Su anda bu yaziyi 0 kisi okuyor.
Bu yazi toplam 3392 defa okundu.
Bu yazi bugun 2 defa okundu.


Bu makaleyi Facebook'da Paylas

BİPOLAR BOZUKLUK ve MİGREN İLİŞKİSİ

ÖZET

Bipolar Bozukluk (BB) ve migren arasındaki muhtemel nedensel ilişkiler, mekanizma ve beraber görülme sıklığı konuları literatürde şaşılacak derecede az araştırılmış bulunmaktadır. Mevcut veriler, gerek BB-1 ve gerekse diğer BB alt-tipleriyle migren arasında her üç açıdan da önemli benzerlikler ve yakınlıklar olduğu yönündedir. BB vak’alarında migrene, migrenlilerde de her türlü duygudurum bozukluğuna anlamlı derecede sık rastlanmaktadır. Bu makalede, her iki klinik entitenin çeşitli özellikleri, komorbiditeleri ve tedavilerindeki benzer yönler gözden geçirilmiştir.

RELATEDNESS OF BIPOLAR DISORDER WITH MIGRAINE ABSTRACT

The issues of probable causal relations, mechanisms and the frequency of cooccurrence of migraine and Bipolar Disorder (BD) are surprisingly underestimated in the literature. The present data strongly suggests that important similarities and resemblances exist between both BD-1 or BD-subtypes and migraine in all three aspects. Migraine is significantly high in BD cases, and migraine sufferers are quite prone to mood disorders. In this article, various aspects, comorbidities and common therapeutic strategies of both entities are reviewed.

KAVRAMSAL TARTIÅžMALAR

Algolojiyle psikiyatrik liyezonun önemi son yıllarda daha fazla anlaşılmaya baÅŸlanmıştır (Doksat 1993). BaÅŸ aÄŸrılarının psikiyatrik yönü çok vurgulanmış ama üzerinde ÅŸaşılacak kadar az çalışma yapılmış bir konudur (Doksat 1991). 1990 yılında yayınlanan bir araÅŸtırmada (Brandt ve ark.) 162 vak’alık ÅŸiddetli migrenden muzdarip bir seride Genel SaÄŸlık Anketi verilmiÅŸ ve bunlarda saÄŸlıklı kontrollere oranla 2.5 misli fazla “psikolojik semptoma” rastlandığı, kadın migrenlilerde Eysenck KiÅŸilik Anketi’nde psikotizmin yüksek bulunduÄŸu, genel olarak da nörotisizm ve yalancılık skorlarının yüksek olduÄŸu bildirilerek, bu bulguların klasik migrenin “psikolojik anormalliklerle” ilintili olduÄŸunu telkin ettiÄŸi yazılmıştır. Bu ve benzeri eski araÅŸtırmaların sonuçları, zâten kronik ve bezdirici migren gibi bir problemi olan kiÅŸilerin üzerinde yapılmış olmaları, envanterlerin onlar bu süreci yaÅŸarken uygulanmış olmaları sebebiyle hatalı pozitifliÄŸe yol açtığı için, artık, güvenilir bulunmamaktadır. Gerek gerilim gerekse karma (migren + gerilim) baÅŸ aÄŸrıları kadınlarda bastırılan öfke ve depresyonla sıklıkla iç içedir (Venable ve ark. 2001). Migrenle akraba bir entite olan küme (cluster) baÅŸ aÄŸrılarında bile, aÄŸrıların baÅŸlamasından önceki bir senede anksiyete bozukluklarına rastlanma oranının arttığı bildirilmiÅŸtir (Jorge ve ark. 1999) –ki, baÅŸlangıçta anksiyete bozukluÄŸu gibi baÅŸlayan vak’aların bir kısmının zamanla tipik veya silik bipolarite tanısı aldığını müşahede etmekteyiz.

