Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Genel

Değerli Dostlar,

Evrimsel perspektifi de katarak yazmakta olduğu Kişilik Bozuklukları kitabını bitirmeme az kaldı.

Epileptik fenomenler, kişilik, din ve epilepsi konularını uzun uzun yazmaktayım. Öyle delile (kanıta) dayalı bilgilere ulaştım ki, içinde bulunduğumuz şartlarda bunları ne kadar entellektüellerimizle de, avamla da paylaşabilirim, tereddütteyim.

***

Maalesef bunların bir kısmını özel olarak muhafaza edip, bir gün Türkiye bu konuların özgürce tartışılabildiği bir mecraya meylederse, bir de basacak iyi bir kitap eviyle temasa geçersem ne âlâ olur diye bir ikirciklik yaşamaktayım.

***

Keşke” diyorum bazen, “Rahmetli Pederim hayatta olsaydı da, şöyle keyifle istişare edip, bunun ne kadarının nasıl neşredilmesinin daha doğru olacağını, bilhassa din psikolojisi açısından da bir tartışıp, neyi ne kadar yazmamın ve diğer insanlarla paylaşmamın daha doğru olacağını bana söyleseydi”.

***

Rahmetli, evrim (tekâmül) konusunda hiç bağnaz değildi. Bir seferinde, bu mevzuun tartışılacağı bir toplantıya giderken bana fikrimi sormuştu. Ben de “babacığım, neden tekâmül hep daha basit olandan daha karmaşık olana, muhafazası kolay olandan güç olana doğru olmakta, istersen bunları da vurgula” demiştim.

Tatlı bir tebessümle “ben senin fikriyatının bu noktalara ulaştığının farkında değildim; haklısın. Yalnız, bunları bizim ulemaya anlatmak, hele ikna etmek pek müşkül olacak evlâdım” demiş ve ilave etmişti. “Bu konunun istikbali çok parlak... Sen akupunktur ve parapsikoloji konularının yanı sıra, tekâmül bahsini de işle ve yazabileceğin kadar yaz ve hep çok oku” demişti. Akabinde de “sen bir teleolojiden (ereksellikten) bahsediyorsun, ontolojik ve varoluşçu zaviyelerden de bu çok enteresan” diye ilave etmişti.

***

Bruno’nun, Hallâc’ın veya Jackues de Moley’in akıbetlerine uğramamak için, klavyeye aldıklarımın bir kısmını şimdilik setredeceğim. Umarım ben de onların yanına gitmeden ortalık daha müsait bir hâl alır da, bütün yazdıklarımı hiç kimseden veya merciden çekinmeden piyasaya sürebilirim.

                   İlim ilim bilmektir

                   İlim kendin bilmektir

                   Sen kendini bilmezsin

                   Ya nice okumaktır

 

                   Dört kitabın mânâsı

                   Bir elifi bilmektir

                   Sen Elif’i bilmezsin

                   Ya nice okumaktır

Bu harikulâde sözler Yûnus Emre’ye aittir. Hani şu Balım Hatun’a kavuşamayınca Hakikatin sırrına gönül koyan derviş…

***

Atillâ Özdemiroğlu da akciğer kanserinden vefat etti. Tanışırdık; bir keresinde Moda Deniz Kulübü’nde ağırlamıştım kendisini. Hep dalgın ama mütebessim çehresiyle hatırlanacak.

Adana’dan İlker de oralara geçmiş, eski Çukurova Üniversitesi Rektörlük Sekreteri’nin oğlu. Tanırsınız anacığımla.

Nurlar içerisinde yatsın hepsi de. Oradaki herkese gönül dolusu selam ve sevgiler.

***

Ben daha en az 20 sene bu taraftayım. Gene rüyalarımı teşrif edin olur mu?

Genç arkadaşım da Murat Şaşzade de çok güzel bir kitap yazmış ve bana yollama zarafetini göstermiş. Yarın onu tekrar ve sindirerek okuyacağım: Kuklacıların Oyunu. Gıpta ettim.

Özetini yazarım.

***

Bu arada…

Türkiye bize emanet ettiğiniz gibi hiç değil Peder Beyciğim.

Mezarınıza gelip duamı edeceğim. Nasıl olsa fark edersiniz.

Bu arada, “sistem” sanırım Hillary Clinton’u Başkan seçtirecek.


 

Oral Ofis skandalından, Kilise sayesinde kurtulup ciddi bir de Majör Depresyon geçiren Bill, biseksüel Başkan’ın arkasındaki First Man olmayı nasıl içine sindirecek. Eminim ki kendisine antidepresan vererek tedavi etmişlerdir.

Bir de, bizim buralar için ne planlar, tezgâhlar dönecek; göreceğiz.

Sevgiyle ve sağlıkla kalın…

Cânan'la dün kulaklarınızı çınlattık.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 21 Nisan 2016 Perşembe

220 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bir adam düşünün ki herkes onu çok severdi. Hemen bütün zenginleri tanırdı ama tam bir tevazu numunesiydi.

engin berker ile ilgili görsel sonucu

Bir zamanlar çok sık buluşurduk sık sık yemeğe çıkardık. Özal’ın eski terzisini de -ki çok zengin bir adamdı, her türlü insanı da yakından tanırdı.

Kendisiyle ilk defa Cevat Gökşin ağabeyimin fabrikasının bahçesinde tanışmıştım; oradaki çoluk çocuk demeden bizi ağırlardı.

***

 

Cevat Ağabeyimin Rahmetli karısı Christina elinde tepsiyle koşturur, hepimize bir şeyler ikram ederdi. Herkes elinde diğerkamlık numunesi olacak bir şekilde koşturur ve çocuklar gibi eğlenirdik.

***

O zamanlar şimdiki gibi değildi, ben de çok gençtim. O ısmarlardı ama ben de altta kalmazdım. Hiç kimseye eyvallah demezdi ve Futbol Federasyonu üyeliği, Büyük Kulüp âzâlığı dâhil, her yere girer çıkardı.

Remzi Sanver o zaman henüz çocuktu, kısa pantolonluydu. Geçenlerde kaybettiğimiz babası da gencecikti.

Engin Ağabey hepimizin hâmimizdi ve çok sevilirdi. Âhenk adamıydı ama Örs’te de çok sevilirdi.

Kah şu lokantaya, kah bu lokantaya giderdik, O en az üç kere ikram ederdi. Hiç böbürlenmesi yoktu.

***

Cânan belki hatırlamaz ama onu çok sever ve bir gün Etiler’deki bir sitedeki havuzda onu sımsıkı sarılarak sevmişti.

Çok mütevazıydı ve asla kimseleri kırmazdı; tek derdi sevmek ve sevilmekti. Bir gün bana geldiğimde “sen benim dostluk adayımsın, hiç merak etme hiçbir sorun çıkmayacak” demişti.

