Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Genel

Uzun senelerdir tartışılan bir konuda nihayet bilim adamları anlaştılar. Mars gezegeni gece gökyüzünde olan en parlak objelerden biridir, onu çıplak gözle kolaylıkla parlak kırmızı bir yıldız olarak görebiliriz.

mars ile ilgili görsel sonucu

***

Her iki yılda bir, Mars ve Dünya en yakın noktalarına ulaşırlar, buna “karşı konum” deniyor. Bu olduğunda Mars, Dünya’ya 55.000.000 km kadar yakın olabiliyor. her iki yılda, uzay ajansları Kızıl gezegene uzay aracı yollamak için bu yörüngesel yerleşimin avantajını kullanıyorlar. Zaten uzun senelerdir süren hayatın atom-altı bir kuyruk yıldızla bir kaynaklandı, Hublle teleskopuyla en son yapılan gözlemlere göre üzerinde su olduğu da gözlemlenince, artık bu işi yapmak eminim ki çok kolaylaştı…

***

Peki, Mars’a gitmek  ne kadar sürüyor?Dünya’dan Mars’a olan toplam yolculuğun zamanı, fırlatmanın hızına, Dünya ve Mars’ın hizalanışına ve uzay aracının hedefine ulaşması için gereken yolcuğun zamanına dayanarak, 150-300 gün arasında değişiyor. Aslına bakarsanız, ne kadar yakıt yakmaya istekli olmanız zamanı etkileyen birinci faktör. Daha fazla yakıt, size daha kısa yolculuk zamanı olarak geri deniyor elbet; ama bu da maliyetin artması anlamına geliyor.

Mars’a gitmenin tarihi

Dünya’dan Mars’a olan seyahati tamamlamayı başaran ilk mekik NASA’nın Mariner 4’üydü. Mekik, 28 Kasım 1964 tarihinde fırlatılmıştı ve Mars’a 14 Haziran 1965 tarihinde başarılı bir şekilde, 21 fotoğraf çekerek ulaşmıştı. Mariner 4’ün toplam uçuş zamanı 228 gündü.

***

Mars’a olan bir sonraki başarılı görev Mariner 6’nındı;  25 Şubat 1969’da fırlatılan mekik, gezegene 1969’un 31 Haziran’ında ulaştı. Uçuş zamanı yalnızca 156 gün sürdü. Bu yolculuğu, Mariner 7’de başarılı bir şekilde bitirmiş ve bunun için sadece 131 güne ihtiyaç duymuştu. Mars etrafında ilk kez başarılı bir yörünge dönüşüne giden Mariner 9, 1971’in 30 Mayıs’ında fırlatılmış ve 13 Kasım 1971 tarihinde 167 günlük bir sürecin sonunda yörüngeye varmıştı. Mars keşifleri için zaman modeli, 50 yıla varan süredir sabit halde duruyor: yaklaşık 150-300 gün.

Daha fazla örnek vermek gerekirse:

  • Viking 1 (1976) => 335 gün
  • Viking 2 (1976) => 360 gün
  • Mars Reconnaissance Orbiter (2006) => 210 gün
  • Phoenix Lander (2008)=> 295 gün
  • Curiosity Lander (2012)=> 253 gün

Neden bu kadar uzun sürüyor?

Mars’ın yalnızca 55 milyon km uzakta olduğu gerçeğini dikkate alırsak ve mekiğin saatte 20.000 km hızınınım doruğunda yolculuk aldığını düşünürsek, mekiğin seyahati 115 günde tamamlamasını bekliyor olabilirsiniz; fakat daha uzun sürüyor. Bunun  asıl sebebi, hem Dünya’nın hem de Mars’ın, Güneş etrafında yörüngede dönüyor olmaları. Mars’a direk nişan alıp roketlerinizi öylece ateşe verip gidemiyorsunuz; çünkü öyle yaptığınız takdirde oraya vardığınız zaman, Mars çoktan hareket etmiş olur. Bunun yerine Dünya’dan fırlatılacak olan uzay mekiğinin, tam da Mars’ın olacağı noktaya hedef alınması gerekiyor. Bu da, seyahati bizim gibi faniler için artık imkânsız kılıyor

***

Diğer bir sınırlama ise yakıt. Eğer sınırsız miktarda bir yakıt olsaydı, uzay mekiğinizi direk olarak Mars’a nişan alır, roketlerinizi yolculuğun yarısına kadar ateşlerdiniz, sonra da dönüp  yolculuğun diğer yarısında hızı keserek ilerlerdiniz. Böylece yolculuğun zamanını sabit olandan, bir oran azaltabilirdiniz ama bunun için ihtiyaç duyulan yakıt, bilinen imkânların dışında.

Mars’a en düşük miktarda yakıtla nasıl gidilir?

Mühendislerin öncelikli endişesi, bir uzay aracını Mars’a en düşük yakıt kullanımıyla nasıl götürebilecekleridir. Robotlar uzayın saldırgan ortamını pek umursadıklarından dolayı roket fırlatışının maliyetini düşürebildiğiniz kadar düşürmek gayet mantıklı bir hâl alıyor.

***

NASA mühendisleri, bir uzay mekiğini Dünya’dan Mars’a en az miktarda yakıtla yollamayı olası kılmak için Hohmann Transfer Yörüngesi (ya da Minimum Enerji Transfer Yörüngesi) denilen yolculuk tekniğini kullanıyorlar. Teknik ilk olarak, 1925’te bu manevranın ilk açıklamasını yayınlayan Walter Hohmann tarafından ileri sürüldü.

Roketinizi direk Mars’a hedef almak yerine uzay mekiğinizin yörüngesini arttırıyorsunuz, böylece Güneş etrafında Dünya’dan daha büyük bir yörüngeyi izliyor. Sonuç olarak bu yörünge, Mars’ın yörüngesiyle kesişiyor, üstelik tam da Mars’ın orada olduğu an.

Eğer fırlatmayı en az yakıtla yapmayı istiyorsanız, uzun yolu seçip yörüngeyi artırmanız ve Mars’a olan yolculuk süresini yükseltmeniz gerekiyor.

Mars’a olan yolculuk zamanını düşürmek için diğer fikirler

Bir uzay mekiğinin Mars’a ulaşması için 250 gün beklerken biraz sabra ihtiyaç duysak da, eğer insanları yolluyorsak, tamamen farklı bir itiş gücü metoduna ihtiyaç duyabiliriz. Neden mi? Uzay saldırgan bir ortam ve gezegenler arasındaki uzayda bulanan radyasyon,  astronotlara uzun dönemde ciddi sağlık riskine yol açıyor.

Arka plandaki kozmik ışınlar, kansere sebebiyet veren bir radyasyon barajı görevini de üstleniyor; ama daha büyük bir risk var, o da korunmasız astronotları birkaç saatte öldürebilen, güçlü güneş fırtınaları!

Eğer yolculuk zamanını düşürebilirseniz, astronotların radyasyona maruz kaldıkları zamanı düşürürsünüz ve buna ek olarak dönüş yolculuğu için gerekli kaynakları azaltmış olursunuz.

***

Nükler yakıtla gitmek

Fikirlerden biri olan nükleer rokette, işlenmiş sıvıyı (hidrojen gibi), bir nükleer reaktörün içinde yoğun sıcaklıklarda ısıtabiliriz ve sonra onu roketin ağzından dışarıya yüksek hızlarda boşaltarak bir itiş gücü oluşturulabiliriz. Kimyasal reaktörlerden daha yoğun enerjiye sahip olan nükleer reaktörler ile daha az yakıt ile daha hızlı itiş elde edilebileceğinden; nükleer bir roketin yolculuk zamanını 7 aya kadar düşürülebileceği öne sürülüyor.

Manyetikle gitmek

Bir diğer öne sürülen teknolojinin adı Değişken Özel İtki Magnetoplasma Roketi (VASIMR). Elektromanyetik motordan oluşan sistem, radyo dalgalarını kullanarak püskürtücüyü iyonize ediyor ve ısıtıyor. Bu plazma adı verilen, iyonize olmuş bir gaz oluşturuyor; bu da daha sonra uzay mekiğinin arkasından dışarıya bırakılırken manyetik etki yaratarak, yüksek hızda itici kuvvet oluşturuyor. Eski astronot Franklin Chang-Diaz, bu teknolojinin gelişmesi için öncü oluyor ve bir prototipinin Uluslararası Uzay İstasyonu’nda Dünya üzerindeki seviyesini koruması için kurulması beklentiler arasında. Mars’a olan bir görevde, bir VASIMR roketinin seyahat zamanını 5 ayın altına düşürebileceğine inanılıyor.

Anti maddeyle gidelim

Muhtemelen, en alışılmadık önerilerden biride, bir anti-madde roketi kullanmak olsa gerek. Parçacık hızlandırıcılarda yaratılacak bir anti-madde makul olasılıkla kullanabileceğiniz en yoğun enerji. Atomun maddesi atomun anti-maddesiyle buluşunca, bunlar saf enerjiye dönüşüyorlar ve Albert Einstein’ın ünlü E=mc2 denkleminde varsaydığı gibi sadece 10 miligramlık anti-madde, insan taşıyan mekiği sadece 45 günde Mars’a ulaştırabilir. Ama mümkün olsa bile çok az miktarda anti-madde üretmek  için bile 250 milyon Dolar’a ihtiyacımız var.

Mars’a yapılacak gelecek yolculuklar

Mars’a gidiş yolunun süresini kısaltmak için inanılmaz teknolojiler teklif edilse de, mühendisler denenmiş ve doğru bildikleri minimum enerji transfer yörüngesi metodunu kimyasal roketleriyle kullanmaya devam edecekler. NASA’nın, 2013’te başlatacağı, MAVEN görevi de bu tekniği kullanacak; buna ek olarak ESA’nın Dış Mars (ExoMars) görevleri de aynı tekniği izleyecek. Diğer tekniklerin yaygınlaşması ve Mars’a olan yolculuğun yarı yarıya azalması için önümüzde daha onlarca yılın olduğu gözüküyor. Ama kim bilir belki de düşük maliyetli yeni bir teknoloji geliştirilir ve o kadar beklememiz gerekmez.

Diyelim ki ben ve ailem gitmeye karar verdik.

Bu durumda bir çeşit tersine evrim yaşanmak zorunda kalacak.

Önce sonra virüsler, sonra, arkhea denen en küçük canlı birimleri, sonra en küçük bitkiler, akabinde de diğer şeylerin taşınması gerekecek.

ABD Uzay ve Havacılık Dairesi'nin (NASA), uzay aracı Spirit’in 2007'de çektiği fotoğraflarda Mars'ta daha önce hayat olduğuna dair izler bulunduğu ileri sürüldü. Fotoğraflarda görülen bazı yapıları aslında mikro canlıların oluşturduğu ve bu izlerin mikrobik düzeyde hayat olduğunu gösterdiği düşünülüyor.

 ***

Nature Communication isimli bilimsel dergide çıkan bir makaleye göre; uzay aracının 2007’de Gusev krateri yakınlarında fotoğrafladığı toprak, taş ve tozdan oluşan regolit tabakası ve kayalıklı yüzeylerde büyük ihtimalle biyo-izler olduğu kaydediliyor.

Regolitin ve kayalık yüzeylerin opalin silikadan meydana geldiği belirtiliyor. Uzmanlar bu kayaların arasında tıpkı Dünya'daki gibi, tek hücreli canlıların oluşturduğu stromatolit isimli yapıların bulunabileceği ihtimali üzerinde çalışıyor.

***

Sadece Batı Avustralya’daki Köpekbalığı Körfezi ve Şili’deki El Tatio gayzerinde bulunan stromatolitler Dünya’da en eski hayat şekli olarak kabul ediliyor.

Demek ki yeniden canlılık öncesi olan stromatolitler oluşturulacak,

İnce bir atmosferi olan Mars gerek Ay’daki gibi meteor kraterlerini, gerekse Dünya’daki gibi volkan, vadi, çöl ve kutup bölgelerini içeren çehresiyle bir dünya benzeri gezegendir. Ayrıca dönme periyodu ve mevsim dönemleri Dünya’nınkine çok benzer. 2 adet uydusu bulunmaktadır.

Mars’taki Olimpos Dağı adı verilen dağ Güneş Sistemi’nde bilinen en yüksek dağ ve Marineris Vadisi adı verilen kanyon en büyük kanyondur.

Ayrıca Haziran 2008’de Nature dergisinde yayımlanan üç makalede açıklandığı gibi, Mars’ın kuzey yarımküresinde 10.600 km. uzunluğunda ve 8.500 km. genişliğindeki dev bir meteor kraterinin varlığı gösterilmiştir.

Mars Haberleri

Anlaşılan bu seyahat o kadar sürecek ki, belki de dünyadaki hayatın çoğu çoktan ortadan kalkmış olacak ve gelecekteki muhtemelen kocaman kafalı, telepatiyle anlaşan, uçarak haberleşen ve tamamen ruhani şekilde iletişim kuran bilim adamları buraya bir yerlerden (en yakını Dünyamız), çevresindeki uydulardan veya diğer uzay cisimlerinden Oksijen taşıyacaklar.

***

Peki, daha Ay’da bile kolonileşmeyi başaramamış olan insanoğlu bunu nasıl yapacak?