Bipolar Bozukluk’la (BB) fenomenolojik açıdan büyük benzeşmeleri bulunmasına rağmen, bipolariteyle migren arasındaki bağlantı yeterince araştırılmamıştır. Çalışmalar, daha çok, Ünipolar Majör Depresif Bozukluk (MDB) üzerinde yoğunlaşmıştır. Ünipolar MDB’de hayat boyu hastalanma oranları erkekler için %5-12, kadınlar için %10-25 olarak bildirilmektedir; yâni kadınlarda erkeklere oranla üç misli fazla rastlanmaktadır (American Psychiatric Association 1994). Aynı oranlar, kabaca, migren için de geçerlidir (Jay 1999); meselâ erkeklerin %8’inin, kadınların da %14’ünün 4 haftalık bir dönemde migren sebebiyle okul veya işlerindeki bir günlerini kısmen veya tamamen değerlendiremedikleri gösterilmiştir (Linet ve ark. 1989). Premenstrüel dönemde migrenin daha fazla görüldüğü şeklindeki klasik görüş son çalışmalarla yıpranmış, buna karşılık, mensten 2 gün önce ve sonrasına karşılık gelen dönemde ağrıların daha şiddetli olduğu gösterilmiştir (Stewart WF ve ark. 2000a). Bunun önemi, Premenstrüel Disforik Bozukluk (PMDB) ile silik bipolarite arasında anlamlı ilişki bulunmasından dolayıdır (Akiskal 1994, 1999, Perugi ve ark. 1998). Ayrıca, BB tanısı hâlâ yeterince doğru oranda konulmamaktadır (Ghaemi ve ark. 1999).BB ile migren ilişkisinin metodolojik açıdan da güvenilir bir şekilde incelendiği, tarafımızdan ulaşılabilen en önemli çalışma Mahmood ve arkadaşlarınınkidir (1999). Bu araştırmada, Uluslararası Baş Ağrısı Topluluğu’nun kriterleri ve Dunedin Bipolar Araştırma Formu’nun verildiği 117 hastadan 81’i (%69) araştırmayı tamamlamış ve 21’nde (%25.9) migren olduğu bulunmuştur. Bipolar erkeklerin %25’inde, kadınların ise %27’sinde tesbit edilen bu rakamlar genel toplumdakinin takriben beş misli yüksektir. Gene aynı çalışmada, BB’nin başlama yaşının düşüklüğüyle migren komorbiditesi arasında da pozitif bir ilişki tesbit edilmiş, bu durumun nispeten şiddetli bir BB formunun belirleyicisi olabileceği vurgulanmıştır.

Gerek erken çocukluk çağında gerekse yetiÅŸkinlik döneminde yaÅŸanan stresör hayat olaylarının baÅŸ aÄŸrılarının geliÅŸmesinde önemini teyit eden güvenilir çalışmalar mevcuttur (De Benedittis ve Lorenzetti 1992, Passchier ve ark. 1991, Cui ve Vaillant 1996). Psikotik, paranoid ve benzeri baÅŸ aÄŸrıları genel olarak bütün baÅŸ aÄŸrılarının %2-3′ünü oluÅŸturmaktadır ve atipik özelliklerinden dolayı, bu tip hastalarda, rahatlıkla ve tabii yanlışlıkla, daha sık rastlanan diÄŸer baÅŸ aÄŸrısı teÅŸhislerinden birisi konmaktadır (Brandt J, Celentano D, Stewart W, Linet M, Folstein MF (1990) Personality and emotional disorder in a community sample of migraine headache sufferers. Am J Psychiatry, 147: 303-308. Doksat MK (1993) Algolojik psikiyatri. Düşünen Adam, 6(1-2): 51-56. Doksat MK, Karaca E (1996) Migren ve depresyon. AÄŸrı 1996; 8(1): 5-13. Fordyce WE (1988) Pain and suffering: a reappraisal. Am Psychol, 43:276. International Association for the Study of Pain Subcommittee on the Taxonomy, classification of chronic pain 1986, Doksat ve ark. 1993). Her türlü baÅŸ aÄŸrısının mutat olduÄŸu dissosiyatif bozukluklarda, özellikle Dissosiyatif Kimlik BozukluÄŸu’nda refakâtçi depresyon hiç de nâdir deÄŸildir (Putnam ve ark. 1986, Putnam 1989). Dissosiyatif bozukluklarda baÅŸ aÄŸrısına özellikle çok rastlanır. Son derecede tartışmalı bir teÅŸhis olan Dissosiyatif Kimlik (ÇoÄŸul KiÅŸilik) BozukluÄŸu’nda (Sorias 2000) kimlikten kimliÄŸe geçerken baÅŸ aÄŸrısının mutat olduÄŸu söylenir, hattâ farklı kiÅŸiliklerinde farklı tip baÅŸ aÄŸrıları (biri de migren) olan bir ÇoÄŸul KiÅŸilik BozukluÄŸu vak’ası dahi bildirilmiÅŸtir (Packard 1986); literatürde baÅŸka bir örneÄŸini bulamadığımız böyle bir vak’aya, yirmi senelik baÅŸ aÄŸrısı çalışmalarımız boyunca nedense biz hiç rastlayamadık. Psikotik ve benzeri baÅŸ aÄŸrılarını incelediÄŸimiz bir araÅŸtırmamızda 10 hastada atipik baÅŸ aÄŸrısı, 2’sinde bel aÄŸrısı, 1’inde mastalji, 1’inde ise burnu da içine alan atipik yüz aÄŸrısı mevcuttu ve baÅŸka hiç bir tedaviden faydalanmayan bu vak’alardan %83’ü 2-8mg/gün dozlarında pimozid’e orta ilâ çok iyi derecede cevap vermiÅŸlerdi (Doksat ve ark. 1995).