***

Aynen de öyle oldu ve özel bir törenden başarıyla geçmişti.

Bir gün karşılaşmıştın özel bir yerde, “o benim oğlum” demişti.

Futbol Federasyonunda üyeydi ve onun zamanında hiçbir sorun yaşanmazdı.

Gezip dolaşmayı çok severdi tam bir Epiküryendi. Sık sık buluşurduk ve her telefonunu derhal açardı.

Bir gün öğrendim ki Adana’dan arkadaşım Hasan Arat’la beraber seyahate çıkacakmış. Hasan İngiliz asilzadeleri gibi bir adamdı. Hasan o zamanlar Galatasaray’da basketbol oynardı ve pek popülerdi. Hasan'ın İngilizcesi biraz kırıktı ama Adanayı bütün dünyada temsil edeceği bir rol üstlenmişti. Tarsus Amerikan Koleji mezunu da değildi ama nedense öyle demeyi tercih ediyordu.

Sonradan pek başarılı olamadıkları ortaya çıktı. Kurduğu fabrika zor durumdaydı nedense benim aramalarım cevapsız kalıyordu. Sanırım ve dilerim hayattadır.

Ben de mekâna bir yazı koymuştum. Buna biraz canı sıkılmıştı ama dost yalan söylememeliydi.

Nitekim o dönemdeki çabalarında başarılı olamayacakları ortaya çıkmıştı.

***

Ağabeyi Hıfzı Arat’ın eşinin de bana sonradan bir işi düşmüş ama nedense herhangi bir şey ödememişti; eski dosttur diye bir şey talep etmemiştim. Sonradan o da vefat etti.

Engin Ağabey bütün şarkıcıları ve gerçek sanatçıları tanırdı.

Bir gün Fenerbahçe’nin önde gelenlerinden bir üst düzey yöneticisinin havuzlu bahçesine gitmiştik; her taraf ormanlıktı ve “bak Keremciğim buralara izinsiz kimseler giremez çünkü çok iyi korunur” demişti.

***

Orada şarkı söyledik ve meşk ettik. Köfteleri karısıyla birlikte pişirmişti ve keyfi de pek yerindeydi. Epey geç evlenmişti çünkü hayatı yaşamayı pek iyi bilirdi, bana uzun uzun eski anılarını anlatırdı.

***

Sonra bir baktım ki benim bir giriş törenimi teşrif etmiş…

Ben Kerem’i çok eskiden beri tanırım” diye bana destek ve kefil olmuştu.

Bir öğrendim ki bu harikulade dirayetli ve sevecen adam, ağabeyim ve hocam o mel'un hastalıktan, kanserden dolayı vefat etmiş.

İçimden bir tel, bir hüzün ve keder daha koptu ve çok üzüldüm.

Geriye büyük bir sevgi eşini, karısını ve biricik kızı Aslı Berker’i bırakarak göçüp gitmiş.

Dr. Aslı Berker

Dilerim bu son elem olur ama artık onu göremeyeceğim ve çok üzgünüm. Belli ki herkes bir gün ölecek ama bu kadarı da fazla.

Cenazesine yetişemediğim için çok üzgünüm, adam gibi bir adamdı.

Allah rahmet eylesin, ışıklar içinde yatsın... 

Mehmet Kerem Doksat – Bodrum - 11 Nisan 2016 Pazartesi

243 kez okundu
0

Dünyada, devletten, toplumun en küçük birimi olan aileye kadar “yönetimine “inancın modası ve etkisi geçmez”. Bir de bu inancın, toplum yaşamını düzenleyen kurallarla ilişkisine bakmak gerekir. Bir din, kutsal inançlar manzumesi olarak, toplum yaşamını düzenlemeye talipse; o dinden, o toplumun davranış özellikleriyle uyum içinde olması beklenir. Bu beklentinin ötesinde, gelişmiş dünya dinlerinin omuzlarında -ne yazık ki- bir de, kozmogoni kuramı (varlık, yaratılış vb.) ve öteki dünya inancı gibi kamburlar bulunmaktadır. İşte esas bu nedenle, inanç sistemlerinin; toplumun, hatta -mademki evrensel- bütün dünya insanlarının, çağa uygun bir beklentisi olarak “doğanın gerçekleri” karşısında, ikna edici yorumlar yapabilmesi gerekmektedir.

***

Toplumların inanç ibresi, ta majik dönemden bu yana, doğayı ve varlığı, hep daha yetkin ve daha zekice açıklayan yaklaşımlara doğru kaymıştır. Bir bakıma insanlar, yalnızca sosyoekonomik nedenlerle değil, akla ve gerçeklere uygunluk bakımından da, daha gelişkin dinlerin etkisi altına girmişlerdir. Bu anlamda, son beş yüz yıl içindeki ilk sarsıntı Rönesans’ta meydana gelmiş ve skolastisizm çökmüştür. Protestan kiliseleri, bu dönemde, toplumlar için, bin yıl öncesinde olduğundan daha makul bir sosyal düzeni önerdiğinden, kalabalık bir kitleye ulaşabilmişlerdir. Fransız Devrimi sonrası, Katolik Kilisesi’nin taç giydirdiği monarşilerin yıkılması ve burjuvanın, aristokrasiye üstün gelmesiyle, dinin Batı Avrupa toplumlarındaki işlevi devrimcileşmiştir. Hele endüstri devrimi ve makineleşmeyle, batılı halkların kutsiyet yüklediği alanları “ideolojiler” iyiden iyiye biçimlendirmeye başlamıştır. Özellikle “toplum ahlakı” normatif bir sistem olarak, siyasi ekoller tarafından tanımlanır ve yönetilir olmuştur.

Einstein, kendine güre bir Tanrı inancı vardı

Sosyalizm, komünizm ve türevleri “modern çağ dinleri” olarak, siyasi erkin güdümünde, modernizmin dogması, rejimlerin gayrı resmi “dini”  haline gelmiştir. Yıprandığında ise, bazen kendisinden önceki, bazen de daha devrimci ve pozitivist bir ideoloji, o toplumun, kutsiyet ve önem yatırımı yaptığı bir referans sistemi olarak belirmiştir. Bu biçimde; gerçekleri ve doğayı açıklamada ve toplumsal yaşamla uzlaşı içinde olan sistem, gücü yettiğince, git gellerle o toplumu, bu toplumu, etkisi altında tutmuştur. Bu sistem, kendisinden daha iyisi ve güçlüsüyle karşılaşınca da, ya Ortaçağ’daki gibi, değişim geçirmiş ya da uygarlıkla!

İlk kez karşılaşan yabani kabilelerdeki gibi, yok olup gitmiştir. Bugün, dünya siyasetine yön veren dinlerin hepsi, gelişkin, tek tanrılı inanç sistemleridir. Bu gerçeğe dikkat çekmek gerekir.

