Konuyu kolay anlaşılabilir hâle getirebilmek için bir S sembolü kullanalım ve alfabetik sırayla irdeleyelim…
Saadet: Diğer adı mutluluk olan olağanüstü bir paylaşım ve etkileşimdir. Tek taraflı olmaz, olamaz. En az iki veya daha fazla kişi arasındaki dayanışma, empatik, hâttâ sempatik paylaşım ve yaşantıdır. Vazo gibidir, kırmamak için emek harcanmalıdır.

Sabır: Beşerî münasebetlerde mutlaka beşerî hatalar da yapılır. Hiçbirimiz Allah değiliz, mükemmel hiç değiliz. Beşer yaşar da şaşar da… Ufak tefek hatalarından veya özensizliklerinden dolayı insanları silmek veya üzerlerine çentik atmak bizi önünde sonunda hüsrana sürükler… Unutmayalım ki bizler de beşeriz ve mutlaka da bir yerlerde şaşarız. Başkasının bize yapmasından hoşlanmadığımız şeyleri asla onlara uygulamamalıyız ve lâyık olana sabır göstermeliyiz.
Sadakât: Sadakât basitçe bir “bağlı kalma durumu” değildir. İlişkilerin veya ilişkinin bağlamına göre cinsel, duygusal, toplumsal, sınıfsal, millî, mânevî, itikadî… her mânâdaki vefa bu kapsamdadır.
Sâhicilik: İlişkilerde “mış” gibi olmamak, kendi ve gerçekten kendi olmak…
Samimiyet: İlişkinin bağlamına göre mesafe anlamında ince ayar gerektirse de, özünde hep “cân-ı yürekten olmayı” yaşamak ve yaşattırabilmek…
Sakınmak: Muhatabınızı kendiniz gibi korumak, kollamak, hakkını yedirtmemek, dedikoduyla, gıybetle yıpratmamak…
Sarılmak: Mânen veya maddeten, sevgi nesnelerinize içten gelen bir hulûs (gönül temizliği) ile sarılınız…

Saygı: İçinizden gelerek göstereceğiniz hürmetin sarmayacağı, şifâ vermeyeceği yara yoktur.
Sebat: Bütün bunlarda sebatkâr değilseniz, değişkenseniz, o münasebet yürüyemez…
Seçmek: Megalomanca bir kendini beğenmişlikle seçmek değil ama kiminle, hangi dozda ve ne derecede samimi olacağınıza dikkat ederek seçin insanları, söylemleri, kelimeleri…
Sevilmek: Dünyânın en güzel şeyidir ancak severseniz sevilirsiniz.
Seviye: Her anlamda ve mânâda korunması gereken bir elmastır.
Sevmek: Dünyânın en güzel şeyidir ancak sevilirseniz severseniz. Sevmek öğrenilebilir!