Önce çok dayanıklı astronotlar bulunacak, orada güvenilir barınaklar inşa edilecek ve burada ne kadar malzeme varsa, hepsini oraya taşıyacaklar.

Sonra güvenilir yerleşim bölgeleri inşa edecekler ve adeta tersine çevrilmiş bir film gibi her şeye tekrar başlanacak.

***

Sonra da önce kanallara su pompalanacak, göktaşları berhava edilecek ve Mars’ın Güneş’ten ortalama uzaklığı yaklaşık 230.000.000 Km. (1,5 AU), yörünge süresi ise 687 Dünya günü olduğuna göre, yeni takvimler de icat edilmek zorunda kalınacak..

Mars günü Dünya gününden biraz daha uzun olup, tam olarak 24 saat, 39 dakika ve 35,244 saniye olduğuna göre, önce en elitler, sonra daha orta sınıf, sonuçta da işçiler oraya taşınacak ve aynen Dünyamızda olduğu gibi Oksijen ve Nitrojen’den oluşan bir atmosfer oluşturulacak.

***

Peki, öyle herkes gidebilecek mi?

Hiç sanmam…

Önce torpilli elitler, sonra orta sınıftan gönüllüler, en sonunda da ırgatlar gidecek ki, orada barınaklar inşa etsinler, her şeyi yoluna koysunlar ve bizler de rahatça uzanıp keyfimize bakalım.

Peki, bu insanoğluna ne kazandıracak?

***

3.5 milyar sonra olacak olan bizim evrenimiz için “Kıyamet Kopmasından” kurtulunca ve aynen burada da her şeye yeniden başlanacak.

İşte ben şimdi nasıl üzülmem…

Bizim neslimizin buna vakti de parası da yetmez.

Gene de bir şansımızı deneyeceğiz ama korkarım pek şansımız yok.

İdare gene demokratik mi olacak?

Hiç sanmam çünkü ancak otoriter bir idare ile yönetilirse orada yaşanabilir.

Peki, burada yaşayacak olanların dini olacak mı, orada da aynı şeyler cereyan edecek mi? Bunu ancak çok uzun bir süre sonra görebileceğiz.

Gönlüm istiyor ki, ilk gidenler arasında Türkler de olsun.

Hep bilimle ve sevgiyle, en önemlisi dayanışmayla kalalım.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 28 Kasım 2016 Pazartesi

Etiketler: mars Uzay Yolculuk
164 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Astım, solunum yollarının süregelen bir iltihap  sonucu aşırı derecede duyarlı olmasına ve bazı etkenlerle zaman zaman daralmasına neden olan bir solunum yolu hastalığıdır.

Sebepleri

Astımın kesin sebebi belli değildir. Genel kabul gören görüşe göre, doğuştan soluk boruları duyarlı bireylerde çevresel şartların etkisi ile astım oluşmaktadır ayrıca geçirilen zatürree ve benzeri hastalıklar da astımın oluşmasında önemli etkenlerdendir.

Astımın tipik özelliği hava yollarının (bronş) mukoza ödemiyle daralmasından ötürü olan ortaya çıkan ve zaman zaman ortaya çıkan nefes darlığıdır.

Fizik Muayene

Hemen dinleme aletinizi (stetoskop ) hastanın sırtına ve göğsüne bastırıp dikkatle dinlerseniz “wheezing” denen hırıltılı solunumu kulakla duyulabilinirsiniz ve oldukça şiddetlidir.

Bunu sadece dâhiliyeciler değil, psikiyatrlar da kolaylıkla işitir. İyi bir pratisyen dahi kolayca bu aleti ustalıkla kullanırsa (stajında iyi eğitim almışsa) tipik sesi duyabilir.

Hasta adeta hava açlığı içinde ve boğulacak gibidir.  Soluk verişi uzar ve bu nefes verilirken de duyulur. Bu esnada yoğun kaygı ve ölüm korkusu hisseder.

Astım hastalığının çok ve küçük hava yollarında de şiddetli gibi hava yolu tıkanmalarında görülür.

Bu durum, birçok genden kaynaklanan bir kalıtım biçiminde  kalıtımsal kökenli olabilir; fakat üst solunum yolu enfeksiyonları, pnönomoni gibi bulaşıcı hastalıklar ve allerjik kadar, duygusal faktörler de rol oynayabilir.

Akciğer filmi ve gerekiyorsa üst vücut tomografisi çekilir, solunum işlev testleri yapılır. Bütün bunların sonuçlarına bakılır.

Psikolojik Mekanizmalar

Psikolojik mekanizmaların rol oynaması için küçük hava yollarından doğan aşırı duyarlığa bağlı bedensel bir yatkınlık bulunması gerekir.

Bunun için de hastaların kabul edenlerine MMPI ve Roschach gibi psikolojik testler yaptırırız. Bunlarda çoğu hastada bastırılmış erotik ve saldırganca fanteziler, öfke ve saldırganlık bulunur. Tabii ki bunları biz değil, yanımızda çalışan psikologlar yapar.

astım solunun  aleti ile ilgili görsel sonucu

Bunun ne kadar zor kullanıldığını ancak bu hastalığı çekenler bilir.

 

Astımlılarda Rastlanan Kişilik Özellikleri

Astımlılarda belirli birtakım kişilik özelliklerine rastlanmasına rağmen, bu hastalıkla birlikte görülen özgül bir kişilik tipi yoktur; kaygının yol açtığı bazı astım nöbetlerinin sebebi bir şartlı reflekslerle  açıklanabilir.  

Bu hastalar genellikle duygularını ve bilinçdışı fantezilerini (saldırganlık ve cinsellik) bastıran insanlardır.

Kesin allerjik özellikler gösteren bazı vakalarda gösteren bazı hastalarda bulunan yüksek bir immüglobulin  (IgE) seviyesi, allerjinin oynadığı rolü açığa çıkarmıştır.

TEDAVİ

Bu gibi hastaların yeni bulunan bağışıklığı bastırıcı ilaçlarla tedavileri yararlı olabilir. Mast hücrelerini sabitleştiren ilaçlar da verilebilmektedir. Metil Prednisolon gibi kortikostretoridler de tedavide yararlıdırlar, fakat uzun süre ve yüksek dozda kullanılırsa bazı yan etkileri olabilir.

Eğer astım nöbetlerinde şartlı kaygı belirgin bir rol oynuyorsa, hayal gücünde sistematik duyarsızlaştırma yöntemi uygulanabilir.

Eğer aşırı duyarlılık sebebiyle hava yollarının geri dönüşü olabilen tıkanmasına yol açan birçok uyarıcı edici faktörlerin astıma neden olduğu düşünülüyorsa, önce mümkün olduğu kadar açık bir biçimde bu fiziksel ve psikolojik nedenlerin tablosunu çizmek ve bunlardan her birini tedavi ederken hastayı sürekli kontrol altında tutmak gerekir. Bunlar arasında yaşanan üzüntü verici olaylar, kayıplar, hatta Travma Sonrası Stres Bozukluğu da yer alabilir.

Astım sıklıkla bir allerjiye bağlı olmakla beraber (%60-80) olmadan da astım olabilir.

Doğuştan ve çevre faktörlerinden de gelebilir. Eğer derhâl doktora başvurulmazsa (belirtiler nüksettiği anda) ölümcül sonuçlara yol açabilir.

Hastalarda bazen hırıltılı nefes darlığı ve tam solunum yolunun uzuna takılıp, kişiyi perişan eden bir öksürük olur.

Bazı durumlar astım belirtilerinin çok artmasına sebep olur. Bunlar: Mikrobik hastalılar, soğuk ve/veya kirli hava, sigara dumanına, allerji yapıcı maddeler (allerjenler), egzersiz ve psikolojik bozukluklardır.

Astımda belirtilerin aniden ortaya çıkmasına astım hecmesi, astım atağı veya astım krizi denir adı verilir. Bu durumda hastalarda ağır bir solunum darlığı olur.

Klinik Tipleri

Astımı belirtilerin şiddetine göre hafif aralıklı, hafif süreğen, orta süreğen ve ağır süreğen olarak sınıflamak mümkündür.

Astımın teşhisinde muayene bulgularının yanı sıra, kanda IgE’nin (immünglobuli E) ve eozinofil adı verilen eritrosit (akyuvar) sayısının yüksek bulunması, solunum testlerinde soluk borusunda daralma olduğunun gösterilmesi ve deri testleri ile hastaların neye karşı alerjisi olduğunun gösterilmesinin çok büyük bir rolü vardır. Bunlar genellikle sırta uygulanır ve kişinin neye karşı alerjisi olduğu bulunur.

Ayrıca sert nefesler gözükür ve çok zorlu alınıp verilen nefeslerde ise hasta muayene sırasında çırpınır ve bitap düşer; maalesef bazen kaybedilebilir.

Tedavi

Astım tedavisinde çoğunlukla inhaler adı verilen medikal cihazlar kullanılır. Bunların kullanımı ile yerel etki yaratılır ve daha düşük dozla daha fazla etki elde edilir. Bu şekilde sistemik yan etkilerin önüne geçilmeye çalışılır.

Tedavide kullanılan ilaçlar iki gruba ayrılır:

Birinci grup ilaçlara rahatlatıcı ilaçlar adı verilir (salbutamol, terbutalin gibi sempatik ekili ilaçlar) sinir sistemin işlevini kolaylaştıranlar. 

Kriz esnasında veya belirtiler başladığında kişi ağzına sıktığı cihazı derhal ağzına götürür ve soluk alma sırasında bunu sıkar; tabii ki bunu yapacak mecali kalırsa!

İkinci grup ilaçlar astımdaki temel sorun olan hava yolundaki iltihabın azaltılmasına yöneliktir. Bunlar da solunum yoluyla kortikosteridler (halk arasında kortizon diye bilinir) alınan kortikosteroidler, kromolin sodyum, nedokromil sodyum, teofilin ve lökotrien reseptör antagonistleridir.

Hangi ilaç verilirse verilsin, gene de bir inhalerin kullanılması tercih edilir.

Allerjik astımlı hastaların bir kısmında ilaç tedavisi ve korunma yöntemleri etkili olmamakta ve aşı tedavisi (immünoterapi) icap etmektedir.

Astım, özellikle çocuklarda hafif bir tablo gösterirse belirtiler (%50-%60) tamamen kaybolabilir. Ancak yetişkin astımlıların belirtileri çoğu kez ömür boyu kalıcıdır.

Kentleşmeyle birlikte artan astım, günümüzde en azından kontrol altında tutulan hastalıklar grubunda. İlaçlar, hayat kalitesini artırdığı gibi, hayat süresinin de uzamasına imkân sağlıyor.

Ancak bazı hastalar alternatif tedavi yöntemlerine yönelip sağlığını riske sokuyor.

Tıp fakülteleri, hekim adaylarına verirken ağır astım krizleri geçiren veya tedaviye direnen hasta bulmakta bile zorlanıyorlar.

Ancak modern tıp yöntemlerindeki gelişmelere rağmen bazen hastalar alternatif yöntemlere yöneliyorlar.

Astım tedavisinde ilaçların hayat boyu alınması gerekiyor. Uzun süreli kullanıldığında bağımlılık yapabileceği yolunda kaygılar var.

Bu doğru değil. İlaç kesilince nefes yolları daralıyor.

Doğal olarak, havayollarını açması için bu ilaçları devamlı almak gerekiyor. Hastanın bunu ilaca bağımlılık olarak yorumlaması hata olur. 

Astım hastalarının başvurduğu alternatif yöntemler arasında tedavi amaçlı bitki çayları var. Ancak bitki çaylarında polenler de bulunabilir. Yani yarar yerine zarar görebilir. 

Balgamı atmak, sökmek için bıldırcın yumurtaları, bazı kök bitkiler, bal ve yumurtalı benzeri karışımlar deneniyor.

Bronş astımında krizler sırasında balgam artar. Kriz dışında ise eğer koruyucu tedavi uygun yapılıyorsa zaten balgam kendiliğinden azalacaktır. Bunlar yeniden keşfedilen tedavi yöntemleridir. Antidepresanları da venlafaksin (Efexor), Cipram, Cipraleks (esstialopram) gibi antidepresanları çekinmeden yazıyorum.

Tedavi olmak için mağaralara gidenler var. Astım hastalarının zaten hastalığını tetikleyici alerjenlerden, kimyasallardan ve hava kirliliğinden uzak durması gerekiyor. Mağaralarda bu tür etkenler bulunmuyor. Mağaradan çıkıldığında yine aynı şeylerle karşı karşıya kalınıyor. Yani yöntem geçici rahatlık sağlıyor, kalıcı tedavi getirmiyor.

Astım ve Hipnoz

Merhum pederimden öğrendiğim hipnoterapiyi de böyle hastalarda başarıyla uyguluyoyorum.

Akupunktur ve Aküpresür

Bunlar akupunktur noktalarına hafifçe bastırılarak yapılır ve işe yarayabilmektedir.

Tabii ki herkes bu yönteme yatkın değildir ve istemeyenlere de uygulanmamalıdır.

Ben, önceden aydınlatılmış rıza formunu imzalattıktan sonra, hastalarıma en uygun tedavi neyse onu tatbik ediyorum.

Sonuç: İyi tedavi edilmeyen astım zamanla KOAH (Kronik Tıkayıcı Akciğer Hastalığı) dediğimiz tıkayıcı solunum yolları hastalıklarına, o da artarsa akciğer kanserine yol açabilir.