SOMATİZASYON, ALEKSİTİMİ ve SOMATOTİMİ

Aleksitimi kişinin kendi duygudurumunu farkında olmaması demektir. Depresyondan bağımsız olarak, bir kişilik özelliği hâlindedir ve depresyon düzelse de varlığını sürdürür Parker ve ark. 1991, Wise ve ark. 1995). Böyle kişiler literal ve banal düşünce yapısında olan, duygularını tanıyamayan ve yaşayamayan, hayâl dünyaları fakir ve genellikle işlerine aşırı düşkün, simgeleştirme ve fantezi yaratma kapasiteleri az, psikolojik zihinlilikten mahrum, duyguişlemi yetersiz insanlardır (Troisi ve ark. 1996, Weinrby 1995). Özellikle yarışmacı hayata ayak uydurmaya çalışan, entellektüel ve çok çalışan erkeklerde daha sık görüldüğü bildirilmişse de (Lane ve ark. 1998, Aydemir ve ark. 2000), her türlü kişilik yapısında ve iki cinsiyette de rastlanabilen bir durumdur (Dereboy 1990). Hâlen en sık kullanılan Toronto Aleksitimi Ölçeği’nin ülkemiz toplumu için geçerliliğinin iyi araştırılması gerektiği kanaâtindeyiz (Bagby ve ark. 1986). Somatotimi kişinin olumsuz duygudurumunu bedenine yatırarak [kateksis] somatize etmesi demektir ve aleksitimiyle birlikte görülür. Maskeli (aleksitimiksomatotimik) depresyon vak’alarında yaygın somatik yakınmalar ön plândadır veya irritabl kolon sendromu, astmatiform nöbetler, hipertansiyon gibi psikosomatik gösterilerle karşımıza gelirler (Fisch 1987, Kleiger ve ark. 1980, Gage ve ark. 1984). Önceleri “nörotik��? bir mekanizma olarak ele alınan somatizasyonun bu pejoratif anlamı değişmiştir. Artık, somatizasyon deyince, intrapsişik çatışmaların beden dili ve duyumlarıyla ifadesi kastedilmektedir (Katon ve ark. 1991). Kellner (1991) bir veya daha fazla sayıdaki bedensel semptomların bulunduğu, yeterli tıbbî değerlendirmelerle bunların fiziksel bir patolojiye veya patofizyolojik mekanizmaya bağlanamadığı veya birtakım şeyler bulunsa dahi, mevcut şikâyetlerin bu fizik bulgulardan beklenebileceğin çok üzerinde sosyal veya meslekî bozulmaya yol açması durumlarında somatizasyondan bahsedilmesi gerektiğini ifade eder. DSM-IV’teki Ağrı Bozukluğu’nun teşhis kriterleri arasında da aynı tema mevcuttur. Nitekim, kendi duygudurumlarını farkında olmayan aleksitimik kişiler (Lesser 1981, Taylor 1984, Postone 1986), depresyonlarını veya anksiyetelerini somatize ederek bedensel şikâyetler ve psikosomatik hastalıklar hâlinde somatotimik yaşarlar (Stoudemire 1991, Iezzi ve ark. 1994). Kronik ağrıların, özellikle de baş ağrılarının yaklaşık yarısının altında depresyon yatar ve burada kullanılan başlıca ego savunma düzeneği de somatizasyondur (Margoles ve Weiner 1999, Eimer ve Freeman 1998, Rey 1995, Adams 1997, Skevington 1995, Wall ve Melzack 1997, Haack ve Kick 1986). Baş ağrısının klinik tipi migren, gerilim, kronik günlük baş ağrısı veya başka türden olabilir (Lance ve Goadsby 1998), tedavisi de buna göre değişkenlik arz eder (Diener 2000).

