Mehmet Kerem DOKSAT

HÜR, SAYGILI VE YAPICI TARTIŞMALARIN MEKÂNI

Posted by on in Genel

Sanırım 1928’de doğmuştu Rahmetli Pederim. Hayatı hep çok çalışıp ekmeğini taştan çıkararak geçmiş; Ankara’da İhsan Doğramacı ve ekibinin komplosundan başarıyla çıkıp, idarî mahkemeyi de kazandıktan sonra Çukurova Tıp Fakültesi’nden istifayı basıp, İstanbul’a avdet ettiğimiz günlerdi.

İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ve Marmara Üniversitesi Spor Akademisi’nde hocalık yapıyor; bir yandan da Nişantaşı’nda, o zamanki Dilberler Mağazası’nın bulunduğu yerde de muayenehanesine gider gelirdi. “Yavrum, herhâlde artık burası beni için son durak, bakalım istikbal nelere gebe” diye mırıldanır; derin tefekkür ve tefelsüfe (felsefî düşünmeye) dalardı. Tecessüsünün hududu yoktu; hemen her konuda okur ama pek az yazardı ve ben de epey sitem ederdim.

***

Her sabah beş on bardak kahve ve çayla ancak ayılır ama robdöşambrını gitmeyi hiç ihmal etmezdi. O zamanlar Uyku Apne Sendromu diye bir şeyi bilmezdik; kanserin de tedavisi –aslında hâlâ pek bir şey yok ya- pek iyi yapılamazdı.

O zamanlarda imkânlar mahduttu (sınırlıydı), Sefa Aparmanı B Blok 2B numaralı evde ikamet ediyorduk ve eve epey sağcı kişi girip çıkıyordu. Kitap satın almak için mutlaka evden inip iki kat aşağı merdivenlerden inmek iptiza (kullanmak) ederdi. Sahaflardan, Bağdat Caddesi’ndeki kitapevlerinden alışveriş yapardık.

***

Henüz 12 Eylül de, 12 Mart da vuku bulmamıştı ve şimdilerde nerede olduklarını hiç bilemediğim, boya ithalatıyla hayatını kazanan Ahmet Bey ve onun önceleri gayet hoş ve modern kıyafetler giyen, sonradan kendini dine vurup tesettüre kapanan Ayşe Hanım isminde bir karısı vardı. Bizim soframızdaki sohbete hemen her gece gelirler ve âhir zamanlarında babamı yalnız bırakmazlardı. Ahmet Bey sık sık büyük paralar kazanmakla övünürdü ama bunu nasıl yaptığını bilemezdik. Muhteris bir adamdı ve güçlü bir şahsiyeti vardı. Sık sık araba değiştirirdi. Sürat meraklısıydı ve gaza bastı mı bizleri mutlaka geçer ve bundan büyük bir haz duyardı. Ben de göz yumardım çünkü Pederimin etrafında çok azalan dost halkasının azalarından ikisi de o ve karısıydı. Oldukça sık Kıbrıs’a giderler ve bol seyahat ederlerdi. Bir de sonradan ilaç mümessili olacak Nevzat sık sık ziyarete gelirdi babamı ve evin abajurlarını temizlerdi

Birinci Boğaz Köprüsü’nün yeni açıldığı zamanlardı. Pek az araba geçerdi üzerinden.

***

Vefatına az bir süre kalmıştı. Hep durgun ve düşünceliydi. Arada birkaç kadeh rakı içer ve ne zaman sabahın ilk ışıkları arzı endam eylese, yoğun bir öksürük kaplardı akciğerlerini. Hâlâ bırakmadığı Marmara purosundan nefes çekip, “Cemil Bey için endişeleniyorum evlâdım, son zamanlarda bir hâller oldu ona. Artık yüzü pek gülmüyor, yüzünü bir hüzün kaplıyor, böyle fenomen adamlarla insan hayatı boyunca ya bir kere, taş çatlasın iki kere tanışır” demişti.

O zamanlar Ümid Meriç Hanımefendi’nin arada bir rakı da içtiği, o davudi ve sevecen sesiyle “günahınız sizin boynunuza efendim; ben hizmette kusurumu esirgemem, istediğinizi içiniz. İcabında arada ben de refakat ederim” dediği ve başının da açık olduğu dönemlerdi. Şimdilerde münzevî bir hayat süren Kuzenim Çınar’la iyi muhabbetleri vardı, Ahmet Özhan da henüz pek gençti. Müptedi bi’at ettikleri Şeyhleriyle de tanışmıştım (Muzaffer Özak) ve pek ilginç bir zattı.

