyor. Böyle süjeleri bir noktaya sabit baktırmak, hiç uykudan bahsetmeksizin aniden hipnotik transa sokmak kabildir. Tabii uyurgezerlerin ekserisi böyle hipnotizabl süje-lerdir. Ben de ayrı ayrı iki süjede, bu teknikle sür'atle derinleşen somnambülistik trans tevlid etmeye muvaffak olmuştum.

* * *

Hipnozun süresi bakımından uzun süreli veya başka bir deyişle devamlı hipnoz çeşidinden söz edilebilir.

DEVAMLI HİPNOZ:

Süje imkân nispetinde derin bir transa sokulduktan sonra, bu halde saatlerce, hatta günlerce –sık sık uykuya devam tel­kini yenilenerek– bırakılır ve bu hipnoz süresince, ayrıca hiç bir hususi telkin yapılmaz, bir eksplorasyon veya hipnoanaliz ‘de düşünülmez.

Devamlı hipnoz, «prolonge» uyku kürleri ile tedavi metodlarından biridir.

Uzun uyku kürü tabirini ilk defa olarak (1890) kullanan müellif, WETTERSTRAND’dır. Bu tabirle «prolonge» hipnoz uykusunu kastetmiştir. Hastayı devamlı uyku halinde tutabilmek için, lüzum hasıl oldukça hipnozu yeniliyordu. Müellif bu tedavi metodunu bilhassa depressif form nevrozlarda başarı ile tatbik etmiştir. (BAHAR, s i 3.)

Devamlı hipnozun Rus ve Fransız tipi denen kür şekilleri vardır. Hatta hipnotizabl olmayan hastalarda, önceleri hipnotik İlâçlarla küre başlanıp, bu arada ışık, ses gibi stimuluslarla hastayı şartlandırarak, bilâhare ilâç yerine «plasebo» kullanıp (mesela uyku ilâcı yerine tuzlu su zerki gibi) şartlandırma tekniği ile uykuyu tam bir tabii hipnoz halinde devam ettiriyorlar. (BAHAR, s: 115–119)

Devamlı hipnoz ile bazı tiklerde, had histeri arazlarında psikojen kusmalarda tedavi neticeleri başarılı olmaktadır.

İLÂÇLA HİPNOZ:

Herkesin kolayca hipnotize edilemeyişi karşısında, bilhassa hipnotizabl olmayan hastaları tedavi edebilmek için şimik maddelerden faydalanılması öteden beri düşünülmüş ve tatbik de edilmiştir.

Şimik maddelerin nöro-psikiyatri sahasında, akıl ve ruh hastalarının tedavi ve teşhisi için istimalinin uzun bir tarihi vardır. Hastaların ruhi durumunu anlamak,/onları konuşturmak vs... gibi maksatlarla da türlü maddeler denenmiştir SAUVET(1847) ve bilhassa MOREL (1854) etherisation’u şizofrenlerde mütizm haline karşı denediler. MANTE-GAZZA (1866), aynı maksatla cocaine’i kullandı. OLLIVIER (1873),. alkolü bir teşhis ve inzar vasıtası olarak stüpör melankolide denedi.

KRAEPELİN, DUPOUY (1913), CLAUDE, BOREL, ve ROBIN (1924) eterden faydalandılar. LANGE, MAIER, HUISENj SACRİSTAN cocaine’in psişik rölaşman halleri tevlid ederek hafızayı eksite ettiğini ve affektif analizde kullanabileceğini gösterdiler.

1928’den itibaren Mile PASCAL ve arkadaşları protoxyde d’azöte’un şizofrenlerde psişik eksplorasyon vasıtası olarak istimalini incelediler..

Ayni maksatlarla Somnifene (A. MARIE ve QUERCY, LAFORA, KLAESI), opium ve morphine, cafeine (MAIER)} Peyotl ve alkoloidleri,, mescaline (ROUHIER), yafe, scopochloralose (H. BARUK) denendi.

Bütün bu şimik maddelerin tesiri, bir sarhoşluk halinin tahriki ile mukayese edilebilen neticeler verdiler. Diğer bazı müellifler de insulin tedavisinde hypoglycemie vasıtası ile hasıl edilen crepusculaire devreleri incelediler ve BYCHOWSKY bu durumlarda FREUD’un klâsik psikana­liz metodlarını kullanmayı tecrübe etti.

1914–1918 Birinci Dünya Harbi, harp nevrozları üzerinde ilgiyi topladı. Bunları iyileştirmek için telkin metodu olarak Clovis VIN-CENT faradik ceryanları başarı ile tatbik etti ve bu usul «torpillage» adı ile kabule nıazhar oldu.