DİĞER KLİNİK ÖZELLİKLER

Bunların ekserisi doÄŸru teÅŸhis ve tedaviye ulaÅŸamamaktadır; ulaÅŸabilenlere de, psikiyatr olmayan diÄŸer ihtisaslardan meslektaÅŸlarımızca ne kadar doÄŸru psikiyatrik müdahale yapılabildiÄŸi kuÅŸkuludur çünkü ya uygun psikiyatrik ilâçlar verilmemekte, ya da doz ve sürede hatalara düşülmekte, psikoterapötik yardım ise hemen hiç gerçekleÅŸememektedir (Doksat 1992). Keza, migrenli kiÅŸilerde depresyona da, intihara da migreni olmayanlara oranla daha yüksek oranda rastlanır (Doksat ve Karaca 1996). Kronik aÄŸrı sendromları irritabilite, uyku bozuklukları, tükenme, somatik preoküpasyon, libido azalması, psikomotor yavaÅŸlama, toplumsal çekilme gibi belirtilere yol açar. Bu kiÅŸiler güvensizdirler ve kronik aÄŸrı davranışı sergilerler: Jestlerle, mimiklerle ve inlemelerle bezenmiÅŸ, sorumluluklarını yerine getirmekte zorlanan, doktor doktor dolaÅŸan, dramatik, bazen de teatral “zavallı hasta” rolü! Bu davranışın ÅŸekillenmesinde sosyokültürel etkilerin, öğrenmenin ve bu öğrenilmiÅŸ aÄŸrı davranışının muhtelif vesilelerle pekiÅŸtirilmesinin etkisi büyüktür (Pilowsky ve Spence 1975, Turk ve ark. 1987, Turk ve Flor 1987, Tyrer 1986); haz-elem prensibi pek rol oynamaz (Fordyce 1976, 1988). Klâsik olarak maskeli depresyon denen klinik tablolarda hastanın duygudurumu açısından ÅŸikâyeti ya hiç bulunmamaktadır ya da minimal düzeydedir ama yaygın aÄŸrılar ve özellikle de baÅŸ aÄŸrısı tipik bir yakınmadır (Wise ve ark. 1994). Bu sebeple, majör depresyon için bu tip vakaların tanınmasını saÄŸlamak üzere, somatizasyonun teÅŸhis kriterleri arasında bir ÅŸekilde yer alması yolunda fikir ve teklifler mevcuttur (Katon ve ark. 1982, Dworkin ve ark. 1990). Aleksitimik ve somatotimik maskeli depresyon vakaları, baÅŸta dahiliyeciler olmak üzere, diÄŸer ihtisaslardan meslekdaÅŸlara gitmektedir. Herkes gördüğünü en iyi bildiÄŸi bir ÅŸeye benzetir. Sonuçta, hasta kocaman bir duedonum ülseri veya hipertansiyon gibi ele alınmakta, altta yatan depresyon sıklıkla atlanmaktadır. Psikotroplar ya hiç verilmemekte, ya yetersiz ya da etkili olmayacak dozda opipramol gibi bir preparat reçeteye ilâve edilmektedir. Bu tip hastalarda en çok düşülen hatalardan birisi de yetersiz, düşük dozda antidepresan verilmesidir; İngiltere’de yapılan bir araÅŸtırmada, hastaların %77’sine subterapötik dozlarda trisiklik antidepresanlar (TSA) verildiÄŸi tesbit edilmiÅŸtir (Montgomery 1999). Somatizasyon BozukluÄŸu, Hipokondriyazis, AÄŸrı BozukluÄŸu teÅŸhisi alabilecek pek çok vak’ada sinsi, gizli depresyon vardır ve enerjik antidepresan tedaviyle ÅŸaşırtıcı derecede düzelebilir (Desouza ve ark 1988, Tomasson ve ark. 1991, Rief ve ark. 1995). Somatizasyon (bedenselleÅŸtirme) çok yönlü ve