Böylece Prozac ve diğer pek çok depresyon giderici ilacı, dozlarına çok dikkat ederek yazıyarum. Bular arasında da serotonin ve noradrenalini beraber geri alan ilaçlar başta geliyor. Efexor ve Cipram ve Sitoles gibi...

 

Ben de babamı öyle kaybettim. Ahkâm kesmek kolaydır ama bilim adamı her şeyi araştırır. Dilerim bunu herkes ve bana hitaben bir şeyler yazan bir başka profesör de okur ve bundan sonda daha dikkatli olur

Herkese sevgi, saygı ve barış dileklerimle…

22 Kasım 2016 Salı – Frankfurt - Almanya

112 kez okundu
0

Derleyen: Halit YILDIRIM                                               11 Temmuz 2016

“Kötümserler her fırsatta zorluk görür. İyimserler ise her zorlukta fırsat görür.” W. Churchill

GİRİŞ

Psikoloji bilimi basit bir gerçek üzerine kuruludur. Dünyayı görme ve onunla etkileşime girme biçimimiz dünyanın bize karşılık verme biçimini değiştirir.

“Düşünen” beynimizin çağdaş alanlarını, en ilkel duygularımızı kontrol eden kadim bölgeleriyle birbirine bağlayan sinir teli yığınları, duygusal zihnimizin farklı yönlerini oluşturur.

“Güneşli” beynimiz bizi hayattaki güzel şeylere doğru çekerken “yağmurlu” beyin olumsuzlukları ortaya çıkarır. İki beyin de gereklidir ve nihayetinde sizi siz ve beni ben yapan şey bu güçler ayrılığıdır. Hayatlarımıza anlam kazandıran ve bize gerçekte neyin önemli olduğunu gösteren duygusal zihnimizdir.

Duygusal beyin devrelerinin tepkiselliklerindeki nüanslar, hayata ilişkin farklı tutum ve bakış açıları benimsememize yol açar. Ben buna “duygusal zihnin” kalbi adını veriyorum. Neden birbirimizden bu kadar farklı olduğumuz sorusunun cevabını kesinlikle burada bulacağız.

***

Duygusal zihnimizin bu iki boyutu üstüne yapılan araştırmalar ve analizler şaşırtıcı bir sonuç ortaya koyuyor: Hayattaki ödüllere ve iyi şeylere cevap veren sinirsel mimarinin parçaları olan güneşli beynimizin kökleri hazzın derinliklerinde bulunurken, yağmurlu beynimizin kökleri bizi tehlikeye ve tehlikeye karşı uyanık tutan kadim beyin yapısının-korku beynimizin- derinliklerinde yer alır.

***

Haz, beynimiz ile korku beynimizin tepkilerindeki ve beynin daha yüksek kontrol merkezlerinin bu tepkileri gizli tutabilme oranındaki ufak farklar, hayatımız süresince güneşli ve yağmurlu beynimizi oluşturan ağ bağlantılarının ortaya çıkmasını sağlar.

***

Hepimizde aşağı yukarı aynı bölgede yağmurlu beyin ve güneşli beyin devreleri bulunur ancak bu devrelerin gücü kişiden kişiye önemli farklar gösterir; bazıları hazza ve eğlenceye anında yanıt verirken, diğerlerinin duruma ısınması zaman alır. Benzer şekilde, bazılarının korku eşikleri çok yüksektir, bazıları ise tehlikelere karşı oldukça duyarlıdır ve en küçük bir tehdit karşısında bile kaygıya kapılırlar. Ben kişiliklerimizin temelini bunların oluşturduğu düşünülmekte.

***

Kişiliğimizin çerçevesini şekillendiren, beynimizin derinliklerindeki devrelerin incelikli gel-gitleridir. Kendimizi toparlayarak bir krizden daha güçlü bir halde çıkmamız ya da sadece olumsuzluklara odaklanarak engellere boyun eğmemiz, güneşli veya yağmurlu beyin devrelerimizden birinin daha baskın olmasına bağlıdır.

***

Güçlü yanlarımız gibi zayıf yanlarımızı da bilmemiz önemli ve potansiyel olarak kullanışlıdır. Ortaya çıkabilecek ve hatta bu yanlılıkları değiştirebilecek şeylerin bilincinde olmak kendimizi korumamıza ve sonunda gelişim yolunda ilerlememize yardımcı olur. İyi haber, yağmurlu beynimizin ve güneşli beynimizin temelinde yatan beyin devrelerinin insan beyninin içinde en fazla biçimlendirilebilir devreler olmasıdır.

***

Dünyayı algılama biçimimizdeki-önyargılarımız ve zihnin gariplikleri- küçük değişiklikler- beynimizin mevcut mimarisini değiştirebilir ve bizleri hayata daha iyimser veya kötümser bir gözle bakmaya zorlar. Beynimizin zorluklara ve sevinçlere verdiği tepkiyi değiştirerek daha farklı biri olabiliriz.

***

DUYGUSAL ZİHİN

“Dünya ne iyidir ne kötü, düşüncenize bağlıdır iyilik kötülük.”

Shakespeare

Tıpkı kişiliğimizin diğer özellikleri gibi, iyimserlik ve karamsarlık da birer durum olmasının yanı sıra kişilik özelliği ya da mizaç olarak da düşünülebilir.

İyimserliğe yatkın kişiler, çevrelerindekilere de bulaşabilen Güneşli mizaçlarıyla genellikle neşeli ve mutludurlar. İyimserliğe yatkın olmak sadece mutlu ve neşeli olmak değil, geleceğe dair daha umutlu olmak, olayların güzel gelişeceğine inanmak ve hayat karşımıza ne çıkarırsa çıkarsın onunla baş edebileceğimize dair sarsılmaz bir inanca sahip olmak demektir.

***

İyimserler saf kimseler değildir, hiçbir şeyin asla ters gitmeyeceğini de düşünmezler. Yalnızca, olaylarla başa çıkabileceklerine derinden inanırlar. Benzer şekilde, karamsarlık eğiliminde olmak da sürekli olarak üzgün ve kaygılı olmak değil, gelecek hakkında evhamlı olmak, potansiyel tehlikelerin farkında olmak, neyin doğru gideceğine odaklanmak yerine neyin ters gideceğine karşı tetikte olmak demektir. Bunlar dikkatli olma konusunda aşırıya kaçan kişilerdir. Risk almak yerine kendilerini sağlama almayı tercih etseler de aramızdaki en karamsar kişilerin bile neşeli ve mutlu olduğu ve geleceğe dair umutla dolu oldukları harika zamanları olmuştur.

***

Birbiriyle taban tabana farklı bakış açılarının kendine göre birtakım bedelleri ve faydaları olduğuna işaret eden bilimsel bulgular, artık göz ardı edilemeyecek kadar fazladır. Ancak, bilimsel literatürden çıkan en önemli bulgulardan bir tanesi, iyimserliğin sadece iyimser bir zihnin sağlıklı miktarda gerçekçilikle bir araya geldiğinde faydalı olduğunu ortaya koymuştur. Körü körüne iyimserliğin ve hiçbir şeyin asla ters gitmeyeceğine inanmanın herhangi bir gerçek fayda sağlaması ihtimal dâhilinde değildir.

***

İyimserliğin(Optimizm) orijinal anlamı bu kavrama, günümüze iyimserlikle bağdaştırdığımız "pembe gözlükler'' ya da "güneşli taraf” anlamlarından çok daha yakındır.

***

Özgün anlamı Latincedeki "mümkün olan en iyi" anlamına gelen optimum kelimesinden gelir ve bu kelime ilk olarak Alman filozof ve matematikçi Leibniz (1646-1716) tarafından kullanılmıştır.

***

 

Leibniz, Tanrı'nın muhtemel olan dünyaların en iyisini yarattığını ve bu optimum dünyadan daha iyisinin var olamayacağını öne sürmüştü. Bir başka deyişle, iyimserliğinparlak taraf” veya "yarısı dolu bardak" kavramlarıyla bir ilgisi yoktu; aksine dünyanın zaten en iyi hâli buydu ve daha da iyi bir hâle gelemezdi.

***

O hâlde, iyimserlik dünyayı olduğu gibi kabul etmek demektir -içerisinde hem iyilik hem kötülük kendi yerini almıştır- ve yapılması gereken ise kötülük ve olumsuzluk kavramlarının bizi yenilgiye uğratmasına izin vermemektir.

***

Karamsarlık (Pesimizm) ise bunun neredeyse tam tersidir. Olumsuzluk, karamsar eğilimli zihne derinlemesine nüfuz eder ve her bir aksaklık dünyanın kendilerine karşı olmasının bir deliliolarak görülür. Latince pessimus kelimesinden türetilen karamsarlık, felsefi bakış açısından bu dünyayı mümkün olan en kötü dünya olarak görür ve her şeyin sonunda bir mıknatıs gibi kötülüğe çekileceğini var sayar.

***

Oysaki psikoloji bilimi, iyimserlik gibi karamsarlığı da kişisel bir eğilim veya duygusal tarz, dünyayla baş etmenin bir yolu olarak görür. Karamsarlar problemlerinin kendi kontrollerinin ötesinde olduğuna ve asla bitmeyeceğine inanırlar.

***

En heyecan verici yeni fikirlerin bazıları, işlevsel manyetik rezonans (fMR) kullanan çalışmalarda elde edilmiştir. Bu beyin görüntüleme makinesi temelde beyin çevresindeki kan akışının görsel hayalini oluşturan büyük bir mıknatıstır. İnsanlar olumlu şeyler düşündüklerinde veya hoş bir fotoğrafa baktıklarında, beynin hangi kısmının kanla dolup etkinleştiğini görebiliriz

Belirli bir görev için beynin bir kısmına ihtiyaç duyulduğunda, o kısım harekete geçer ve çok fazla enerji kullanır.

***

 

Enerjisi azalınca, beynin geri kalanına mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde daha fazla oksijen göndermeleri için sinyaller gönderir. Bunun üzerine, kan aracılığıyla beynin ihtiyaç duyulan bölgesine Oksijen nakledilir ve işte (fMR) cihazları da bu ekstra Oksijen’i tespit eder.

***

Beynimizin kıvrımlarındaki Oksijen akışı, çalışan beyni net olarak izleyebilmemizi mümkün kılar ve böylelikle önceden bilmediğimiz bazı gizli süreçleri açığa çıkarır. fMR, beynin iyimser ve kötümser zihin yapısıyla alakalı bölgelerinin yerlerini de kesin olarak belirlememize olanak sağlar. Beynin bu tür faaliyet kalıplarının da aynı zamanda göreceli olarak sürekli olduğu ortaya çıkmıştır.

***

Eğer ödül kazandığınız zaman beyninizin hangi kısmının harekete geçtiğini görüntülemişsem, altı ay sonra başınıza başka iyi bir şey geldiğinde yapılan görüntülemede de beynin aynı devresinde hareketlenme görürüm. Kötü bir haber duyduğunuzda hareketlenecek bir diğer bölge, bir yıl sonra bir konuda hayal kırıklığı yaşadığınızda yeniden tepki verecektir.

***

fMR gibi, beyin faaliyetlerinin doğrudan ölçülmesini sağlayan araçların sağladığı asıl avantaj, sahte tepkiler vermenizi veya da araştırmacılara duymak istediklerini söylemenizi çok daha zor hâle getirmesidir. Bu yüzden, beyin görüntüleme teknolojileri hayata bakışımızın kaynağını ortaya çıkaran bilimsel gereçlerin vazgeçilmez bir parçasıdır.

***

Duygusal zihnimizin içsel faaliyetlerini araştırmanın diğer bir yolu da dünyaya bakış biçimimizi -kimliğimizin temelini oluşturan kökleşmiş ön yargılarımızı ve hayal gücümüzün garipliklerini- incelemektir. Bu bilişsel süreçler, insanların söyledikleri ile beynimizin içindeki her bir hücrenin, ya da nöronun, faaliyeti arasında bir yerde yer almaktadır.

***

En temel davranışsal eğilimimiz, elbette, olumlu şeylere yönelmek ve kötü şeylerden uzaklaşmaktır. İyi şeyler bizi çeker, kötü şeyler ise iter.

Amerikalı Psikolog T. C. Schneirla bir ömür boyunca hayvanları ve insanları gözlemledikten sonra, bütün türleri bir araya getiren şeyin bu basit prensip olduğuna ikna oldu.

Herhangi bir canlının hayatta kalmasının en iyi yolu yiyecek, seks gibi iyi şeylere yakın, yırtıcı hayvanlar ve zehir gibi tehlikeli şeylerden ise uzak durmasıdır. Davranışlarımızın geri kalanı ve hayatlarımızın bütün karmaşıklığı bu iki temel eğilime dayanır.

***

Pek çok psikoloji deneyi göstermektedir ki; ruh halimizin düşüncelerimizi etkilemesi gibi, anılarımız da ruh halimizi etkiler. Tıpkı meşhur tavuk ve yumurta ilişkisi gibi, hatırladığımız şeyler ve içinde bulunduğumuz ruh hali arasındaki dairesel ilişki, ruh halinin mi yoksa anının mı önce geldiğine karar vermeyi zorlaştırır.