1939–1945 İkinci Dünya Harbi, harp nevrozları problemini tekrar ortaya çıkardı. Böyle psiko-nörotiklerde evvelâ klasik hipnoz metodla» denendi. Fakat görüldü ki direkt telkinden ziyade hastalar, hipnoz esnasında gayrışuurda unutulmuş hatıralarını hatırlayarak şifa bulmak­tadırlar. O zaman hastalara psikanaliz yapılması düşünüldü. Halbuki psikanaliz hem uzun zamana ihtiyaç gösteriyordu, hem de pek çok sayıda psikanaliste ihtiyaç hasıl olacaktı.

İşte bu sebeplerle muhtelif hipnotik maddelerin zerki ile hipnoz tevlidi ve bu şartlarda kısa bir psikanaliz yapılması imkânları araştırıldı. (B E S S I E R ve F U S S W E K, s: 1–5)

Aslında 1932 de Almanya’da HAUPTMANN, evipan’ı intravenöz zerk yolu ile denemişti.

1936’da da HORSLEY,’ barbiturate’ları aynı tarzda kullanarak «narcoanalysis» ve «narcosynthesis» ismi ile metodunu açıklamıştı.

Nihayet Amerikan ordu psikiyatrlarından GRINKER ve SPIEGEL, narkosentez metodunu başarı ile kullanmaya başladılar. Böylece metod yayıldı. (H O R S L E Y ; s: 141–142;, WOLF ve ROSENTHAL, s: 103)

Teknik basittir: %2,5 pentothal solüsyonu, damar içine dakikada 1 cms olmak üzere gayet yavaş zerkedilir. Bu zerk esnasında hasta sayı sayar; umumiyetle 4 cms zerkin sonunda hasta saymada hatalar yap­maya başlar, sayma ritmi bozulur, sesi hafifler; 1 cm.3 daha zerk edilir. (Amerikan müellifleri 6 cms’ü geçmiyorlar. Fakat COSSA % 3 solüs­yondan ceman 0,30 g. verilebileceğini gösterdi.) Bu sıralarda hasta ile konuşulur şuurun kontrolü gevşemiştir ve şuuraltı refulmanlar ortaya kolaylıkla çıkabilir. Bazı müellifler hastayı uyutup, uykudan açılırken, bazıları da ilâç dozunu ayarlayıp uykuya daldırmadan konuşma temasını muhafaza ederek narkoanalizi yaparlar.

Jean DELAY, Pentothal’e 1/2 mg. atropine de katar. Zerk mikta­rını, bazen 1 gr. kadar çıkarmak icap edebilir. Çeşitli teknikler vardır.

Narkoanaliz, aslında psikanalizle hipnozu ilâç yardımı ile birleştiren bir tedavi tekniğinden ibarettir. HOUSE’un haki­kat serumu «serum de verite» diye isimlendirdiği bir «narco-diagnostique» metodu olarak da kullanılan bu teknik, hayli tartışmalara da yol açmıştır. Pentotharin tesiriyle husule ge­len «etat crepusculaire» hali, hipnotik tranın aynı mıdır, yok­sa, ona benzer farklı bir durum mudur, konusu halâ münakaşa ediliyor. Bu prenarkoz halinde, hasta ile verbal temasın kabil olması sayesinde hem kısa ve kestirme bir psikanaliz, hem de telkin yapmak mümkün oluyor. Bu yüzden «psyc’hanalyse chi mique» adı da verilen narkoanaliz, hipnozun yerini tutabiliyor mu, ona üstün taraflar var mı ?

DELAY’ın naklettiğine göre, bir narkoanaliz seansında bulunduktan sonra, Pierre JANET, hipnozun pabuçlarının dama atıldığını söylemiş. (C H A U C H A R D, II. s: 25) Fa­kat bu, acele verilmiş bir hüküm gibi gözüküyor. Zira bu me-tod da teknik güçlükler arz etmektedir. İlâcı biraz fazla verince süje uykuya dalmakta ve hekimle teması kesilmektedir. Vakıa bu mahzuru izale etmek için «amphetamine» cinsinden eksitan aminler pentothal’e karıştırılıyor. Amma yine de şahsın dissosiyasyona müsait olması gerekir, pentothal’e rağmen hiç bir şey söylemiyen hastalara, hatta simülatörlere (mütemarızlara) rastlanmıştır. Biz de klinikte, konuşmak şöyle dursun, sadece horul horul uyuyan hastalara rastladık.

- Maamafih narkoanalizin üstünlükleri inkâr edilemez: Hip­nozun tatbik edilemediği birçok vak’alarda, psikotikler de dahil, başarı sağlar. Hipnotizör olmıyan psikiyatrlar için ve keza hipnotizabl olmayan hastalarla uğraşan hipnotizörler için değeri müsellemdir.