karmaşık bir süreçtir (Kellner 1991, Bass 1992).Gözlemlerimize göre, memleketimizde somatizasyon ve hattâ konversiyon Batı ülkelerindekinden çok daha sık rastlanan ego savunma mekanizmalarıdır ve çoÄŸu zaman da DSM kriterleri içerisinde deÄŸerlendirilmemesi gereken klinik tablolara yol açabilirler. Türkiye’de, Amerika için Konversiyon BozukluÄŸu teÅŸhisi alıp psikoterapiyle takibi düşünülebilecek hastaların önemli bir kısmında depresyon mevcut bulunduÄŸu, konversiyonun ise sadece onun bir semptomundan ibâret olduÄŸu kanaâtindeyiz. Bunu teyit eden çalışmalar mevcuttur (Kaygısız ve Alkın 1999). Bu hastalarda baÅŸta Obsesif Kompulsif KiÅŸilik BozukluÄŸu (OKKB) ve Narsisist KiÅŸilik BozukluÄŸu olmak üzere, kiÅŸilik bozukluklarına da sık rastlanır ve erkeklerde de görülmektedir (Özen ve ark. 1999). ABD’de gerçekleÅŸtirilen bir çalışmada konversiyona ve hipokondriyazise baÄŸlı somatoform semptomların mevcudiyetinin tedaviye baÄŸlılığı bozduÄŸu, somatizasyonun ise bozmadığı bulunmuÅŸ, somatizasyon ve hipokondriyak semptomların farmakoterapiyle düzelebilen kiÅŸilik hâllerini (states) yansıttığı, konversiyon semptomlarının ise depresyonun tıbbi tedavisine dirence yol açan bir kiÅŸilik çizgisini (trait) gösterdiÄŸi yorumu yapılmıştır (Keeley ve ark. 2000).Yaygın, gezici ve belli bir organik sebebe baÄŸlanamayan, baÄŸlanabilse dahi, bunun mevcut ÅŸiddeti izahtan uzak kaldığı aÄŸrılar, bilhassa baÅŸ aÄŸrısı depresyonda sık görülür (Doksat 1998). Migrenli hastalarda genel topluma oranla zihinsel, fiziksel ve sosyal iyilik durumu migreni olmayanlara oranla daha düşüktür ve daha yüksek oranlarda depresif semptomlar sergilerler. Özellikle bir baÅŸ aÄŸrısı merkezinden yardım istemeyen, “kendi hâlindeki��? migrenlilerde astıma ve kronik muskuloskeletal aÄŸrılara da daha sık rastlanmaktadır; özellikle de sık atak geçirenlerde hayat kalitesi anlamlı derecede düşmektedir (Terwindt ve ark. 2000). Migrenlilerin %47’sinde depresyona rastlanırken, bu oran migreni bulunmayanlarda %17’dir ve hem migren, hem de depresyon hayat kalitesini ciddi derecede düşüren hastalıklardır (Lipton ve ark. 2000). Migrene baÄŸlı yeti-yitimi, iÅŸ kaybı, okula gidememe gibi sorunların gittikçe daha fazla fark edilen önemi, bunlar için ölçekler hazırlanmasına yol açmıştır (Stewart WF ve ark. 2000a). Bipolar depresyonda rekürrens oranı %90’ı geçmektedir ve genel nüfusa nispetle risk 14–18 misli daha fazladır. Distimi de müstakbel MDB’ler için risk oluÅŸturur (Keller 1982). Özellikle auralı migrende depresif duygudurumuna ve irritabiliteye sık rastlanır ve bazı vak’alarda aura dönemindeki duygudurumu deÄŸiÅŸiklikleri kısa metrajlı bir disforik mani veya depresyon filmini andırabilir (Harvey ve Hay 1984, Welch 1987).