Sıkmak: Ancak sıkıldığınızda ne olduğunu anlarsınız; muhataplarınızın gözlerini takip ediniz, anlarsınız…
Yazının tamamını okuyun »
Bu Yazıyı Paylaşın
Fransa’dan ne çıkacak olursa olsun, sopa bir kere gösterildi.
ABG’den de tek bir nokta atışı yapıldı, şimdilik!
Suriye çok güçlü bir ülke olduğu için, orayla ilgili sözüm ona bütün müdahalelerimiz los Palavros kıvamındadır. Suriye’nin etnik yapısına bir bakalım: %77-83 Arap , %7-8’i Kürt, %5-6 Türk,%2 Ermeni, %1 Çerkez, %1 diğer, ayrıca Filistinli ve Iraklı mültecîler. Dinî grupları: Sünnî (%74), Nusayrî (%12), Hristiyan (%10), Dürzî (%3) ve az sayıda diğer İslâmî hizipler (İsmailî, Caferî), Yahudi ve Yezidi. Nüfusu yaklaşık 12.524.000. Yıllık nüfus artışı %3.5 dolayında. Resmî lisanı Arapça… Sami soyundan gelen Araplar olduğu için, Suriyeliler genellikle Sami dilinden gelen Arapça’yı konuşuyor. Bundan başka ayrıca Türkçe, Süryanice, Kürtçe, Ermenice ve Çerkezce de konuşulmakta. Nüfusun hemen hepsi Müslüman, çok az bir bölümü Hristiyan. Bu Hristiyanlar genellikle Katolik, Ortodoks, Suriye Ortodoksu, Monofist, Protestan, Keldanî ve Nesturî gibi ayrı gruplar hâlinde. Müslümanların büyük bir bölümü Sünnî. Ayrıca Alevîler, İsmailîler ve Dürzîler de var. Çok az sayıda Yezidî, Rafizî ve Şiî mevcut. Nüfusunun yarısı okuma yazma biliyor. Genç nüfusun %60’ı okula gitmekte…
Emperyalizm istediği kadar misenformasyon ve dezenformasyon yapsın, halk işgâle karşı direniyor, kolay lokma değil. Bizi zorla düşman ettiler!
***
Rauf Denktaş gibi (Atatürk’ten sonra gelen en büyük devlet adamlarımızdan) bir kahramanın ardından göstermelik birkaç günlük mâtem ile yetinenler, Hrant Dink davası konusunda birden bire aslan kesildiler. 19 Mayıs 1919, Millî Mücadele için Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarihtir. Bu tarih Yunanistan’da ”Pontus Rum Soykırımı Günü” olarak deklare edildi. Daha geçen sene Yunanistan’da Pontus Rum Dernekleri temsilcisi Konfederasyon Başkanı Haralambos Apostolidis, “Türkiye 353 bin Pontuslu’nun katlini tanımalıdır” dedi. Türkiye’nin kabûl etmemesi durumunda Pontuslu Rum’ların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye aleyhinde dava açacakları tehdidinde bulundu. Yunanistan’ın organizasyonunda toplam 200 civârında Pontus Derneği kurdurmuştur. Bu derneklerin koordinasyonu için federasyon yapılanmasına gidilmiştir:
- Avustralya Pontuslular Dernekleri Federasyonu,
- Almanya Pontuslular Dernekleri Federasyonu,
- ABD ve Kanada Pontuslular Dernekleri Federasyonu,
- Kazakistan Elen Cemaatleri Federasyonu,
- Ermenistan Pontuslular Birliği,
- Kıbrıs Pontuslular Birliği.
Terör olaylarını lânetlerken Ermeni’lerin ve Rum’ların sinsice plânlarının maksatlarını ve maksatlarına ulaşmalarını engellemek için ne gibi sivil direniş başlatabileceğimizi düşünüyoruz. Kıbrıs’ta aynı sinsice plân azdırılmışken, Kıbrıs Türk’lerinin bir kısmı, Anavatan Türkiye’de eğitilmiş ve Ada’ya geri yollanmıştır. Kahraman Rauf Denktaş Kıbrıs Mukâvemet Teşkilâtı’nı, düzensiz faâliyette bulunan 3 teşkilâtı bir araya getirerek kurulmasına öncülük etmiş ve Kıbrıs Direnişi’nin sembolü olmuştur. Kıbrıs Türk’ünün silâhlı direnişi Anavatan’ın desteğiyle siyasî başarıya dönüşmüştür. Rahmetli Denktaş bağımsızlığı ilân ettiğinde düşmanların KKTC’yi rahat bırakmayacağını bilecek kadar tecrübeli bir devlet adamıydı. Onun için gevşemeden mücadelesine son nefesine sâhip çıktı. Rahmetli kahramanın hayat hikâyesi gerçekten Türk gençlerine örnek olacak bir hikâyedir.
Mevcut gelişmeler maâlesef bu yöndedir.
***
Bakın internette benim de seyrettiğim kayıtın deşifre edilmiş hâline: Önce, Sn. Rıfat SERDAROĞLU’nun makâlesini iyice bir kıraat edelim…
Denktaş’ı Zâten Öldürmüşlerdi
Sayın Denktaş ve Kıbrıs ile ilgili çok özel anılarımız var. Önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşmayı düşünüyor, Denktaş’a Allah’tan rahmet diliyor ve onu, 1974 Kıbrıs çıkarmasında ve öncesinde şehit olan kahraman vatan evlâtlarına emânet ediyorum. Mekânı cennet olsun…
Onun arkasından çevrilen dolaplar, onun bir ömür süren mücadelesini karalamaya çalışan devlet ve siyaset adamı müsveddeleri, kendisine Türkiye’de bir araba, birkaç koruma dahi tahsis etmeyenler şimdi utanıyorlar mı acaba? Ne gezer!
Sizlere, hiç yorum yapmadan 24 Nisan 2004 “Annan Plânı” Referandumu’ndan hemen sonra Başbakan Erdoğan ve dönemin KKTC Başbakanı M. Ali Talat arasında geçen ve bugüne kadar yalanlanmayan bir konuşmayı aynen yazıyorum;
RTE: Şimdi işte Aralık 2004’e kadar biraz sabırlı gitmemiz lazım.
MAT: Doğru, doğru.
RTE: Yâni o şeyi meselâ, devlet mevlet işini biz hiç dile getirmeyelim. Başkaları getirsin dile…
MAT: Neyi, neyi, neyi?
RTE: Yâni “iki devlet olarak tanımamız lâzım”, şudur budura, bunu.
MAT: Ha… O çok zor, yâni elde edilemeyecek şeyleri şimdi atmamak lazım.
RTE: Hiç dile getirmeye gerek yok.
MAT: Evet, evet, evet…
RTE: Şey noktasında da bence 1 numara (Denktaş) ile fazla dalaşma.
MAT: Kiminle?
RTE: Yani 1 numarayla, 1 numarayla.
MAT: Haa. Yok şimdi bakın.
RTE: İlkeyi, ilkeyi koyuyorsun ortaya, ya bak şimdi bana sordular bu akşam, ben şunu söyledim.
MAT: Dinledim, dinledim, dinledim.
RTE: Ha dinledin değil mi, yâni bir şeyi savundu.
MAT: Ama ama ama bakın şimdi size bir şey söyleyeyim.
RTE: Halk da %65 ile karşısına dikildi. Olay budur.
MAT: Şimdi benim bütün maksadım şu. Bir kere Denktaş’la bu yeni diplomatik atak sürecini sürdüremeyiz.
RTE: Zâten o artık…
MAT: Çünkü o insan orda o orda olduğu sürece, resmin ortasında, bence kimse bize rağbet etmez.
RTE: Mehmet Ali Bey, ben size bir şey söyleyeyim mi? Artık o bitmiştir.
MAT: İşte onu diyorum, ben de onu söylüyorum.
RTE: Yâni onun. Ama artık onu sizin söylemenize gerek yok artık. Yâni şu anda o artık muhatap olmaktan bile çıkmıştır.
MAT: Evet… Yâni onu şey… kaale almayacağız. Başka çaresi yok,
RTE: Tabii canım yaa.. Yâni hayır yâni, sizin onu şey yapmaya, söylemenize bile gerek kalmıyor artık. Dünyâda o bütün itibâr kaybına girdi. Nerede, Burgenstock’ta bir defa… Bitti o…
Başbakan Erdoğan, bu sabah bir başsağlığı mesajı yayınladı: “Denktaş’ın idealleri ebediyen yaşayacaktır…”
Kıbrıs dolaylarından bir ses duydum: “Hadi lennn…”
Rıfat SERDAROĞLU
***
Yâni KKTC bitmiştir!
***
Kürtler alenen tavır koydular ve en geç Bahar’da kalkışacaklar (şimdi çok soğuk da ondan)!
Güneydoğu gitmiştir.
***
Ekonomi perişan hâlde ve bir Lâle Devri içerisindeyiz.
TSK bimarhânede.
Atatürk’ü hatırlatacak her şeyi fütursuzca siliyorlar.
İşte, eğer bunu da başarırlarsa…
Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti bitmiştir!
Mehmet Kerem Doksat – Tarabya – 19 Ocak 2012 Perşembe
Bu Yazıyı Paylaşın
KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın ölümü beni derinden üzdü. “Derinden” lâfını hiç sevmem, çünkü sûiistimal edilir çoğu kez. Ama ben, bu sefer gerçekten “derinden” üzüldüm. “Neden” diye sorunca kendime, epey uzun bir yanıtla karşılaştım:
Bir zamanlar küçüktüm. Çok az şey görüp geçirmiş, tatlı hayâllerle büyümüştüm. Sonra bir anda, “hızlandırılmış hayat dersinde” buldum kendimi. Sanki ilâhî bir güç “ham” kaldığım kanaâtine varmış ve beni kızgın tavaya atmıştı…
Çok canım yandı, ama çok da iyi oldu. Bir sürü insan tanıdım. Hâlâ bir kısmını öfkeyle veya sevgiyle anarım.