Diğer yandan, kutsal inancın, çağın gerekleriyle bağdaşmadığı noktada, reformcu olmanın, tıpkı devrimci olmak gibi bir seçenek olduğu görülmektedir.

 

***

Eğer Luther 16. Yüzyıl’da değil de, 3. Yüzyıl’da yaşasaydı muhtemelen onu “peygamber” olarak anıyor olacaktık. Aslında peygamberlik, nebilik, azizlik müesseselerini sonlandıran, dinsel öğretilerdeki dogmatik inançlar -ör. son peygamberden sonra peygamber gelmeyeceği inancı- değil, düpedüz “zeitgeist (çağın ruhu)” olmuştur. Bu bile, bütün dinlerde “reform” yaşandığının bir kanıtıdır. Luther de, esasen, dinin teolojik içeriğine karşı çıkmamıştır. Dinin siyaset aleti işlevi yaptığını görüp, onun sosyolojik ve sosyopolitik yansımalarını hedef almıştır ve o çağın koşullarına göre de, büyük bir zafere ulaşmıştır. Daha fazlasını da yapamazdı.

 ***

Siyasal ideolojilerden en çok “modern dünya dini” olarak değerlendirilen Marksizm, uygulamacılarının elinde, bin bir şekle dönüşmüş olsa da ve işlerliğini yitirse de hala, dünya düzenini etkileyen bir ideolojidir. Bugün Avrupa’nın önemli bir bölümü, herhangi bir dine mensup olmadığını söylemektedir ama onların da, komünizm gibi, Tanrı’yı yok saymak gibi, bayraklaşmış ve adeta din haline getirilmiş bir ekolü, siyasete ve toplum yaşamına dayatmak gibi bir dertleri yoktur.

Neyin “din (religion anlamında din; yoksa İslam Teolojisi’nde hak din bir tanedir)” olup, neyin olmadığı bu kadar tartışmalıyken; herhangi bir inanç sisteminin, toplumsal ve psikolojik açıdan parçası olmamak ve onun uygulamalarını yerine getirmemek, kutsal inanca sahip olmamak anlamına gelmemektedir. Elbette, dünyada, giderek artan bu kesimin de, yaşamlarını düzenleyen, değişime daha dirençli ve kutsiyet arz eden, manevi yatırımlar yaptığı olgular, fikirler, alanlar vardır. Ancak unutmamak gerekir ki, bu kesimi, özellikle bu pragmatizme ulaştıran, Fransız Devrimi sonrası, din temelli değil, kültür ve dil (etnolinguistik) temelli toplumsal birliklerin ortaya çıkmasıdır. Bu birliğin adı “millettir (nation)”.

 ***

Milliyetçilik de, tıpkı “din kardeşliği” gibi, zaman zaman geriye dönüşlerle, toplum yaşamına etki etmektedir. Milletler, en modern ve en çağdaş toplumsal birlik olarak, daha üstün bir yapı ortaya çıkana kadar varlıklarını koruyacaklardır. Modern çağa ait, toplumsal yapıyı tanımlama ve yönetmeye talip ve toplumların muhayyilesinde çok büyük kutsiyet ve değer taşıyan sistemlerin, klasik dinlerden bir avantajı olduğunu da görmek gerekir. Onlar, dinlerin sırtında, binlerce yıldır, yumurta küfesi gibi taşıdıkları bir takım kozmogoni sorularına, yanıtlar üretip, her seferinde daha da çok madara olmak durumunda değillerdir. Bu yüzden, iki yüz elli yıllık kısa bir tarihleri olsa da, modası daha kalıcı ve dünyanın görüntüsünü daha çok değiştirmiş ideolojilerdir.

 ***

Klasik dinlerin, her anlamda ezeli ya da ebedi olmadığını görebilmek adına, şafağın söktüğü yıllara gitmek gerekir. Beş yüz yıl önceki reform depreminden çok önce, Antik Yunan’da, Klasik Çağ’ın başladığı MÖ. 480 yılı, paganizmin (çok tanrı inancı) hüküm sürdüğü bir dönemdir. Bu dönemde, tanrılar, çoğunlukla insanımsı (antropomorf) özellikteydi. Bu tarihten sonraki iki yüz yıl içinde, Antik Yunan coğrafyasında, belki de insanlık tarihin en büyük akıl sıçraması yaşanmıştır.

Varlığa ve evrene ilişkin, insan aklına el ense çeken, çok ciddi konuların, tartışıldığı, en keskin soruların sorulduğu ve yanıtlandığı bu dönemde, paganizm dini gittikçe zayıflamıştır. Sokrat, Eflatun ve Aristo’ya varıldığında, din, artık dünya gerçeklerini açıklayamayacak ilkellik düzeyinde kalmış, iyice yozlaşmış ve alay konusu olmuştur.

***

Daha sonra, Hıristiyan inancı, Roma döneminde, Anadolu ve Mısır üzerinden, Yunan coğrafyasına gelirken, bu çok tanrı inancı, Hıristiyanlığı “trinite (üçleme)” olarak etkilemiştir.

Bugün birçok batı dilinde Tanrı’nın adı, en büyük Yunan tanrısı Zeus’tan gelmektedir. Deus, Dieu, Dio, Dios hepsi, çok tanrılı dönemin baba tanrısının, dönüşmüş şeklidir.

***

Yani, bu büyük felsefe ve akıl devrimini yapan coğrafyaya, paganizm, Hıristiyanlık şeklinde “uyarlanmış” olarak gelmiştir. Bir anlamda geriye dönüş yaşanmış ama yeni inanç, kesinlikle eskisinden daha modern ve sosyal yaşamla örtüşüm içindedir. Yani, toplumların düşünce sisteminde, bazen geriye dönüşler olmaktadır. Ancak Heraklit’in de dediği gibi, reform ve değişim kaçınılmazdır. Bugün, sözü edilen coğrafyalarda, paganizm ve onun dayattığı sosyal düzen artık geçerli değildir. Yarın ise, daha hızlı oluşacak gerçekliklere ve git gellere gebedir.

 ***

Günümüzde toplumsal düzen, geçmişte olduğundan daha çabuk değişmektedir. Elbette, bu hız, bilim ve teknolojinin hızıdır. Yeryüzünün en ücra coğrafyasındaki, en kapalı rejim bile, bu değişimden müstağni değildir. Bu değişimin etkileri, tarihte hiçbir dönemde olmadığı kadar güçlü ve küreseldir. İletişim o kadar hızlanmıştır ki, uzak bir gelecekte, belki milletler arasında, dil farkı da ortadan kalkacaktır. İnternet üzerinde, gramatikal yapısı birbirine benzeyen dillerde, çok iyi cümle çevirisi yapan programlar bunu şimdiden ortaya sermektedir. Umberto Eco “La Ricerca della Lingua Perfetta nella Cultura Europea (Avrupa Kültüründe Mükemmel Dil Arayışı) adlı eserinde bu gelecekten haberler vermektedir.