Eyüp’teki dergâhtan kimse eli boş çıkmazdı, Mükeyyifat olarak sadece sigaraya düşkündü ve şeker hastasıydı. Pederimin ise “Allah mü’min kulunu bunatmaz” diye hâlâ anlayamadığım bir takıntısı vardı. O dönemlerde Refet Kayserilioğlu, hâlen de görüştüğüm Kadim Dostum Halit Kakınç ve etrafındaki bir hayran kitlesiyle ruh çağırırlar, Beytî Dost diye bir zat da arada bir zuhur edip ektoplazmayla görünür hâle gelir, gönüllü medyumlar da onun anlattıklarını bize naklederlerdi. Havsalam almadığı için, olup bitenleri öylece seyrederdim. İhsan Eniştem ve Mualla Halam henüz sağ ve sıhhatteydi. İzmir’le İstanbul arasında mekik dokurlardı. Merhum Eniştem İhsan Koloğlu Darüşşafaka’dan yetişip kendini yetiştirmiş ve İzmir’in en sevilen avukatlarından biri olmuştu. Hakîm (bilge) ve münevver bir adamdı.

***

Bostancı’da Şimdilerde 3M Migros hâline gelen Plaj’da demlenirdik. Gündüzleri Mahmut Âli Bey, hep gülümseyen çehresiyle tatlı karısı, annem ve ben hafta sonlarında erkenden toplanıp, o zamanlar kirliliğin mevzuubahis dahi olmadığı sahilden gündüzleri denize girer, geceleri sıkı bir sohbete dalardık. Cemil Meriç Amcamın gözleri çok erken yaşta nurdan mahrum kaldığı için, daha ziyade sahilde oturur ve mütebessim bir çehreyle, görmese de, içimize nüfuz eden gözleriyle bizlere bakardı. Akşamları da benim bahtıma, irşâd olurdum sohbetlerden.

İki kurt köpekleri vardı Mahmut Âli Bey’le Aynur Hanım’ın ve mahdumları da çocuktu henüz. Biri viyolonsel, öbürü de viyola çalardı hatırlamıyorsam. Tipik Fransız aristokrasisi numunesiydiler ve leziz şaraplarını yudumlarken, ben de onlara gitar çalardım. Sonradan ikisi de çoluk çocuğa karıştılar.

***

Altımda bir Maverick marka arabam vardı babamın hediye ettiği; bir bizim eve bir de onların Göztepe’deki mütevazı ikametgâhlarına giderdik. Muhabbet âlâ ve keyif de gani idi. Soframızda pek fazla çeşit olmazdı, mevsim salatası, taze peynir, arada Yeni Rakı ve ev yapımı pilav. Soslar, mevsim meyveleri… Çok şey öğrendim ve ufkum çok gelişti o zamanlarda.

Allah ne verdiyse yerdik ama muhabbet harikulâde idi. Toygar Eniştem de Renault Mais’ten emekli olmuştu ve daktilosunun başına geçer saatlerce TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi’ne sibernetik mevzuunda makale yazar, diğer pek çok kitabını da aynı daktiloda yazardı: Sibernetik, Fizik, Felsefe ve Hipnotizma. El Birunî’yi ilk defa onun kitabından okudum. Ateistti ama Mevlânâ hayranı ve Türkçüydü.

 

Bazen bu iki kafadar tatlı ağız dalaşına girerler ve Yeşim, Murat, Nezahat Halam ve Yakut kahkahalara boğulurduk. Sonradan Yakut Amerika’ya gelin gitti ve çok iyi bir kariyer yaptı City Bank’ta. Evlendiği zat babasından daha yaşlı olduğu için önce çok tereddüt olmuştu ama sonra ailenin bir ferdi oldu çıktı ve nurtopu gibi de çocukları oldu. Murat Akman da dâhidir; en yakın dostu Onur’la takılır ve tam bir Epiküryen hayat yaşardı. Yemeyi de, içmeyi de çok severdi. Bir dönem evden pek çıkmayıp muazzam miktarda kitap kıraat etmişti ve China on-line’ı kuracak kadar da başarılı bir kariyer yaptı. Çapkındı, hiç evlenmedi.