Dikkatimizdeki ve hafızamızdaki bilinçdışı tarafgirliklerin önemli olmasının iki temel nedeni vardır.

 

Birincisi, bunların hayat deneyimimizde merkezi bir rol oynamasıdır.

İkincisi, farkına vardığımız ve hatırladığımız şeylerin inançlarımızın şekillenmesinde orantısız bir işlevi olmasıdır. Tıpkı karamsarların her şeyi kasvetli görmemesi gibi, iyimserler de her şeyi umut verici görmezler. Aksine, farkı yaratan şey zaman içinde birinin diğerinden daha baskın çıkmasıdır.

***

Psikologların onaylama yanlılığı adını verdikleri şey, duygusal zihnimizin bir parçası olan düşük seviyeli tarafgirliklerin inançlarımızı nasıl şekillendirebileceğine harika bir örnektir.

***

 

Eğer kadınların erkeklerden daha kötü şoförler olduklarına inanıyorsanız, bu inancınızı kötü araba kullanan pek çok kadın örneği fark ederek onaylarsınız. Bu esnada, kötü araba süren erkek veya iyi araba süren kadın şoförleri kaçırırsınız. Temel inancınıza uymayan şeyler fark edilmezler.

***

Çevremizde neyi fark edeceğimizi inanç sistemimiz belirler ama inançlarımızı da büyük ölçüde, farkına vardığımız şeyler şekillendirir.

Minnesota Üniversitesi psikologlarından Mark Snyder, inançların kendini gerçekleştiren kehanetlere dönüşebileceği doğrulayan pek çok çalışma yürüttü.

***

Eğer birisiyle tanışmışsanız ve o kişinin gergin birisi olduğu söylenmişse, evhamlı görünen davranışları daha belirgin hale gelir.

GÜNEŞLİ TARAF-İyimserliğin Araştırılması

Hollandalı Psikolog Nico Frijda’nın belirttiği gibi haz, duyumlarımızın üzerine atılmış “iyilik cilasıdır" ve bu cila bizleri yemek, su ve seks arayışı gibi yararlı uğraşlara teşvik eder. Bu dürtüler olmadan muhtemelen uzun süre hayatta kalamazdık. Bu yüzden haz, diğer büyük güdü unsurları tehlike ve acı ile birlikte bizi harekete geçiren en büyük gücü-hazzı arayıp bulmayı- meydana getirir" der.

MÖ 341-270 yılları arasında yaşamış olan antik Yunan filozofu Epikür, hazzı “acının yokluğu” olarak tanımlar.

***

Doğanın insanları hazzı aramak ve acıdan kaçınmak üzere tasarladığına inanan on sekizinci yüzyıl filozofu Jeremy Bentham ise haz ve acının, "insanlığın iki efendisi” olduğunu öne sürer. Modern bilim, haz ve acıyı önemli harekete geçirici güçler olarak görmeye devam etmekte ve hazzın beyindeki kaynağını bulmanın ve ölçmenin yollarını keşfetmek için birçok girişimde bulunmaktadır.

***

Bu araştırma girişimleri bize haz arayan beynin merkezinin nukleus akkumbens (NAcc) adındaki minik bir yapı olduğunu söyler. Bu eski yapı korteksin altında, ön beynin sağ tarafında bulunur. Bilimdeki pek çok temel keşif gibi beynin “haz merkezinin keşfi" de kazara olmuştur.

***

Yale Üniversitesi’nde çalışan İspanyol Nörolog Jose Delgado, insanlar da dâhil olmak üzere çeşitli türlere elektrot yerleştirilerek yapılan birkaç deneyi kaleme aldı. Bunların arasında belki de en ünlü olanı, saldırıya geçmiş bir boğanın bir elektrot sayesinde durmasıydı.

***

Delgado aynı zamanda insanlarda NAcc'yi uyarmanın depresyonu en azından geçici bir süreliğine ortadan kaldırdığını keşfetmişti. Fakat bu geçici durumun bir problem olduğu ortaya çıktı. NAcc’deki elektrodu uyarmanın şüphesiz güçlü bir etkisi oluyordu ama bu etki hiçbir zaman uzun sürmüyordu. Bu yüzden, NAcc’ye elektrot yerleştirmek depresyon için hiçbir zaman uygulanabilir bir tedavi haline gelmedi.

***

Hazzın, gelip geçici bir doğası olması mantıklıdır. Yeme, içme ve üreme arzusu türlerimizin devamlılığı için çok önemlidir fakat yemek yediğimizde, susuzluğumuzu giderdiğimizde veya seks ihtiyacımızı karşıladığımızda haz beyninin faaliyetine devam etmesi için pek bir neden kalmaz. Bu nedenle, mutluluğun sadece haz vasıtasıyla sürdürülmesi genel olarak faydasız bir uygulamadır. Yine de, NAcc'nin uyarılmasının insanları daha fazlasını istemeye yönelteceğine dair çok az şüphe vardır.

***

Bir haz unsuru tarafından uyarıldığında, bu ister cinsellik, isterse uyuşturucular, çikolata yemek, oyun oynamak veya yerleştirilmiş bir elektrodu çalıştırmak olsun, NAcc, Dopamin ve opioidlerle dolup taşar.

Bu bize hücrelerin kimyasallar aracılığıyla birbirleri arasında haberleştiklerini gösterir ve beyin devrelerinin tâbi olduğu şey bu sinirsel salıverilmesi ve akışıdır.

***

Eğer aynı nöronlar birbirleriyle tekrar tekrar konuşursa, beynin farklı bölgeleri arasındaki bağlantı yolları gelişir. Tıpkı bir akıntının kumun üstünde kendine yol oyması gibi, nöron gruplar arasındaki sinapsların akışıyla sağlam yollar ortaya çıkabilir. Bu yollar bir kere kurulduğunda, birbirinden çok uzak olan beyin bölgeleri arasında bile hızlı iletişim sağlar. Bu şekilde, güneşli beyin gibi daha geniş devreler gelişmeye başlar. Bu nedenle nörotransmitterlerin etkinliklerinin az da olsa değiştirilmesi bile beyindeki tüm ağların tepkilerini etkiler. Bunun da, kişiliğimizde ve mizacımızda yankılanan sonuçları olur.

***

Güneşli beyni oluşturan devreler, kafanızın tam önünde gözlerinizin yukarısında bulunan korteksin bir parçası olan prefrontal korteksin (PFK) belirli bölgelerindeki nöronlarla bağlantı oluşturan NAcc nöronlarından oluşur.

***

Mahallenizdeki fırına gittiğinizi ve vitrinde sergilenen rengârenk pastaları seyrettiğinizi düşünün. NAcc’niz ödülü derhal hissedecektir ve yeme sinyallerini gönderecektir. Fakat PFK durumu değerlendirip paniklemenize gerek olmadığı, açlıktan ölmediğiniz sinyallerini gönderebilir.

***

Gaz ve frende olduğu gibi, NAcc bizi hazza doğru sürerken Pre Frontal Korteks daha ilkel dürtülerimize ket vurur. Bu iki beyin bölgesi arasında sürekli gidip gelen mesajlar, onların bir birim olarak hareket etmesini sağlarlar.

***

NAcc’den yukarı PFK’ye doğru ve PFK’den aşağıya NAcc’ye doğru gidip gelen bağlantı ağı olumlu ve ödüllendirici durumlara verdiğimiz tepkileri kontrol eden hayati bir devredir.

Korteksteki (beynin kabuğu) eski haz merkezleri ile daha yeni kontrol merkezleri arasındaki bağlantıların dinamiği çok önemlidir; birisi bizi harekete geçirirken, diğeri dürtülerimizi bastırır.

Doğru denge kurulduğunda (homeostazis) bu beyin devreleri bizi mutluluk ve iyimserliğe taşır.

Dinlenme sırasındaki beyin faaliyetleri de benzer bir hikâye anlatır. İnsanlar sessiz bir şekilde otururken iyimserler ile karamsarlar arasında temel bir fark vardır. Karamsarların beyinlerinin sol yarısı ciddi oranda daha az faaliyet gösterir, iyimserlerde ise sağ tarafla kıyaslandığında sol tarafta daha fazla faaliyet söz konusudur.

***

Normal sol taraf asimetrisindeki bu azalma, depresyonda gördüğümüz haz eksikliğinin sinirsel bir işaretidir.

Aynı beyinsel asimetriler maymunlarda da görülür; sağlıklı maymunların sol korteksi, beyinlerinin sağ tarafları göreceli olarak daha fazla faaliyet gösteren korkulu ve evhamlı maymunlarınkinden daha aktiftir.

Bunun gibi temel beyin farklılıkları bizlere iyimserliğin köklerinin izinin güneşli beynimizi oluşturan beyin develerinin işleyişine kadar sürülebileceğini gösterir.

Rotterdam’daki Erasmus Üniversite’sinden Sosyolog Ruut Veenhoven’ın, bilimsel literatür üstüne yaptığı çalışma sonucunda, hayattan keyif alan ve günlük yaşamın basit hazlarının keyfini çıkaran insanların, hayata karşı daha münzevi bir duruş sergileyen insanlardan daha mutlu olduklarını bulmuş olması şaşırtıcı değildir.

***

İyimserlik kendinizi iyi hissetmekten daha fazlasıdır; anlamlı bir hayata yönelmek, dayanıklılığınızı artırmak ve kontrolün sizde olduğunu hissetmek demektir. Bu görüş iyinin yanında kötüyü de kabullenebilmenin yanı sıra, yaşamdan istediğinizi elde etmek için yaratıcı ve kararlı bir şekilde çalışmaya hazır olmayı gerektiren iyimserliğin faydalarını gösteren psikolojik araştırmalarla da uyumludur. Gerçek iyimserler olduklarına inandığım iyimser realistler, sadece mutlu şeyle düşünerek iyi şeylerin meydana geleceğine inanmazlar. Aksine, kaderleri üstünde bir miktar kontrol sahibi olduklarına dair güçlü bir inançları vardır.

***

Kentucky Üniversitesi psikologlarından Suzanne Segerstrom şöyle söylüyor: “İyimserlik daha büyük mutluluğa yol açar çünkü hayat hedeflerine bağlılığı artırır, yani mutluluğun nedeni sadece iyimserlerin sahip olduğu ve karamsarların elde edemediği mucizevi bir mutluluk iksiri değildir”.

İyimserler, zorluklar karşısında pes etmezler. Bunun yerine, çabalarını iki katına çıkarırlar ve problemlerinin üstesinden gelmenin yollarını ararlar.

Bu tarz iyimserlik pek çok kişisel gelişim kitabını dolduran mutlu düşünceler bütün problemlerimizi çözer yaklaşımından farklıdır. Olumlu veya olumsuz düşünmek önemlidir ancak iyimserlik eğilimi, iyi niyetli düşünme kadar basit bir şey değildir.

***

Bilimsel araştırmalar bize iyimserliğin genellikle insanların yüzeysel düşüncelerinden çok eylemleri ve beyinlerinin tepki verme biçimiyle alakalı olduğunu söylüyor.

İsteme ve hoşlanma hazzın birbirinden ayrı ve eşit derecede önemli bileşenleridir ve bu benim görüşüme göre, iyimserliğin faydalarının çoğu isteme sayesinde ortaya çıkar.

Bu etkiyi, iyimserliğin en belirgin özelliklerinden birinde görebiliriz: Aksaklıklara rağmen yola devam etme becerisi. Michael J. Fox gibi bir iyimserlerlee konuştuğunuzda, sizi en çok etkileyen şeylerden biri, zorluklar karşısında pes etmeyi reddetmesidir. İyimserlik pasif bir zihin durumu değildir; iyimserlik hayata faal bir şekilde katılmak demektir.

***

İyimserlik veya en azından olumlu düşünmenin gücü hakkında şaşırtıcı iddialar ortaya atılmıştır. Söylenenlere bakılırsa, tüm yapmanız gereken olumlu düşünmektir ve iyi şeyler kendiliğinden gerçekleşmeye başlar. Kanseriniz iyileşir. Her zaman istediğiniz o işe sahip olursunuz. Mükemmel bir eş aniden hayatınızda belirir. Ehrenreich’ın bize hatırlattığı gibi, bunların büyük kısmı gerçeklikten tamamen uzak olan büyülü düşüncelerdir.

***

Bilimsel delillere dikkatli şekilde bakıldığında, iyimser zihin yapısının en azından üç büyük faydası olduğu görülebilir: Daha fazla esenlik, krizlerden sonra yeniden ayağa kalkabilme yeteneği ve hayatta daha büyük bir başarı.


***

Her ne kadar bu konu abartılarak pazarlansa da, gerçekten iyimserlik gibi olumlu zihin yapılarının daha fazla esenlikle bağlantılı olduğunu söyleyen pek çok bilimsel çalışma vardır.

Bunun herhangi bir düşüncenin sihirli gücünden ziyade iyimser zihin yapısı ve yararlı faaliyetler arasındaki bağlantıdan kaynaklandığı hemen hemen kesindir. Mevcut iddiaların en dramatik olanı, iyimserliğin ömrümüzü uzatabileceğidir.

Bugünlerde meşhur olan bir çalışmada Kentucky Üniversitesi'nden Deborah ve çalışma arkadaşları Amerika’nın dört bir yanındaki 180 Katolik rahibenin 1930 yılında manastıra katıldıktan sonraki hayatlarını anlattıkları el yazması günlükleri incelediler.