Aslında en çok dersi, “sevemediklerimden” aldım. Zarfı zarfıma uygun gibi görünse de, doku uyuşmazlığı yaşadıklarım öğretti bana “insan olamamanın” püf noktalarını.
Uzaktan bakıp hayran olduklarımın içini açıp kahroldum. Dahası, “yanıma yaklaşmasın” dediklerime denk gelince onları “yanımdan ayıramaz” hâle gelerek şaşırdım. Yazının tamamını okuyun »
Bu Yazıyı Paylaşın
Yazar: Austin Bay
Austin Bay kimdir?

Amerikan ordusundan albay olarak emekli oldu. Pentagon’da dört sene savaş manevrası danışmanlığı yaptı. Columbia Üniversitesi’nde İngilizce ve mukayeseli edebiyat üzerine doktorasını yaptı. Ortadoğu tarihi ile geniş araştırmalarda bulundu.
Son olarak ATATÜRK- Lessons in Leadership from the Greatest General of the Ottoman Empire (ATATÜRK- Osmanlı İmparatorluğunun En Büyük Komutanından Liderlik Dersleri) adlı kitabı yazdı. Kitabın önsözünü yazan Generak Wesley Clark, Mustafa Kemâl Atatürk’ü 20. Yüzyıl’daki en başarılı lider olarak görüyor.