İşte o tadına doyulmaz günlerden birinde, babam bir hanımla tanışmış ve onunla özel bir yakınlık yaşamış meğer. Ben seneler sonra öğrendim. Onun da güzeller güzeli kızına hipnozla bademcik ameliyatı yaptırmış; acısız ve kansız. Toygar Eniştem de telekineziyle bir duvar saatini yerinden oynatıp, yere düşürmeyi başarmış…

İşte bu çok güzel ve asil hanımın adı Ayşe Sakmar’mış meğer ve uzun seneler sonra karşıma başka bir vesileyle çıkacaklarmış. Ben ne bileyim. Sonradan Atâ Bey’le de tanıştık: Dev gibi, zarif bir Beyaz Türk. Dün Sevgili Avukatımız Mine Sakmar uğradı, biraz kaynattık. O da yakında evlenecek, damat adayı da pek yakışıklı.

İşte, o şimdilerde bana sanki maziden de öte, ütopikmiş gibi gelen günlerden birinde ben kalkıp “Cemil Amca, Allah’a inanıyor musunuz” diye sordum. İyi halt etmiştim. Babam celâlle yüzüme baktı; mahcup olup sükut ettim.

Peder “böyle adamlara bu tip şeyler sual edilmez oğlum, görmedin mi nasıl da buhrana soktuğunu” dedi. Ben de teeddüple bir daha ağzımı açmadım.

***

Bir gün haber geldi ki, Cemil Amca rahmete kavuşmuş. Eğer Mahmut Âli Bey kitaplarını Ötüken Yayınevi’nden değil de, “solcu” bir yerden neşrettirmeseydi, bizim entelijensiyamız belki de Cemil Meriç’i lâyıkıyla tanımayacaktı! Türkiye tarihinin az sayıdaki hakiki münevverinden biridir Cemil Amcam.

***

Peyami Safa ortaokulu bitirmişti ama Türkiye tarihine bir Attilâ İlhan’dan daha çok iz bırakmıştır.

Attilâ Bey benim için bir sukut-u hayal (hayal kırıklığı) olmuştur. Defalarca haber bırakmama rağmen beni aramamıştı. Hâlbuki pek çok eserinin altına imzamı atarım! Sadece iflâh olmaz bir komünistti ve aslında o da vatanperver ve Atatürkçü idi. Sayın Banu Avar da onun sanırım eski göz ağrılarından olsa gerek.  Neslim’le evlendikten sonra nihayet Altın Yunus’ta karşılaştığımızda “daha gayret sarf edin genç adam, benimle sohbet ve dostluk etmek istiyorsanız, epey zamana ihtiyacınız var” dedi son derece megalomanca.

***

Peki, ne oldu?

Cemil Meriç hâlâ okudukça keşfedilen bir umman, bir entellektüel ve asla unutulmayacak. Bu her iki solcu münevverin bütün kitaplarını defalarca okudum. Eğer öte âlem varsa –ki ben olduğunu düşünüyorum, orada herhâlde Attilâ Bey, Eflatun’la Sokrates’inki gibi, merhumun önünde oturmuş, “bana biraz daha öğretin efendim” diyordur.

***

Vefatından birkaç ay önce Bülent Vedia Çorak evimize gelip bizi dinine davet ettiğinde dayanamayıp istihza ettikten sonra, yoğun bir öksürük tufanından sonra, Pederim şöyle demişti bana: “Oğlum, hayatta en büyük yalnızlık fikirde yaşanandır. Bir gün gelip beni anlayacaksın; aslında inşallah böyle olmaz ama istikbali maalesef okuyabiliyorum. Beni sağcı bildiler, bilsinler. Bunlar aşılması gereken, kokuşmuş mefhumlar (notions). Sen de kendine çok emek veriyorsun. İleride sen de aynı şeyleri yaşamazsın inşallah”!