Çalışmanın başlangıçtaki yaş ortalaması 22’ydi. Danner’ın ekibi neredeyse atmış yıl sonra yaşları 75 ilâ 90 arasında değişen bütün bu rahibelerin izini buldular. Günlükler rahibelerin hayatın karşılarına çıkardığı şartlara nasıl tepki verdiklerini görmek için dikkatlice incelendi ve rahibelerin iyimserlik durumuna göre kodlandı. Bu iyimserlik ve karamsarlığı ölçmek için ideal bir yol değildir fakat araştırmacıların ellerindeki veriyle yapabilecekleri en iyi şey buydu. Oldukça üstünkörü değerlendirme olmasına rağmen harika bir çalışma oldu; çünkü bütün rahibeler birbirine çok yakın hayatlar yaşamıştı. Beslenme biçimleri ve günlük faaliyetleri de hayli benzeşiyordu.

***

1990 yılında kendileriyle iletişime geçilmek istendiğinde 180 rahibeden 76’sı vefat etmişti. Rahibelerin %50’sinden fazlası tahmin ettiklerinden fazla yaşamışlardı ki, kanaatkâr ve sağlıklı hayat tarzları düşünüldüğünde bu durum şaşırtıcı değildi.

***

Dikkat çekici bulgu ise, iyimser rahibelerin daha uzun yaşamış olmasıydı. Gençliklerinde neşeli günlükler tutan rahibeler daha karamsar olanlara oranla ortalama on yıl daha fazla yaşamıştı.

Sigarayı bırakmanın ömrü ortalama üç ilâ dört yıl arttırdığını göz önünde bulundurduğumuzda, umut dolu bir bakış açısının sağladığı fazladan on sene çok çarpıcı.

***

O hâlde bu iş nasıl oluyor? Eğer iyimserlik gerçekten uzun yaşamamıza yardımcı oluyorsa, bunu sağlayan mekanizma nasıl işliyor? Bunun nedeni iyimserliğin farklı şekillerde yaşamamızı sağlaması mı yoksa farkı yaratan mutlu düşünceler mi?

***

Ümitsizliğe kapılmayan iyimser kişilerin aynı zamanda zorluklar karşısında dayanıklılık gösterme eğiliminde oldukları gerçeği, iyimserliğin uzun ömürle nasıl bir ilişkisi olduğuna dair bir ipucu sağlıyor.

***

İyimserlerin daha ısrarcı olduğu göz önünde bulundurulduğunda, iyimserliğin aynı zamanda başarıyla da ilişkili olduğu öğrenmek hiç şaşırtıcı olmaz. İş dünyasında iyimser olmak avantajdır çünkü başarısızlığın üstesinden gelme becerisi genel olarak aranan bir özelliktir. İyimserliği başarısızlıkla ilişkilendirmek tuhaf görünse de, piyasaya yeni giren girişimcilerin iyimser olmadan ticari planlarını faaliyete sokmaları hemen hemen imkânsızdır.

***

 

Üstesinden gelinmesi gereken pek çok zorlu engelle karşılaşma ihtimalinin yüksekliğine rağmen bir iş kurmak, işlerin yoluna gireceği inancını sürdürebilmekle alakalıdır.

***

Zorluklara çok aşina olan eski İngiliz başbakanlarından Winston Churchill şöyle der: Başarı, coşkunuzu kaybetmeden bir başarısızlıktan diğerine doğru gidebilme becerisidir." İşte bu yüzden, iyimserliği ile çevresindekileri bir mıknatıs gibi kendine çeken Thomas Edison çalışanlarına sürekli olarak asla vazgeçmemelerini öğütlemiştir. Bir keresinde, ampulü geliştirmek için 10 binin üstünde deneme yaptığını fark edince, şu meşhur sözü söylemiştir: "Başarısız olmadım. Sadece işe yaramayan 10 bin yol keşfettim."

***

Amazon.com’un kurucusu Jeff Bezos’un öyküsünde de özelliklerden bolca bulunur.

Tahran Üniversitesinde hukuk okuyan Ebadi, İran’da yargıç olarak atanan ilk kadındı.

1979 senesindeki İslam Devrimi’nin ardından, Devrim Komitesi'ne göre kadınlar bu tarz rollere “uygun olmadıkları” için, ülkedeki diğer bütün kadın hukukçularla birlikte Ebadi de görevinden alındı ve sekreterlik görevine atandı. Uzun yıllar boyunca işsiz kalan Ebadi asla pes etmedi. 

***

Sonunda 1992 yılında hukuk alanında çalışabilme yetkisini geri kazandı. Pek çok tartışmalı davayı üstlendi ve hâlâ yorulmak bilmez bir şekilde İranlı kadınlar ve çocuklar için sosyal adalet mücadelesine devam ediyor.

***

 

2003 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen Ebadi, halen hükumeti tarafından takdir edilmiyor olmasına rağmen şu anda dünyanın önde gelen insan hakları savunucularından biridir.

***

İnsan ırkını ileriye götüren şey, Shirin Ebadi, Nelson Mandela, Jeff Bezos, Thomas Edison ve Michael. J. Fox gibi birbirinden tamamen farklı kişileri bir araya getiren iyimser zihin yapısı ve eylem becerisidir.

***

Neredeyse her türlü iklimde yaşayabilen tek tür olan bizlerin milyonlarca yıl önce Afrika’dan çıkıp dünyaya yayılmasına yardımcı olan şey de muhtemelen bu umut ve dayanıklılık duygusudur. Zorluklar karşısında yoluna devam edebilme becerisi olmadan, insan topluluklarının felaketleri nasıl atlatabileceğini hayal etmek çok zordur.

YAĞMURLU BEYİN

İyimserlik Neden Karamsarlıktan Daha Anlaşılmazdır?

Gelişmiş toplumlarda, bir hayvanın veya insanın saldırısına uğrama ihtimali düşüktür. Yine de, bir dizi felakete ve kişisel hayal kırıklığına ilişkin kaygılar beslemekten kendimizi alamayız. Bizi sadece doğal tehlikelere dair temel korkular değil, aynı zamanda başkalarının hakkımızda ne düşündüğüne dair kalıcı korkular ve kaygılar de kuşatır. Popüler miyiz? Hayatta mıyız, başarılı olacak mıyız? Bütün bunlar tamamen anlaşılabilir korkulardır.

***

Peki, bu günlerde bizi tehdit etme ihtimali çok düşük olan şeylerden neden hâlâ korkuyoruz?

***

Bu soruya en sıklıkla verilen cevap, beynimizin diğer pek çok türle paylaştığımız kadim kısımlarının atalarımızın doğa olayları ve yırtıcı hayvanlar gibi bir dizi tehlikenin tehdidi altında olduğu bir dönemde evrimleşmesidir.

***

Kadim bir yapı olan amigdalada bu tehlikelerle karşılaştığımızda hâlâ belirgin hareketlenme gözlemlenir. Atalarımızı tehdit eden durumların, tehlikelerin üstesinden gelebilmemiz için bizi pek çok şeyden alıkoyarak beynin diğer bölgelerini kontrol altına alan acil durum beynimizin kadim bölümlerini hâlâ faaliyete geçirdiğine dair çok sayıda delil bulunmaktadır. Bu nedenle, nadiren karşılaşıyor olmamıza rağmen, milyonlarca yıl önce atalarımızı tehdit eden yılanlar ve diğer tehlikeler bizde büyük ölçekli korku tepkileri doğurmaya devam etmektedir. Böylelikle, korku beynimiz korkmamız gereken şeyleri bize zorla kabul ettirir. Bu yüzden karanlık yerlerde kapalı kalma, örümcek ve yılan korkusu hâlâ psikologların kliniklerde en sık rastladıkları fobi türleridir.

***

Korkunun Anatomisi

Tıpkı haz beyninde olduğu gibi korku beyni de bir dizi farklı ama birbiriyle oldukça ilişkili yapılardan oluşmaktadır. Bunların büyük bir kısmı, birbirlerinin yanı sıra korteksin farklı bölümleriyle de zengin bağlantıları olan subkortikal kısımların derinlerinde yer almaktadır.

***

Korku tepkilerimizi şekillendirmede bütün bu kısımlar önemli olsa da, amigdala isimli badem şekilli küçük yapının korkunun merkezi olduğuna neredeyse hiç şüphe yoktur. Başparmak tırnağı kadar büyüklüğü olan amigdala, her biri farklı işleve sahip en az on üç farklı kısımdan oluşmaktadır. Bu biyoloji mühendisliğinin şaşırtıcı bir başarısıdır. Bu mucizevî nodülün bütün zarafeti ve karmaşıklığı yüzlerce yaratıcı ve özenli deneyle ortaya çıkarıldığında, korku bilimi alanında bilgi patlaması yaşanmıştır. Korku hakkında artık diğer tüm duygulara dair bildiğimizden fazlasını biliyoruz ve her gün dünya üzerindeki pek çok laboratuvarlardan amigdala, korku ve bunların hayatımızdaki etkilerine dair bilgiler yağmaya devam ediyor.

***

Yılan gibi korku veren bir şey görebilir veya yangın alarmını duyabiliriz, ya da gecenin karanlığında burnumuza duman kokusu gelebilir. Bu bilgi ister gördüğümüz duyduğumuz, kokladığımız ve hissettiğimiz isterse tadını aldığımız bir şey olsun, beyin sapının hemen üstünde, aşağı yukarı kafamızın ortasında yer alan talamus isimli bölgeyi uyarır. Talamus röle istasyonu gibidir, dış dünya hakkında bilgi toplar ve sonra daha ileri bir analiz yapmak için bu duyum bilgilerini beynin ilişkili kısmına aktarır.

***

Bütün bu duyumsal bilgiler talamus üzerinden akarken, amigdalanın görevi küçük de olsa tehlike ipuçlarını taramaktır. Eğer herhangi bir tehlike algılanırsa, amigdala çok büyük bir hızla işlemeye başlar. Tehlike kapıya dayandığında ve gecikecek zaman olmadığında hızlı ve kirli yol, korkutucu bilgi duyumlarını düşünmeye zaman bırakmayacak bir hızla talamustan direkt amigdalaya aktarır. Yolda tehlikeli bir yılanla karşılaştığımızda bir saniye düşünmek bile ölümcül olabilir.

***

Yavaş olarak adlandırılan yol da aslında hızlıdır ancak bilgi amigdalaya ulaşmadan önce çok daha detaylı analiz edilmek üzere talamustan kortekse gönderilir. Bu yol, bilginin beynin daha gelişmiş, daha rasyonel bölgeleri tarafından çok daha detaylı şekilde değerlendirmesine olanak sağlar.

***

Örneğin görsel korteks yol üstündekinin bir yılan mı yoksa çimenlerin üstünde yatan zararsız bir dal parçası mı olduğunu anlamak için potansiyel tehlikeyi çok daha detaylı biçimde analiz edebilir.

***

Amigdala hızlı hareket eder ve bilinç seviyemizin dışında çalışmak zorundadır. Bizler başka şeylerle meşgulken beynin bu kadim bölgesi çevreyi tehlike için sürekli tarar. Hangi yoldan gelirse gelsin tehlike fark edildiğinde, amigdala beynin diğer kısmına ne yapıyorsa ya da neye odaklandıysa onu durdurması sinyalini gönderir.

***

Psikologların "duygusal bulaşma" adını verdiği, içgüdüsel olarak yüz ifadelerimizi başkalarınınkiyle senkronize etme fenomeninden faydalandılar. Başka bir ifadeyle, eğer birileri gülümsüyorsa veya kaşlarını çatıyorsa biz de buna eşlik etme eğiliminde oluruz.

***

Bu çok hassas bir etkidir ve sadece yüzün etrafına gülümseme veya kaş çatması sırasında oluşan en ufak kas hareketlerini bile algılayabilen küçük elektrotlar yerleştirilmesiyle belirlenebilir.

De Gelder ve ekibi, fotoğrafları görememelerine rağmen duygusal yüz ifadeleri gösterildiğinde hem GY hem de DB'nin duygusal bulaşma belirtileri gösterdiğini keşfetti. Hasta göremese de, gülümseyen bir yüz gülümsemesini tetiklemişti. Aynı şey duygusal beden ifadelerinde de ortaya çıktı; yere çömelmiş korku dolu bir duruş, hafif bir kaş çatma belirtisine yol açıyordu. Bir kere daha, korku dolu ifadeler olumlu ifadelerden daha güçlü etkiler oluşturarak korkunun haz üstündeki önceliğini ortaya koymuştu.

 

***

Bu bize kadim acil durum beyninin korteksteki görmeyi baypass ettiğini, tehlikeleri göz kırpma süresinden daha kısa bir zamanda tespit etmemize yardımcı olduğunu söylüyor.

***

Korku duygularını “görme” becerisi iyi olanlar sadece beyin hasarlı kişiler değildir. Normal görme becerisi olan kişilerde de korkunun görme yeteneğini artırdığı keşfedildi. Korkmuş bir yüzdeki genişlemiş burun delikleri, açılmış gözler ve açık ağız anında fark edilebilir.

***

Charles Darwin’in zamanında bile, bilim adamları bu ayırt edici ifadelerin sosyal iletişimle ilgili olduğunu varsayıyorlardı. Korkmuş bir yüzü görür görmez, bir şeyler olduğunu bilir ve önlem alırız.