Austin Bay diyor ki “Mustafa Kemal Atatürk, önsezileri güçlü bir Müslüman, devrimci bir devlet adamı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur. Batı onu en iyi Gelibolu’da müttefikleri bozguna uğratıp Osmanlı İmparatorluğu’na en büyük zaferini kazandıran Osmanlı Subayı olarak tanıyor. Örnek bir subay olarak ün yaptıktan sonra, Türk’lerin bağımsızlık savaşında önderlik yaptı, kadınlara eşit haklar verdi ve Batılı giyim tarzını benimsedi. Aydınlanma’dan derince etkilenerek, politik, kültürel ve ekonomik alanlarda giriştiği reformlar impratorluğu modern ve seküler devlete dönüştürdü. Askerî ve politik alanda; operasyonel, stratejik ve büyük stratejinin arıtılmış bölgesine getirme kanalıyla bütün zorlukların üstesinden geldi. Âcil ve nihâî olanı birleştirme becerisi, 21. Yüzyıl’da askerî güçlüklerle uğraşan liderlere önemli bir ders olarak fayda sağlar. Arkasında politik, askerî ve modernleşme mirası bırakarak, Müslüman bir ulusu Batı parlamenter ve lâik sisteme dönüştüren tarihteki tek başarılı lider oldu.

Kitap güzel eleştiriler aldı ki, bu yorumlar yazarın kişisel başarısının ötesinde, Atatürk’ü anlama ve Türkiye Cumhuriyeti’nin önemini kavrama noktasındaydı.

Not: Hocamızın ve Mekâncıların yeni yılını kutlu olsun!
Uğur Alkan – USA – 15 Ocak 2012 Pazar
Bu Yazıyı Paylaşın
Dört koca yıla, insan ömrünün oldukça uzun bir dönemine denk gelen bir süre insanların özgürlüğünden yoksun bırakılmasının çağdaş hukuk sistemlerinde savunulacak yönü yoktur.
Avrupa İnan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) tutukluluk süreleri en çok 2 yıl, toplu suçlarda ise yarısınca uzatma ile en uzun 3 yılla sınırlıdır. Türkiye 60 yıla yakın bir süredir, Avrupa Konseyi Üyesi olarak bu hukuk sistemine bağlıdır. Söz konusu sözleşmeyi, iç hukukunda geçerli kılmak üzere üstün hukuk normları demeti olarak kabûl etmiştir.
Katlanılamaz derecede uzayan ve insanların neyle suçlandıklarını bile tam anlamıyla bilmedikleri bir süreç, âdeta bilerek ve isteyerek mi sürdürülmektedir? Çünkü rejimin, TBMM eliyle pozitif normlarda düzenleme ve tutukluluk sürelerini uluslararası yükümlerimize uygun duruma getirme olanağı vardır. Fakat Parlamento’da ezici çoğunluğa sâhip olan iktidar partisi, salt göz boyayıcı söylemlerle yetinmekte, somut adım atmamaktadır.
Dört yılı bulan ve aşan tutukluluk sürecinin insan psikolojisinde doğuracağı çok ağır yıkımı değerlendirmek için hekim olmak gerekmez… Yargıç ve savcılar, bu değerlendirmeyi öncelikle yapması gereken profesyonellerdir. Dolayısıyla, bu olağanüstü zorlaştırılmış koşullarda savunma yaparken söylenen sözler, geniş bir hoşgörü ile karşılanmak gerekir. Hele hele hukuk doktorası yapmış 40 yılık hukukçu kimi sanıkların, kutsal savunma haklarını kullanırken söz ve eylemlerini -suç ögesi oluşturmamak için- yargı kurulundan daha az özenle belirleyecekleri söylenebilir mi? Bu koşullarda, 4 yıldır tutuklu hukukçu sanığa, savunmada suç işlediği savıyla 16 yıl hapis cezası vermek ve bu cezanın ucunu açık tutmak, yargı kurulunun yansızlığını tümü ile yitirmesi mi demektir? Üstelik bu sanığın bir avukatı, 16 duruşma boyunca savunmadan alıkonulmuştur.

Prof. Dr. Ahmet SALTIK…
Tüm bunlara karşın, söz konusu kurul, redd-i yargıç istemlerini tereddütsüz geri çevirmektedir.
Silivri’de hukuk artık adaletin değil, yargısal şiddetin, zulmün bir aracına mı dönüştürülmüştür?
Çok uzun tutukluluk süreleri ile sanıklar âdeta suç işlemeye zorlanmakta, hâttâ azmettirilmektedir! Yazının tamamını okuyun »
Bu Yazıyı Paylaşın