***

Oldu be Peder Bey! Medyada yazdıklarımın bir kısmını “halk anlamıyor” diye iade ediyorlar. Bilim lisanı bir felâket oldu. Vak’a filan unutuldu, her şey olguya (vakıa) indirgendi. Hâlen editörlüğünü yaptığım Literatür Symposium hâricinde vak’a kelimesini kabul edecek dergi yok. Yazılarımı gönderebileceğim birkaç dergi var; orada da editörler âdet yazıyorum, adet yapıyorlar! Yakında âlem de alem olacak… Bir de editörlük diye (musahhihlik) diye bir meslek var ya! Bunun eğitimi öğretimi nerede yapılır, hangi otoriteyle “ya… ya da” gibi nüansları “ya da, ya da” diye değiştirirler bir öğrensem daha da içime su serpilecek.

Oralardan seyretmişsinizdir. Geçen gün CNN Türk’te astronomi, astroloji filan konuştuk. İstikbalin paradigmalarından birisinin parapsikoloji olacağını söylediğimde biraz garipsendi. Hâlbuki şimdi PubMed diye bir mecra var. Orada öyle makaleler okuyorum ki, gözlerim yerinden fırlıyor. Medyumluk, telepati, clairvoyance (gözle görülemeyen şeyleri görme kudreti), reenkarnasyon… Gırla gidiyor. Gelen bir “tweette” Şia’da bu inancın olmadığı söylendi ve buna dahi itiraz etmedim.

Bal gibi var ama memlekette cehalet öyle arttı ki, neredeyse kamuoyu kararıyla malumun ilâmı dahi değişecek.

İnşallah şu Emrullah isimli Alevi delikanlısı beni arar da, senin yarım bıraktığın parapsikoloji çalışmalarını devam ettiririm. Neslim ister mi bilmem. Tekrar Nişantaşı’na dönüyoruz; muayenehaneyi geri taşıyoruz yani.

***

Bahsettiğin yalnızlığı yaşar oldum Peder Beyciğim. Lisan erozyonu korkunç. İyi ki vaktinde gitmişsiniz. Çok üzülürdünüz. Eski talebelerinden Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı ile tekrar temasa geçtik.

Prof. Dr. Yaşar Nuri’nin telefonuna hâlâ ulaşamadım ama yakındır. O da kanser geçirdi ve çok ilginç şeyler yaptı. Bulabilirsem bizim evde ağırlayacağım onları.

***

Neyse, siz keyfinize bakın. Herhalde 20-30 seneye kadar görüşürüz. Muhabbeti özledim be Peder Bey. Orada da sofra ve sohbet varsa, ne âlâ yâhu!

Beş tane orijinal kitap yazdım: Psikiyatri Tarihi-1, Psikanaliz Yanılgısı, Ruhumuzdaki Fırtınalar (Bipolar Bozukluk), Neden Siyaset, Neden Psikanaliz, Neden Düşünce diye. Son üçünde göle maya çalmak misali kendi uydurduğum bir imlâ kullandım. Alan ve okuyan pek az. Diğerlerinin de büyük gazetelerdeki tanıtımı olmadı. Bir tek Ruhumuzdaki Fırtınalar için tam iki sene emek harcadım. Meğer seviyesi yüksekmiş; satılıyor satmasına da, bunların hiçbirinden kâr etmedim henüz.

İngilizce’de vakit ve zaman için iki ayrı kelime yok. Şimdi de bunun peşindeyim.

Allah bu millete yeniden bir İstiklâl Marşı yazma bahtsızlığını reva görmesin de…

Bu arada, vahiy ve benzeri fenomenlerin psiko-nöro-fizyolojisini de yazıyorum ama Türkiye hâlen böyle bir kitabı aldıracak gibi değil. Bitirince saklayacağım ve icabında vefatımdan sonra neşredilir diye özenle muhafaza ediyorum.

Gâvurlar bunları çoktan tartışmaya başlamışlar aslında... 


Herkese sevgim ve saygımla – Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 17 Mayıs 2016 Salı

1377 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Geçenlerde Çeşme’mizin özellikle son yıllarda daha da popüler olan bir beldesine gittik. Adı bende saklı, o popüler mahallemizin, popüler sokaklarından birindeki kafeye oturduk. İşletme biraz sâkindi. Gelen afili garson kardeş, son moda kestirdiği saçlarını savura savura menüyü önümüze koyma lütfunda bulundu. Dostlarım menüyü incelerken, garsona hitaben: “kardeşim bana şöyle okkalısından bir sâde kahve yaptırıver” ricasında bulundum. Çocuk yüzüme şöyle “zavallı” dercesine, acıyarak baktı.