Toronto Üniversitesi'nden psikolog Adam Anderson, bizlere korku dolu yüz ifadelerinin farklı evrimsel anlamlarını sunar. Meslekdaşı Joshua Susskind ile birlikte, korku dolu yüzün tipik kasılmalarının, burun deliklerinden geçen hava miktarının ve görüş mesafesinin artmasına imkân sağladığını keşfetmiştir.

***

Politikacıların ve rahiplerin de asırlardır gösterdiği gibi, insanları korkutmak onları sakinleştirmekten çok daha kolaydır.

İYİMSERLİK ve KARAMSARLIK GENLERİ

Bizi biz yapan genler var mıdır?

Hızla gelişmeye devam eden bu bilim sayesinde neredeyse her gün ortaya yeni bir gerçek çıkıyor. Fakat bu durum, kişiliğimizin kaynağının gen mi yoksa çevre mi olduğu sorusunun aslında yerinde bir soru olmadığını da ortaya koyuyor. Bu, tabiri caizse, eski moda ve sınırlı bir soru.

***

Ne kadar hoş olmasa da, artık araştırmalar iyimserlik veya karamsarlığın tek bir genden kaynaklanmadığını söylüyor·. Aksine, farklı bakış açıları karmaşık ve çeşitli etkileşimlerden doğuyor. Bu etkileşimle birlikte çevre genlerin ya iplerini salıyor ya da onları tamamen etkisiz hale getiriyor.

İşte bu sayede, çevremizi nasıl deneyimleyeceğimizi genler belirlemiş oluyor. Dolayısıyla, evet, genler önemlidir ancak kişiliğimizin tamamen onlara bağlı olduğu da söylenemez.

Duygusal zihnin faaliyetlerinde yer alan Serotonin ve Dopamin gibi belirli sinirsel ulakları etkileyen SNP'Iere sahip pek çok genin olduğu ortaya çıkmıştır. Bunlardan en çok bilineni, beyindeki Serotonin seviyesini kontrol eden ve stres anlarında ne kadar dayanıklı olduğumuzla bağlantılı olan serotonin taşıyıcı gendir.

Dopamin D4 reseptör geni, beynin dopamin seviyesini etkileyen bir başka gendir; bu gen üstündeki özel SNP, alkoliçmek veya çikolata yemek gibi haz veren eylemlere yönelmekle bağlantılıdır.

***

DNA dizilimimizin, yani genotipimizin, saç rengimiz ve boyumuzun yanı sıra kişiliğimiz ve duygularımız gibi kişilik özelliklerimizi etkileyebileceğine hiç şüphe yoktur. Ancak yakın zamanlar genetik biliminde DNA’nın şehirdeki asıl oyuncu olduğu geleneksel görüşünü altüst eden bir gelgit yaşandı.

***

Geleneksel görüşün aksine, hızla büyüyen epigenetik (Epi. Yunanca’da "üstünde” veya “ötesinde” anlamına gelir) sahası genlerimizin işleyişinin değişmesinin hayatlarımız boyunca başımıza gelen şeylerden dolayı  ortaya çıkabileceğini söylüyor.

Şaşırtıcı olan ise, bu değişimlerin DNA dizilimini etkilemeden bir sonraki nesle geçebilmesidir.

***

Genin okunup okunmayacağını etkileyen şey DNA'nın içinde bulunduğu ortamdır ve elbette bu ortamı etkileyen şey kişinin çevresidir. Bu yüzden genlerin karmaşık davranışlar üzerinde nadiren etkisi olur.

***

Epigenetik (aşamalı oluşum), gen-ortam etkileşiminin zaman içerisinde nasıl baş gösterdiğini ortaya çıkartmaya başladı. Birbaşka deyişle, ne kadar çok genle birlikte doğduğunuz önemli değildir, asıl önemli olan o genlerden hangisinin ortaya çıktığı ve hangisinin sessiz kaldığıdır. Bebeğiniz belirli bir gen grubuyla doğmuş olabilir, doğumdan sonra gerçekleşenler hangi genin ortaya çıkacağını ve hangisinin çıkmayacağını etkiler.

***

Epigenetik değişiklikler bizleri gerçekten daha az veya çokiyimser yapabilir mi?

Deliller bunun öyle olduğunu söyler. Farelerle yapılan çalışmalar annelik bakımındaki çeşitliliğin beyin üstünde ve strese verilen tepkilerde yoğun etkisi olduğunu gösterir. Sevgi dolu anne fare yavrularını saatler boyunca yalar ve kucaklar, eğer yuvadan dışarı yuvarlanırlarsa hızla onları geri çeker. Soğuk bir anne ise yalamak ve bakım için çok daha kısa süre harcar. Böyle farklı anne bakımı alan yavru farelerdeki gen ifadeleri analiz edildiğinde, vurgulanan gen gruplarında şaşırtıcı farklar görülür.

YOĞRULABİLEN ZİHİN

İnsan Beyninin Olağanüstü Esnekliği

İnsan beyni şaşırtıcı bir değişim kapasitesine sahiptir. Yıllar boyunca nörologlar, belirli bir yaştan sonra -muhtemelen yedi yaşına kadar küçük bir yaş- beynimizin artık esnekliğini yitirdiğine ve mevcut şekliyle yoluna devam ettiğine inandılar. Ancak. filizlenen nöroplastisite alanı bu kavramı tamamen altüst etmiş ve bizlere en yaşlı beyinlerin bile hayal edilenden çok daha esnek olduğun göstermiştir.

Bu, gelip geçici düşüncelerden ibaret yüzeysel bir değişim değildir. Fiziksel yapıda gerçek bir değişimdir. Nöronların ve nöron bağlantılarının yaptığımız şeylere ve hatta düşündüğümüz şeylere tepki vermesi beyin devrelerinin işleyişinde gerçek değişimlere neden olur.

Yağmurlu ve güneşli beyinlerimiz olan korku ve hazzın temelinde yatan devreler özellikle plastisite sahibidir. Bu durum, korku ve hazla olan kişisel tecrübelerimizin bizlere yüksek seviyede bireyselleşmiş devre takımlarının ve bağlantıların olduğu benzersiz bir beyin sağladığı anlamına gelir. Her birimiz korku ve hazza kendimize özgü şekilde tepki gösteririz ve duygusal zihnimizin tepkilerindeki bu temel farklılık çevremizdeki dünyayı yorumlayışımızı şekillendirir. Artık biliyoruz ki bilişimizi değiştirirsek beyinlerimizi de yeniden şekillendirebiliriz.

***

Nöroplastisite iki ucu keskin bir bıçaktır ancak eğer beynimizi yeni şeylerle zorlamazsak, inançlarımız ve davranışlarımız giderek katılaşır ve dolayısıyla onları değiştirmek güçleşir. Beynimizin kullanmadığımız bölgeleri aşamalı olarak diğer işlevler tarafından ele geçirilir. Öte yandan, eğer gerekli çabayı gösterirsek en derinlere gömülmüş beyin devrelerinin bile değişim potansiyeli vardır. Şu anda pek çok çalışma, kör insanların üstün duyma kabiliyetlerine sahip olduğunu söyleyen efsaneleri doğrulamaktadır (Helen Keller gibi). 

Kör insanlarla yapılan beyin görüntüleme çalışmalarında, beynin tam arkasındaki korteks bölgesinde yer alan ve normalde sadece görsel bilgilere yanıt veren bölgenin (görsel korteks) aynı zamanda işitsel verilere de tepki gösterdiği ortaya çıkmıştır.

Normalde bir şeyler görüldüğüzaman harekete geçen nöron grupları, artık kör insanlar bir şeyler duyduğuzaman harekete geçer. Kortekstekimülk olarak da bahsedilen bu bölge, dış dünyadan gelen sinyallerin yokluğunda boş durmaz, bunun yerine bu kullanılmayan kaynaklardan diğer duyular ve faaliyetler faydalanır. Örneğinkör olan bir kişide, bir zamanlar görmeye ayrılmış olan bölgeyi duyma devralır.

Kör insanlar bir ses işittiğinde görsel korteksin parçaları tepki gösterir, sağır insanlar bir şey gördüğünde işitsel korteks bölgeleriharekete geçer. Ne var ki, bu çalışmalarda test edilen insanların tamamı erken yaşlardan itibaren kör ya da sağırlardı ve bu yüzden plastisite kritik dönemde gerçekleşmiş olmalıydı.

***

Erişkinliklerinde kör olmuş insanlardan sesler arasında ayırım yapmaları istendiği zaman, beynin görmeyle ilgilenen görsel korteks bölgelerinin seslere güçlü bir biçimde tepki gösterdiklerini buldular. Dolayısıyla, insanlar erişkinliklerinde bile kör olsalar, daha keskin duyma becerileri geliştiriyorlardı.

***

Beyinlerinin normalde görmeyle ilgilenen kısımları artık boşa çıktığı için, duymaya yardımcı oluyorlardı. Bu hâlen çok tartışmalı bir çalışmadır ve pek çok bilim adamı bunun gerçekten mümkün olduğuna ikna olmamış durumdadır.

İsveçli Nörolog Peter Eriksson Sahlgrenska, Üniversite Hastanesinde yatan ölümcül beyin kanseri hastalarına yapmaya çalışacağı deneyi anlattı ve bazıları ölümlerinin ardından beyinlerini bilim için bağışlamayı kabul etiler. Bu hastalardan beşi, uygun tedaviyi görmelerinin ardından hayatlarını kaybetti.

Yaşları ellilerden yetmişlerin sonuna uzanan bir yelpazede olan bu hastaların beyin dokusu, artık insan beyninde nöronların oluşup oluşmadığımı cevabını taşıyordu.

Otopsi1er sırasında Eriksson ve ekibi her bir bireyin hippokampus bölgesinden ince beyin dokusu kesitleri çıkardı. Bu kesitler daha sonra Atlantik üzerinden Gage’in California’daki laboratuvarına gönderildiler.

Beyin kesitleri ilk defa mikroskop altına yerleştirildiğinde laboratuvarda kimbilir nasıl bir heyecan vardı. Gerçekten de, birbiri ardına kesitlerin incelenmesiyle mikroskopun altında yeşil renkte parlayan yepyeni hücrelerin sırlarını açığa çıkartan işaretleri görünür olmuştu.

2004 yılında ufak bir konferansta Gage şunları söyledi: “İncelenen bütün beyinler, diğer türlerde eksiksiz olarak yeni sinir hücresi oluştuğunu bulduğumuz bölgede yeni hücrelerin delillerine sahipti”.

Bu insanların bazılarının yetmiş yaşın üstünde ve beyin kanserinden ölmüş olmalarına rağmen beyinlerinin bazı kısımları hala yeni beyin hücrelerinin üretimiyle meşguldü. Mesaj şuydu: Beyin, değişmeye ve tepki vermeye asla ara vermez. Görünüşe göre, yaşlı köpeklere yeni numaralar öğretebiliriz…

Duygusal tepkimizi düzenleyen beyin devreleri her birimiz için bireyselleşmiş bir yolla gelişir, Bütün hazlarımız, korkularımız, düşüncelerimiz ve hayallerimiz duygusal zihnimizi şekillendirmek için zaman içerisinde birleşir, bizi biz yapan benzersiz beyin devresi kümelerini üretir. Bu devrelerin hepimiz için kabaca aynı yerde bulunmalarına ve Prefrontal Korteks amigdala ve NAcc gibi aynı yapılara sahip olmalarına rağmen iyi veya kötü olaylara tepki gösterme derecesi kişiden kişiye çarpıcı ölçüde değişir.

Kişiliğimizin kaynaklarını ve hayata bakışımızı şekillendiren şeyler bu aşırı tepkisel ve esnek devrelerdir.

Yağmurlu beynimizi ve güneşli beynimizi oluşturan devreler neyin önemli olduğunu belirler, bizi çevremizin motivasyonel zeminiyle aynı frekansa taşırlar. Sürekli değişen dünyada, en ufak dengesizlik, dürtüsel zeminin olumlu veya olumsuz yönlerine doğru en küçük odak değişikliği bile çok büyük sayıda beyin devresinin yönünü değiştirebilir, yağmurlu beynimizin veya Güneş’li beynimizin içindeki bağlantıları ve devreleri zayıflatabilir veya güçlendirebilir.

Hayatlarımızın üstünde çok yoğun etkilere sahip olabilen “yarısı dolu bardak” veya “yarısı boş bardak” zihniyetinin gelişiminin altında yatan şey bu devrelerdeki değişiklerdir.

Beynin ne kadar belirgin bir öğrenme kapasitesi de olsa, evrim hâlâ perde arkasından ipleri kontrol etmektedir. Böylece beynimiz bazı şeyleri diğerlerinden daha çabuk öğrenir; her şeyi eşit derecede öğrenebilen boş bir levha değildir.

Korku sistemi kartlarını kadim tehlikelerin lehinde sıralar. Bu eğilim, dünya ile ilgili bilişlerimizin ve inançlarımızın şekillenmesinde önemli bir rol oynar.

Bilişlerimizin ve davranışlarımızın şekillenmesinde haz beynimizin ayrıca güçlü bir etkisi vardır. Ancak, korku hazdan üstün olduğundan ve bilimin diğer korkunun temelinde yatan beyin devreleri hakkında herhangi bir duyguya oranla daha fazla şey bilmesinden dolayı, duygusal zihnimizin hayatımızı nasıl kontrol ettiğini göstermek için korku sistemine odaklanmalıyız.