 ***

Bugün, Asimov’un “Ben Robot” romanında yazılanları kıskandıracak kalitede, insanımsı robotlar yapılmaktadır. Bu, görüntüde insanı andıran makineler, insanlarla sanki gerçek bir kişi gibi, görsel, işitsel -doğal olarak- yapay bir zihinleri olsa da, zihinsel ilişkiler kurmaktadırlar.

Tıptaki ilerlemeler sonucu, insan vücuduna, ameliyatla, inorganik maddelerden yapılmış parçalar takılmaktadır. Bu parçaların bazıları, yapay zekâya sahip, akıllı teknoloji ürünleridir. Zaman ilerledikçe, bu parça ve aygıtların zekâsı (bilgi işlem sığaları) azalmayacak, git gide artacaktır. Bu, organik madde içine girmiş, inorganik nesnelerin organik madde (vücut) içindeki yüzdesi ve insanın psikolojisine etkisi gelecekte nice olacaktır? Bu halde, yarı inorganik yarı organik bir siborglar toplum içindeki yerlerini alacaklardır.

 ***

Bazı genetik araştırmalar, yakın bir gelecekte, erkeklerin, bazı tıbbi müdahaleler sonucu hamile kalabileceğini söylemektedir. Böyle bir durumun oluşması sonucunda, dünyadaki nüfus dengesi ve cinsiyetlerin konumu ne hal alacaktır? Böyle bir senaryoya hazır olmayan dünya toplumları, ne kadar uzakta olduğu bilinmeyen bu geleceği, hangi etik norm sistemiyle karşılamaya hazırlanmaktadır?

***

Klonlama, yüksek primatlarda başarıya ulaşmış ve elbette gelişmektedir. Amipler gibi çoğalabilecek bir dünya toplumunu, isterse dünyanın en kutsal dini olsun, hangi klasik inanç sistemi, buyurduğu doğrultuda yaşamaya ikna edebilir?

 ***

Organ nakli gelişmektedir. 1930’a kadar penisilinin, antibiyotiğin var olmadığı bu gezegende, insanlara, başka insanların böbrekleri, kalpleri, kolları, bacakları dikilip takılmaktadır. Daha bugünden, uzuv ve yüz nakli, çok denklemli bir yeni sosyal dünya düzeninin kapısını açmaktadır. En sonunda, bu hızla “beyin nakli” yapılmasına, daha kaç yıl vardır?

Adına “insan” denen bu ölümlü yaratığın, yüzlerce, binlerce yıl yaşayabileceği bir düzen içinde, hangi değişmez, kutsal değerlerden söz edilebilecektir?

 ***

Kuşku götürmez gerçek odur ki, günümüzün sosyal koşullarını, git gellerle, idare edip karşılayan tek tanrılı dinler, gün gelecek, tıpkı Antik Yunan'daki gibi topu atacaklardır.

Giordano Bruno “toplum bir şeye inanıyor ya da inanmıyor diye, gerçek değişmez” demektedir.

 

Protagoras’ın “her şeyin ölçüsü insandır (metron antropos)” aforizması, artık çok eskilerde kalmıştır. Bize ne uzaklıkta olduğunu kestiremediğimiz bir gelecek, insanlığın, makineleştiği, insancıl değerlerini yitirdiği bir dekor içinde, cansızların da canlılarla eşit bir konuma eriştiği bir sahne olacaktır. Bu önkestirimden kalkışla, bugün dünyadaki inanç temelli baskı rejimlerini; Hıristiyanlar’a paganizmi dayatan güçlü Roma’ya ya da Ortaçağ’da, sihrinin elinden uçup gittiğini gören ve insanlara türlü eziyetler yapan Katolik Kilisesi’nin çaresizliğine benzetmek yerinde olacaktır. Bu, inanç temelli baskı dalgası, up uzun uygarlık tarihinde, olasılıkla, can vermeden önceki son çırpınışları içindedir. Hırçınlığı, zalimliği bu yüzdendir. Zaman içinde, ya çağla uzlaşacak ya da yok olacaktır.

Mehmet Aziz Göksel – İstanbul – 28.03.2016

242 kez okundu
0

Seneler önceydi, benim özel hastalarımı yatırdığım yerlerden bir olan, hani insanın “ben de mi yatsam” dediği meşhur yer. Ecdadımızın bize bir eseri.

Kısaca bir tarihçesinden bahsedeyim (1856-2016)

La Paix (huzur veya barış demek) Hastanesi’nin tarihi Kırım Harbi’ne (1854-1856) dayanmaktadır. Tarih, Kırım Harbi’ndeki kahraman askerlerden söz ederken canları pahasına yaralı ve hasta askerlere bakım veren Filles de la Charité rahibelerinden bahsetmeyi unutmuştur. Bu savaş sırasında İstanbul’daki rahibelerin yan ısıra Fransa’dan 255 rahibe daha yaralı ve hasta askerlere bakmak için gönderilmiş ve seyyar hastanelerde görevlendirilmiştir. Şimdilerde onlara Sir derler ve hepsi de dini bütün Katoliklerdir.

Savaşın sonunda ordunun rahibelerin hizmetlerine karşılık Talimhane Hastanesi’ndeki 20 barakayı ve 300 yataklı bir hastaneye yetecek miktarda tıbbî malzemeyi bırakması ile La Paix Hastanesi’nin öncüsü olan ilk faaliyetler başlar. Bir yıl sonra Sultan Abdülmecit, Filles de la Charité rahibelerine Kırım Savaşı’nda ordunun seyyar hastanelerindeki hizmetlerinden ötürü minnet borcunu ödemek ister ama onlara madalya da kabul ettiremez.

Bunun üzerine 19 Nisan 1857’de o zamanlar şehrin dışında kalan Şişli’deki bir araziyi onlara tahsis eder, ek olarak inşaata başlayabilmeleri için yaklaşık 50.000 Frank da bağışta bulunur. Böylece rahibelerin dayandığı temellerin anısına La Paix (barış) adını verdikleri hastanenin inşası başlar. 1858 yılının sonunda La Paix Hastanesi her tür hayır işine kapılarını açar.

Hastaneye hiç bir milliyet ve din farkı gözetmeksizin akıl hastaları ve yetimler kabul edilir. O dönemde kadın hastaları kabul eden tek hastanedir. Başlangıçta bu hastanede yürütülen faaliyetler ikiye ayrılır; gençlerle ilgili olanlar (yetimhane, sınıflar, çırak evleri ve çıraklar, gündüzlü kız sınıfları, Enfants de Marie Birliği) ve hayır işleri (hastalar ve engelliler için akıl hastanesi, göz hastanesi).