Şaşırdım. “Hayrola” deme cesaretini gösterdim. Çocuk bilgiç bilgiç:

 “Beyefendi bizde Türk Kahvesi bulunmaz” demez mi?

Şaşkınlıktan yerimde şöyle bir kıpırdandım.

“Anlayamadım, Türkiye’de yaşayan bizler, ülkemizin tanınmış yörelerinden birindeki kafede, “Türk Kahvesi” bulamıyoruz öyle mi? Peki sizde ne var?”

 “Efendim müessesemizde, menü listemizde de gördüğünüz gibi her türlü kahve çeşidimiz mevcut. Mocha, Espresso macchiato, espresso affogato, espresso freddo, espresso doppio, espresso restresso…

 İtalyan kahvelerinden hoşlanmıyorsanız size Brezilya, Kolombiya, Bolivya, Etiyopya gibi daha birçok ülkenin arabica, robusta kahvelerini önerebilirim. Hatta geçen hafta Papua Yeni Gine’den bir arabica geldi, hmmmm! ağzınıza damağınıza lâyık.  Daha saymakla bitmeyen filtre kafe çeşitlerimiz beğenilerinizi bekliyor.”

 ***

“Sevgili kardeşim, ben kendi ülkemde, doğup büyüdüğüm şehrimin bu güzel yöresinde, şöyle damağımı şaplata şaplata bir sâde Türk kahvesi içmek istiyorum. İşletmenizde neden bu alıştığımız, ana babamızın, atalarımızın içtikleri kahveyi satmıyorsunuz?”

"Soruma verdiği yanıt çok ilginç, çok çarpıcı, çok da düşündürücü idi:

 

“Beyefendi Türk Kahvesi diye bir kahve var mı ki, size onun servisini yapalım?”

 

Buyurun bakalım! Sinirlerime hâkim olmaya çalışarak yanıt verdim: ”Tamam kabul ediyorum, ülkemizde kahve yetişmiyor ama “Türk Kahvesi”, tarihte ilk kez biz Türkler tarafından bulunan bir kahve hazırlama ve pişirme metodunun adı. Kahvemizin kendine has tadı, köpüğü, kokusu, hatta bir sunuluş biçimi var. Bu kahvemizin kendine özgün, dünyaca tanınan kimliğini siz nasıl yok sayarsınız?”

Karşımdaki, hâlâ daha tezini bilgiç pozlarda savunmaya devam ederken bendeniz,  siparişlerini vermeye hazırlanan dostlarıma masadan kalkmalarını işaret edip son cümlemi kullandım ve hep birlikte işletmeden ayrıldık:

 “Komşu işletmeler müşteri ile kaynıyorken, sizin bir iki masa ile idare etmenizi anlıyor gibiyim. Dilerim ve umarım bu mekânda, işletme sahibi başta olmak üzere, senin tutum ve davranışlarını hoş görmeyenler bulunur…”  

65 kez okundu
0

Yusuf Kayıhan Aydoğmuş.  Yusuf Kayıhan Aydoğmuş’un Ölüm İlanı, 19 Temmuz 2015 Pazar. Zeynep Aydoğmuş’un eşi, Mediha ve Yasemin’in babaları, Richard Romney’in kayınpederi...

Prof. Dr. YUSUF KAYIHAN AYDOĞMUŞ 18 Temmuz 2015 günü vefat etmiştir. Cenazesi 20 Temmuz 2015 Pazartesi günü Çapa Tıp Fakültesi’nde saat 10.00’da yapılacak tören ardından Şişli Camii’ndeki öğle namazına müteakip Zincirlikuyu Mezarlığına defnedilecektir.

Kayıhan Hoca mütevazı ama çok dakik çalışan, öğretmeyi ve dinlemeyi pekiyi bilen değerli bir bilim adamıydı. Çapa Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi AD’nın kurucularındandı. İşine çok bağlı ve dürüst bir insandı. Tercüman Gazetesi okur diye bazıları kendisini küçümserdi.

Bir gün bir Çocukluk şizofrenisi vakasını tartışırken “raptusa dikkat” (aniden fırlayıp kendine veya etrafına zarar vermek) diyerek bizi ikaz etmişti.