Korku, davranışlarımızın büyük bir kısmını düzenler ve şekillendirir. Bunlar korkmayı ve korkmamayı en kolay şekilde öğrendiğimiz sosyal öğrenmeyi, dünya hakkındaki inançlarımızı, olan bitene dair anılarımızı, ön yargılarımızı ve hattâ sağlığımızı ve refahımızı içerir.

***

Psikologlar korkunun nasıl öğrenilebileceği ve unutulabileceği hakkında devasa miktarda bilgi edindiler ve bu bilginin büyük kısmı şaşırtıcı derecede basit bir deney yöntemin· den edinilmiştir. Korku şartlamasıolarak bilinen bu uygulama bizlere tepkisel ve esnek korku öğreniminin nasıl olabileceğini ve bunun hayatlarımızın şekillenmesinde neden bu kadar baskın bir rol oynadığını gösterir.

KORKUDAN GELİŞİME

Korku beynimize ihtiyacımız var. O olmadan kazalara açık ve muhtemelen çok kısa hayatlarımız olur. Ancak, korku sistemi aşırı aktif hâle geldiğinde, insanlar kaygı ve çaresizlik duyguları altında ezilebilir. Korkunun böylesi patolojik seviyeleri kolayca çok yıkıcı sonuçları olan kaygı bozukluklarına ve depresyon dönüşebilir.

Korkunun ve çaresizliğin olağan dışı seviyelerini hayatımızdan çıkarmak bir şeydir, refahı artırmak ve hayat yolunu geliştirmek ise bir başka şey. Son araştırmalarda ortaya çıkan cesaret verici bulgulardan biri çoğumuzun şaşırtıcı biçimde dayanıklı olduğudur. Terörist saldırı, ciddi bir hastalık, sevilen bir kişinin ölümü gibi akla gelebilecek en kötü şeyler gerçekleştiğinde çoğumuz şokun etkisinden çabucak kurtuluruz. Hatta bazıları artık daha iyi bir insan olduğunu düşünür, Travma sonrası stresin yerine, travma sonrası büyümeyi tecrübe eder.

***

Eğer laboratuvardaki bir ses gibi korkulan bir nesne elektrik şokunun yokluğunda pek çok kez verilirse aşamalı olarak azalır. Tıpkı attan düştükten sonra tekrar binmek gibi, korkulan bir şeye tekrar tekrar maruz bırakılmak sonunda onun güvenli olduğunu öğrenmeyle sonuçlanır.

***

Hayvanlarla yapılan korku şartlanması çalışmalarından edinilen bilgiler, örümcek korkusu gibi belirli korkuların tedavisinde oldukça etkili olan maruz bırakma terapisinin gelişmesine yol açtı. Maruz bırakılma terapisi insanları korkutucu anılarla yüzleştirir ve onları bastırmayı öğretir.

***

Fobileri olan insanlarkorktukları şeyler ile aralarına büyük mesafeler koyduklarından, çok kötü bir şey olmayacağının farkına varabilecek durumun içerisine asla girmezler. Ancak insanları korktukları nesneyle tekrar tekrar yüzleşmeye zorlamak, o korkuyu ortadan kaldırmanın oldukça etkili bir yoludur. Fobisi olan kişi korktuğuşeyle karşılaştığı zaman meydana gelen kalp çarpıntısı, avuçların terlemesi ve panik hisleri azalmaya başlar. Birkaç seanstan sonra, örümcek fobisi olan insanların büyük bir kısmı ellerine örümcek alabilecek noktaya gelir.

***

Psikologlar eskiden anıların büyük oranda sabit ve katı bir biçimde saklandığını düşünürlerdi. Artık, anıların, özellikle de duygusal anıların, hatırlandığı zaman yeniden faaliyete geçtiği, orijinal anıya yeni bilgiler eklenmesine imkân tanıyacak şekilde geçici olarak savunmasız kaldığı keşfedildi. Bu, ne zaman bir anıyı aklımıza getirsek, hafif şekilde değiştiği ve özgün olanından biraz farklı yeni bir üye olarak belleğe yazıldığı anlamına gelir. Teknik adı sağlamlaştırmaolan ve yaklaşık altı saat süren bu yeniden etkinleştirme süreci, anının değiştirilebileceği bir fırsat penceresi aralar.

Tıpkı spor salonunda çalışarak kaslarımızı güçlendirebileceğimiz ve fiziksel esnekliğimizi artırabileceğimiz gibi, beynin farklı bölgeleri arasındaki bağlantıları da pratik yaparak güçlendirilebiliriz. Bilişteki bu değişimler, korkularla ve hazlarla karşılaştığımızda beynimizin verdiği tepkilerde gerçek bir fark yaratabilir. Deliller duygusal bozukluklara yönelik bütün terapilerin yağmurlu beynimizi destekleyen aynı temel beyin devrelerini hedef aldığına işaret etmektedir.

Bunlar bir kere harekete geçtiği ve işlenebilir hâle geldiği zaman nöroplastisite yöntemleri yönetimi devralabilir, “iyi” devreleri güçlendirebilir ve “kötü” devreleri zayıflatabilir.

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) gibi klasik terapiler Prefrontal Korteks bölgelerindeki faaliyet artışıyla beraber acil durum beyninin faaliyetlerinde azalmaya neden olur. Bu tedaviler insanların duygularını kontrol etme yeteneğini geliştirirler ve genelde kaygı depresyon için tercih edilirler.

Moleküler seviyede, antidepresanların çoğu sinaptik kesişimlerdeki Serotonin’in ve diğer kimyasal ileticilerin miktarında keskin bir artışa yol açar.

Bu etki neredeyse derhal tespit edilebilir ama duygudurumunun düzelmesi gibi klinik değişimler ve diğer belirtiler birkaç hafta boyunca gerçekleşmez.

Ayrıca, antidepresan ilaçlar depresyonda olmayan insanların duygudurumunu iyileştirmez ve örneğin Kokain gibi normalde duygudurumu yükselten uyuşturucular da depresyon tedavisinde genel anlamda etkili değildir.

Dolayısıyla, antidepresan ilaçların etkisi insanların duygudurumunu düzeltmeleri ile açıklanamaz.

Psikolojik terapiler duygularımızı düzenleme ve kontrol etme yeteneğimizi etkilerken antidepresan benzeri ilaçların görünüşe göre amigdala üzerinde çok daha doğrudan bir etkisi vardır. Bu ilaçlar bilişsel yanlılıkları değiştirmek yoluyla, duygusal bozuklukların ortak bir özelliği olan aşırı çalışan korku beynini doğrudan baskılar.

Pek çok psikolog derinlere kök salmış bozuklukları değiştirebileceğimize işaret eden bulgulardan güç almaktadır. Ne genetik tabanımız ne de yaşadıklarımız hayatımızı değiştirilemez bir rotaya sokmalıdır. Fırsatları kaçırıp yeteneklerini israf etmiş pekçok insan kadar, zorlukları aşarak daha mutlu ve daha dolu bir hayat sürmüş insanlar da vardır. Doğamız ve yetiştirilme tarzımız kesinlikle şu ya da bu şekilde tepki vermemizi daha muhtemel hale getiriyor olsa da, bilim bu durumda kaçınılmaz hiçbir şeyin olmadığını söylemektedir.

Bizlere özgü yanlılık kalıplarından ve çarpıtmalardan oluşan düşünce alanımızı değiştirerek dünyaya bakışımızı değiştirebiliriz.

Düzenli olarak meditasyon yapan insanlar sıklıkla beyinlerini dinginleştirebildiklerinden bahseder, dolayısıyla öfke ve kıskançlık gibi yıkıcıduyguların olumsuz etkilerini eritirler. Bu “ruhsal parazitler”  bir kere bastırıldığı zaman, beyin saf bir konsantrasyon ve içgörünün peşine düşmek ve nihayetinde daha doyumlu, mutlu bir yaşam sürmek üzere özgür bırakılabilir.

Günlük hayatımızda tecrübe ettiğimiz üzüntü ve kaygının büyük bir kısmı dış olaylardan değil o olayları içeride nasıl yorumladığımızdan kaynaklanır. Beynimizin içinde olup bitenler gerçekten de bizleri etkiler. Bunun somut olmayan bir düşünce olarak uçup gitmesine izin vermek, öfkenin yıkıcı etkisine karşı potansiyel bir panzehirdir. Bu yüzden duygudurumu ve kaygı bozukluklarını tedavi etmek için yapılan müdahalelerin büyük bir kısmında bozulmuş devreleri normalleştirmeyi deneriz.

Beyin devrelerinin plastisitesi dikkate alındığında, kemikleşmiş “zehirli” devreler bile zihinsel pratikle normalleştirilebilir.

Duyguları düzenleme becerisi kişiden kişiye değiştiğine göre, aradaki bu farkın refah ve mutluluk farkıyla ilişkisi olup olmadığıyla ilgili sorulan soruya dair bir çalışma yürütüldü.

Bu çalışmada, duygusal tepkileri artırma becerisi de kişiden kişiye değişiyordu. Duygularını güçlendirmekte daha iyi olanlar aynı zamanda daha yüksek refah ve mutluluk seviyeleri bildirmişlerdi. Çok daha şaşırtıcı olanı, ortalama gelirler karşılaştırıldığında, duygularını daha iyi düzenleyebilen kişilerin daha az kontrol edebilenlerden fazla kazandıkları ortaya çıktı. Eski dünya bilardo şampiyonu Steve Davies bir keresinde şöyle demişti, “başarının sırrı aslında çok önemli olduğu hâlde, oyunu sanki hiç önemi yokmuş gibi oynamaktır”.

Olayın telaşı esnasında duygusal tepkilerimizi düzenleyebilmemiz, daha fazla başarı ve yaşam doyumuyla ilişkilendirilmiştir ve büyük çoğunluğumuz duygu düzenlemesi alanında uzmandır.

İlk yıllarımızdaki çığlıklarımızın ve öfke nöbetlerimizin üstünden zaman geçtikçe, duygularımızı denetimaltına almayı öğreniriz. Bunu ne kadar iyi yaparsak, hayatın iniş ve çıkışlarıyla o kadar iyi mücadele edebiliriz. Bu yüzden kaygı bozuklukları, her ne kadar yükselişte de olsalar, insanların sadece az bir kısmını etkilemektedir. İnsanların çoğu oldukça dayanıklıdır ve problemler karşısında kendilerini çok çabuk toparlarlar.

11 Eylül saldırılarından sonra New York ve diğer yerlerde kaygı ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu salgını olabileceğiyle ilgili büyük bir endişe vardı. Böyle bir şey olmadı. Saldırı anında çoğunluk kaygılanmış ve korkmuştu ama bu korkular aşamalı bir şekilde yok oldu ve bir süre sonra insanlar normal yaşantılarına dönmeye başladılar. Aslında bütün bunlar ABD’nin popülaritesini arttırmak için yapılan bir tezgâhtı. ABD bir olaya yol açacaksa, önce bunun filmini çeker.

Stüdyoların çoğu da ABD’de değil, Kanada’dadır.

Ben Sayın Celal Pir’le NTV’de canlı yayındaydım ve hepsinin aslında ABD’nin oyunları olduğunu söylediğimde kimse bana inanmamıştı...

Psikolojik çalışmalar, çoğumuzun aslında pek çok günlük olayın üstünde kontrol sahibi olduğunu düşündüğünü ortaya koymaktadır. Bu da yine çoğumuzun hafif iyimser olmasını bir nebze açıklar. Ayrıca, lotoyu makineye oynatmaktansa sayıları kendimiz seçtiğimizde kazanma şansımızın daha yüksek olduğu inancımızı da anlaşılır kılar. Aynı şekilde, insanların çoğu zarları başkasının atmasına izin vermek yerine kendileri atarsa kazanma şanslarının daha yüksek olduğuna inanır. Kontrolün cazibesi iyimserliğin güçlü ve gerekli bir parçasıdır.

Psikolojik araştırmalar mutluluk arayışında önemli bir dizi etken daha belirlemiştir.

Güneşli beyin ve yağmurlu beyin devrelerimiz, beynimizi iyi veya kötü şeylerle dolduran güdüselzemine odaklanan önemli radarlardır. Bu beyin bölgelerinin etkinliği neye duyarlı olacağımızı ve neye tepki vereceğimiz belirler.

Yağmurlu beynimiz aşırı faal hâle geldiğinde, kaygı ve depresyon gibi yıkıcı durumlara yol açabilir. Tıpkı aci1 durum beynimizin atalarımızı tehdit eden şeylere göre evrimleşmesi gibi, haz beynimiz de yiyeceğe ve sığınağa erişmek, birlikteliğikorumak, sevmek, affetmek, şefkat gibi kendisi için iyi olan nevarsa ona göre evrimleşmiştir.

Birbiri adına yapılan anketler, insanların kendilerini daha mutlu hissetmediğini vegelecek hakkında karamsar olduklarınıgöstermiştir. Toplumun maddi zenginlik düzeyi ile vatandaşlardaki kişisel mutluluk verefah arasında gerçek bir kopukluk vardır.