Kiliselere bırakılmış bütün çocuklar La Paix yetimhanesine gönderilmeye başlar, arazinin bulunduğu Feriköylüler’in isteği üzerine karma eğitimin yapıldığı sınıflar açılır. Yetimhanede büyüyen çocuklar için çıraklar evi yapılır ve demirciler, marangozlar, terziler, ayakkabıcılar olmak dört atölyede eğitim verilir. Küçük bir dispanser ile çevre halkına poliklinik hizmeti verilir. Harbin ardından fakir ve işsiz kalanlar için her gün yemek dağıtılır, bazıları istihdam edilerek bahçe düzenlenmesi, meyve-sebze ekilmesi, kümes ve ahır hayvanlarının bakımı sağlanır. Hastane 1893-1896 yılları arasında Taksim’deki yeni hastanenin inşaatı bitene kadar Fransız Hastanesi’ne ev sahipliği yapar.

***

Hastanenin akıl hastaları için ilk faaliyetleri kısıtlı imkânlarla 1862 yılında başlar. İlk zamanlar diğer hastalarla bir arada yatırılan akıl hastaları için 1873 yılında sefirinin de desteği ile Fransa İstanbul ilk akıl hastanesi binasının temelleri atılır. 1877 yılında, Abdülhamid’in kız kardeşi Cemile Sultan ile felsefe ve tıp eğitimi görmüş İtalyan asıllı hekim Dr. Luis Mongeri’nin teşebbürleri ile hastanede ilk psikiyatri servisi açılır ve ağırlıklı olarak psikiyatrik hasta kabulüne başlanır.

Dr. Mongeri’den sonra başhekimliğe Levanten Musevi Dr. Castiro getirilir, 1908 yılına kadar görevine devam eden Dr. Castiro’dan sonra Apostolides I. Dünya savaşına kadar başhekimlik yapar. I. Dünya savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti zıt cephelerde savaştığı Fransa’nın toprağı sayılan La Paix Hastanesi’ne el koymuş, Haseki’deki adlî psikiyatrik hastaların yattığı müşahedehane La Paix Hastanesine taşınmış, müşahedehanenin başhekimi olan Mazhar Osman (Uzman) bu kuruma başhekim olarak atanmıştır.


Dr. Medaim Yanık da bizim eski asistanlarımızdandır.

Mazhar Osman’ın başhekimliği döneminde hasta bakımının yanı sıra eğitim faaliyetlerine de önem verilir. Bu büyük hoca yanına asistanlar alarak uzman olarak yetiştirir, çeşitli eğitim toplantıları, konferans ve seminerler düzenleyerek Psikiyatrinin tanınmasına ve hekimler tarafından tercih edilen bir alan olmasına aracılık ederdi.

***

Mondros mütarekesi ile Fransızlar hastaneyi geri alırlar. Ancak, Mazhar Osman Uzman'ın vefat ettiği 1951 yılına kadar La Paix’te de başhekim olarak görevini sürdürmüştür.

 

1951-1973 yılları arasında İhsan Şükrü Aksel bu görevi devralır ve La paix Türkiye’de modern psikiyatri uygulamalarında merkezi bir rol üstlenir. İhsan Şükrü Aksel'i sadece fotoğraflarından tanıyabildim. Tam bir aristokratmış belli ki.

***

Cânan, o zamanlar Sait Joseph’te son sınıftaydı ve ben de doçenttim. Sadece bir Byeaz Ranualt arabam vardı; ona da "şirin" lâkabını takmıştı kızım. Hiç bozulmazdı.

Çok sık hasta yatırıp taburcu ediyordum. Bazen Nurperi de gelirdi (o zamanlar eh hanımıydı, sonradan başarılı bir psikolog oldu) ama Cânan nedense huzur dolu mekânı, verandası altında dolanan akıl hastalarını ve ziyaretçileri görmeyi çok severdi. Ben de o zamanlar gencecik olduğum için, koskoca bahçeyi hızlı adımlarla geçer, sonra da Açık ve Kapalı Servislerdeki hastalarımın vizitlerini yapar; akabinde de tertemiz havasını solur, hemşirelerle ve personelle çay içer, sonra da arabama atlayıp Şişli’deki muayenehaneme giderdim.

Hemen her gün de birkaç televizyon kanalından çağrılır, koşturur dururdum. Hayatım boyunca olduğu gibi! Lamia Hanım isminde bir başhekimi vardı o zamanlar ve kendisi de ilginç bir vakaydı. Kafasına göre istediğini sokmaz, arzu ettiğini kabul ederdi. Bütün politikacıları bilir ama leğende kendini yıkatırdı. Nevi şahsına münhasır, garip bir hekimdi.

***

Nedim Zenbilci ve Cengiz Aslan ağabeyimin hasta gördükleri International Hospital’e gider; beraberce yeni gelen hastalarla ilgilenirdim. Onların uygun gördükleri haslara aküpunktür da yapardım ama hipnoterapi için çok gürültülü olduğu için, konsültasyonun akabinde yolladıkları hastalara bu tedaviyi kendi muayenehanemde tatbik ederdim. 

Opr. Dr. Cengiz Aslan da çok kaliteli ve iyi bir insandır. İstese Özal'ın Doktoru diye kendini tanıtır, profesör de olurdu. Asla tenezzül etmedi. Rahmetli babam da çok severdi, ben de çok sever ve sayarım. Psikiyatriye de çok aşinadır ve iyi bilir.

***

O zamanlar International Hospital'de bir credential commity vardı ve ben de henüz askerden yeni döndüğüm için, orada mı çalışmaya başlasam yoksa Ayhan Hoca cevaz verir de Cerrahpaşa’ya mı dönerim diye mütereddittim.

Ta Adana’dan gelen bir Cerrahi Profesörü International Hospital'deki komitenin başındaydı ve rahmetli babamı nedense hiç sevmezdi, ismi önemli değil. Benim de Cerrahpaşa’dan kararım bir türlü çıkmıyordu.

***

Seneler önceydi, benim özel hastalarımı yatırdığım yerlerden bir olan, hani insanın “ben de mi yatsam” dediği meşhur yer. Ecdadımızın bize bir eseri.

Kısaca bir tarihçesinden bahsedeyim (1856-2016)

La Paix (huzur veya barış demek) Hastanesi’nin tarihi Kırım Harbi’ne (1854-1856) dayanmaktadır. Tarih, Kırım Harbi’ndeki kahraman askerlerden söz ederken canları pahasına yaralı ve hasta askerlere bakım veren Filles de la Charité rahibelerinden bahsetmeyi unutmuştur. Bu savaş sırasında İstanbul’daki rahibelerin yan ısıra Fransa’dan 255 rahibe daha yaralı ve hasta askerlere bakmak için gönderilmiş ve seyyar hastanelerde görevlendirilmiştir. Şimdilerde onlara Sir derler ve hepsi de dini bütün Katoliklerdir.