O zamanlar Sevgili Meslekdaşım Uz. Dr. Meral Berkem (şimdi Profesör tabii ki) üst katta polikliniğe bakardı, biz de “bu Gilles de la Tourette olmasın, Majör Depresyon mu” diye vaka yollardık.

***

Bir gün 9 yaşında bir çocuk getirdiler. Hiç konuşmadığı ama dersleri de çok iyi olduğu için ailesi şaşkındı. Orta sınıftan, orta gelirli, kendi hâllerinde insanlardı. Sevgili Dostum Psikolog Füsun Aygölü’den azıcık da angarya gibi (mesai saati geçmişti) zekâ testi istediğimde, sonuç 160 gelince oradaki herkes şaşırmıştı.

***

 Yakışıklı, büyümüş de küçülmüş edâlı çocuk bana baktı ve “ne konuşayım ki, annem ve babam beni anlamıyorlar ama sizi beğendim” demiş, gülmekten kendimi alıkoyamamıştım. Aileye bir tedavi gerekmediğini, imkânları elverirse bir Yüksek Zekâlılar Okuluna götürmelerini tavsiye etmiştim.

***

Aziz Dostum Uz. Dr. Reha Bayar’la da (o da şimdi profesör) öğlenleri Çapa’nın sosyal tesislerinde yer içer ve sohbet eder, vaka tartışır, dünya gündeminden bahsederdik.

Galiba o da kalbini rektifiye ettirdi bugünlerde.

Sonradan ne olduğunu bilmiyorum ama keyifli günlerdi.

***

Bu arada, öğrendim ki, Merhum Pederimin pek Sevdiği Prof. Dr. Kurban Özuğurlu da Alzheimer Hastası olmuş. O da Çapa’da grup terapileri yapardı ve çok bilge bir adamdı. Solcuydu ama tam bir kuva-yi milliyeciydi.

Kayıhan Hoca’ya Allah’tan rahmet, Kurban Hoca’ya da şifa dileklerimi arz ediyorum.

Gittikçe azalmakta eski nesil, bakalım Türkiye’ye nasıl bir gelecek bırakacağız…

Bu arada, Ramazan geliyor. Lütfen hastalar ilaçlarını bırakmasın ve bilimin rehberliğinden kopmasınlar. Unutmayalım ki hastaya, gebeye ve seferiye oruç farz değildir.


Kaygıyla ve saygıyla!

Prof. Dr. M. Kerem Doksat – Tarabya – 12 Mayıs 2016 Perşembe

116 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Değerli Dostlar,

Evrimsel perspektifi de katarak yazmakta olduğu Kişilik Bozuklukları kitabını bitirmeme az kaldı.

Epileptik fenomenler, kişilik, din ve epilepsi konularını uzun uzun yazmaktayım. Öyle delile (kanıta) dayalı bilgilere ulaştım ki, içinde bulunduğumuz şartlarda bunları ne kadar entellektüellerimizle de, avamla da paylaşabilirim, tereddütteyim.

***

Maalesef bunların bir kısmını özel olarak muhafaza edip, bir gün Türkiye bu konuların özgürce tartışılabildiği bir mecraya meylederse, bir de basacak iyi bir kitap eviyle temasa geçersem ne âlâ olur diye bir ikirciklik yaşamaktayım.

***

Keşke” diyorum bazen, “Rahmetli Pederim hayatta olsaydı da, şöyle keyifle istişare edip, bunun ne kadarının nasıl neşredilmesinin daha doğru olacağını, bilhassa din psikolojisi açısından da bir tartışıp, neyi ne kadar yazmamın ve diğer insanlarla paylaşmamın daha doğru olacağını bana söyleseydi”.

***

Rahmetli, evrim (tekâmül) konusunda hiç bağnaz değildi. Bir seferinde, bu mevzuun tartışılacağı bir toplantıya giderken bana fikrimi sormuştu. Ben de “babacığım, neden tekâmül hep daha basit olandan daha karmaşık olana, muhafazası kolay olandan güç olana doğru olmakta, istersen bunları da vurgula” demiştim.