Öyleyse daha gelişmiş ve daha mutlu toplumlar yaratmaya nereden başlayacağız? Seçeneklerden biri, depresyon ve kaygı bozukluklarının artan gelgitiyle doğrudan mücadele etmektir çünkü bu problemler dünya çapında milyonlarca insanın mutsuz olmasına neden olmaktadır. Bu bozukluklardan mustarip her insanın ailesinde bu hastalıktan etkilenen en az beş üye daha olduğundan emin olabilirsiniz, buna bir de çalışma arkadaşları ve daha geniş çevre eklenir.

Ancak bu kendimizi mutsuzluktan kurtarmaya odaklanmamız için yeterli değildir, bizi geliştiren etmenleri belirlemek de önemlidir. Fiziksel olarak zinde ve aktif olmak, iyi beslenmek gibi sağlığımızı destekleyen genel şeyler vardır.

Daha da önemlisi, bilim sadece üç şey bir araya geldiğinde mutlulukta gerçek değişimlerin olduğunu bulmuştur: Bol miktarda olumlu duygu ve kahkaha, hayatımıza kendimizi vermek ve gündelik hayatımızdan daha büyük bir anlam hissi bulmak...

***

Bu üç bileşenden en önemlisi, ister mesai saatlerinde isterse boş vakitlerde, yaptığımız şeye tamamen kendimizi vermemizdir. Mutluluk araştırmalarından gelen en tutarlı ve aynı zamanda şaşırtıcı mesaj, daha iyi işin, daha büyük evin, daha iyi bir arabanın mutlulukta sürekli bir artışa neden olmadığıdır.

Pazarlamacılar size ne derse desin, gıcır gıcır yeni bir saat veya cep telefonu sizi uzun vadede mutlu etmeyecektir.

Sizi mutlu yapan şey, sizin için anlamlı olan bir şey ile uğraşıyor olmaktır. Bu, iyimserliğin de gerçek bir ayırt edici özelliğidir.

Her yaşama ânında, biraz yağmur yağmalıdır düsturu kesinlikle doğrudur.

Hiçbirimiz hayal kırıklıklarından ve üzüntüden tamamen kaçamayız. Dolayısıyla pek çok duyguyu yaşayabilme kapasitesine ek olarak eğer gerekirse bu duyguları frenleyebilme yeteneğine de sahip olmak, dengeli bir yaşamın anahtarlarından biridir. Zihnimizdeki alanı yağmurlu beyin ile paylaşmaktan memnuniyet duyan duyarlı bir Güneşli beyne ihtiyacımız vardır.

KAYNAKÇA

YAĞMURLU BEYİN, GÜNEŞLİ BEYİN-Rainy Brain, Sunny Brain

(Optimizm ve Pessimizmin Yeni Bilimi )

Yazar: Prof. Dr. Elaine FOX(*)

Çeviri: Filiz Gülerkaya

Pegasus Yayınları-1362 (279 Sayfa—29,5 TL)1. Baskı-Haziran 2016

 

(*)Elaine FOX: Önde gelen deneysel psikolog ve nörologlardan biridir. Essex Üniversitesi’nin Psikoloji Bölümü ve Beyin Araştırmaları Merkezi’nin eski başkanı olan Fox halen Oxford Üniversite’sinde Deneysel Psikoloji Bölümü’ nde konuk Araştırma profesörüdür.

450 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Tam bir özgeci ve fedakâr, hiçbir karşılık beklemeden Afrika’ya uçuyor

oradaimkânsızı başarıyor. Pek çok yasakla dolu ülkede, Afrika’da ameliyatlar

yapıyor.

Tek başına ta Uganda’ya gidiyor ve karşılığında hiçbir şey almıyor.

Sadece kendi maaşıyla idare ediyor ve arkasında ne bir güç var, ne de bir başka bir güç.

***

Tek maaşla yaşıyor ve Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında dolaşıyor.

Peki, bunları yaparken, yani imkânsız olanı başarırken, hiçbir karşılık gözetiyor mu? Hayır!

***

Tam bir lider ve aynı zamanda Kadın Doğum Uzmanı. Toplantılar düzenliyor ve pek çok hekimi bir araya topluyor.

***

Evlenmemiş, zaten ne ihtiyacı var ki?

Gayet dışa dönük ve sıcak… Toplantılarda herkese konuşuyor ve kimseyi ihmal etmiyor.

Terastaki toplantılara ben ve Neslim de katılıyoruz.

Her konuda sohbet ediliyor: Felsefe, din, psikiyatri…

Geçenlerde bir meslekdaşım da oradaydı ve psikodinamik psikoterapi anlattı.

Kulağına usulca eğildim ve benim “Psikanaliz Yanılgısı” kitabımdan almasını rica ettim. Çok iyi bir psikiyatr zaten ve kendisini camiadan tanıyorum. Sıklıkla televizyona çıkar.

***

Kabul etti ve iyi bir performansla konuşmasını bitirdi.

Toplantılarda isteyen içki, arzu eden meyve suyu içiyor.

Kimseyi kırmayıp herkesle gerekli mesafeyi koruyarak sohbet ediyor.

Güzel bir hanım ve bekâr, neden evlensin ki?

Elini sallasa ellisi desem yanılmam.

Şirin, yapıcı ve komplekssiz. Herkesin elini sıkıyor ve hep gülümsüyor.

 Terasta da gayet ölçülü ve hep gülümsüyor.

Kimseye üstünlük taslamadığı gibi, çok da mütevazı…

Onu bana tanıştıran Kadim Dostuma şükranlarımı sunuyorum.

Bu toplantılar eminim ki uzun süre devam edeceğiz.

Vahdet-i Vücud da gündeme geliyor, sevgi ve saygı da.

***

Her ne kadar bazen katılamasam da, bugüne kadar hepsine gittim.

Ortam sofistike, muhabbet bol. Hava tertemiz.

Arada sigara içenler olsa da hiç aldırış etmiyoruz.

Artık müdavimi olduk toplantıların.

Senelerce de devam edeceğiz.

***

Neslim’le de, her ne kadar farklı hekimlik dalları icra etseler de, hemen ahbap oldular.

***

İlk toplantıda tipik bir ağa vardı, herkese ne isterse ısmarladı.

Biz de nasiplendik bolca.

Gece vakti gelince yoruluyor herkes ve isteyenler mekândan ayrılıyor.

Belli ki çok zeki ve hiçbir sorunu yok.

Bazen tırmanmakta zorlansam da, artık epey zayıfladığım için, ben de toplantılara yetişiyorum.

Bir dahaki sefere sadece su içeceğim ve pür dikkat sunumları izleyeceğim.

***

Galiba Sayın Hıncal Uluç’u çağırmış.

Kolay kolay her yere gitmez, kendisiyle İzmir’deki bir dostumun düğününde tanışmıştık.

Çok hoşsohbettir, zamanında bazı televizyon kanallarında da aynı ekrana çıkmıştık.

Banu Hanım hem alımlı hem de sevecen.

Herkese gülümsüyor.

Bu toplantılar uzun seneler sürecek belli ki.

Biz de iştirak edeceğiz.

Asansör bozulsa dahi yürüyerek çıkıyorum ve muhabbete katılıyorum.

***

Barda her şey var ama tabii ki ücretli.

Ben hemen hiçbir şey yemiyorum ve içmiyorum.

PPP ile yapılan sunumları pür dikkat seyrediyorum.

Her şey çok güzel ve edeplice yapılıyor.

Sayın Dr. Banu Çiftçi bizimle teker teker ilgileniyor.

Belli ki bunları devam ettirecek.

Bizler de katılmaya devam edeceğiz.

Dilerim bu toplantılar hiç bitmesin ve biz de hep gidelim.

Bu şekilde toplanılan yerler epey azaldı, ortam da nezih.

İyi ki kendisiyle tanışmışız ve hemen kaynaşmışız.

Dilerim ki herkes sağlıkla kalsın ve kimseler ölmesin.

Bu arada savaş acımasızca sürmekte ama biz sadece işimizle ilgileniyor ve yeni seyahatler planlıyoruz.

Daha Almanya, İskandinav ülkeleri var.

Hollywood’da skandallar sürüyormuş.

Oraya epey önce gitmiştik.

Bir yangınla kül olmuştu ve yerlerde ünlü kişilerin ziyaret etini temsil eden nesneler vardı.

***

Hiç unutmam, orada çok gay olduğu için, bütün spotlarda bu konuda dikkat çekici şeyler vardı.

Daha en az elli sene yaşayacağımız için, belki de Ay’a gideriz.

Bizin engelleyecek ne var?

Ölüm.

Yakında onun bile bir aşısını bulur bu Amerikalılar.

***

Herkese sevgim ve saygımla birlikte, sonsuz bir hayat ve tükenmeyecek dayanma gücü diliyorum.

Hepimizin daha yapacak çok işi var.

Bu âlemde imkânlar tükenmez ama evrim de devam ediyor.

Sevgim ve saygımla – Mehmet Kerem Doksat – 03. 10. 2016

294 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Geçen benin, eski asistanım Prof. Dr Ayten Eroğan’ın ve karım Sevgili Neslim’in çabalarıyla ilk Çocuk Ergen ve Genç Psikiyatri kongresini başarıyla yaptık.

Cevahir Asya Oteli’ndeki kongreye pek çok değerli bilim adamı katıl. En ilginç konuşmalardan biri de din ve psikiyatri, sufizmin tedavisindeki konularındaydı.

Çocuk ve Erişkin Klinik Psikiyatri Derneği

Prof. Dr. Ayten Erdoğan

Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat

Prof. Dr. Orhan Doğan

Yrd. Doç. Dr. Neslim G. Doksat

Bu derneği kurmak için pek çok aşamadan geçtik ama başardık.

 ***

Kadim Dostum Prof. Dr. Mehmet Sungur’un çağırdığı yabancı konuşmacı da Katolik'ken Budizm’e geçmiş, mükemmel derecede İngilizce konuşan bir Profesördü. Din ve Psikiyatri konusunda verdiği konferans büyük ilgi topladı. Prof. Dr. Bayram Karasu'dan bahsettim ama tanımıyormuş. O da terapilerinde dini kullanır.

***

Ben Bipolar Bozukluk’taki gelişmeleri anlattım.

Prof. Dr. İlkin İçelli ve zarif karısı Sümer Hanım da oradaydılar, keyifli bir akşam yemeği yedik. Zarif kıları da onlarla beraber İzmir'den gelmişlerdi,i O da demansla ilgili mükemmel bir sunum yaptı.

 ***

Prof. Dr Engin Eker- halen Dünya Alzheimer Derneği başkanı- Demans ve tedavisi konusundaki yenilikleri anlattı.

 ***

Eski Karım Nurperi de güzel bir konuşma yaptı. İzmirli Sermin Kesebir de konusunu çok güzel anlattı.

Prof. Dr. Erdal Işık “dirençli depresyonu” başarıyla sundu.

Sevgili Prof. Dr. Nesrin Dilbaz da güzel bir konuşma yaptı. 

Düzenlemeden sorumlu Evren Bey önemsiz bir kaza geçirdi ama hemen toparlandı.

Bakırköy’den Doç. Dr Cüneyt Evren bağımlık konusundaki gelişmeleri anlattı. Her zamanki gibi hitabeti çok iyiydi.

Eski Asistanlarımdan Kıbrıslı Arzu da dinleyiciler arasında. O da köken olarak Cerrahpaşalıdır.

Yemekte bir anda Sevgili Profesör Dr. Mine Özmen ve kocasıyla karşılaştık. Eski günlerden söz ettik. Camiadaki üzücü gelişmelere hiç değinmedik, gerek yoktu.

*** 

Mehmet, zarif esi ve yabancı konuşmacı bizi Kolcuuğlu Kepaçısı'nda yemeğe davet ettiler. Çok sigara ve nargile içen vardı. Çok az bir şey yedim çünkü diyetteyim ama o bile doymama yetti.

***

Arabalarımıza atladığımız gibi otele döndük. Hemen hiç kimse alkollü içki içmedi. Portakal suyu, Diyet Cola ve Fanta yedik.

*** 

Köfteler ve rosto çok lezizdi. Neslim'in ısrarına rağmen sadece üç köfte yedim.

*** 

Düzenleme kurulu bize bir jest yaparak oda ve konaklama ücretimizi ödedi.

***

Herkes yorulmuştu, biz arabamızla İstanbul'a döndük.

***

Sonuçta katılan herkes memnun oldum.

Pek çok değerli bilim adamı başarıyla sunumlarını yaptılar.

Prof. Dr Köksal Alptekin tabii ki şizofreniyle ilgili gelişmeleri  anlattı.

***

Adalar manzarası pek güzeldi, Aklına Dalan Bey'in mavi gözleri geldi.

*** 

Bütün katılan bilim adamlarını teker teker selamladım ve sahneye çıkıp terik etti..

***

Hepsi de seneye tekrar geleceklerini söylediler. 

Bizler de bu aralar çok artan kogrrelerden bizimkine gelecekleri söylediler.

***

 

Dilerim bunların sayını daha da artsın ve bilim dünyamıza katkıda bulunmaya devam etsinler.

Herkese sağlık, esenlik ve barış dolu günler diliuyorum.

Sevgim ve saygımla...

Mehmet Kerem Doksat - Tarabya .26.09.2016

 

 

308 kez okundu
0