Savaşın sonunda ordunun rahibelerin hizmetlerine karşılık Talimhane Hastanesi’ndeki 20 barakayı ve 300 yataklı bir hastaneye yetecek miktarda tıbbî malzemeyi bırakması ile La Piz Hastanesi’nin öncüsü olan ilk faaliyetler başlar. Bir yıl sonra Sultan Abdülmecit, Filles de la Charité rahibelerine Kırım Savaşı’nda ordunun seyyar hastanelerindeki hizmetlerinden ötürü minnet borcunu ödemek ister ama onlara madalya da kabul ettiremez. Bunun üzerine 19 Nisan 1857’de o zamanlar şehrin dışında kalan Şişli’deki bir araziyi onlara tahsis eder, ek olarak inşaata başlayabilmeleri için yaklaşık 50.000 Frank da bağışta bulunur. Böylece rahibelerin dayandığı temellerin anısına La Paix (barış) adını verdikleri hastanenin inşası başlar. 1858 yılının sonunda La Paix Hastanesi her tür hayır işine kapılarını açar.

***

Hastaneye hiç bir milliyet ve din farkı gözetmeksizin akıl hastaları ve yetimler kabul edilir. O dönemde kadın hastaları kabul eden tek hastanedir. Başlangıçta bu hastanede yürütülen faaliyetler ikiye ayrılır; gençlerle ilgili olanlar (yetimhane, sınıflar, çırak evleri ve çıraklar, gündüzlü kız sınıfları, Enfants de Marie Birliği) ve hayır işleri (hastalar ve engelliler için akıl hastanesi, göz hastanesi). Kiliselere bırakılmış bütün çocuklar La Paix yetimhanesine gönderilmeye başlar, arazinin bulunduğu Feriköylüler’in isteği üzerine karma eğitimin yapıldığı sınıflar açılır. Yetimhanede büyüyen çocuklar için çıraklar evi yapılır ve demirciler, marangozlar, terziler, ayakkabıcılar olmak dört atölyede eğitim verilir. Küçük bir dispanser ile çevre halkına poliklinik hizmeti verilir. Savaşın ardından fakir ve işsiz kalanlar için her gün yemek dağıtılır, bazıları istihdam edilerek bahçe düzenlenmesi, meyve-sebze ekilmesi, kümes ve ahır hayvanlarının bakımı sağlanır. Hastane 1893-1896 yılları arasında Taksim’deki yeni hastanenin inşaatı bitene kadar Fransız Hastanesi’ne ev sahipliği yapar.

Hastanenin akıl hastaları için ilk faaliyetleri kısıtlı imkânlarla 1862 yılında başlar. İlk zamanlar diğer hastalarla bir arada yatırılan akıl hastaları için 1873 yılında sefirinin de desteği ile Fransa İstanbul ilk akıl hastanesi binasının temelleri atılır.1877 yılında, Abdülhamid’in kız kardeşi Cemile Sultan ile felsefe ve tıp eğitimi görmüş İtalyan asıllı hekim Dr. Luis Mongeri’nin girişimleri ile hastanede psikiyatri servisi açılır ve ağırlıklı olarak psikiyatrik hasta kabulüne başlanır.

Dr. Mongeri’den sonra başhekimliğe Levanten Musevi Dr. Castiro getirilir, 1908 yılına kadar görevine devam eden Dr. Castiro’dan sonra Apostolides I. Dünya savaşına kadar başhekimlik yapar. I. Dünya savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti zıt cephelerde savaştığı Fransa’nın toprağı sayılan La Paix Hastanesi’ne el koymuş, Haseki’deki adlî psikiyatrik hastaların yattığı müşahedehane La Paix Hastanesine taşınmış, müşahedehanenin başhekimi olan Mazhar Osman (Uzman) bu kuruma başhekim olarak atanmıştır.

Mazhar Osman’ın başhekimliği döneminde hasta bakımının yanı sıra eğitim faaliyetlerine de önem verilir. Mazhar Osman (Uzman) yanına asistanlar alarak uzman olarak yetiştirir, çeşitli eğitim toplantıları, konferans ve seminerler düzenleyerek Psikiyatrinin tanınmasına ve hekimler tarafından tercih edilen bir alan olmasına aracılık eder. O dönemde Freud'dan ve ekolünden hiç bahsedilmez. Tam anlamıyla nöropsikiyatri icra edilir.

Mondros mütarekesi ile Fransızlar hastaneyi geri alırlar. Ancak Mazhar Osman vefat ettiği 1951 yılına kadar La Paix’te de başhekim olarak görevini sürdürmüştür. 1951-1973 yılları arasında İhsan Şükrü Aksel bu görevi sürdürmüş ve La paix Türkiye’de modern psikiyatri uygulamalarında merkezi bir rol üstlenmiştir. Hâlâ de en iyi vakıf hastanelerinden biridir ve ne zaman gitsem, hemen saygıyla karşılar ve "buyurun hocam" derler.

***

Cânan Sait Joseph’te son sınıftaydı ve o zamanlar çok sık hasta yatırıp taburcu ediyordum. Bazen Nurperi de gelirdi ama Cânan nedense huzur dolu mekânı, verandası altında dolanan akıl hastalarını ve ziyaretçileri görmeyi çok severdi. Ben de o zamanlar gencecik olduğum için, koskoca bahçeyi hızlı adımlarla geçer, sonra da Açık ve Kapalı Servislerdeki hastalarımın vizitlerini yapar; akabinde de tertemiz havasını solur, hemşirelerle ve personelle çay içer, sonra da arabama atlayıp Şişli’deki muayenehaneme giderdim.

Orada da epey hasta görüp, Nedim Zenbilci ve Cengiz Aslan ağabeyimin hasta gördükleri International Hospital’e gider; beraberce yeni gelen hastalarla ilgilenirdim. Onların uygun gördükleri haslara aküpunktür da yapardım ama hipnoterapi için çok gürültülü olduğu için, konsültasyonun akabinde yolladıkları hastalara bu tedaviyi kendi muayenehanemde tatbik ederdim. O zamanlar bir credential commity vardı orada ve ben de henüz askerden yeni döndüğüm için, orada mı çalışsam yoksa, Ayhan Hoca cevaz verir de Cerrahpaşa’ya mı dönerim diye tereddütteydim. Ta Adana’dan gelen bir Cerrahi Profesörü ise International Hospital'deki komitenin başındaydı ve rahmetli babamı nedense hiç sevmezdi. Liyakatle ilgili hiçbir eksikliğim olmamasına rağmen, ismi önemli değil, Adana'da gelme bir Genel Cerrahi Profesörü, babamla olan derdini bana yansıttığı için, bu izin çıkmazdı. Üstelik Nefroloji Profesörü Prof. Dr. Ali Gürçay da orada görevliydi ve arada yanına uğrar, halini hatırını sorar, sohbet ederdim.