Tatlı bir tebessümle “ben senin fikriyatının bu noktalara ulaştığının farkında değildim; haklısın. Yalnız, bunları bizim ulemaya anlatmak, hele ikna etmek pek müşkül olacak evlâdım” demiş ve ilave etmişti. “Bu konunun istikbali çok parlak... Sen akupunktur ve parapsikoloji konularının yanı sıra, tekâmül bahsini de işle ve yazabileceğin kadar yaz ve hep çok oku” demişti. Akabinde de “sen bir teleolojiden (ereksellikten) bahsediyorsun, ontolojik ve varoluşçu zaviyelerden de bu çok enteresan” diye ilave etmişti.

***

Bruno’nun, Hallâc’ın veya Jackues de Moley’in akıbetlerine uğramamak için, klavyeye aldıklarımın bir kısmını şimdilik setredeceğim. Umarım ben de onların yanına gitmeden ortalık daha müsait bir hâl alır da, bütün yazdıklarımı hiç kimseden veya merciden çekinmeden piyasaya sürebilirim.

                   İlim ilim bilmektir

                   İlim kendin bilmektir

                   Sen kendini bilmezsin

                   Ya nice okumaktır

 

                   Dört kitabın mânâsı

                   Bir elifi bilmektir

                   Sen Elif’i bilmezsin

                   Ya nice okumaktır

Bu harikulâde sözler Yûnus Emre’ye aittir. Hani şu Balım Hatun’a kavuşamayınca Hakikatin sırrına gönül koyan derviş…

***

Atillâ Özdemiroğlu da akciğer kanserinden vefat etti. Tanışırdık; bir keresinde Moda Deniz Kulübü’nde ağırlamıştım kendisini. Hep dalgın ama mütebessim çehresiyle hatırlanacak.

Adana’dan İlker de oralara geçmiş, eski Çukurova Üniversitesi Rektörlük Sekreteri’nin oğlu. Tanırsınız anacığımla.

Nurlar içerisinde yatsın hepsi de. Oradaki herkese gönül dolusu selam ve sevgiler.

***

Ben daha en az 20 sene bu taraftayım. Gene rüyalarımı teşrif edin olur mu?

Genç arkadaşım da Murat Şaşzade de çok güzel bir kitap yazmış ve bana yollama zarafetini göstermiş. Yarın onu tekrar ve sindirerek okuyacağım: Kuklacıların Oyunu. Gıpta ettim.

Özetini yazarım.

***

Bu arada…

Türkiye bize emanet ettiğiniz gibi hiç değil Peder Beyciğim.

Mezarınıza gelip duamı edeceğim. Nasıl olsa fark edersiniz.

Bu arada, “sistem” sanırım Hillary Clinton’u Başkan seçtirecek.


 

Oral Ofis skandalından, Kilise sayesinde kurtulup ciddi bir de Majör Depresyon geçiren Bill, biseksüel Başkan’ın arkasındaki First Man olmayı nasıl içine sindirecek. Eminim ki kendisine antidepresan vererek tedavi etmişlerdir.

Bir de, bizim buralar için ne planlar, tezgâhlar dönecek; göreceğiz.

Sevgiyle ve sağlıkla kalın…

Cânan'la dün kulaklarınızı çınlattık.

Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 21 Nisan 2016 Perşembe

358 kez okundu
0

Posted by on in Genel

Bir adam düşünün ki herkes onu çok severdi. Hemen bütün zenginleri tanırdı ama tam bir tevazu numunesiydi.

engin berker ile ilgili görsel sonucu

Bir zamanlar çok sık buluşurduk sık sık yemeğe çıkardık. Özal’ın eski terzisini de -ki çok zengin bir adamdı, her türlü insanı da yakından tanırdı.

Kendisiyle ilk defa Cevat Gökşin ağabeyimin fabrikasının bahçesinde tanışmıştım; oradaki çoluk çocuk demeden bizi ağırlardı.

***

 

Cevat Ağabeyimin Rahmetli karısı Christina elinde tepsiyle koşturur, hepimize bir şeyler ikram ederdi. Herkes elinde diğerkamlık numunesi olacak bir şekilde koşturur ve çocuklar gibi eğlenirdik.

***

O zamanlar şimdiki gibi değildi, ben de çok gençtim. O ısmarlardı ama ben de altta kalmazdım. Hiç kimseye eyvallah demezdi ve Futbol Federasyonu üyeliği, Büyük Kulüp âzâlığı dâhil, her yere girer çıkardı.