Duygudurumu bozukluklarıyla şizofreni ilişkisi ilginçtir ve bu konuda Londra yaklaşımıyla New York yaklaşımı arasında farklar vardır (Şekil-1: Büyük çember New York yaklaşımını ifade eder; Cooper 1972):

Bu şekilden de anlaşılacağı gibi, İngilizler’in daha elemanter anlayışlarına karşılık, Amerikalılar daha permisif ve iç içelikleri kavramsallaştıran bir yaklaşım sergilemektedirler. Aslında, başlangıç yaşları, hayat boyu riskleri, hastalıkların seyirleri, dünya çapındaki dağılımları, intihar riskleri, cinsiyet özellikleri, yeni bazı ilâçların her iki entite üzerindeki etkilerine bakıldığında, genetik yatkınlık açılarından karşılaştırıldıklarında ve bazı yatkınlık lokuslarının ortak olabileceğine dair yeni çalışmalara bakılacak olursa, spesifik genler keşfedildikçe şizofreni ve Bipolar Bozukluk’un aslında o kadar farklı şeyler olmadıkları fark edilecek, mevcut nozolojiler de muhtemelen bu açıdan yenilenecektir (Berrettini 2000).

MEVSİMSELLİK

Her iki bahar döneminde de duygudurumu bozuklukları ve migren atakları kötüleÅŸme veya seyir deÄŸiÅŸtirme gösterir: Relaps veya remisyondaki MDB “hortlar”, manik veya depresif kayma olur vs. Özellikle kış baÅŸlangıcında atipik özelliklerin hakim olduÄŸu tablolara sık rastlamaktayız. Bu vak’alarda baÅŸ aÄŸrısı ÅŸikâyeti sıktır ve muhtemelen hem serotonerjik (Neumeister ve ark. 1997a, Neumeister ve ark. 1997b, Neumeister ve ark. 1998a), hem de katekolaminerjik sistemler (Neumeister ve ark. 1998b) etiyopatogenezde rol oynamaktadır. SAD’da fototerapi özellikle etkili olabilmekte, TSAlar pek iÅŸe yaramamakta, SSRIlar ve diÄŸer yeni kuÅŸak antidepresanlar etki gösterebilmektedir.

ETİYOPATOGENEZ BENZERLİKLERİ

Genel olarak duygudurumu bozukluklarından ve migrenden sorumlu tutulan nörotransmitterlerden serotonin (5-HT), noradrenalin (NA), diğer katekolaminler ve endojen opiat sistemleri aynen migrende de suçlanmaktadır (Stahl 2000, Schatzberg ve Schildkraut 1998, Ressler ve Nemeroff 2000, Neumeister ve ark. 1997a, Neumeister ve ark. 1997b). Ayrıntılara bu yazıda girmiyoruz ama fenomenolojik benzerlikleri şöyle özetleyebiliriz:

Prodrom

Aura

Nöbet

Postdrom

Premenstrüel Kötüleşme

Süre

Migren

Var (irritabilite veya disfori)

Genellikle var (her türlü duygudurumu değişikliği)

Var

Var (depresyon, disfori, yorgunluk)

Var

Saatler-günler

Görülebileceği gibi, iki entitenin fenomenolojik farkı daha ziyâde zamansaldır (BB’da çok daha uzun) ama Ultra Hızlı Döngülü BB’da bu fark dahi pek azalmaktadır.

TEDAVİ

Hem BB’nin, hem de migrenin tedavisinde muazzam ortaklıklar söz konusudur. Gerek gerilim gerekse migren tipi aÄŸrıların %10 ilâ 20’sinde mutat tedavi yaklaşımları etkisiz kalır, özellikle böyle vak’alarda altta yatan psikiyatrik bir bozukluk mutlaka aranmalıdır (Dalessio 1987). Lityum BB-1’in temel tedavi maddesiyken, bâzı migren ve özellikle küme baÅŸ aÄŸrılarında oldukça etkilidir; tesirinin baÅŸlaması için genellikle üç hafta kadar bir süre geçmesi gerekmektedir ve kan düzeyinin de duygudurumunu düzenlemek için verildiÄŸi gibi olması (0.6–1.6mM/dl) gerekmektedir (Bussone ve ark. 1990, Johnson ve Minnai 1993, Solomon ve ark. 1991). AÄŸrıları basit analjezik ve benzeri akut müdahalelere cevap vermeyen, ayda üç veya daha fazla gün migrene baÄŸlı yeti kaybı yaÅŸayan hastalarda beta-blokerler, antidepresanlar, valproat, kalsiyum kanal blokerleri, serotonin antagonistleri ve riboflavin kullanılabilir (Silberstein ve ark. 2000) –ki, bunların çoÄŸu duygudurumu üzerinde doÄŸrudan etkili ajanlardır. Karbamazepin ve valproat duygudurumu düzenleyicisi olduÄŸu kadar (Calabrese ve ark. 1996, Bowden ve ark. 1996), antimigren olarak da hizmet vermektedir; özellikle hem antikonvülsan, hem antibipolar, hem de antimigren etkililiÄŸe sahip olan valproat kronik günlük baÅŸ aÄŸrısının tedavisinde (transforme migren, transforme gerilim veya karma tip) de etkilidir (Bonica 1990, Olesen ve ark. 1993, Wall ve Melzack 1994 ve 1997). KaraciÄŸer iÅŸlev testlerinde geçici yükselmelerin yanısıra, ender de olsa, pankreatite ve trombositopeniye yol açabilmektedir (Buzan ve ark. 1995, Konig ve ark. 1994, Evans ve ark. 1995, Asconape ve ark. 1993).

3 Yorum

ali imran bostancıoğluEylül 13th, 2006 01:52

Sanırım meslektaşlarınız için yazılmış bir yazı. İstifade etmeye çalıştım. Teşekkürler.

Yorum Yapın

Mesajınız

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word