Benim de Cerrahpaşa’dan kararım bir türlü çıkmıyordu.

***

Bu hengame arasında gene bir gün Cânan’la ikimiz uğradık. Cümle kapısının önünde ağzında pipo olan, temiz ve bakımlı ama kalın camlı gözlüklerinden dolayı duygulanımını bir türlü göremediğim bir adama rastladık. Aslında ben hemen ger gidişimde de görürdüm.

Tenten’deki Dupont karakterine benzeyen, garip ve acayip bir adamdı. Yaşı da anlaşılmıyordu ama 40-50 civarından fazla değildi.

Üzerindeki palto iyi ütülüydü ama kumaşı dökülüyordu; belli ki epey gariban birisiydi. Tecessüsle “kim bu adam yahu” diye bakıyordum ki, yanımıza doğru seğirtti ve “bonjour comment allez-vous madame” demez mi! Tedirgin oldum, kızıma ne dediğini sordum. “Herhalde beni kocaman kadın zannetti, hâl hatır soruyor” dedi arkama sığınarak.

Sen de bir şeyler sorsana diye ricada bulundum.Quel est votre nomdiye sordu (adınız ne).

Biraz daha konuştursana” diye ısrar ettim. Bizimki enfes Fransızcasıyla kim olduğunu, işini, hasta mı yoksa ziyaretçi mi olduğunu ciddi ciddi sorguladı.

Şaşırıp kamıştı kızım; adam Fransızca kelimeler de içeren ama hiçbir şey anlaşılmayan garip bir lisanda konuşuyordu! “Mon nom Mahmut, mais ont-ils me connaissent ici crécerelle. Êtes-vous marié” demez mi! Bu anlaşılıyordu ama sonrasında tamamen kelime salatası ve ne olduğu anlaşılmayan garip bir lisanda motor gibi konuşmaya başladı. Cânan kıkırdadı ve baba bu adam deli mi diye sordu. Ben de güldüm; “sanırım öyle kızım” dedim.

Tam o esnada, hastanenin nur yüzlü rahibelerden biri yanımıza geldi ve yarı Fransızca, yarı Türkçe olarak ve adamın beş senedir burada ikamet eden, daha doğrusu terk edilmiş bir Paranoid Şizofreni hastası olduğunu; hep akşamüstü bahçeyi kolaçan edip hiç tanımadığı kişilerle böyle saçma sapan şeyler konuştuğunu anlattı. Ailesi bırakmış gitmiş, ne arayanı ne de soranı varmış! Adı da Mahmut’muş. Bir Fransız askeri ile kim olduğu bilinmeyen bir kadından doğmaymış… Hiç kimsesi de kalmamış hayatta.

İçim burulmuştu. Sempati yapmamalıydım ama insandım ve adamcağıza karşı duyduğum hissi en hafif olarak şöyle tarif edebilirim: Merhamet.

***

Daha sonraki günlerce de hep gördüm, iyi derecede Fransızca bilen birkaç psikiyatr arkadaşımla da “konsülte” ettim (aslında oranın gariban bir sahipsiz ziyaretçisi durumundaydı). Hepsi de böyle bir lisanın dünyanın hiçbir yerinde mevcut olmadığını söylediler.

Hareketleri de hep aynıydı, beş adım ileri, iki adım ileri sekercesine yürüyordu. Piposu da hiç tütmüyordu. Meğer bu da yapılan depo antipsikotik ilaca bağlı akatizi denen yan etkiymiş; fark etmem hiç zor olmamıştı tabii. Dans edip duruyordu adeta.  

Eh, hayatımın ilk ve tek tamamen kendi beyninde uydurduğu bir lisanda konuşan hastasına denk gelmiştim. Esperanto’ya bile benzemediğini söyledi diğer meslekdaşlarım.

İlk defa ağır derecede saçma sapan konuşmayla karakterize olan vaka görmüştüm: Ancak kendisinin anladığı, kelime salatasına bile benzemeyen bir garip acayip lisandı.

***

Şimdiki DSM ve ICD sistemlerinde bu kriterler yok. Ama iyi bir klasik kitap okursanız veya Pubmed’den neologism diye tararsanız, dünya kadar kaynak bulursunuz.

İşte, bugüne kadar tek gördüğüm vaka bu oldu.

Sonra mı?

Bir dahaki gidişimde –ki iki gün sonraydı, ortadan kaybolmuştu. Belki de vefat etmişti.

Bu anımı dün kaybettiğimiz Sevgili Hocam Profesör. Dr. Fevzi Samuk için yazdım. Allah rahmet eylesin. Onun Cerrahpaşa’daki klinikten çıktığını ve La Paix’te hasta yatırdığına hiç rast gelmemiştim.

Seneler sonra Profesör Dr. Müfit Uğur’la bir hastanın konsültasyonu için buluşmuş ve pek de anlaşamamıştık. O hâlâ hasta yatırıyor; bir ara Anabilim Dalı Başkanlığı da yaptı… Şimdiki kim bilemiyorum çünkü epeydir hiç gitmedim. Ben de yatırıyorum tabii.

Cerrahpaşa, muayenehane ve muhtelif televizyon kanalları arasında dolanıp duruyordum. HBB, ATV, Kanal D... hep çağrılırdım. Hiçbir zaman da para talep etmemiştim o zamana kadar.

***

Bu hengâme arasında gene bir gün Cânan’la ikimiz uğradık. Cümle kapısının önünde ağzında pipo olan, temiz ve bakımlı ama kalın camlı gözlüklerinden dolayı duygulanımını bir türlü göremediğim bir adama rastladık. Aslında ben hemen ger gidişimde de görürdüm. Tenten’deki Dupont karakterine benzeyen, garip ve acayip bir adamdı. Yaşı da anlaşılmıyordu ama 40-50 civarından fazla değildi.

Üzerindeki palto iyi ütülüydü ama kumaşı dökülüyordu; belli ki epey gariban birisiydi. Tecessüsle “kim bu adam yahu” diye bakıyordum ki, yanımıza doğru seğirtti ve “bonjour comment allez-vous madame” demez mi! Tedirgin oldum, kızıma ne dediğini sordum. “Herhalde beni kocaman kadın zannetti, hâl hatır soruyor” dedi arkama sığınarak.

Sen de bir şeyler sorsana diye ricada bulundum.Quel est votre nomdiye sordu (adınız ne).

Biraz daha konuştursana” diye ısrar ettim. Bizimki enfes Fransızcasıyla kim olduğunu, işini, hasta mı yoksa ziyaretçi mi olduğunu ciddi ciddi sorguladı.