Remzi Sanver o zaman henüz çocuktu, kısa pantolonluydu. Geçenlerde kaybettiğimiz babası da gencecikti.

Engin Ağabey hepimizin hâmimizdi ve çok sevilirdi. Âhenk adamıydı ama Örs’te de çok sevilirdi.

Kah şu lokantaya, kah bu lokantaya giderdik, O en az üç kere ikram ederdi. Hiç böbürlenmesi yoktu.

***

Cânan belki hatırlamaz ama onu çok sever ve bir gün Etiler’deki bir sitedeki havuzda onu sımsıkı sarılarak sevmişti.

Çok mütevazıydı ve asla kimseleri kırmazdı; tek derdi sevmek ve sevilmekti. Bir gün bana geldiğimde “sen benim dostluk adayımsın, hiç merak etme hiçbir sorun çıkmayacak” demişti.

***

Aynen de öyle oldu ve özel bir törenden başarıyla geçmişti.

Bir gün karşılaşmıştın özel bir yerde, “o benim oğlum” demişti.

Futbol Federasyonunda üyeydi ve onun zamanında hiçbir sorun yaşanmazdı.

Gezip dolaşmayı çok severdi tam bir Epiküryendi. Sık sık buluşurduk ve her telefonunu derhal açardı.

Bir gün öğrendim ki Adana’dan arkadaşım Hasan Arat’la beraber seyahate çıkacakmış. Hasan İngiliz asilzadeleri gibi bir adamdı. Hasan o zamanlar Galatasaray’da basketbol oynardı ve pek popülerdi. Hasan'ın İngilizcesi biraz kırıktı ama Adanayı bütün dünyada temsil edeceği bir rol üstlenmişti. Tarsus Amerikan Koleji mezunu da değildi ama nedense öyle demeyi tercih ediyordu.

Sonradan pek başarılı olamadıkları ortaya çıktı. Kurduğu fabrika zor durumdaydı nedense benim aramalarım cevapsız kalıyordu. Sanırım ve dilerim hayattadır.

Ben de mekâna bir yazı koymuştum. Buna biraz canı sıkılmıştı ama dost yalan söylememeliydi.

Nitekim o dönemdeki çabalarında başarılı olamayacakları ortaya çıkmıştı.

***

Ağabeyi Hıfzı Arat’ın eşinin de bana sonradan bir işi düşmüş ama nedense herhangi bir şey ödememişti; eski dosttur diye bir şey talep etmemiştim. Sonradan o da vefat etti.

Engin Ağabey bütün şarkıcıları ve gerçek sanatçıları tanırdı.

Bir gün Fenerbahçe’nin önde gelenlerinden bir üst düzey yöneticisinin havuzlu bahçesine gitmiştik; her taraf ormanlıktı ve “bak Keremciğim buralara izinsiz kimseler giremez çünkü çok iyi korunur” demişti.

***

Orada şarkı söyledik ve meşk ettik. Köfteleri karısıyla birlikte pişirmişti ve keyfi de pek yerindeydi. Epey geç evlenmişti çünkü hayatı yaşamayı pek iyi bilirdi, bana uzun uzun eski anılarını anlatırdı.

***

Sonra bir baktım ki benim bir giriş törenimi teşrif etmiş…

Ben Kerem’i çok eskiden beri tanırım” diye bana destek ve kefil olmuştu.

Bir öğrendim ki bu harikulade dirayetli ve sevecen adam, ağabeyim ve hocam o mel'un hastalıktan, kanserden dolayı vefat etmiş.

İçimden bir tel, bir hüzün ve keder daha koptu ve çok üzüldüm.

Geriye büyük bir sevgi eşini, karısını ve biricik kızı Aslı Berker’i bırakarak göçüp gitmiş.

Dr. Aslı Berker

Dilerim bu son elem olur ama artık onu göremeyeceğim ve çok üzgünüm. Belli ki herkes bir gün ölecek ama bu kadarı da fazla.

Cenazesine yetişemediğim için çok üzgünüm, adam gibi bir adamdı.

Allah rahmet eylesin, ışıklar içinde yatsın... 

Mehmet Kerem Doksat – Bodrum - 11 Nisan 2016 Pazartesi

345 kez okundu
0