Fakat, ne olursa olsun, vücuda zehirli bir madde girmekte­dir ve bazı tehlikeleri de vardır. Halbuki hipnozda hiç bir teh­like yoktur. Hipnozdaki gibi kuvvetli telkin yapma vasatını temin etmez.

HORSLEY, hipnoz ile narkoz eş midirler sorusuna şu cevabı veriyor:

«Şu 3 durumu kıyaslamak lâzımdır: 1 – Basit narkoz, 2– İlâç hipnozu, 3 – Alelade hipnoz.

Hipnoz düşünce ve hareketin telkinle kontrol edildiği bir psikosomatik fenomen olarak tarif edilmiştir. Bu hale göre, 1– Basit narkoz öyle bir uyku halidir ki doza göre değişik derecede uyuklama ile beraber konfüzyon, dezoriantasyon ve inkonherans vardır. 2 – İlâç hipnozu, semi-narkoz’a süjesiyonlar süperpoze edilmesidir. Süje tedaviyi yapan hekimin suallerine cevap verir.

Şu sual sorulmuştur: Acaba hipnozdaki bütün fenomenleri hipnoz meydana getirmeden narkozda temin kabil midir? Bu suale benim cevabım, «hayır.» şeklindedir. Eğer narkoz altın­daki hasta sakin bir şekilde kendi haline bırakılırsa, hipnozun her hangi bir tezahürünü göstermeden uykuya dalar gider.

Bir ilâç hipnozunun meydana getirildiğini kati olarak söyleyebilmek için, bazı hipnotik fenomenlerin ortaya çıkması gerekir ki, bunlar da post-hipnotik telkin ve hipermnezi, ekminezi ve amnezidir.... WELLS’in de dediği gibi, somnambülizm gösteren kimseler dahi ilk seferinde kolaylıkla hipnotize edemeyebilirler...halbuki narkotik hipnoz ilk seansta netice verir, post-hipnotik telkinler yapmak kabildir.. Delilere dahi tatbik edilebilir..

Fakat narkoz esnasındaki kimyevi tesirlerden doğan psi­kosomatik durum, sadece bir kimyevi tesir durumu olmayıp, burada muhtemelen sodium pentothal’i zerk eden hekimin şahsiyetinin de bir rolü vardır.» (HORSLEY, s: 141-149).

Metodun mucidinin de belirttiği gibi, şimik ajan hipnoti­zabl olmıyan süjeleri kabili telkin hale getirmeye bazen –her zaman değil– yardımcı olabiliyor. Amma alelade hipnozdaki fenomenleri aynı mükemmeliyetle elde etmek kabil olmuyor burada.

GLOVER’in narkoanalize «narcotherapie controle» dedi­ğini belirten LAGACHE, bunun psikanalitik stüasyonu imkân vermediğini ve hipnoanalize nazaran mahzurlu olduğunu işaret ediyor (LAGACHE, s: 110).

Netice olarak söyleyebiliriz ki hipnotizabl olmayan kimselerde narkoanaliz ve narkosentez elbette ki faydalanılacak bir metoddur. Amma eğer hasta hipnotizabl ise, ilâçsız hipnoz tercih edilmelidir..

Hipnozu psikofizyoloji yönünden ele alan CHAUCHARD, narkoanalizi, insülin koma tedavisini, (BYCHOWSKİ’nin elektroşoktan sonra şuur normale avdet etmeden hastanın geçirdiği hali hipnozla mukayese ederek bu durumda hastaya telkin yapılması misalini zikrederek) elektroşok’u, hatta lobotomi ve topektomi gibi psikoşirürji usullerini bile pavlovien bir görüşle bir nevi hipnoterapi addediyor. (CHAUCHARD, III. sr 53-63, 66-96, 116-122.)

İnsülin koma tedavisinin şif akar “tesirinin hastada bıraktığı hipomneziden ileri geldiğini ileri süren KALINOWSKY ve HOCH, veya bu tesirin uzun süreli bir tedaviden doğan bir telkin sonucu olduğunu iddia eden diğer müellifler, hipnoz anlayışının hudutlarını genişleten CHAUCHARD’ı teyid eder görünmektedirler.

Hipnoz fenomenlerinin bazılarım ele alarak, onları tevlid etme usullerini de hipnoz kategorisinde mütalea edenler, beyin yıkama denen hadiseyi de zikrediyorlar.

***

Merhumun kitabı böyle sürüyor...

1960 civarı, ben daha doğmamışım ama o bunu neşretmiş...

Onu aşabilmemi pek kabil görmesem de, 57 yaşımı çoktan idrak ettiğim şu günlerde, Rahmetli Pederimi şükranla yad ediyorum...


Mehmet Kerem Doksat - Tarabya - Sevimsiz Zamanlar - 11.11.2014

155 kez okundu
0