***

Şaşırıp kamıştı kızım; adam Fransızca kelimeler de içeren ama hiçbir şey anlaşılmayan garip bir lisanda konuşuyordu! “Mon nom Mahmut, mais ont-ils me connaissent ici crécerelle. Êtes-vous marié” demez mi! Bu anlaşılıyordu ama sonrasında tamamen kelime salatası ve ne olduğu anlaşılmayan garip bir lisanda motor gibi konuşmaya başladı. Cânan kıkırdadı ve baba "bu adam deli mi" diye sordu. Ben de güldüm; “sanırım öyle kızım” dedim.

***

Tam o esnada, hastanenin nur yüzlü rahibelerden biri (Sir denir onlara, yukarıda da bahsettiğim gibi) yanımıza geldi ve yarı Fransızca, yarı Türkçe olarak ve adamın beş senedir burada ikamet eden, daha doğrusu terk edilmiş bir Paranoid Şizofreni hastası olduğunu; hep akşamüstü bahçeyi kolaçan edip hiç tanımadığı kişilerle böyle saçma sapan şeyler konuştuğunu anlattı. Ailesi bırakmış gitmiş, ne arayanı ne de soranı varmış! Adı da Mahmut’muş. Bir Fransız askeri ile kim olduğu bilinmeyen bir kadından doğmaymış… Hiç kimsesi de kalmamış hayatta  

İçim burulmuştu. Sempati yapmamalıydım ama insandım ve adamcağıza karşı duyduğum hissi şöyle tarif edebilirim: Merhamet.

***

Daha sonraki günlerce de hep gördüm, iyi derecede Fransızca bilen birkaç psikiyatr arkadaşımla da “konsülte” ettim (aslında oranın gariban bir kulu durumundaydı). Hepsi de böyle bir lisanın dünyanın hiçbir yerinde mevcut olmadığını söylediler.

Hareketleri de hep aynıydı, beş adım ileri, iki adım ileri sekercesine yürüyordu. Piposu da hiç tütmüyordu. Meğer bu da yapılan depo antipsikotik ilaca bağlı akatizi denen yan etkiymiş. Dans edip duruyordu adeta.  

Eh, hayatımın ilk ve tek tamamen kendi beyninde uydurduğu bir lisanda konuşma vakasına denk gelmiştim. Esperanto’ya bile benzemediğini söyledi meslekdaşlarım.

Hayatımın ilk ağır derecede saçma sapan konuşmayla karakterize olan vakası olmuştu: Ancak kendisinin anladığı, kelime salatasına bir benzemeyen bir garip acayip lisandı konuştuğu.

***

Şimdiki DSM ve ICD sistemlerinde bu kıstaslar yok. Ama iyi bir klasik kitap okursanız veya Pubmed’den neologism diye tararsanız, dünya kadar kaynak bulursunuz.

İşte, bugüne kadar tek gördüğüm vaka bu oldu.

Sonra mı?

Bir dahaki gidişimde –ki iki gün sonraydı, ortadan kaybolmuştu. Belki de vefat etmişti.

Bu anımı dün kaybettiğimiz Sevgili Hocam Profesör. Dr. Fevzi Samuk için yazdım. Allah rahmet eylesin. Onun Cerrahpaşa’daki klinikten çıktığını ve La Paix’te hasta yatırdığına hiç rast gelmemiştim.

Seneler sonra Profesör Dr. Müfit Uğur’la kadın bir hastanın konsültasyonu için buluşmuş ve pek de anlaşamamıştık. Bipolar'dı; ben Lityum'u uygun görmemiştim, Müfit hoca ise ısrar etmişti.  

O hâlâ hasta yatırıyor mu bilmem ama ben yatırıyorum, Engin Eker Hoca da…

Hemşireler de, personel de daima cana yakın ve ilgilidirler. 

Sanırım artık hayatta kalan tek nöropsikiyatr da Dr. Haydar Dümen ama o işi tamamen cinsel terapilere döktü ve pek çok kitabı var; sadece kullandığı yöntemler sıra dışıdır.


Vajinismus (Penis Duhul Fobisi) tedavisinde haşlak su buharının üzerine oturtup, bir şeyler sürerek tedavi yapıyor.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 21 Mart 2016 Pazartesi

542 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bir hatırlatmada bulunmak isterim.

Bendeniz Prof. Dr. Kerem Doksat (Psikiyatr ve Psikolog) ve Yardımcı Doçent Dr. Neslim Güvendeğer Doksat (Çocuk Psikiyatri ve Psikolog) yeni muayenehanemizde hizmet vermekteyiz. Bize +90532.3110015 v3 +905335564035 GSM numaralarından her zaman ılaşabilirsiniz.

***

Bu aralar gerek benim ailemin, gerekse aziz vatanımızın tepesinde kötü bulutlar dolaşmakta. Onunla ilgili olarak da bir gazetede (sürpriz olsun) yazılarımı bulacaksınız.

Şimdilik adresimiz: 19 Mayıs Mahallesi, Çoruh Sokak, BNK Ofis, No: 32. Daire: 5, Fulya/Şişli/İstanbul'dur. Telefon numaralarımız aynıdır. (0212 2402421, 212 2401603). 0533 5438004.

Uzman Psikoloğumuz da bizimle.

Paylaşmak istedik.

Selam ve sevgilerimizle...http://www.doksat.com/iletisim.html

***

Bu arada, Evrimsel Psikiyatri ve Evrimsel Açıdan Kişilik Bozuklukları kitaplarımı yakında çıkacak.

Bulamayanlar içinse Psikanaliz Yanılgısı, Neden Siyaset, Neden Düşünce, Ruhumuzdaki Fırtınalar (kapağı bir Bipolar Hasta tarafından çizilmiştir), Psikiyatri Tarihi 1960- 180 kitaplarımı seçkin mağazalarda, orada bulamazsanız çevrim için olarak temin edebilirsiniz.

***

Literatür Symposium dergisi de başarıyla yayın hayatını sürdürmekte.

Makalelerinizi, olgu (vaka fark etmez) sunumlarınızı veya Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. , Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. , adreslerine yollayabilir veya BNK Ofis 19 Mayıs Mahallesi Çoruh Mh. Çoruh Sk. No 32. Kat2 Daire 5 Şişi Fulya adresine yollayınız.

http://www.literatursempozyum.com/ adresinden de yayım kurallarına bakabilirsiniz.

Hemen her konuda ama bilimsel olmak şartıyla ve yayım kurallarına uymak şartıyla makalelerinizi yollayabilirsiniz.  

Bu arada yarın HALK TV’de 21’de Canlı “Yayında Terörün etkilerini ve Zararların”ı canlı yayında paylaşıyor olacağız.


Sevgili Dostum Prof. İlber Ortaylı’nın söylediklerini de dikkatle takip etmenizi tavsiye ederim.

Yakında da Nişantaşında hizmetinizde olacağız.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya - 16 Mart 2016 Çarşamba

534 kez okundu
0